Çerezler, içeriği ve reklamları kişiselleştirmek, sosyal medya özellikleri sağlamak ve trafiğimizi analiz etmek için kullanılmaktadır. “Kabul Et” seçeneği ile tüm çerezleri kabul edebilirsiniz veya “Çerez Ayarları” seçeneği ile ayarları düzenleyebilirsiniz.Çerez Politikası

24 Nisan 2024
15 Sevval 1445
halveti
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER KVKK ve GİZLİLİK POLİTİKASI
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • u'büd : İbadet et (meâlinde emir.)
  • u'cube : Taaccüb olunacak şey. Ucube. Pek acib ve garib olan. * Hayret edilecek derecede olan isti'dad.
  • u'lume : (C.: Eâlim) Alâmet, işaret, nişan.
  • ubab : Her nesnenin muazzamı, her şeyin büyüğü. * Cemaat, topluluk. * Taşkın sel suyu. * Pek taşkın, coşkun.
  • übab : Şiddetli ve taşkın sel suyu.
  • übab : Şiddetli ve taşkın sel suyu.
  • ubar : f. Ağlama, inilti.
  • übatir : Akrabasını arayıp sormayan kişi.
  • übatir : Akrabasını arayıp sormayan kişi.
  • übbehet : Ululuk, büyüklük, azamet.
  • übbehet : Ululuk, büyüklük, azamet.
  • ubeyd : Küçük kul, kulcuk.
  • übeyd : (Abd. dan) Kölecik, kulcağız.
  • übeyd : (Abd. dan) Kölecik, kulcağız.
  • übhet : (Bak: Übbehet)
  • übhet : (Bak: Übbehet)
  • übne : (C.: İben) Ağaç boğumu.
  • übne : (C.: İben) Ağaç boğumu.
  • ubr : Çok. * Sedir ağacından su kenarlarında biten ağaç.
  • ubs : Huzursuzluktan yüz burkulmak. Yüz ekşime, surat asma.
  • ubsur : Seri. Çok yürüyen deve.
  • ubud : (Ebed. C.) Ebedler, sonsuzluklar.
  • übud : Ürkmek.
  • übud : Ürkmek.
  • ubudet : Kulluk. (Aslında zillete derler.)
  • ubudiyyet : Bendelik, kulluk, kölelik. Kul olduğunu bilip Allah'a itaat etmek.
  • übülle : Basra yakınında bir harap şehir. * Bir miktar hurma.
  • übülle : Basra yakınında bir harap şehir. * Bir miktar hurma.
  • ubur : Geçmek. Atlamak. * Zorlamak. * Suyun öte kıyısına geçmek.
  • ubus : Çatık yüzlü. Abus. * Utanmaz kimse.
  • ubuset : Yüz ekşiliği. Çehre çatıklığı. Somurtkanlık.
  • übüvvet : (Eb. den) Babalık, atalık.
  • übüvvet : (Eb. den) Babalık, atalık.
  • übüvveten : Babalık sıfatıyla. Atalık cihetiyle.
  • übüvveten : Babalık sıfatıyla. Atalık cihetiyle.
  • ubye : Büyüklenmek, kibirlenmek.
  • ucab : (Uccâb) Çok şaşılacak fazla gülünç olan şey.
  • ücac : Tuzlu, acı su.
  • ücac : Tuzlu, acı su.
  • ucacet : (C.: İcâc) Dişi deve sürüsü. * Toz. * Yüce avazlı, yüksek sesli.
  • ücahin : (C: Acâhine) Hizmetkâr. * Aşçı. Dost. * Deyyus.
  • ücahin : (C: Acâhine) Hizmetkâr. * Aşçı. Dost. * Deyyus.
  • ucale : Misafirlerin yolda yemek için götürdükleri azık. * Çiftçilerin azık diye evvelce koyup getirdikleri buğday ve arpa.
  • ucam : Çekirdek.
  • ucarim : Kuvvetli adam.
  • ucave : Tırnağa bitişik olan sinir.
  • ucb : (Ucub) Kibir, gurur. Kendini beğenmişlik. Ameline, yaptıkları işe güvenmek.
  • ucbe : Acaib ve şaşılacak şey.
  • uçbeyi : Hudutlardaki sancakbeyleri hakkında kullanılan bir tâbir idi. Orta çağlarda Türk Devletinin uçbeyleri yarı müstakil idiler. Bağlı bulundukları devletler zayıfladıkça istiklâl dereceleri More…
  • uccab : (C.: Eâcib) Şaşırıp taaccüp edecek nesne.
  • uccet : Kaygana aşı.
  • ucd : Atın kuvvetli olması.
  • ücem : (Ecme. C.) Sık ağaçlık yerler.
  • ücem : (Ecme. C.) Sık ağaçlık yerler.
  • ucfet : Kuru üzüm çekirdeği.
  • ucle : Acele ile ve çabuk yapılan iş.
  • ucm : Araptan gayrisi. Arap milletinden olmayanlar. * (Acmâ. C.) Dilinde tutukluk olanlar.
  • ucme : Dil tutukluğu. Tutuk tutuk kekeliyerek konuşma. * Acemlik.
  • ücra : f. Pek uçta ve kenarda olan. Uzak. (Bu kelime, Arapça zannedilerek 'hücra' yazılması yanlıştır.)
  • ucre : (C.: Ucer) Ağaç boğumu. * Düğme. * Bedenin tomur kabaran yeri. * Ayıp.
  • ücret : Hizmet karşılığı verilen şey.
  • ücret : Hizmet karşılığı verilen şey.
  • ucruf : (C.: Acârif) Uzun ayaklı karınca.
  • ücum : Kale.
  • ücum : Kale.
  • ücümm : Medine ehlinin taştan yaptıkları hisar. * Sığınacak yer. * Damlı dört köşeli ev.
  • ücümm : Medine ehlinin taştan yaptıkları hisar. * Sığınacak yer. * Damlı dört köşeli ev.
  • ücun : Suyun renginin ve tadının bozulması.
  • ücun : Suyun renginin ve tadının bozulması.
  • ücur : (Ecir. C.) Ecirler, sevablar.
  • ücur : (Ecir. C.) Ecirler, sevablar.
  • ücurat : (Ücret. C.) Ücretler.
  • ücurat : (Ücret. C.) Ücretler.
  • ud : Meşhur bir sazın adı. * Bir hoş kokulu buhur. * Ağaç parçası. * Budak.
  • ud'iyye : (C.: Eda'i) Mesel, hikâyat. * Bilmece, yanıltmaç.
  • udal : Katı, şiddetli. * Pek zor. * Ağır hastalık.
  • udat : Düşman.
  • uddet : Gelecek zamanın hâdiseleri için, darlığa düşmemek için mal ve silâh gibi şeylerde hazırlık. Mühim levâzımat. * İstidad. * Gençlerin yüzlerinde çıkan sivilce.
  • üdeba : (Edib. C.) Edibler, edebiyatçılar. * Edeb sâhibleri. Zarif kimseler.
  • üdeba : (Edib. C.) Edibler, edebiyatçılar. * Edeb sâhibleri. Zarif kimseler.
  • udhiy : Deve kuşu yumurtası.
  • udhiye : Cenab-ı Hakk'ın rızası için kurban niyetiyle kesilen hayvan.
  • udhuke : Gülünç şeyler. Komedi.
  • udhukeperdâz : f. Güldürücü, komik.
  • udi : İnce taştan kapak.
  • udika : Demir çengel.
  • udlet : (C.: Uzul) Zahmet, meşakkat. * şiddet.
  • udlul : Doğru yoldan sapma. İslâmiyetten ayrılma, sapıtma.
  • udm : Ekmek katığı.
  • udme : Buğday renklilik. * Beyazı çok olan deve.
  • udmus : Karanlık.
  • udre(t) : Yel inip hayası büyümek.
  • udric : Sarı kaftan. * Hızlı ve çok yürüyen at.
  • udtumme : Kişinin aslı.
