13 Kasım 2019
15 Rebiü'l-Evvel 1441
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • ta : f. Kat. Kıvrım. Büklüm. Misil, mânend. Nihayet. Gayet. Kadar, beri, dek. (mânalarına gelir) Meselâ : ◊ Kur'anın alfabesinde üçüncü harfin adıdır. Ebcedî değeri More…
  • tâ be kiyamet : Kıyamete kadar.
  • tâ bekey : Ne vakte kadar.
  • tâ haşre dek : Haşre kadar.
  • ta key : f. Ne vakte kadar?
  • ta' (tae) : Alçak, iniş yer. * Başı aşağı etmek.
  • ta'an(e) : (Ta'n. dan) Çok zemmedip yeren. Çekiştiren.
  • ta'b : Latife etmek, şaka yapmak.
  • ta'bid : Mükerrem etmek. * Katran bulaştırmak. * Hizmet etmek. * Zelil etmek. * Zelil etmek, kepaze yapmak.
  • ta'bie : Karıştırmak. * Beslemek, terbiye etmek. * Hazırlamak.
  • ta'bir : (Tâbir) İfade, anlatma. Söz. Mânası olan söz. Deyim. * Terim. * Rüya yorma. (Ubur. dan) Herhangi bir şeyden ve hâdiseden, başka bir hak ve faydalı mânaya geçmek, intikal etmek ve More…
  • ta'birat : (Ta'bir. C.) Tabirler. İfade şekilleri. Anlatmalar.
  • ta'biye : Askerleri bir arazide düşmana karşı tam tedbir ve nizam üzere yerleştirme. * Muharebe toplarının yeri, istihkâm parçası. * Muvaffakiyet için kullanılan vâsıtalar. ('Tabya' More…
  • ta'cib : Hayrete düşürme, şaşırtma.
  • ta'cif : Arkalamak. * Doymaya yakın olana kadar yemek.
  • ta'cil : Acele ettirme, hızlandırma.
  • ta'cilât : (Ta'cil. C.) Çabuklaştırmalar. Acele ettirmeler. Hızlandırmalar.
  • ta'cim : Noktalama, noktalatma.
  • ta'cin : (Acn. dan) Hamur yapma, yoğurma, hamur hâline getirme.
  • ta'ciz : (Acz. den) Huzursuz kılmak, rahatsız etmek, sıkıntı vermek, canını sıkmak. * Eğlendirmek. * Âciz etmek. * Kadının ihtiyarlayıp âcizleşmesi.
  • ta'cizât : (Ta'ciz. C.) Tacizler. Rahatsız etmeler, sıkıntı vermeler.
  • ta'dad : Sayı saymak. Sayıp dökmek. Birer birer söylemek. Sıralamak.
  • ta'did : Sayma. * Hazırlanma, hazırlanılma. ◊ Mübâlağa ile ısırmak.
  • ta'dil : (Adl. den) Aslına zarar vermeden değiştirmek. Tebdil etmek.* Hafifletmek. * Doğrulaştırmak. Vasat hale koymak. ◊ Darlık vermek. * Veledi karnında büyük olup doğurması güç olmak. More…
  • ta'dilat : Değişiklikler, doğrultmalar, değiştirmeler, tebdil etmeler.
  • ta'diye : Tecavüz ettirmek, geçirmek. * Gr: Bir fiili müteaddi hâle koymak. Meselâ: 'Gülmek. den: Güldürmek. Ölmek. den: Öldürmek' gibi. ◊ Dağılmak. * Koyunun yününü kırkmak.
  • ta'dud : Çok tatlı kara hurma.
  • ta'fir : Tozlu ve topraklı yapmak. * Ağartmak, beyazlatmak. * Kirletmek. Mülevves etmek. * Oğlan kaçsın diye kadının, emziğine toprak sürmesi. * Güneşte et kurutmak.
  • ta'kib : Gözlemek. * Yolunda gitmek. * Peşinden yürümek. * Suçlunun suçunu araştırmak. * Bir kimsenin aynı senede yine gazaya gitmesi. * Bir şeyi ciddiyetle istemek.
  • ta'kibât : Suç işleyene karşı harekete geçmek ve suçluluk derecesini araştırmak.
  • ta'kiben : Takip ederek, takip suretiyle.
  • ta'kid : Edb: İbareyi veya cümleyi anlaşılmaz şekle koyma. * Düğümlenme, düğümleme.
  • ta'kif : Eğriltmek.
  • ta'kil : Devenin ayağına ip takıp bağlamak.
  • ta'kim : (Akm. dan) Kısırlaştırma. Neticesiz bırakma.
  • ta'kir : Bir uzvu, organı yararak sinirleri kesme. ◊ Suyu bulanık etmek.
  • ta'lik : Asmak. * Geciktirmek. * Bağlanmak. * Bir cümlenin mazmununun husulünü diğer bir cümlenin mazmununun husulüne edat-ı şart ile rabt etmektir. Şu işi görürsen, şuna vâris olacaksın denilse, More…
  • ta'lil : Sebep göstermek. * İllet. Bahane. * Müessirden esere yapılan istidlâl. (Bak: Bürhaân-ı limmî)
  • ta'lim : Öğretmek. Yetiştirmek. Alıştırmak. Belli etmek. İdman.
  • ta'limat : Bir iş hakkında hareket tarzını bildiren emirler.
  • ta'limat-name : f. Yönetmelik.
  • ta'limgâh : Tâlim ve öğrenme yeri.
  • ta'limhane : f. Öğrenme yeri. Ta'lim yeri.
  • ta'lin : Aşikâr etme. Meydana çıkarma. Açığa vurma.
  • ta'lit : Devenin yularını başından indirmek. * Deve boynuna nişan etmek.
  • ta'liye : Yükseltme.
  • ta'm : Yeme. Tad. Lezzet. Zevk.
  • ta'mid : Vaftiz etmek.
  • ta'mik : (Umk. dan) Derinleştirmek. Derin kazmak. * İnceden inceye araştırmak. Esasına varacak şekilde araştırmak.
  • ta'mikat : (Ta'mik. C.) Derinleştirmeler. İncelemeler, tedkik etmeler, araştırmalar.
  • ta'mim : Umumileştirme. Herkese bildirme.
  • ta'mimen : Ta'mim suretiyle. Herkese bildirmek suretiyle.
  • ta'mir : Bozuk şeyi düzeltmek. Eski şeyi düzeltip yeni hâline getirmek.
  • ta'mirât : (Tamir. C.) Noksanları gidermek. Eksik ve bozukları düzeltmeler ve tamamlamalar. Ta'mirler.
  • ta'miye : (Amâ. dan) Körletme. Kör etme. * Kapalı şekilde anlatmak. * Edb: Ebced hesabiyle düşürülen bir tarihin, hesabı doldurmak için çıkartılacak veya eklenecek sayılarını işaret etme.
  • ta'n : Hoş görmemek. Kötülemek. Birisinin ayıp ve kusurlarını beyan etmek. * Küfretmek. * Muhalifin iddialarını çürütmek. * Vurmak. * Duhul etmek, dâhil olmak, girmek.
  • ta'ne : Sövme, zemmetme, yerme, çekiştirme.
  • ta'ne-zen : f. Söven, zemmeden, hicveden, yeren, çekiştiren.
  • ta'nif : Şiddetle azarlamak. * Darılmak. * Meşakkat vermek. Melâmet etmek.
  • ta'nifât : (Ta'nif. C.) Şiddetle azarlamalar, darılmalar.
  • ta'nik : (Unk. dan) Boğazını tutup sıkmak.
  • ta'nis : Büluğdan sonra kızın kendi evlerinde çok durması.
  • ta'niye : İncitmek.
  • ta'rib : Bir kimseden söz nakletmek. * Çirkin etmek. * Arabî olmayan kelimeyi arabi lügatına nakletmek.
  • ta'ric : Meyletmek, eğilmek. * Bir nesne üzerinde durmak. * Çıkıntı. Tümsek peyda etme.
  • ta'rid : Kaçmak. * Gitmek.
  • ta'rif : (İrfan. dan) Bir şeyi belli noktalar ve işaretlerle inceden inceye anlatıp bildirmek, tanıtmak. Kavl-i şârih. * Bir maddeyi bütünüyle bir ibare halinde anlatmak. * Gr: Bir ismi marife etmek. More…
  • ta'rife : Bir şeyi lâzım olduğu şekilde anlatıp bildiren yazı.
  • ta'rik : Şaraba biraz su katmak. * Kovayı doldurmak. * Terletmek. * Hastalık veya perhizden dolayı zayıflamak. ◊ Ovmak.
  • ta'rir : Yere dökmek.
  • ta'ris : Düğün yapma. Bir kızı gelin etme. ◊ Et kurutmak.
  • ta'riş : Üzüm çubuğuna çardak yapmak. * Temel yapmak.
  • ta'riye : Soyma. Çıplaklaştırma.
  • ta'riz : Dokunaklı söz söylemek. Kapalıca yapılan sitem. Kinâye ile söylemek. ◊ Gizleme, saklama. * Sağlamlaştırma. * Alıp götürme.
  • ta'rizât : (Ta'riz. C.) Dokunaklı konuşmalar, sözle dokundurmalar, taş atmalar.
  • ta'sene : Ahlâkı yaramaz kadın. * Çok, kesir.
  • ta'sib : İhata edip kaplamak, içine almak. * Bir kimsenin başına taç koymak. * Açlıktan dolayı karnını bağlamak.
  • ta'sil : (Asel. den) Bal katma, ballandırma.
  • ta'sir : (C.: Ta'sirât) (Asr. dan) Sıkıp suyunu çıkarma. ◊ (C.: Ta'sirât) (Usr. dan) Güçleştirme.
  • ta'şir : (C.: Ta'şirât) (Öşr. den) Öşürünü alma. Onda birini alma. * Ona bölme.
  • ta'şiş : Hurmanın yaprağının az olması. * Kuşun yuva yapması.
  • ta'şiye : Akşam yemeğini yemek.
  • ta'te : Cinli olmak. Delirmek.
  • ta'tif : Şefkat uyandırmak. Acındırmak.
  • ta'tik : Eskitmek.
  • ta'til : Çalışmağa ara vermek. Çalışmayı durdurmak. İzine başlamak. * Kesmek. * Muattal bırakmak. * Ziynetsiz etmek, süssüz yapmak.
  • ta'tir : (Itr. dan) Güzel koku ile kokulandırma. ◊ Dizmek.
  • ta'tis : (Atse. den) Aksırtma, aksırtılma.
  • ta'tiş : Susatma, susatılma.
  • ta'vic : Eğme, eğip bükme. Eğriltme.
  • ta'vid : (Deve) çok yaşamak. * Âdet edinmek. Alıştırmak, âdet ettirmek.
  • ta'vik : İlerlemesine mâni olmak. Geciktirmek. * İşinden alıkoymak.
  • ta'vil : İtimat etmek. * Sesle ağlamak.
  • ta'vim : Arpayı ve buğdayı tutam tutam biçip yığmak.
  • ta'vin : Evde kâhyâ kadın.
  • ta'vir : Gözsüz etmek. Kör etmek.
  • ta'vis : Güç etmek, zorlaştırmak.
  • ta'viz : Nazar veya kötü şeylerden muhafaza için takılan dualı kâğıt, nüsha. Muska. ◊ Bedel, bir şey vermek. Karşılık, bedel göstermek. * Değiştirmek.
  • ta'vizât : (Ta'viz. C.) Karşılık olarak verilen şeyler. Ödünç verilen para.
  • ta'vizen : Karşılık olarak, karşılık alınmak suretiyle. Gelecekte gelirinden kesilmek şartıyla.
  • ta'yib : Ayıplamak. Kötülüğünü söylemek.
  • ta'yibât : (Ta'yib. C.) Ayıplamalar.
  • ta'yid : Bayram etmek.
  • ta'yil : Davarı yürütmek.
  • ta'yin : Yerini belli etmek. * Vazifeye göndermek, vazifelendirmek. * Ayırmak. * Tayın, erzak.
  • ta'yin-kerde : f. Belirtilmiş. Tâyin edilmiş.
  • ta'yir : (C.: Ta'yirât) Kabahati yüze vurarak utandırma.
  • ta'yis : Görmeden bir cismi eliyle aramak.
  • ta'yiş : Diri tutmak.
  • ta'zib : Davarları gece yabanda otlatıp eve getirmemek. ◊ Azab verme. Eziyet etme. Men eylemek.
  • ta'zibât : (Ta'zib. C.) Eziyetler, tâzibler, azablar.
  • ta'zil : Azletme. İşinden çıkarma. ◊ (C.: Ta'zilat) Ayıplama.
  • ta'zim : Hürmet. Riayet. İkramda bulunmak. Bir zât hakkında büyük sayıldığına delâlet edecek surette güzel muâmelede ve hürmet ifade eden tavırda bulunmak.
  • ta'zimat : (Ta'zim. C.) Hürmet ve riayetler. Tazimler.
  • ta'zimen : Hürmet ve ikram ederek.
  • ta'zir : 'Siyaset. * Tehdit etmek. * Tazim ve tathir. Temizlemek ve hürmet etmek. * Lügatta red, icbar, tahkir, te'dib, hak üzere tevkif mânalarına gelen bu tabir, İslâm hukukunda: Hakkında More…
  • ta'zirat : (Ta'zir. C.) Vesile ve bahane aramalar. Esassız özür bildirmeler. ◊ (Ta'zir. C.) Azarlamalar, ta'zirler, tekdirler.
  • ta'ziyane : f. Ta'ziye eder surette. Ta'ziye ederek.
  • ta'ziye : Yeni ölen birisinin yakınlarının acısını paylaşır söz söylemek, teselli etmek. Baş sağlığı dilemek. 'Allah sabr-ı cemil ihsan etsin' diye söylemek.
  • ta'ziz : Bir adamı aziz kılmak. Hürmet ve muhabbetle sevmek.
  • ta-be : f. '... e kadar' mânasına gelir ve kelimelerin başlarına eklenir.
  • taa : Muti olmak. İtaat etmek.
  • taab : Yorgunluk. Sıkıntı. Zahmet. Bezginlik. Eziyet.
  • taab-âver : f. Yorgunluk veren.
  • taabbüd : İbadet etmek. Kulluk etmek.
  • taabbüs : Sayıklama. * Havadaki bir şeyi tutmağa çalışır gibi ellerini sallıyarak hareket ettirme. ◊ (C.: Taabbüsât) Yüz ekşitme, somurtma, surat asma.
  • taac'uc : Çeşitli seslerin birbirine karışması.
  • taaccüb : şaşma, hayret etme. Tahayyür.
  • taaccüc : Şamata, gürültü, patırtı.
  • taaccül : Acelecilik. Acele etmek.
  • taaccülat : (Taaccül. C.) Acele etmeler. Acelecilikler.
  • taaccün : (Acn. dan) Hamurlaşma, hamur hâline gelme, mâcun gibi olma.
  • taacib : Acayib şeyler. Tuhaf şeyler.
  • taaddi : Saldırma. * Düşmanlık. * Ezme. * Şeriattan ayrılma. Tecavüz etme. Zulmetme. Örf âdet ve mukavelenin hilâfına hareket etme. * Gr: Fiilin geçer halde olması, müteaddi olması.
  • taaddüd : Çoğalma. Birden fazla olma. Tekessür etme.
  • taadi : Düşmanlık etmek.
  • taadül : Beraberlik, eşitlik.
  • taaffüf : İffetli olma. İffetli görünme. * Tekellüfle salihlik yapma. Ahlâk dışı şeylerden kaçınma. * İstemekten uzak durma.
  • taaffün : (Ufunet. den) Çürüyüp kokuşma. Leş kokusu. Fena ve pis kokular.
  • taaffünat : (Taaffün. C.) Fena ve pis kokular.
  • taahhüd : (Ahd. den) Bir işin veya bir şeyin yapılması için söz verme, üzerine almak. İltizam etme. Resmi söz verme. Yüklenme. * Postaya verilen bir şeyin, yerine varmasını sağlama.
  • taahhüdât : (Taahhüd. C.) Üzerine alınan işler. Taahhüdler.
  • taahhüdnâme : f. Söz verdiğine ve taahhüd ettiğine dair yazılan vesika.
  • taakkud : (Ukde. den) Bağlanma. Düğümlenme. Anlaşılmaz hâle gelme.
  • taakkul : Hatırlama. Zihin yararak anlama. Akıl erdirme. Hatıra getirme. (Bak: Dimağ)
  • taala : (Bak: Teâlâ)
  • taalluk : Bağlılık. Münasebet. Alâkalı oluş. Ait olma. * Dünya alâkası. * Sevme.
  • taallukat : Bir kimsenin yakınları, akrabaları. Alâkalılar.
  • taallül : (İllet. den) Vesile ve bahane arama. Bir işten kaçınma. * Mâzeret.
  • taallülât : (Taallül. C.) Ağır davranma.
  • taallüm : (İlim. den) İlim edinme. Öğrenme. Ders okuyarak öğrenme.
  • taallün : Aleni, âşikâr, meydanda olma. Herkesin gözü önünde gibi bilinme.
  • taam : Yemek. Yenilen şey.
  • taamiye : Yemeklik. Yemek parası.
  • taammi : Kör olma. Görmez hale gelme.
  • taammüd : (Amd. den) Bilerek ve isteyerek suç işlemek. Kasıt ve niyet etme, bilerek ve isteyerek bir iş yapma.
  • taammüdât : (Taammüd. C.) İsteyerek ve bilerek yapılan işler.
  • taammüden : Evvelden hazırlanarak. Kastederek. Bile bile.
  • taammüdî : (Teammüdiyye) Kasıt ve niyet ile olan, taammüdle alâkalı.
  • taammuk : (Umk. dan) Derinleşme. Mes'elenin iç yüzüne vakıf olma.
  • taammukat : (Taammuk. C.) Derinleşmeler.
  • taammül : Amel etme. Çalışma. Vazife yapma.
  • taammüm : Umumileşme. Umumi olma. * (İmame. den) Sarık sarma. * (Amm. den) Amca olma. Birisini 'amca' diye çağırma.
  • taannüd : (İnad. dan) İnad etme. Ayak direme.
  • taannüdât : (Taannüd. C.) İnad etmeler, ayak diremeler.
  • taannüf : Azarlama. Darılma.
  • taannüt : Herkesin yanlışını arama.
  • taarr : Ari olmak, temiz ve pâk olmak, beri olmak. Döşeğinde dönüp ızdırap çekmek.
  • taarrüb : Araplaşma. Arap kılığına girme.
  • taarrüf : Karşılıklı anlaşma, tanışma. * Bir şeyi herkesin bilmesi. * Kendini hünerleriyle tanıttırma.
  • taarruk : (Arak. dan) Terleme. * Kemikten et kazımak. * Ağaç kabuğunu soymak.
  • taarrüm : Kemikten et soymak.
  • taarrus : (C.: Taarrusât) Kocanın, karısına karşı sevgisini göstermesi.
  • taarruz : Bir şey veya bir kimse üzerine şiddetle saldırma. Çatma. Düşmana hücum etme. Sataşma. İlişme.
  • taarüc : Aksaklanmak.
  • taarüf : Birbirini bilmek, tanımak.
  • taarüz : Muaraza edişmek, çekişmek.
  • taassub : '(Asab. dan) Bir şeye veya bir kimseye taraflı olma. * Din bakımından fazla salâbetli olma. * Kendi dinini çok üstün görmek. * Haksız yere husumet etmek. * Bir düşünüşe, bir inanışa More…
  • taassubkâr : f. Taassub gösteren. Mutaassıb.
  • taassüf : Sapmak, doğru yoldan çıkmak.
  • taassüfât : (Taassüf. C.) Yolsuzluklar, haksızlıklar.
  • taaşşuk : Âşık olmak. Çok fazla derecede sevgi beslemek.
  • taassür : (Usur. dan) Güçleşme. Güç olma.
  • taasür : Güç yapmak, zor yapmak.
  • taat : İbadet etmek. Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek. İtaat etmek.
  • taatgâh : f. İbadet yeri. İbadetgâh.
  • taattuf : (Atıf. dan) Acıma, şefkat gösterme. * Verme. * Esirgeme.
  • taattufât : (Taattuf. C.) İhsanlar, lütuflar, bağışlar.
  • taattul : (Atalet. den) İşsiz kalma. İşlemez ve boşta olma.
  • taattur : (Itr. dan) Güzel kokular sürünme.
  • taavvüc : (C.: Taavvücât) Eğrilme, eğri olma.
  • taavvüd : (Âdet. den) Âdet edinmek. * Geri dönmek.
  • taavvuk : (Avk. dan) Oyalanmak. Gecikmek.
  • taavvuz : (İvaz. dan) Bedel almak. Bir şeye karşılık almak. * Bir şey karşılığı olarak alınmak.
  • taavvüz : Allah'a (C.C.) sığınırak 'Euzubillâh' demek, yani Allah'a sığındığını ifade etmek.
  • taayyün : Meydana çıkmak, âşikâr olmak, belli başlı ve itibarlı görünen insanlardan olmak.
  • taayyünat : Meydana çıkmalar. Belli olmalar. Belli başlı adam sırasına geçmeler.
  • taayyüş : (Ayş. dan) Yaşamak. Geçinmek. Yaşama tarzı. Beslenmek.
  • taazi (taazzi) : Musibet vaktinde' İnnâ lillahi ve innâ ileyhi râciun' demek.
  • taazum : Gözünde büyümek. Büyük görünmek.
  • taazzi : Uzuv peydâ etme. Şekillenme.
  • taazzüb : Evlenmeyip bekâr kalmak.
  • taazzum : (Azm. dan) Kibirlenmek. Büyüklük taslamak. * Kemikleşmek.
  • taazzumât : (Taazzum. C.) Kibirlenmeler. * Kemikleşmeler.
  • taazzür : Özür bildirmek. * Güçleşmek Güç olmak. ◊ Tâzim etmek. Hürmet etmek.
  • taazzüz : Aziz saymak. Tenezzül etmeme. * Çekinme.
  • tab : f. 'Parıldayan, parlayan, parlatan, aydınlatan' anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Âlem-tab $ : Dünyayı aydınlatan, âlemi ışıklandıran. ◊ f. More…
  • tab' : Tabiat. Karakter. * Damga basmak. Mühür basmak. Kitab basmak. Mühür.
  • tab'a : Bir kere basılma.
  • tab'an : Yaratılıştan. Doğuştan. Huy ve tabiat itibariyle.
  • tab'hane : f. Matbaa. Tab' işleri yapılan yer.
  • taba' : Bulaşmak. * Kir. * Demirin paslanması.
  • tababet : Hekimlik. Doktorluk.
  • tabah : Kuvvet.
  • tabahat : Aşçılık. Yemek pişirme san'atı.
  • tabahece : Etli ve yumurtalı kalye. (Bazı yerde kaygana diye söylenir.)
  • tabak : (C.: Etbâk) Örtü. * Hâl. * Cemaat, topluluk. * Kabile. ◊ (Bak: Debbag)
  • tabak-çe : f. Küçük tabak.
  • tabaka : Kat. Katmer. * Sınıf, topluluk. * Sigara paketi. * Bir veya iki yapraklı kâğıt.
  • tabaka' : Kelâmdan âciz kimse, konuşamayan kişi. * Cimaı yerince yapamayan kimse.
  • tabakat : Tabakalar. Katlar. Gruplar. Dereceler.
  • tabakhane : Ham derilerin işlendiği yer. (Aslı: Debbağhane) (Bak: Debbağ)
  • taban : f. Işıklı. Parlak. * Parlayan güneş.
  • tabançe : f. El ayası, avuç içi.
  • tabankeş : f. Yaya yürüyen piyade.
  • tabasbus : Yaltaklanmak. Kendini küçülterek riyakârlıkla kendini beğendirmeğe çalışmak.
  • tabasbusât : (Tabasbus. C.) Tabasbuslar, alçakça yalvarmalar, yaltaklanmalar.
  • tabaşir : Hind hıyarı' denilen bir deva.
  • tabassur : (Basar. dan) Dikkatle bakıp, esasını kavrama. Dikkatle gözetiş.
  • tabaver : (Tâb-âver) f. Güçlü, kuvvetli. Dayanıklı. Dayanan.
  • tabayi' : Mizaçlar, tabiatlar, huylar. Yaratılışlar.
  • tabb : Âdet. * Maharet. Ustalık. * Âlim.
  • tabbağ : Kılıç yapan kimse.
  • tabbah : (C.: Tabbahîn) (Tabh. dan) Aşçı.
  • tabbahîn : (Tabbah. C.) Aşçılar.
  • tabbal : Davulcu.
  • tabdade : f. Parlatılmış, yandırılmış.
  • tabdar : f. Işıklı, parlak. Büklümlü, kıvrımlı.
  • tabdarî : f. Parlaklık.
  • tabdih : f. Işık veren. * İplik bükücü.
  • tabe : (Tayyib. den) ' İyi ve temiz olsun' mânasınadır. ◊ Hurma. * Hamr. ◊ f. Tava.
  • tabel : (Tâbil) (C.: Tevâbil) Yemeklere konulan baharat.
  • taben : (Tabâne-Tabâniye) Akıllılık.
  • tabende : f. Işık veren, parlayan.
  • taberzed : Bir cins şeker.
  • tabeseher : Sabaha kadar.
  • tabh : Pişirme. Pişirilme. * İlâç kaynatma.
  • tabhî : Pişirmekle veya pişirilmekle ilgili.
  • tabi' : Birinin arkası sıra giden, ona uyan. Boyun eğen. İtaat eden. * Gr: Kendinden evvelki kelimeye göre hareke alan. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ı görmüş olanları, ashabını görüp, More…
  • tabiat : (Tabia) Yaratılış, huy, karakter. * Âlem ve içindekiler.
  • tabiat-i ma'siyet : f. İsyan etmek, günah işlemek ahlâkında ve huyunda olmak.
  • tabiati taklid : Tabiatta cari olan kanunları kelâmda da kendine göre tatbik etme.
  • tabiatperest : f. Her şeyin kendi kendine olduğunu veya tabiatın meydana getirdiğini kabul eden. Allah'tan (C.C.) gaflet edip, kâinatın tesadüfen olduğunu zu'meden.
  • tabib : (C.: Tabibân-Etibbâ) Doktor, hekim.
  • tabibân : (Tabib. C.) Doktorlar, tabibler, hekimler.
  • tabih : (Tabh. dan) Pişiren, aşçı. ◊ Suda pişmiş et yahnisi.
  • tabiha : Öğle sıcağı.
  • tabiî : Tabiat icabı olan. Tabiatla alâkalı. Normal. Kendiliğinden. ◊ Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'ı sağ iken görmüş olan mü'minlerle yani Ashabla görüşmüş ve More…
  • tabiiyyet : Tabi'lik. Tâbi olma. Bir kimseye mensub bulunma. Bir devletin teb'asından olma.
  • tabiiyyun : Tabiatçılar. Naturalistler. 'Her şeyi tabiat yapıyor' diyen, maddeye dalmış, Allah'tan (C.C.) mânen uzaklaşmış kişiler.
  • tabik : Büyük kiremit.
  • tabil : (C.: Tevâbil) Yemeklere katılan biber, nane, tarçın gibi şeyler. * Çömlek içinde pişen nesne.
  • tabiş : f. Parlayış, parıldayış.
  • tabiş-geh : f. Parıltı yeri.
  • tabistan : f. Yaz mevsimi.
  • tabiûn : (Tâbiîn) (Tâbiî. C.) (Bak: Tabiî)
  • tabl : Davul. * Kulak zarı.
  • tabl-baz : f. Davulcu.
  • tabl-hane : f. Büyük davul.
  • tabl-zen : f. Davulcu.
  • tabldot : Fr. Lokanta, okul ve otellerde belli bir miktar para karşılığında verilen belirli çeşitlerden ibaret bir öğün yemek.
  • table : Dirhem.
  • tablek : Dünbelek.
  • tabn : Defnetmek, gömmek. * Tanbur.
  • tabnak : f. Parlak, ışıklı, ziyadar, münevver.
  • tabs : İnsan.
  • tabtaba : Su çağıltısı. * Tıpırtı.
  • tabu : (Polinezya dilinden) Var olduğu sanılan, mukaddes hususiyetlerinden dolayı dokunulamıyan. Uğursuz ve korkunç olan şey.
  • tabut : (C.: Tevâbit) Sandık. * Ölü nakline mahsus sandık. * Dönüp dolaşıp gelinecek merci-i küll. * Hz. Musa Aleyhisselâm'a inen evâmir-i aşerenin konulduğu sandık. * Su kovası.
  • tabv (taby) : Sarfetmek, harcamak. * Dâvet etmek.
  • taby (tiby) : At, katır, eşek ve geyik memesi.
  • tac : 'Hükümdarların başlarına giydikleri mücevherli ve kıymetli taşlarla süslü başlık. * Müslümanların, Peygamberimizin sünnetine uygun olarak veya onu temsilen başlarına sardıkları örtü; More…
  • tac ü serir : Taç ve (üzerine oturulan) taht.
  • tacbeyt : Edb: Bir kasidenin sonlarında nazmedenin ismi bulunan beyit.
  • tacdar : f. Taçlı. Taç giyen padişah. Hükümdar.
  • tacdarane : f. Hükümdarlara yakışacak şekilde. Hükümdarca.
  • tacdarî : f. Padişahlık, hükümdarlık.
  • tacen : Tava. * Büyük kiremit.
  • tacgah : f. Hükümet merkezi.
  • tacir : Ticaret yapan, ticaretle uğraşan.
  • tacser : (Bak: Tâc-ı ser)
  • tacver : f. Hükümdar, pâdişâh.
  • tad'if : İki kat yapmak. * Çoğaltmak. * Zayıflatmak.
  • tada'du : Alçak gönüllülük gösterme. * Viran olma. * Aklını kaybetme.
  • tadabbüb : Besililik. Semizlik.
  • tadabbür : Muhkem olmak, sağlamlaşmak. * Bağlanmak.
  • tadaccu' : Üşenme, gevşek davranma.
  • tadaccur : (Ducret. den) Sıkılma, sıkıntı, iç sıkılması.
  • tadacüm : İhtilâf. Anlaşmazlık. * Eğrilik.
  • tadadd : Birbirine düşmanlık etmek.
  • tadafür : Bir yere toplanmak. * Yardım etmek, muâvenet etmek.
  • tadagun : Birbirini istemeyip garaz edişmek.
  • tadahduh : şarap dökülmek.
  • tadahhum : Ağızla tutmak.
  • tadahuk : Gülüşmek.
  • tadallu' : Dolmak. * Suya kanmak.
  • tadallül : Gedik olmak.
  • tadamm : Bir yere cem'olmak, toplanmak.
  • tadammüd : Yaraya merhem sürüp bezle bağlamak.
  • tadammuh : Bulaşmak.
  • tadammun : (Bak: Tazammun)
  • tadarr : Birbirine zarar etmek.
  • tadarru' : İnlemek.
  • tadarrus : Diş kamaşması.
  • tadarug : Sıkılmak.
  • tadarut : Yellenmek.
  • tadauf : Kat kat olmak.
  • tadavvu' : Kokmak.
  • tadavvüc : Derenin dar ve kısık yerleri çok olmak.
  • tadavvür : Çağırmak, bağırmak, feryad etmek. * İnlemek. * Açlık.
  • tadbas : Sabun.
  • tadbib : Semiz etmek, beslemek. * Geri koymak.
  • tadbir : Tabiatı muhkem olmak. * Nameyi iplikle bağlamak.
  • tadbis : Sabun.
  • tadci' : Süstlük etmek, zayıflamak.
  • tadcir : Can sıkma, yürek daraltma.
  • tadfir : Saç örmek. * Yürürken çok sallanmak. * Çok çalışmak.
  • tadhik : Güldürmek.
  • tadhiye : Kurban kesmek.
  • tadî : Âdet.
  • tadli' : Kavunu dilim dilim kesmek.
  • tadlil : Doğru yoldan sapıtmak. * Azdırmak, ayartmak. Günah işletmek. Dalâlete saptırmak.
  • tadmid : Başına veya koluna merhem sürüp bez bağlamak.
  • tadmir : Atı semirince yulaf verip beslemek. (Kırk günde olur.) * İnce belli yapmak.
  • tadri' : Yakın etmek, yaklaştırmak.
  • tadrib : Kebabı iyi pişirmek. * Avazı güzelce çekip nağmelendirmek. (Buna 'tadrib-i fi-s-savt' denir).
  • tadric : Kanatmak.
  • tadrim : Ateş yakmak.
  • tadris : Tecrübe görmüş olma.
  • tadriye : Kandırmak. * Çok hırslı olmak.
  • tadyi' : Zâyi etmek, kaybetmek.
  • tadyif : Konuk almak.TAF' : Ateşin sönmesi.
  • tafa : İnce bulut.
  • tafa'fu' : Evmek, acele etmek.
  • tafaddul : Faziletlilik iddia etmek, üstünlük iddiasında bulunmak.
  • tafadul : Fazilet göstermek.
  • tafaf : Dolu olmak.
  • tafassi : Halâs olmak, kurtulmak.
  • tafattun : (Fatanet. den) Anlama, farkına varma, akıl erdirme.
  • tafattur : Yarılma, ayrılma, açılma.
  • tafazzu' : Kesilmek.
  • tafazzuh : Rezillik, kepazelik. Rüsvaylık.
  • tafazzul : (Fazl. dan) Üstünlük taslama.
  • tafdih : (Fedahat. dan) Rezil etme. Kötülüklerini yayarak adını kötüleme.
  • tafdil : 'Bir şeyi üstün kılmak. Birisini ötekisinden mühim görmek. * Gr: Bir şeyi 'en üstün, daha üstün daha çok, en iyi, daha iyi' gibi mânâ ifâde etmesi için mukayese ve üstünlük More…
  • tafe : Yağmur. * Karanlık. * Güneşin, batmaya yaklaşması.
  • tafes : Kir, necis.
  • taff : Tamam alıp eksik vermek.
  • tafh : Kaldırmak. * Dolu olmak.
  • tafi : Her nesnenin üstüne gelen. * Hâriç, dış.
  • tafif : Az, kalil.
  • tafih : Dolu, mümteli.
  • tafk : (Tafak) Bir işe başlamak, mülâzemet etmek, başlayıp devamda sebat etmek.
  • tafn : Ölüm, mevt. * Haps.
  • tafr (tufur) : Yukarı sıçramak. Kalkmak.
  • tafra : Yukarıya sıçrama atlama. * Yukarıdan atıp tutma. * İlmiye sınıfında rütbe ve derece alma.
  • tafs (tufus) : Ölüm, mevt.
  • tafşele : Kaygana aşı. * Baklava.
  • tafsil : Etraflı olarak bildirmek. * Açıklamak, şerh ve beyan etmek. İzah etmek.
  • tafsilât : (Tafsil. C.) Açıklamalar, izahlar.
  • tafsilen : Uzun uzadıya, tafsilâtlı olarak.
  • tafsiye : Halâs etmek, kurtarmak.
  • taftaf : Yumuşak taze ot. * Ağacın çevresi.
  • taftafe : (C.: Tavâtıf) Böğür, hâsıra.
  • tafthane : f. Matbaa. Basımevi.
  • taftin : (Fatanet. den) Anlatma, akıl erdirtme.
  • taftir : Orucunu açmak.
  • tafv : Bir şeyin batmayıp su üzerinde kalması. * Ağaç üzerinde yaprağın belirmesi. * Bir işe girmek. * Hayvanın tepe üzerine çıkması. * Ceylânın koşması.
  • tafzih : (C.: Tafzihât) Rezil etme.
  • tafziz : Gümüş kaplama, gümüşleme.
  • tagaddi : (Gıda. dan) Gıdalanmak, beslenmek. * Sabah yemeği.
  • tagaddiyât : (Tagaddi. C.) Gıdalanmalar, beslenmeler.
  • tagallüb : Zorbalık. * Hilâf-ı hak olarak musallat olmak. İstilâ etmek. * Üstün gelmek.
  • tagallübât : (Tagallüb. C.) Zorbalıklar, tahakkümler.
  • tagame : (C.: Tıgâm) Hor ve zelil kimse. * Ufacık kuşlar.
  • tagamgum : Anlaşılmaz söz.
  • taganni : (Gınâ. dan) Muhtaç olmamak. * Kâfi bulmak. * Zengin olmak. * Şarkı söylemek. Bir ibareyi makamla okumak. * Bir şâirin birisini medih veya hicvetmesi.
  • tagannüm : (Bak: Tegannüm)
  • tagaşşi : (Gışâ. dan) Bürünmek, örtünmek.
  • tagavvül : Renkten renge girmek. Rengini değiştirmek.
  • tagayyüb : (Gayb. dan) Gözden kaybolma, görünmeme.
  • tagayyür : Değişmek. Başkalaşmak. * Bozulmak. Renk değiştirmek. * Kokmak.
  • tagayyürat : (Tagayyür. C.) Başkalaşmalar, bozulmalar. Değişmeler.
  • tagayyüz : Gayzlanma, kin besleme. * Kızma, hiddete gelme.
  • tagayyüzat : Hiddetlenmeler. Kızmalar.
  • tagazzi : (C.: Tagazziyât) Gıdalanma, beslenme.
  • tagbir : (C.: Tagbirât) (Gubar. dan) Toza bulaştırma. * Gücendirme, muğber etme.
  • tagdiye : Sabah yemeği yedirmek. * Gıdalandırmak, beslemek. Beslenmek.
  • tagfil : (C.: Tagfilât) (Gaflet. den) Gafil avlama veya gafil avlanma.
  • tagi : (Tagy) (Tuğyan. dan) Azgın. Azmış. Asi. Mütekebbir ve ahmak olan. * Dindar olmayan padişah.
  • tagiye : Salak, kibirli ve inatçı adam. * Yıldırım.
  • taglib : Edb: Bir alâkadan dolayı bir kelimeyi, başka bir mânayı da içine alacak şekilde kullanma. Baba ile anaya 'Ebeveyn' denilmesi gibi.
  • taglif : (Gılaf. dan) Kınına koyma, kılıfına sokma. * İyi kokulu nesneler yapmak.
  • taglik : (C.: Taglikat) (Galak. dan) Kapama, kapanılma. * Kilitleme. * Edb: Muğlak ve kapalı söz söyleme.
  • taglis : Fık: Kurban bayramının ilk gününde Müzdelife'de bulunanlar için o günün Sabah Namazını fecri müteakib daha ortalık karanlık iken kılmak. (Bu çok efdaldir) * Bir işi üzerine almak. * More…
  • taglit : (Galat. dan) Yanlışını çıkarma. Yanıltma. * Karıştırma.
  • tagliye : Pahalanma. * Kaynatma.
  • tagliz : (Gılzet. den) Kabalaştırma. Kaba ve galiz yapma. * Kaba söyleme. * Pahalanma.
  • tagmid : Kınına koyma.
  • tagmis : Batırma, daldırma.
  • tagmiye : Evin üstüne direk yapmak. * Yüzü bir şeyle örtmek.
  • tagmiz : Sıkmak. * Gövdesini sıktırıp ovdurmak. ◊ Göz yummak. * Sözü müşkil söylemek.
  • tagniye : (Gınâ. dan) Birini zengin etmek.
  • tagr : (C.: Tagrân) Bir küçük kuş.
  • tagrib : (Gurbet. den) Birini gurbete gönderme. * Memleketten çıkarma, uzaklaştırılma. * Kovma.
  • tagrid : Çağırmak. * Kuş ötmek.
  • tagrik : (Gark. dan) Suda boğma.
  • tagrim : Ödetme. Ödenme.
  • tagrir : (C.: Tagrirât) (Gurur. dan) Müşteriyi aldatma. Gurur verip aldatma. * Tehlikeli yerlere düşürmek.
  • tagris : (Gars. dan) Yere dikme. ◊ Aç etmek.
  • tagriz : Batırmak. * Çekirgenin kuyruğunu yere batırması.
  • tagşiş : (Gışş. dan) Karıştırmak saflığını gidermek. Değerli bir şeyi değeri olmayan şeylerle karıştırmak. * Aklı gidermek. * Hayran etmek.
  • tagşiye : (Gışâ. dan) Örtmek, örtünmek. Bürünmek. * (Gaşi. den) Kendinden geçirilmek.
  • tagtiye : Örtme, örtülme.
  • tagun : Azgın kimseler. * Cenab-ı Hakk'ın emir ve kanunlarından gaflet edip haksızlık edenler, zulüm edenler.
  • tagut : İnsanları Allah'a (C.C.) karşı isyana sevkeden. İsyankâr. * Her bâtıl mâbud. * Şeytan. * İslâmiyetten önce Kâbe'deki putlardan birinin ismi.
  • tagva : Tuğyan. Azgınlık.
  • tagvir : Sonuna yetişmek. * Çukur yapmak. * Öğle vaktinde uyumak.
  • tagvis : Medet istemek, yardım istemek.
  • tagviye : Azdırıp yoldan saptırma, baştan çıkarma.
  • tagyib : Kaybetmek.
  • tagyim : (Hava) bulutlu olmak.
  • tagyir : Başkalaştırma. Değiştirme. Bozma. * İyiden kötüye değiştirme.
  • tagyirât : '(Tagyir. C.) Değiştirmeler, başkalaştırmalar; bozmalar.'
  • tagyiz : (Gayz. dan) Hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme.
  • tagzin : Hışım etmek, kızmak. * Buruşturmak.
  • tagzit : Çok sıkı bağlama. Tazyik etme, basınç yapma.
  • tagziye : Gazâ ettirme, din uğrunda savaştırma.
  • tagziz : Gümüşle süslemek.
  • tah : Atmak. * Uzaklaştırmak, ırak etmek. * Cimâ etmek. ◊ Hamur.
  • tâhâ : Kur'an-ı Kerim'de mukattaat-ı hurufiyeden olup Cenab-ı Hak ile Peygamberimiz (A.S.M.) arasında bir şifredir. * Peygamberimizin (A.S.M.) bir ismidir. Mânası hakkında muhtelif More…
  • taha : ('Serdi' manasında fiil.) Yaymak, döşeyip düzgün sermek. * Arzın hayata münasip şekilde döşenmesi. Düzgün arz. ◊ Bulut.
  • tâhâ suresi : Kur'an-ı Kerim'in 20. suresidir. Mekkîdir.
  • taha' : Döşenmiş ve yayılmış yer. * Bir nebat cinsi. ◊ Yüksek bulut. * Gam, hüzün, keder.
  • tahab : Birbiriyle sevişmek.
  • tahabbüb : Sevgi göstermek, muhabbet beslemek. Bir kimseyi dost ittihaz etmek. Sevdirmeği istemek.
  • tahabbüş : Cem'olmak, toplanmak.
  • tahabbut : Düşünmek. * Aklını eksiltmek, fâsid etmek.
  • tahacc : Husumet etmek, düşmanlık yapmak, kin tutmak.
  • tahaccüm : (Hacm. den) Büyüme, irileşme, hacim peyda etmek.
  • tahaccür : Taşlaşmak. Taş kesilmek. Donup kalmak.
  • tahaccürat : (Tahaccür. C.) Taşlaşmalar, taş kesilmeler.
  • tahaci' : Eğlenmek. * Tenbellik etmek.
  • tahacu : Hicvedişmek. Mesel söyleşmek.
  • tahacüc : Hüccetleşmek. Birbirinden hüccet talep etmek, delil istemek.
  • tahacüz : Men'edişmek, karşılıklı engel olmak.
  • tahadd : Muhalefet edişmek, birbirine karşı gelmek.
  • tahaddi : Meydan okuma.
  • tahaddu' : (Hud'a. dan) Bilerek aldanma.
  • tahaddüb : (C.: Tahaddübât) (Hadeb. den) Kamburlaşma.
  • tahaddür : (Hader. den) (Kadının) örtünme(si). Tesettür. * Uyuşma, uyuşturulma. ◊ (Hadr. dan) İnişe doğru akıp gitme. * Yokuş aşağı hızla inme.
  • tahaddüs : Bilmediği ve duymadığı ihbar ve havadisi idrak eylemek. Zan ve tahmin etmek. * Sür'atle idrak etmek. ◊ Yok iken peyda olmak. Ortaya çıkmak. Meydana gelmek. Olmak. * Haber More…
  • tahaddüş : Tırmalanma. * Üzüntü duyma.
  • tahadu' : Aldanmış gibi görünme.
  • tahadüs : Haberleşmek.
  • tahaf : İnce ve şeffaf bulut. ◊ Yüksek bulut.
  • tahaffüf : (Hiffet. den) Hafiflemek. Hafif olmak. * Ayağa mest gibi bir şey giymek.
  • tahaffuz : Korumak, sakınmak. Kendini muhafaza etmek. * Barınmak.
  • tahaffuzî : Korunma ile ilgili.
  • tahaffuzkâr : f. Korunan, sakınan. Kendisini muhafaza eden.
  • tahai : Birbiriyle kardeş olmak.
  • tahakkud : Kin tutma, kin gütme.
  • tahakkuk : Bir şeyin doğruluğunun meydana çıkması. Gerçekleşmek. Delil ile isbat edilmek. Sabit ve hakikat olduğu aşikâr olmak.
  • tahakkük : Kaşınmak. Ovunmak.
  • tahakküm : (Hüküm. den) Tekebbür, zorbalık etmek. Zorla hükmetmek.
  • tahakkümât : (Tahakküm. C.) Tahakkümler, zorbalıklar.
  • tahakkümî : Mânasız iddia. Delilsiz, isbatsız haklılık dâva etmek, Mânasız mücerred dâva.
  • tahaküm : Hükmedişmek.
  • tahalhul : (Halhal. dan) Ayağa bilezik takma. * Bir cismin hacminin büyümesi, şişmesi. * Hava cereyanı olması. ◊ Deprenmek, harekete gelmek. * Aşağı etmek.
  • tahalli : (Halâ. dan) Boşalmak. Boş kalmak. Tenhaya çekilmek. Yalnız kalmak. ◊ (Halâvet. den) Kendi kendini donatmak. Süslenmek.
  • tahallüb : Sızma. Ter çıkarma. * Sütlenme. Süt peyda etme. * İmrendiğinden ağzının suyu akmak. * Pâre pâre etmek, dağıtmak, parçalamak.
  • tahallüd : (Huld. dan) Bir yerde devamlı kalmak. Devamlı olmak.
  • tahallüf : Geride bırakılma. Arkada kalma. * Değişme. Uygun olmama.
  • tahalluk : Ahlâklanmak. İyi huy edinmek. Yüksek İslâmi ahlâkla ahlâklanmak.
  • tahallül : (Halel. den) Bozulmak. Ekşimek. Sirke olmak. * Araya girmek. Başka bir şeyin müdahale etmesi, karışması. * Dişleri hilâllamak. ◊ (Hall. den) Hallolmak. Eczası birbirinden More…
  • tahallüm : Bâliğ olmak.
  • tahallüs : Halâs olmak. Kurtulmak. * Edb: şiirde mahlâs kullanmak.