  • udube : Keskinlik.
  • udul : Yoldan çıkma, dönme, sapma. * Vazgeçme. * (Âdil. C.) Âdiller, âdil olanlar.
  • udva' : Kuru, sert yer. * Üzerine oturulduğunda rahat olmayan yer. * Evin uzak olması.
  • udvan : Düşmanlık, haksızlık, zulüm.
  • üf : Kulak kiri. * Tırnak arasında olan kir. * Hüzün ve kedere işaret eden kelime.
  • üf'ule : Vazife, görev.
  • üf'ule : Vazife, görev.
  • üf'uvan : Erkek yılan.
  • üf'uvan : Erkek yılan. ◊ Erkek yılan.
  • ufafe : Memede kalan süt artığı.
  • ufat : Haramdan nefsini koruyanlar.
  • ufave : Çorbanın sonu.
  • ufaze : Pamuk kozası. * Yüksek yer.
  • üfçe : f. Bostan korkuluğu.
  • üfçe : f. Bostan korkuluğu.
  • üff : Of!
  • üff : Of!
  • uffare : Her nesnenin evveli. * Katılık. * Şiddet.
  • uffe : Bir deniz hayvanı. * Davarın emziğinde kalan süt bakiyesi.
  • üffe : Necis, pis.
  • üffe : Necis, pis.
  • üfhud : Yetişmiş çocuk.
  • üfhud : Yetişmiş çocuk.
  • üfhus : (C.: Efâhis) Kayalarda olan kuş yuvası.
  • üfhus : (C.: Efâhis) Kayalarda olan kuş yuvası.
  • ufk : Kıyı, kenar. * Rüzgârın estiği cihetler. * Ufuk. Gökle yerin birleşmiş gibi göründüğü yer. Görüşümüzün nihayetindeki yerler. * Mc: Görüş ve düşünüş derecesi.
  • ufka : İnce deri. * Sünnet edilen deri.
  • ufkî : Ufka ait. Ufka dair ve müteallik. * Yatık düzlük. Yatay.
  • üfkuhe : Şaşılacak şey.
  • üfkuhe : Şaşılacak şey.
  • üfn : Hamâkat, ahmaklık.
  • üfn : Hamâkat, ahmaklık.
  • üfnun : Hâl. Nev, çeşit. Saçma sapan söz. Dedikodu.
  • üfnun : Hâl. Nev, çeşit. Saçma sapan söz. Dedikodu.
  • ufre : Başın ortasında olan saç.
  • üftade : f. Düşmüş. Fakir, biçare. * Âşık, tutkun.
  • üftade : f. Düşmüş. Fakir, biçare. * Âşık, tutkun.
  • üftadegân : (Üftade. C.) f. Düşkünler. Tutkunlar. Âşıklar.
  • üftadegân : (Üftade. C.) f. Düşkünler. Tutkunlar. Âşıklar.
  • üftadegî : f. Düşkünlük, biçarelik.
  • üftadegî : f. Düşkünlük, biçarelik.
  • üftan : f. Düşen. Düşerek.
  • üftan : f. Düşen. Düşerek.
  • ufuc : (C.: Afâc) Vurmak. * Göden bağırsağı denilen bağırsak.
  • üfuk : (Efk) Yalan söylemek. * Kaçmak. * Bir işten sapmak.
  • üfuk : (Efk) Yalan söylemek. * Kaçmak. * Bir işten sapmak.
  • uful : Gurub, batış. Gözden kayboluş. Görünmez olmak. * Mc: Ölmek.
  • üful : Batmak, kaybolmak. * Mc: Ölmek.
  • üful : Batmak, kaybolmak. * Mc: Ölmek.
  • ufunet : Çıban veya yaranın çürüyüp fena kokması. * İltihab. * Her hangi bir maddenin çürümesinden hasıl olan pis koku, çürük kokusu. * Sıkıntı veren manevî ağırlık.
  • ufure : Üzerinde her ne varsa yenilip hiç bir şey kalmayan yer.
  • üfürre : Karışmak.
  • üfürre : Karışmak.
  • ufusa : Kekrelik.
  • ugeylime : Küçük oğlan çocukları.
  • ugluta : (C.: Uglulât - Egalit) Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.
  • ugniye : Şarkılar, ilâhiler. Teganni edilen sözler.
  • ugniyye : (C.: Egâni) Ahenk.
  • ugtube : Azar, tekdir.
  • ugviyye : Belâ. Zahmet. Musibet.
  • uhah : Susuzluk. * Galiz, kaba, yoğun.
  • ühbe : Yolculuk veya asker için hazırlanmış elbise ve malzeme. * Süt.
  • ühbe : Yolculuk veya asker için hazırlanmış elbise ve malzeme. * Süt.
  • uhbuşe : Türlü kabilelerden meydana gelen topluluk.
  • uhciyye : Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.
  • ühciyye : (Ühcüvve) Hicvetmeğe sebep olan şey.
  • ühciyye : (Ühcüvve) Hicvetmeğe sebep olan şey.
  • uhcüvve : Bulmaca, yanıltmaca, bilmece.
  • ühcüvve : Hicvetmeğe sebep olan şey. * Yerme, hicvetme.
  • ühcüvve : Hicvetmeğe sebep olan şey. * Yerme, hicvetme.
  • uhde : Bir işi üzerine alma. Söz verme. * Ahidnâme. Bir kimsenin üstünde olan iş veya şey. * Mes'uliyet hududu. * Ric'at ve taalluk dâiresi. * Becerme, yapma. * Mes'uliyet, More…
  • uhdud : (C.: Ahâdid) Çukur. * Uzun hat. * Yeryüzündeki uzun yarık ve çatlak. * Hendek. * Kamçı vurulmasından vücutta hâsıl olan yara ve iz.
  • uhduse : Hayret edilecek derecede uydurma haber. * Haber verilen nesne.
  • uhfuk : (C.: Ehâfik) Yer yarığı.
  • uhkuk : Yarık, hendek.
  • ühkume : Alaylı söz veya hal.
  • ühkume : Alaylı söz veya hal.
  • uhne : (C.: Ühan) Kin tutmak.
  • uhra : Sâir, diğer, başka. Ahir, gayr, son, sonra.
  • uhre : Bir şeyin sonu.
  • uhrevî : Âhirete dair, âhiretle alâkalı. Öteki dünyaya ait.
  • uhrun : f. Doğurmayan, kısır kadın veya hayvan.
  • uht : (C.: Ahavât) Kızkardeş.
  • uhteyn : İki kızkardeş.
  • uhud : (Ahd. C.) Ahidler, yeminler, peymanlar, anlaşmalar, sözleşmeler.
  • uhuvvet : Kardeşlik. Din kardeşliği. Samimi dostluk.
  • uhuvvetkâr : f. Kardeş gibi davranan. Kardeş gibi muâmelede bulunan.
  • uhuz : Göz ağrısı.
  • uhz : Sihir, efsun.
  • ukab : (C.: Ukbân-Ekub) Tavşancıl kuşu. ◊ Duman, toz.
  • ukabeyn : İşkence veya asmak için dikilen iki tane dar ağacı. * Kovayı muhafaza etmek için kuyu içinde olan yumru taş. * Kuyu duvarı arasına koyulan saksı parçası. * Havuz içinde akan suyun yolu. * More…
  • ukad : (Ukde. C.) Düğümler, bezler, şişlikler. Boyun, koltuk altı ve kasıkta bulunan guddeler.
  • ukala : (Âkıl. C.) Akıllılar. * Halk dilinde: Akıllılık iddia edenler.
  • ukam : Çok sert. Pek şiddetli.
  • ukama' : (Akîm. C.) Kısırlar. Zürriyeti olmayanlar.
  • ukamis : Çok.
  • ukar : şarap. * Lüks mobilya.
  • ukas : Bir cins ot. * 'Kesmek' mânâsına mastardır.
  • ukaykan : Karınca.
  • ukaz : Mekke-i Mükerreme yakınındaki bir pazar adı.