  • tahallut : (Halt. dan) Karışma. Karışık olma.
  • tahalüs : Sövüşmek.
  • tahamhum : Atın yulaf görünce kişnemesi.
  • tahami : İhraz etmek. Erişmek. Kazanmak.
  • tahammi : (Hamy ve Himayet. den) Korunma, kendini himaye etme. * Perhiz etme.
  • tahammüc : Dikkatle bakmak.
  • tahammüd : Ateşin sönmeğe yüz tutması.
  • tahammuk : Ahmaklaşma.
  • tahammül : Yüklenmek. Bir yükü üstüne almak. * Sabretmek. Katlanmak. * Kaldırmak.
  • tahammülgezâ : f. Dayanılmaz, tahammül edilmez.
  • tahammülgüdâz : f. Tahammülü ve dayanmayı yırtıp geçen.
  • tahammülsuz : f. Tahammülü yok eden. Sabırsızlık veren.
  • tahammür : Mayalanmak. Ekşimek. * Sarhoşluk verecek hâle gelmek.
  • tahammürât : (Tahammür. C.) Ekşimeler, mayalanmalar.
  • tahammus : Büzülme. Büzülüp buruşma.
  • tahammüs : Sağlamlık, muhkemlik.
  • tahammuz : Ekşimek. Mayalanmak. Oksitlenmek.
  • tahamuk : Ahmaklaşmak.
  • tahamül : Başkasının zahmetini yüklenmek.
  • tahamür : Uyuşturmak. * şarap yapmak.
  • tahan : Kendini toprağa gömerek yatan küçük bir hayvan. ◊ Kendini deli olarak göstermek.
  • tahanet : Değirmencilik.
  • tahanni : (Hany. dan) Eğilmek, eğrilmek. * Kınaya boyamak.
  • tahannüf : Hanefi mezhebinden olma. Hanefî Mezhebine girme.
  • tahannük : Tülbendi çenesi altından dolamak.
  • tahannün : Çok istekle sızlanma. * Şefkat etme. * Meyl ve muhabbet.
  • tahannüs : Kırılmak. * Eğilmek. * Kırılıp bükülür olmak. ◊ Tehir etmek, sonraya bırakmak. ◊ İbadet etmek. * Andını bozmak.
  • tahannüt : Ölü üzerine güzel kokular serperek kefenlemek.
  • taharet : Temizlik. Nezafet. Temizlenmek. * Fık: Habes, necaset denilen maddeten en pis şeylerin veya hades denilen şer'î bir mâninin zevalidir.
  • taharri : (Hary. dan) Aramak. Araştırmak. İncelemek. Araştırılmak.
  • taharriyât : Araştırmalar. Aramalar. Aratmalar.
  • taharrüc : Zahmetli yerden uzaklaşmak. * Günah işlemek. ◊ Günahtan içtinab etmek, günahtan çekinmek.
  • taharrüf : Sapmak. İnhiraf etmek.
  • taharruk : Yırtılma. Koparılma. Sökülme. Yarılma.
  • taharrük : (Bak: Teharrük)
  • taharrüm : (Haram. dan) Haramdan sakınma. Kaçınma, sakınma, çekinme. ◊ Yarılmak.
  • taharrüs : Sakınmak, korunmak. ◊ Ekin ekmek.
  • taharrüş : (C.: Taharrüşât) Tırmalanma.
  • taharrüz : Sakınma, çekinme, korunma.
  • taharüc : Tevzi etmek, dağıtmak.
  • taharüs : Ekin ekmek, tahıl ekmek.
  • tahaşhuş : Kâğıt hışırtısı. * Yeni kaftan avazı. Silâhların sürtünmelerinden çıkan ses. ◊ Deprenmek, harekete geçmek.
  • tahaşi : Bir yana olmak. * Utanmak. * Sıkılmak.
  • tahaşşi : (Haşyet. eden) Korkmak. Çekinmek. Ürpermek.
  • tahaşşu' : (Huşu. dan) Mütevâzi olmak. Alçakgönüllülük gösterme.
  • tahaşşüd : Birikme, yığılma. Toplanma.
  • tahassul : Hâsıl olmak. Üremek. Husule gelmek. Bir araya birikip sâbit ve bâki olmak. Netice olarak çıkmak.
  • tahassun : Bir kaleye kapanmak. Korunmak. İstihkâma çekilmek. Tahkim edilmiş bir yere sığınmak.
  • tahassün : (Bak: Tahassun)
  • tahaşşün : (Huşunet. den) Katılaşma, sertleşme. ◊ Kin tutmak. * Kokup yemek.
  • tahassungâh : f. Sağlam korunulacak yer. Sağlam sığınak.
  • tahassur : Eli böğüre koymak.
  • tahassür : (Hasret. den) Hasret çekmek. Elde edilmesi istenilen ve ele geçirilemeyen şeye üzülmek. ◊ Pıhtılaşmak. Kanın pıhtılaşması. ◊ Dili tutulup konuşamamak.
  • tahassürât : Tahassürler. Hasret çekmeler.
  • tahassus : (Husus. dan) Hususi ve mahsus olmak. Bir kimseye mahsus kılınmak.
  • tahassüs : İyi bir haber duyup memnun olmak. Kalben ve ruhen hislenmek, hissetmek. * Casuslamak. * Aratmak.
  • tahassüsât : (Tahassüs. C.) Duygulanmalar, hislenmeler.
  • tahasüb : Hesaplaşmak.
  • tahasüd : Hased edişmek, düşmanlık etmek.
  • tahasüm : Husumet edişmek, düşmanlık yapmak.
  • tahasür : Birbirinin beline elini sokup yürümek. * Eli böğürüne koymak.
  • tahat : Ufak etmek. Ufalamak.
  • tahatih : Karanlık. * Bulutluluk.
  • tahatti : (Hatve. den) Bir şeyi atlayıp geçmek. * Sınırı aşmak. * Saldırış. ◊ (Bak: Tahaddi)
  • tahattiat : (Tahatti. C.) Saldırışlar, tecavüzler.
  • tahattum : Kin, hiddet ve öfke içinde olmak.
  • tahattüm : (Hatem. den) Hatem, yüzük takınmak. * Tas: Ariflerin gönlüne Allah'ın koyduğu işaret. ◊ (Hatm. dan) Lüzumlu ve gerekli olma. Vâcib olma. ◊ Kırmak.
  • tahattur : Hatırlamak. * Muhatara ve tehlikeden kaçıp uzaklaşmak.
  • tahattür : Tembel tembel yürümek.
  • tahatül : Birbirini aldatmak.
  • tahavus : Göz ucuyla bakmak.
  • tahavüz : Birbirini cenkten men'etmek. Dövüşten alıkoymak.
  • tahavvu' : Eksilmek, noksanlaşmak.
  • tahavvüb : Bir nesneye acınmak ve mahzun olmak.
  • tahavvüf : Korkuya düşmek. Korkmak. * Bir şeyi eksiltmek.
  • tahavvül : (Hâl. den) Birinden diğerine geçmek. Tebdil olunmak, değişmek. Dönmek. Bir hâlden başka bir hâle geçmek.
  • tahavvülât : (Tahavvül. C.) Tahavvüller. Değişmeler.
  • tahavvün : Eksilmek. * Ziyafet vermek. * Söz vermek, ahdetmek.
  • tahavvür : Tezlik, acelecilik.
  • tahavvüs : Bahadırlık, kahramanlık. * Sefer niyyetiyle bir yerde durmak.
  • tahayyül : (C.: Tahayyülât) Hayale getirmek. Hayalde canlandırmak. Fikir kurmak. (Bak: Dimağ)
  • tahayyülât : (Tahayyül. C.) Tahayyüller, hayale dalmalar, hayalde canlandırmalar.
  • tahayyür : Şaşakalmak. Hayret etmek. Şaşırmak. Hayran olmak. ◊ Beğenip seçmek, muhayyer olmak.
  • tahayyürât : (Tahayyür. C.) Hayrete düşüp şaşakalmalar. Hayran olmalar.
  • tahayyüz : (Hayz. den) Yer tutmak, yer almak. * Ehemmiyet kazanmak. * Fiz: Herhangi bir cismin boşlukta yer alması.
  • tahaz : Birbirini kandırmak, aldatmak.
  • tahazhuz : Suyun deprenmesi, hareket etmesi.
  • tahazül : Birbirini rüsvay etmek, kepaze etmek.
  • tahazzu' : (Huzu. dan) Alçakgönüllülük gösterme. Mütevazi olma.
  • tahazzüb : (Hizb. den) Toplanma, birikme. Küçük topluluk meydana getirme.
  • tahazzün : Kederlenmek, hüzünlenmek. Birine acımak. Mükedder olmak. ◊ Hazineye girmek. * Yığılmak.
  • tahazzur : (Hazır. dan) Hazır bulunma. Hazır olma. ◊ (Hıdr. dan) Yeşillenme.
  • tahazzür : (Hazer. den) Sakınma, korunma, çekinme.
  • tahbib : Fâsid etmek, bozmak.
  • tahbie : Gizlemek, saklamak. * Kadını perdeye koyup kimseye göstermemek.
  • tahbir : Tahsin etmek, tezyin etmek. Güzelleştirmek, süslemek. ◊ (Haber. den) Haber etme. Haber verme.
  • tahbiye : Hıfzetmek, korumak. * Engel olmak, men'etmek.
  • tahcil : Atın dört veya üç ayağında veya ikisinde bileklerinden yukarı olan beyazlık. ◊ (C.: Tahcilât) (Hacl. dan) Utandırma.
  • tahcir : Bir yere taş koymak, taş yığmak. * Fık: Kimsenin girmemesi için arazinin etrafına taştan sınır yapmak. * Hayvanı dağlayıp nişanlamak.
  • tahdi' : Aldatmak.
  • tahdib : Kamburlaştırma. Kubbelendirme.
  • tahdic : Dikkatle bakmak. * Atmak.
  • tahdid : Hudutlandırmak. Sınırlamak. Sınırı belli etmek. * Tarif etmek. * Bir şeyi kasdetmek. * Keskin etmek. Bilemek.
  • tahdidât : Tahditler. Sınırlamalar.
  • tahdik : (Hadeka. dan) Gözünü dikip, ayırmadan ve dikkatle bakma.
  • tahdim : Hizmet ettirmek. * Atın ayaklarının beyazlığı dirseklerinden aşağı olmak.
  • tahdir : (Hader. den) Örtülendirme, örtülü bulundurma. * Uyuşturmak. ◊ Acele ettirmek. * Nüzul ettirmek, indirmek.
  • tahdis : (Hudus. dan) Söylemek. Anlatmak. Rivayet etmek. * Şükür ve teşekkür ile bildirmek. Görülen iyiliği herkese söylemek. * Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözünü tekrarlamak. More…
  • tahdiş : (Hadeş. den) Kurcalamak. Tırmalamak. * İncitmek. * Kaşımak.
  • tahdisât : Anlatmalar. Rivayet etmeler. * Teşekkürle bildirmeler. * Hadis anlatmalar.
  • tahdişat : (Tahdiş. C.) Tırmalamalar. Kurcalamalar.
  • tahe : Helâk oldu, berbad oldu (meâlinde fiil).
  • tahf : Gam, tasa.
  • tahfe : Bakla otunun yukarı ucu. ◊ Mekân, mevzi.
  • tahfif : (Hıffet. den) Hafifletme, yükünü azaltma. Kolaylaştırma. * Lâyıkı vechiyle hürmet etmemek. * Maddî-manevî bir ızdırabı azaltmak. * Kelimelerin bazı harflerini terketmekle telâffuzunu More…
  • tahfifât : '(Tahfif. C.) Hafifletmeler; yükünü eksiltmeler, kolaylaştırmalar.'
  • tahfil : Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.
  • tahfir : (C. Tahfirat) (Hufre. den) Çukur kazma. ◊ Utandırmak. * Aman vermek.
  • tahfiz : Aşağı indirmek. * Asan etmek, kolaylaştırmak.
  • tahh : Ekşi hamur. * Susam posası. ◊ Kırmak.
  • tahhan : (Tahn. dan) Değirmenci, öğütücü.
  • tahhane : Çokluk deve. Deve sürüsü. * Çok asker.
  • tahi : Çekilmiş. Uzatılmış. * Kesret, çokluk.
  • tahil : Bayat su. Bekleyerek bozulmuş su.
  • tahille : Gerçek yere yemin etmek. * Yeminden kurtulmak için verilen keffaret.
  • tahin : Darı unu. * Öğütülmüş tahıl. * Şekerle karıştırılarak helvası yapılan öğütülmüş susam.
  • tahine : (C.: Tavâhın) Azı dişlerinden birisi. ◊ (C.: Tavâhin) Öğütücü diş, azı dişi.
  • tahir : Yüksek nefes.
  • tahir(e) : Temiz. Pâk. Abdesti bozacak veya guslü icab ettirecek şeylerden birisiyle özürlü olmayan. * Zâhir ve bâtında bütün ayıp ve kirlerden temiz, pâk olduğu için Hz. Peygamberimize de (A.S.) bu More…
  • tahirat : Pâk ve temiz olanlar.
  • tahiyyat : Selâmlar. Duâlar. Manevî hayat hediyeleri. Tezahürat-ı hayatiye. * Mâlikiyet, beka ve mülk. (Bak: Et-tahiyyatü)
  • tahiyye : Selâmlar, dualar. Hayır duâları. * Mülk, beka ve devamlılık. * Namazın iki ve dört rek'atı sonunda okunan Ettahiyyat duası. * Selâm verme ve hayır dua etme. * Mülk ve mâlikiyet.
  • tahkik : Doğru olup olmadığını araştırmak veya doğruluğunu, yanlışlığını meydana çıkarmak. İncelemek. İçyüzünü araştırmak. * Bir şeyi eksiksiz ve ziyâdesiz yapmakta mübâlağa etmektir. Bir şeyin More…
  • tahkikan : İnceleyerek. Araştırma suretiyle. Hakikatını öğrenerek.
  • tahkikat : Araştırmalar. Hakikati ve doğruyu inceleyip öğrenmek için yapılan taharriyat.
  • tahkikî (tahkikiye) : Araştırma ile alâkalı. Tahkikata ait.
  • tahkikî iman : (Bak: İman-ı tahkikî)
  • tahkim : Hakem tayin etmek. Hâkim nasbeylemek. * Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırmak, kavileştirmek. * Birisini fesattan men'eylemek. * Mahkemede hasmın dâvalarının açıkça belli olması için hâkimi More…
  • tahkimât : Ask: Bir yeri düşmanın hücumuna karşı sağlamlaştırmak.
  • tahkir : Hareket etmek. Hor görmek. Küçük görmek. Aşağı ve alçak addetmek.
  • tahkir-âmiz : f. Hakaretle karışık söz. * Tahkir edici.
  • tahkirât : (Tahkir. C.) Tahkirler. Hor ve küçük görmeler. Hakaret etmeler.
  • tahkiye : Anlatmak. Hikâye etmek.
  • tahl : Dalak ağrısından incinmek. * Bozulmak, değişmek. ◊ Durmakla değişen su.
  • tahlee : Bulut.
  • tahli' : (Hal'. dan) Söküp çıkarmak. Koparmak. * Tahttan indirmek.
  • tahlid : (Huld. dan) Devamlı olarak oturtma veya oturtulma.
  • tahlif : (Halef. den) Birini kendi yerine bırakmak. ◊ (Half. dan) Yemin ettirmek. Yemin vermek.
  • tahlik : (C.: Tahlikat) Tıraş etme. ◊ Yaratmak. * Eskitmek.
  • tahlil : Müşkül meseleyi halletmek. * Bir şeyi kolaylıkla tutmak. * Eritmek. * Bir şeyi helâl kılmak. * Yemine kefaret etmek. * Man: Terkibin zıddıdır. Bir kıyas neticesinin mantık şekillerinin More…
  • tahlilat : (Tahlil. C.) Tahliller, analizler.
  • tahlim : (Hilm. den) Kızgınlığını ve öfkesini giderme. Sâkinleştirme, yumuşatma, teskin etme.
  • tahlis : Kurtarmak. Halâs etmek. * Bir şeyin özünü, hülâsasını almak.
  • tahlisen : Hülâsa ederek. Özünü söyleyerek.
  • tahlisiyye : Can kurtaran.
  • tahlit : (Halt. dan) Karıştırma. Karıştırılma. Bozma. Saflığını giderme. Fâsid etme.
  • tahliye : (Haly. den) Süslemek. Donatmak. Donatılmak. * Tatlılandırmak. * Kim: Bir madde içine hassasını veya kokusunu değiştirmek için şeker, baharat ve benzeri gibi şeyleri katmak. ◊ More…
  • tahliz : Bir kimsenin kulağına küpe ve koluna bilezik takmak.
  • tahma : Bir ot cinsi.
  • tahme : İnsan cemaatı, topluluk. * Büyük sel.
  • tahmel(e) : (C.: Tahamil) Ahlâkı kötü kimse.
  • tahmer : Sıçramak. * Doldurmak.
  • tahmic : Şiddetle bakmak. * Gözünü açıp yummak.
  • tahmid : (Hamd. den) Hamdetmek. * Medhetmek, övmek. * Elhamdülillâh' kelâmının mânasını ifade etmek.
  • tahmidât : Hamdler ve şükürler. (Bak: Hamd)
  • tahmidiye : Hamdetmeğe dair. Hamdetmek hakkında. * Çok mühim bir duânın ismidir.
  • tahmik : (Humk. dan) Ahmak demek, ahmak olduğunu söylemek.
  • tahmil : Yüklemek. Taşıtmak. Bir kimse üzerine bir işi bırakmak.
  • tahmilât : (Tahmil. C.) Yükletmeler, yükletilmeler, yüklemeler.
  • tahmim : Zina eden kimseyi ziftleyip, dövüp, yüzüne kara vurup, ters olarak eşeğe bindirip gezdirmek.
  • tahmin : (Hamn. dan) Aşağı yukarı bir fikir söylemek. İhtimallere dayanan düşünce. Zayıf delil ile hüküm ve kıyas etmek.
  • tahminen : Takriben, aşağı yukarı.
  • tahminî : Tahmin yoluyla. Tahminle alâkalı.
  • tahmir : (Hamr. dan) Mayalandırma. * Yoğurma, yoğurtma. ◊ Kızartmak. * Birine 'eşek' demek.
  • tahmire : Bulut.
  • tahmis : (Hums. dan) Bir şeyi beş kat veya beş köşe haline getirmek. * Edb: Bir şiirin her beytine üçer mısra ilâve ederek beşe çıkarmak. ◊ Ateşte kızdırıp kavurmak. * Kahve kavrulan ve More…
  • tahmiş : Tırmalamak. * Hiddetlendirmek.
  • tahmis-hâne : f. Kahvenin kavrulup öğütülüp satıldığı yer.
  • tahmiz : Azaltmak.
  • tahn : (C.: Tahniyât) Öğütme, öğütülme.
  • tahnib : Atın belinde ve ayaklarında eğrilik olmak.
  • tahnik : (Oğlan) damağını ovmak. * Fikrini düzeltmek. ◊ (Hunk. dan) Boğmak.
  • tahnit : Mumyalamak. Ölüyü bozulmadan muhafaza etmek için ilâçlamak.
  • tahniye : Kınaya boyamak.
  • tahr : Uzaklaştırmak. Irak etmek. * Atmak. * Göz çapağını dışarı atmak. * Seri, hızlı. * Oku uzak giden yay.
  • tahrebe : Ağaç kurdunun ağacı oyup delmesi.
  • tahrib : (C.: Tahribât) Harab etme, edilme. Yıkma. Bozma.
  • tahribât : (Tahrib. C.) Tahribler, yıkıp bozmalar, harab etmeler.
  • tahribkâr : Tahrib eden, yıkan.
  • tahric : (Huruc. dan) Çıkartma. Meydana koyma. * Şehadetname vermek. * Fık: Müçtehidlerin istinad ettikleri naslara, kaidelere, asıllara tatbikan şer'î hükümleri istihrac etmek. Bu tarz ile More…
  • tahrif : (Harf. den) Harflerin yerini değiştirmek. Bozmak. Kalem karıştırmak. * Kendi menfaati veya başkasının zararı için bir ibârenin mânasını değiştirmek. * Başka tarafa meylettirmek. More…
  • tahrifât : (Tahrif. C.) Bozmalar. Kalem karıştırmalar.
  • tahrik : Kımıldatma. Kımıldatılma. Yerinden oynatma. Hareket ettirme. * Gr: Cezimli bir harfi harekeli okuma. * Yola çıkarma. * Azdırma, kışkırtma. * Uyandırma. ◊ Yakma. Yakılma. * More…
  • tahrik-amiz : f. Kışkırtıcı. Tahrik edici.
  • tahrikat : Ayaklandırmalar, kışkırtmalar. Hareket ettirmeler.
  • tahrim : Haram kılma. Haram kılınma. Dince yasak edilme. * Kudsî sayarak yaklaşmayı yasak etme. ◊ Yarmak. Pâre pâre kesmek, parçalamak.
  • tahrim suresi : Kur'an-ı Kerim'in 66. Suresidir. 'Lime tüharrimu' da denir. Medine'de nâzil olmuştur.
  • tahrim tekbiri : İftitah tekbiri de denir. (Bak: İftitah tekbiri)
  • tahrime : Namaza başlanırken söylenen tekbir. * Hacıların ihrama bürünmeleri.
  • tahrimen : Haram olarak. Harama yakın olarak.
  • tahrimen mekruh : (Vâcibin zıddı) Harama yakın iş olup, zannî delil ile olan nehiydir.
  • tahrimî : (Tahrimiyye) Haramla ilgili, harama ait.
  • tahrir : Yazmak. Yazılmak. Kaydetmek. * Hürriyete kavuşturmak.
  • tahrirât : Tahrirler. Yazı. Resmî mektup.
  • tahriren : Yazmak suretiyle, yazı ile.
  • tahris : (C.: Tahrisât) (Hırs. dan) Hırslandırma. ◊ Kendini hıfzetmek, kendini korumak. ◊ Elbisenin eteğine konulan parça.
  • tahriş : (C.: Tahrişât) Tırmalama. Yakıp kaşındırma. * Azdırma. Rencide etmek. ◊ Aldatıp kandırmak. * Koparmak.
  • tahriz : (C.: Tahrizât) (Hırz. dan) Kışkırtma, kışkırtılma. * Kandırmak. * Koparmak.
  • tahs : Eliyle defetmek, eliyle itip kovmak. ◊ İfsad etmek, bozmak.
  • tahsa' : Toprak saçmak.
  • tahsib : Ufak taşları mescide veya başka yere döşemek. ◊ Ölüyü taş altına gömmek.
  • tahşid : Yığma. Toplama. Biriktirme. Yığınak. * Bir mevzu hakkında çok izah ve konuşmalar.
  • tahşidât : Birikmeler. Toplamalar. Yığınaklar. * Konuşarak fazla üzerinde durma.
  • tahsif : Nâlin yaptırmak.
  • tahsil : Hâsıl etmek. * İlim edinmek. İlim öğrenmek veya öğretmek için çalışmak. * Vergi toplamak. * Aşikâre eylemek.
  • tahsilât : Devlet gelirlerinin toplanması.
  • tahsildâr : f. Devlet gelirlerini vazifeli olarak toplayan, tahsil eden memur.
  • tahsim : Kestirmek. * Dağılmak.
  • tahşim : Öfkelendirme, kızdırma, gazablandırma.
  • tahsin : Beğenmek ve alkışlamak. * Tezyin eylemek, güzelleştirmek. * İyi ve güzel bulmak. ◊ (Hısn. dan) Kale gibi sağlamlaştırma. * Muhafaza altına alma.
  • tahşin : İri ve kaba etmek.
  • tahsinat : Alkışlamalar. Güzelleştirmeler. Beğenmeler.
  • tahsinhân : f. Aferin diyen. Beğenip alkışlayan.
  • tahsinkerde : f. Beğenilmiş.
  • tahsir : Hasret bırakma. Hasret etme. * Kuşun tüyünü bırakması, dökmesi. ◊ (Hasar. dan) Zarara sokma, ziyana uğratma. ◊ İnce belli etmek.
  • tahşir : Noksan etmek, eksiltmek.
  • tahsis : (Husus. dan) Belli bir gaye için kullanmak. * Bir şey veya bir kimse için ayırmak. * Kredi. Tazminat. ◊ Rağbet ettirmek. Meylettirmek, yöneltmek.
  • tahsisat : Bir kimse veya bir daire için ayrılmış para veya mal.
  • tahsisen : Tahsis suretiyle. * Hele, en çok.
  • tahşiye : Derkenar, haşiye yazma veya yazılma. ◊ (Haşyet. den) Korkutma. Ürpertme.
  • taht : f. Hükümdarların oturduğu büyük koltuk. Hükümdarlık makamı. ◊ Alt. Aşağı. * Gr: Gelecek olan zamir. ◊ f. Yağma, talan, soygun, çapul.
  • tahtah : Arslan.
  • tahtaha : Bir şeyi doğrultmak. * Beraber etmek. * Bazısını bazısına katmak. ◊ Hastalıktan veya zayıflıktan sesin değişmesi.
  • tahtanî : Alt kat. Alt katla alâkalı.
  • tahtaniye : Altta olan, alttaki. * Noktası altta olan harf.
  • tahte : f. Yağmalanmış, soyulmuş, talan edilmiş. ◊ Alt, altta, altında. ◊ f. Tahta.
  • tahtelhifz : (Taht-el hıfz) Muhafaza altında.
  • tahtessera : (Taht-es serâ) Toprak altı.
  • tahtgâh : f. Başşehir, başkent. * Taht yeri.
  • tahtib : Odun toplamak.
  • tahtie : Bir kimseyi veya bir şeyi hatalı görmek, hata isnad etmek, yanıltmak. 'Bu hatadır' diye iddia etmek. * Ist: 'Mezhebim haktır, hata ihtimali var. Başka mezheb hatadır, savaba More…
  • tahtim : Mühürleme. Mühür basma. * Tamamlama.
  • tahtit : Zayıflık. * Kurmak. * Pare pare etmek, parçalamak. ◊ (Hatt. dan) Çizme. Çizgi ile belli etme. * Çizgi.
  • tahtiye : Hatâya düşürmek, yanıltmak.
  • tahun(e) : (C.: Tavâhin) Su değirmeni.
  • tahur : Tâhir. Hem temiz hem temizleyici. Çok temiz.
  • tahv : Düşmek. * Çekip uzatmak.
  • tahve : Eti pişirmek.
  • tahvid : Sür'atle gitmek, hızla gitmek.
  • tahvif : Korku vermek. Ürkütmek. Korkutmak.
  • tahvifât : (Tahvif. C.) Korkutmalar. Korkuya düşürmeler.
  • tahvifen : Korkutarak.
  • tahvil : Bir halden başka bir hale getirmek. Değiştirmek. * Döndürmek. * Faizli borç senedi.
  • tahvilât : Tahviller. * Borç senetleri.
  • tahvin : (C.: Tahvinât) Birisine hâin deme. Hıyânet nisbet etme.
  • tahvir : Rücu ettirmek, döndürmek. * Ağartmak, beyazlatmak, tebyiz.
  • tahvit : (Havt. dan) Duvar çekme.
  • tahviye : Dizleri, dirsekleri, yanları, karnı ve uyluğun arasını ayırmak.
  • tahviz : Suya dalmak.
  • tahya : Karanlık gece.
  • tahye : Bulut parçası.
  • tahyib : (Haybet. den) Eli boş, kederli ve mahrum kılma.
  • tahyil : (C.: Tahyilât) (Hayal. den) Akla getirme. Fikre getirme, zihinde canlandırma.
  • tahyir : (Hayır. dan) İki şeyden birisini seçme durumunda bırakma. İstediğini seçmesini teklif etme.
  • tahyis : Zelil etmek, kepaze etmek. * Boyun eğdirmek. Muti etmek.
  • tahzi' : Tevâzu etmek, alçakgönüllü olmak. ◊ Yarma, kesme. * Ameliyat.
  • tahzib : (Hizb. den) Takım haline getirmek. Hizibleştirmek. Gruplaştırmak. ◊ (Hizab. dan) Saç, sakal boyama.
  • tahzif : Saçını düzüp bezemek, süslemek.
  • tahzil : Aşağılatmak, alçaltma, bayağılaştırma.
  • tahzim : Kesmek.
  • tahzin : (Hüzn. den) Kederlendirme, tasalandırma. * Hazin hazin Kur'an-ı Kerim okuma. ◊ Hazinede saklama.
  • tahzir : (C.: Tahzirât) (Hazer. den) Menetme, sakındırma, önleme.TAHZİR : Korkutmak. ◊ Yeşil renk verme. Yeşillendirme. * Hazırlama.
  • tahziz : İsteklendirme, rağbet ettirme.
  • taî : Arabistan'da mevcut Tay kabilesinden olan.
  • taib : Tövbe eden. Günahlarına pişman olan.
  • taif : Etrafını dolaşarak ziyaret eden. Tavaf eden. Dolaşan. * Hicaz'da Mekke-i Mükerreme'nin yüz kilometre güneydoğusunda, Gazva Dağı'nın güney eteklerinde ve bir takım tepelerin More…
  • taife : Hususi bir sınıf meydana getiren insanlar. Kavim, kabile. Takım.
  • taih : Kibreden. Kibirlenen. Büyüklenen.
  • tail : Uzayan. * Kudret ve gına. * Fayda. Menfaat.
  • tain : Süngü ile vurulmuş.
  • tair : (Tayeran. dan) Uçucu. Uçan. * Kuş.
  • tais : Hafif başlı.
  • tâk : Bina kemeri. Yarım daire şeklinde kapı ve pencere üstü. Çardak. Kubbe. Kavisli bina. Eyvan.
  • tak'ir : (Ka'r. dan) Çukurlaştırma, çukur yapma.
  • tâka : Kubbeli mahfe. Pencere. * Takat. Güç, kuvvet, iktidar.
  • taka : Korkutmak. * Hazer etmek, çekinmek, korunmak. ◊ İki-üç kişi ile idare edilen küçük yelkenli.
  • taka'ku' : Deprenmek, hareket etmek. * Ötmek.
  • taka'ur : (Ka'r. dan) Çukurlaşma. * Kuyunun derin ve çukur olması.
  • taka'vüs : Çok yaşlanma. * Evin eskiyip köhne olması.
  • takabbüb : Binaya kubbe yapmak.
  • takabbuh : Çirkinlik.
  • takabbül : (Kabul. den) Kabullenme. Üstüne alma. Bir şeyi taahhüd ve iltizam etme. * Öpülme.
  • takabbuz : (C.: Takabbuzât) (Kabz. dan) Toplanıp çekilme. Büzülme. * Kabız olmak, peklik.
  • takabuz : Kabz edişmek.
  • takaddes : Mukaddes olsun (mânasında).
  • takaddüm : (Kıdem. den) Önde bulunma. İleri geçme. * Zaman veya mevki bakımından ileride olma.
  • takaddüs : Mübarek kılmak. Kudsî kılmak. * Çok temiz olma. * Mukaddes olma.
  • takadi : Birbirine hakkını vermek.
  • takadu' : Birbirine süngü ile vurmak.
  • takadüm : Üzerinden zaman geçmek.
  • takaffül : Kapamak. * Kilitlemek. * Tilki eniği.
  • takafkuf : Titremek.
  • takahhül : şikâyet etmek.
  • takahhum : Ansızdan bir nesneye dühul edip girmek.
  • takahhur : Kahrolmak.
  • takali : Birbirini düşman kabul etmek.
  • takalkul : Deprenmek, hareket etmek.
  • takallu' : Ayağını kuvvetiyle kaldırmak. * Yerinden kopmak.
  • takallüb : Bir taraftan diğer tarafa dönmek. * Bir halden başka bir hale değişmek. * Başka kalıba girmek.
  • takallüd : (C.: Takallüdât) (Kald. dan) Bir işi üstüne almak. * Takınma, kuşanma. Gerdanlık veya muska gibi boyuna geçirme. * (Kılıç) kuşanma.
  • takallül : (Kıllet. den) Azalma, az olma.
  • takallus : Kısa olmak, kısalmak. * Toplanmak, cem'olmak.
  • takallüs : Kasılma. Bir şeyin büzülüp gerilmesi. Bir uzvun çekilip toplanması. Kıvrılma.
  • takammül : Bitlenme. Bitli olma.
  • takammüm : Evin süprüntüsünü ayırmak.
  • takammüs : Gömlek giymek.
  • takamür : Kumar oynamak.
  • takannu' : Başına örtü örtmek.
  • takannün : Kanunlaşma. Değişmez halde, kat'i olarak belirme.
  • takarr : Birbiriyle kararlaşmak.
  • takarrüb : Yakınlaşmak. Yaklaşmak. * Zamanı gelmek. Vakti yakın olmak.
  • takarruh : (Karh. dan) Yara derinleşip büyüme. * Yara çıban olma.
  • takarrüm : Tatlı tatlı yeme.
  • takarrür : Kararı verilmek.* Yerleşmek. Kararlaşmak.
  • takarrüş : Kesbetmek, almak, kazanmak.
  • takaru' : Kur'a atışmak.
  • takarüb : Birbirine yakın olmak.
  • takas : Vereceğini alacağına karşılık tutmak suretiyle ödeşmek, sayışmak, değişmek.
  • takaşkuş : Hastanın iyi olması. * Derinin soyulması. * Her yerden yiyecek istemek.
  • takassi : Bir şeyin aslını esasını araştırma.
  • takassu' : Dühul etmek, girmek.
  • takaşşu' : Havanın açılması.
  • takassuf : Kırılmak.
  • takaşşüf : Maişet şiddeti, geçim zorluğu.
  • takaşşur : (Kışr. dan) Kabuk bağlama, kabuklanma.
  • takasüm : Kısmet edişmek. * Birbirine yemin vermek.
  • takasur : (Kasr. dan) Bir işi mümkün iken yapmama. Esirgeme.
  • tâkat : Güç, kuvvet. İktidar.
  • tâkatfersâ : f. Dayanılmaz, tâkat götürmez.
  • tâkatgüdaz : f. Tâkati kaldıran, gücü kuvveti eriten, mahveden.
  • tâkatşiken : f. Tâkati tüketen.
  • takattub : Kaşların çatılması. * Buruşma.
  • takattuf : Yüz ekşitmek.
  • takattur : Damla. Damlama. Damla damla akma. * Ud ağacı ile buhurlanma. * Vuruşmağa hazırlanma. * Bir kimse kendini bir yerden atma. * Ağacın dalı kopup düşme. * Bir adamı yanı üzere düşürmek. More…
  • takatu' : Kesilmek. Kesişmek.
  • takatül : Kıtal edişmek, döğüşmek, vuruşmak.
  • takaud : Oturmak.
  • takaus : Durdurmak. Sonraya bırakmak.
  • takavim : (Takvim. C.) Takvimler.
  • takavül : Birbiriyle söyleşmek.
  • takavüm : Dövüşmek, vuruşmak. Birbiriyle cenge durmak.
  • takavvi : (Kuvvet. den) Kuvvetlenme.
  • takavvüb : Bir şeyin kabuğu soyulmak.
  • takavvül : Haber vermek. * Yalan söylemek.
  • takavvuz : Ayrılmak. Dağılmak. * Yıkılmak.
  • takayyü' : Kusar gibi olup kusamama.
  • takayyüd : Bağlanma. Bağlı olmak. Kayıtlı bulunmak. * Çalışmak. Çabalamak. Uğraşmak. * Dikkatli davranmak.
  • takayyül : Uymak, iktida etmek.
  • takayyuz : Kırılmak. * Benzetmek.
  • takaza : Başa kakmak. * Sıkıştırmak. * Hakkını isterken borçluyu zorlamak.
  • takazic : Dövülüp ufalanarak yemeklerin üstüne ekilen otlar. Baharat.
  • takazüf : Birbirine iftira edip atışmak.
  • takazzub : Kesilmek.
  • takazzür : İstikrah etmek, kerih görmek, beğenmemek. ◊ Çirkin şeylerden uzak olmak.
  • takbib : Kubbe gibi yapma.
  • takbih : Çirkin görmek. Beğenmemek. * Kabahatli bulmak. * Kötü gördüğünü bildiren söz söylemek.
  • takbihât : (Takbih. C.) Ayıplamalar, çirkin görmeler.
  • takbil : Öpmek.
  • takbir : Defnetmek, gömmek.
  • takbiz : Toplayıp bir yere getirmek.
  • takdane : f. Üzüm çekirdeği.
  • takdid : Eti kurutmak. * Uzunlamasına yırtmak veya kesmek.
  • takdih : Beğenmeme, zemmetme. * Atın belini inceltmek.
  • takdim : (Kıdem. den) Arzetmek. Sunmak. * Küçük bir kimseyi yaş, amel, mevki ve takva itibariyle büyük bir kimse ile tanıştırmak. * Öne geçirmek, bir şeyi başka bir şeyden önde tutmak. * Bir büyüğün More…
  • takdimât : Takdim edilenler. Büyüklere verilen şeyler.
  • takdime : (C.: Tekadim) Kendisinden üstün kişiye sunulan armağan, hediye. * Takdim.
  • takdimen : Takdim ederek, öne geçirerek.
  • takdir : Kıymet vermek. Değerini, kıymetini, lüzumunu anlamak. * Kader. * Düşünmek. * Öyle saymak.
  • takdiren : Değer ve kıymetini anlıyarak. Takdir ederek.
  • takdirî : Kaderden olan. Takdir-i İlâhîye ait ve müteallik olan. * İtibarî. * Farazî. * Gr: Yazılı olmayıp var bilinen mâna veya kelime. (Bak: Mukadder)
  • takdirname : f. Bir işin beğenildiğine ve istihsan edildiğine dâir alâkadarların imzasını taşıyan yazı. Beğenildiğine dair yazılı kâğıt.
  • takdis : Büyük hürmet göstermek. Mukaddes bilmek. * Cenab-ı Hakk'ın kusursuz, pâk ve her hususta noksansız olduğunu bildirmek, söylemek ve Allah'a (C.C.) şükretmek.
  • takdiye : Hâcet bitirmek, ihtiyaç gidermek.
  • takfil : (Kufl. dan) Kilitleme veya kilitlenme.
  • takfiye : Kafiye yapmak. * Bir kimsenin ardınca olmak.
  • takhim : İthal etmek, içeri sokmak, girdirmek.
  • takhir : (C.: Takhirât) (Kahr. dan) Kahretme.
  • taki : Kendini koruyan, saklayan. * Takvalı kimse. Günahtan çekinen.
  • tâkiyye : Takke.
  • takiyye : Sakınmak. Kendini koruyup çekinmek. * Birinin mensub olduğu mezhebi gizlemesi. * Mümâşât.
  • tâkiyye-duz : f. Takkeci, takke diken.
  • takli' : (Kal'. den) Yarmak. * Mübalâğa ile koparmak. Kökünden söküp koparmak.
  • taklib : (C.: Taklibât) (Kalb. dan) Döndürme, çevirme. * Bir şeyin kalıp ve şeklini değiştirme.
  • taklid : Takma, asma, kuşatma. * Benzetmeğe ve benzemeğe çalışmak. Benzerini yapmak. Birine benzemeğe çalışarak alay etmek. Sahte. Bir şeyin sahtesini yapmak.
  • takliden : Taklid ederek, benzeterek.
  • taklidgâh : f. Taklid yeri.
  • taklidî : Taklide ait. Sathî. * Delil ve sened istemeden kabul edilen.
  • taklidî iman : (Bak: İman-ı taklidî)
  • taklih : Dişin sarılığını gidermek.
  • taklil : Azaltma. Azaltılma. İndirme. Tenkis.
  • taklim : (Kamış, tırnak, kalem gibi şeyleri) yontma, kesme.
  • taklis : Def çalıp nağme söylemek. ◊ Büzme.
  • takmis : (Kamis. den) Gömlek giydirme.
  • takmiş : Cem'etmek, toplamak.
  • taknetu : (Bak: Lâtaknetu)
  • takni' : Başına örtü örttürmek.
  • taknin : (Kanun. dan) Kanun koyma.
  • takniye : Çok kırmızı yapmak.
  • takri' : (C.: Takriât) Tevbih. Azarlama. * Birini telâşa düşürme. * Te'nif. Başa kakma.
  • takriât : (Takri'. C.) Azarlamalar, paylamalar, başa kakmalar.
  • takrib : Yaklaştırma. Aşağı yukarı ve tahmin ile kat'i olmayan şey söyleme. Tahmin. * Yolunu bulma.
  • takriben : Tahminen. Yaklaşık olarak. Aşağı yukarı.
  • takribî : İhtimale göre olan. Takribe ait.
  • takrid : Devenin gövdesinde olan keneyi yolup gidermek. * Hor ve zelil etmek.
  • takrin : (Karin. den) Birlikte bulundurma. Yaklaştırma.
  • takrir : İyi ifade etmek. Bildirmek. * Ağzından anlatmak. * Yerleştirmek. Kararlaştırmak. Yerini belirtmek. * Resmî olarak yazı ile bildirmek. * Tapuda, mülkünü başkasına sattığını bildirmek. * More…
  • takrirât : (Takrir. C.) Ağızdan anlatılan şeyler.
  • takriren : Ağızdan anlatarak.
  • takrirî sünnet : Hazret-i Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'ın, sahabelerinden birinin söylediğini veyahut işlediğini gördüğü halde, onu menetmiyerek sükût buyurmaları.
  • takris : Parmak ucuyla veya tırnakla bir nesneyi ovup yıkamak. ◊ Soğutmak. * Dondurmak.
  • takriş : Birbirine rağbet etmek.
  • takrit : Kulağına küpe takmak. * Davarın başına yular takmak.
  • takriz : (Karz. dan) Ödünç vermek. * Bir şeyi veya bir eseri beğendiğini söylemek. Beğendiğini bildiren yazı yazmak. Bir eserin takdir ve tahsin edildiğini bildiren yazı yazmak. ◊ More…
  • taksib : Kıvırcık yapmak.
  • taksif : Çok kırmak.
  • taksim : (Kısım. dan) Bölme. Parçalara ayırma.
  • taksimât : Taksimler. Bölmeler. Cüz cüz ayırmalar.
  • taksir : (Kasr. dan) Kısaltma, kısma. * Kusur, hata, kabahat, suç. Günah. * Bir işi eksik yapma. * Bir şeyi yapabilir iken yapmama. * Zayıflatmak, süstlük etmek. * Geri kalmak.
  • takşir : (Kışr. dan) Kabuğunu soyma.
  • taksirat : (Taksir. C.) Kusurlar, suçlar, günahlar, kabahatlar.
  • taksis : Kireç ile bina yapmak. * Kireç ile sıvamak.
  • taksit : (Kıst. dan) Belli zamanlarda parça parça ödenecek para.
  • taktaka : (Tıktıka) Taşlardan çıkan ses. * Hayvanların ayak sesleri veya bunları anlatmak için söylenen kelime.
  • takti' : Kesme. Kesilme. Parça parça etme. Parçalara bölme.
  • taktib : Kaş çatıp yüz ekşitme.
  • taktik : Fr. Asker kuvvetlerini harb meydanlarında düşmanı şaşırtarak kullanma. Bu işi tedkik eden ilim. * Mc: Bir işte muvaffakiyet için lüzum eden yolları kullanma.
  • taktil : (Katl. den) Çok öldürmek, çok katletmek. * Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.
  • taktin : Filiz sürme.
  • taktir : Damla damla akıtmak. Damlatmak. İnbikten çekmek. ◊ Eksik etmek. * Güç olmak.
  • taktirat : Damla damla akıtmalar.
  • takut : Feryun adı verilen darı cinsi.
  • takva : Bütün günahlardan kendini korumak.
  • takvib : Bir şeyi yerinden çekip koparma. * Yeri kazma.
  • takvid : Çok uzun boyunlu olmak.
  • takvil : (C.: Takvilât) İftira. Yalan söyleşmek. * Haber vermek.
  • takvim : Düzeltme. Doğrultma. Kıvamına koyma. Eğriyi doğru tutma. * Ta'dil etme. * Bir şeye kıymet tâyin eylemek. * Her gün güneşin doğuşu, batışı, ay ahkâmı ve süresi kaydedilmiş olan defter. * More…
  • takvimçe : f. Küçük takvim.
  • takvir (takavür) : Bir cismi yuvarlak kesmek.
  • takvis : (Kavs. den) Kavislendirme. Yay şekline koyma.
  • takvit : Besleme. Tagaddi.
  • takviye : Kuvvetlendirmek. * Kuvvetlendirilmek.
  • takviz : Binayı yıkmak.
  • takyid : (Kayd. dan) Kayıt ve şarta bağlanma. Şart koşma. Bağlama. Deftere yazmak. * Harfe nokta ve hareke koyma.
  • takyih : (Yara) İrinlenmek.
  • takyin : Tezyin etmek, süslemek.
  • takyir : Zifte bulaştırmak.
  • takyiz : Kırılmak. * Takdir etmek. * Sövmek.
  • takzib : Kesmek.
  • takzif : Çok iftira atmak.
  • takziye : (Kaza. dan) Eksiği yerine getirme. Kaza etme. ◊ Gözün çapağı dışarı itmesi.
  • tal : f. Bakır veya gümüş tepsi. * (Parmaklara takılan) zil.
  • tal' : Tomurcuk. * Miktar. Kadar. * Çiçeklerin üremelerine sebep olan sarı tozları.
  • tal'a : Görmek. (Bak: Tal'at)
  • tal'at : Vecih, yüz. Çehre. * Görünüş. Görüşmek. * Güzellik. * Görmek. * Bir şeye çok rağbet etmek.
  • tal'at-efruz : f. Parıldayan.
  • tala' : (C.: Etlâ) Geyik buzağısı. * Çatal tırnaklı hayvanların yavrusu. * Buzağının ayağını bağladıkları ip. * Şahıs.
  • talac : f. Bağırma, feryad, çığlık. * Ses, sada. * Kavga. * Meş'ale.
  • talah : Salih olmayan. Bozuk. ◊ Yorulmak, zayıflamak.
  • talak : (At) sıçramak ve kalkmak.
  • talâk : Boşamak. Boşanmak. * Bağlı olan bir şeyi çözmek, ayırmak. * Nikâhlı karısını bırakmak.
  • talâk suresi : Medenîdir. Nisâ Suresi de denir. Kur'an-ı Kerim'in 4. Suresidir.
  • talak-name : f. Boşama kâğıdı.
  • talakat : Dil açıklığı. Selâset. Düzgün sözlülük. * Güler yüzlülük.
  • talam : Esrar otunun tohumu.
  • talan : f. Çapul, yağma. * Birisinin malının, herkes tarafından kapışılması.
  • talanger : f. Yağmacı, talancı, çapulcu.
  • talangerî : f. Çapulculuk, yağmacılık.
  • talar : f. Dört direk üzerine yapılan ve geceleri yatılan yer. * Salon, büyük oda.
  • talasim : (Tılsım. C.) Tılsımlar.
  • talavet : Güzel, hüsün. Şirinlik, zariflik. * Ağızda çıkan bir nevi yara.
  • talazzi : (Lazâ. dan) Alev çıkarma. Alevlenme.
  • tale : (Tavl. dan) 'Uzun olsun' mânâsındadır.
  • taleb : İsteme. İstenme. Dileme. İstek.
  • talebdâr : f. Alacaklı.
  • talebe : (Tâlib. C.) İstekliler. * Şakird. Tahsile çalışan. Öğrenen. Öğrenci.
  • talebkâr : f. İstekli, talebli, arzulu.
  • talef : Fazl. Atâ, hediye, bahşiş, hibe. * Kanı heder olmak.
  • talel : (C.: Tulul-Atlâl) Yıkılmış binada kalan duvar temeli.
  • talh : Necis bulaşmak, pislik bulaşmak. * Havuz dibinde kalan tortu. * Kene böceği. ◊ Muza benzer meyve. Akasya ağacı.
  • tali : Tilavet eden, okuyan. * İkinci derecede. Sonradan gelen. * Man: Birbirine bağlı iki kaziyeden ikincisi. Meselâ: 'Duman çıkıyorsa ateş vardır' sözünde 'Ateş vardır' sözü More…
  • tali ' : Doğan. Tulu' eden. * Kısmet, kader, baht. * Nişangâhın arkasına düşen ok. * Yeni hilâl.
  • talia : 'Casus. * Nişancı. Asker önünden giden tabur. * Rehber, kılavuz; kafilenin önünde giden.' ◊ Doğan. Ufuktan görünen. Tulu' eden.
  • talib : (C.: Tulleb-Tullâb-Talebe) İsteyen, istekli. * Talebe, öğrenci.
  • talibe : (C.: Tâlibât) Kız talebe. Mektebli kız.
  • talid : Bir kimsenin (köle, câriye, hayvan gibi) canlı eşyası.
  • talif : Alınmış şey.
  • talih : Faydasız, yaramaz iş. (Kısmet ve kader mânasında: Bak: Tâli')
  • talik : Güleryüzlü adam. Mütebessim kimse. * Düzgün söz söyleyen kimse. ◊ Azad olunan esir. Serbest bırakılan esir.
  • talil : Hasır.
  • talk : Doğum ağrısı.
  • tall : Çiğ, kırağı. İnce yağan yağmur, çisinti. Şebnem. * Helâk etmek, iptal. * Güzel, lâtif şey. * Şiddet.
  • tallase : Kendisiyle levha silinen paçavra.
  • tals : (C.: Atlâs) Mahvetmek. ◊ Su akmak.
  • taltif : İltifat etmek. Bir iyilik yaparak gönül almak. Yumuşatmak.
  • taltifât : (Taltif. C.) Taltifler, ihsanlar, lütuflar, bağışlar.
  • taltifen : Taltif suretiyle.
  • taltih : Bulaştırma, bulaşık etme.
  • talut : (Bak: Yuşa)
  • talve : Vahşi canavarların yavrusu. * Keçi bağladıkları ip parçası.
  • taly : Karışmak.
  • talziye : (Lezâ. dan) Alevlendirme veya alevlendirilme.
  • tam'an : Tama' suretiyle, tama' ederek.
  • tama' : Hırsla istemek. Doymazlık. Aç gözlülük. Çok isteme. * Askerî fertlerin maaşları. (Kamus)
  • tama'kâr : Aç gözlü. Cimri.
  • tamaen : Tama' ederek. Hırsla. Cimrilikle.
  • tamah : (Tımah - Tumuh) Bir şeye göz dikip bakma.
  • tamam : Bitme, bitirme, son, nihayet. * Tam, eksiksiz, noksansız. * Ne eksik ne fazla. * Münasib, uygun.
  • tamamen : Büsbütün, eksiksiz ve tam olarak, mükemmel biçimde.
  • tamamiyet : Bütünlük, tamamlık, tamlık.
  • tamar (timâr) : Yüksek mekan, yüce yer.
  • tamat : f. Mânâsız ve uygunsuz söz.
  • tamele (tamle) : Havuzun dibinde kalan balçık ve tortu.
  • tamh (timâh) : Gözünü yukarı kaldırıp bakmak.
  • tamir : Sıçrayıcı, sıçrayan. ◊ Hurması olan kişi.
  • tamir bin tamir : Aslı bilinmeyen kimse. * Pire.
  • tamis : Uzak.
  • tamiye : Dudak kabarmak.
  • tamles (tamelles) : Çörek.
  • tamm : Saçını kesmek. * Galebe etmek. Galib gelmek. * Yükselmek, yüce olmak. * Defnetmek, gömmek.
  • tamma' : (Tama'. dan) Çok tama' eden.
  • tammah : Her şeye göz diken pek hırslı kimse.
  • tammat : Kıyamet.
  • tamme : (Tâmmât) Kıyamet vakti. * Belâ. Dâhiye. * Keskin çığlık. ◊ Bütün, noksansız, eksiksiz, tam.
  • tamn : Sâkin olmak, sessiz olmak.
  • tams : Kadının hayız görmesi, aybaşı olması. * Kir, vesah. * Cima etmek. * Yapışmak. ◊ Yok etme, belirsiz kılma. * Eskimek. * Mahvolmak.
  • tamş : Halk, nâs, insanlar.
  • tamtame : Pelteklik, kekemelik, tutukluk.
  • tamu : (Aslı: Tamuğdur) Cehennem.
  • tamur : Kan. * Nefes.
  • tamure : Kalb gılâfı. * Emzikli bardak. * İbrik.
  • tamv : Yüksek olmak. * Dolu olmak.
  • tan'im : Nimet vermek, nimetlendirmek.
  • tana : Susuzluktan ciğerin yapışması.
  • tanagguz : Taaccüb edip, şaşırıp, hayrette kalıp başını sallamak.
  • tanazzuc : Pişmek. * Olmak.
  • tancir (tancere) : (C: Tanâcir) Tencere.
  • tandir : Ufak fırın. * Elleri ve ayakları ısıtmak için üstü kapalı küçük mangal.
  • tanef : Kayış. * Dağ burnu. Dağ başı. * Kapı üstüne yapılan örtü. * Duvar üzerine yapılan saçak.
  • tanfese : (C.: Tanâfis) Uzun saçaklı halı. * Hurma yaprağından yapılan ve eni bir zira' miktarı olan hasır.
  • tangim : Avazlandırmak, seslendirmek.
  • tangis : Dirliğini tatsız etmek.
  • tango : Fr. Züppe giyinişli kadın. * Turuncuya çalar renk. * Bir dans çeşidi.
  • tangüb : Ok yapımında kullanılan sağlam bir ağaç cinsi.
  • tanh : Semiz olmak, besili ve şişman olmak. * Yemeğin hazmolmaması, sindirilmemesi.
  • tanin : Sinek vızıltısı. * Kaz sesi. * Avaz ve gürültü. * Çınlamak. Tınlamak.
  • tanin-endâz : f. Çınlayan, tınlayan.
  • tanker : ing. Akaryakıt taşıyan gemi veya kamyon.
  • tannan : Tınlayan, çınlayan.
  • tannaz : Herkesle eğlenip alay eden. Müstehzi.
  • tanne : Balçığı çok olan yer.
  • tansib : Yükseğe kaldırma.
  • tansif : (Nısıf. dan) Yarı yarıya bölmek. Ayırmak.
  • tansir : Hristiyanlaştırma.
  • tansis : Tetkikten sonra karar vermek. * Bir mes'eleyi ve hükmü, şer'î delillere isnad etmek.
  • tansiyon : Fr. Tıb: Kanın damarlara içerden yaptığı tazyik, basınç.
  • tantana : Çok lüks içinde olmak. Gösteriş. Gürültü patırtı.
  • tantif : Kulağına küpe geçirmek.
  • tantik : Bir kimsenin beline kuşak bağlamak.
  • tantil : Hasta olan uzuv üstüne sıcak su ve yağ dökmek.
  • tanz : Herkesle eğlenme. Alay etmek.
  • tanzic : Çok pişirmek. * Yakmak.
  • tanzid : Bir yere toplayıp yığmak. İstif etme.
  • tanzif : (Nezafet. den) Temizlenmek. Temizlemek.
  • tanzifât : Temizlik işleri. Temizlemeler.
  • tanzim : (Nazım. dan) Sıraya koymak. Sıralamak. Dizmek. * Düzenlemek. Tertiblemek. * Islah etmek. * Manzum veya mensur olarak yazmak.
  • tanzir : Benzetme. Benzetilme. Nazire yapma. * Bir yazının şekil ve mâna bakımından benzerini yazma. ◊ Tazeleştirme, tazelendirme.
  • tanziren : Nazire olarak. Benzetme suretiyle.
  • târ : f. Karanlık. * Tel. Saç teli. * Tepe. * İplik.
  • tar tar : Tel tel. İplik iplik.
  • tar ü mar : f. Dağınık, karmakarışık, perişan.
  • tara : f. Yıldız.
  • tarab : Sevinçlik. Şenlik. Şâdlık.
  • tarab-efsâ : f. Neşe ve ferahlığı artıran.
  • tarab-gâh : f. Coşkunluk ve sevinç yeri.
  • tarab-nâk : f. Sevinçli, neşeli, coşkun.
  • târâc : f. Yağma, talan, çapul. * Yağmalama, talan etme.
  • târâc-ger : f. Yağmacı, çapulcu.
  • târâc-kerde : f. Yağmalanmış, talan edilmiş.
  • taraf : Yan, yön. * Yer, memleket, ülke. Kıt'a. * Taraftarlık, sahip çıkmak, korumak. * Aralarında anlaşmazlık bulunan iki kişiden veya iki topluluktan her biri.
  • tarafdar : f. Birinin tarafını tutan, bir tarafı tutan, bir tarafı kayıran.
  • tarafdarî : f. Kayırıcılık, taraftarlık.
  • tarafeyn : İki taraf. İki nihayet. * Dâvada karşılıklı iki hasım. Her iki taraf.
  • tarafgir : f. Taraf tutan. Taraflardan birine sahip çıkan.
  • tarah : (C.: Etrâh) Tasa, keder, hüzün, melâlet. ◊ Uzak mekân.
  • tarahhum : (Bak: Terahhum)
  • taraif : (Tarife. C.) Az bulunur şeyler.
  • taraik : (Tarikat. C.) Tarikatlar, meslekler.
  • tarak : Bulutların bir yere toplanması. * Aynı cinsten olan şeylerden bazısı bazısının üstünde olması.
  • taran : f. Karanlık.
  • tarancibin : Kudret helvası.
  • tararet : Semizlik, besililik, şişmanlık.
  • taras : İzdihamlık, çok kalabalık.
  • tarasrus : Katı olmak, şiddetlilik. * Sağlam olmak.
  • tarassud : Bir şeyi çok dikkat ederek gözetleme. İntizar üzere olma. Gözetleme.
  • tarassudât : (Tarassud. C.) Gözlemler, tarassutlar, gözetlemeler.
  • tarat : f. Çapul, yağma, talan.
  • taratun : Fârisî dilince söyleşmek. Farsça konuşmak.
  • taravet : Tazelik. Körpelik.
  • taravet-dâr : (Terâvettar) f. Tâzece, eskimemiş, tâze.
  • tarayyuh : Zayıflık, süstlük.
  • tarazi : Hoşnutlaşmak.
  • tarazruz : (Taş) Parça parça olmak.
  • tarazüm : Üzümü ekmekle yemek.
  • tard : Sürme, kovma, uzaklaştırma. * Mektebden veya vazifeden uzaklaştırma. Hizmetten çıkarma.
  • tardetmek : Kovmak, def etmek, uzaklaştırmak.
  • tardin : Kaftana yen etmek.
  • tardiye : Allah râzı olsun demek. (Bak: Tarziye) ◊ Red olundurmak.
  • tare : Defa, kerre.
  • tared : Irak etmek, uzaklaştırmak. * Sürüp reddetmek.
  • tarek : f. Tepe. Başın tepesi.
  • tarem : Dam, kubbe, künbet. Sakf. Satıh.
  • tareş : Sağırlık.
  • tareten : Bir kere veya bazı defa.
  • târeten uhrâ : Bir kere daha, başka bir kere daha.
  • tareyan : Oluverme, geliverme, birdenbire çıkma.
  • tarf : Göz, bakış, nazar. Göz ucu. * Soyu temiz kimse. * Her şeyin nihayeti, sonu. * Göz kapaklarını yummak veya oynatmak. * Göze bir şey dokundurmakla yaşartmak. * Koz: Menazil-i Kamer'den More…
  • tarfa : Ilgın ağacı.
  • tarfe : Göz kapağının bir defa kapanıp açılması. * Göz kırpmak. * Bir yıldız ismi. * Ayın bir menzili.
  • tarfes : Kum yığını.
  • tarh : Uzaklaştırmak. * Vaz' etmek. * İndirmek. * Bırakmak, elinden atmak. * Yerleştirmek. * Temel bırakmak. * Mat: Çıkarma.
  • tarh-efgen : f. Düzenleyen, kuran, tertib eden. * Temel kuran, bina yapan.
  • tarh-endaz : f. Temel atan. Düzenleyen, tertib eden.
  • tarhib : Merhaba' demek.
  • tarhun : (C.: Tarâhin) Tarhun otu.
  • tarî : (Tarâ. dan) Birdenbire çıkan, ansızın görünen. ◊ (Taravet. den) Taze, taravetli. ◊ Karanlık, meçhul.
  • tarid : Kovulmuş, uzaklaştırılmış, sürülmüş, çıkarılmış. * Bir kimsenin birinci çocuğundan sonra doğan ikinci çocuğu. ◊ (Tard. dan) Kovan, çıkartan, süren, tardeden.
  • taride : Arap çocuklarına mahsus bir oyun. * Okları cilâ edip parlattıkları ağaç.
  • tarih : Hâdiseye vakit tayin etmek. * Vak'anın vukuuna tayin olunan vakit. Zaman tesbiti. * Geçen hâdiseleri kaydetmekten hâsıl olan ilim. * Vak'anın vukuuna vakit tayin eden söz ve makam. More…
  • tarihnüvis : (C.: Tarihnüvisân) f. Tarih yazan. Müverrih.
  • târik : Gece gelen kimse. * Zulmette hâsıl olan belâ ve musibetler. * Parlak yıldız. * Sabah yıldızı. (Zühre) ◊ Terkeden, vazgeçen, bırakan.
  • tarik : f. Karanlık.
  • tarîk : Yol. Tarz, usûl. * Vâsıta. Meslek. * Bir maksada nâil olmak için icrâsı lâzım olan husus veya bu hususların hey'et-i mecmuası.
  • târik suresi : Kur'an-ı Kerim'in 86. Suresinin ismidir. Mekkîdir.
  • tarik-baht : f. Bahtı kara, şanssız, tâlihsiz.
  • tarikat : Yol, manevî yol. * Usûl, tarz. Hal ü şan. (Bak: Müteşeyyih, Seyr-i âfâkî, Tasavvuf)
  • tarim : Kalın bulut. * Elleri ve ayakları kaba olan kimse.
  • tarim (tarime) : (C.: Tıram) Kara çadır.
  • taris : Kavi, kuvvetli.
  • tariye : Ansızın gelen belâ, dâhiye.
  • tariz : Cansız, kuru nesne. * Meyyit, ölü.
  • tark : Vurmak. * Dövmek. * Yünü ve pamuğu ağaçla vurmak. * Bulanık su. * İçine deve bevlettiğinden dolayı pislenmiş olan yağmur suyu. * Vücuttaki gevşeklik.
  • tarmese : Münkabız olmak.
  • tarr : Kesmek. * Keskinletmek. * Yapmak. * (Bıyık) gelmek. * Çolak olmak. * Düşmek.
  • tarraka : Gümbürtü.
  • tarrar : Yankesici, hilekâr.
  • tarriyan : Sepet. * Büyük tabak.
  • tarsi' : Bezemek, süslemek. * Sevinç, neşât. ◊ (Göz) yaramaz olmak.
  • tarsif : Birbirine bitiştirip kuvvetlendirme, sağlamlaştırma.
  • tarsig : Vüs'at vermek, genişlik vermek.
  • tarsin : Sağlamlaştırmak. Bir şeyi tahkik etmek. * Bilmek. * Metanet ve cesaret vermek.
  • tarsinât : (Tarsin. C.) Sağlamlaştırmalar.
  • tarsis : (Rasas. dan) Kurşunla perçinleme, kurşunlaştırma, sağlamlaştırma. * Kadının sadece gözleri görünecek şekilde örtünmesi.
  • tartabe : Keçiyi sağmak için çağırmak.
  • tartib : Islatma, rutubetlendirme. Islatılma. * Tâzelik verme. * Hoşlandırılma. * Hurmanın rutubetli olması.
  • tartil : Saçı yağlamak.
  • tary : Taptaze. Çok taze.
  • tarz : Usul, şekil, üslub. * Yol. Hey'et.
  • tarze : şekil, suret.
  • tarzim : Bir çok şeyi bir yere getirip, toplayıp bir yük yapmak.
  • tarziye : Pişmanlık duyduğunu anlatarak özür dilemek. * Râzı etmek. * 'Radıyallahü-anh' diyerek duâ etmek. ◊ Cübbe veya zırh giymek.
  • tas : (C.: Atvâs) Meşhur bir kabın adı. Tas.
  • tas'ib : Güçleştirmek.
  • tas'ibat : (Tas'ib. C.) Zorlaştırmalar, güçleştirmeler.
  • tas'id : Eritme. * Yukarı çıkma ve çıkarılma. * Buharlaştırarak temizleme. İnbikten geçirip buhar haline getirme.
  • tas'ir : Kibirlenmekten dolayı karşısındakinin yüzüne bakmayıp, yüzünü çevirmek.
  • tasa'lük : Fakirlik göstermek.
  • tasa'su' : Deprenmek, hareket etmek. * Perakende olmak, dağılmak.
  • tasa'ub : Güçleşme. Güç olma.
  • tasa'ud : (Suud. dan) Yukarı çıkma. * (Gaz veya buhar) yükselme.
  • tasabbi : (Saby. dan) Çocuk tavrı takınma. Çocuklaşma.
  • tasabbu' : Parmak parmak ayırma.
  • tasabbüb : Dökülmek. * Bahadır olmak, kahraman olmak. * Sıcaklığın artması.
  • tasabbuh : Sabahleyin uyumak. * Sabah kahvaltı yapmadan yemek yemek.
  • tasabbun : Sabunlaşma. * Sabun gibi köpürme.
  • tasabbur : (Sabr. dan) Sabırlanma. Sabretme.
  • tasabi : Aşkını izhar etmek, muhabbetini açığa vurmak.
  • tasaddi : Bir işe başlamak. * Taarruz etmek. * Yüz döndürmek. * Tesadüf etmek. * Vuku bulmak.
  • tasaddu' : (Demir) Paslanmak ve küflenmek. ◊ Yarılıp çatlama. * Dağılma.
  • tasadduk : Sadaka vermek. Allah rızası için fakirlere ve ihtiyacı olanlara, para veyahut ihtiyaca göre herhangi bir şey vermek. * Sadık ve gerçek olduğu tahakkuk etmek, meydana çıkmak.(İlmi olan kimse More…
  • tasaddukat : (Tasadduk. C.) Sadakalar.
  • tasaddur : (Sadr. dan) En başta oturma. Başa geçme. * Öğretmek. * Yücelik talep etmek, yükseklik ve ululuk istemek.
  • tasaduk : Birbirine inanmak.
  • tasadüm : Tokuşmak.
  • tasaffi : Saflaşmak. Durulmak. Temizlenmek.
  • tasaffuh : Yaprak yaprak olma. * Levha biçiminde olma, levha hâline konulma.
  • tasaffür : Sararmak.
  • tasafüh : Musafaha edişmek.
  • tasafün : Suyun az olduğu zamanlarda herkese eşit miktar su vermek.
  • tasalli : Ateşte yanmak.
  • tasallub : Sertleşmek. Katılaşmak. * Sağlamlaşmak. * Gayret etmek.
  • tasallüf : Kibirlenmek, övünmek, söz atmak.
  • tasallüfât : (Tasallüf. C.) Gösteriş olarak yapılan nezaketler.
  • tasallut : Musallat olmak. Birini rahatsız etmek. Tebelleş olmak. Tahakkümane hareket etmek.
  • tasalluten : Musallat olarak, tasallut ederek, sataşarak.
  • tasalsul : Demir ve ona benzer madenlerin birbirine değmelerinde ses çıkarmaları.
  • tasamm : Kendini sağır etmek.
  • tasamüm : Sağırlığa vurmak.
  • tasannu' : Yapmacık hareket. Zorla bir şeyi daha iyi göstermeğe çalışmak. Suni hareket.
  • tasannuf : Zorla yapılan sınıflandırma veya te'lif.
  • tasarruf : İdare ile kullanmak. Sarfetmek. Tutum. Sâhib olmak. İdare etmek. Sâhiblik. Kullanma hakkı. * (Para veya mal) artırma. * Bir şeye karışıp müdahale etme.
  • tasarrufan : Tasarruf ve tutum gayesiyle. İktisad maksadıyla.
  • tasarrufât : (Tasarruf. C.) Tasarruflar.
  • tasarruh : Şiddetle çağırmak.
  • tasarrum : Cesaretlenme, yiğitlenme. * Kesilmek.
  • tasaru' : Birbiriyle güreşmek.
  • tasarum : Birbirini kesmek.
  • taşaş : Nezleye benzer bir hastalık.
  • tasavir : (Tasvir. C.) Tasvirler, resimler.
  • tasavül : Karşılıklı hamle etmek.
  • tasavün : Hıfzetmek, korumak.
  • tasavvu' : Ayrılmak, perâkende olmak.
  • tasavvuf : Kalbi dünyanın fâni işlerinden ayırıp Allah (C.C.) sevgisi ile bağlamak. Tarikat ehli olmak.
  • tasavvufî : Tasavvufla alâkalı. Tasavvufa ait.
  • tasavvuh : Yaş otun üstü sıcaktan kurumak.
  • tasavvün : Kendini sakınmak.
  • tasavvur : Bir şeyi zihinde şekillendirmek. Tasarlamak. * Düşünce, tasarı. Arzu. (Bak: Dimağ)
  • tasavvurat : (Tasavvur. C.) Tasavvurlar.
  • tasavvurî : Tasavvurla alâkalı. Tasavvura ait.
  • tasaykul : Pürüzsüzlük.
  • tasayuh : Birbirine çağırmak.
  • tasayyud : (Sayd. dan) Ava gitme. Avlanma. Ava çıkma.
  • tasayyuf : (Sayf. dan) Yazlıkta oturma, yazlama, bir yerde yaz mevsimini geçirme.
  • tasbih : Rüzgârdan dolayı otun kuruması. * Sütü su ile karıştırıp içirmek.
  • tasdi' : Rahatsız etmek. Sıkmak. Baş ağrıtmak. * Yarmak. * Perâkende etmek, dağıtmak.
  • tasdik : Doğruluğunu kabul etmek. Bir kararın nizama, şeriata, kanuna uygun olduğunu kabul edip imzalamak. (Bak: Dimağ)
  • tasdikan : Tasdik için. Tasdik suretiyle.
  • tasdikat : (Tasdik. C.) (Ka, uzun okunur) Tasdikler, onaylamalar, doğrulamalar.
  • tasdikgerde : Kabul edilmiş, tasdik edilmiş. Doğru olduğu bilinmiş.
  • tasdim : Tokuşmak.
  • tasdir : İcra etme. Vaz' etme. * Başlama. * Başlangıç yazma. * Örtme. * Başa geçirme, başa koyma. * Yazma. * Çıkarma, çıkartma.
  • tasdiye : Alkış. El çırpma.
  • tase : f. Tasa, keder, kaygı.
  • tasel : Serabın uzaktan su gibi görünmesi.
  • tasfid : Muhkem ve sağlam bağlamak.
  • tasfif : (C.: Tasfifât) (Saff. dan) Sıralama, saf saf dizme. * Sağ elinin ayasını sol elinin arkasına vurmak.
  • tasfih : (Safh. dan) (C.: Tasfihât) Alkışlama, el çırpma. * Yaprak yapma. * Tağyir etme, değiştirme.
  • tasfik : (C.: Tasfikat) Kanat çırpma.
  • tasfir : (C.: Tasfirât) (Safir. den) Sarartma, sarıya boyama. * Islık çalma.
  • tasfiye : Saflaştırmak. Olduğundan daha temiz bir hâle getirmek. Temizlemek. * Hesabı kapatmak.
  • tasgir : Küçültmek. Cirm ve kadrini eksiltmek. Hakir eylemek.
  • tasgirât : (Tasgir. C.) Küçültmeler.
  • tashif : (C.: Tashifât) Yanılarak yanlış kelime yazma. Yazı yazarken kelimeyi yanlış yazma. * Hatâ yapma. * Tağyir etme, değiştirme.
  • tashih : Daha iyi ve daha doğru hale getirmek. Düzeltmek. * Hastanın ağrı ve acısını ilâçla gidermek.
  • tashihât : (Tashih. C.) Düzeltmeler, tashihler.
  • tashin : (Sahn. den) Sahneye koyma.
  • tasi' (tâsia) : Dokuzuncu.
  • tasian : Dokuzuncu olarak.
  • tasig : Gayretsiz kişi.
  • tasir : Galiz süt.
  • taskil : Cilâlandırmak. Saykal, cilâ vurmak, cilâ verilmek.
  • taskilât : (Taskil. C.) Cilâlamalar. Cilâ yapmalar.
  • taslib : (Salb. dan) Haça germek. Haç çıkarmak. * (Sulb. dan) Sertleştirmek. Katılaştırmak, katılaştırılmak.
  • taslim : Kulağı dibinden kesmek.
  • taslit : Musallat etmek. Birini başka birine belâ etmek. Sataştırmak.
  • tasliye : Sallâllahü Aleyhi Vesellem' diyerek dua etmek. * Bir şeyi yakmak için ateşe atmak. (Bak: Sallâllahü Teâlâ)
  • tasm : Âd taifesinden bir kabile. * Mahvetmek veya mahvolmak.
  • tasme : f. Kayış halka. Tasma.
  • tasmid : Hükmetmek. İçini doldurmak.
  • tasmim : Bir şeyi önceden iyice kararlaştırmak. Azimet-i sadıka ile kastetmek. * Muhkem kılmak. * İnkâr etmek. * Endişe edip kaçınmamak.
  • tasmit : Susturma.
  • tasni' : Düzme. Uydurma. Yakıştırma. * Bir san'atla meşgul kılma. * Güzel terbiye etme.
  • tasniât : (Tasni'. C.) Hakiki olmayan yapmacık hareketler.
  • tasnif : Sınıflara ayırmak. Sınıflandırmak. * Kitap yazmak. Kitap tertib etmek.
  • tasnifât : (Tasnif. C.) Tasnif edilmiş eserler.
  • taşr : Zayıf yağan yağmur.
  • taşra : Hariç ve dış taraf. * İstanbul harici olan memleket. * Merkez-i hükümet hâricinde olan yerler.
  • tasrah : Karınca. * Bit.
  • taşrah : Hurma ağacı.
  • tasre : (Süt) koyu olmak. * Su dibinde olan balçık. * Balçıklı su. * Dirlik, iyi olmak.
  • tasri' : Bir beytin iki mısraını da kafiyeli yapma. * Bütün mısraları kafiyeli manzume yazma. * Yere vurmak. * İki parça etmek.
  • tasrid : Azaltmak.
  • tasrif : İstediği şekilde idare etmek. Maslahatta tasarrufa izin vererek mutasarrıf kılmak. * Bir şeyi bozup değiştirerek türlü şekillere koymak, evirip çevirmek. * Gr: Bir kelimenin veya fiilin More…
  • tasrih : Belirtmek. Açık açık anlatmak. Zâhir ve ayân kılmak.
  • tasrihat : (Tasrih. C.) Açık açık anlatmalar. İzah etmeler.
  • tasrihen : Açık olarak, açıktan bildirerek.
  • tasriye : Koyunun sütü çoğalsın diye birkaç gün sağmayıp bırakmak.
  • tass : (Tasse) Oğlancıklar oyunundan bir oyun.
  • taşş (taşiş) : Yağmur çisintisi.
  • tass (tasse) : (C.: Tâs-Tusûs-Tassât) Tas, çukurca kap.
  • tassuc : (C: Tasâsic) Cânip. Nâhiye. İki tane.
  • tast : (C.: Tısâs-Tısât) Büyük tas.
  • taşt : Lâkin, fakat, amma. ◊ Büyük leğen.
  • taşt-gen : f. Leğenci. * Leğen yapan.
  • tastim : Tamamlamak. Tekmil etmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • tastir : (Satr. dan) Yazı yazma. Satırlar meydana getirme.
  • tasvib : Münasib görmek. Uygun ve doğru bulmak. * Aşağı indirmek.
  • tasvibât : (Tasvib. C.) Tasvib edilip uygun görülen şeyler.
  • tasviben : Doğru bularak, tasvib ederek, münâsib görerek.
  • tasvibkerde : f. Doğru bulunmuş, tasvib edilmiş, münasib görülmüş.
  • tasvig : (C.: Tasvigat) (Siga. dan) Kalıp şekline koymak. Eritip kalıba dökme. * Batırmak. * Kuyumculuk yapmak.
  • tasvir : Hiss ve mahsusata münhasır olan ifâde. * Bir şeyi söz veya yazı ile anlatmak. Resim yapmak. * Bir şeye şekil ve suret vermek. Resim. * Edb: Görebildiğimiz ve hissedebildiğimiz şeyleri bize More…
  • tasvirat : (Tasvir. C.) Tasvirler.
  • tasvirî : Tasvire dair, tasvirle ilgili.
  • tasvit : (Savt. dan) Seslendirme, seslenme, ses çıkarma.
  • tasy : Sütü ve suyu çok içmekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Süst olmak, zayıflamak.
  • tasyir : Bir surete koyma. Bir şekle vardırma.
  • tat'ir : Sütü yoğurt yapmak.
  • tata'tu' : Başını aşağı eğmek.
  • tatabuk : Muvafık ve müttefik olmak. Uygun olmak.
  • tatahhur : Temizlenmek. Pâklanmak. * Günah işlemekten teberri ve imtina eylemek.
  • tatal : Görmek için yüksek bir yere çıkmak.
  • tatallu' : Nazar etmek, bakmak. * Beklemek, gözlemek, muntazır olmak.
  • tatallüb : Bir defa daha istemek.
  • tatalluk : Açılmak.
  • tatalu' : Birbirine bakmak. Gözlemek.
  • tatamün : Aşağı düşmek. * Meyelân etmek, eğilmek.
  • tatarrub : şevke gelme, coşma, neşelenme, keyiflenme.
  • tatarruf : (Taraf. dan) Bir yana veya bir tarafa çekilme.
  • tatarruk : Yol bulma. Yol bulup girme.
  • tatavül : Uzun olmak. * Büyüklenmek, kibirlenmek. * Birbirine muhalefet etmek, karşı gelmek.
  • tatavvu' : Müstehab ve mendub olan namazlar. * İbadeti sırf kendi isteğiyle yapmak. * Nafile namaz kılmak. * Üzerine lâzım olmayan işler yapmak.
  • tatavvüf : Ziyaret etmek. * Dönmek.
  • tatavvül : Büyüklenmek, kibirlenmek.
  • tatayyub : Güzel koku sürünme.
  • tatayyur : Teşe'üm addetmek. Uğursuzluk. * Uçmak.
  • tatbi' : Doldurmak.
  • tatbib : Kırbayı ev direğine asmak. * Tabiblenmek, doktor olmak.
  • tatbik : Yakıştırmak. Yerine getirmek. * Karşılaştırmak. * Bir kaide, kanun veya emri yerine getirmek. Kıyas ve tahmin etmek. * Benzetme, uydurma.
  • tatbikan : Tatbik ederek, uygun yaparak. Fiilen işleyerek.
  • tatbikî : Tatbike ait. Pratik ile alâkalı. Fiilen işlemek suretiyle.
  • tatbil : Davul çalma.
  • tatbin : Bir şeye çamur sürme.
  • tatfif : Alırken dolgun, verirken eksik ölçmek.
  • tatfif suresi : Kur'an-ı Kerim'in 83. suresidir. Mekkîdir.
  • tatfih : Doldurmak.
  • tatfil : Uyuntuluk etmek. * Güneşin batı tarafa doğru hareket etmesi.
  • tathim : Gökçek etmek, güzelleştirmek, tahsin.
  • tathin : (C.: Tathinât) (Tahn. dan) Öğütme. Un haline getirme.
  • tathir : Temizlemek. Yıkayıp pâk etmek. Tâhir kılmak.
  • tathirât : (Tathir. C.) Temizlikler.
  • tatlik : Boşamak. Karısını terk edip nikâhını feshetmek.
  • tatlim : Yüzüne eliyle vurmak.
  • tatmi' : Tamâ vermek.
  • tatmin : İkna etmek. Kandırmak. * İnsanın kalbini emin etmek. Rahatlandırmak.
  • tatrib : Zevklendirme, neşelendirme, keyiflendirme.
  • tatrid : Reddetmek.
  • tatrih : Bırakmak.
  • tatrik : Kuşun yumurtalamaya, kadının doğum yapmağa yakın olması.
  • tatrim : Tamamlamak. * Ata tâlim ettirip hünerli ve iyi huylu yapmak.
  • tatrir : Keskin etmek, keskinleştirmek.
  • tatriz : Elbiseye veya kumaşa süs için kenar işleme, oya yapmak.
  • tature : f. Hayvanların ayağına vurulan köstek, bukağı.
  • tatvi' : Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek.
  • tatvif : Tavaf ettirmek.
  • tatvik : Boynuna gerdanlık takınmak.
  • tatvil : Uzatma. Uzatılma.
  • tatvilât : (Tatvil. C.) Boş, beyhude ve fazla sözler.
  • tatviş : Burma, iğdiş etme.
  • tatyib : İyi davranma. İyi muâmele etme. Hoş etme. Gönlünü hoş etme.
  • tatyibat : (Tatyib. C.) İyi muâmeleler, gönlü hoş etmeler.
  • tatyir : Kötü görme. ' Bu, filanın şerrinden oluyor' deme.
  • taun : Vebâ denen dehşetli bir bulaşıcı hastalık. Bu hastalıkta lenf bezlerinde hâsıl olan yumruların herbiri.
  • tav' : İsteyerek uymak. Bir şeyi istekle yapmak. Muti' olmak. * Mer'anın genişliğinden dolayı davarın her tarafta otlamasının mümkün olması.
  • tav'an : İsteyerek. Zorlanmadan. Kendi isteğiyle.
  • tav'an ev kerhen : İster istemez. İsteyerek olsun yahut istemiyerek olsun.
  • tav'î : Kendiliğinden. İçinden.
  • tav'id : Korkutmak.
  • tav'ir : İri ve kaba yapmak.
  • tav'iz : Korkutmak. * Söz vermek, va'detmek.
  • tava : Darı.
  • tava'ur : Güçlük, zorluk.
  • tava'vu' : Tilki, çakal, kurt ve köpeğin ürümeleri.
  • tavaddu' : Abdest almak.
  • tavaf : Ziyaret etmek. Ziyaret maksadiyle etrafında dolaşmak. * Hacıların Kâbe etrafında yedi defa dolaşmaları.
  • tavaggul : Çok meşgul olmak, uğraşmak, kendini birşeye tamamen vermek.
  • tavagi : (Tâgut. C.) Putlar. Tâgutlar.
  • tavahi : Lâşe etrafında dolaşıp uçuşan akbaba kuşları.
  • tavahin : (Tâhun ve Tâhune. C.) Öğütülmüş şeyler. * Su değirmenleri. ◊ (Tâhine. C.) Azı dişleri, öğütücü dişler.
  • tavaif : (Taife. C.) Gruplar. Milletler, kavimler. Bölükler.
  • tavali' : (Tâli'. C.) Kısmetler, bahtlar, tâlihler.
  • tavamir : Tomarlar.
  • tavarik : (Târika. C.) Gece gelen belâlar.
  • tavaşi : (C.: Tavâşiye) Tar: Hadım ağası. Harem ağası.
  • tavasim : (Tavâsin) : Kur'an-ı Kerim'den tâ-sin, tâ-sin-mim sureleri.
  • tavaşir : Tebeşir.
  • tavassub : Hastalanıp perişan olma.
  • tavassul : (Bak: Tevessül) ◊ (Bak: Tevassul)
  • tavassut : Ara bulma için araya girmek. Aracılık. Vasıtalık. * İyi ile kötü arasında mu'tedil olanını almak.
  • tavattun : Bir yeri vatan edinmek. Bir yerde yerleşmek.
  • tavatu' : Muvafık olmak, uygun olmak.
  • tavaud : Sözleşmek.
  • tavavis : (Tavus. C.) Tavus kuşları.
  • tavazzu' : Abdest alma.
  • tavazzuh : Açıklanmak. Aydınlanmak. Kesb-i vuzuh etmek. * Ruşenlik ve ayânlık peyda etmek.
  • tavb : Kırmızı kiremit.
  • tavd : Büyük dağ. Tepe. * Sebât.
  • tavdi' : Atılmış pamuğu kaftana koyup cübbe dikmek.
  • tavf (tavâf) : Dönmek. * Fırat Nehri gibi sularda üstüne binilen vasıta.
  • tavh : Helâk olmak. * İftira etmek.
  • tavil : Uzun. * Çok süren.
  • tavile : Birbiri ardına bağlanmış bir sıra hayvan. Hayvan katarı. * Tavla, ahır. * Çayıra salınan hayvanın ayağına bağladıkları tavla ipi.
  • tavir : (Tavr) Suret. Hareket, hal, vaziyet. * Bir kerre, bir defa. * İki şey arasındaki had ve fasıla. * Kader. * Miktar.
  • taviyyet : İnsanın gönlünde gizli olan istek veya niyet.
  • tavk : Tâkat. Güç. * Boyuna takılan zinet. Gerdanlık. * Tasma. ◊ Arzu etmek, istemek.
  • tavl : (Bak: Tul)
  • tavla : Hayvan bağlanan ahır. (San'at Ansiklopedisinde 'Tavla' maddesi: 'Hayvanların tavlanması yani istirahat edip çalışacak kıvama gelmesi, kuvvet ve tâkat kazanması için More…
  • tavme : Tosbağanın dişisi.
  • tavr : (Bak: Tavır)
  • tavrî : Vahşi adam veya kuş. * Ehad, vâhid, bir.
  • tavs : Örtmek.
  • tavş : Akıl hafifliği, akıl azlığı.
  • tavsib : Tenbellik ve süstlük.
  • tavsif : Vasıflarını söylemek. Bir şeyin iç yüzünü, ne ve nasıl bir şey olduğunu anlatmak. Vasıflandırmak. * Bilgi, ilim.
  • tavsifât : (Tavsif. C.) Tavsifler. Vasıflandırmalar.
  • tavsil : (Vasl. dan.) Ulaştırma, vardırma.
  • tavsim : Azalardan bir uzva zahmet vermek. * Kırmak. * Tenbellik.
  • tavsit : (C.: Tavsitât) (Vasat. dan) Aracı bulma. Aracılık yaptırma.
  • tavsiye : Vasiyet bırakma. * Ismarlama, sipâriş etme. * Birini iyi tanıtma. Öğütleme.
  • tavtid : Bir nesneyi yerinde tutmak. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • tavtie : Anlatılacak maksadı destekleyecek tarzda önceden bazı sözler söyleme.
  • tavtin : (Vatan. dan) Bir yerde yerleştirme. Yurtlandırma. * Birşeye bağlanıp onu neticelendirme. Makam tutunmak. * Gönlünü bağlamak.
  • tavtiş : Karşılıklı olarak reddetmek.
  • tavus : Meşhur bir süslü kuşun adı.
  • tavvaf : Kâbe'yi ziyaret ve tavaf eden. * Resmî dairelerde gece bekçisi. * Çok tavaf eden.
  • tavvafe : Kedi.
  • tavvafiyye : Resmî dairelerdeki gece bekçilerine verilen ücret.
  • tavvas : Tas yapan.
  • tavy : Açlık.
  • tavzif : Vazifelendirmek, iş vermek.
  • tavzih : Açıklamak. Açık olarak beyanda bulunmak.
  • tayalis : (Taylasân. C.) Başa ve boyna sarılan şallar. * Başa sarılan sarıkların omuzlar üzerine salıverilen uçları.
  • taybe : Medine şehri. Yesrib. Medine-i Münevvere.
  • taycan : (C.: Tâyâcin) Tava.
  • tayeran : (Tayrân) Uçuş. Uçma.
  • tayf : Hayâl. Uykuda veya karanlıkta gözde tecessüm eden şekiller. * Gül. * Kavs-ı kuzah. Gökkuşağı.
  • tayfur : Bir kuş ismi.
  • tayh : Helâk etmek veya helâk olmak. * Bırakmak. ◊ Bulaşmak. * Hafiflik.
  • tayhan : Boş ve mâlayâni şeylere itiraz eden kimse.
  • tayhuc : Turaç kuşu (Bir sülün nevidir.)
  • tayi' : İtaat eden, boyun eğen kimse. * Bir işi kendi isteğiyle yapan.
  • tayian : İsteyerek.
  • tayih : Hayran kimse.
  • tayir : (Tayr.) Kuş. * Uçmak. * Çabuk yürümek.
  • tayiş : Yeynicek kimse. * Hafiflik.
  • taylasan : (C.: Tayâlis-Tayâlise) Başa ve boyna sarılan şal. * Başa sarılan sarığın omuzlar üzerine salıverilen ucu.
  • tayr : (C.: Atyâr-Tuyur) Kuş. * Uçmak (mânasına mastardır.)
  • tayrure : Uçmak.
  • tays : Çok adet. * Yer yüzünde olan toprak ve süprüntü. * Nesli çok olan karınca ve sinek.
  • taysel : Çok miktar. Fazlaca.
  • taytan : Yaban sarımsağı.
  • taytava : Bağırtlak kuşuna benzeyen alaca bir kuş. (Yüzü beyaz, başı kara olur.)
  • tayy : Bükmek, sarmak, dürmek. * Kaldırmak. * Geçmek. * Açmak. * Çıkarmak. Bir haberi ketmetmek. Kasten açtırmak. * Atlama, üzerinden geçme.
  • tayyan : Balçık yapan kimse.
  • tayyar : Uçan. Uçucu. Uçma kabiliyeti olan. Havaya kalbolup gaib olan. ◊ Deniz dalgası.
  • tayyaş : Aceleci hafif kimse. * Hilebaz kimse.
  • tayyetmek : Silmek. Kaldırmak. * Mc: Uzun zaman veya mesafeyi az zamanda geçip aşmak.
  • tayyib(e) : İyi, hoş. İyi davranış. Temiz. * Hz. Peygamber'e (A.S.M.) Cenab-ı Allah (C.C.) en güzel kokular vermiştir. Bu yüzden kendisine Tayyib denilmiştir. * Fık: Helâlin her türlü şüphelerden More…
  • tayyibât : (Tayyibe. C.) Bütün güzel sözler, güzel mânalar, harika güzel cemaller. * Bütün kâinat yüzünde cemalleri görünen ezelî Esma-i Hüsnâ'nın cilveleri.
  • taz : f. Koşma, koşuş.
  • taz' : Gayretsiz olmak.
  • taz'if : İki kat, kat kat etmek. Ziyade etmek. Bir kat daha artırmak. Çoğaltmak. * Zayıf addetmek.
  • tazaccu' : Gevşek davranma, üşenme.
  • tazaccur : Sıkıntı. İç sıkılma.
  • tazaffür : Galip olmak, yenmek.
  • tazallül : (Zıll. den) Gölgelenme, gölgede olma, gölge altına girme.
  • tazallüm : Bir haksızlıktan sızlanmak. Şikâyet etmek. * Birinin hakkını veya malını gasbetmek. * Mazlum olmak. * Zulmü kendi nefsine isnad etmek.
  • tazallümât : (Tazallüm. C.) Yanıp yakılmalar, sızlanmalar.
  • tazammud : Yaranın merhemli bezle sarılması.
  • tazammun : İhtiva etmek. İçine almak. İçinde başka şeyleri havi olmak. Muhit olmak. * Tazmini kabul etmek. Kefil olmak. * Man: Lâfzın, mevzuu olduğu mânanın cüz'üne delâlet etmesi.
  • tazannün : (Zann. dan) Sanma, zan ile iş görme, delilsiz hükmetme.
  • tazarru' : Bir şeye gizlice yaklaşmak. * Kendi kusurlarını bilip kibirden vaz geçip tevâzu ile yalvarmak.
  • tazarru'en ve hufyeten : Gizlenip saklanarak.
  • tazarru'kârane : f. Tazarru ederek. Tazarru etmek suretiyle.
  • tazarruf : Zarafet. * Zariflik taslama. İncelik göstermek. Külfetle zarif olmak.
  • tazarrur : (Zarar. dan) Zarar ve ziyâna uğrama.
  • tazavvu' : Bir şeyin güzel kokusunun etrafa yayılması.
  • tazayyüf : Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
  • tazayyuk : (Zîk. den) Sıkışma, daralma.
  • taze : f. Yeni kesilmiş, bayatlamamış, taravetli, buruşmamış. * Yeni duyulan, henüz ortaya çıkan. * Kuru olmayan, yeşil. * Genç, körpe.
  • tazegî : f. Tazelik, yenilik, körpelik. * Gençlik.
  • tazende : f. Koşucu.
  • tazfir : Galip etmek. * Tırnaklaşmak.
  • tazhir : (Zahr. dan) Arkaya atma. Arkaya bırakma veya bırakılma. İhtimâl.
  • tazi : (C.: Tâziyân) Araplar.
  • taziyane : f. Sebeb. Vasıta. * Kırbaç, kamçı.
  • tazlil : (Zıll. den) Gölgelendirme veya gölgelendirilme.
  • tazlim : Zâlim olmak.
  • tazmid : Merhemli bezi yaraya sarıp bağlama.
  • tazmin : Kefil olmak. * Zarar verdiği kimsenin zarar ve ziyanını ödemek. * Edb: Başkasına ait bir mısra veya beyti intihâl ve tevârüd olmaksızın kendi şiirine alma san'atı. * Bir şeyi bir şeye More…
  • tazminât : (Tazmin. C.) Zarar ve ziyana karşı ödenen bedeller. * Zararların bedellerini ödetme.
  • tazr : Eliyle vurup def'etmek. El ile kovmak.
  • tazrir : Zarar vermek. Zarara uğratmak.
  • tazyi' : (C.: Tazyiât) (Ziyâ. dan) Kaybına sebeb olma, bırakıp kaybetme. Boşuna harcama.