  • ukba : Âhiret, öbür dünya, bâki olan âlem. * Ceza.
  • ukba-i ferda : f. Gelecek olan âhiret. Yarınki devir.
  • ukbe : Nöbet. * Çorba bakiyyesi.
  • ukd : Düğüm. * Yoğun. * Gazap, hiddet. * Sâkin olmak.
  • ukde : Düğüm, bağ. * Karışık ve müşkil iş. Zorluk, zor iş. Vâlilik ve halifelik için akdolunan biat. * Ağaçlık yer. * Pelteklik, kekemelik. * Arzu edip de ulaşamadığından dolayı içe dert olan şey. More…
  • ukde-i hayat : f. Hayat düğümü. (Çekirdek gibi)
  • ukde-i lisan : f. Kekelemek.
  • ukdegir : f. Müşkil, zor. * Şüpheli. * Düğümlü.
  • ukdegüşa : f. Müşkilleri yenen.
  • ukdevî : Düğüm biçiminde olan. Ukde ile alâkalı.
  • ükel : (Ükle. C.) Lokmalar.
  • ükel : (Ükle. C.) Lokmalar.
  • ukhuvan : Papatya.
  • ükile : Gıybet.
  • ükile : Gıybet.
  • ukiyye : (Bak: Okiyye)
  • ukkaze : (C.: Akâkiz) Ucu demirli sopa.
  • ukke : Tulum, deriden yapılan kap.
  • ükl : (Ükül) Meyve, yiyecek, azık. * Zekâ.
  • ükl : (Ükül) Meyve, yiyecek, azık. * Zekâ.
  • ukle : Bağlamak. * Hile edip aldatmak.
  • ükle : (C.: Ükel) Lokma.
  • ükle : (C.: Ükel) Lokma.
  • uklum : Kuvvetli deve.
  • ukm : Kısırlık. * Verimsizlik.
  • ukne : (C.: Uknâ-Akân-Uknât) Karın büklümü. (Şişmanlık ve semizlikten olur.) ◊ Taş oda veya kulübe, kümes.
  • ükne : Çukur içinde olan kuş yuvası.
  • ükne : Çukur içinde olan kuş yuvası.
  • uknum : (C.: Ekanim) Asıl.
  • ukr : Kısırlık. * Kısır olan kadının veya dişi hayvanın hali. * Mc: Netice alamama.
  • ukre : Kısır. Doğurmayan kadın veya hayvan.
  • ükre : Yuvarlak nesne. Top. * Çukur.
  • ükre : Yuvarlak nesne. Top. * Çukur.
  • ukruban : Akrebin erkeği.
  • ükrume : Kerem, bahşiş, lütuf.
  • ükrume : Kerem, bahşiş, lütuf.
  • üksum : Çimenlik yer. Çayırı bol ve güzel olan bahçe.
  • üksum : Çimenlik yer. Çayırı bol ve güzel olan bahçe.
  • uksume : (C.: Ekasim) Nasib, kısmet. Hisse, pay.
  • üksus : Sarmaşık.
  • üksus : Sarmaşık.
  • uktua : Alâkayı kesmek gayesiyle gönderilen şey. İlgiyi kesmek üzere verilen şey.
  • ukub : Toz. * Çömlek kaynaması. * Kalabalık. ◊ Her nesnenin sonu.
  • ukubat : (Ukubet. C.) Cezalar. İşkenceler, eziyetler. * Kısas ve şahsî cezalar.
  • ukubet : (C.: Ukubât) İşkence, azab, eziyet. * Ceza.
  • ukud : (Akid. C.) Akidler. Şartlar, bağlar. İki tarafça kabul edilen şeyler.
  • ukud suresi : Kur'an-ı Kerim'in beşinci suresi olan Mâide Suresinin diğer bir ismi.
  • ukuk : Anaya babaya itaatsizlik ve hürmetsizlik etmek. Zorbalık, tanımamak, âsi olmak.
  • ukul : (Akıl. C.) Akıllar.
  • ükül : (Bak: Ükl)
  • ükül : (Bak: Ükl)
  • ükule : Sürüden ayırıp beslenilen koyun.
  • ükule : Sürüden ayırıp beslenilen koyun.
  • ukunne : (C.: Ukun) Taştan yapılmış nesne.
  • ukus : (Aks. C.) Akisler, yankılar, çarpmalar.
  • ukusa : Berklik, muhkemlik, sağlamlık, sertlik.
  • ukve : Kuyruk dibi.
  • ükzube : Yalan. Uydurma, söz.
  • ükzube : Yalan. Uydurma, söz.
  • ül'üban : Oyuncu, aktör.
  • ül'üban : Oyuncu, aktör.
  • ül'ube : Piyes, oyun.
  • ül'ube : Piyes, oyun.
  • ul'ul : Göğüs altında ve karın üzerinde dile benzer bir kemik. * Çekik kuşunun erkeği. ◊ Yaramazlık. * Çağırmak. * Budak.
  • ula : Birinci, ilk, evvel. * Eskiden vezirlikten sonra gelen sivil rütbe. ◊ Şanlı, şerefli kimse.
  • ulale : Süt bakiyyesi. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı.
  • ulase : Yağ. Birbirine karışmış olan iki şey.
  • ulat : Demir örs. * Üstünde keş kurutulan taş.
  • ulbari : Bir ot cinsi.
  • ulbe : (C.: Uleb-İlâb) Fıçı. * Büyük kutu. * Sandık.
  • ülbe : Kıtlık. * Açlık.
  • ülbe : Kıtlık. * Açlık.
  • ülbub : Kiraz çekirdeği.
  • ülbub : Kiraz çekirdeği.
  • ulcum : (C: Alâcim) Erkek kurbağa. * Dağ keçisinin erkeği. * Deve kuşu. * Sağlam ve dayanıklı deve. * Çok su. * Gece karanlığı.
  • uleb : (Ulbe. C.) Fıçılar. * Büyük kutular. * Sandıklar.
  • ulebit : Yoğun ve büyük nesne. * Koyun sürüsü.
  • ulema : (Âlim. C.) Âlimler. Osmanlı devrinde yüksek ilim ve fıkıh âlimleri. İlmiye mensubları.
  • ülema : (Bak: Ulemâ)
  • ülema : (Bak: Ulemâ)
  • ülfet : Alışma, alışkanlık. Birisiyle münasebette bulunmak. Ünsiyet. Ahbablık, dostluk. Huy etme. Görüşme, konuşma.
  • ülfetger : f. Ülfet eden. Ülfet edici.
  • ülfetger : f. Ülfet eden. Ülfet edici.
  • ulguze : Bilmece, bulmaca, yanıltmaca.
  • ülhiyye : Çocuk oyuncağı, oyuncak.
  • ülhiyye : Çocuk oyuncağı, oyuncak.
  • ülhüvve : Oyuncak, çocuk oyuncağı.
  • ülhüvve : Oyuncak, çocuk oyuncağı.
  • uli : Sâhib. Ehil.
  • ülinnüha : (Üli-n nühâ) Akıllı kimseler.
  • ülinnüha : (Üli-n nühâ) Akıllı kimseler.
  • ulk : şarap.
  • ulka : Kahvaltı. * Az nesne. * Küçük çocuklara yapılan elbise.
  • ülker : (Bak: Süreyya)
  • ülker : (Bak: Süreyya)
  • ülkü : Bazı öz türkçecilik taraftarlarınca kullanılmış bir kelimedir. Divan-ı Lügat-ıt Türk'te 'Peyman' mânasına geldiğine merhum A. Hamdi Elmalılı işaret ediyor: 'Ahd ü More…
  • ülkü : Bazı öz türkçecilik taraftarlarınca kullanılmış bir kelimedir. Divan-ı Lügat-ıt Türk'te 'Peyman' mânasına geldiğine merhum A. Hamdi Elmalılı işaret ediyor: 'Ahd ü More…
  • ulkum : (C.: Alâkım) Çok karanlık gece. * Pek sağlam deve.