  • tazyik : 'Daraltmak, sıkıştırmak. * İcbar etmek. * Sıkıntı ve ızdırab vermek. * Zorlama, baskı. * Fiz: Bir kuvvet harcayarak yapılan basma veya itme işi. Basınç. Katı cisimler, üzerine More…
  • tazyikat : (Tazyik. C.) Tazyikler. Sıkıştırmalar. Baskılar. Zorlamalar. * Basınçlar.
  • te : f. Dek, kadar, değin. Meselâ: Ser-te-ser $ : Baştan başa.
  • te'bid : (C.: Te'bidât) (Ebed. den) Ebedileştirme, sonsuzlaştırma.
  • te'bidât : (Te'bid. C.) Ebedileştirmeler, sonsuzlaştırmalar, te'bidler.
  • te'bil : Deveyi katarıyla getirmek.
  • te'bin : Ölmüş bir kimsenin iyiliklerini hatırlayıp söyleme. * Bir kimseyi yüzüne karşı ayıplama.
  • te'bir : (Ağaçları) aşılama, (ağaçlara) aşı yapma.
  • te'bis : Horlama. Hakaret.
  • te'biye : Yüksek sesle okumak.
  • te'cic : Tutuşturup alevlendirme.
  • te'cil : Başka zamana bırakma. * Acele etmeme. (Zıddı: Ta'cil)
  • te'dib : Edeblendirme. Terbiye verme. * Haddini bildirme.
  • te'dibat : (Te'dib. C.) Edeplendirmeler, terbiye etmeler.
  • te'diben : Te'dib suretiyle, te'dib için. Haddini bildirmek için.
  • te'diyat : (Te'diye. C.) Ödemeler.
  • te'diye : (C.: Te'diyat) Eda etmek. * Ödenmiş para. Verilmiş borç. * Borcunu vermek.
  • te'fik : (C.: Te'fikât) Yalan söyleme. * Yalan ve iftirâ etme.
  • te'haz : Tekrar almak.
  • te'hil : Misafire 'hoş geldiniz' demek olan ehlen ve sehlen cümlesini söylemek. * Ehliyetli kılmak. * Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak. * Lâyık ve müstehak görmek.
  • te'hir : Geciktirme. Sonraya bırakma.
  • te'hirât : (Te'hir. C.) Tehirler, geciktirmeler, sonraya bırakmalar.
  • te'hiye : Hayvana yatacak ahır yapmak. * Birbirine kardeş olmak.
  • te'kid : Kuvvetlendirme, sağlamlaştırma. * Üsteleme. Bir iş için evvelce yazılan bir yazıyı tekrarlama.
  • te'kiden : Tekrarlama ile. * Sağlamlaştırarak. Te'kid suretiyle. * Evvelce yazılmış olan bir yazıyı tekrarlıyarak.
  • te'kil : Yedirme veya yedirilme.
  • te'leb : Bir ağaç adı.
  • te'lib : Kandırmak.
  • te'lif : Barıştırmak. Husumeti defetmek. Ülfet ve imtizac ettirmek. * Çeşitli şeyleri birleştirip karıştırmak. * Eser yazmak. * Noksan bir adedi bine çıkarmak.
  • te'lifât : Yazılmış eserler, kitaplar.
  • te'lil : Tez etmek, çabuklaştırmak.
  • te'lis : Durdurmak, ikâmet. * Yağmurun devamlı yağması.
  • te'liye : İbadet ettirmek.
  • te'mim : Kasdetmek.
  • te'min : Güvenlik, emniyet hissi vermek. * Sağlamlaştırma, şüphe bırakmama. * Sağlamak. Kat'i vaadde bulunmak. Emn ve emân vermek. * Elde etme.
  • te'minât : (Te'min. C.) İnandırmak ve emniyet vermek için veya muhtemel zararı ödemek için verilen söz veya para, gösterilen kefil.
  • te'minen : Te'min suretiyle.
  • te'mir : Emretmek.
  • te'mit : Zihnen tahmin etme.
  • te'miye : Öpmek.
  • te'nib : Ayıplamak. * İncitmek.
  • te'nis : Ürkekliğini gidermek. Alıştırmak. * Bir hayvanı terbiye ederek işe yarar hale getirmek. ◊ Bir kelimenin sonuna te'nis alâmeti olan ( ) ilâve ederek müennes yapmak.
  • te'rib : Kuvvet verme, sağlamlaştırma. * Çoğaltma.
  • te'rik : Gece uykusuz bırakma.
  • te'ris : Kandırma. * Ateş yakma. * Fitne düşürme.
  • te'riş : Bozmak. Fitne çıkarmak.
  • te'şib : Kandırmak.
  • te'sif : Sacayak üstüne çömlek koymak.
  • te'sil : Sermaye vermek. * Asıl etmek. ◊ Tez etmek. Sür'atli yapmak.
  • te'sim : Günah işledin demek. Bir kimsenin günahkâr olduğunu söylemek.
  • te'sin : Tağyir etmek, değiştirmek.
  • te'sir : Bir şeyde eser ve nişane bırakma. * Vasıfları ve halleri değiştirme. * İşleme, dokuma, iz bırakma. * İçe işleme. * Kederlenme.
  • te'şir : Gedik etmek.
  • te'sirat : (Te'sir. C.) Te'sirler.
  • te'sis : Kurma, temelleştirme, esaslar koyma. * Esas koymakla sâbit, sağlam ve kararlı kılmak.
  • te'sisat : (Te'sis. C.) Te'sisler, kuruluşlar. Kurulup temelleştirilen şeyler.
  • te'siye : Teselli verme, avutma.
  • te'te : Tekebbürlenmek, gururlanmak. Ululanmak.
  • te'tee : Söylerken dilini, 'tâ' lâfzına döndürmek.
  • te'tiye : Su yolunu vermek.
  • te'vib : Tesbih etmek. * Sabahtan akşama kadar seyretmek.
  • te'vid : Eğriltme.
  • te'vil : (Tef'il veznindendir) Bir nesneye redd ve irca' etmek. Döndürmek. Te'vil kelimesi, bazı müfessirlere göre, rücu' mânasına olan 'Evl: ' den alınmıştır.
  • te'vilât : (Te'vil. C.) Te'viller. Zâhiren yakın mâna ve delil nakletmek sebebiyle başka mâna vermeler.
  • te'vim : Tâzim etmek, hürmet etmek.
  • te'viye : Haz duyup 'oh' demek.
  • te'ye : Eğlenmek, durmak, oyalanmak.
  • te'yid : (C.: Te'yidât) Kuvvetlendirme. Sağlamlaştırma. Metânet verme. * Doğrulama, doğru çıkarma. Destekleme.
  • te'yis : (Ye's. den) Me'yus etme, ye'se düşürme. Umutsuzlaştırma.
  • te'z : Yara. * Cenk edip döğüşürken birbirine yakın olup yoldaşını gözetmek.
  • te'zin : Ezan okutma. * Bağırıp ilân etme.
  • te'ziye : Eziyet etme, cefa çektirme.
  • tea : Duâ.
  • teab : (Bak: Taab)
  • teabbüd : (Bak: Taabbüd)
  • teabbüs : Abes yüzlü olmak.
  • teaddi : (Bak: Taaddi)
  • teadi : (C.: Teâdiyât) (Adu. dan) Ara açılma. Düşmanlık.
  • teadud : (Adud. dan) Kol kola girme. * Birbirini tutma. Karşılıklı yardımda bulunma. Birbirine yardım etme.
  • teadül : (C.: Teâdülât) (Adl. den) Birbirine denk gelme. Eşitlik, denklik, beraberlik.
  • teaffüf : (Bak: Taaffüf)
  • teaffün : (Bak: Taaffün)
  • teahhüd : Hıfzetmek, korumak. * Uymak, tâbi olmak, riâyet etmek.
  • teahhur : Geri kalmak. Geciktirmek. Gecikmek.
  • teahüd : Sözleşmek. Ahidleşmek.
  • teahüdât : (Teâhüd. C.) Sözleşmeler. Ahidleşmeler.
  • teakk : Dolu olmak.
  • teakkub : Her nesnenin âkibetine nazar etmek. Sonuna bakmak.
  • teakkud : Bağlanmak.
  • teakkum : Tereddüt etmek, kararsız olmak.
  • teakkün : Karın buruşukluğu.
  • teakkür : Cem'olmak, toplanmak. * Açlık.
  • teakküs : (Aks. den) Tersine dönme.
  • teakub : Birbiri ardınca olmak, peşinde olmak. * Bir nesneyi sonradan çoğaltmak.
  • teakud : (Akd. den) Bağlaşma, akidleşme.
  • teala : Nâmı büyük' meâlinde olup. Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) kudsiyet ve büyüklüğü için hürmeten söylenir.
  • tealallah : Allah yükseltsin!
  • teali : Yükselme. Yüceltme. Çok yüce olma.
  • tealiperver : f. Yükselmeyi isteyen.
  • tealli : (C.: Tealliyât) Yüksek olma. Yükselme.
  • tealluk : Muhabbet etmek, sevmek. * Alâkalı olmak.
  • teallül : (Bak: Taallül)
  • tealüm : (İlm. den) Bir şeyi herkesin bilmesi.
  • teami : Görmez gibi görünme. Yalandan görmezliğe gelme.
  • teammüc : Eğrilik.
  • teammüd : (Bak: Taammüd)
  • teammuk : Batmak, gömülmek.
  • teammüm : İmame sarmak, sarık sarmak. * Umumileşmek.
  • teamül : Olagelen iş. * Birbiriyle alıp vermek. * Yapılagelen muamele ve münasebet. * Usul. * Reaksiyon, tepki.
  • teamüs : Gaflet etmek. Câhillik etmek.
  • teanni : Zahmet çekme.
  • teannüd : Hakkı ve doğruyu bilerek tersini yapmak.
  • teannüt : Meşakkate düşmek. * Hasmın kötülüğünü ve zilletini istemek.
  • teanuk : Birbirinin boynuna sarılma. Kucaklaşma.
  • tearri : (Uryet. den) Soyunma. Çıplaklaşma.
  • tearrüf : Bir şeyi araştırarak öğrenme.
  • tearüf : Tanışmak. Birbirini tanımak. Birbirine tanış çıkmak.
  • tearuz : Muâraza. İki kişi arasında zıddiyet, mümânaat etmek.
  • tearuzen : Birbirine zıt olarak, muarız olarak.
  • teas : Sürçüp yüzü üstüne düşmek.
  • teaşi : Gafil görünmek.
  • teassi : Muhalefet etmek, karşı gelmek. * Sopayla vurmak, asâ ile darbetmek.
  • teassüf : Müstakim yoldan çıkmak. İ'tisaf.
  • teassür : Sıkılmak.
  • teassüs : Kokmak. * Geceleyin ava gitmek.
  • teaşük : Sevişmek.
  • teasür : (Üsr. den) Bir şey güçleşme. Güç olma. ◊ Geçim. Güzel geçinme.
  • teaşür : Muaşeret etmek, iyi muamelede bulunmak.
  • teati : Karşılıklı alıp vermek. * Bir şeye el uzatıp almak. Hakkı olmayan şeye el uzatmak. * Fık: Pazarlıksız ve konuşmadan fiilen vâki olan mal alış verişi.
  • teattuf : Esirgemek. Merhamet etmek. Şefkat göstermek. * Ulaşmak. İttisal etmek. * Eğilip bükülmek.
  • teattul : Kadının elinde ve ayağında kınası, saçında boyası, kolunda ve boynunda mücevherleri olmaması.
  • teattus : Aksırma.
  • teattuş : Susamak.
  • teatuf : Birbirine şefkat, muhabbet ve sevgi göstermek. * Birbirine bağlanma.
  • teatufât : (Teâtuf. C.) Karşılıklı sevgiler.
  • teavün : Yardımlaşmak. Birbirine muâvenet etmek.
  • teavünât : (Teavün. C.) Yardımlaşmalar.
  • teavür : Elden ele gitmek.
  • teayüş : Birbiriyle dirlik etmek.
  • teayyüb : Ayıplamak.
  • teayyün : Bellibaşlı olmak. * Meydana çıkmak. Görünmek. Belirmek. * Anlaşılma. Zâhir ve âşikâr olma. (Bak: Taayyün)
  • teazud : Kol kola tutunma. * Mc: Yardım.
  • teazum : Gözde büyümek. Azametlenmek. Büyük görünmek.
  • teazzuk : Darlık, tazyik.
  • teb : f. Hararet. * Tıb: Sıtma.
  • teb'an : Bir şeyin arkasından gitmek ve ona tabi olmak.
  • teb'id : Uzaklaştırma. Bir yerden bir yere sürme, kovma.
  • teb'iz : Bölmek. Bölük bölük etmek. Bir kısma ait etmek.
  • teb-zede : (C.: Teb-zedegân) f. Sıtmaya tutulmuş.
  • teba' : Tabi olma. Uyma.
  • teba'sus : Muztarib olmak, ıztırab çekmek. Acı çekmek.
  • teba'ul : Kadının kocasıyla konuşup görüşmesi.
  • teba'uz : Parçalanma. Kısım kısım ayrılma.
  • tebaa : Tâbi olanlar. Birisinin veya bir devletin emri altında olanlar.
  • tebab : Ziyan, zarar, kayıp, hasar.
  • tebadül : Birbirinin yerine geçmek. Karşılıklı değişmek. Trampa.
  • tebadülât : (Tebadül. C.) Değişmeler. Tebadüller.
  • tebadür : Ani olarak zihne girmek. * Hâdis olmak. * Barışmak. * Öğretmek. * Diğerini geçmek için sür'atlenmek, hızlanmak.
  • tebagguz : (Buğz. dan) Sevmeme. Kin besleme. Buğzetme.
  • tebagi : Birbirine zulüm etmek.
  • tebaguz : (C.: Tebâguzât) (Buğz. dan) Sevişmeme, gizli kin tutup düşmanlık besleme.
  • tebah : f. Mahvolmuş. Yıkılmış. Fesada giriftar olmuş. * Bozuk.
  • tebah-kâr : (C.: Tebâhkârân) f. Mahveden, harab eden, bitiren.
  • tebahbuh : Durmaya, oturmaya, girmeye ve çıkmaya kadir olmak. * Ortada oturmak.
  • tebahhur : (Bahr. den) Bir şeyin içine dalma ve derinliğine varma. Bir ilimde derin ihtisas kazanma. ◊ (Buhar. dan) Buharlaşmak. Tütsülenmek. Buğulanmak. * Kokmak.
  • tebahhurât : Buharlaşmalar. Buğu haline geçmeler.
  • tebahi : Övünme, tefahur. * Muharebe edişmek, karşılıklı dövüşmek.
  • tebahtur : Dalgalanmak, dalgalanır olma. * Kibirlenerek yürüme, kibirli kibirli yürüme.
  • tebaî : Hakiki maksat olmayıp dolayısıyla olan. * Başkasına uyarak. * Cüz'î olarak. (Bak: Tebeî)
  • tebaiyyet : Uyma, tabi olma. İtaat, inkıyad ve imtisal etme.
  • tebaiyyeten : Tâbi olarak. Uyarak.
  • tebaki : (Bükâ. dan) Ağlar görünme. Yalandan ağlama.
  • tebakkur : İlim ve malda genişlik üzere olmak. Âlim ve zengin olmak.
  • tebançe : Tokat.
  • tebane : Zeyreklik, akıllılık.
  • tebar : Helâk, bitme, yok olma. ◊ f. Soy, nesil, neseb.
  • tebari : Mücâdele ve muhârebe etmek. Savaşmak, dövüşmek.
  • tebarük : Çoğalmak, ziyâde olmak. * Uzamak. * Büyüklük. * Genişlemek. * Zâhir olmak, görünmek.
  • tebarüz : Belli olma, belirtme. Görünme. * İki hasım cenk için meyadan çıkma.
  • tebaşir : Müjde. * Her şeyin öncesi, ilk zamanı. ◊ f. Tebeşir.
  • tebassur : Göz açıklığı, dikkat-i nazar. İleri görüş.
  • tebaşür : Muştulamak. Müjdelemek. * Mübaşeret etmek, bir işe girişmek, başlamak.
  • tebattun : Bir şeyin içini dışını iyice anlamak için çalışma.
  • tebatu' : Ağır davranma. Ağır hareket etme.
  • tebaüd : Uzaklaşma. Uzağa çekilme. * Uzama.
  • tebaüdât : (Tebaüd. C.) Birbirinden uzak düşmeler. Uzaklaşmalar.
  • tebaul : Oynamak.
  • tebayi' : (Bak: Tabayi')
  • tebayü' : Bey'edişmek, bir malı diğer bir malla değişmek.
  • tebayün : İki şey arasındaki uyuşmazlık. Birbirinden ayrı ve başka olmak. İhtilâf vuku bulmak. Zıtlık.
  • tebayünât : (Tebayün. C.) Tebayünler, iki şey arasındaki farklılıklar.
  • tebazül : Birbirine bahşiş etmek.
  • tebb : Zarar, ziyan, hasar, kayıp.
  • tebban : Saman satan, samancı.
  • tebcil : Ağırlamak. Yüceltmek. Birisine ta'zim etmek. Hürmetle hareket etmek.
  • tebcilen : Ağırlıyarak, tâzimen.
  • tebdil : Değiştirmek. Tağyir etmek. Bir şeyi başka bir hâle veya şeye değiştirmek.
  • tebdilât : (Tebdil. C.) Tebdiller, değiştirmeler.
  • tebdilen : Değiştirerek. Tağyir ederek.
  • tebea : (Tâbi. C.) Tâbi olanlar, uyanlar.
  • tebean : Tâbi olarak. Uyarak.
  • tebecbüc : Sevinmek.
  • tebeccüs : Suyun açıktan akması.
  • tebeddi : Sahraya çıkmak, çöle çıkmak.
  • tebeddü' : Ehl-i Sünnetten iken başka mezhebe girme. * Dinini değiştirme. İrtidad. * İyi olan ahlâkını bozup değiştirme. ◊ Başlamak.
  • tebeddüd : Perâkende olmak, dağılmak.
  • tebeddül : Başkalaşmak. Değişmek. * Yeni hey'ete, başka kıyâfete girmek. (Bak: Hudus)
  • tebeddülât : (Tebeddül. C.) (Bedel. den) Tebeddüller, değişiklikler, tagayyürler, tahavvülât.
  • tebeh : (Bak: Tebah)
  • tebehhül : Tahsil için sıkıntı ve zahmet çekme.
  • tebehhüm : şüpheli ve belirsiz olma.
  • tebehhur : (Bak: Tebahhur)
  • tebehhür : Tıb: Kısa ve sık nefes alma.
  • tebehkar : (C.: Tebehkâran) f. Mahveden, harab eden. Bitiren.
  • tebeî : Kasdî olmayan. * Tâbi olarak. * Başkasının vücuduyla kaim olan. * Müstakil olmayıp başkasına tâbi olarak. (Bak: Tebaî)
  • tebekkül : Karışmak.
  • tebekküm : (Bekem. den) Dili tutulma. Konuşurken tutulup kalma.
  • tebelbül : Lisanların muhtelif ve muhtelit olması. Bazısı Arapça, bazısı Farsça ve Türkçe olmak gibi. * Karışıklık.
  • tebelleş : Birbirine geçmiş, karmakarışık, karışmış.
  • tebellüc : Sabah yeri ağarmak.
  • tebellüd : Ağır, tembel olma. * Bir şeye tahassür ve teessüf etme. Pişmanlıktan dolayı 'hay meded' diye ellerini birbirine çarpma. * Yere düşme.
  • tebellüğ : Anlayıp alma. Yetişme, erişme. * Tebliği kabul etme.
  • tebelluh : Tekebbürlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.
  • tebellüh : Ahmak olmak. * Suretâ ahmaklık göstermek. * Kaybolmuş bir şeyi araştırmak. * Yolu bilmeyen kimse, erbâbından sorup araştırmayarak gitmek.
  • tebellül : (C.: Tebellülât) Nemlenme, ıslanma.
  • tebellür : Billurlaşmak. Parlak, şekilli olup ve donup katılaşmak. * Açığa çıkmak. Meydana çıkmak.
  • teben : Zeyrek, akıllı kimse.
  • tebenni : Evlât edinme.
  • teber : f. Balta.
  • teberku' : Yüzünü örtme, peçeleme. Yaşmaklanma.
  • tebernüs : Bürnüs giymek.
  • teberra : Uzak durma. Sevmeyip yüz çevirme.
  • teberri : Alâkasız olma. Sevmeyip yüz çevirme. * Temiz olma.
  • teberru' : Bağış. Bir malın karşılıksız olarak verilmesi. Mecburiyet olmadığı hâlde birisine bir malı vermek. Hayırlı işlerde yardım ve ihsanda bulunmak.
  • teberrü' : Pâk ve temiz, halis ve helâl olmak.
  • teberruan : Teberru ederek, teberru suretiyle, bağışlayarak.
  • teberruât : (Teberru'. C.) Teberrular, bağışlar, bağışlamalar.
  • teberrüc : Açık saçık olmak. * Kadının süslenip yabancılar içinde gezmesi. (Câhiliyet devrinde olduğu gibi)
  • teberrüd : Soğuma, serinleme, soğuk hâle gelme. * Soğuk suya girme.
  • teberrük : Bir şeyi bereket veya saadet vesilesi sayarak almak veya vermek. Uğur ve bereket saymak. * Hayr-ı İlâhiye hissedâr olmak.
  • teberrüken : Uğurlu ve mübarek olarak. Bereket mevzuu ederek.
  • teberrüm : Muztarib olmak, ıztırab ve acı çekmek.
  • teberrür : Allah rızasına çalışma.
  • teberruz : İktifa etmek, yetinmek.
  • teberrüz : Görünme, meydana çıkma.
  • tebertum : Büyüklük taslama. * Hiddetlenme, öfkelenme, kızma.
  • teberzin : f. Eskiden harp âleti olarak kullanılan ve eyere asılan küçük savaş baltası.
  • tebeşbüş : Küçükten büyüğe güler yüz gösterme.
  • tebessül : Somurtma, surat asma. Yüzünü ekşitme.
  • tebessüm : Gülümseme. Nazikâne ve dişlerini göstermeyerek gülme.
  • tebessüm-künan : f. Gülümser tarzda, gülümseyerek.
  • tebessümat : (Tebessüm. C.) Gülümsemeler, tebessümler.
  • tebessür : Sivilce çıkma.
  • tebettül : Halkdan ayrılmak. * Mâsivadan kesilip ihlâs ile Hakka yönelmek ve ubudiyet etmek. * Evlenmekten vaz geçip zâhidlik etmek.
  • tebevvü' : Makam tutmak.
  • tebevvül : Bevl etmek. İşemek.
  • tebeyyün : Belli olmak. Sabit olmak. Görünüp anlaşılmak.
  • tebeyyüt : Geceleyin yağma etme. * Bir işi gece yapmak.
  • tebezzuh : Tekebbürlenmek, gururlanmak.
  • tebezzuk : (Büzâk. dan) Tükürme.
  • tebezzül : 'Terk-i hıfz etmek; yâni ne olursa sakınmayıp her yerde kullanmak.' ◊ Yarılma. Şakk.
  • tebhal : (Tebhâle) Dudak kabartısı.
  • tebhic : (Behic. den) Güzelleştirme.
  • tebhih : Sıcaklığın az olması.
  • tebhil : (Bahal ve Buhl. den) Bir kimse için 'pinti, hasis' deme.
  • tebhir : Buharlaştırma. Buhar hâline getirme. * Tütsüleme.
  • tebhit : Ağlatmak.
  • tebi' : Yardımcı, yardak. * Sığır yavrusu.
  • tebia : Zulümle ve zorla alınmış olan kumaş.
  • tebk : Dolu olmak, dolmak.
  • tebkir : Acele etmek.
  • tebkit : Tekdir etmek. Azarlamak. Vurmak. Başa kakmak. * Delil ve bürhanla galip gelip susturmak.
  • tebkiye : (Bükâ. dan) Dokunaklı sözler söyleyip ağlatma.
  • tebl : Fesad etmek, çürütmek.
  • tebliğ : Ulaştırmak. Götürmek. * Bildirmek. * Eriştirmek.
  • tebligat : (Tebliğ. C.) Tebliğler. İlânlar. Bildirilen şeyler.
  • teblil : Islatma. Islatılma.
  • teblim : Çirkin yapmak, çirkinleştirmek.
  • tebliye : Eskitme ve çürütme. köhneleştirme.
  • tebn : (C.: Etbân) Saman.
  • tebnî : Saman renkli.
  • tebniye : Çok bina yapmak.
  • tebric : Dışarı çıkarmak. * Hâlinden döndürmek.
  • tebrid : (Bürudet. den) Soğutma, soğutulma. * Mc: Ara açılma, soğuma.
  • tebrie : (Tebriye) Bir kimseyi şüpheden ve zan altından kurtarmak. Temizliğini ve suçsuzluğunu meydana çıkarmak. * Borçtan kurtarmak. * Nezahet, ismet. * Beraet ettirmek.
  • tebrih : (C.: Tebârih) İncitmek. Eza vermek.
  • tebrik : Gözlerini dike dike bir yere bakmak. * Günaha girmek. * Uzak bir yere sefer etmek. * Çetinlik, zorluk sebebi ile yorulmak. * Kadının süslenip püslenmesi. * Evi ziynetleyip süslemek. More…
  • tebrikât : (Tebrik. C.) Tebrikler. Tebrik etmeler.
  • tebriye : (Bak: Tebrie)
  • tebriz : Dışarı çıkarmak. * Tekebbürlenmek, gururlanmak. * Göstermek, izhâr etmek.
  • tebsir : İnsanın gözünü açacak şekilde tarif ve izah etmek ve kalbine basiret vermek.
  • tebşir : Müjdelemek. Hayır haber vermek. Müjdelenmek.
  • tebşirât : (Tebşir. C.) Müjdelemeler, müjde vermeler.
  • tebtie : (Bati. den) Yavaşlama, ağırlaşma.
  • tebtik : Kulak kesmek.
  • tebtil : Tamamen hakka yönelmek. * İyice ve tamamiyle kesmek. * Terbiye etmek. * Yemek. (Bak: Tebettül)
  • tebtit : Kesmek. * Dağıtmak. * Bitirmek.
  • tebuk : Hicaz'ın kuzey tarafında Medine-i Münevvere'den Şam'a giden yolun ortasında bir yerdir ve Peygamber Efendimizin son gazvesinin yeri olmakla meşhurdur. Tebuk'te More…
  • tebvib : (Bâb. dan) Kısım kısım ayırma. Bablara ayırma.
  • tebvie : Bir kadını boş bir evde oturtma.
  • tebyin : Belirtme. Açıkça anlatma. * İsbat etme.
  • tebyiz : Temizce yazma. Müsveddeden daha iyice bir kâğıda yazma. * Ağartma, beyazlatma.
  • tebzil : Delme, yarma. Çok azimle bir şeye girişmek, adamak.
  • tebzir : Boş yere malını sarf etmek. * Serpmek. Dağıtmak. * İsraf etmek, lâyık olmayan yere malını sarfetmek.
  • tebzirât : (Tebzir. C.) İsraflar. * Tohum saçmalar.
  • tec'id : (Ca'd. den) Saç kıvırtma.
  • teca'cu : Yere düşmek.
  • teca'ud : (Ca'd. dan) Büklüm büklüm olma (saç).
  • tecadu' : Husumet etmek, düşmanlık etmek.
  • tecafi : Uzak olma. Yerinden bir tarafa ayrılma.
  • tecahüd : Kuvvetini sarfedip uğraşmak. Çalışmak. ◊ İnkâr etmek.
  • tecahüf : Darbetmek, vurmak. * Üstün gelmek, galebe etmek.
  • tecahül : Bilmezlikten gelme. Bilmiyor görünme.
  • tecahülkâr : f. Bilmezlikten gelen.
  • tecahüm : Yüz pörtürmek.
  • tecahür : Aşikâre olmak, açık ve belli olmak.
  • tecalüs : Birlikte oturmak.
  • tecamu' : Cima etmek. * Toplanmak, cem'olmak.
  • tecanüb : Sakınma. Çekinme.
  • tecanüf : Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
  • tecanün : Delirmek.
  • tecanüs : Bir cinsten olma. * Birbirine sıkı sıkı bağlılık, benzeyiş ve uygunluk.
  • tecarüb : (Tecarib) (Tecrübe. C.) Tecrübeler.
  • tecasü : Diz üstüne çökmek.
  • tecasür : Cesaretlenme.
  • tecavif : (Tecvif. C.) Oyuk yerler, oyuklar.
  • tecavüb : Cevaplaşma. Karşılıklı cevap verme.
  • tecavül : (C.: Tecâvülât) (Cevelân. dan) Dolaşma. Cevelân etme.
  • tecavür : Komşu olma.
  • tecavüz : Haddini aşma. Söz veya hareketle ileri gitme. * Aleyhine hareket etme. * Zorlama. * Geçme. * Sataşma, saldırma, sarkıntılık.
  • tecavüzât : (Tecavüz. C.) Tecavüzler. Sataşmalar. Haddi aşmalar.
  • tecavüzkâr : (C.: Tecavüzkârân) f. Sataşan, saldıran, tecavüz eden.
  • tecazüb : Birbirine karşı duyulan yakınlık. * İncizab etme. Çekme.
  • tecazüm : Kesişmek.
  • tecazür : Sövüşme.
  • tecbib : Ürkmek. Kaçmak. * Davarın ön ayaklarının dizlerine kadar beyaz olması.
  • tecbin : Birisine 'korkaksın' deme, korkak sayma.
  • tecbir : (Cebr. den) Çıkık veya kırık olan kemiği sarıp iyi etme.
  • tecbiye : Rüku eder gibi eğilip durmak.
  • tecdi' : Bir kimseye iyileşmesin diye beddua etme. * Vücudun bir tarafını kesme. * Çocuğu zararlı şeylerle besleyip gelişmesini önleme.
  • tecdid : Yenileme. Yenilenme. Tazelenme.
  • tecdidât : Yenilemeler, tazelemeler.
  • tecdiden : Yenileterek. Yenileyerek.
  • tecdil : Yere yıkma, yere atma, yere vurma.
  • tecebbür : (Cebr. den) (C.: Tecebbürat) Kibirlenme, büyüklenme.
  • tecebbüs : Yürürken sallanmak.
  • tecebcüb : Kurumak.
  • teceddüd : Tazelenme. Yenilenme. (Bak: Müceddid)TECEFFÜF : Kuruma, kuruyup katılaşma.
  • tecehhüz : (Cihaz. dan) Hazır bulunma. Cihazlanma, hazırlanma.
  • tecehzum : Ululanmak.
  • tecelbüb : Gömlek giymek.
  • tecelcül : Deprenmek, harekete geçmek.
  • tecelli (tecellâ) : Görünme. Bilinme. * Kader.
  • tecellidâr : f. İlâhî kudret ve lütuf ile meydana gelen.
  • tecelligâh : f. Tecelli yeri. İlâhi kudretin, İlâhi sırrın meydana çıktığı, göründüğü yer.
  • tecelliyat : (Tecelli. C.) Tecelliler.
  • tecellüd : Tekellüfle celâdet göstermek. Kendini şecaatli ve cesâretli göstermeğe çalışmak. * Serkeşâne inad etmek.
  • tecellül : Ululanmak, büyüklenmek.
  • tecemcüm : Sözünü söylemekte güçsüz olmak. Konuşamamak.
  • tecemmu' : Toplanma. Birikme.
  • tecemmuât : (Tecemmu'. C.) Birikmeler, toplanmalar, yığılmalar.
  • tecemmüd : Donma. Sertleşme. Katılaşma.
  • tecemmüdât : (Tecemmüd. C.) Sertleşmeler, katılaşıp donmuş şeyler.
  • tecemmül : Ziynetlenmek. Süslenmek. * Ululuk göstermek. * Âletler. Sebepler.
  • tecemmülât : (Tecemmül. C.) Eşya, levâzım. Tetümmat.
  • tecemmüm : (Bitki) büyüme, çoğalma.
  • tecemmüş : Tekellüf etmek, özenmek.
  • tecenni : Meyve devşirme. * Bir kişiye işlemediği günahı işledi diye isnad etmek.
  • tecennüb : Sakınma. Çekinme.
  • tecennüd : Bir yere toplanıp asker olmak.
  • tecennün : Cinnet getirme. Delirme. Çıldırma.
  • tecerru' : (Cur'a. dan) Yudum yudum ve süzerek içmek. * Hışmını ve gadabını yutup def'etmek. Hiddetini yenmek. ◊ Bahâdırlık ve kahramanlık etmek.
  • tecerrüb : Tecrübe sâhibi olma.
  • tecerrüd : Soyunma, çıplak olma. * Evli olmama. * Tas: Mâsivadan alâkasını kesip, Allah'a müteveccih olup, ibadet ü taatla meşgul olma. * İman ve İslâmiyete mücahidane ve fedakârane bir tarzda More…
  • tecerrüm : Gitmek. * Etmediği günahı ettim demek. * Eksilmek.
  • teceşşu' : Çok yemekten midenin dolması. * Genirmek. ◊ Haris olmak, hırslı olmak.
  • tecessüd : Ceset şekline girmek. Vücud peyda etmek. Cesedlenmek.
  • tecessüm : Cisim şekline girmek. Maddeleşmek. Göz önüne gelmek. Mücessem olup görünmek. Cisimleşmek.
  • teceşşüm : İncinmek. * Zahmetli şeyleri seçmek.
  • tecessüs : Gizlice araştırmak. Gizlice bakmak. * İç yüzünü araştırmak. * İç yüzünü araştırma merakı.
  • tecessüsât : (Tecessüs. C.) Tecessüsler, araştırmalar. Gözetlemeler.
  • tecessüskâr : f. Gizliden araştıran, meraklı.
  • tecevvu' : (Cu'. dan) İsteyerek aç kalma. Açlık çekme.
  • tecevvüf : İçi boş olma, kovuk olma. * İçine işleme. Nüfuz eyleme.
  • tecevvüz : (C.: Tecevvüzât) (Cevaz. dan) Sözü mecaz olarak söyleme. * Caiz olmayanı caiz görme. Cevaz verip yapılmasını uygun görme.
  • tecevvüzen : Mecaz yoluyla.
  • teceyyüf : Dost edinmek.
  • teceyyür : Teftiş etmek, kontrol etmek.
  • tecezzi : Parçalara ayrılma ve bölünme. Ufalanma.
  • tecezzüv : (Cüz. den) Kısım kısım bölünme. Doğranma, ufalanma.
  • tecfif : (Ceff. den) Kurutma veya kurutulma. * Cübbe giydirme.
  • techil : Bir kimseyi câhil saymak, cahilliğini meydana koyma. ◊ Atın ayaklarını beyazlatmak.
  • techir : Büyütmek. * Genişletmek.
  • techiye : Meyletmek, eğilmek, yönelmek. * Ondan yana sürmek.
  • techiz : Donatma. Gereken şeyleri tamamlama. Cihazlanma. * Fık: Cenazenin yıkanmasından defnetmeğe kadar yapılması lâzım gelen şeyler ve bunları tedarik etme.
  • techizât : (Techiz. C.) Donatım.
  • teclic : Çok gayret ve ikdâm etmek.
  • teclid : Ciltleme. * (Celd. den) Hayvanın derisini yüzme.
  • teclil : (Cüll. den) Hayvana çul örtme, hayvanı çulla örtme.
  • tecliye : (Cilâ. dan) Cilâlama, cilâ verme. * Aşikâre etmek, açıklamak. * Ruşen etmek, parlatmak.
  • tecliz : Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • tecmi' : Bir yere toplamak, * Cuma namazına gelmek.
  • tecmid : Dondurma, dondurulma.
  • tecmil : (C.: Tecmilât) Süs, tezyin.
  • tecmir : Buhur etmek. * Taş atmak. * Hapsetmek. * Aşağı sarkıtmamak. * Kadının saçını toplayıp bağlaması.
  • tecnib : Irak etmek, uzaklaştırmak. * Atın ayağının eğri olması.
  • tecnid : Askerleri sıraya koyma, sıralama.
  • tecnis : İki şeyi birbirine benzer şekle sokma. * Edb: Cinas yapma. İki mânalı söz söyleme.
  • tecniz : Ölüyü tabuta koyma.
  • tecr : Bezirgânlık etmek, ticaret yapmak.
  • tecrî : (Cereyan. dan) Cereyan ediyor, akıyor, gidiyor.
  • tecri' : (Cer. den) Yudum yudum içirme.
  • tecrib : Tecrübe etme, deneme.
  • tecribe : (Bak: Tecrübe)
  • tecrid : Açıkta bırakmak. * Yalnız başına bırakmak. Tek başına hapsetmek. * Dünya alâkalarını kalpten çıkarıp Allah'a (C.C.) yönelmek. * Edb: Bir şairin kendini mücerred bir şahıs, yâni ayrı bir More…
  • tecriden : Tecrid ederek. Tek olarak. * Mücerred (soyut) olarak. Tekliyerek.
  • tecrih : Yaralama.
  • tecrim : Suçlandırma. Cezalandırma. Cürüm isnad etme. * Bir taifeden ayrılıp gitme.
  • tecrir : Çekmek.
  • tecris : Sağlam fikirli etmek.
  • tecrübe : (Tecribe) Deneme, sınama. * Görmüş, geçirmişlik. * Anlamak için yapılan iş. İmtihan. * İlmi bir gerçeği göstermek için yapılan deneme. Deney.
  • tecrübî : Tecrübeye ait. Tecrübeyle ilgili.
  • tecsim : (Cisim. den) Vücudlu gösterilme. Cisimlendirme. Vücud gösterme. ◊ Diz üstüne veya göğüs üstüne çökmek.
  • tecşim : İncitmek. * Teklif etmek.
  • tecsimât : (Tecsim. C.) Vücutlu göstermeler, cisimlendirmeler.
  • tecsis : Kireç karıştırmak. * Kireçle sıvamak. * Binayı kireçle yapmak.
  • tecvi' : (Cu. dan) Acıktırma.
  • tecvid : (Cevdet. den) Bir şeyi güzel yapma. Süsleme. * Kur'an-ı Kerim'i usulüne uygun olarak okuma ilmi ve buna dair yazılan kitap.
  • tecvid ilmi : Harflerin mahreç ve sıfatlarına uymak suretiyle, Kur'an-ı Kerim'i hatasız okumayı öğreten bir ilimdir.
  • tecvif : (C.: Tecvifât) (Cevf. den) Oyma. Oyuk yapma. * Oyuk yer.
  • tecvil : Seyahat etmek, gezmek.
  • tecvir : (Cevr. den) Zora, sıkıya koyma, cevretme.
  • tecviz : Câiz görme. İzin verme, cevaz verme.
  • tecyif : Korkma, korkutulma. * Vurmak. * Murdar etmek, pisletmek.
  • tecyiş : Askerleri dizmek.
  • teczie : (Cüz'. den) Kısım kısım ayırma, doğrama, ufaltma, bölme.
  • teczim : (Kol, kanat gibi şeyleri) kesme.
  • teczir : (Cezr. den) Mat: Kare kökünü alma.
  • tecziye : Cezalandırma. * Parça parça ayırmak.
  • tedabir : (Tedbir. C.) Tedbirler, çareler.
  • tedabür : Kesişmek.
  • tedafü' : Birbirini def etme. * Müdafaa etme. * İtişme kakışma.
  • tedafüî : Kendini müdafaa etme ve koruma ile alâkalı.
  • tedahruc : Yuvarlanma.
  • tedahük : Karşılıklı gülüşme.
  • tedahül : İç içe olmak. Birbiri içine girmek. * Yığılıp kalmak. Birikmek. Karışmak. * Bir taksidi ödemeden ötekinin gelmesi. Ödemede gecikmek.
  • tedaî : Birbirini bir iş için davet etmek. * Yıkılıp harap olmak. * Bir şeyi hatıra getirmek. Bir şeyin başka bir şeyi hatıra getirmesi. Çağrışım.
  • tedarru' : Cübbe veya zırh giymek.
  • tedarü' : Def'edişmek, birbirini kovmak.
  • tedarub : (Darb. dan) Vuruşma, dövüşme.
  • tedarük : (Tedârik) Ele geçirmek. Edinmek. Hazırlamak. * Araştırıp bulmak. * Ardı ardına erişip katılmak ve tevâli etmek.
  • tedarüs : Okuma, yazma.
  • tedaül : Gizlenme, sinme. Zâyi olma. Saklanma. * Küçülme. Büzülme.
  • tedaüm : Kalabalık, izdiham.
  • tedavi : İlâç verme. İyileşmesi için bakma. * Hastalığı iyi etme tarzı.
  • tedavir : (Tedvir. C.) Tedvirler. Çâreler. Yollar. Dolaşmalar.
  • tedavül : Elden ele dolaşma. * Kullanma. * Sürüm. * Geçerlilik.
  • tedavür : Sıra ile yapmak, bir şeyi karşılıklı yapmak.
  • tedayün : Borç edişmek.
  • tedbib : Yumuşak etmek. * Sür'atle gitmek, hızla gitmek.
  • tedbic : Rükuda başı çok eğme.
  • tedbih : Muti etmek, itaat ettirmek, boyun eğdirmek. ◊ Rükuda başını çok aşağı eğmek.
  • tedbir : Bir şeyi te'min edecek veya def' edecek yol. * Cenab-ı Hakk'ın Hakîm ismine uygun hareket, riayet. * Bir şeyde muvaffakiyet için lâzım gelen hazırlık.
  • tedcic : Gökyüzünün bulutlu olması. * Silâh kuşandırmak.
  • tede'lüb : Kimse görmeden gitmek.
  • tedebbür : Bir şeyin sonunu düşünmek, tefekkür etmek. Müdebbir olmak, tedbirli olmak. * Arkasını dönmek.
  • tedeccüc : Silâhlanmak.
  • tedeffuk : Suyun fışkırması. Atılmak. * Dökülmek.
  • tedeffün : (Defn. den) Gömülme, defnolunma.
  • tedehdüh : Dönmek.
  • tedehhi : Dâhileşme. Dehâ eseri gösterme.
  • tedehhün : (Dehn. den) Yağ sürünme, yağlanma.
  • tedehhüş : Dehşete düşme. Korkma. Yılma. Ürperme.
  • tedehrüc : Yuvarlanmak.
  • tedekdük : Taşlıkta ve kum arasında olmak. * Dağ, yerinden ayrılıp pâre pâre olmak. * Zelzele olup yerin deprenmesi.
  • tedekkül : Kendini büyük görmek, tekebbürlenmek.
  • tedeldül : Kımıldamak.
  • tedelli : (C.: Tedelliyât) Tevazu gösterme. * Nazlanma. * Aşağıya inme. * Eğilme.
  • tedelliyât : (Tedelli. C.) Nazlanmalar. * Eğilmeler. * Tevâzu göstermeler.
  • tedellük : Sürtme. Oğma.
  • tedellül : Nazlanma.
  • tedellüs : Gizlenme, ihtifâ etme.
  • tedemdüm : Helâk olmak.
  • tedemmu' : (Dem.' den) Gözün yaşarması.
  • tedemmül : Toprağa gübre dökme. Toprağı gübreleme.
  • tedenni : Aşağı düşme. Aşağı inme. * Daha kötü bir derekeye düşme. Tenezzül etme. Maddi ve mânevi gerileme. Terakkinin zıddı.
  • tedenniyât : (Tedenni. C.) Gerilemeler, tedenniler, aşağılamalar.
  • tedennü' : Yakın olmak.
  • tedennük : Dikkatle bakmak. * Ayırtmak. * Su dökülmek.
  • tedennüs : Pislenme, kirlenme.
  • tederdür : Katı deprenmek. * Gamdan ve korkudan dolayı kendinden geçmek.
  • tederru' : Zırhlanma. Zırh giyme.
  • tederrü' : Birbirine muhâlefet etmek, birbirine karşı gelmek.
  • tederrüb : Alışma, ülfet peydâ etmek.
  • tederrüc : (Derece. den) Derece derece, adım adım ilerleme. * Dürrâce benzer bir kuş.
  • tederrün : Bir organın, bir uzvun şişmesi.
  • tederrüs : (C.: Tederrüsât) Ders alma, okuyup öğrenme.
  • tederrüsât : (Tederrüs. C.) Ders almalar. Okuyup öğrenmeler.
  • tedessür : Elbise giyme. Elbiseye bürünme. * Erkek hayvanın dişisine binmesi. * Kişinin sıçrayıp atına binmesi.
  • tedeyyüm : Yağmurun sert yağması.
  • tedeyyün : Dinini sakınmak. * (Deyn. den) Borçlanma. Borca girme.
  • tedfik : Dökmek.
  • tedfin : (Defn. den) Gömme, defnetme. * Örtme, gizleme.
  • tedhin : (Dühn. den) Güzel kokulu yağ sürme. Yağlamak. ◊ (Duhan. dan) Dumanlama, tütsüleme.
  • tedhiş : Korkutma. Dehşete düşürme. Ürkütme.
  • tedirgin : Huzursuz, rahatsız.
  • tedkik : Hakikatı anlamak ve meydana çıkarmak için inceden inceye araştırma.
  • tedkikat : (Tedkik. C.) Tedkikler. Araştırmalar. İncelemeler.
  • tedlik : Sürme.
  • tedlis : Sattığı şeyin ayıbını müşteriden gizlemek. * Fık: Hadisi ilk nakledenin ismini gizlemek. Hadisi başkasına isnâd eylemek. ◊ Yumuşatmak. Bir şeyi mülâyim ve kaygan yapmak. * More…
  • tedliye : Sarkıtmak. Yukarıdan aşağıya bırakma. * Şaşırma, dehşete düşme. * Delil ve vesika hazırlama. * (Akıl) gitmek. * Ahmak etmek, salaklaştırmak.
  • tedmi' : Göz yaşı dökmek.
  • tedmic : Bir şeyi başka bir şeyin içine yerleştirme. * Arkasını eğmek.
  • tedmin : Yığıp toplamak. * İhâta edip kaplamak. * Lâzım olmak, icab etmek.
  • tedmir : Yok etmek. Mahvetmek. Tepelemek. Perişan etmek.
  • tedmis : Yumuşak etmek, yumuşatmak. ◊ Örtmek, gizlemek.
  • tedmiye : Vurup kanatmak.
  • tednih : Zayıf görüş. * Oturmak, ikamet etmek, mukim olmak.
  • tednik : Yakın olmak.
  • tednir : Ruşen etmek, nurlandırmak, parlatmak.
  • tednis : (C.: Tednisât) Kirletme, kirletilme.
  • tedri' : Zırh giydirme.
  • tedric : Azar azar, derece derece ilerlemek. Birisini bir şeye yavaş yavaş vardırmak. * Sıkıştırmak suretiyle çok güçsüz hâle koymak. * Edb: İfadenin derece derece yükselmesi veya alçalması. (Bak: More…
  • tedricât : (Tedric. C.) Tedricler.
  • tedricen : Yavaş yavaş, azar azar, derece derece.
  • tedricî : (Tedriciyye) Yavaş yavaş olan, derece derece yapılan.
  • tedris : Okutmak. Öğretmek. Ders vermek.
  • tedrisât : (Tedris. C.) Tedrisler. Ders vermeler.
  • tedsim : Yağlı ve uyuz etmek.
  • tedsir : Kuşun yuvasını düzenlemesi veya düzeltmesi.
  • tedsiye : Baştan çıkarma, azdırma. * Gizlemek.
  • tedvih : Şehirler gezmek.
  • tedvim : Teskin etmek, sâkinleştirmek. * Kuşun, uçarken dönüp deverân etmesi. * Dili ağızda döndürmek. * Tatmak.
  • tedvin : Bir araya toplayarak tertipleme. * Edb: Aynı mevzuya ait bahisleri, çalışmaları bir araya getirip kitap hâline getirme.
  • tedvir : Devrettirmek, döndürmek. Çevirmek. * İdare etmek, yönetmek. * Daire şekline sokmak. * Edb: Bir mısradaki kelimelerin yerini değiştirmekle veznin ve mânanın bozulmamasıdır. * Kur'an-ı More…
  • tedviye : (Devâ. dan) İlâç verme. * Kuş kanadının fısıltısı.
  • teebbel : İmtina' etmek, yapmamak, çekinmek.
  • teebbi : İnkâr etmek. * (Ebb. den) Bir kimseyi baba kabul etme. Baba edinme.
  • teebbüd : Ürküp çekinme. * Evlenmeme, bekâr kalma.
  • teebbüh : Kibirlenme, böbürlenme, gururlanma. * Alicenaplık ve göztokluğu ile bir şeyden vazgeçme.
  • teebbün : İzine uyma. Tâbi olma, birinin yolundan gitme.
  • teebbüs : Mütegayyer olmak, rengi değişmek.
  • teebbüt : Koltuklamak.
  • teeccüc : Tutuşma, alevlenme.
  • teeccül : Belli bir vakte kadar müddet isteme. * Sığır ve geyik gibi hayvanların sürü sürü olmaları.
  • teeccüm : Öfkelenme.
  • teeddi : Yetiştirmek.
  • teeddüb : Edebli olma. Utanma. Çekinme. Edebini takınma.
  • teeddübât : (Teeddüb. C.) Edeblenmeler, çekinmeler, utanmalar.
  • teeddüben : Edebli davranarak. Edeb ve terbiye kaidelerine uyarak. Edebi icabı olarak.
  • teeffüf : (C.: Teeffüfât) Oflama. Of çekme.
  • teehhi : Birini kardeş edinme.
  • teehhüb : Hazırlanmak.
  • teehhül : Evlenme. * Ülfet ve ünsiyet eyleme. Ehlileşme.
  • teehhür : Gecikme. Sonraya kalma. Geriye kalma.
  • teekk : Çukur kazmak.
  • teekküd : (Ekd. den) Kuvvet bulma. Sağlamlaşma.
  • teekkül : (Ekl. den) Yaranın, oyulup açılması. * Yenme, eklolunma.
  • teelli : Yemin etmek.
  • teellüb : Cem'olmak, toplanmak. * Dağ keçisinin erkeği.
  • teellüf : Alışma. Hoş geçinme. * Barışma. * Huylanma. * Birikme.
  • teellüfât : (Teellüf. C.) Hoş geçinmeler, alışmalar. Bağdaşmalar.
  • teellüh : Kulluk ve ibadet etmek. * Tazarru' etmek, yalvarmak.
  • teelluk : Yıldıramak, parlamak.
  • teellüm : Elem duyma. Kederlenme. Tasalanma.
  • teellümât : Elemler, kederler, tasalanmalar.
  • teemmel : Düşün, dikkat et, incele (mânasına emirdir).
  • teemmi : (Emet. den) Cariye edinme. * Dadı satın almak.
  • teemmül : İyice, etraflıca düşünmek. Derin derin düşünmek.
  • teemmülî : Düşünerek söylenen veya yazılan. Teemmüle ait ve müteallik. (Bak: Tefekkür)
  • teemmüm : Kasdetmek. * (Ümm. den) Ana edinme. Birini anne kabul etme.
  • teemmür : (Emr. den) Amirlik taslama.
  • teenni : İhtiyatlı ve akıllıca davranma. Bir işte acele etmeyip bir düşünce dairesinde hareket etme. (Teude de denir)
  • teennuk : Nazarında ve fikrinde dikkatli olmak. İttikan. Eşyanın hikmetli, kusursuz ve pürüzsüz yapılışı.
  • teennüs : (Üns. den) Müennes olma. * Kadınlaşma. Kadın gibi hareketlerde bulunma.
  • teerrüb : Ululanmak, büyülenmek. * Kendini zeki göstermeğe çalışmak.
  • teessi : Sabır gösterme. Teselli bulup sabretme. Avutma.
  • teessüf : Eseflenmek. Kederlenmek. * Beğenmemek ve râzı olmadığını ifade etmek.
  • teessül : Sermaye edinmek. * Cem'etmek, toplamak.
  • teessüm : (İsm. den) Günahtan sakınma.
  • teessün : Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek.
  • teessür : Kederli ve üzüntülü olarak içlenmek. Üzülmek. * Te'sir altında kalmak. * Kederlenmek. ◊ İşten alıkoyma. Oyalandırma.
  • teessür-bahş : f. Hüzün veren, keder veren, tasaya düşüren.
  • teessürât : Üzüntüler. Teessürler.
  • teessüs : Temelleşmek. Yerleşmek. Kurulmak. Teşekkül.
  • teetti : Asan olmak, kolaylaşmak. * Beklemek, gözlemek.
  • teevvi : (İvâ. dan) Bir yerde yerleşme, yurt edinme. Oturacak yer edinme.
  • teevvüd : Eğrilme, bükülme. İki kat olma.
  • teevvüh : (C.: Teevvühât) İnleme, figân etme.
  • teevvül : Mânâsı başka olma. Başka anlama gelme.
  • teeyyüd : Kuvvetlenme. Kuvvet ve metânet bulma. Te'yid olunma.
  • teezzi : İncitme.
  • teezzüb : Her yönden rüzgârın esmesi.
  • teezzür : Örtünme, bürünme. Tesettür.
  • tef : f. Buhar. * Sıcaklık, hararet.
  • tef'il : Fal açtırmak. Tefe'ül etmek.
  • tefa' : Hiddet ve gadap etmek, öfkelenmek, kızmak.
  • tefaddul : Faziletlilik iddiasında bulunmak. Üstünlük taslamak. * Bir kimseyi inâyet, ihsan ve kerem ile memnun etmek.
  • tefadi : Bir kimseye 'Sana ben feda olayım' demek. * Feda etmek.
  • tefafih : (Tuffâh. C.) Elmalar.
  • tefahe : Horluk, hakirlik. * Tatsızlık.
  • tefahhuc : Oturduktan sonra ayaklarını ayırmak.
  • tefahhul : Aygırlanmak.
  • tefahhum : Kömürleşme. Kömür hâline gelme.
  • tefahhur : (C.: Tefahhurât) (Fahr. dan) Övünme, fahirlenme.
  • tefahhus : Bir şeyin, bir mes'elenin iç yüzünü dikkatle araştırma.
  • tefahhuş : Fuhşa düşmek, fâhişe olmak. Ahlâksız olmak. * Çirkin sözler söylemek.
  • tefahhusât : (Tefahhus. C.) İnceden inceye araştırmalar.
  • tefahur : Fahirlenmek. İftihar etmek. Kendini iyi görüp, kusurdan gaflet etmek.
  • tefahuş : Birbirine çirkin sözler söylemek.
  • tefakkud : (C.: Tefakkudât) Arayıp sorma. Sorup soruşturma.
  • tefakkuh : Gül gibi açılma.
  • tefakkur : (Fakr. dan) Fakirleşme. Fukaralaşma.
  • tefaküh : (Fâkihe. den) Birbirlerine karşılıklı yemiş atma. * Mc: Şakalaşma.
  • tefakum : İş büyüyüp güçleşme.
  • tefani : Birbirinde fâni olmak. Arkadaşının iyi ahlâkıyla sevinmek. Arkadaşının, kardeşinin meziyyet ve hissiyatı ile fikren yaşamak.
  • tefaric : (Tefric. C.) Yırtmalar, genişletmeler. * Ferah vermeler. * Korkaklar, zaifler, yüreksizler. * (Tifrac. C.) Yırtmaçlar, aralıklar.
  • tefarik : Müteferrik olanlar. Tefrikalar. Ayırma ve seçmeler. * Taksitler. Ufak tefek şeyler. Ayrıca şeyler. * Küçük hediyelik eşya.
  • tefarüt : Müsabaka etmek, yarışmak.
  • tefasil : (Tefsir. C.) Tefsirler, Kur'an-ı Kerim'in mânasını anlatan kitaplar. ◊ (Tafsil. C.) Tafsiller, ayrıntılar.
  • tefassum : Kırılma. Kesilme.
  • tefasuh : Fasahatle söyleme.
  • tefattun : Tefehhüm. Sür'atle anlama, idrak etme. * Ufalanma.
  • tefattur : Yarılma.
  • tefatü' : Muhakeme etmek.
  • tefatuh : Muhakeme olmak. * Bir nesneye başlamak.
  • tefaül : Fal tutmak.
  • tefavüd : Birbirinden faydalanma, yararlanma.
  • tefavüt : Farklılık. İki şey arasındaki fark. Uygunsuzluk. Tehâlüf.
  • tefazul : (C.: Tefâzulât) Mikdar fazlası, fark. * Meziyet ve fazilet yarışına çıkma.
  • tefazzul : Üstünlük taslama, fazilet satma. * Bağışlama, iyilik.
  • tefci' : (C.: Tefciât) Canını yakma, acıtıp ağrıtma. Dertli kılma.
  • tefcir : Yerden su kaynatıp akıtma. * Drenaj, oluk vs. gibi su yolları yaparak, bir yerde birikmiş olan suları akıtma işi. * Yarmak.
  • tefciye : Yemeğin içine nohut, buğday, pirinç, maydanoz ve bunlara benzer şeyler koymak. (Bu konulan şeylere 'ebazir' derler.)
  • tefdim : İbrik ağzına süzgeç koymak.
  • tefdiye : Canını başkası uğruna feda etme.
  • tefe'ül : Fal açmak. * Bazı hâdiseleri, tevafukları uğurlu saymak.
  • tefeb : Helâk olmak, mahvolmak.
  • tefeccu' : Canı yanma, acıma. Kaygılı olma, dertli olma. * Belâ ânında hüzünlü olma.
  • tefeccür : (Fecr. den) (C.: Tefeccürât) Yerden su kaynayıp akma. * Tan yeri ağarma. * Çatlama, yarılma.
  • tefeci : t. El altından yüksek faizle para veren kimse.
  • tefehhüm : Farkına varmak. İdrâk eylemek. * Yavaş yavaş anlamak. Tekellüfle anlamak.
  • tefehhümât : (Tefehhüm. C.) Farkına varmalar, yavaş yavaş anlamalar.
  • tefehhuz : Tâzim, hürmet.
  • tefekku' : Yarılmak.
  • tefekkuh : Fıkıh ilmini tahsil etmek. (Bak: Fıkıh)
  • tefekküh : Yemiş toplayıp vermek. Meyvedar olmak. Meyvelenmek. * Pişman olmak. * Pek hoşlanıp hayrette kalmak.
  • tefekkük : Zincir halkası gibi birbirinden ayrılma.
  • tefekkün : Pişman olmak. * Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.
  • tefekkür : Fikretmek. Düşünmek. Fikri harekete getirmek.
  • tefel : Guslü ve temizliği terk etmekle vücudun kokması.
  • tefellüc : Felç olma, felce uğrama. * Yarılıp çatlama.
  • tefelluk : Yarılma, çatlama.
  • tefellül : (Kılıç) gedik olmak, yaralanmak. Rahnedar olmak.
  • tefellüs : İflâs etme.
  • tefellüt : Halâs olmak, kurtulmak. * Aniden bağından boşanmak.
  • tefelsüf : Feylesoflaşmak.
  • tefennün : Fen öğrenmek. * Çok şeyler bilmek. * Türlü türlü olmak. * Bir fende maharet sahibi olmak.
  • tefer'un : Firavunlaşma. Zâlimlik etme, zulüm yapma. * Çok fazla kibirlenme.
  • teferku' : Parmak öttürmek.
  • teferru' : Bir çok kollara ayrılmak. * Bir kimse halkın üzerine havale olmak. * Bir kavmin en şerefli kadını ile evlenmek. * Çatallanıp dal dal olmak.
  • teferruât : Bir şeyin bütün incelikleri, ayrıntıları.
  • teferruc : (Ferec. den) Ferahlanmak. İç açılmak. * Gezintiye çıkmak. Seyr.
  • teferrüd : (Ferd. den) Tek ve yalnız kalma. Herkesten ayrılma. * Eşsiz, emsâlsiz ve benzersiz olma. * Kendi başına olma.
  • teferrug : (Ferâg. dan) Vaz geçme, fârig olma. * Bir işi bitirip kurtulma. * Satın alınan bir mülkün tapusunu kendi üzerine çevirme.
  • teferruh : (Ferah. dan) İçi açılma, ferahlanma.
  • teferruk : (Fark. dan) Dağılma, ayrılma.
  • teferrüs : Ferasetle bir şeyi kestirmek. Bir şeyi dikkat ve teemmül ederek isabetli olarak idrak etmek, anlamak. * Zannetmek.
  • teferrüş : (Ferş. den) Yayılma, serilme.
  • teferrüz : (İfrâz. dan) Ayrılma.
  • tefes : Kir, pislik. * Menâsik-i Hacta bıyık ve tırnak kesmek, baş ve kaş yolmak.
  • tefeşşi : İntişar etmek, dağılmak. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman sesin ağız içinde dağılıp uzatılmasına denir. Sin, sad, se, ra, fe, şın, mim, dad harflerine mütefeşşi harfleri denir.
  • tefeşşu' : Galip olmak, yenmek. * Çoğalmak, çok olmak.
  • tefeşşü' : Münteşir olmak, yayılmak, intişar etmek.
  • tefessud : Akmak.
  • tefessuh : Fasih olma. Anlaşılması kolay olma.
  • tefessüh : Açılmak. Genişlemek. İnbisat bulmak. * Mecliste çekilip bir adama oturacak yer açmak. ◊ Alçaklaşmak. Bozulmak. * Çürümek. Kokup dağılmak. * Tâkattan düşmek.
  • tefettü' : Rücu etmek, geri dönmek, vazgeçmek.
  • tefettün : Bir kimseyi zorla fitneye atma.
  • tefettüt : (Fett. den) Ufalanma, ufak ufak parçalanma.
  • tefevvüh : (C.: Tefevvühât) (Fevh. den) Söyleme, ağza alma. * Dil uzatma. Münâsebetsiz söz söyleme.
  • tefevvuk : Üstünlük. Fâik ve daha büyük olma. Üstün gelme.
  • tefevvüt : Birbirinden eksik olmak.
  • tefevvüz : Bir işi üzerine alma.
  • tefeyhuk : Geniş, bol olmak. * Çok konuşmak.
  • tefeyyüz : Feyizlenmek. * İlerlemek. * Bollaşmak.
  • tefezzür : Kaftan giymek.
  • tefhim : Ta'zim. * Bir şeyi kalınlaştırmak. * Tecvidde: Harfi kalın okumaktır. Harflerinin adına Müfahhim denir. Şunlardır: Hı, sad, dad, tı, zı, gayın, kaf, lem, rı, vav, elif. Huruf-u More…
  • tefhir : Fahirlendirmek, gururlandırmak. * Gâlip olmakla hükmetmek.
  • tefie : Eğilmek. * Rücu etmek, geri dönmek.
  • tefih : Hakir, zelil. * Lezzeti olmayan.
  • tefile : Gövdesi kokan kadın.
  • tefire : Üst dudağın ortasında olan çukur.
  • tefki' : Parmak öttürmek.
  • tefkih : Hayrete düşürme. * Hoşlandırma. * Yemiş yedirme. ◊ (Fıkh. dan) Öğretme, anlatma. * Fıkıh öğretme.
  • tefkik : Birbirinden ayırmak. * Halâs etmek, kurtarmak.
  • tefkir : Muhtaç etmek. * Yüksek yeri ağaç dikmek için düzlemek. ◊ Düşündürme veya düşündürülme. * Endişe etmek.
  • tefkiye : Yarmak. * Göz çıkarmak.
  • tefl : Tükürmek.
  • teflic : Açmak.
  • teflik : Yarmak.
  • teflil : Gedik açmak, yarmak.
  • tefnid : Tekzib etmek, yalanlamak. * Zayıflatmak. * Aciz etmek. * Korkutmak.
  • tefnik : Nimetlendirmek. * Naz. * Beslemek.
  • tefnin : Karıştırmak. * Çeşitli yapmak.
  • tefri' : Asıldan, kökten şubelere ayrılma, kısım kısım olma. Ayrılma. Fer'lendirme.
  • tefric : Gönül açmak. Gam ve tasa gidermek.
  • tefrice : (C: Tefâric) Aralık, yırtmaç.
  • tefrid : Dünya alâka ve meşguliyetlerinden ayrılıp, ibâdet ve tâatle meşgul olma.
  • tefrig : (Feragat. dan) Boşaltma. * Azade etme. * Dökme. * Kurtarma. * Zâil ve hâlî eyleme. * Vazgeçirme.
  • tefrigât : Boşaltmalar.
  • tefrih : Korkusuz kalmak. * Gelişme, filizleme. Yumurtadan çıkmak. ◊ Ferahlandırma, gönül açma.
  • tefrik : Birbirinden ayırmak, seçmek, ayırdetmek, ayrı kılmak. * Korkutmak. ◊ Ovdurmak.
  • tefrika : Nifak. Ayrılık. Bozuşma. * Bir gazete veya dergide parça parça, bir önceki yazının devamı olarak çıkan uzun yazı. * Fırka fırka olmak.
  • tefrir : Ürkütmek. Kaçırmak.
  • tefris : Yırtmak. * Parçalamak. ◊ Acıktırmak.
  • tefriş : Döşeme. Yayma. Yayıp döşeme. * Ev eşyasını düzenleme.
  • tefrit : Ortalamanın yani vasatın çok altında kalmak, geride kalmak. Normalden aşağı olmak. (İfratın zıddı)
  • tefriz : Farzetmek.
  • tefsa' : Kesmek. * Eskimek.
  • tefsid : Fâsid etmek, bozmak.
  • tefside : f. Hararetli, kızgın.
  • tefsie : Çekmek. Uzatmak.
  • tefsik : (Fısk. dan) Fısk ve fücura sürükleme. Birisine fâsık, kabahatli, günahkâr demek.
  • tefsil : Yaramaz ve kem nesne.
  • tefsir : Mestur, gizli bir şeyi aşikâr etmek. Mânâyı izhâr etmek. * Anladığını anlatmak. Bildiği kadar açıklamak. * Kur'ân-ı Kerim'in mânâsını anlatan kitab.
  • tefsire : Hastaların bevlini koyacak şişe. Sidik kabı.
  • tefte : f. Hararetli, kızgın, kızmış.
  • teftih : (C.: Teftihât) (Feth. den) Açmak. * Bırakmak. * Yarmak, yardırmak. * Geğirmek. ◊ Hor ve zelil etmek. * Kahretmek.
  • teftik : (Fetk. den) Yün, pamuk gibi şeyleri ditmek, tarayıp açmak. ◊ (Fetk. den) Yarma, yarılma.
  • teftil : (Fetl. den) Fitil yapma. Bükme, eğirme.
  • teftin : (Fitne. den) Fitneye düşürme. * Meftun verme. Ayartma.
  • teftir : (C. Teftirat) Bıkkınlık verme. Fütur verme. Usandırma. * Zayıf etmek, zayıflatmak. * Naksetmek, eksiltmek.
  • teftis : Ufak ufak parçalama.
  • teftiş : Kontrol etmek. İşlerin alâkalı vazifeliler tarafından ele alınıp iyi ve tamam yapılmasına çalışmak. * Sormak. * Ayırmak.
  • teftişât : (Teftiş. C.) Teftişler.
  • teftit : Parça parça etme, ufalama.
  • teftiye : Lâğımcılık yapmak. * Büyüyünceye kadar kızı evden dışarıya çıkarmamak..
  • tefvif : Bezi alacalı dokutmak.
  • tefvih : Korkutmak.
  • tefvik : Tar: Okçulukta, yayın sol el ile yukarıya kaldırılması. * Okun gezini yayın kirişine koymak.
  • tefvim : Ekmek pişirmek.
  • tefvit : (Fevt. den) Geçirme, kaçırma.
  • tefviye : Konuşkan olmak.
  • tefviz : Birisine bırakma. * İşini Allah'a (C.C.) havâle etme. * Sipariş ve ihâle etme.
  • tefyil : Bir kimsenin bir kimseye 'fikrin zayıf' demesi.
  • tefyim : Genişletmek.
  • tefzi' : Ürkütme. Korkutma. * Hayretle baktırma.
  • tegabbi : Birisini geri zekâlı sayma.
  • tegabbür : (Gubâr. dan) Tozlanma.
  • tegabi : Bilmez olmak. Ahmaklaşmak.
  • tegabün : (Gabn. dan) Karşılıklı aldatma. Aldanma veya aldanmanın zuhuru.
  • tegabün suresi : Kur'an-ı Kerim'in 64. suresidir. Medenîdir.
  • tegaddi : (Bak: Tagaddi)
  • tegaddüb : (Gadab. dan) Hiddetlenme, öfkelenme, gazaba gelme, kızma.
  • tegafül : Bilmez görünmek, anlamazlıktan gelmek. Kasden kendisini gafil göstermek.(Farazâ, bazılarının altında büyük fenâlıklar varsa da, hücum edilmemek gerektir. Zira, çok fenalık vardır ki, iyilik More…
  • tegalgul : Hoş kokulu şeyler sürünmek. * Zorluk, çetinlik, güçlük. * Bir şeyin, ilmin içine çok dalmak.
  • tegallüb : (Bak: Tagallüb)
  • tegallüf : (Gılaf. dan) Kılıflanma.
  • tegallüt : (C.: Tegallütât) (Galat. dan) Yanılma. Yanlışa düşme.
  • tegalüb : Birbirine galebe etmek, birbirine üstün gelmek.
  • tegamgum : Sözü düz söylememek.
  • tegammüd : Günahı örtmek.
  • tegammür : Suyu az içmek.
  • tegamüz : (Gamze. den) (C: Tegamüzât) Birbirine göz ucu ile işâret etme.
  • tegannuc : (C.: Tegannücât) (Ganc. dan) Nazlanma.
  • tegannüm : Koyunlaşma. Koyun postuna bürünüp kendisini koyun gibi gösterme.
  • tegannus : Tatsız olmak.
  • tegarbül : (Gırbâl. den) Kalburdan geçirme.
  • tegargur : Gargara etmek.
  • tegarrüb : (Gurbet. den) Gurbete çıkma.
  • tegarrüd : (C.: Tegarrüdât) Kuşun hoş ve nağmeli bir şekilde ötmesi.
  • tegarrür : Gururlanma, kibirlenme. * Kaynamak. * Galeyan.
  • tegaşmür : Kahra uğratmak.
  • tegaşşi : (Gışâe. den) Örtünme, bürünme. * (Gaşy. den) Kendinden geçme.
  • tegassül : (Gasl. den) Gusletme, yıkanma.
  • tegassun : (Gusn. dan) Dalbudak peydâ etme. Dallanma.
  • tegat : Birbirini suya daldırmak.
  • tegavün : Cem'olmak, toplanmak. * Kötü işe yardım etmek, şer işe muâvin olmak.
  • tegavür : Birbirini yağmalamak.
  • tegavvül : Renk değiştirme. Renkten renge girme.
  • tegavvür : (Gavr. dan) Derine dalma. * Bir şeyin esâsını arama.
  • tegavvut : Kazâ-i hâcet etmek.
  • tegayüb : Birkaç kişinin topluca kaybolması.
  • tegayür : Zıt olmak. Uymamak. Başka türlü olmak.
  • tegayüz : (C.: Tegayüzât) Karşılıklı olarak kızışıp öfkelenme.
  • tegayyüm : (C.: Tegayyümât) (Gayb. dan) Bulutlanma.
  • tegayyür : Hâlden hâle geçmek, değişmek. * Bozulmak. * Zıt olmak. (Bak: Hâdis)
  • tegayyüt : Büyük def-i hâcet.
  • tegayyüz : Meşeliğe otlaması için davar salmak. * Meşelik içinde yerleşmek. ◊ (C.: Tegayyüzât) (Gayz. dan) Hiddetlenme, kızma.
  • tegazguz : Eksik olmak.
  • tegazün : Hışmetmek, kızmak.
  • tegazzüb : (Gazâb. dan) Öfkelenme, hiddetlenme, gazaba gelme, kızma.
  • tegazzül : (C.: Tegazzülât) (Gazel. den) Gazel tarzında şiir yazma. * Gazel söyleme.
  • tegerg : f. Dolu.
  • tegil : f. Sakalları yeni çıkmağa başlayan genç.
  • teh : f. Dip. * Mertebe, kat.
  • tehabb : Dostluk etme. Muhabbet, sevişme.
  • tehabbüb : (Bak: Tahabbüb)
  • tehabbür : (Haber. den) Esasını bilme, iyice bilme.
  • tehabbüs : (Habs. den) Kendini bir yere kapama. Hapsetme.
  • tehabbüt : (Bak: Tahabbut)
  • tehaccur : (Bak: Tahaccür)
  • tehaci : (Hecâ. dan) Hicivleşme. * Hicvetme, yerme.
  • tehacüm : Birbirine hücum etme. * Bir yere istekle, hızlıca toplanmak, üşüşmek.
  • tehacür : Birbirinden ayrılmak. * Kesilmek.
  • tehaddi : (Bak: Tahaddi)
  • tehaddüs : (Bak: Tahaddüs)
  • tehadu' : Aldanmış gibi görünme.
  • tehadüb : Kamburlaşma.
  • tehadüm : Yıkılmak.
  • tehadür : Kaynamak. Galeyan.
  • tehafüt : Düşürmek, düşmek. * Birbirinin üstüne atılmak. Birbirinin ardınca olmak. ◊ Sözü gizlice söyleşmek.
  • tehakküm : (Bak: Tahakküm)
  • tehallüf : Uygunsuzluk. * Kafileden geri kalma. * Geride bırakma.
  • tehallül : (Bak: Tahallül)
  • tehalüf : (Half. dan) Hâkimin her iki tarafa da yemin ettirmesi. ◊ Birbirine zıt olmak. Birbirine muhalif olmak, uymamak.
  • tehalük : (C.: Tehâlükât) (Helâk. dan) İstekle atılma. Tehlikeye aldırış etmeden, birbirini çiğneyecek gibi koşuşma.
  • tehami : (C.: Tehâmiyât) Kendini sakınma, korunma. * Avukatlık etme.
  • tehamuk : (Humk. dan) Kendini ahmak gösterme.
  • tehannün : Çok arzu ve istek göstermek. * Göreceği gelmek. Özlemek.
  • teharrub : Ağaç kurdunun ağacı kemirerek oyması.
  • teharrük : Hareketlenmek, kımıldamak. Hareket etmek.
  • teharüc : Çıkışmak. * Tevzi etmek, dağıtmak. * Fık: Ortakların bir kısmı akar (para getiren mülk), bir kısmı arazi, bazısı da para üzerine yaptıkları anlaşma.
  • teharüm : (Herm. den) Genç olduğu hâlde, kendini ihtiyar gösterme. Yaşlı gibi görünme.
  • teharüş : Hırıldaşıp dalaşma.
  • tehaşi : (Haşy. dan) Korkup çekinme, sakınma.
  • tehassüb : Yastığa dayanma.
  • tehassür : (Bak: Tahassür)
  • tehassüs : (Bak: Tahassüs)
  • tehasüd : (Hased. den) Hasetleşme.
  • tehasüm : Muhâsama etme, düşmanlık etme.
  • tehaşün : Haşin davranma. Zorluk gösterme. Sert muamelede bulunma.
  • tehatih : Bâtıl, boş ve abes sözler. * Tamamlanmamış söz.
  • tehattuf : Kapmak.
  • tehattüm : Pek lüzumlu ve vâcib olmak. Vücub derecesinde bulunmak.
  • tehatu' : Hatâ etmek, kabahat işlemek.
  • tehatub : (Hatb. dan) Hitablaşma. Karşılıklı birbirine hitab etme.
  • tehavil : Muhtelif renkler, çeşitli renkler.
  • tehavün : Mühimsememek, ehemmiyet vermemek, ağır davranmak. Aldırış etmemek. * İstihkar, horlama, hakir görme.
  • tehavvül : (Bak: Tahavvül)
  • tehayüc : Kandırmak.
  • tehayüt : Toplanıp gelmek.
  • tehayyüz : (Bak: Tahayyüz)
  • tehazül : Muhârebeden kaçıp geri dönme.
  • tehbil : : 'Baban seni ölmüş diye ağladı' demek.
  • tehcid : Uyutmak.
  • tehcin : Dedikodu yapma. * Müstehcen ve edeb dışı sayma.
  • tehcir : Yurdundan çıkarma, hicret ettirme, sürme. * Öğle vakti bir yere gitme.
  • tehciye : Heceleme.
  • tehdib : Saçak yapmak.
  • tehdid : Göz dağı verme, birisini korkutma. Korkutulma.
  • tehdid-âmiz : f. Tehditle karışık, tehdit eder surette.
  • tehdidât : (Tehdid. C.) Korkutmalar, göz dağı vermeler.
  • tehdiden : Korkutarak, tehdit ederek.
  • tehdidkârâne : f. Tehdid edenlere yakışır şekilde. Tehdid edercesine.
  • tehdil : (Budak) aşağı eğilmek. * (Dudak) aşağı sarkmak.
  • tehdim : (Hedm. den) Yıkma.
  • tehdin : Çocuğu güzel sözlerle susturup avutma. Yalandan yüze gülüp medhetme. * Teskin etmek.
  • tehdir : Hastalıklı devenin bağırması. * Sözü boğaz içinden söylemek.
  • tehdiye : Hediye verme, bağışlama.
  • tehecci : (Hecâ. dan) Heceleme.
  • teheccüd : Gece uyanıp namaz kılmak. Gece namazı.
  • teheccüm : Hücum etme. Saldırma. * Acele gitme.
  • teheccür : Ayrılmak. * Zuhr vaktinde seyretmek.
  • tehechüc : Uzaklaşmak. Irak olmak.
  • teheddi : Doğru yola girme. Hidayetlenme.
  • teheddüb : Saçaklanmak.
  • teheddül : Sarkma, sölpüme.
  • teheddüm : (C.: Teheddümât) Yıkılma.
  • tehekku' : Teveccüh etmek, yönelmek.
  • tehekküm : İstihza. * Tevbih. Şiddetle azarlama. Görünüşte ciddi, hakikatta alaydan ibaret olan eğlenme. * Edb: Tarizin tesirli olan kısmı.
  • tehekkümât : (Tehekküm. C.) Ciddi tavır takınarak eğlenmeler.
  • tehekkümen : Alay için, tehekküm suretiyle.
  • tehekkür : Taaccüb etmek, hayrette kalmak, şaşırmak.
  • tehelhül : Fileli olmak. Bir elbisenin delikli delikli olması.
  • tehellu' : Haris olmak, hırslı olmak.
  • tehellül : Sevinme, açık yüzlü olma. Yüzü gülme. Beşâretten yüzdeki parlama eseri.
  • tehellüs : Zayıflamak.
  • tehemmu' : Seyelân etmek, akmak.
  • tehemten : f. İri vücutlu, boylu boslu yiğit.
  • tehendüm : Kapanmak.
  • tehennü' : Sinmek. * Alışmak.
  • teheshüs : Gizli ses.
  • tehessüm : Kesilmek.
  • teheşşüm : Münkesir olmak, kırılmak.
  • tehettük : (C.: Tehettükât) (Hetk. den) Yırtılma. * Utanmazlık ve hayâsızlıkta aşırı derecede olma.
  • tehevvu' : Kusma. İstifrağ etme.
  • tehevvüd : Tevbe. Sâlih amel. * Yahudi olmak.
  • tehevvük : Tenbel olmak.
  • tehevvül : Korkunç hâle gelme. * Birisinin malına göz koyma.
  • tehevvüm : Hafif uyku.
  • tehevvün : Hakir kılınma. Horlanma. Hakaret görme. Aşağılanma.
  • tehevvür : 'Korkusuzlukla düşünmeden hareket etmek. Sonunu düşünmeden birden bire karar vermek. * Kuvve-i gadabiyenin ifrat mertebesi; maddi mânevi hiçbir şeyden korkmamak hâleti.'
  • tehevvüs : Heveslenmek. * Yumuşak yerde ağır ağır yürümek.
  • teheyyü : Hazırlanma, nizamlanma.
  • teheyyüb : (Heybet. den) Korkma. Korkutma.
  • teheyyüc : Heyecanlanma. Coşma. Deprenme. Harekete gelme.
  • teheyyücât : (Teheyyüc. C.) Coşup heyecanlanmalar.
  • teheyyüf : İnceltmek.
  • teheyyül : Lânet etmek.
  • teheyyüm : Şaşma, şaşırma. Şaşıp kalma. Hayran olma. * Susuz olma.
  • teheyyün : Asan olmak, kolay olmak.
  • teheyyüz : Kırılmış kemiğin kaynayıp bitişmesi. ◊ Perâkende olmak, dağılmak.
  • tehezzü' : Maskaraya almak.
  • tehezzüc : Nağmeli ses çıkarma. Terâne-perdâzlık etme, makamla şarkı söyleme.
  • tehezzuk : Bir yerde karar etmeyip çalkanmak.
  • tehezzül : Bıkkın olmak.
  • tehezzum : Zulmetmek.
  • tehezzüm : Eliyle bir nesneyi kırmak.
  • tehezzüz : Hafif titreme, deprenme, ihtizâz.
  • tehi : Boş, avare kalmak, hâlî. Eli boş.
  • tehidest : Eli boş. Züğürt.
  • tehim : (Töhmet. den) Suçlu, kabahatlı.
  • tehimiyan : f. İçi boş.
  • tehiyye : (Tahiyye) Selâm vermek. Hayır duâ etmek. * Hazır ve âmâde kılmak. (Bak: Tahiyye)
  • tehlib : Atın kuyruğunun kılını kesmek.
  • tehlik : Öldürme. Helâkete düşürme.
  • tehlike : (Tehlüke) (Helâk. den) Helâkete sebep olacak hâl. Felâket.
  • tehlil : İslâmiyetin tevhid akidesini hülâsa eden, ancak bir İlâh bulunduğunu, Onun da ancak ve ancak Allah (C.C.) olduğunu ifade eden 'Lâilâhe illâllâh' sözünü tekrar etmek. (Bak: Tevhid) More…
  • tehn : Kâim olmak, var ve mevcud olmak.
  • tehnid : Lâtifeleşmek, şakalaşmak, birbirine lütuf etmek.
  • tehnie : Tebrik etmek.
  • tehniyet : Tebrik etme, kutlama.
  • tehrib : Kaçırma. Kaçırılma. Firar ettirme.
  • tehrim : Kocaltma.
  • tehşim : Zaaf vermek. * Kırmak.
  • tehtan : Yağmurun ulaştırı yağması.
  • tehtehe : Ağır söylemek, sert konuşmak.
  • tehtik : Yırtma. * Nâmusa halel getirme.
  • tehvi' : Kusturma veya kusturulma.
  • tehvid : Yahudileşme. Yahudi edilme.
  • tehvil : Dehşet göstermek. Korkutma.
  • tehvim : (C.: Tehvimât) Hafif uyku.
  • tehvin : (Hevn. den) Kolaylaştırma. * Ucuzlatma. Ucuzlatılma. * Alçaltma. Alçaltılma. * Cevr ve hakaret eylemek. Saymamak. Hakir görmek.
  • tehvir : Suyu veya diğer sıvıları döktürmek.
  • tehvis : Yedirmek, yemek yedirmek.
  • tehviş : Karma karışık etme. * Bir yere toplama.
  • tehviye : (Hevâ. dan) Havalandırma.
  • tehyi' : (Tehyie - Tehiyye) (C.: Tehiyyât) Hazırlama, hazırlanma.
  • tehyib : (C.: Tehyibât) Heybetli gösterme, heybetli gösterilme.
  • tehyic : Heyecanlandırma. Coşturma. * Ayağa kaldırma.
  • tehyicât : (Tehyic. C.) Coşturmalar, heyecanlandırmalar.
  • tehyie : (C.: Tehyiât) Hazırlama, hazırlanma.
  • tehyir : Suyu döktürmek.
  • tehzi' : Kırmak.
  • tehzib : Islâh etme. * Temizleme. Fazlalığını, pisliğini giderme.
  • tehzic : (C.: Tehzicât) Makamla şarkı söyleme.
  • tehzil : (C.: Tehzilât) Zayıflatma. * Alaya alma. Alay şekline sokma.
  • tehziz : (C.: Tehzizât) Hafif titreme, hareket ettirme. Deprendirme.
  • tek : f. Koşma, seğirtme.
  • teka'ku' : Yaramaz gönüllü olmak. * Geri durmak.
  • tekabbel : Kabul etsin' mânasında söylenir.
  • tekabbelallah : Allah kabul etsin (meâlinde duâ).
  • tekabbuh : (Kubh. dan) Çirkin görme. kötü sayma.
  • tekabbül : Kabul etmek.
  • tekabkub : Bağırsaklarda gazların meydana getirdiği gurultu.
  • tekabül : Karşılıklı olma. Bir şeyin karşılığı olma. Yüzleşme. Karşılık olma. Karşılama. * Tezat.
  • tekaddüm : Geçmiş bulunma. * Öne geçme. İlerleme. * Birine gelmesi muhtemel bir zararın def'i için evvelceden iş'ar ve tenbih eylemek. * Fık: Mürur-u zaman olmak. Zamanı geçmiş bulunmak.
  • tekadim : (Takdime. C.) Takdim edilen armağanlar, verilen hediyeler.
  • tekadir : (Takdir. C.) Mukadderât. Alınyazıları. * İhtimâller.
  • tekadüm : Geçmiş bulunma. * Mürur-u zaman olma.
  • tekâfi : (Tekâfü') Birbirinin dengi olma.
  • tekâfü' : Beraberlik, eşitlik, müsâvilik.
  • tekahhul : (Bak: Tekehhül)
  • tekâhül : Dikkatsizlik, ihmal.
  • tekalib : (Taklib. C.) Döndürmeler, çevirmeler. İçi dışa çevirmeler.
  • tekâlif : Teklifler, vergiler. (Bak: Teklif)
  • tekalkul : Deprenme, hareketlenme, sarsılma.
  • tekallüd : Bir şeyi üzerine alma. İltizam edip boynuna alma.
  • tekâlüb : (Kelb. den) Köpek gibi birbirine saldırma. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
  • tekammus : Giyinme, gömlek giyme.
  • tekâmül : Kemâl bulma. Olgunlaşma.
  • tekâmülât : (Tekâmül. C.) Olgunlaşmalar, tekâmüller.
  • tekamür : (Kımâr. dan) Kumar oynama.
  • tekâpu : f. Öteye beriye seğirtme. Telâşla koşarak birşeyler araştırma. * Dalkavukluk.
  • tekâri : Kira almak.
  • tekarir : (Takrir. C.) Teklifler, takrirler, önergeler.
  • tekarrür : (Bak: Takarrür)
  • tekarüb : Birbirine yaklaşma. Birbirine yakın gelme. * Tedenni etme.
  • tekârüm : Ayıp ve kusur olacak şeylerden kaçınma.
  • tekarün : (Karn. dan) Birbirinin yanına gelme. Birbirine yanaşma. Mukarenet.
  • tekas : (Bak: Takas)
  • tekasit : (Taksit. C.) Taksitler.
  • tekaşşu' : (Kaş'. dan) Balgam çıkarma.
  • tekâsüf : Kesifleşme. Yoğunlaşma. Sıklaşma. * Bir noktada toplanma. * Birbirinden ayrılan kimyevi maddelerin tekrar toplanarak birleşmeleri.
  • tekâsül : Üşenmek. Gevşeklik. İhtimamsız davranmak. Tembellik.
  • tekâsülât : (Tekâsül. C.) Tembellikler, üşenmeler. İlgisizlikler.
  • tekâsülî : Gevşeklik ve uyuşukluğa âit. Tembellikten gelen. (Bak: Himmet)
  • tekasüm : (Kasem. den) Andlaşma. * Bölüşme.
  • tekâsür : (Kesret. den) Çoğalma. Kesret bulma. * Çok öğünme. Mal ve evlâdın çokluğu ve bu çokluk ile fahirlenme.
  • tekâsür suresi : Kur'an-ı Kerim'in 102. Suresi. Mekkîdir. Makbure Suresi de denilmiştir.
  • tekatir : (Taktir. C.) Damlamalar.
  • tekattu' : Tıb: Sıtma nöbetinin muntazam vakitlere ayrılması.
  • tekattül : Birbirini kesme, kesişme.
  • tekatu' : Kesme. Kesişme. * Çatışma. İki çizginin bir noktada birbirini kesmesi.
  • tekatüb : Yazışmak.
  • tekatül : (Katl. dan) Vuruşma. Birbirini öldürme. Mukatele.
  • tekatüm : Birbirinden sır saklama.
  • tekatur : Damlama. Damla damla dökülme.
  • tekaüd : Oturma. Fârig olma. * Karşılıklı oturma. * Emeklilik.
  • tekaüden : Emekliye ayrılarak.
  • tekaüdiye : Tekaüde mahsus olan aylık.
  • tekâver : f. Koşucu, seğirtici. * Yorga yürüyüşlü at.
  • tekavim : Takvimler.
  • tekavül : (Kavl. den) Sözleşme.
  • tekâvüs : Bir yere cem'olmak, yığılmak, toplanmak. * Sıkışmak.
  • tekavvül : Kendisinde olmayanı söylemeğe çalışma. Yalan söyleme.
  • tekavvülat : (Tekavvül. C.) Yalan sözler.
  • tekavvüm : Eğri iken doğrulma.
  • tekavvüs : Kavislenme. Bükülme. Eğilme. Kavis şekline girme.
  • tekavvüt : (Kut. dan) Beslenme, azıklanma. Geçinme.
  • tekâya : (Tekye. C.) Tekyeler. (Türkçede bazan 'tekke' şeklinde de kullanılır.)
  • tekâyüd : (C.: Tekâyüdât) (Keyd. den) Birbirine hile yapma.
  • tekayyüd : (Bak: Takayyüd)
  • tekaz : Birbiriyle ödeşme. * Karşılaştırma.
  • tekaza : (Bak: Takaza)
  • tekâzüb : (Kizb. den) Birbirini aldatma. Birbirine yalan söyleme.
  • tekazzu' : Çıbanın irinlenmesi.
  • tekbib : Kebap yapmak.
  • tekbil : Bendetmek.
  • tekbir : Allahü ekber' demek. Allah'ın her hususta en yüksek ve en büyük olduğu ifâde etmek.
  • tekbirât : (Tekbir. C.) Tekbirler. Tekbir getirmeler.
  • tekbirhân : f. Tekbir getiren.
  • tekbit : (Cihaz) Az olmak. * Asan olmak, kolay olmak.
  • tekdih : Kuvvetle kaşımak.
  • tekdim : Çok ısırmak.
  • tekdir : Azarlamak. * Kederlenme. * Bulanık etme. * Mektebde talebeye verilen ve siciline geçirilen bir ceza. Ta'zir.
  • tekdirât : (Tekdir. C.) Tekdirler, azarlamalar.
  • tekdis : Harman etmek.
  • teke : f. Keçilerin erkeği. Sürü önünden giden kösemen. * Bir cilt defter. * Tezek.
  • teke'kü' : Cem'olmak, birikmek, toplanmak. * Korkak olmak.
  • tekebbüd : (Kebed. den) Sertleşme, katılaşma.
  • tekebbür : Kibirlenmek. Kendini büyük saymak. Nefsini büyük görmek. (Bak: Taabbüd, Tevazu')
  • tekedduh : Kuvvetle kaşımak.
  • tekeddün : Eğlenmek.
  • tekeddür : Bulanık olma. * Kederlenme.
  • tekeffü' : Yürürken etrafına bakmadan önünü gözleyerek gitmek.
  • tekeffüf : (Keff. den) El uzatarak dilencilik etme. Avuç açma. Dilenme. * Avuçla tutmak.
  • tekeffül : Boynuna almak. * Birine kefil olmak. Kefâlet etmek veya vermek.
  • tekehhüf : (Kehf. den) Mağara biçiminde oyulup kazılma.
  • tekehhul : Göze sürme çekme. Suni kara gözlü olma.
  • tekehhün : Kâhinlik yapma, falcılık etme.
  • tekellüf : Kendi isteğiyle külfete girmek, bir zorluğa katlanmak. * Gösterişe kapılmak. Özenmek. * Yapmacık hâl ve hareket. Zoraki hareket.
  • tekellüfât : (Tekellüf. C.) Tekellüfler.
  • tekellül : Götürü gelmek. * İhâta etmek, kaplamak, içine almak.
  • tekellüm : (C.: Tekellümât) Konuşmak. Söylemek.
  • tekellüs : (C.: Tekellüsât) (Kils. den) Kireçleşme.
  • tekemküm : Başına külâh giymek.
  • tekemmü' : Mantar koparmak.
  • tekemmül : Olgunlaşmak. Kemâle doğru gitmek.
  • tekemmüm : (Kümm. den) Örtünüp bürünme.
  • tekemmün : Pusuya yatma, gizlenme.
  • tekemmüş : Acele etme.
  • tekenni : (Künye. den) Künye alma. Ad alma.
  • tekennüf : Bir yere toplanmak.
  • tekennüs : Gizlenmek. * Örtünmek.
  • tekerfu' : Mürtefi olmak, yükselmek.
  • tekerru' : Paça yemek.
  • tekerrüc : Fâsid olmak, bozulmak. * Kirlenmek. Paslanmak.
  • tekerrüh : (Kerh. den) İğrenme, kerih görme.
  • tekerrüm : Saygı görmek. Keremli olmak.
  • tekerrür : Tekrarlanmak. (Bak: Tekrârat)
  • tekerrürât : (Tekerrür. C.) Tekerrürler, tekrarlanmalar.
  • tekerrüş : Buruşma.
  • tekessüb : Kazanmak.
  • tekeşşüf : Açılmak, görünmek, sıyrılmak, meydana çıkmak. * Rüsvay olmak. Sırları açığa çıkmak.
  • tekessül : Durmak. * Üşenmek. Gevşek davranmak.
  • tekessür : Çoğalmak. Kesretli olmak. Adet miktarına adet ilâve olmak. ◊ Kırılmak.
  • tekettül : Bir yürüme çeşiti.
  • tekevvük : Baş yarmak. * Basmak.
  • tekevvün : (C.: Tekevvünât) Vücuda gelmek. Meydana geliş. * şekillenmek. * Var olmak.