  • ullame : Kına.
  • ullef : Muz.
  • ulliyye : (İlliyye) Yüksek tabaka. En yüksek. En şerefli. * Çardak.
  • ulta : Gerdanlık. * Kadınların süs olarak yüzlerine çektikleri siyah çizgi.
  • ültimatom : (Oltimatom) Fr. Kat'i ve dönülmez söz. Son söz. * Bir devletin başka bir devlete verdiği ihtar.
  • ültimatom : (Oltimatom) Fr. Kat'i ve dönülmez söz. Son söz. * Bir devletin başka bir devlete verdiği ihtar.
  • ulü : Sahipler. Bir şeyin ehli olanlar.
  • uluf : (Elf. C.) Binler, bin sayıları. * Ülfet ve ünsiyete ziyade meyyal ve alışkan olan.
  • ulüf : (Ulûfe. C.) Yemler, ulufeler. * Yeniçeri maaşları.
  • üluf : Binler. (Bak: Uluf)
  • üluf : Binler. (Bak: Uluf)
  • ulufe : Yeniçerilere ve sipahilere dağıtılan maaş. * Bir nevi hayvan yemi.
  • uluhiyet : İlâhlık. * Allah'ın kâinattaki tasarruf ve hâkimiyeti ile herşeyi kendisine ibadet ve itaat ettirmesi.
  • üluhiyet : (Bak: Uluhiyet)
  • üluhiyet : (Bak: Uluhiyet)
  • ulum : (İlm. C.) İlimler, bilgiler.
  • ülüm : f. Bölük, takım, cemaat.
  • ülüm : f. Bölük, takım, cemaat.
  • ulüvv : Büyüklük, yükseklik. * Bir şeyin yukarısına çıkma. * Şan, şeref ve kadr sahibi olma.
  • ulüvv-ü şan : Şânı şerefi büyük. Yüksek şeref.
  • ulvan : Mektup ve yazı başlığı. * Övünme, tefahur.
  • ulvi : (Ulviye) Yüksek, yüce. * Manevî ve göğe mensub.
  • ulviyet : Ulvilik, yücelik, yükseklik, ululuk.
  • ulya : (Müe.) Pek büyük, pek yüce, daha yüksek. Çok yüksek olan.
  • ülya : (Bak: Ulyâ)
  • ülya : (Bak: Ulyâ)
  • um'ume : İnsan topluluğu.
  • üm'uz : Keçi veya karaca.
  • üm'uz : Keçi veya karaca. ◊ Keçi veya karaca.
  • üma' : Kedi miyavlaması.
  • üma' : Kedi miyavlaması.
  • umale : Bir işçinin, işi karşılığında aldığı ücret.
  • umde : İnanılacak şey. * Prensip, temel fikir. * Dostluk. Güvenilecek yer veya kimse. * Kavim veya kabilenin muteber ve mu'temedi olan. Reis. Serasker.
  • ümdud : Usûl, âdet, görenek.
  • ümdud : Usûl, âdet, görenek.
  • ümduha : Medhedilmeğe sebep olan hal veya iş.
  • ümduha : Medhedilmeğe sebep olan hal veya iş.
  • ümem : (Ümmet. C.) Ümmetler. Milletler.
  • ümena : Emin kimseler. Eminler. Emniyet sahibleri.
  • ümena : Emin kimseler. Eminler. Emniyet sahibleri.
  • ümera : (Emir. C.) Emirler, beyler. Seyyidler. şerifler. * Yüksek rütbeli zabitler.
  • ümera : (Emir. C.) Emirler, beyler. Seyyidler. şerifler. * Yüksek rütbeli zabitler.
  • ümhud : Çömlek. * Tuzluk.
  • ümhud : Çömlek. * Tuzluk.
  • ümid : f. Ummak. Emel. Arzu. İntizar. Umut. Rica.
  • ümid : f. Ummak. Emel. Arzu. İntizar. Umut. Rica.
  • ümidbahş : f. Ümitlendiren, ümit veren.
  • ümidbahş : f. Ümitlendiren, ümit veren.
  • ümidbeste : f. Ümitlenmiş, ümit bağlamış.
  • ümidbeste : f. Ümitlenmiş, ümit bağlamış.
  • ümidgâh : f. Bir şey ümit edilen yer veya makam.
  • ümidvâr : f. Ümitli. Ümit besleyen.
  • umk : Derinlik. Dibi derin. * Kuyu veya denizin derinliği.
  • umkan : Derinliğine.
  • ümluc : Yaprak. * Selvi yaprağına benzer uzun, karışık bir ot.
  • ümluc : Yaprak. * Selvi yaprağına benzer uzun, karışık bir ot.
  • ümlud : (C: Müled) Kamış dalı.
  • ümlud : (C: Müled) Kamış dalı.
  • ümm : Ana, anne, vâlide. Nine. * Asıl, esas. * Başlıca olan şey.
  • ummal : (Âmil. C.) İdare âmirleri. Valiler. Tahsildarlar.
  • umman : Büyük deniz. Okyanus. * Hindistan ile Arabistan arasındaki büyük deniz.
  • ümman : Emin kimse. Emniyetli kişi.
  • ümman : Emin kimse. Emniyetli kişi.
  • ümmehat : (Ümm. C.) Analar. * Esaslar, asıllar. * İslâmî ana eserler. Me'haz olabilecek kıymetli ilmî eserler.
  • ümmet : Cemaat, kavim, taife. * Bir hâkim milletin ashabından olan hey'et-i içtimaiye. * Bir peygambere inanıp onun yolundan giden insanların hepsi. Bir peygamberin Hakka davet ettiği cemaat. * More…
  • ümmi : Anasından doğduğu gibi kalmış ve tahsil görmemiş, mekteb ve medresede okumamış kimse. Yazı yazmak bilmeyen.
  • ümmiyane : f. Bir şey bilmiyormuşçasına. Ümmilere yakışır halde. Okur yazar olmadan.
  • ümmiyane : f. Bir şey bilmiyormuşçasına. Ümmilere yakışır halde. Okur yazar olmadan.
  • ümmiyet : Ümmi oluş. Ümmi kimsenin hali. Okur-yazarlığı olmamak.
  • ümmiyet : Ümmi oluş. Ümmi kimsenin hali. Okur-yazarlığı olmamak. ◊ Ümmi oluş. Ümmi kimsenin hali. Okur-yazarlığı olmamak.
  • ümmiyye : Analık, annelik.
  • ümmiyye : Analık, annelik.
  • ümniyye : Umut, ümid. * Arzu, istek, talep. * Niyet, kuruntu.
  • ümniyye : Umut, ümid. * Arzu, istek, talep. * Niyet, kuruntu.
  • umra : Bir kimsenin mülkünü bir kimseye 'Ömrüm oldukça veya senin ömrün oldukça sana i'tâ ettim, ölsen yine benim olsun' demesi.
  • umran : İmar ile şenlendirilmiş olan. Bayındırlaşmak. Medenilik. Saâdet. Mutluluk.
  • umre : Ziyâret. Hac mevsimi dışında Kâbe'yi ve Mekke ve Medine'deki mukaddes yerleri ziyaret etmek. Ist: Kâbe-i Muazzama'yı tavaftan ve Safâ ile Merve denilen iki mukaddes mevki More…
  • ümsüle : Örnek olarak verilen beyit. Misal olarak gösterilen mısra.
  • ümsüle : Örnek olarak verilen beyit. Misal olarak gösterilen mısra.
  • umud : (Amud. C.) Direkler. Sütunlar. * Mc: Seyyidler. Askerî elçiler.
  • umuhet : Yapılacak işte tereddüt gösterme, tutulacak yolda duraklama.
  • ümüldan : Taze fidan. Körpe dal. * Genç, güzel. * İnce ve narin vücud.
  • ümüldan : Taze fidan. Körpe dal. * Genç, güzel. * İnce ve narin vücud.
  • umum : Umumi olmak. Hep, bütün, cümle, herkes.