  • tekevvünî : Tekevvüne ait. Oluşla, hâdisatla alâkalı.
  • tekevvür : Damlamak.
  • tekeymüs : Yemeklerin midede ezilmesi.
  • tekeyyüf : Bir keyfiyet kabul etmek. Eksiltmek veya noksan etmek. Keyfiyetlenmek. * Keyiflenmek.
  • tekeyyüs : (Kiyâset. den) Kiyâsetli ve zeki görünme. * Zariflik gösterme.
  • tekfil : Kefil etme. Kefil edilme. Kefil gösterme. * Boynuna aldırmak.
  • tekfin : Kefenlenmek veya kefenlemek.
  • tekfir : Birisine 'kâfir' deme, kâfirliğine hükmetme. * Ortadan kaldırma, yok etme. * Setretme, örtme. * Keffaret verme. * Elini göğsüne koyup tevazu yapma.
  • tekfur : Tar: Bizans İmparatorluğunun valilik derecesindeki idarî hizmetlerinde bulunan kimseler.
  • tekhil : (Kuhl. dan) Göze sürme çekme.
  • teklî : Hapsetmek.
  • teklib : Köpeğe av öğretmek.
  • teklic : Yüzünü ekşitmek.
  • teklif : Zor birşey istemek. Bir vazife ileri sürmek. * Sıkılgan ve resmi davranış. İçli dışlı olmayan çekingen muâmele. * Vergi yüklemek. * Vazife vermek.
  • teklif-i mâlâ-yutak : Ağır ve güç yetmez olan teklif. Dayanılmaz teklif.
  • teklifât : Teklifler.
  • teklil : (İklil. den) Taç giydirme.
  • teklim : Söyletmek. * Yaralamak, mecruh etmek.
  • teklis : (Kils. den) Kireç hâline getirme. Kireçleştirme.
  • tekmid : Soğuk veya ılık su ile yapılan pansuman.
  • tekmil : Bitirmek, tamamlamak. Kemâle erdirmek. * Tam, bütün, eksiksiz.
  • tekmile : (Kemâl. den) Eksikleri tamamlamak için sonradan yapılan şey, ek. İlâve.
  • tekmim : Ağaç çiçek verecek vaktinde gılafıyla tomurcuğunu çıkarıp izhâr etmek.
  • tekmin : (Kemin. den) Pusuya yatırma, sipere yerleştirme.
  • teknik : Fr. Fizik, Kimya ve Matematikten elde edilen bilgilerin tatbik edilmesi.
  • teknisyen : Fr. Bir işin, ilim tarafından daha çok tatbikatiyle uğraşan. Tatbikatla uğraşan kimse.
  • tekniye : (Künye. den) Künyeleme, künye koyma.
  • teknoloji : Fr. Teknik bilgiler. Matematik, Kimya ve Fizik ilminden elde edilen bilgiler.
  • tekrar : (Kerr. den) Bir şeyi iki veya daha fazla yapma. * Bir daha, yine, yeniden.
  • tekrarat : Tekrarlamalar. Aynı şeyi bir kaç defa yapma.
  • tekraren : Defalarca, tekrarlanarak.
  • tekrih : Nefret ettirmek. Çirkin göstermek.
  • tekrim : Hürmet ve tazim göstermek ve görmek. Saygı göstermek, lütuf ve kerem icrasında bulunmak.
  • tekrimen : Hürmet göstererek, tazim ederek.
  • tekrir : Tekrar etme, bir daha yapma, söyleme, tekrarlama. * Edb: Sözün tesirini kuvvetlendirmek için bir sözü bile bile tekrar etme san'atı. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin sürçmesine More…
  • tekriye : Düşman yapmak.
  • teksib : (Kesb. den) Kazandırma.
  • teksif : (Kesâfet. den) Sıklaştırma, koyulaştırma, yığma, toplama. ◊ Parça parça etmek.
  • tekşif : (Keşf. den) İyice açma.
  • teksir : (C.: Teksirât) Çoğaltmak, artırmak, çoğaltılmak. ◊ (Kesr. den) Çok kırma. Parçalama.
  • tekstil : Fr. Dokuma. * Dokumacılık.
  • tektib : Askeri bölük bölük etmek, bölüklere ayırmak. * (Ketebe. den) Yazdırma.
  • tektim : Örtmek.
  • tekvif : Kûfe'ye varmak.
  • tekvin : Var etmek. Meydana getirmek. Yaratmak. * İlm-i Kelâmda: Cenab-ı Hakk'ın sübutî bir sıfatıdır ve ademden vücuda getirmesi, icad etmesidir.
  • tekvinât : (Tekvin. C.) Tekvinler, var etmeler, yaratmalar.
  • tekvir : Yuvarlaklaştırmak. Kıvırmak. Sarmak. * Toplamak. Cemolmak. * Başa sarık sarmak.
  • tekvir suresi : Kur'an-ı Kerim'in 81. Suresidir. Küvvirat Suresi adı da verilir.
  • tekvis : Yüz üstüne düşürmek.
  • tekviye : Ovmak, ovalamak.
  • tekye : f. Zikir veya ders için toplanılan yer. * Dervişlerin meskeni ve mâbedi. * Yaslanılacak, dayanılacak şey. * İtimâd etmek, dayanmak.
  • tekyenişin : f. Tekkede oturan, derviş.
  • tekyezen : f. İstinad eden, dayanan.
  • tekyil : (Kile. den) Kile ile ölçme.
  • tekzib : Yalanlamak. Bir işe inanmayıp inkâr etmek. Yalan olduğunu söylemek.
  • tel'a : (C.: Tilâ) Su yolu, su mecrası. * Sel yolu. * Yerin alçağı ve yükseği. Çukurluk ve tepe.
  • tel'abe : Oynamak.
  • tel'ib : Oynatma, raksettirme.
  • tel'in : Lânetlemek. Lânet etmek.
  • tela : (Tülüv. den) Ondan sonra geldi, ardınca gitti (mânasında fiil).
  • tela'lu' : Açlıktan zayıflamak. * Küçük olmak.
  • tela'süm : Dil dolaşma, şaşırma. * Cevap verilecek yerde veremeyip kekeleme. * Saçmasapan cevap verme.
  • telaffuz : Söyleyiş, söyleniş. * Ağızdan çıkan lâfız.
  • telafi : Eksik olan bir şeyin yerini doldurmak. Tamamlamak. * Ziyanı karşılamak. Zararı ödemek.
  • telafif : Birbirine sarmaşmış bölük bölük nebatlar. * Büklümler, kıvrımlar. * Birbirine girmiş ve sarmaşmış vaziyette olma. Lif lif olma.
  • telaggum : Dürtülmek.
  • telah : Birbirine inatçılık etmek.
  • telahhi : Tülbendi çenesi altından sarmak.
  • telahhum : (Lahm. dan) Semirme, etlenme.
  • telahhuz : İmrenerek ağız sulanma.
  • telahi : Oyun. Oyun âleti ile vakit geçirme. ◊ Birbirine sövmek.
  • telahuk : Birbirine katılmak. Birbiri arkasından gelip birleşmek.
  • telahuz : Gözucu ile bakma. Gözucu ile bakışma.
  • telaiye : İstikmet, doğruluk.
  • telak : Ulaşmak, varmak.
  • telaki : Kavuşma. Buluşma, birbirine kavuşma.
  • telakigâh : f. Buluşma yeri. Kavuşma yeri.
  • telakki : Karşılamak. Almak. Kabul etmek. * Şahsi anlayış ve görüş.
  • telakkiyât : (Telakki. C.) Şahsî anlayış ve görüşler. * Kabul etmeler. Telakkiler.
  • telakkub : (Lâkab. dan) Lâkab alma. Lâkablanma.
  • telakkuf : Ağızdan söz kapmak. * İşitmek. * Yutmak. * Sür'atle almak.
  • telakkuh : Kendisini gebe, hâmile gösterme. Gebe kalabilme.
  • telakkum : Parçalayıp lokma yapıp yutma. * Karın gurultusu.
  • telakkut : Cem'etmek, toplamak, biriktirmek.
  • telaküm : Yumruklaşma. Boks.
  • telale : Dalâlet.
  • telam : Hizmetçi talebe.
  • telamiz : (Tilmiz. C.) Talebeler, çıraklar.
  • telaşi : Önem ve ehemmiyetini kaybetme. * Dağılma. * Telâş.
  • telasim : (Tılsım. C.) Tılsımlar.
  • telassus : Çalma. Sirkat etme. Hırsızlık yapma.
  • telasuk : (Lüsuk. dan) Bitişme, yapışma. Birbirine bitişik olma.
  • telatil : Zorluklar.
  • telattuf : (C.: Telattufât) (Lutf. den) Lütuf ve nezaketle davranma. Nâzikâne muamelede bulunma.
  • telattufât : (Telattuf. C.) Nâzikâne muameleler.
  • telattufen : Nezaketle, lütuf ile.
  • telattufkâr : f. Lütuf, nezaket ve tatlılıkla muamele eden.
  • telattuh : Bulaşma, bulaşık olma.
  • telatuf : (C.: Telâtufât) Nezaket ve lütufla hareket etme, nâzikâne muamelede bulunma.
  • telatum : Birbiri ile çarpışmak, vuruşmak. (Deniz dalgaları gibi) * Birbirine şamar vurmak.
  • telatumgâh : f. Dalgalı yer. Dalgası çok olan yer.
  • telaub : (La'b. dan) Oynama. Oynaşma.
  • telaum : Muntazır olmak, gözlemek, beklemek.
  • telaun : Birbirine karşılıklı lânet okuma. (Bak: Lian)
  • telavüm : (Levm. den) Birbirine levmetme. Birbirini çekiştirme.
  • telazum : Biri diğerine lâzım olmak. Karışık olmak. Bir şey diğerine yapışmak.
  • telazzi : (Ateş) alevlenmek.
  • telbib : (C.: Telâbib) Bir kimsenin yakasına yapışıp çekmek. * Boyun.
  • telbid : Bir yere toplayıp yığmak. * İhramda olan kimsenin saçı dağılmasın diye başına sakız yapıştırması.
  • telbie : Lebbeyk' demek.
  • telbik : Teridi yağlı yapmak.
  • telbin : Kerpiç kesmek.
  • telbine : Sütlü bulamaç aşı. * Arpa suyu.
  • telbis : (Lebs. den) Ayıbını, kusurunu örtüp iyi göstermek. * Suret-i haktan görünerek hile edip aldatmak. * Hile. Oyun.
  • telbisât : Telbisler. Hileler, oyunlar.
  • telbiye : Lebbeyk (Yâni: Emredersiniz, ben emrinize hazırım) demek. İcabet etmek. (Bak: Lebbeyk)
  • telcie : İkrah etmek, iğrenmek, tiksinmek, kerih görmek.
  • telcim : (Licâm. dan) Gem vurma, gemleme. Gemlenme.
  • telcin : Davarın sütünü sağıp memesini boşaltmak. * Kalınlaştırmak.
  • tele : Tuzak. * Ağıl.
  • tele'lü' : (Lü'lü'. den) Parıldama.
  • tele'üv : Parıldama, parlama.
  • telebbüb : Silâh takınmak.
  • telebbüd : Birbiri üstüne yığılmak. * Bir yere gizlenip av gözlemek.
  • telebbük : Mide dolgunluğuna uğrama.
  • telebbün : (Leben. den) Durma, eğlenme. * Memeden sütün damla damla akması.
  • telebbüs : Giymek. Giyinmek. * İki şeyi birbirine benzeterek ayırdedememek. * Örtülü olmak.
  • telebbüt : Muztarib olmak, acı çekmek. * Dönmek.
  • teleccüc : Geminin denizin derin yerine varması.
  • teleccüm : Dizgin vurmak.
  • teleccün : Bir nesneyi ovalayıp kirini gidermek.
  • teleclüc : Söylerken şaşırarak ağzında lâkırdıyı karıştırarak söylemek. * Kımıldatmak. Hareket etmek. * Tereddüt.
  • teleddüd : Sağına ve soluna iltifat etmek.
  • teleddüm : Kaftan eskitmek. * Yama vurmak.
  • teleddün : Eğlenmek.
  • telef : Yok olmak. Ölmek. Zâyi olmak. * Boş yere harcamak.
  • telefât : (Telef. C.) Ölüm sebebiyle olan kayıplar.
  • teleffüm : Yüzüne ve ağzına yaşmak bağlamak.
  • teleffüt : Etrâfına bakınma.
  • telehcüm : Haris olmak, hırslı olmak.
  • telehhi : Oynama. Oyun ile vakit geçirme.
  • telehhüb : (Leheb. den) Alevlenme, tutuşma, alevlenip yanma. * İltihap.
  • telehhüf : Mahzun olmak. Hasret ve kederle yanıp yıkılmak. Ah çekmek.
  • telehhüm : Yutmak.
  • telehvüc : Biri işi gevşek yapmak.
  • telehvuk : Huyu olmadan cömertlik göstermek.
  • telekkü' : Tevakkuf etmek, durmak, duraklamak. * Bir işe dolaşmak.
  • telemlüm : Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
  • telemmu' : Parıldama. Işıldama.
  • telemmüc : Yemek artığını dil ile ağızda aramak. * Tatmak. * Yemek.
  • telemmük : Tatmak. * Yemek.
  • telemmüs : (Lems. den) El ile dokunma.
  • telemmüz : Tatmak. * Yemek. * Dili ağızda döndürüp yemek kırıntısı aramak. ◊ Talebelik etmek. Çömezlik etmek. (Bak: Tilmiz)
  • telepati : yun. Gelecekte veya uzakta olan bir hâdiseyi o anda duyma hâli.
  • teleskop : Fr. Gök cisimlerini görmek için kuvvetli dürbün.
  • teleslüs : Tereddüt etmek, karar verememek.
  • telessüm : Yaşmaklanma.
  • televizyon : Fr. Elektromanyetik dalgalar vasıtasıyla hareketli veya hareketsiz şekillerin resmini uzaklara nakletme usulü. * Bunun alıcı cihazı. (Bak: Celb-i suret, Radyo)
  • televvüm : Muntazır olmak, beklemek, gözlemek. * Kabul etmemek.
  • televvün : (Levn. den) (C.: Televvünât) Renkten renge girme. Renk değiştirme. * Döneklik, kararsızlık.
  • televvüs : Kirlenmek. Pislenmek. Bulaşıp murdar olmak.
  • teleyyün : (Leyn. den) Yumuşak. Yumuşak olmak. Sulanmak.
  • teleyyüs : Arslan yürekli olma, arslan yürüyüşlü olma.
  • telezzüc : (Lüzucet. den) Yapışkan olma. * Çekilip uzanmak.
  • telezzüz : Tat ve zevk almak. Zevklenmek.
  • telfi' : Başını örtmek.
  • telfif : Bürünme, sarma, örtme.
  • telfik : Birleştirme, ekleme. İstif. * Bir yere getirip ulaştırmak.
  • telh : f. Acı.
  • telh-kâm : f. 'Damağı acı': Kederli, dertli.
  • telh-nak : f. Lezzeti acı olan, lezzeti hoş olmayan.
  • telhbâr : f. Acı olan meyve. Meyvesi acı olan.
  • telhgû : f. Acı söyleyen.
  • telhgüftar : f. Acı sözlü.
  • telhî : Acılık.
  • telhib : (C.: Telbihât) (Leheb. den) Alevlendirme, tutuşturma.
  • telhid : (Lahd. dan) Mezar çukuru kazma. Kabire lâhid yapma. * Gömme.
  • telhif : (C.: Telhifât) Acınma, acıklanma.
  • telhih : Kavuşturmak.
  • telhim : (Lâhm. dan) Etlendirme, semirtme.
  • telhin : (C: Telhinât) Okurken kelime veya harf değiştirme. * Yanlışını çıkarma.
  • telhis : Kısaltma. Hülâsasını alma.
  • telhisât : (Telhis. C.) Kısaltmalar, hülâsalar, özetlemeler.
  • telhisen : Kısaltılarak, hülâsaten, özet olarak, hülâsa tarzında.
  • telhiye : Gâfil olmak, gaflette bulunmak. * Meşgul olmak.
  • telid : (Telide) (Veled. den) Yabancı memlekette doğduğu halde küçük yaşta İslâm diyârına getirilerek orada büyütülmüş ve oranın tâbiiyetini kabul etmiş olan kişi.
  • telil : Boğaz.
  • teliyye : Borç bakiyyesi. * Tâbi olmak, uymak.
  • telkib : Lâkab vermek, isim takmak.
  • telkif : Telkin etmek.
  • telkih : İlkah etmek. Aşılamak. * Aşı. * Cinsinin üremesini sağlamak.
  • telkim : Lokma lokma yedirme. Lokma verme.
  • telkin : (C.: Telkinât) Zihinde yer ettirmek. Fikir aşılamak. Zihinde yer etmiş düşünce. * Yeni müslüman olana İslâm esaslarını anlatmak. * Ölü gömüldükten sonra imam tarafından söylenen söz.(Telkini More…
  • telkiye : Ulaşmak, varmak. * Bir nesneyi yüze getirmek.
  • tell : (C.: Tilâl) Tepe, yığın, küme. * Düz yer üstüne yatırmak.
  • tellal : (Bak: Dellâl)
  • telmi' : (Lemeân. dan) Renk renk yapma, rengârenk yapılma. * Parıldama, parıldatılma. * Edb: Mısraları, Türkçe, Arabça, Farsça gibi başka başka dillerde olan manzume yapma.
  • telmih : (C.: Telmihât) Lâyıkiyle ve kâmilen keşfedip nazara arzetmek. * Bir şeyi açıkça söylemeyip başka bir mâna ifade için söz arasında mânalı söylemek. İmâ ile söz arasında başka bir mânayı ifade More…
  • telmihen : Telmih suretiyle. Telmih için. İmâlı olarak.
  • telmiz : Dili ağızda yemek kırıntısı için gezdirmek. * Tattırmak. * Yedirmek.
  • telsin : Bir nesneye dil etmek.
  • teltele : Hareket ettirmek.
  • teltim : Kuvvetle sille vurmak.
  • telvi' : (C.: Telviât) İçini yakıp dertlendirme.
  • telvih : Açıklamak. * Zâhir ve aşikâre kılmak. * Susuzluktan insanın çehresi bozulmak. * Bir şeyi ateşle kızdırmak. Güneş veya ateşin sıcaklığı bir nesnenin rengini değiştirmek. * Posa hâline More…
  • telvihât : Telvihler. Kinaye halindeki işaretler.
  • telvik : Yemeği yumuşak ve yağlı yapmak.
  • telvim : (C.: Telvimât) (Levm. den) Azarlama, paylama.
  • telvin : (Levn. den) Renk verme. Boyama. Boyanma.
  • telvis : (C.: Telvisât) Kirletmek. Bulaştırmak. Pisletmek. * Mc: Bozmak, berbat etmek.
  • telviye : Bükme, burma, çevirme, kıvırma.
  • telyin : (Leyyin. den) Yumuşatmak. Eritmek. * İçi yumuşatmak, kabızlıktan kurtarmak.
  • telzie : Davarı iyi gütmek.
  • telziz : Lezzet verme. Tatlandırma. Lezzetlendirme.
  • tem'ik : Yuvarlamak.
  • tema'dün : (Ma'den. den) Maden haline geçme.
  • tema'uk : Yuvarlanmak.
  • tema'ur : Mütegayyer olmak, değişmek. * Rengi donuk olmak. * Saç dökülmek.
  • tema'ut : Saç dökülmek.
  • temacüd : (Mecd. den) Büyüklüğünü ve şerefini çoğaltma.
  • temadi : Devam etmek. Sürüp gitmek. * Uzak olmak. * Müntehi ve muktezi olmamak.
  • temahhuh : Kemikten ilik çıkarmak.
  • temahhul : Hile etmek.
  • temahhut : Sümkürme.
  • temahhuz : (Temahhud) Doğum sancısı çekmek. * Hayvanın gebe oluşu. * Süt yayıkta yayılarak yağı alınıp safileştirilmesi. * Fitne çıkarma.
  • temahuk : İnat etmek.
  • temahül : Mühlet verme. Yavaş ve ağır davranma.
  • temaî : Genişlemek.
  • temakkuk : Dinlene dinlene içmek.
  • temalü' : Arkadaş olmak.
  • temalük : Nefsini zaptetme. Kendine hâkim olma.
  • temanü' : Çatışma ve birbirine mani olma. İhraç. Adem-i kabul. Tard. (Bak: Bürhan-üt temanü')
  • temari : Şek şüphe etmek. Mücadele etmek.
  • temaruz : Yalandan hastalanmak. Kendini hasta gibi göstermek.
  • temas : (Bak: Temass)
  • temaşa : f. Hoşlanarak bakmak. Seyretmek. Seyre çıkmak. Gezmek. İbretle bakmak.
  • temaşagâh : f. Gam ve kederi defetmek için gezip seyredilecek yer. Eğlence mahalli.
  • temaşager : (Temaşakâr) f. Seyirci. İbretle etrafı temaşaya çıkmış olan.
  • temaşagerân : (Temaşager. C.) Seyirciler. Temaşa edenler.
  • temaşahâne : f. Temaşa edecek yer. * Mc: Dünya.
  • temaşi : Birbiriyle yürüyüşmek, birlikte yürümek.
  • temasih : (Timsah. C.) Timsahlar.
  • temasil : Timsaller. Suretler. Resimler. Putlar. Semboller. Tasvirler.
  • temass : (Mess. den) Yan yana bulunma. * Birbirine değme. * Münasebette bulunma.
  • temassur : Davarın memesinde kalan sütü sağmak.
  • temassus : Emmek.
  • temasül : Benzeyiş. Benzeme. Birbirine benzemek. Birbirine müsavi ve müşabih olmak. * Hasta sıhhate, iyi olmağa yaklaşmak. * Mat: Kesirsiz taksim kabul etmek, kesirsiz bölünebilmek.
  • tematti : (Matiyy. den) Vücutta duyulan ağırlıktan dolayı gerinme. * Yürürken sallanmak.
  • temattuk : Bir nesnenin lezzetinden ağzını şapırdatmak.
  • temattur : (Matar. dan) Yağmur yağma. * Hız. Sür'at.
  • temavüt : Kendini ölmüş gibi gösterme.
  • temayüc : Meyletmek, eğilmek, yönelmek.
  • temayül : (C.: Temayülât) Meyletmek. Bir cihete iltifat etmek. Bir tarafa eğilmek. * Bir yana çarpılmak. * Bir yana veya bir kimseye fazla taraftarlık ve sevgi göstermek.
  • temayülât : (Temayül. C.) Meyiller, sevgiler, muhabbetler.
  • temayün : Yalan olmak.
  • temayüt : Birbirinden ayırmak.
  • temayüz : Kendini göstermek. Farklı ve yüksek vasfı olmak. Başka vasıflarla üstün olmak.
  • temayüzat : (Temayüz. C.) Üstün olmalar, temayüzler, yükselmeler.
  • temazmuz : (Mazmaza. C.) Mazmaza yapma. Ağzını su ile çalkalama.
  • temazüc : Birbiriyle karışmak. * Şakalaşma.
  • temazuh : şakalaşmak.
  • temazuk : Münafıklık etmek.
  • temcid : Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğünü bildirmek. Tazim ve sena etmek. * Ağırlamak. * Sabah namazı vaktinden evvel minarelerde belli makamlarda söylenen ilâhi, niyaz.
  • temciş : Oynatmak veya oynamak.
  • temdid : Devam ettirmek. Uzatmak. Uzatılmak. Sürdürmek. * Çekip uzatmak. * Tecvidde: Bir harfi uzun okumak, çekmek.
  • temdih : Medhetmek. Çok övmek. Mübalâğa ile medih.
  • temdihât : (Temdih. C.) Mübalâğa ile medhetmeler.
  • temeccüd : şeref sahibi olma. Ululanma.
  • temeccüs : Mecusi olmak.
  • temeddüd : Çekilmek. * Uzamak. * Gerinmek.
  • temeddüh : Kendi kendini övmek. Kendini beğendirmeğe çalışmak. böbürlenmek.
  • temeddühât : (Temeddüh. C.) Temeddühler, böbürlenmeler.
  • temeddün : Medenileşmek. şehirlileşmek. Medeni olmak.
  • temedru' : Ferace ve kaftan giymek. Çarşaf giymek.
  • temeh : Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.
  • temehdi : Mehdilik dâvasında bulunma, mehdilik dâvasına kalkışma.
  • temehhüd : (Mehd. den) Yayılıp döşenme.
  • temehhül : Takdim etmek. Hayırda takaddüm etmek. İşinde acele etmemek. Teenni.
  • temehhür : (Maharet. den) Mâhir olma.
  • temehhuz : Bir şeyden hülâsa olarak çıkmak. (Sütten yağ çıkması gibi)
  • temekkük : Karışmak.
  • temekkün : Mekânlanmak. Yerleşmek. Yer tutmak. * Vakar ve temkin sahibi olmak. * Sultan yanında rütbe sahibi olmak.
  • temelluk : Yaltaklanmak. * Tevâzu ve yumuşaklık göstermek. * Dalkavukluk.
  • temellük : Mülk edinmek. Kendine mal edinmek. Sâhib olmak. * Kadir ve muktedir olmak.
  • temellül : (Millet. den) Bir milletin ferdi olma, milletlenme. * Bir dine bağlı olma. * (Melel ve Melâl. den) Hastalığın etkisiyle yatakta rahat yatamayıp, kımıldanıp durma.
  • temellus : Halâs olmak, kurtulmak.
  • temelmül : Yatak veya döşekte rahat olmama.
  • temendül : Elini mendil ile silmek.
  • temenna : Eli alnına götürerek selâmlama işareti yapma. * Minnettar olma.
  • temenni : Dilek. İstek. Duâ. Rica etmek.
  • temenniyât : (Temenni. C.) Temenniler, dilekler, istekler.
  • temennu' : Kavi olmak. Kuvvetlenmek.
  • temerküz : Merkez tutma, merkezleşme. Bir merkezde toplanma. * Yığılma. Birikme.
  • temermür : Titremek.
  • temerrüd : İnad, direnme. * Yapılması gereken bir şeyi yapmakta kasten geciktirme.
  • temerruh : Kendini yağla ovmak.
  • temerruk : Çorba içmek.
  • temerrün : Tekrar ettirerek alıştırma. İdman yapma.
  • temerrüş : Az miktar su.
  • temerrut : Saç dökülmek.
  • temeshur : (C.: Temeshurât) Maskaralık yapma.
  • temeskün : Miskin olma. Miskinleşme.
  • temeşmüş : Zerdali yemek.
  • temeşşi : Yürüme (Mâneviyatta daha çok kullanılır.)
  • temessuh : Kendini bir nesneye sürmek, meshetmek. * Bir şeye sürünmek. ◊ Şekil değiştirme.
  • temessük : Tutunma. Sarılma. Sıkıca tutma. * Hüccet ve delil izhar etme. * Borç senedi.
  • temessül : Benzeşmek. Cisimlenmek. * Bir şeyin bir yerde suret ve mahiyetinin aksetmesi. Bir şekil ve surete girmek. * Bir kıssa veya atasözü söylemek.
  • temeşşut : (Muşt. dan) Saçını, sakalını tarama.
  • temettu' : (C.: Temettuât) Kazanma, kâr etme. * Kâr, fayda, menfaat. * Toplamak, cem'etmek. * Mühlet vermek. * Yoldaş olmak.
  • temettuât : (Temettu'. C.) Kârlar, kazançlar, faydalar.
  • temevlî : Kendini mevlâ kılmak.
  • temevvüc : (C.: Temevvücât) Dalgalanmak. Çalkanıp dalga dalga olmak.
  • temevvücât : (Temevvüc. C.) Dalgalanmalar.
  • temevvül : (Mâl. dan) Zenginleşme, mal edinme.
  • temeyyü' : Sulanma, sulu hâle gelme. Akma. Cıvıklaşma, sıvı hâle gelme.
  • temeyyüh : Sulanma.
  • temeyyüz : Benzerlerinden farklı ve üstün olma. Diğerleri arasından kendini gösterme.
  • temezzuk : Parça parça olma. Yırtılma.
  • temezzüz : Yavaş yavaş ve dinlenerek içmek.
  • temhid : (Mehd. den) Döşeme, yayma, düzeltme. * İskân etme. * Bir maddede özür, bahane beyan eylemek. * Özür sahibinin özrünü kabul ile tasdik eylemek. * Serd etme, izah etme, arz etme. * Mukaddeme More…
  • temhik : İptal etme.
  • temhil : Sonraya bırakma. Mühlet verme.
  • temhir : Mühürleme.
  • temhis : İmtihan ve tecrübe etme. * Halâs etme.
  • temhisât : (Temhis. C.) Tecrübeler, imtihan etmeler.
  • temhiz : Doğum ağrısı çekmek. (Bak: Temahhuz)
  • temim : Katı, şiddetli, şedid.
  • temime : (C.: Temâyim) Heykel.
  • temk : Uzamak. * Yükselmek, yüce olmak.
  • temkin : Ağır başlılık, usluluk. * Ölçülü hareket sâhibi. * Vakar, izzet. İktidar, kudret. * Birini bir şeye muktedir kılmak. * Kararsızlıktan kurtulup huzur ve sükuna mazhar olmak. * Tedbir, More…
  • temlie : (Mel'. den) Ağız ağıza doldurma.
  • temlih : Tuzlamak. Tuza yatırmak. * Edb: Söz arasında güzel ve mazmun (nükteli, cinaslı ve güzel) söz söylemek. ◊ (Süryânice) El-Kayyum mânasında (Esmâ-i İlâhiyedendir).
  • temlik : Mal sahibi etmek. Birine mülkü kazandırmak, sahib etmek. * Mülk olarak vermek.
  • temliken : Mülk olarak vermek suretiyle. Temlik tarzında.
  • temlis : (Melis. den) Pürüzlerini giderme. Düzleme.
  • temliye : Doldurma veya doldurulma.
  • temmar : Hurmacı. Hurma satan.
  • temme : Tamam oldu, bitti (mânasına fiil).
  • temni' : (Mübalağa ile) Men etmek, engel olmak.
  • temr : Hurma.
  • temre : Bir tek hurma.
  • temren : 'Okların ucuna demir veya sarıdan takılan parçaya verilen addır. Menzil oklarına maden yerine kemik takılır ve ona da 'soya' adı verilirdi. Temren ile soyanın takılışında fark More…
  • temri : Hurmayı seven.
  • temrid : Binayı yüksek yapmak.
  • temrig : Yuvarlamak.
  • temrih : Hafifçe sürme. Uğuşturma. * Bulaştırmak.
  • temrin : Yumuşak etme. İdman ettirme. * Tekrarlatarak çalıştırma. Egzersiz.
  • temrir : Acılık verme.
  • temriz : (Maraz. dan) Zayıf gösterme.
  • temsik : Cenk etmek, dövüşmek, vuruşmak. * Bir kimseye deri vermek. * Deriye renk vermek.
  • temşik : Kırmızı balçıkla renk etmek.
  • temsil : Bir şeyin aynısını veya mislini yapmak. Benzetmek. Teşbih etmek. Örnek, nümune söz. (Bak: Kıyas-ı temsilî)
  • temsilât : (Temsil. C.) Temsiller, örnekler.
  • temsilî : Temsile dair ve müteallik. Bir şeyi göz önünde canlandıran.
  • temsir : (Mısır. dan) Bir yeri şehir haline getirme. * Taklil. Azaltma. ◊ Birşeye göz dikip beklemek.
  • temşir : Sevinmek. * İzhâr etmek, göstermek.
  • temşit : (Muşt. dan) Tarama veya taranma.
  • temsiye : Akşamlık. * Akşamleyin bir nesne getirmek.
  • temşiye(t) : (Meşy. den) Yürütme, ilerleme. * Meydana gelmesini kolaylaştırma.
  • temti' : Faydalandırma, kâr ettirme.
  • temtit : Ekber' derken bir elif fazlalaştırıp 'ekbâr' demek. * Med edip çekmek.
  • temuçin : (Bak: Cengiz)
  • temvih : (C.: Temvihât) Sulandırma, su katma. * Haksız bir şeyi haklı gösterme.
  • temvil : (Mâl. den) Mal sâhibi etme.
  • temyi' : (Mey'. den) Sıvılaştırma. Sıvı hale getirme.
  • temyil : İki şey arasında mütereddit olmak, karar verememek.
  • temyis : Yumuşak yapmak, yumuşatmak.
  • temyiz : Bir şeyi diğerinden seçip tarif etmek, ayırmak. Seçmek. İyiyi kötüden ayırmak. * Yargıtay. * Gr: Belirsiz olan kelime ve sayıları belirli hale koymak. Meselâ: 'İşrune dirhemen' More…
  • temyizen : Temyiz suretiyle. Temyiz yoluyla. Seçerek.
  • temzic : Karıştırmak. Katmak. Mezcetmek. * Bir kimseye bir şey vermek.
  • temzig : Ayırmak. * Dağıtmak.
  • temzik : (C.: Temzikat) Yırtma, paralama, perakende etmek.
  • ten : f. Gövde, beden, vücut. * İnsan bedeninin dış yüzü.
  • ten'ab : Karga sesi.
  • ten'il : Nallama, nallanma.
  • ten'im : Nimetlendirmek. Bolluk içinde olmak. Rahat ve refah kılmak. * 'Neam' diye cevap vermek.
  • ten'iş : Yukarı kaldırma.
  • ten-asan : f. Rahatını düşünen adam.
  • ten-aver : (C.: Ten-âverân) f. Vücutlu, etine dolgun.
  • ten-dürüst : f. Sağlam vücutlu, kuvvetli. Vücudu sağlam olan.
  • tena'nu' : Uzak olmak, uzaklaşmak.
  • tena'ul : Nâlin giymek.
  • tena'um : Nimetlenme, bolluk içinde yaşama.
  • tenabüz : Ahidlerini bozmak, sözlerinde durmamak. ◊ Birbirine lâkap takıp çağırmak.
  • tenaci : Fısıltı ile birbirine gizli söylemek.
  • tenacüş : Satın almak.
  • tenad : Birbirine nidâ etmek, birbirine bağırışmak.
  • tenadd : (Nudud. den) Dağılma, darmadağın ve perişan olma. * Birbirinden ürkme.
  • tenadi : Birbirine nida etmek, çağırmak. * Bir araya toplanma.
  • tenadüm : (Nedem. den) Birbiriyle konuşma. Sohbet.
  • tenadür : Azalma, nâdirleşme.
  • tenadüs : Birbirine lâkap koyup bağırışmak.
  • tenaffuh : şişmek. ' Uf, tüf, ah ve oh' demek.
  • tenaffut : Çok kızma, hiddetlenme.
  • tenafi : Birbirine zıt ve muhâlif olma.
  • tenafür : Birbirinden kaçmak. Ürkmek. * Uzağa çekilmek. * Bir mes'elenin halli için hâkime başvurmak. * Edb: Kulağa hoş gelmeyen hece veya kelimelerin bir arada bulunması.
  • tenafüs : (C.: Tenâfüsât) Hased etme. Çekememe.
  • tenaggum : Şarkı söylemek.
  • tenagguş : Hareket etmek.
  • tenahhi : Bir yana çekilme, alarga durma. * Irak olma.
  • tenahhum : Tükürmek. * Asık suratlı olmak, ekşi yüzlü olmak.
  • tenahi : Son bulma, bitme, tükenme. * Yasağı kabul ile geri durmak.
  • tenahnuh : Öksürerek boğazını açmak, öksürmek. Öhö öhö demek. * Fık: Zaruret olmasa bu öksürük namazı bozar.
  • tenahüd : Tevzi etmek, dağıtmak. * Hediye vermek, atâ etmek.
  • tenai : Uzaklık.
  • tenakki : Muhayyer olmak.
  • tenakkub : Nikab örtünmek, yüze peçe örtmek.
  • tenakkul : (Nukl. den) Bir yerden başka bir yere geçme. * Nakletme. * Bir makamdan başka makama intikal etme.
  • tenakkur : Müçtemi olmak, içtima etmek, toplanmak.
  • tenakkus : Eksilmek.
  • tenakkut : (Nokta. dan) Benek benek olma. Nokta nokta olma.
  • tenakkuz : Halâs olmak, kurtulmak. ◊ Kırılmak. * Bozulmak.
  • tenaküh : Nikâhlanmak.
  • tenakür : Bilmezlikten gelmek. Tecâhül etmek. * Birbirine adâvet etmek.
  • tenakus : Noksanlaşmak. Azalmak. Eksilmek.
  • tenakusât : (Tenakus. C.) Eksilmeler, azalmalar.
  • tenakuz : Sözün birbirini tutmaması. Konuşmada beyan edilen söz ve fikirlerin birbirine zıt olması. * Man: İki şeyin birbirine nakiz olması. Bir şeyin nakizi, o şeyin ref'inden (kaldırılmasından) More…
  • tenakuzât : (Tenakuz. C.) Tenakuzlar.
  • tenanir : (Tennur. C.) Ocaklar, fırınlar, tandırlar. * Su pınarları.
  • tenasi : 'Unutmuş görünmek. Unutmak. Kendini unutmuş gibi göstermek. (Gaye-i hayal olmazsa veyahut nisyân veya tenâsi edilse; ezhân enelere dönüp etrafında gezerler. M.) (Bak: Vicdan)' More…
  • tenaşir : Acemi yazısı, çocuk yazısı.
  • tenassüb : Dikilip durma.
  • tenassuh : Nasihat almak, aklı başına gelmek. * Başkası hakkında iyilik istemek.
  • tenassuk : Nizâmına koyma, tertib etme, düzenleme.
  • tenassur : Nasrânileşme. Hıristiyan dinine girme.
  • tenasüb : Uygunluk, uyma, tutma. Yakınlaşma. * Nisbet, kıyas. * İki adet birbirine nisbet edilerek yapılan hesap usulü. * Edb: Mânaca birbirine uygun kelimeleri bir arada söze güzellik vermek maksadı More…
  • tenaşüd : Birbirine şiir okuma.
  • tenasuf : Yarıya bölmek.
  • tenasuh : Birbirine nasihat etme.
  • tenasüh : İslâmdan hariç olan batıl bir fırkaya göre, ruhun bir bedenden başka birinin bedenine intikâl eder diye olan batıl inanışları. * Miras sahibinin ölümü ile malının vârisine geçmesi. (Bak: More…
  • tenasüh-vâri : f. Tenasühe benzer bir surette.
  • tenasuk : Nizam üzere dizilme.
  • tenasül : Türemek. Nesil yetiştirmek. Üremek. Birbirinden doğup türemek.
  • tenasülât : (Tenasül. C.) Çoğalma. Tenâsüller. Üremeler.
  • tenasur : Yardımlaşma. Karşılıklı yardım etme. * Haberler birbirini tasdik eylemek.
  • tenasür : Saçılma, serpilme, püskürme.
  • tenaşür : Dağılmak.
  • tenattu' : Çok arıtmak. * Ayırmak.
  • tenattuf : Küpe takma.
  • tenattus : Dikkatle tecessüs etmek, araştırmak. * Ayırmak.
  • tenatüc : Neticelenme. Birbirini netice vermek.
  • tenatuh : (Hayvanların) birbirlerine süsüşme (si). * Birbirine başla vurmak.
  • tenatül : Birbirine muhâlif olmak, ters olmak.
  • tenavüb : Nöbetleşme. Nöbet ile çalışma. Münâvebe.
  • tenavül : Bir şeyi alma. * Yemek yeme. * Bahşiş ve ihsanda bulunma.
  • tenavüm : Yalandan uyur gibi görünme.
  • tenavür : İri vücutlu kişi, iri yarı kimse.
  • tenavüş : Aşağı tutmak. * Sonraya bırakmak, tehir etmek. * Alıp yemek. ◊ (Tenâvül mânasındadır) El atmak, el sürmek.
  • tenayüb : Nöbetleşmek.
  • tenazu' : Kavgalaşmak, çekişmek. Birbirine husumet etmek.
  • tenazuk : Birbirine öğretmek.
  • tenazük : Birbirine süngü ile vurmak.
  • tenazul : Birbiri ile oklaşmak.
  • tenazül : Yayan olarak vuruşmak.
  • tenazur : Birbirine karşı olmak. Simetri hâli. * Bakışmak. Bir iş hususunda birbirine bakmak.
  • tenazurî : Simetrik.
  • tenazzüf : Pâklanma, temizlenme.
  • tenazzuh : Bulaşmak.
  • tenazzur : Dikkatle bakarak düşünme. Düşünerek dikkatle bakma.
  • tenbal : Kısa boylu, bodur adam.
  • tenban : f. Don, iç donu.
  • tenbel : (Tembel) f. Üşenen, üşengeç. * İşte ağır, davranan ağır yürüyen, ağır hareketli.
  • tenbel-hâne : 'f. Memurları iş görmez olan dâire; fertleri tenbel olan ev. Tenbeller yuvası.'
  • tenbelit : f. Hayvan yükü. Küçük yük.
  • tenbie : Haber vermek.
  • tenbih : (C.: Tenbihât) Göz açtırmak. * Gafletten ikaz etmek. Faaliyetini arttırmak. * Sıkı emir vermek. * Bir işin yapılacağı hakkında yapılan nasihat.
  • tenbihât : (Tenbih. C.) Tenbihler. İkaz etmeler.
  • tenbik : Ağaçları aynı hizâda dikmek.
  • tencic : Şâd etmek. Sevindirmek.
  • tencid : Evin içini nakışlı bezlerle süslemek. * Kahraman yapmak.
  • tencim : Yıldız ilmi ile uğraşmak. Yıldızların hareketlerinden mâna çıkarmağa çalışmak.
  • tencir : Korkutmak.
  • tencis : (Necâset. den) Pisleme, murdarlaştırma, pis etme.
  • tenciye : (Necât. dan) Kurtarma.
  • tenciz : Sona erdirme. Sonuçlandırma, neticelendirme. * Sözünü yerine getirme.
  • tendid : Meşhur etmek.
  • tendif : Yün ve pamuk atmak.
  • tendiye : Islatma, nemleme.
  • tene : f. Gövde, beden, cüsse, vücut. * Örümcek ağı.
  • tenebbi : (Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma, peygamberlik dâvasında bulunma.
  • tenebbu' : Az az işlemek. * Yerden kaynama. Nebean etme.
  • tenebbü' : (Nübüvvet. den) Peygamberlik iddiasına kalkışma.
  • tenebbüh : Uyanmak. Kendine gelmek. Aklını başına getirmek.
  • tenebbüt : Büyümek. Yerden çıkıp biten nebat gibi yetişmek.
  • teneccüc : Çok olmak. * Zayıflamak, süst olmak. * Aşağı gelmek. * Geniş yer tutmak.
  • teneddi : Gamkin ve üzüntülü olmak.
  • teneddüb : (Nedbe. den) (Yara) kapanma.
  • teneddüd : Halk içinde meşhur olmak.
  • tenedduh : Koyunun otlamaktan semiz ve besili olması.
  • teneddüm : (Nedâmet. den) Pişman olma, pişmanlık duyma, nedâmet etme.
  • teneddus : Çıkmak, huruç etmek.
  • teneddüs : Toprağa gömülmek.
  • teneffu' : (C.: Teneffuât) Faydalanma, menfaatlenme.
  • teneffuh : (Nefh. den) Kabarma, şişme. * Urlanma. * Üflenerek şişme. ◊ Boş lâflarla gururlanma.
  • teneffül : Nâfile namaz kılma veya oruç tutma.
  • teneffür : Çekinme. Kaçınma. Nefret etme. İğrenme.
  • teneffüs : (Nefes. den) Nefes, soluk alma. Dinlenme. * Tan yeri ağarma. * Deniz suyunun sahile vurması. * Üfürmek. * Okullarda ders araları verilen dinlenme.
  • teneffüsât : (Teneffüs. C.) Teneffüsler.
  • teneffut : (El) Kabarmak.
  • teneffüz : (Nefz. den) Nüfuz sahibi ve sözü geçer olma.
  • tenehhus : Kadınların kaşlarını ve yüzlerindeki kılları yolmaları.
  • tenehnüh : Nefsini menetmek. Nefsinin isteklerine engel olmak.
  • tenekkub : Nikab örtmek. Nikablanmak, peçelenmek.
  • tenekkür : (Nekr. den) Kendini bildirmeme. Tanınmıyacak kılığa girme.
  • tenekkus : Rücu' etmek, geri dönmek.
  • tenekküs : (Nüks. den) Başaşağı olma.
  • tenemmül : (Neml. den) Karınca gibi kaynama. * Vücudun bir tarafı, bir organı uyuşup karıncalanma.
  • tenemmür : Birisini korkutmak için gürültü yapmak, gürültülü ses çıkarmak. * Uzun uzun bağırmak. * Kaplan huylu olmak. Kaplanlaşmak.
  • tenemmus : Cınbızla yüzden kıl yolmak.
  • tenemmüv : (Nümüvv. den) Gelişip büyüme.
  • teneşşi : Neşvelenme, sarhoş olma.
  • teneşşüb : Bir şeye ilişip tutulma.
  • teneşşüd : Bir haberi veya bir şeyi öğrenmek için insanların farkına varamıyacağı şekilde nezâketle soruşturma.
  • teneşşüf : (Suyu veya rutubeti) çekme, emme.
  • tenessuh : Eşsiz, çok güzel ve çok az bulunur olma.
  • tenessük : İbadet etmek.
  • tenessüm : (Nesim. den) Havayı teneffüs etme. * Güzel kokular kokutmak. * Haber erişmek.
  • tenessür : Dağılma, saçılma, yayılma, serpilme.
  • teneşşut : (Neşat. dan) Ferahlanma, keyiflenme.
  • tenevvü' : (C.: Tenevvüât) Çeşitlenmek, çeşit çeşit olmak.
  • tenevvüb : Katran ağacı.
  • tenevvüh : (Nevha. dan) Ölüye feryad ederek ağlamak. * Sarkıp sallanıp öteberi hareket etmek.
  • tenevvuk : Tabiat, huy. * Hâtır. * Bir işte mübalağa etmek.
  • tenevvüm : Uyuklama, pinekleme.
  • tenevvüme : (C.: Tünüm) Kırlarda yetişen küçük yemişli bir ağaç.
  • tenevvür : Parlama, ışıldama. * Bir şey hakkında bilgi sahibi olma. * Münir ve münevver olmak. Aydın olmak. Nurlanmak.
  • tenevvüs : Tereddüt etmek, karar verememek.
  • tenevvüş : Evmek, acele etmek, sür'at.
  • tenezzehe : Noksan sıfatlardan uzak (meâlinde Allah C.C. için söylenen duâdandır.)
  • tenezzi : Evmek, sür'at, acele etmek.
  • tenezzüh : Uzaklaşmak. * Gezinti. Bağ ve bahçe gibi yerlere gam ve kederi izale için çıkmak. * Kusur, pislik ve ayıptan uzak olmak.