  • umumen : Bütün, hep.
  • umumet : Amcalık. Amca akrabalığı.
  • ümumet : (Ümm. den) Annelik, analık.
  • ümumet : (Ümm. den) Annelik, analık.
  • umumî : Herkesle alâkalı, herkese dâir.
  • umumiyet : Bir şeyin herkese âit olması. Umumilik.
  • umumiyetle : Umumi olarak. Genel olarak.
  • umur : (Emir. C.) Emirler. İşler. Hususlar. Maddeler.
  • umuraşna : (Umur-âşnâ) f. İşten anlar, işbilir.
  • umurat : (Umre. C.) Umreler. Hac mevsiminin haricinde Kâbe'yi ve Mekke-i Mükerreme'nin mübarek yerlerini ziyaret etmeler.
  • umurdide : (C.: Umurdidegân) f. İş görmüş, işten anlar ve tecrübeli kimse.
  • umya : (Bak: Amya)
  • umyan : (A'mâ. C.) A'mâlar, körler.
  • umye : Azgın ve sapkın olmak. * Husumet ve inat etmek.
  • unab : Büyük burun. * Akıl. * Karın.
  • ünafi : Büyük burunlu kimse.
  • ünafi : Büyük burunlu kimse.
  • ünah : Süstlük, zayıflık.
  • ünah : Süstlük, zayıflık.
  • ünan : İnleme.
  • ünan : İnleme.
  • ünas : Halk. İnsanlar.
  • ünas : Halk. İnsanlar.
  • unat : (Ani. C.) Esirler. * Adi, bayağı ve aşağılık kimseler.
  • unayil : (C.: Anâyil) Berk, metin, sağlam, dayanıklı, muhkem.
  • ünbub : (Ünbube) Kamıştaki boğum arası kısım. * Parmak uçları. * Tüp. İnce boru.
  • ünbub : (Ünbube) Kamıştaki boğum arası kısım. * Parmak uçları. * Tüp. İnce boru.
  • ünbuş : (Ünbûşe) Bitki kökü. Kökü yerden takımıyla birlikte çıkarılan fidan.
  • ünbuş : (Ünbûşe) Bitki kökü. Kökü yerden takımıyla birlikte çıkarılan fidan.
  • ünbuse : Çocukların oyunu.
  • ünbuse : Çocukların oyunu.
  • üncuc : (C.: Anâcic) Hızlı yürüyen at.
  • üncuc : (C.: Anâcic) Hızlı yürüyen at.
  • uncud : Çekirdeği çıkmış üzüm.
  • üncur : Şişe kılıfı.
  • üncur : Şişe kılıfı.
  • unf : Kabalık. Sertlik. Cebir ve zor.
  • ünf : (Bak: Unf)
  • ünf : (Bak: Unf)
  • unfen : şiddetle, sertlikle. Zor kullanarak.
  • unfî : (Unfiyye) Sert, şiddetli, kaba.
  • unfus : Edepsiz ve hayâsız kadın.
  • unfuvan : Gençlik ve güzelliğin başlangıcı, en parlak zamanı. * Parlaklık, tazelik.
  • unk : Boyun, gerdanlık, gerdan.
  • ünkua : Yağ biriken yer.
  • ünkua : Yağ biriken yer.
  • unkud : Salkım.
  • ünma : İçi saman veya ot doldurulmuş şey.
  • ünma : İçi saman veya ot doldurulmuş şey.
  • üns : Alışkanlık, alışma. * Arkadaş. Hemdem.
  • üns : Alışkanlık, alışma. * Arkadaş. Hemdem.
  • üns tutmak : Alışmak, birlikte düşüp kalkmak.
  • üns tutmak : Alışmak, birlikte düşüp kalkmak.
  • ünsa : Dişi. Kadın, kız.
  • ünsî : (Ünsiye) Alışmış, ünsiyet etmiş, sokulgan. * Arkadaş.
  • ünsî : (Ünsiye) Alışmış, ünsiyet etmiş, sokulgan. * Arkadaş.
  • ünsiyet : Alışkanlık, dostluk. Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.
  • ünsiyet : Alışkanlık, dostluk. Birlikte düşüp kalkmak. Ahbablık.
  • ünşude : (Bak: Neşide)
  • ünşude : (Bak: Neşide)
  • unsul : Ada soğanı.
  • unsur : Kimyevî maddeden her biri. Mürekkeb cisimlerde bulunan basit maddelerin her birisi. * Umumdan ayrılan kısım. * Tam olan şeyin her bir parçaları. * Madde, esas, kök. Element.
  • unsut : Kıldan bükülme ip.
  • ünşuta : Düğüm, ilmik.
  • ünşuta : Düğüm, ilmik.
  • ünuf : Henüz daha yedirilmemiş olan çayır. * (Enf. C.) Burunlar.
  • ünuf : Henüz daha yedirilmemiş olan çayır. * (Enf. C.) Burunlar.
  • ünün : Ayağı ve burnu kırmızı, vücudu kara olan bir kuş.
  • ünün : Ayağı ve burnu kırmızı, vücudu kara olan bir kuş.
  • unuşe : Refah, huzur, rahatlık. * Adâlet. Merhamet. * Şarap. * Beğenme.
  • ünuset : Dişilik. Müennes oluş.
  • ünuset : Dişilik. Müennes oluş.
  • unv : Alçaklık. * Alçak gönüllülük, tevâzu etmek.
  • ünvan : İsim. Lâkab. Adres. * Önsöz, mukaddeme.
  • unve : Zor, kuvvet gösterme.
  • unveten : Cebren, zorla, kuvvet göstererek.
  • unzub : (C.: Anâzıb) Erkek çekirge.
  • unzuba' : Çekirge olan yer.
  • ünzuha : Gurur, kibir, büyüklük.
  • ünzuha : Gurur, kibir, büyüklük.
  • unzur : Bak, gör (Meâlinde emir).
  • unzuvan : Herze ve hezeyan söyleyen kimse. * Bir ot.
  • unzuvane : Dişi çekirge.
  • ur : Önünde hendek olan istihkâm. Yüksek ve müstahkem yer, toprak tabya. Burç. ◊ Tek gözlüler. * Silâhsız, mühimmatsız olanlar.
  • ura : Çıplaklık.
  • ura' : İlmek yapmak.
  • ura'ir : (C.: Arâır) Semiz etli deve. * Şerefli adam. * Kavmin reisi.
  • uram : Eti soyulmuş kemik. * Çokluk. * Kötü ahlâk. * Şiddetli muhâlefet. * Çocuğun edepsizlik yapması.
  • urame : Hiddet. * şiddetli muhalefet. * Kötü ahlâk. * Edepsizlik etmek.
  • urat : (Uryan. C.) Elbisesi olmayanlar. Çıplaklar, uryanlar.
  • uraza : Misafire çıkarılan yiyecek. * Hediye, armağan.
  • urb : Şiddetli akıcı çay. * Ferah, sevinç, neşat.
  • urba : (Aslı dır.) İtl. Esvab, elbise. * Arabçada: Ukde, köstek, büklüm, düğüm. * Zekâvet. * Mekir, hile.
  • ürba : Belâ, mihnet.
  • ürba : Belâ, mihnet.
  • urban : Çöl arabaları. * Aşiretler.
  • ürbe : Büklüm. * Düğüm. * Hile.
  • ürbe : Büklüm. * Düğüm. * Hile.
  • urbun : Müşterinin bâyie verdiği pey.
  • ürbun : Pey akçesi, pey olarak verilen para.
  • ürbun : Pey akçesi, pey olarak verilen para.
  • urca : Bir nesnenin üzerine durmak veya üstüne çıkmak.
  • urcan : (A'rec. C.) Topallar.
  • ürcuce : Salıncak.
  • ürcuce : Salıncak.
  • ürcufe : (C.: Erâcif) Yalan. Uydurma söz.
  • ürcufe : (C.: Erâcif) Yalan. Uydurma söz.
  • ürcuha : Salıncak.
  • ürcuha : Salıncak.
  • urcun : Kurumuş hurma dalı. Ay gibi eğilen dal. Hurma salkımının dalı.
  • ürcuze : (Recez. den) Edb: Mısraları kafiyeli, kısa vezinli nazım. (Bak: Kaside)
  • ürcuze : (Recez. den) Edb: Mısraları kafiyeli, kısa vezinli nazım. (Bak: Kaside)
  • ürd : f. Gibi, benzer.
  • ürd : f. Gibi, benzer.
  • ürdünn : Uyuklamak. * Bir büyük ırmak.
  • ürdünn : Uyuklamak. * Bir büyük ırmak.
  • urefa : (Ârif. C.) İrfan sâhibi kimseler. (Bak: İrfan)
  • urf : (C.: A'râf) At yelesi. * Horuz ibiği. * Âdet. * Cennet ile Cehennem arasında bir makam. * İhsan.
  • urgan : t. İp. Halat.
  • urgun : t. Vurgun, âşık.
  • ürk : Mekân, mevki.
  • ürk : Mekân, mevki.
  • ürmule : (C.: Erâmil) Ergen delikanlı.
  • ürmule : (C.: Erâmil) Ergen delikanlı.
  • ürne : Taze peynir. * Keler tuzağı olan yer.
  • ürne : Taze peynir. * Keler tuzağı olan yer.
  • urrak : Kabuğu soyulmuş ağaç. * Eti gitmiş kemik.
  • urret : (C.: Urr) Devenin dudaklarında ve ayaklarında çıkan bir çıban. * Ulaşmak, varmak. * Kuş tersi. ◊ Uyuz hastalığı.
  • urs : (Urus) Düğün yemeği.
  • urş : Boğazın iki tarafında olan iki uzun etin birisi.
  • urub : (Arub. C.) (Bak: Arube)
  • uruc : Yukarı çıkmak. Yükselmek.
  • uruk : (Irk. C.) Irklar. * Kökler, damarlar. ◊ Kadının hayız görmesi.
  • uruk-u insaniyetkârane : f. İnsanlığa yakışır damar, kök veya huylar.
  • urum : (Urume) Alâmet, nişane. * Kök, dip. * Başın tepesi.
  • ürümek : f. Havlamak. (İt ürür, kervan yürür)Ürüyen köpek ısırmaz: Tehdit savuran, işi gürültüye boğan kimselerden yılmamak lâzım geldiğini anlatır.
  • ürümek : f. Havlamak. (İt ürür, kervan yürür)Ürüyen köpek ısırmaz: Tehdit savuran, işi gürültüye boğan kimselerden yılmamak lâzım geldiğini anlatır.
  • uruş : (Arş. C.) Gökler, arşlar. Tavanlar.
  • urusat : (Urs ve Urus. C.) Düğün yemekleri.
  • uruz : (A'raz. C.) Fık: Nakit para, hayvan ve yenecek şeylerden olmayıp, kitap, manifatura eşyası, kumaş gibi mallar. ◊ Zâhir olmak, görünmek. * Gelme, ârız olma. * (Arz. C.) More…
  • urva : Sıtma. Sıtmaya tutulma.
  • urve : (C.: Urâ) Düğme iliği. * Yazda ve kışta yaprağı dökülmeyen ağaç. * Daima bâki olan nesne. * Arslan. Kudretten kinaye olur. * Kulp. Yapışacak sap. Tutacak yer.
  • ürviyye : (C.: Ervâ-Erâvi) Dağ keçisinin dişisi.
  • ürviyye : (C.: Ervâ-Erâvi) Dağ keçisinin dişisi.
  • uryan : Çıplak.
  • üryan : (Bak: Uryan)
  • üryan : (Bak: Uryan)
  • uryani : Çıplaklık. * Bir cins erik.
  • urye : Ari olmak. Çıplak olmak.
  • urz : Mania, engel. Açıktan hedef gibi bir şeye mâruz olup duran. * Hâcet, ihtiyaç. * Taraf, nâhiye, cânip. * Vasat, orta.
  • urza : Hedef.
  • us : (C.: İsâs) Büyük kadeh.
  • us'us : Kuyruk sokumu.
  • uşabe : (C.: Eşâyib) Karışık olan. * Nesebi karışık kişi.
  • üşabe : Irkı, nesebi karışık adam. * Karışık cemaat. * Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.
  • üşabe : Irkı, nesebi karışık adam. * Karışık cemaat. * Rüşvet ve hırsızlık gibi yollarla elde edilen kazanç.
  • usafe : Buğday sapından düşen parça.
  • üsal : Çok miktar mal.
  • üsal : Çok miktar mal.
  • usam : Pire.
  • üsame : Davar otlatmak. * Arslan.
  • uşara : Uzunluğu on zira' miktarı olan.
  • üsara : (Bak: Üsera)
  • üsara : (Bak: Üsera)
  • usare : Vücud bezlerinden akan faydalı su. Sıkılmış şeylerden çıkan su. Öz su.
  • üsare : (Bak: Usare)
  • üsare : (Bak: Usare)
  • usas : Çok kıl.
  • usat : (Asi. C.) Asiler, zorbalar, itaat etmeyenler. * Günahkârlar.
  • uşb : (C.: A'şeb) Taze ot.
  • usbe : Cemaat. İnsanlar. Atlılar. Atlar veya kuşlardan cemaat.
  • üşbe : Kurt, böcek.
  • üşbe : Kurt, böcek.
  • üsbu' : Hafta. Yedi günlük zaman.
  • üsbu' : Hafta. Yedi günlük zaman.
  • üsbube : (C.: Esâbib) Sövme, küfür.
  • üsbube : (C.: Esâbib) Sövme, küfür.
  • usbud : Kelp aşmasından olan kurt yavrusu.
  • üsbuî : (Üsbuiyye) Haftalık.
  • üsbuî : (Üsbuiyye) Haftalık.
  • usde : Kaftan altına giyilen küçük gömlek.
  • usefa : (Asif. C.) Rençberler. Irgatlar.
  • üşer : Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.
  • üşer : Dişlerini birbirine sürüp keskinleştirmek.
  • üsera : (Üsârâ) Esirler. Harbde teslim alınanlar. * Köleler.
  • üsera : (Üsârâ) Esirler. Harbde teslim alınanlar. * Köleler.
  • uşere : (C.: Uşur-Uşerat) Sütleğen cinsinden dikenli, yassı yapraklı ağaç.
  • useybe : (C.: Useybât) Yaprağı bir takım kısımlara ayıran liflerden herbiri. Damar.
  • useyle : Bal gibi tatlı olan küçük bir şey. * Çiftleşme, cinsî münasebet.
  • uşeyya : (Eşyâ. dan) Küçük şeyler, eşyacıklar.
  • üsfiyye : (C.: Esâfi) Üzerine tencere koyup yemek pişirilen ocak taşı.
  • üsfiyye : (C.: Esâfi) Üzerine tencere koyup yemek pişirilen ocak taşı.
  • usfür : Bir asıl boya.
  • üşgule : Uğraşılacak iş. Meşguliyet.
  • üşgule : Uğraşılacak iş. Meşguliyet.
  • üşgur : f. Oklu kirpi.
  • üşgur : f. Oklu kirpi.
  • üşhub : Süt sağılırken çıkan ses.
  • üşhub : Süt sağılırken çıkan ses.
  • uşir : Taze çayır, taze ot.
  • üsir : Yaranın iyi olduktan sonra kalan izi.
  • üsir : Yaranın iyi olduktan sonra kalan izi.
  • üskub : Sıra ile dikilmiş olan ağaçlar. * Kunduracı. * Dökülmüş olan, akan su. * Demirci.
  • üskub : Sıra ile dikilmiş olan ağaçlar. * Kunduracı. * Dökülmüş olan, akan su. * Demirci.
  • üsküdar : Mushaf cildi.
  • üsküdar : Mushaf cildi.