  • tenezzül : (C.: Tenezzülât) İnme, düşme. Aşağılama. * Gönül alçaklığı. Karşısındakinin seviyesine göre tevâzu ile konuşmak. * Yavaş yavaş inmek. Mekânını yukarıdan aşağıya nakletmek. ◊ More…
  • tenezzür : Korkmak. * Adak adamak, nezretmek.
  • tenfih : (C.: Tenfihât) (Nefh. den) Üfleyip şişirme. * Çok üfleme. ◊ Yorma, güçsüz bırakma.
  • tenfil : Ziyade etmek, çoğaltmak. * Kandırmak.
  • tenfir : (Nefret. den) Ürkütme, korkutma. * Nefret ettirme. * Mekruh ve müstehcen isim takma. * Galibiyetle hükmetme. * (Nefir. den) Asker toplama.
  • tenfis : (C.: Tenfisât) (Nefes. den) Nefeslendirme, soluklandırma, ferahlandırma.
  • tenfiş : (C.: Tenfişât) Pamuk gibi atma. Yün ditme.
  • tenfit : Çok kaynatmak. * Neftlemek.
  • tenfiz : İnfaz etmek. Hükmünü yürütmek. * İçinden geçirmek ve öteye çıkarmak. ◊ Sıçratma. Sıçramaya zorlama. ◊ Silkmek. * Saçmak, dağıtmak.
  • teng : f. Dar, sıkıntılı, melul, kederli. * Kıtlık.
  • tengçeşm : f. Açgözlü.
  • tengdil : (C.: Tengdilân) f. Yüreği dar. İçi sıkıntılı.
  • tengî : f. Darlık. * Züğürtlük.
  • tengis : (Nags. dan) Hayatını tasalı, kederli kılmak.
  • tengiz : Zindeliği sarsılma, zindeliğini sarsma.
  • tengna : f. Dar yer. Geçit, boğaz. Sıkıntılı yer. * Mezar.
  • tenha : f. Boş yer. Kimsesiz yer. * Yalnız, tek.
  • tenhanişin : f. Tek başına oturan. Yalnız oturan.
  • tenharev : f. Yalnız giden.
  • tenhayî : f. Yalnızlık, ıssızlık, tenhalık.
  • tenhib : Suya gayet yakın olmak.
  • tenhil : Elek ile eleme.
  • tenhiye : Irak etmek, uzaklaştırmak. * Gidermek. * Silkmek. * Çıkarmak. ◊ İçinde suyu az olan çukur.
  • tenide : f. Örümcek ağı. * Örülmüş, dokunmuş.
  • tenize : Uç, etek.
  • tenkib : Dolaşıp gezmek. * Ticaret yapmak. Tefahhus etmek. * İnceden inceye araştırmak. ◊ Dönmek veya döndürmek.
  • tenkid : Bir kimse veya şeyin iyi veya kötü taraflarını bulup meydana çıkarmak.Tenkid yapıcı veya yıkıcı olabilir. Tenkitten maksat, doğrunun ve yanlışın iyi niyetle ortaya konulması, hakikate More…
  • tenkih : Araştırıp, dikkat edip bir şeyin sonuna hakikatına ermek. * Bir şeyin fazla ve gereksiz kısımlarını çıkarıp kısaltarak düzeltmek. * Temizlemek. * Bütçe tanzimi için maaşları azaltmak. More…
  • tenkil : Uzaklaştırmak. Tepeleyip sindirmek. * Başkalarına ders ve ibret olacak şekilde ceza vermek. Rezil ve rüsvay eylemek. * Zincire vurmak. ◊ Mübâlağa ile nakletmek.
  • tenkilât : (Tenkil. C.) Örnek olacak biçimde cezâlandırmalar. * Düşmanları tepelemeler. * Uzaklaştırmalar.
  • tenkir : Tanınmayacak bir hale koymak. * Gr: Bir ismi harf-i tarifsiz kullanarak belirsiz yapmak. Gayr-i muayyen veya gayr-i mahdut kılmak. ◊ Sıçratmak. * Ok çevirmek.
  • tenkis : Başaşağı etme. Sernigun etme. * Boşaltma. ◊ Noksanlaştırmak. Azaltmak. İndirmek. ◊ Evmek, acele etmek, sür'at. ◊ Divite mürekkep koymak.
  • tenkiş : (C.: Tenkişât) (Nakş. dan) Nakşetme, nakışlama, işleme, resim yapma.
  • tenkisât : (Tenkis. C.) Tenkisler, eksiltmeler, indirmeler, azaltmalar.
  • tenkit : Noktalamak. Yazıda nokta, virgül gibi işaretler koymak. ◊ Temizleme, fenasını atma.
  • tenkiye : Tıb: Şırınga âleti. * Temizleme, tathir.
  • tenkiz : İnkaz etmek, kurtarmak. Kurtarılmak.
  • tenmik : (Nemk. den) Yazma. Yazılma. * Güzel yazı ile yazma.
  • tenmiye : (Nemâ. dan) Büyütmek. Yetiştirmek. Artırmak. Bereketlenmek. * Fesad veren haber yetiştirmek. * Ateş içine odun atmak.
  • tennub : Katran ağacı.
  • tennur : (C.: Tenânir) Tandır. * Fırın.
  • tenperver : f. Rahatına düşkün. Tembel. Vücudunu beslemek telâşesinde olan.
  • tensib : Uygun görmek. Münasib kılmak.
  • tenşib : Saplama, sokma. * Rüzgâr esme.
  • tensif : İkiye bölmek.
  • tenşif : (C.: Tenşifât) Suyu veya rutubeti emdirme. Sünger veya bez ile suyu alıp kurulama. * Ter kurulama.
  • tensik : Nizam üzere dizmek. Nizâma koymak. * Edb: Bir ibârede zikredilecek birkaç şeyi sırasıyla irad eylemek. Sıra tertibi ile mânâ yükselirse tensik-i irtifâî, alçalırsa tensik-i inhitatî denir. More…
  • tensikat : (Tensik. C.) Islahat. Düzen ve nizama koymalar.
  • tensil : (Kuş ve diğer hayvan) tüylerini yeleklerini, yününü ve kılını döküp kavlamak. ◊ Halâs olmak, kurtulmak.
  • tenşim : Bir işe başlama. * (Et) bozulup kokma.
  • tensir : Serpme, saçma.
  • tenşir : Açıp yayma. Serpme.
  • tensis : (C.: Tensisât) Tedkik ederek karar verme.
  • tenşit : (C.: Tenşitât) (Neşât. dan) Keyiflendirme, şenlendirme.
  • tensiye : Unutturma.
  • tenşiye : Beslemek, terbiye etmek. * Uzatmak.
  • tenşûy : f. Ölü yıkayıcı. * Teneşir.
  • tente : f. Örümcek ağı.
  • tentene : İplik gibi şeylerle örülmüş delikli bez, perde v.s. Dantela.
  • tentif : Mübâlağa ile yolmak.
  • tenu-mend : f. Gövdeli, iriyarı, vücutlu kimse.
  • tenufe (tenufiye) : (C: Tenânif) Helâk olacak yer. * Sahra. * Yazı.
  • tenuk : (Tenuka, Tenukıye) : Helâk olacak yer. * Sahra. * Yazı.
  • tenük : f. Dayanıksız, kuvvetsiz, zayıf. * İnce, rakik, nârin. * Az, hafif. * Yumuşak.
  • tenük-havsala : f. Sabırsız adam, tahammülsüz kimse.
  • tenük-ru : f. Yüzü yumuşak olan kimse, yüzü yumuşak adam.
  • tenvat : Atın yanına asılan şeyler.
  • tenvi' : (C.: Tenviât) (Nev'. den) Çeşitlendirme, nevilendirme, türlü türlü etme.
  • tenvic : Borç edinmek.
  • tenvih : Sulandırma. * Yaldızlama. * Haksız bir şeyi yapmacık şeylerle süsleyip haklı gösterme. * Başka bir madeni, altın veya gümüş suyuna daldırma. * Bir kimsenin nâmını, şânını yükseltme.
  • tenvik : (Deve) Zayıflamak.
  • tenvil : Atâ, bahşiş, hediye.
  • tenvim : Uyutmak. Hipnotize etmek. Birisini uyur bulmak.
  • tenvimât : (Tenvim. C.) Uyutmalar veya uyutulmalar.
  • tenvin : Gr: Kelimenin sonunu 'en, in, ün' diye okumak. Veya öyle okutan işaretin adı.
  • tenvir : (C.: Tenvirât) Aydınlatma. * Bir şey hakkında bilgi verme. Bir şeyi münevver kılma.
  • tenvirât : (Tenvir. C.) Aydınlatmalar, ışıklandırmalar. Tenvir etmeler.
  • tenviş : Ziyafete davet etmek.
  • tenvit : Niyet etmek.
  • tenviye : Niyet etmek.
  • tenyir : Beze ve kumaşa işaret koymak.
  • tenzede : f. Sessiz, sâkin, susmuş.
  • tenzih : Suç ve noksanlıktan uzak saymak. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) her çeşit kusur, noksan, şerik gibi hallerden uzak bilip söylemek. * Kabahati yok olduğu anlaşılmak ve onu ifade etmek.
  • tenzihen : Tenzih ederek. Tenzih etmekle.
  • tenzihen mekruh : Nehyine dair şer'î bir delil olmamakla beraber işlenmesi kerih görülen iş. (Helâle yakın iş)
  • tenzik : (At) ayaklarını yukarı kaldırmak.
  • tenzil : Bir şeyin bir miktarını çıkarmak. * İndirmek, indirilmek, indirilen. Aşağı indirmek. * Kur'an-ı Kerim'in vahiy vasıtası ile Peygamberimize (A.S.M.) indirilmesi. Tedricen indirme. More…
  • tenzilât : (Tenzil. C.) Fiat indirme. İskonto.
  • tenzir : (İnzâr. dan) Olacak bir hâdiseyi haber vererek korkutma. (Müjdenin zıddı)
  • tenziye : Sıçramak. * Üstüne binmek.
  • teokrat : Fr. Dinî, İlâhî. Teokrasi taraftarı olan.
  • teokratik : Fr. Teokrasi sistemi. (Bak: Teokrasi)
  • teoloji : Fr. Fls: Cenab-ı Hakk'ın varlığı, birliği, sıfat ve isimleri ve hususiyetleri hakkındaki ilim. İlâhiyat.
  • tepide : f. Rahatsız, sıkıntıda.
  • ter : f. Rutubetli, ıslak, yaş. * Taze.
  • ter ü taze : f. Çok körpe, çok taze. Pek lâtif.
  • ter'ib : Kavum dilimi. * Ekmek dilimi. ◊ Çok korkutma.
  • ter'if : Burnundan kan almak.
  • ter'is : Titremek.
  • ter'iş : Titretme. Titretilme.
  • ter-hane : f. Tarhana.
  • ter-zeban : f. 'Yaş dilli'. Hazırcevap. * Kalem.
  • tera'buz : Noksan etmek. * Zayıflatmak.
  • tera'ru' : Deprenmek. * Büyümek. * Çocuğun hareket etmesi.
  • tera'ud : (Ra'd. dan) Titreme.
  • terabbu' : Bağdaş kurarak rahatça oturma.
  • terabbus : (Tarabbus) Durup bekleme.
  • teracim : (Teracüm) (Tercüme. C.) Tercüme edilmiş olanlar. Tercümeler.
  • teracu' : (Rücu. dan) Bir yere veya bir kimseye dönme. * Birinden ayrılma. * Dönme, vazgeçme.
  • teracüm : Taşla atışmak.
  • terad : Birbirini reddetmek.
  • teradüf : Birbiri peşinden gitmek. * Edb: İki veya daha fazla kelimenin aynı mânada olması.
  • terafu' : (Ref'. den) Duruşmaya girme.
  • terafüd : Birbirine yardım etme. Yardımlaşma.
  • terafuk : Arkadaş olma. * Yardımlaşma, yardım etme.
  • teraggum : Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • terah : Gam, keder, acı.
  • terahhul : (C.: Terahhulât) Göç etme. Bir yerden bir yere göçme. * Yola çıkma. * Menzile konma.
  • terahhum : Merhamet etme, acıma. Şefkatte bulunma, esirgeyip besleme.
  • terahhumât : (Terahhum. C.) Acımalar, merhamet etmeler.
  • terahhumen : Acıyarak, merhamet ederek.
  • terahhus : İzinli ve müsaadeli olma. Ruhsat bulma. * Ucuzlama.
  • terahi : İşde gayretsizlik, gevşeklik, ihmal. * Uzaklaşma. * Sonraya bırakma. * Gecikme, geç kalma. * Geri durma, geri çekilme.
  • terahün : Karşılıklı olarak rehin vermek.
  • teraî : Aynaya bakma. * Birbirini görmek ve görüşmek. Bir fikir hakkında mukabil görüş, endişe mülâhaza eylemek. * Hurmanın kuruyup renginin belli olması. ◊ Çayıra çıkma. Otlama.
  • teraib : (Teribe. C.) Tıb: Göğüs kemikleri. Kaburga kemikleri. Gerdanlık yeri.
  • terak : f. Yarık, çatlak. * Gürültü, çatırdı.
  • terakib : (Terkib. C.) Terkibler. * Gr: İki veya daha çok kelimeden meydana gelen birleşik kelimeler. Tamlamalar.
  • terakki : İlerleme. Yukarı çıkma, yükselme. * Artma, çoğalma. * Bilgi ve medeniyetçe yükseliş.(Terakkimizin şartı: 1- Mesailerin tanzimi 2- Emniyet 3- Teavün düsturunun teshilidir.) (H.Şâmiye)
  • terakkicu : f. Terakki isteyen, terakki taraftarı.
  • terakkiperver : f. Terakkiyi seven. İlerlemeyi seven.
  • terakkişiken : f. Terakkiyi kıran, ilerlemeyi önleyen, terakkinin aleyhinde bulunan.
  • terakkiyât : (Terakki. C.) Terakkiler. Yükselişler. İlerlemeler.
  • terakku' : Sıkıntı ve emek ile kazanma.
  • terakkub : Bekleme, gözetleme, yol gözleme. * Ümit etme. * Muntazır olma.
  • terakkubât : (Terakkub. C.) Gözetlemeler, beklemeler.
  • terakkud : Acele etmek.
  • terakkuk : Merhamete gelme, acıma.
  • terakkus : Raksetme, dansetme. * Devamlı aşağı inip yukarı çıkma.
  • terakruk : Parlama. Işıklı olma.
  • teraküb : Birbirine bağlanıp kenetlenme. * Birbirinin üzerine binme.
  • terakül : Vuruşmak, döğüşmek.
  • teraküm : Birikme, yığılma. * Birbiri üzerine sıkışma.
  • terakümât : (Teraküm. C.) Toplanmalar, yığılmalar, birikmeler.
  • terakus : Karşılıklı olarak oynaşıp raksetme.
  • terami : Oklaşmak, karşılıklı olarak ok atışmak.
  • terane : Edb: Rübâinin başka bir ismi. * Terennüm. Nağme, âhenk, makam. * Bir şiiri makam ile okuma, şarkı söyleme.
  • teranekâr : f. Terennüm eden. Öten, ötücü.
  • teraneperdâz : f. Makamla şarkı söyliyen.
  • teranesâz : f. Öten, ötücü.
  • teranezâr : f. Ahenkli ve cümbüşlü yer.
  • teranezen : f. Şarkı söyleyen.
  • terani : (Reeye. den) Sen beni görürsün veya görüyorsun (mânasına fiil).
  • terarih : (Türrehe. C.) Saçmasapan ve mânâsız sözler.
  • teraset : Kalkancılık.
  • terasuf : (Kaldırım taşları biçiminde) birbirine yanaşarak sıkışma, istif olma.
  • terasül : (C.: Terasülât) Haberleşme, mektublaşma.
  • teratir : Büyük işler.
  • teravet : Tazelik. (Bak: Taravet)
  • teravih : Ramazan gecelerinde kılınan ve sünnet olan yirmi rek'atlık namaz.
  • teravuh : Ayakta çok durmak icab ettiği zamanlar, kâh sağ ayak üzerine ve kâh sol ayak üzerine durmak.
  • terazi : (Rıza. dan) Birbirini razı etme. Uyuşma.
  • terazu : f. Terazi.
  • terb : Bir nesneyi toprakla örtmek, üstüne toprak saçmak.
  • terba : Toprak. Yer, arz.
  • terbab : Toprak.
  • terbi' : Gazelin her beytine ikişer mısra ilâve ederek onu âdeta murabba (dörtlük) şekline koyma. * Dörde bölme. * Dört köşe etme.
  • terbian : Dört köşeli olarak. * Murabba (kare) olarak.
  • terbil : Ayırmak.
  • terbiş : (Ok) yeleklemek.
  • terbit : Zeytinyağı vermek.
  • terbiye : Allah'ın emirlerine itaat ederek ruhen ve cismen yükselmeye ve yükseltmeye çalışmak. Kemale ermeğe, nizam ve emirleri dinlemeğe çalışmak. Allah rızası yolunda gitmeyi öğrenmek.
  • terbiyegâh : f. Terbiye yeri. Öğrenme ve yetişme yeri.
  • terbiyegerde : f. Terbiye edilmiş. Yetiştirilmiş.
  • terbiyet : Terbiye' kelimesinin Arabi okunuşudur.
  • terbiyevî : Terbiyeli. Terbiye ile alâkalı.
  • terbub : İşe vurulmamış davar.
  • terceman : (Tercüman) Terceme eden. Bir dilden başka bir dile çeviren. * Birisinin veya bir şeyin maksadını anlatmaya, bir şeyi tasvir ve ifadeye vasıta olan.
  • terceme : (Tercüme) Bir sözü bir dilden başka dile çevirmek. Bir lügatı, diğer bilinen lügata çevirerek anlatmak.
  • terci' : (Rücu'. dan) Geri döndürme, geri çevirme. * Sesini yükseltmek.
  • terci'-i bend : 'f. Gazel şeklinde aynı vezinde yazılı manzumelerin 'vâsıta' denilen bir beyti ile birbirine bağlanmış şekli. Vâsıta beyti tekerrür ederse terci-i bend; tebeddül ederse More…
  • terciât : (Terci'. C.) Döndürmeler, geri çevirmeler.
  • tercib : (C.: Tercibât) Ululama, tazim. * Meyvesi çok olan ağacın dalları altına destek koyma.
  • tercih : Üstün tutmak. Bir şeyi diğerinden fazla beğenmek, fazla itibar etmek.
  • tercih bilâ müreccih : Hiç bir üstünlük sebebi yok iken birbirine eşit iki şeyden birisini diğerine üstün tutmak.
  • tercihât : (Tercih. C.) Üstün tutmalar, tercihler.
  • tercil : Arıtmak. * Saçını tarayıp düzeltmek.
  • tercim : (Recm. den) Taşlama. Taşlayarak öldürme. Recmetme.
  • terciye : Ümitli olma, umma.
  • terdad : Tekrar.
  • terdest : (C.: Terdestân) f. Eli işe yatkın, usta, mâhir.
  • terdestî : f. Ustalık, el yatkınlığı, mahâret.
  • terdid : Geri çevirmek, geriletmek. * Edb: Karşısındakini merakta bırakacak ve neticeyi sezdirmeyecek şekilde söz etmek. * İki ihtimâlle fikir anlatmak. Muhatabın beklemediği bir surette sözü More…
  • terdif : (C.: Terdifât) (Redf. den) Peşinden ardı sıra yürütme.
  • terdifen : Arkasından yürüterek. Katarak.
  • terdiye : (Ridâ. dan) Örtme. Örtü ile kapatma.
  • tere' : Dolu nesne. * Kötülüğe ve şerre koşan kimse.
  • tereb : Fakir olmak, fakirleşmek.
  • terebbu' : Bağdaş kurup oturmak. * Dört bacaklı olmak.
  • terebbüb : Fakirlik.
  • terebbuh : Sarkmak, sülpük olmak.
  • terebbül : İkdam. *Cür'et.
  • terebbüt : Eğlenmek.
  • terecci : (Recâ. dan) Rica etme, yalvarma. * Ümidetme, umma.
  • tereccüf : Deprenmek, hareket etmek.
  • tereccuh : Üstün olmak. Bir tarafa meyletme.
  • tereccül : Paklanmak, temizlenmek. * Süslenmek, ziynetlenmek. * Saç ve sakal taramak. * Yayan yürümek. * Kuyu içine girmek.
  • tereddi : Gerilemek. Soysuzlaşmak. Aşağı düşmek. * Şal ve örtü örtünmek.
  • tereddüd : Kararsızlık. Bir mes'ele hakkında karar veremiyerek şüphede kalmak.
  • tereddüdât : (Tereddüd. C.) Tereddüdler.
  • teref : İyi ve güzel yemek. * Yumuşaklık. * İnce, güzel şey.
  • tereffu' : Yükseğe çıkmak. Yukarı kalkmak. * Fazlalaşmak.
  • tereffuât : (Tereffu'. C.) Yukarı kalkmalar, yükselmeler.
  • tereffüh : Refaha ermek. Bolluk ve rahatlık içinde geçinmek. Bolluğa kavuşmak.
  • tereffuk : (Rıfk. dan) Tatlı dil ve güler yüzlülükle davranma. Yumuşaklıkla muâmele etme.
  • terefrüf : Titremek. * şefkat göstermek.
  • terehhüb : Korku içinde olarak Allah'a sağlam kulluk etmek.
  • terehhüm : (Bak: Terahhum)
  • terehhus : Müsaade, ruhsat bulma. * Ucuzlama.
  • terek : Eski Türk odalarına, insan boyu yüksekliğinde olmak üzere duvarlara boydan boya yapılan raflara verilen addır. Dükkânlarda eşya koymağa mahsus bölmeli raflara da terek denilir.
  • terekat : (Tereke. C.) Ölen bir kimsenin bıraktığı şeyler, terekeler.
  • tereke : (Terike) Ölen bir kimsenin bıraktığı malların hepsi.
  • terekküb : Birleşmek. Karışmak. İmtizac etmek. * Bir şeyin birkaç parçadan meydana gelmesi.
  • terekkün : (Rükn. den) Rükünleşme, erkân sırasına geçme, erkândan olma. * Mânen kuvvet bulma.
  • teremmu' : Deprenmek.
  • teremmüd : Yanıp kül olmak.
  • teremmül : Dul kalma. (Kadının) kocası ölme.
  • teremrüm : Bir şey söyleyecekmiş gibi yapıp, söylemeyip kalma.
  • terennüh : (C.: Terennühât) Sarhoşluktan veya başka bir sebepten dolayı sendeliyerek yürüme.
  • terennüm : Güzel güzel anlatma. * Yavaş ve güzel sesle şarkı söyleme. * Ötmek. Musikîleşmek.
  • terennümât : (Terennüm. C.) Terennümler. Güzel güzel anlatmalar. * Şarkı söylemeler. Ötmeler, musikîler.
  • terennümsâz : f. Terennüm eden, şarkı söyleyen.
  • teres : t. Pezevenk manâsına gelen bir hakaret sözüdür. Hakaret için kullanılır.
  • teressüb : Dibe çökmek. Tortulanmak, ayrılmak. Durulmak. Süzülmek.
  • tereşşüf : Suyu emme.
  • tereşşuh : (C.: Tereşşuhât) Terlemek, sızmak. Sızıntı. Sızıntı meydana çıkmak.
  • tereşşuhât : (Tereşşuh. C.) Terlemeler, sızmalar, sızıntı yapmalar. * Kulaktan gelme haberler.
  • teressül : Acelesiz olmak, yavaş yavaş yapmak. * Harflerin mâhreclerine ve medlerine riâyet etme.
  • teressüm : Resmedilme, resimlenme. * Bir şeyin geriye kalan nişâne ve eserlerine bakma. * Tedkik ve teemmül eylemek.
  • tereşşüş : Su saçılmak. * Islanmak.
  • terettüb : Sıralanmak. * Gerekmek. Lâzım gelmek. Netice olarak çıkmak. * Bir yerde aslâ kımıldamak, bir vecih üzere sâbit ve pâyidar olup durmak. * Zuhura gelmek. * Muayen sebeblerin, muayyen ve More…
  • terettül : Zâhir olmak, görünmek.
  • terettüm : Bir şeyi unutturmamak için parmağa iplik bağlama.
  • terevvi : Tefekkür etmek, düşünmek.
  • terevvu' : Korkma.
  • terevvuh : Bir şeyden koku alma. * Mütegayyer olmak, rengi ve tadı değişmek.
  • tereyy : Açık olmak.
  • tereyyüb : Cem'olmak, toplanmak, birikmek.
  • terezzün : Vakar gösterme.
  • terfend : (Terfende) f. Turfanda. Mevsiminden önce yetiştirilmiş meyve veya sebze.
  • terfi' : Yükselme. Yukarı kaldırma. İ'lâ etme. * Talebenin sınıf geçmesi. * Rütbe alma. Rütbe verme.
  • terfian : Rütbesi yükseltilerek, rütbe alarak, terfi ederek.
  • terfiât : (Terfi'. C.) Terfiler. Rütbe vermeler. Rütbe almalar. * Yukarı kaldırmalar, yükseltmeler.
  • terfie : Dirlik düzenlik temennisinde bulunma. * Sevindirme.
  • terfih : Evlenen kimseye 'Allah hüsn-ü imtizac eylemek nasibetsin' diye duâ etmek. ◊ Ferahlandırma. Refaha erdirme. Rahat ve bollukla yaşamasına sebeb olma.
  • terfik : (Refik. den) Birinin yanına katma. Arkadaş etme.
  • terfikan : Birinin yanına katarak. Arkadaş ederek.
  • terfil : Ta'zim. * Uzatma.
  • terfiş : Görmek.
  • terfiye : Sevindirmek. * Rahat etmek.
  • tergib : Şevklendirme, ümidlendirme. Rağbet verdirme. İsteklendirme.
  • tergim : Yere sürtme. * Zelil etmek, hor ve hakir etmek. Rezil, kepaze etmek.
  • tergis : Mal çoğaltmak.
  • terhib : (C.: Terhibât) Hal hatır sorma. ◊ Korkutmak. Fazla korkutmak.
  • terhibat : (Terhib. C.) Hal ve hatır sormalar.
  • terhibât : (Tehrib. C.) Çok korkutmalar.
  • terhiben : Korkutmak suretiyle, korkutarak.
  • terhik : Misafiri çoğaltmak.
  • terhil : Göç ettirme, göçtürme, nakletme.
  • terhim : Atmak. * Kolaylaştırmak, âsân etmek. * Deveyi sebepsiz kesmek. * Yumuşak ve ince etmek. * Bir ismi kısaltma. ◊ Yumuşatmak.
  • terhin : Rehin verme. Emanet bırakma.
  • terhine : f. Tarhana.
  • terhis : Askeri sivil, serbest hayata geçirmek. İzin ve ruhsat vermek. Serbest bırakmak.
  • terhisât : (Terhis. C.) Terhisler.
  • terhuk : Yıldıramak, parıldamak. * Sallanmak. * Tekebbürlük etmek, gururlanmak.
  • teri' : Garip kişi.
  • teribe : Parmak ucu. * Bir ot cinsi. ◊ (C.: Terâyib) Göğüs.
  • terid : Yağla ıslanmış ekmek.
  • terik : Muharebe vaktinde başa giyilen miğfer.
  • terike : (C.: Terâyik) Evlenmeyip evde kalmış olan kız. * Deve kuşunun yabana bıraktığı yumurta.
  • terim : Fransızca olan 'Terme' kelimesinden uydurulmuştur. 'Istılah' veya 'tabir' yerinde kullanılır.
  • terk : Bırakma, salıverme, vazgeçme. * Boşama. Bakmama. İhmal etme.
  • terkend(e) : f. Yalan, hile, kizb.
  • terkeş : f. Ok mahfazası, ok kuburu, sadak.
  • terki' : (Rık'a. dan) Yamama. Yama yapma. Yama vurma.
  • terkib : 'Birkaç şeyin beraber olması. Birkaç şeyin karıştırılması ile meydana getirilmek. * Birbirine karıştırılmış maddeler. * Gr: Terkib-i nâkıs ve terkib-i tam olarak iki kısma ayrılır. More…
  • terkibat : (Terkib. C.) Terkipler. Birkaç şeyin karıştırılmasıyla meydana gelen şeyler.
  • terkih : İşi salâha getirmek.
  • terkik : İnce ve nazikâne sesle anlatma, mânası kinaye yollu olma. * Tecvidde: Harfi ince okumak. * Bir kimseyi köle veya cariye etme. * Yumuşatma. * İnceltme. (Bak: Murakkik) ◊ More…
  • terkil : Ayağıyla veya tırnağıyla vurmak.
  • terkim : Rakamlamak, rakam koymak. * Nişan eylemek. * Yazma. * Yarma.
  • terkin : Belli bir saatte ve yerde buluşma için sözleşme. ◊ Boyama, yazma. * Bozulma, bozma. Çizme, silme.
  • terkis : (Raks. dan) Oynatma, raksettirme. * Döndürmek.
  • terkiş : (C.: Terkişât) Edb: Kelimeyi güzelleştirme, kelimeyi süsleme. * Nakışlama, süsleme.
  • terkiye : Yüce etmek. Yükseltmek.
  • terkiz : (Rekz. den) Dikme. Mıhlama, saplama.
  • terliye : Akılsız yapmak.
  • termid : Gül renkli olmak. * Gül etmek. * Bir nesneyi gül içinde bırakmak.
  • termik : Fr. Sıcaklıkla alâkalı. Hararetle ilgili.
  • termil : Kana boyamak. * Kan gibi kırmızı yapmak.
  • termim : (C.: Termimât) Onarma, tamir etme. * Kırık kemikleri iyi etme.
  • termos : yun. İçine konulan sıvının sıcaklık veya soğukluğunu uzun müddet muhafaza edebilen kap.
  • ternik : Bir nesneye bakıp durmak. * Gözün zayıflaması.
  • ternin : Öttürmek.
  • terör : Fr. Yıldırma, tedhiş, korkutma. Anarşi.
  • terr : Vurmak. * Kesmek. * Uzak olmak.
  • terras : Kalkan kullanan. Kalkancı.
  • ters : f. Korku.
  • tersa : (C.: Tersâyâ) Hristiyan. İsevi.
  • tersabeçe : (C.: Tersabecegân) f. Hristiyan çocuğu.
  • tersan : f. Korkak, korkan.
  • tersane : f. Gemi yapılan ve tamir edilen yer.
  • tersayan : (Tersâ. C.) Hristiyanlar. İseviler.
  • tersengiz : (Ters-engiz) f. Korkutan, korku veren.
  • tersi' : Oymacılık. * Mücevherler takarak süslemek. * Edb: Bir beyti teşkil eden mısralar ile bir fıkrayı terkib eden cümlelerdeki lâfızları vezin ve kafiye itibari ile birbirine uygun olarak tertib More…
  • tersib : Tortulaştırma, tortu halinde biriktirme. Tortusunu durultma.
  • terşif : Yudumlama. Yudum yudum içme.
  • terşih : (C.: Terşihât) Süzme, sızdırma. * Besleyip eğitme, terbiye etme. * Edb: Sözü özlü söyleme. * Tezyin etmek, süslemek.
  • tersil : Secisiz nesir yapmak. (Bak: Tertil)
  • tersim : Resmini çizmek. Resmedilmek. Resmini yapmak.
  • tersimî : Resimle alâkalı ve resme dair. Grafik.
  • tersin : Süzmek.
  • terşiş : (Reşş. den) Saçma, serpme.
  • tersnak : f. Korkak, korkan.
  • tertere : Depretmek, harekete getirmek, tahrik etmek.
  • tertib : (C.: Tertibât) Tanzim etme. Dizme, sıralama, düzene koymak. * Tedarik edip hazır ve müheyya kılmak. * Bir şeyi bir yere sabit ve pâyidar kılmak. * Mertebelere göre davranmak. * Hile ile More…
  • tertibât : (Tertib. C.) Düzen, düzenleme. * Karşılayıcı hazırlıklar.
  • tertibkerde : f. Düzenlenmiş, sıraya konmuş, tertib edilmiş.
  • tertibsâz : f. Düzenleyen, sıraya koyan, tertib eden.
  • tertil : Muvafık ve yerli yerinde, güzel, uygun ve lâtif konuşmak. * Düşüne düşüne, yavaş yavaş, anlayarak okumak. Beyan eylemek ve âşikâr kılmak. * Kur'an-ı Kerim'i usul ve kaidesine göre, More…
  • tervib : Sütü yoğurt yapmak. * Sütün yoğurt olması.
  • tervic : Revaç vermek. Değerini arttırmak. * Müsait karşılamak. Kabul ettirip, geçerli kılmak.
  • tervie : Evmeyip tefekkür etmek. Acele etmeyip düşünmek.
  • tervih : (C.: Tervihât) Râyiha verme. Kokutma. Kokusunu artırma. * Rahatlandırma.
  • terviha : (C.: Teravih) Teravih namazının her dört rekatı. * Teravih namazının her dördünden sonra oturmak.
  • tervik : Durultma, süzme, saflaştırma.
  • tervil : Yağlı ekmek. * Ekmeği yağ ile ovmak.
  • terviye : Su verme, sulama, suya kandırma. * İyiden iyiye ve derin derin düşünme.
  • terviz : Bir yeri çayır çimen yapmak.
  • terye : Az gizli. * Kadınların hayızdan arınıp guslettikten sonra sarılık ve bulantıdan gördüğü nesneler.
  • terzik : Rızık verme, besleme. Rızık için verip yedirme. Nasibdâr kılmak.
  • terzil : Rezil etme. İtibarını kırma.
  • terziz : Kâğıda nişan ve alâmet etmek, işaret koymak.
  • teş'ib : (C: Teş'ibât) Şubelere ayırma, dallandırma.
  • tes'id : Tebrik etme, saadetlendirme. * Sevinç ve sürur ile bayram yapma.
  • teş'il : (Şu'l. den) Parlatma. Tutuşturma, alevlendirme.
  • tes'ir : (Sa'r. dan) Ateşi yakıp alevlendirme. * Kıymet ve değer koyma. Narh koyma.
  • tesa'su : Çok yaşlanmak. * Artık gün geçirmek. * Bir nesnenin ekserisinin geçmesi.
  • teşa'şu' : Şaşaalanma, parıldama.
  • teşa'u' : Fiz: Işığın merkezden etrafa doğru dalgalanması.
  • teşa'ub : Perâkende ve kol kol olup bölükler ve şubeler sahibi olma. * Bozuk bir şeyin düzelmesi. * Iraklaşmak.
  • teşa'ubât : (Teşa'ub. C.) Şubeler. Bölük bölük, kısım kısım olmalar.
  • teşa'ul : (şu'l. den) Parlama, tutuşma.
  • teşa'ur : (Şa'r. dan) Kıllanma, tüylenme.
  • teşa'us : Tozlu topraklı olmak. Kirlenmek. Paslanmak.
  • teşabüh : Benzeşme. Birbirine benzeme.
  • tesabuhât : (Tesâhub. C.) Korumalar, sâhib olmalar. * Arkadaşlıklar.
  • tesabuk : Yarış etme. Müsabaka.
  • teşabük : Şebekelenme. Karışık, dolaşık hâl alma.
  • tesabür : Bir şeyi sürekli olarak yapmak. Bir şeye devam üzere çalışma.
  • teşabür : Birbiriyle karışlarını ölçmek. * Kavga etmek için birbirine karşı gelmek.
  • tesacül : Fahirlenmek gururlanmak, kibirlenmek, tefahur.
  • teşacür : (şecer. den) Sopalarla vuruşma. Birbirine girme kavga, dövüş.
  • tesadüf : Rastgelme. Bir şey kendiliğinden olma. Tedbirsiz meydana gelme. (Bak: Delil-i inayet)
  • tesadüfen : Tesadüf olarak, rastgele.
  • tesadüfî : Rastgele. Tesadüf olarak. Tedbirsiz meydana gelmek suretiyle.
  • tesadüm : Vuruşma. Şiddetle çarpışma.
  • teşaff : Kap içinde olan suyu içmek.
  • tesaffuh : Safha safha nazar etme. Bir bir bakma, teemmül etme.
  • tesafuh : Elele tutuşma.
  • tesafün : Lâzım olmak, icab etmek.
  • tesagur : Küçük görünme, küçülme.
  • teşahh : Bahillik edişmek.
  • tesahhub : Nazlanmak.
  • teşahhub : Akmak, seyelan etmek.
  • teşahhum : (Şahm. dan) Yağlanma, semirme, şişmanlama.
  • tesahhun : (C.: Tesahhunât) Isınma, kızma.
  • tesahhur : (C.: Tesahhurât) Zevklenip alay etme. * Aleme gülünç olma. Maskara olma. ◊ Seher vaktinde kalkmak. * Sahur yemek.
  • teşahhus : (C.: Teşahhusât) Şahıslanma, belirlenme. Tarif edilebilir hâle gelme.
  • tesahsu' : Döndürmek.
  • tesahub : Sahip çıkma, benimseme. * Koruma. * Arkadaşlık etme.
  • teşahüd : Hazır olmak.
  • tesahül : Yumuşak davranma. Rıfk ve mülâyemetle tatlı muamele etme. * Gaflet ve ihmal etme.
  • teşahus : Deprenmek. Muhtelif etmek, çeşitli yapmak.
  • teşaki : (Şekvâ. dan) Birbirinden şikâyet etme. * Dertleşme.
  • teşakk : Muhalefet edişmek, uyuşamamak. * Zor ve meşakkatli olmak.
  • tesakku' : Bir bâtıl nesneyi çekişmek.
  • tesakkub : (C.: Tesakkubât) (Sakb. dan) Delme, delinme. * Zâhir olmak, görünmek. * Parlamak, ruşen olmak.
  • tesakkuf : Zafer bulmak.
  • teşakkuk : (Şakk. dan) Yarılma, ikiye ayrılma.
  • tesakul : Ağırdan alma, oyalanma, tembellik etme.
  • teşakül : (şekl. den) şekil ve suretçe bir olma. Birbirine uyma.
  • tesakür : Sarhoş olmak.
  • teşaküs : Husumet edişmek, düşmanlık yapmak.
  • tesakut : Birbiri ardınca düşmek. Birbirini düşürmek. Düşüşmek.
  • tesakutan : Ardı ardına düşerek. Karşılıklı düşürmek suretiyle.
  • tesallüb : (Bak: Tasallüb)
  • tesalüf : (Self. den) İki kadın birbiriyle elti veya iki erkek birbiriyle bacanak olma.
  • tesaluh : Sağır gibi görünme.
  • tesalüm : Sulh edişmek, barışmak.
  • teşam : Yılışmak, gülüşmek. * Koklaşmak.
  • tesamu' : İşitmek. Bir sözü birbirinden duymak.
  • tesamuh : Hoş görme. Hoş görürlük. Birbirine kolaylık gösterme. Kayıtsız olma. Gaflet etmek. * İhmal etmek.
  • teşamuh : (şemh. den) Yüce, büyük, yüksek olmak. Yükselmek.
  • tesamuhat : (Tesâmuh. C.) Hoş görmeler, müsâmahalar. * Dikkatsiz ve kayıtsız davranmalar.
  • tesamum : Sağır görünme. * Sağırlaşma.
  • tesanif : (Tasnif. C.) Eserler, kitaplar.
  • teşanü' : Buğz edişmek, kin gütmek.
  • tesanüd : Karşılıklı yardımlaşma. Birbirine istinad etme.
  • tesaru' : Güreşme. Birbiriyle güreş etme.
  • tesaruf : Emir ve hükmetme.
  • teşarük : Ortaklık etme. Birbirine ortak olma.
  • tesatül : Ulaşmak, varmak.
  • teşatüm : (şetm. den) Sövüşme.
  • tesaüb : Esneme. * Gaflette bulunma. Boş bulunma.
  • teşaub : Şubelenme. Ayrılıp kol kol olma. Çatallaşma. Kısımlara ayrılma.
  • tesaud : (C.: Tesâudât) (Suud. dan) Yukarı çıkma.
  • tesauf : Muvâfakat etmek, uymak, anlaşmak.
  • tesaül : Birbirine sual etme, soru sormak.
  • teşaüm : şom tutmak.
  • teşaün : Eskimek.
  • teşaur : şâirlik taslamak. Kendini şâir gibi göstermek.
  • tesavi : İki şeyin birbirine denk olması. Birbirine müsavi ve misil olmak. İki taraf da aynı ve bir derecede bulunmak
  • tesavir : (Tasvir. C.) Tasvirler.
  • tesavüb : Esnemek. * Gafil olmak, gaflette bulunmak. ◊ Sövmek, sövüşmek.
  • tesavük : Yürek zayıflığından eğilip sendelemek.
  • tesavüm : Alış-verişte birbirine mukavele yapmak, anlaşmak.
  • teşavür : (Şurâ. dan) Danışma, müşâvere etme.
  • teşavüs : Gururlanıp gözücuyla bakmak.
  • tesavüt : (Ot) katı olmak.
  • teşayu' : Birbiriyle yâr olmak.
  • tesayüf : (Seyf. den) Kılıçla vuruşma.
  • tesayül : Suyun revân olup akması.
  • tesayür : Bir uğurdan gitmek.
  • tesbi' : (Seb'. den) Yediye çıkarma, yedileme. * Bir şeyi yedi parça yapma.
  • teşbi' : Karnını doyurma.
  • tesbian : Yediye ayırmak suretiyle, yediye ayırarak.
  • teşbib : Saç ve sakal ağarmak. * Ateş yakma. * Kasidede mahbubdan bahsetme.
  • tesbid : Kıl yolmak. * Yağlanmayı terk etmek.
  • tesbih : Sübhânallah demek. Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) şânına lâyık ifadelerle yâdetmek. Yâni: Allah'ın zâtında, sıfâtında ve ef'âlinde cemi' nekaisten münezzeh olduğunu ifade More…
  • teşbih : (C.: Teşbihât) Benzetmek, benzetilmek. Benzetiş. Bir vasıfta vehmetmek. (Bak: Müşebbihe) *Edb: Aralarında maddi veya mânevi bir münasebet bulunan iki şeyi birbirine benzetmek san'atı. More…
  • tesbihat : (Tesbih. C.) Cenab-ı Hakk'ı (C.C.) sıfatına lâyık ifadelerle yâdetmeler.
  • teşbihât : (Teşbih. C.) Benzetmeler, teşbihler, benzetilmeler.
  • tesbihfeşan : f. Çok çok tesbihat yapan, tesbihat ifade eden.
  • tesbihhan : f. Tesbih eden, tesbih okuyan.
  • tesbik : (C.: Tesbikat) (Sebk. den) Eritip kalıba dökme.
  • teşbik : (Şebeke. den) Şebekeleştirme, ağ biçimine koyma.
  • tesbil : (Sebil. den) Bir şeyi Allah rızası için vakfetme, Allah yoluna bağlama. * Yolcu etme, yola çıkarma. * Yol gösterme. * Kesme.
  • teşbir : Karışlama. * Ölçme.
  • tesbit : Sağlam olarak yerleştirme. Yerinden kımıldayamaz hâle getirme. * Bir şeyin aslını kat'i olarak bulma.
  • teşbit : Bir kimseyi işinden geciktirme, mani olma. ◊ Dağıtmak, perâkende etmek.
  • tesci' : Edb: Nesirde kafiye kullanmak. Cümleleri kafiyelendirmek.
  • teşci' : Şecâatlandırma, cesaret verme. Bahadırlık etme.
  • tescif : Bir şeyi örtme.
  • tescih : (Eşek) dişiyle bir yerini tutup ısırmak.
  • tescil : Sicile geçirme, deftere kaydetme. * Sağlamlaştırma.
  • tescilât : (Tescil. C.) Kütüğe geçirmeler, sicile geçirmeler.
  • tescin : (Sicn. den) Hapsetme, zindana koyma.
  • tescir : Tennur yakmak. * Denizi kurutmak. * Boşaltmak ve doldurmak. * Ağlayarak çağırmak.
  • teşcir : (Şecer. den) Ağaçlandırma.
  • tesciye : (Seciye. den) Üstün ahlâk kazandırma. * Bir nesneyi örtmek.
  • teşdib : Arıtmak, temizlemek. * Tımar etmek.
  • tesdid : (Sedd. den) Hayırlı işe doğru yöneltme. * Doğrultma, doğrultulma.
  • teşdid : Şiddetlendirme, sağlamlaştırma, kuvvet verme. * Gr: Harfi iki defa okuma. Harfi şeddeli okumak.
  • teşdih : Baş yarmak.
  • tesdis : (C.: Tesdisât) (Süds. den) Gazelin her beytine dörder mısra ilâve ile onu müseddes (altı mısralı) hâline getirmek.
  • tesdiye : Çulhaların bez çözmeleri.
  • tese'sü' : Korkmak.
  • teşe'ub : Budaklanmak. * Perâkende olmak, dağılmak, saçılmak.
  • tese'ül : (Sual. den) Dilenme, dilencilik etme.
  • teşe'üm : Kötüye yorma. Uğursuz sayma. Bu anlayış dinimizde men edilmiştir. * Sola dönme. * Sola yatma.
  • teşebbu' : Tok değilken kendini tok göstermek.
  • tesebbüb : (Sebeb. den) Sebeb olmak.
  • teşebbüb : şap haline gelme, şaplaşma.
  • tesebbüben : Sebep olma suretiyle.
  • teşebbüh : Benzemek, müşâbehet etmek. Zorla benzemeğe çalışmak.
  • teşebbük : (Şebeke. den) Ağ şeklini alma. Şebekeleşme. * Parmaklarını birbirine giriştirmek.
  • teşebbüs : Bir işe girişmek. Bir işi ilk olarak teklif etmek. * Sağlam bir niyetle bir şeye başlamak. * El ile yapışıp bırakmamak.
  • tesebbüt : (Sebat. dan) Sebat gösterme, dayanma, sabretme, direnme. * Bir nesneye yapışmak. Tevakkuf. ◊ Eğlenmek, oyalanmak. Geç gelmek. ◊ Rahatlık. * Sâkin olmak.
  • teseccu' : Kuşların cıvıltıları. * Seci' yapmalar.
  • teşeccu' : Bahâdırlık göstermek, kahramanlık yapmak.
  • teseccüd : (Secde. den) (C.: Teseccüdât) Secde etme, secdeye kapanma.
  • teşeccür : Ağaçlanma, ağaçlaşma.
  • teşeddüd : Sertleşme. Kuvvet ve dayanıklık kesbetme. Şiddetlenme. Çok şiddetli olma. * Keskinleşme.
  • teşedduk : Ağzın köşesiyle konuşmak.
  • teşeffi : Rahatlamak. Şifâ bulmak. * Öc almak. Öc veya intikam almakla yüreği soğumak.
  • teşeffu' : şafiî mezhebine geçmek. şafiî olmak.
  • teseffüh : Sefihleşme. * Mütegayyer olmak, değişmek. * Akılsızlık etmek.