  • üskuf : (C.: Esâkıf) Kâfirlerin kadısı ve ruhbanları. ◊ (C.: Esâkife) Pabuç diken, kunduracı.
  • üskuf : (C.: Esâkıf) Kâfirlerin kadısı ve ruhbanları. ◊ (C.: Esâkife) Pabuç diken, kunduracı.
  • üşkufe : f. Çiçek.
  • üşkufe : f. Çiçek.
  • üsküffe : Eşik tahtası.
  • üsküffe : Eşik tahtası.
  • üşküfte : f. Açılmış çiçek.
  • üşküfte : f. Açılmış çiçek.
  • üşkuh : f. Ululuk, büyüklük, şan ü şeref.
  • üşkuh : f. Ululuk, büyüklük, şan ü şeref.
  • uskul : Hurma salkımı.
  • üskun : Koruk halinde hurma salkımı.
  • üskür : f. Kirpi.
  • üskür : f. Kirpi.
  • üşkür : Mest içine dikilen astar.
  • üşkür : Mest içine dikilen astar.
  • üskutuss : (Rumcadan) Cevher, asıl, unsur, madde.
  • üskutuss : (Rumcadan) Cevher, asıl, unsur, madde.
  • üslem : El arkasında hınsırla pınsır arasındaki damar.
  • üslem : El arkasında hınsırla pınsır arasındaki damar.
  • üslub : Tarz, yol. Biçim. İfade tarzı. Dizmek.
  • usluc : (C.: Asâlic) Yeni belirmeğe başlamış ağaç budağı.
  • usm : Her nesnenin bakiyyesi, artık. ◊ Zeytin ağacı.
  • usmuh : Kulak. * Kulak deliği.
  • usmur : (C.: Asâmir) Döndükçe suyu çıkarıp döken dolap gözleri.
  • üşne : Yosun.
  • üşne : Yosun.
  • usnun : (C.: Asânin) Sakal ucu. * Her nesnenin evveli. * Devenin çenesi altında olan uzun kıllar.
  • usr : (C.: Usur - A'sâr) Sığınacak yer. Melce'. * Dehr, zaman, devir. ◊ Güçlük, zorluk. Zor iş. * Sıkıntı. Darlık. Kıtlık. ◊ Tavşancıl kuşu. * Yalan söz.
  • üsr : Sidik tutulması, sidik zoru.
  • üsr : Sidik tutulması, sidik zoru.
  • usra : Güçlük, zorluk.
  • üsre : Seleften gelen şan şeref. * Söz veya hadis nakletmek. ◊ Cemaat, topluluk.
  • üsre : Seleften gelen şan şeref. * Söz veya hadis nakletmek. ◊ Cemaat, topluluk.
  • usret : Zorluk, güçlük. Darlık, sıkıntı. İşlemezlik. ◊ Sığınacak ve kurtulacak yer.
  • üsrüb : f. Kurşun.
  • üsrüb : f. Kurşun.
  • üsruş : f. Güzel ses.
  • üsruş : f. Güzel ses.
  • uşş : Kuş yuvası.
  • üss : Esas, asıl. Kök, temel. * Askerlikte herhangi bir düşman hücumuna karşı esas dayanak olmak üzere önceden hazırlanmış yer. * Harb gemilerinin, noksanlıklarını tamamladıkları yer. * Mat: Bir More…
  • uşşak : (Âşık. C.) Âşıklar.
  • usse : Güve denilen böcek.
  • üst perdeden başlamak : Ağız bozmak, sert konuşmak.
  • üstad : (Üstaz) İlim veya san'atta üstün olan kimse. Usta, san'atkâr. Muallim, profesör. Bilgide veya san'atta veya amelde meharetli zât.
  • üstad-ül beşer : Beşerin bütün insanlığın üstadı, hocası, daha bilgili ve ârif. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
  • üstad-ül beşer : Beşerin bütün insanlığın üstadı, hocası, daha bilgili ve ârif. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselam.
  • üstadane : f. Üstâda yakışır surette. Ustaca.
  • üstadane : f. Üstâda yakışır surette. Ustaca.
  • üstadî : f. Üstadlık, ustalık.
  • üstadî : f. Üstadlık, ustalık.
  • üstah : f. Edebsiz, hayasız, utanmaz kimse.
  • üstah : f. Edebsiz, hayasız, utanmaz kimse.
  • ustam : f. Güvenilir, emin. İtimad edilir. * Altın veya gümüşten yapılmış at eğeri.
  • üstam : f. Güvenilir, itimad edilir, inanılır, emin. * Gümüş veya altından yapılmış üzengi, at eyeri.
  • üstam : f. Güvenilir, itimad edilir, inanılır, emin. * Gümüş veya altından yapılmış üzengi, at eyeri.
  • üstibah : Masura.
  • ustuble : Üstüpü.
  • üstühan : f. Kemik.
  • üstühan : f. Kemik.
  • üstühanpâre : Kemik parçası.
  • üstühanpâre : Kemik parçası.
  • üstükus : (C.: Üstükusât) Cevher, madde, asıl. * Geometri.
  • üstükus : (C.: Üstükusât) Cevher, madde, asıl. * Geometri.
  • üştülüm : f. Kavga, gürültü.
  • üştülüm : f. Kavga, gürültü.
  • üştülümkâr : f. Kavgacı, gürültücü.
  • üştülümkâr : f. Kavgacı, gürültücü.
  • üstümm : (C.: Esâtim) Deniz suyunun toplandığı yer.
  • üstümm : (C.: Esâtim) Deniz suyunun toplandığı yer.
  • ustumme : Her nesnenin aslı.
  • üstümme : Orta, vasat.
  • üstümme : Orta, vasat.
  • üstun : f. Direk. Sütun.
  • üstun : f. Direk. Sütun.
  • üstur : f. At, katır davar gibi dört ayaklı hayvan.
  • üstur : f. At, katır davar gibi dört ayaklı hayvan.
  • üştür : f. Deve.
  • üştür : f. Deve.
  • üştürbân : f. Deveci.
  • üştürbân : f. Deveci.
  • üştürdil : f. Kinci, fesatçı, hasedçi.
  • üştürdil : f. Kinci, fesatçı, hasedçi.
  • üsture : Edb: Efsane, uydurma hikâye demek olan 'esâtir' kelimesinin müfredidir.
  • üsture : Edb: Efsane, uydurma hikâye demek olan 'esâtir' kelimesinin müfredidir.
  • üstüre : f. Ustura.
  • üstüre : f. Ustura.
  • üştürek : f. Dalga. Mevc.
  • üştürek : f. Dalga. Mevc.
  • üştürgav : f. Zürafa.
  • üştürgav : f. Zürafa.
  • üştürhu : f. Deve huylu. Kinci, hased eden.
  • üştürhu : f. Deve huylu. Kinci, hased eden.
  • üştürmurg : f. Deve kuşu.
  • üştürmurg : f. Deve kuşu.
  • üstüvane : Geo: Silindir. Direk şeklindeki sütun. İçi boş direk şekli.
  • üstüvane : Geo: Silindir. Direk şeklindeki sütun. İçi boş direk şekli.
  • üstüvar : f. Kuvvetli, dayanıklı, sağlam, muhkem. * Güvenilir, itimad edilir.
  • üstüvar : f. Kuvvetli, dayanıklı, sağlam, muhkem. * Güvenilir, itimad edilir.
  • üstüvari : f. Sağlam, kuvvetli, emniyetli.
  • üstüvari : f. Sağlam, kuvvetli, emniyetli.
  • usube : İhâta etmek, kaplamak, içine almak.
  • usul : (Asıl. C.) Ana, baba. Cedler. * İstinadgâh. * Râcih delil, kaide. Asıllar, kökler, temeller. Bir ilmin asıl mevzuundan önce öğrenilmesi lâzım gelen esaslar. Bir hedefe ulaşmak için tutulan More…
  • usuliyyun : Fıkıh usulüyle uğraşan İslâm âlimleri. Usul-ü Fıkıh müellifleri.
  • üsun : Suyun tad ve renginin değişmesi. * Bir kimse kuyuya girdiğinde buharından veya murdar kokulardan dolayı aklının gitmesi.
  • üsun : Suyun tad ve renginin değişmesi. * Bir kimse kuyuya girdiğinde buharından veya murdar kokulardan dolayı aklının gitmesi.
  • usur : Asırlar. (Bak: Asr) ◊ Gözcülük etmek.
  • üsür : Yara izi. * Kılıcın rengi ve cevheri.
  • üsür : Yara izi. * Kılıcın rengi ve cevheri.
  • usüvv : Kaba ve iri olmak. * Katı olmak. * Gece karanlık olmak. * Yakın olmak.
  • usve : Çoktandır taranmamış sakal.
  • uşve : Gece vakti uzaktan görünen ateş.
  • üsve(t) : Beraberlik. * Halka reis olmak. * Dert ortağı. Sâdık arkadaş. Manevî tabib. * Nümune ve örnek tutulacak olan insan.
  • üsve(t) : Beraberlik. * Halka reis olmak. * Dert ortağı. Sâdık arkadaş. Manevî tabib. * Nümune ve örnek tutulacak olan insan.
  • ut'ut : Yiğit. * Küçük buzağı. ◊ Eşek sıpası.
  • utahiye : Akılsız, ahmak kimse.
  • ütam : Sidik tutulması. İdrar tutukluğu.
  • ütam : Sidik tutulması. İdrar tutukluğu.
  • utarid : Araptan bir kabile adı. * Merkür gezegeni.
  • utaş : İnsana ârız olan bir hastalıktır ve hasta insanın yüreği yanar, suyu içer, yine kanmaz.
  • utat : Arslan. * Bahadır er, kahraman. ◊ (Ati. C.) Serkeşler, âsiler.
  • utbul : (C.: Atâbil) Uzun boylu güzel kadın.
  • uteka : (Atik. C.) Azatlılar. Azat olmuş köle veya cariyeler.
  • utiy : (Bak: Atiy)
  • utle : Boş ve muattal olmak. * Hurma salkımı. * Şahıs.
  • utm : (Utüm) Yabani zeytin ağacı.
  • utme : İğde gibi zeytin biçimindeki meyve.
  • utrufe : (Turfe. C.) Tuhaf, az bulunur.
  • ütrur : Subaşı oğlanı.
  • ütrur : Subaşı oğlanı.
  • utruş : Sağır.
  • uttel : Üzerinde ziynet eşyası olmayan kadınlar.
  • utub : Pamuk.
  • utufet : Nezaket, lütuf. şefkat.
  • utuh : Aklı noksan olan.
  • utull : Soğuk, sert ve cimri insan. Câhil ve hayırdan men'eden. Galiz ve bahil kimse.
  • utum : Taş duvar. Taş yapı. * Köşk, kasr.
  • utun : Katı şey. Şiddetli.
  • utüv : (Atiy-Utiy) Haddini aşma, tecavüz. Kibir. Serkeşlik. * Ayaklanma. İsyan.
  • utye : Pamuk parçası. * Yanmış bez parçası.
  • uva : şiddetli ses. Avaz, sayha.
  • üvam : Susuzluk.
  • üvam : Susuzluk.
  • uvera : (Bak: Avrâ)
  • üvera' : Ateş ve güneş harareti. * Susuzluk harareti.
  • üvera' : Ateş ve güneş harareti. * Susuzluk harareti.
  • üveyl : Çığlık, vâveylâ.
  • üveysî : '(Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz More…
  • üveysî : '(Üveysî tarzı) Veysel Karanî Hazretleri gibi sevdiği ve kendisine bağlı olduğu zatı görmeden ve gaybî olarak olan muhabbet ve bağlılık; ve bu muhabbetle bağlı olduğu zattan manevî feyz More…
  • uvvam : Dalgıç adam.
  • uvvar : (C.: Avâvir) Korkak adam. * Dağ kırlangıcı.
  • uvz : Bir kimseye sığınmak.
  • üyel : (C: Eyâyil) Dağ keçisi.
  • üyel : (C: Eyâyil) Dağ keçisi.
  • uyku : (Bak: Kaylule)
  • uyub : (Ayıb. C.) Ayıblar, kusurlar.
  • uyun : (Ayn. C.) Gözler. * Kaynaklar, pınarlar.
  • uzafire : Katı. şiddetli, şedid.
  • üzani : Kulakları büyük olan adam. (Merkepten kinaye olarak söylenmiştir.)
  • uzbet : (Bak: Uzube)
  • uzema' : (Azim. C.) Mevki ve şeref bakımından büyükler.
  • uzeym : (C.: Uzeymât) Kemikcik.
  • üzeyr : (A.S.) Kur'an-ı Kerim'de ismi bulunan büyük zâtlardandır. Peygamber olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır.
  • üzeyr : (A.S.) Kur'an-ı Kerim'de ismi bulunan büyük zâtlardandır. Peygamber olup olmadığı hakkında ihtilâf vardır.
  • uzeyvat : (Uzeyve. C.) Küçük uzuvlar, uzuvcuklar.
  • uzeyza' : Kuyruk kemiği.
  • uzfur : Asma filizi. * Tırnak.
  • üzfur : (C.: Ezfâr-Ezâfir) Tırnak.
  • üzfur : (C.: Ezfâr-Ezâfir) Tırnak.
  • uzhul : (C.: Azâhil) Yeyni, hafif. * Yük vurulmayan deve.
  • uzima : Vücutta bir organın ateşsiz ve ağrısız olarak şişmesi.
  • uzlet : Yalnızlık. İnsanlardan ayrılarak bir tarafa çekilip yalnız kalmak.
  • uzletgâh : f. Oturulan tenhâ yer. Yalnızlık köşesi.
  • uzletgüzin : f. Tenhada yaşayan, yalnızlık köşesine çekilen.
  • uzletnişin : f. Tenha bir köşeye çekilip yalnız yaşayan.
  • uzlufe : Kayalık. Yalçın kaya.
  • üzlufe : (C.: Ezâlif) Sarp kayalı yer.
  • üzlufe : (C.: Ezâlif) Sarp kayalı yer.
  • uzm : Ululanma, kibirlenme.
  • uzma : (Müe.) Büyük. İri. * En büyük. Çok büyük. (Müz: A'zam)
  • uzme : Aşiret. * Birinin mensub olduğu âile. * Akrabâ.
  • üzn : Kulak. İşitme organı.
  • uzret : Önde olan saç.
  • uzriyy : Şiddetli muhabbet. Şiddetli sevgi.
  • uztumme : İnsanın ırk ve nesebi. * Her şeyin aslı.
  • uzub : Kayıp ve görünmez olmak.
  • uzube : (Uzbe) Bekârlık. Erginlik hâleti varken tecerrüd halinde kalmak. Evlenmemek.
  • uzubet : Tatlılık, şirinlik.
  • uzuf : Nefsi kötülüklerden ve şüphelerden menedip uzaklaştırmak.
  • üzuf : Yakın olmak, yaklaşmak.
  • üzuf : Yakın olmak, yaklaşmak.
  • uzuv : (Uzv) Bir canlının vücud yapısının kısımlarından herbiri. Azâ. Organ.
  • uzvî : (Uzviye) Uzva ait. Canlı. Organik.
  • uzviyet : Uzuv oluş. Canlılık. Canlı uzva ait.
  • uzza : İslâmiyetten evvel câhiliyet devrinde büyük putlardan birisinin ismi.
  • uzzab : Zevc veya zevcesi olmayan. Bekâr.
  • 
    Derneğimiz
    Mekke Canlı Yayın
    Medine Canlı Yayın
    Eserlerimiz
    İlahiler
    Sure ve Namaz
    Namaz Kılmayı Öğreniyorum
    Tecvid Dersleri
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    (Önce) en yakın akrabanı uyar.
    (ŞUARÂ - 214)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    NAMAZ VAKİTLERİ