  • teseffül : Örtme. * Aşağı sarkma. * Bayağılaşma, aşağılaşma.
  • tesefsüf : Yaramaz olmak.
  • teşehhi : Hırsla istemek. İştahlanmak.
  • tesehhub : Bulutlanma.
  • tesehhüd : Uyanıklık.
  • teşehhüd : Şehadet getirmek. * Namazdaki şehadet miktarı oturmak ve 'Et-tahiyyât' okumak.
  • tesehhur : Sahur yemeği yeme. (Bak: Sahur) ◊ Alay etme, maskaraya alma.
  • tesehhür : (Sehr. den) Gece uyumayıp uyanık kalma.
  • tesehhurkâr : Maskara.
  • teşehhut : Maktulün kan içinde yuvarlanması.
  • teşekki : (C.: Teşekkiyât) Şekvada bulunma. Kötü ahvalini ihbar ile şikâyet etme.
  • teşekkük : şek ve şüphe etme.
  • teşekkül : şekillenme. şekil alma. * Meydana gelme.
  • teşekkülât : (Teşekkül. C.) Teşekküller. şekillenmeler. * Kuruluşlar.
  • tesekkün : (Sükûn. dan) Yatışma, sükûn bulma. * Miskin ve fakir olma.
  • teşekkür : Yapılan iyilikten memnun kalındığını bildirmek için söylenen şükür ifadesi. * Şükür etmek. * Birisine karşı 'Sağ ol, var ol, ömrüne bereket' gibi söylenen minnet sözleri.
  • teşekkürât : (Teşekkür. C.) Teşekkürler.
  • teselli : Avunma. Kederli ve gamlı olan bir kimseyi söz ve nasihatle ferahlandırma.
  • teselli-pezir : f. Avutulabilir, avundurulabilir.
  • teselli-yâb : f. Avunan, avutulan, teselli bulan.
  • tesellu' : Ahmak olmak.
  • tesellüb : Soyunma. * Kocası ölen kadının, zinetli elbisesini çıkarıp, matem elbisesini giymesi. (Bu iyi bir âdet değildir.)
  • teselluh : (Silâh. dan) Silâhlanma, silâh kuşanma.
  • teselluk : Yüksek yere, duvar üstüne çıkma. * Sırt üstü uyuma.
  • tesellül : İnsanlar içinden sıyrılıp çıkma. * Verem hastalığına yakalanma.
  • tesellüm : Teslim edilen şeyi tekrar teslim alma. * Verilen bir şeyi alıp kaydetme. * Teslim olma. * İslâm olma. ◊ Çentik çentik olma, diş diş olma. Gedik olma. * Ağzını yaşmaklama.
  • teselsül : Zincirleme. Zincir gibi birbirine bitişik kısımlar olma. Silsile peyda etme. * Ulaştırma. * Man: (Bak: Delil-i ihtira)
  • teşelşül : (C.: Teşelşülât) Suyun yüksek bir yerden aşağı şarıltı ile dökülmesi, çağlayan oluşturması. * Soğuk su banyosu yapma, duş yapma.
  • teselsülât : (Teselsül. C.) Zincirlemeler. Zincirleme gitmeler.
  • tesemmi : Bir şahsa veya kabileye müntesib olma. * Bir isimle isimlenme.
  • tesemmuh : Cömertlik etmek.
  • teşemmül : İhrama bürünme.
  • tesemmüm : Zehirlenmek.
  • teşemmüm : (şemm. den) Koklama.
  • tesemmümât : (Tesemmüm. C.) Zehirlenmeler.
  • tesemmün : (Semen. den) şişmanlama, semirme.
  • teşemmür : İşe hazırlanma.
  • teşemmüs : (Şems. den) Güneşleme, güneşe çıkma. * Güneş çarpması.
  • teşemmüt : Hayırla ve bereketle duâ etmek.
  • tesenbül : Sümbülleşme, sümbül verme.
  • tesenni : İki kat olma, eğilip bükülme.
  • teşennüc : (Şenc. den) (C.: Teşennücât) Buruşuk olma, buruşma. * Adalelerin gerilip büzülmesi, kasılması. * Korkmak. * Titremek.
  • teşennüf : Küpe takınma. * Süslenme.
  • tesennüh : Küflenme.
  • tesennüm : Ufak olmak. * Yerden iki üç karış yüksek olmak. * Hörgüç üstüne binmek.
  • tesennün : Halinden dönmek. * Üzerinden yıl geçmek. * Yaşlı olmak, yaşlanmak, ihtiyarlamak. * (Sinn. den) Diş çıkarma.
  • teşennün : Adamın ihtiyarlıktan dolayı derisinin buruşup kuruması. * Eskimek.
  • teserbül : Gömlek giymek.
  • teserri : Cariye alma, odalık edinme.
  • teserru' : (Sür'at. den) Koşma. Çabuk davranma.
  • teşerru' : şeriata uygun davranma.
  • teşerrüb : Suyu kendine çekme, içme. * Meşreb sahibi olma.
  • teşerrüf : şereflenme. şeref bulma. Ulviyete erişme.
  • teşerrüfât : (Teşerrüf. C.) Şeref duymalar, şereflenmeler. Saygı göstermeler, hürmet etmeler.
  • teşerruk : Güneşte oturmak.
  • teserrut : Yutmak.
  • teservül : Don giymek.
  • teşetti : (Şitâ. dan) Kışlama. Kış mevsimi boyunca bir yerde oturma. Kışı geçirme.
  • tesettür : Kapanıp gizlenme. Örtünme.
  • teşettüt : Dağınık olma. Dallara ayrılma. Çatallaşma. Dağılma. Perişan olma.
  • tesevvi : Düzeltme, tesviye etme, düzleme.
  • tesevvüb : (Sevâb. dan) Sevap kazanma, sevaplanma. * Farz olan namazdan sonra nâfile namaz kılma.
  • teşevvüh : Çirkinlik.
  • tesevvük : Misvak yapmak.
  • teşevvuk : şevklenme, istek gösterme, arzu etme, sevinme.
  • tesevvül : Galip olmak, yenmek.
  • tesevvür : Kadının çok doğurucu olması. ◊ Yüksekten aşağı inmek.
  • teşevvüş : Karma karışık olma. * Bulanıklık, karışıklık.
  • teşeytun : Yaramazlık etmek.
  • teşeyyu' : Şiilik taslamak. Şii olma. (Bak: Şia) * Vedalaşmak. * Ardınca ve peşinden gitmek.
  • teseyyüb : (Seyyib. den) (Kadın) dul kalma. ◊ Üşenme, kayıtsızlık, tembellik.
  • teşeyyüb : (C.: Teşeyyübât) İhmalcilik, kayıtsızlık.
  • teseyyüd : Yükseltme. * Sağlam olma.
  • teşeyyüd : Yükseltme. Sağlamlaştırma.
  • teşeyyuh : Şeyh olduğunu iddia etmek. Şeyhlik taslama. * İhtiyarlama, yaşlanma.
  • teşeyyüh : (Şeyh. den) İhtiyarlama. * Şeyhlik iddiasında bulunma.
  • teşezzi : Pâre pâre olmak. Pârelenmek.
  • teşezzüb : Dağılma, dağınık olma.
  • teşezzün : Yoğun ve katı olmak.
  • teşezzür : Ayrılmak. * Korkmak. * Hazırlanmak. * Davara binmek.
  • tesfi' : Sıcağın, insanın yüzünü yakması.
  • teşfi' : Şefaat etmek, affı için sebep olmak.
  • tesfid : Kebap yapmak için eti şişe dizme.
  • tesfif : Dövüp ezme, toz haline getirme.
  • tesfih : (Sefahet. den) Sefih görme, sefih sayma. Akılsız, müsrif ve eğlenceye düşkün addetmek.
  • tesfil : (C.: Tesfilât) (Süfl. den). Aşağılaştırma, sefilleştirme, bayağılaştırma.
  • tesfir : (Sefer. den) Yolcu etme, yola çıkarma, sefere gönderme.
  • teşfiye : (Şifâ. dan) İyileştirme, şifalandırma.
  • teshik : Ezme, dövme, döğerek ezme.
  • teshil : (C.: Teshilât) Kolaylaştırma. Zorluğa âit şeyleri kaldırma. ◊ Öksürtme.
  • teshilat : (Teshil. C.) Kolaylıklar.
  • teshilen : Kolay olmak üzere.
  • teshim : Nakışlı etmek, nakışlamak. ◊ Yüzüne kara vurmak.
  • teshin : Isıtmak, soğukluğunu gidermek.
  • teshinât : (Teshin. C.) Isıtmalar, kızdırmalar.
  • teshir : Zaptetme, hâkim olma, zorla ele geçirme. * İtaat ettirme. * Hakir ve zelil etmek. ◊ Büyüleme, sihir yapma, aldatma. * Yemek ve içmeğe muhtaç etme.
  • teşhir : Göz önüne serme, gösterme. Sergi serip âleme ilân etme. * Meşhur ve nâmdâr kılmak. * Kılıç sıyırma.
  • teşhirgâh : f. Sergi yeri, herkese gösterme yeri.
  • teşhirgâh-i enâm : f. Mahlukatın herkese gösterildiği yer, dünyâ.
  • teşhis : Şahıslandırma. Şekil ve suret verme. Seçme, ayırma, ne olduğunu anlama. Tanıma. * Hastalığın ne olduğunu anlayıp bilmek. * Edb: Canlılandırmak, suretlendirmek. * Eşyaya şahsiyet vermek.
  • teşhit : Kana bulaştırmak.
  • teşhiye : Gönlün ne isterse sana vereyim' demek.
  • teşhiz : (C.: Teşhizât) (Şahz. dan) Sivriltme, keskinleştirme. * Bileme. * Gücünü, kuvvetini artırma. *Uyandırma.
  • teskib : (Sakb. dan) Delik açma, delme.
  • teskif : Düzeltip ve doğrultup beraber etmek. Eşitlendirmek. ◊ Evin üstünü örtmek.
  • teşkih : Hurma koruğu renklenmeye başlamak.
  • teşkik : (Şakk. dan) Parça parça yarma. İkiye ayırma. Yarmak. ◊ Şüphede bırakmak. Şüpheye atmak.
  • teşkikât : Şek ve şüpheler. Şüphede bırakmalar.
  • teskil : (Sakl. dan) Ağırlaştırma. Ağırlığını artırma.
  • teşkil : Vücud vermek. Suretlendirmek. Şekil vermek. Meydana getirmek. * Atın iki önayağı ve art ayağının birisinin beyaz olması.
  • teşkilât : Tertipli ve düzenli çalışan birlik.
  • teskim : (Sakm. dan) Hasta etme. * Bozuk ve yanlış sayma.
  • teskin : Rahatlandırma. Yatıştırma. Sükunet verme. Şiddet, hiddet ve ıztırabını izale etme. * Gr: Bir harfi sâkin okuma.
  • teskir : (Sekr. den) Sarhoş etme. * Gözü kamaştırıp görmesini zayıflatmak.
  • teskit : (Sükût. dan) Susturma. Sükût ettirme.
  • teskiye : (Saky. dan) Su verme. * Sulama.
  • tesli' : Yarmak.
  • teslib : Soyunmak. * Gammazlık. * Erkeği ölen kadının, keder esvâbı giymesi.
  • teslif : Kahvaltı etme. * Takdim etmek. * Bir nesnenin fiyatını evvelden vermek.
  • teslih : (Selh. den) Derisini yüzüp çıkarma. ◊ Silâhlandırma. Silâh ile donatma.
  • teslil : (Sell. den) Sıyırıp çekme. * Verem etme.
  • teslim : Bir emâneti verme. * Kabul etme. * Doğru ve haklı bulma. * Selâmetle dua etme. * Karşısındakinin hükmü altına girme. * Kendini Allah'ın takdirine terketme, emri altına girme. * Belâ ve More…
  • teslim-kerde : f. Teslim edilmiş olan.
  • teslimat : (Teslim. C.) Bir hesap üzerine yapılan ödemeler.
  • teslimiyet : Kendini Allah'a veya başka birinin iradesine terketmek, boyun eğmek.
  • teslis : Üçleme.
  • teslit : Havâle etmek. (Bak: Taslit)
  • tesliye : Avutma, teselli etme.
  • tesliyet : Avutma, teselli verme.
  • tesliyet-bahş : f. Avutucu, teselli verici.
  • tesliyet-kâr : f. Avutucu, teselli verici.
  • tesmi' : (C.: Tesmiât) (Sem'. den) İşittirme, duyurma.
  • teşmi' : (Şem'. den) Mumlama, bal mumuna batırma.
  • tesmia : Halka ibadetini ve amelini işittirme, duyurma.
  • tesmiat : (Tesmi. C.) İşittirmeler, duyurmalar.
  • tesmid : Yere ters ve kül dökmek.
  • tesmih : Yab yab gitmek. * Süngü ağacını yontup düzeltmek.
  • teşmil : Şâmil kılmak. İhata eylemek. Kaplamak. İhrama bürünmek ve sür'atle yürümek.
  • tesmim : Zehirleme.
  • teşmim : (Şemm. den) Koklatma. Koklatılma.
  • tesmimen : Zehirleyerek.
  • tesmin : (Sümn. den) Sekizleme. Sekize bölme. Sekize çıkarma. * Bir şeye kıymet biçme. ◊ (Semen. den) Semirtme, yağlatma.
  • tesmir : (Semer. den) İktisad ederek malın çoğalması. * Ağaçların çiçeklerini döküp yemiş bağlaması. ◊ Koyu nesneye su katıp duru etmek. * İksir ile sağlamlaştırmak. ◊ Çivileme, More…
  • teşmir : (Şemr. den) Sıvama veya sıvanma.
  • teşmis : (Şems. den) Güneşe tutma, güneşe serme. * Güneşe tutup hasta etme.
  • tesmit : Aksıran kimselere: 'Yerhamükâllah: Allah sana merhamet etsin' demek. ◊ Edb: Gazel yahut kasideyi 'müsemmat' tarzında tanzim etme.
  • teşmit : Aksıran kimseye: 'Yerhamükâllah: Allah sana merhamet etsin' deme.
  • tesmiye : İsimlendirme. Ad verme. * Besmele çekme.
  • teşmiyet : Aksırana karşı hayır ve bereketle duâ etmek.(Yerhamükümullâh: Allah size merhamet ve rahmet ihsan etsin) meâlinde dua etmek.
  • teşne : f. Susamış. * Mc: İstekli, çok arzulayan, heveskâr.
  • teşnedil : (C.: Teşnedilân) Candan ve yürekten isteyen.
  • teşnegân : (Teşne. C.) f. İstekliler. * Susamışlar.
  • teşnegî : f. Susama.
  • teşneleb : f. Dudağı kurumuş, çok susamış. Yanık, susuz.
  • teşni' : Başa kakmak. * Davara binmek. * Silâh takınmak. * Kötülük yapmak. Kötü göstermek. Ayıplamak. * Birisinin çok şeni' olduğunu söylemek.
  • teşniât : (Teşni'. C.) Ayıplamalar, çirkin bulmalar.
  • tesnid : Dayak vurmak.
  • teşnif : Küpe takma. Küpe takınma. * Süslenme. Küpe ile süsleme.
  • tesnim : Hörgüçleyerek yukarı yükseltmek, terfi etmek mânasına masdar olup, yükseklik mânasıyla Cennet çeşmelerinden bir çeşmenin ismidir.
  • teşnir : Ayıp vermek.
  • tesniye : Vasıflandırma. * Gr: Arapçada bir kelimenin iki şeye delâlet etmesi hâli, kelimeyi iki şeye delâlet ettiren siga. Bu şekil kelimenin sonuna 'elif-nun' veya 'ye-nun' More…
  • tesri' : Hızlandırma. Sür'atlendirme. Acele ettirme.
  • teşri' : Yolu açık ve vâzıh kılma. * Şeriata isnad ve nisbet eylemek. * Kanun vaz' ve tenfiz eylemek. * Peygamberimizin (A.S.M.) şeriata dair emretmesi. * Havuza su getirmek.
  • teşri' eylemek : Dinî emir ve yasakları bildirmek. Kanun bildirmek. Bir emrin kanun gibi tatbikini istemek.
  • tesrian : Hızlandırarak. Çabuklaştırmak için.
  • tesriât : (Tesri'. C.) Çabuklaştırmalar, hızlandırmalar.
  • tesrib : Esasen işkembeden içyağını ayırmak demek olup, mecâzen: Tekdir ve muaheze mânasına kullanılır. * Darılma. Ayıplama. * Başa kakma. ◊ (Sürub. dan) (Asker) gönderme, yollama. * Atı More…
  • tesric : Kandil yakmak. * Güzelleştirmek. * Hayvanı eyerleme. Hayvana eyer vurma.
  • teşric : Cem'etmek, birbiri üstüne yığmak. * Kerpiçi yerinden ayırmak.
  • tesrid : Davar boğazlandığında daha soğumadan bir yerini kesmek veya kırmak. ◊ Sahtiyan dikmek. * Kırba dikmek.
  • teşrid : Ayırma, dağıtma. Dilim yapıp kesmek. * Nefyetme, kovalama. * Belâya atma. Ürkütüp kaçırma. Sevketme. * Birisinin ayıbını teşhir eylemek.
  • teşrif : Şereflendirmek. Yüksek yere çıkmak. Şeref vermek. * Bir yere buyurmak.
  • teşrifat : (Teşrif. C.) Resmî kabul ve ziyaretlerdeki kabul merasimi. Protokol.
  • tesrih : Talâk. Boşanma, ayrılma. * Halâs etme, kurtarma. * Bırakma, salıverme. * Kıl tarama. * Asan etme, kolaylaştırma.
  • teşrih : Bir kitap veya ibareyi anlaşılır şekilde açıklamak, tafsilât vermek. İnceden inceye didikleyip araştırmak. * Tıb: Bir cesedi kesip parçalara ayırarak incelemek.
  • teşrihat : Açıklamak, tafsilât vermek, inceden inceye araştırmak.
  • teşriî : (Teşriiye) Şeriatla, kanun ile, kanun yapma ile alâkalı, şeriata müteallik, kanuna dair.
  • tesrik : (Sirkat. den) (C.: Tesrikat) Bir kimseye hırsız deme.
  • teşrik : Güneşlendirme. Güneşte kurutma. * Eti parçalayıp güneşte kurutma. * Doğu tarafına gitme. ◊ Ortak etme. İştirak ettirme.
  • teşrim : Yarmak. * Yırtmak.
  • teşrin : Eskiden yılın on ve onbirinci aylarına verilen ortak isim.
  • tesrir : (C.: Tesrirât) (Sürur. dan) Sevindirme.
  • teşrir : Güneşte bez serip kurutmak.
  • tesriye : Gam ve kederi bırakma. Kederi yok etme.
  • teşt : Tekne, teşin, leğen, kap.
  • testih : Yassı ve düz yapmak. * Eşit yapmak, beraber etmek. ◊ Yün ve pamuk tepmek.
  • testir : Gizleme, saklama, setretme, örtme.
  • teştir : Edb: Bir gazeli teşkil eden beyitlerin beher mısraı arasına ikişer mısra ilâve etmek. ◊ Bir nesneye ayıp vermek, noksanlık vermek.
  • teştit : Dağıtma, dağıtılma. Perişan etme.
  • teştiye : Kışın uyuyan hayvanların uykusu.
  • tesvib : Sevab vermek demektir.
  • tesvid : Karartma. Yazı ile karalama. Yazmak, müsvedde yapmak.
  • tesvif : (Sevf. den) (C.: Tesvifât) Sebepsiz olarak atlatma, geciktirme.
  • teşvif : Tezyin etmek, süslemek.* Haberli olmak, anlamak, muttali olmak. * Bakmak, nazar etmek.
  • tesvig : Cevaz verme. * Kolaylaştırma. * Tecavüz etmek, haddini aşmak.
  • teşvih : Çirkin yapmak.
  • tesvik : (Misvak. dan) Dişleri misvaklama. ◊ (Sevk. den) Sürme, ileri gütme.
  • teşvik : Şevklendirme. Şevke getirme. Kışkırtma. Kaldırma. Cesaret verme. ◊ Diken bitmek. * Ağacın dikenli olması.
  • teşvikat : (Teşvik. C.) İsteklendirmeler, şevke getirmeler. Kışkırtmalar.
  • tesvil : (C.: Tesvilât) Kötü bir şeyi güzel göstererek aldatma. * Tezyin etmek, süslemek.
  • tesvim : Davarı otlamaya salmak. * İşaretlemek, nişan etmek. * Dağlamak.
  • tesvir : Büyük derecelere çıkma, büyük işlere yükselme. * Koluna bilezik yapma. ◊ Toz kaldırma. * Derin ve gizli mânayı araştırma.
  • teşvir : İçinde bulunma. İçine alma, içine alıp gizleme. * Satılık olan hayvanı pazara çıkarıp gösterme.
  • tesvis : Buğdaya bit düşmek.
  • teşviş : Karıştırma. Karma karışık etme. Bulandırma.
  • teşvişiyyet : Karışıklık, bozukluk.
  • tesvit : Karıştırmak.
  • teşvit : Tüyü ve kılı gitsin diye ateşe tutmak.
  • tesviye : Seviyelendirme. Düzleme. Beraber etme. İki şeyi müsavi etme. * Bir neticeye bağlama.
  • teşviye : Kebap yapmak. Kebap vermek.
  • tesyar : Gönderme, gönderilme. (Eşya hakkında) (Tisyâr şekli yanlıştır)
  • teşyi' : Uğurlamak. Gideni selâmetlemek. Yolcu etmek. * Cesaretlendirmek.
  • teşyid : Müşeyyed etmek. Binayı yükseltip sağlamlaştırmak.
  • teşyie : Dilemek, istemek.
  • tesyil : Akıtma. Akıtılma. Sel gibi akıtılma.
  • tesyir : (Seyr. den) (C: Tesyirât) Gönderme, yollama. Seyrettirme. * Sürmek. * Bezi yol yol alaca edip dokumak.
  • teşzib : Ağaç budamak.
  • teta'um : (Ta'm. dan) Tatma, tadına bakma.
  • tetabbub : (Tıbb. dan) Hekim olmadığı hâlde hekimlik yapma.
  • tetabu' : Fasılasız birbiri ardından gelmek. Aralıksız birbirini takib etmek.
  • tetabuk : Birbirine uygun ve muvafık olmak. Uymak. Birşeye uygun düşmek.
  • tetafful : (Tufl. dan) Dalkavukluk.
  • tetahhul : Tıb: Dalak şişmesi.
  • tetahhur : Temizlenme. * Günah işlemekten uzaklaşma.
  • tetahhurât : (Tetahhur. C.) Temizlenmeler.
  • tetallu' : Boynunu uzatarak başını kaldırma.
  • tetavül : Uzun olma, uzama. * Zulüm etme. * Birbirine muhalefet, kibir ve taazzum etme. * Musallat olma. * Mugayeret eylemek.
  • tetavvu' : (Bak: Tatavvu')
  • tetavvuan : Nafile olarak, nafile tarzında.
  • tetavvuf : Tavaf etme. Ziyaret maksadıyla bir şeyin veya bir yerin etrafını dolanma.
  • tetavvuk : Boyuna gerdanlık gibi şeyler takma.
  • tetavvus : Tavus gibi renk renk elbise giyme.
  • tetayür : (Tayeran. dan) Uçuşma. Uçuşup dağılma.
  • tetbi' : Peşini bırakmayıp iyice araştırma. * Uyma, tâbi olma.
  • tetbin : Fikrinde ve görüşünde dikkat etmek.
  • tetbir : Helâk etmek, mahvetmek.
  • tetbit : Zarar ve ziyan yapma.
  • tetebbu' : Araştırıp tetkik etme. Derinliğine inceleyip tanıma, öğrenme. Öğrenmek için okuma.
  • tetebbuât : Araştırıp incelemeler. Arayıp öğrenmeler.
  • tetellu' : Kalkmak için boynunu uzatmak.
  • teterrüb : Toz toprak içinde kalma.
  • teterrüs : Kalkanla siper yapmak.
  • tetevvüc : Tac giyme.
  • tetfül : Tilki eniği.
  • tetim : Aşkla söylemek.
  • tetimme : (Tetümme) (C.: Tetümmat) Tamam etme. Tamamlama. * Ek. Noksanını tamamlamak için ilâve edilen.
  • tetkik : (Bak: Tedkik)
  • tetliye : Nezretme. Adağı yerine getirme. * Farzdan sonra nafile namaz kılma.
  • tetmim : Tamamlama, bitirme. * Edb: Bir şiiri tamam etmek.
  • tetnih : Sallanmak. * Gururlanmak, tekebbürlenmek.
  • tetra : Birbiri ardınca olmak. Birbirinin peşinden gelmek.
  • tetre' : (Tarae. den) Ârız olur, meydana gelir (meâlinde).
  • tetrib : Toza toprağa bulaştırma.
  • tetrih : Tasalandırmak. Hüzünlendirmek, üzmek.
  • tetris : Muhkem etmek, sağlamlaştırmak.
  • tetvibe : Tevbe etmek.
  • tetvic : (C.: Tetvicât) Tac giydirme.
  • tetyib : Helâk etmek, mahvetmek.
  • tev'eban : Davar memesinin iki yanı.
  • tev'em : İkiz. Çift doğan çocuklar. * Mc: Benzer, eş, mümasil.
  • tev'eme : İki kız.
  • tev'emî : İkizlik.
  • tev'id : (C.: Tev'idât) Sözle korkutma.
  • teva : Mâlın helâkı. Mülkün helâk olması.
  • teva'ul : Yüksek yere çıkmak.
  • teva'un : Davarın, beslenip semizlemek hususunda nihayet hududu bulması.
  • tevabi' : (Tabi'. C.) Maiyyet. Bir kimseye tâbi olanlar. İman ve İslâmiyet veya herhangi bir hususta birisine bağlı bulunanlar. * Uşaklar. * Bir merkeze bağlı olan yerler. * Gr: Evvelki kelimeye More…
  • tevabil : (Tâbel ve Tâbil. C.) Yemeklere katılan nâne, karanfil, tarçın ve biber gibi şeyler. Baharat.
  • tevabit : (Tâbut. C.) Tabutlar, sandıklar.
  • tevacüd : Kişinin kendini vecd suretinde göstermesi.
  • tevacüh : (Vech. den) Yüz yüze olma. Karşı karşıya gelme.
  • tevadd : Muhabbet etmek, sevmek.
  • tevadu' : (İki taraf düşmanlıktan vazgeçip) barışma.
  • tevaffuk : (Vefk. den) Muvaffak olma, başarma.
  • tevafi : Tamam olmak, tamamlanmak.
  • tevafuk : Birbirine uygunluk. Muvâfık oluş. Rast gelme hali. Nizamlanmış biçimde birbirine uygun olmak.
  • tevafukat : (Tevâfuk. C.) Uygunluklar. Tevafuklar.
  • tevafür : (C.: Tevafürât) Artma, çoğalma.
  • tevafürât : (Tevafür. C.) Artmalar, çoğalmalar.
  • tevaggul : Çok uğraşma, meşgul olma. Bir işin çok ilerisine varmak.
  • tevaggulât : (Tevaggul. C.) Tevagguller. Devamlı olarak uğraşmalar.
  • tevaggun : Cenk içinde ikdam etmek. Savaşta sebat edip ilerlemek.
  • tevagguz : Çok sıcak olmak.
  • tevahhi : Daha çabuk, acele, sür'atli. ◊ Talep etmek, istemek.
  • tevahhud : Vahid, tek olmak.
  • tevahhuş : Korkmak. Ürkmek. Kaçmak. * Hâli, tenhâ ve ıssız olmak.
  • tevahuk : Cemaat olup gitmek. Topluluk hâlinde gitmek.
  • tevaif : (Bak: Tavaif)
  • tevak : İstekli kimse.
  • tevaki' : (Tevki'. C.) Fermanlar.
  • tevakki : Çekinme, hazer etme, sakınma, korunma.
  • tevakku' : (C.: Tevakkuât) (Vuku. dan) Bekleme, umma, ümid etme. İsteme, arzu etme.
  • tevakkud : Tutuşup yanma.
  • tevakkuf : Durma. Eğlenip kalma. Duraklama.
  • tevakkufât : (Tevakkuf. C.) Beklemeler, durmalar, eğlenmeler.
  • tevakkul : Dağ üstüne çıkmak.
  • tevakkur : (Vekar. dan) Vakar peydâ etme. Vakarlanma.
  • tevakkus : Şiddetle basmak. * Atın seyri.
  • tevakül : (Vekl. den) Birbirini vekil etme.
  • tevakun : Noksan etmek, eksiltmek.
  • tevali : Uzayıp gitmek, devam etmek. Birbiri ardınca sıra ile gelmek. Sürmek.
  • tevaliyen : Tevali etmek suretiyle.
  • tevalüd : Doğma, doğurma.
  • tevamür : Danışmak, istişare etmek.
  • tevana : (Tüvânâ) f. Güçlü, kuvvetli, iktidarlı.
  • tevani : f. İşde tembellik etmek. * Kusur işlemek. Usançlık, bezginlik göstermek.
  • tevari : Gizlenme, kaybolup göze görünmeme.
  • tevarih : (Târih. C.) Tarihler. Hâdiselerin zuhur zamanını kaydeden kitaplar.
  • tevarüd : Vârid olma, gelme. Yetişme, vâsıl olma. * Arka arkaya gelmek. * Edb: Birbirinden habersiz olarak iki şâirin aynı beyti veya mısrayı söylemeleri.
  • tevarüs : Mirasa konmak, birisine diğerinden irsen geçmek. Miras yemek.
  • tevarüsât : (Tevarüs. C.) Tevarüsler, mirasa konmalar. * İrsen geçmeler, irsî olarak geçmeler.
  • tevasi : (Vasiyet. den) Vasiyetleşme. Birbirine tavsiye etme.
  • tevassul : Ulaşma, kavuşma, bitişme. * Nikâh yolu ile hısımlık, münasebet peydâ etme.
  • tevasuk : (Vusuk. dan) Birbiriyle andlaşma. Birbirine güvenip itimad ederek andlaşma.
  • tevasül : Birbirine ulaşma.
  • tevatür : Kuvvetli haber. * Müteaddid şeyler birbiri ardınca zâhir olmak. * Bir hususun söylenmesi hemen herkesin ağzında olup, gezmek. Şâyia.
  • tevatürât : (Tevatür. C.) Tevatürler, ağızdan ağıza dolaşıp yayılan haberler.
  • tevatüren : Ağızdan ağıza yayılarak. Tevatür suretiyle.
  • tevaüd : (Va'd. den) Birbirine söz verme. Va'dleşme.
  • tevazi : (Vezy. den) İki çizginin birbirine değmeden sonsuza kadar yanyana uzaması, paralellik.
  • tevazu' : Alçak gönüllülük. Kibirsizlik. Mahviyet hâli.
  • tevazu'kâr : f. Tevazulu, alçak gönüllü.
  • tevazüf : Birbiriyle sallanıp yürümek.
  • tevazün : Denklik. Müvâzene hâsıl olmak. Aynı tartıda olmak. Karşılıklı iki taraf da vezinde müsâvi olmak. Denkleşmek.
  • tevazzu' : Konulma, konulmuş. Bir şeyin bir yere konuşu.
  • tevazzuh : (Bak: Tavazzuh)
  • tevbe : (Tövbe) Yaptığı fenalığa pişman olmak. Allah'dan afv dilemek. Bir daha işlememeye azmetmek. Estağfirullah deyip, pişmanlık duymak. (Bak: Afv)
  • tevbe suresi : Kur'an-ı Kerim'in 9. suresidir. Berae Suresi de denir. Medenîdir.
  • tevbekâr : f. Tevbeli, yaptığına pişman olmuş olan.
  • tevbeşiken : f. Tevbesini bozan.
  • tevbih : Azarlama. Levm etme.
  • tevbihat : (Tevbih. C.) Azarlamalar, tekdirler.
  • tevbis : Köpek yavrusunun gözlerini açması.
  • tevcib : (Vücub. dan) Lüzumlu yapma, lâzım etmek, gerektirmek. * Bir iş için vakit belirlemek.
  • tevcih : Döndürmek, yöneltmek. * Tefsir etmek. * Birisini bir tarafa göndermek. * Rütbe vermek. * Bir kimseye söz atmak. * Edb: İki zıd mânaya gelebilen ve birbirinin zıddı mânada söz kullanmak.
  • tevcihât : (Tevcih. C.) Verilmiş rütbeler. Tevcihler. * İşaret eden mânalar.
  • tevdi' : Emanet vermek, bırakmak. * Misafirin veda etmesi. Giderken kalanlara: Allah'a ısmarladık gibi veda etmesi, bolluk hoşluk duasıyla bırakıp gitmesi. * Mutlaka terkedip bırakmak.
  • tevdian : Vererek, bırakarak, teslim ve emanet ederek.
  • tevdiât : Emânetler. Emânet bırakmalar. Emniyetli bir yere kıymetli bir şeyi teslim etmek.
  • teve'ur : Bir şeyin güçlenerek halli ve yenilmesi müşkil olması. * Bir hususta çetin zorlukla karşılaşmak. * Konuşanın çapraşık söylemesinden ve anlaşılmadığından dolayı, dinleyenin hayrette kalması. More…
  • teveccu' : (C.: Teveccuât) Ağrıma, vecâlanma. Acımak.
  • teveccüd : (Vecd. den) Coşma, vecde gelme.
  • teveccüh : Bir şeye doğru yönelme, bir tarafa dönme. Çevrilme. * Mânen üzerine düşme. * Ait olmak. * Hoşlanmak. * Sevgi, alâka.
  • teveccühât : (Teveccüh. C.) Teveccühler.
  • teveccüs : Karnını boşaltmak.
  • teveddüd : Tedricen kendini sevdirmek. Dostluk etmek. * Cenab-ı Hakk'ın çeşitli ve lezzetli nimetler vererek insanlara kendisini sevdirmesi.
  • teveffi : Ölme, vefat. * Bütününü aldırma.
  • teveffuk : Tevfike mazhar olmak. Cenab-ı Hakk'ın rızasına uygun tarzda hareket edebilmek.
  • teveffür : Çok olmak, artmak.
  • tevehhüc : Deprenmek, hareket etmek.
  • tevehhuk : Boynuna kement bağlamak.
  • tevehhül : (Vehle. den) Yanıltmağa çalışma.
  • tevehhüm : Evhamlanmak. Az tehlike ihtimâli olsa çok korkmak. Yok olanı var zannetmekle ye'se ve korkuya düşmek.
  • tevehhün : Gevşeme. Kuvvetsiz hale gelme.
  • tevehhüs : Bir işe dikkat ve itina ile koyulma.
  • tevekan : İstekli olma.
  • tevekân : Sormamak.
  • tevekkelna : Tevekkül ettik (meâlinde fiil).
  • tevekkeltü alallah : Allah'a tevekkül ettim (meâlindedir).
  • tevekkü' : Dayanmak.
  • tevekkuh : şiddetli ve haşin olmak.
  • tevekkül : İşi başkasına ısmarlamak. * Sebeblere tevessül ettikten sonra neticesini Allah'a bırakmak. Allah'tan gelene razı olmak. Kendine ait vazifeyi yaptıktan sonra neticelerini More…
  • tevekkün : Musibet anında yüksek sesle bağırıp feryad etmek.
  • tevella : (Tevelli) Birisini dost edinme. * Bir işi üzerine alma. * Dönme, yönelme, i'raz etme. * Ehl-i Beyt'e tam sevgi. * Akrabalık. Karabet. Yakınlık beslemek.
  • tevellu' : Sevme. Alâka ve aşk peydâ etme.
  • tevellüc : Dühul etmek, dâhil olmak, girmek. * Vahşi canavarların yatağı.
  • tevellüd : Doğma. Doğum.
  • tevellüdat : (Tevellüd. C.) Belli bir zaman içinde doğum. Umumi doğumlar.
  • tevellüh : (C.: Tevellühât) (Veleh. den) Şaşakalma. Şaşırıp sersemleşme. * Hayran etme. * Kadını çocuğunden ayırma.
  • tevelvül : (C.: Tevelvülât) (Velvele. den) Gürültü patırdı etme.
  • tevennuk : Dikkatle bakmak.
  • teverri : Gizlenmek. * Belirsiz etmek.
  • teverru' : Haramdan ve şüpheli şeylerden sakınmak.
  • teverrüd : Vâridolma, gelme. * Gül gibi kızarma.
  • teverruk : (C.: Teverrukat) (Varak. dan) Yapraklanma.
  • teverrük : Sol yanı üstüne oturup iki ayaklarını sağ tarafından uzatmak.
  • teverrüs : (Veraset. den) Mirasçı olma. Vâris olma.
  • teverrut : Zor bir işe rastlama. Vartaya düşme.
  • teveşşi : Saç ve sakalı kır olmak, alacalanmak.
  • tevessu' : (Bak: Tevessü')
  • tevessü' : (C.: Tevessüât) Genişleme, yayılma. Vüs'at bulma. * Zahmetsiz herkese yer bulunma.
  • tevessüât : (Tevessü'. C.) Genişlemeler.
  • tevessüb : (Vesb. den) Atlama, sıçrama.
  • tevessüd : Dayanma, istinad. * Yastığa dayanma.
  • tevessüen : Genişleme suretiyle. Tevessü ederek.
  • tevessuh : (Vesah. dan) Paslanma, kirlenme.
  • teveşşuh : (C.: Teveşşuhât) Süslenme, takıp takıştırma. * Kadın gerdanlığını takma.
  • tevessuk : (Vüsuk. dan) İnanıp güvenerek ve itimad ederek dayanma.
  • tevessul : (Bak: Tevassul)
  • tevessül : Allah'ın dergâhına yaklaştıracak amel işlemek. * Sarılmak. * Baş vurmak. * İnanmak. * Sebeb tutmak. * Hırsızlık.
  • tevessülen : Başvurarak, girişerek. Sebep tutarak.
  • tevessüm : Bir şeyin işaretlerine bakarak iyice anlamak.
  • tevettür : Gerginleşme, gerilme.
  • teveyyül : (C.: Teveyyülât) Vâveylâ etme. Çığlık koparma.
  • tevezzü' : Yer tutma. * Dağılma. Bölünme, taksim olunma.
  • tevezzüf : Sallanmak. * Evmek, acele etmek. ◊ Kabuğunu soymak.
  • tevezzug : Hareket etmek.
  • tevezzül : Kesilmek.
  • tevfik : Uygun düşürme. * Uydurma. Muvafık kılma. * Cenab-ı Hakkın kuluna yardım etmesi.
  • tevfikan : Uygun olarak. Uyarak.
  • tevfir : Artırma, çoğaltma. * Bir kimsenin hakkını tam olarak verme.
  • tevfiye : Tamam vermek.
  • tevfiz : Evdirmek, acele ettirmek.
  • tevgir : (Mübalağa ile) Sıcaklatmak.
  • tevhid : Birleme. Bir Allah'tan başka İlâh olmadığına inanma. Lâ ilahe illallah sözünü tekrarlama.
  • tevhid suresi : Kur'an-ı Kerim'in 112. Suresidir. İhlâs Suresi gibi çok isimleri de vardır. (Bak: İhlâs Suresi)
  • tevhiden : Birleştirerek, tevhid olarak.
  • tevhif : Sopa ile vurmak.
  • tevhim : (C.: Tevhimât) (Vehm. den) Vehme düşürme. Vehimlendirme. ◊ Bir nesneye gönül vermek. * Hâmile olmak ricâsını etmek.
  • tevhin : (Vehn. den) Zayıf kılmak, zâfiyete duçâr eylemek veya edilmek. * Zayıfa nisbet etmek veya edilmek.
  • tevhiş : Ürkütme, kaçırma, korkutma.
  • tevhişât : (Tevhiş. C.) Ürküp kaçmasına sebep olmalar, ürkütmeler.
  • tevhiye : Acele etmek.
  • tevkâf : (Ev) damlamak.
  • tevki' : Alâmet, işaret, belirti, nişan. * Sultan. * Kılıca nakış yapmak.
  • tevkid : Ateş tutuşturma. ◊ Sağlamlaştırma.
  • tevkif : Alıkoyma, tutma. Hapis olarak bekletme. Vakfetme. * Arafatta mevkaf olan yerde durdurmak. * Bir kimsenin koluna bilezik takmak.
  • tevkifhâne : Hapishane.
  • tevkil : Kendine birisini vekil etmek. Vekil tâyin etmek.
  • tevkim : Zelil etmek. * Katletmek, öldürmek. * Hıfzetmek, korumak.
  • tevkir : Bina için yemek pişirip yedirmek. Ziyafet vermek. ◊ Tazim. Hürmetle anmak. İhtiram etmek.
  • tevkis : Küçük odun parçalarını ateşe atmak.
  • tevkiş : Tahrik etmek.
  • tevkit : Vakit tayin etmek. Vakitlendirmek. ◊ Hurmanın kararmaya başlaması.
  • tevkiye : Çok sakınmak.
  • tevla' : Eğrilik.
  • tevle : Sihir, efsun.
  • tevli' : Bir nesneye beyaz noktalar yapmak.
  • tevlid : Çocuğu doğarken almak. Doğurmak. Doğurtmak. * Mc: Sebep olmak, vücuda getirmek. * Beslemek. Terbiye etmek.
  • tevlidât : '(Tevlid. C.) Meydana getirmeler, sebep olmalar. * Doğurmalar, doğurulmalar; doğurtmalar.'
  • tevlih : Şaşırtma. Sersemleştirme.
  • tevliyet : Bir vakfın işlerine bakma vazifesi. Mütevellilik. * Yüz çevirme, yüz döndürme. * Fık: Sâhib olunan malı peşin değeri ile başkasına tevcih etme.
  • tevr : (C.: Etvâr) Ağzı büyük gönden olan bardak. * Su bardağı. Abdest ibriği.
  • tevreb (tevârib) : Toprak.
  • tevrib : Bir nesnenin uzunluğuyla eni arası.
  • tevrid : Gülgün etmek. * Ağacın çiçek vermesi.
  • tevrih : Bir hâdisenin veya konuşmanın tarihini yazmak. Vakit bildirmek.
  • tevrik : Davarın üstüne oturmak. ◊ Ağacın yapraklanması.
  • tevrim : Gazaba getirme, öfkelendirme. * Verem etme, verem edilme. * Bedenin azâsını şişirip kabartmak.
  • tevris : Vâris kılmak, mirâs bırakmak. Malının faydasını birisine âid kılmak. * Ateşi yakmak, alevlendirmek için tahrik etmek. ◊ Zaferana benzer bir ot.
  • tevriş : Kandırmak.
  • tevrit : Tehlikeye düşürme, vartaya düşürme.
  • tevriye : Örtüp gizlemek. * Sözünü veya bir haberi izah etmeyip gizlemek. * Edb: Birkaç mânası olan bir kelimenin en uzak mânasını kasdetmek.
  • tevsen : f. Azgın, başı sert at. * Mc: Dikbaşlı adam.
  • tevsi' : Genişletme. Bollaştırma.
  • tevşi' : Süsleme.
  • tevsib : Sıçratmak. * Yastık dikmek.
  • tevsid : Yastığa dayandırma. * Dayatma, dayandırma.
  • tevsih : (Vesah. dan) Kirletme, murdarlama, pisletme. * Paslandırma.
  • tevşih : (Vişah. dan) (C.: Tevşihât) Süslü elbise giydirme. Süsleme veya süslendirme. * Kur'ân-ı Kerimi usul ve kaidelerine göre okuma. * Bir kimseye mücevher gerdanlık takmak. * Ist: Bir eseri, More…
  • tevsik : Vesikalandırmak. Vesikalamak. Sağlamlaştırmak. Yazılı hale koymak. * Bir kimse hakkında -bu emindir, mutemeddir- demek.
  • tevsim : Hacıların hac zamanı toplanmaları. * Dağlamak sureti ile ten üzerine işaret koyma, döğme yapma. * İsimlendirme, ad verme.
  • tevşim : (C.: Tevşimât) (Veşm. den) Bedene döğme yapma. İğne ile yazı yazma veya şekil yapma.
  • tevsir : Yumuşak etmek, yumuşatmak.
  • tevsit : Birini araya koyma. Ortaya koyma. Vâsıta etme.
  • tevşiye : Koğuculukta mübâlağa etmek. Dedikoduculukta mübâlağa yapmak.
  • tevtid : Kazık kakma.
  • tevtine : Yumuşak etmek, yumuşatmak.
  • tevtir : Yay gibi germek. Yaya kiriş germe.
  • tevv : Tek.
  • tevvab : (Tevbe. den) Tevbe edenlerin tevbesini kabul eden Allah (C.C.). * Çok tevbe eden.
  • tevzi' : Dağıtmak. Herkesin hisselerini ayırıp vermek. Pay ederek dağıtmak.
  • tevziât : (Tevzi'. C.) Tevziler, dağıtmalar. * Herkese payını vermeler.
  • tevzig : Depretmek, hareket ettirmek.
  • tevzin : Tartmak. Ölçülü hâle koymak. * Zihinde düşünüp kararlı hâle koymak.*
  • tey' : Kusmak. * Yere akmak.
  • teyakkun : İyiden iyiye araştırıp şüphesiz tam olarak bilmek. * Tam yakınlık hâsıl etmek.
  • teyakkuz : Uyanık olma. * Uykudan kalkma. * Göz açıklığı.
  • teyamün : Her nesneyi sağından tutmak ve sağından başlamak.
  • teyasür : Bir nesneyi solundan tutmak.
  • teybis : Kurutma, kurulama.
  • teyebbüs : (C.: Teyebbüsât) Kuruma, kuru olma.
  • teyeffu' : Yüce olmak, yükselmek.
  • teyeffün : Çok yaşamak.
  • teyekkunât : (Teyekkun. C.) Tam olarak ve iyice bilmeler.
  • teyemmüm : Kasd. * Fık: Su bulunmadığı veya su bulunup da kullanılması mümkün olmadığı takdirde temiz olan toprak cinsinden bir şey ile, abdestsizliği veya gusülsüzlüğü -hadesi- gidermek maksadiyle More…
  • teyemmün : Uğur sayma. Bir şeyle teberrük eylemek. Bir şeyi mesut ve uğurlu saymak. * Ölüyü kabirde sağ yanına yatırmak. * 'Ben Yemenliyim' demek.
  • teyemmünen : Uğur sayarak. Teyemmün ederek.
  • teyessür : Kolaylıkla husule gelme. * Muvaffakiyet ve başarı ile bitme.
  • teyettüm : Kulluk etmek. * Aşkın insanı hor ve zelil etmesi.
  • teyettün : İncir yemek.
  • teyh : (Teyhâ) Şaşkınlık. * Hayran olmak. * Tekebbürlenmek, gururlanmak.
  • teyha' : Issız yer.
  • teyhür : Yar gibi çöküp yığılmış kumluk.
  • teykan : Çok sıçrayan kişi. Çok sıçrayan kimse.
  • teykin : (C.: Teykinât) Tam olarak ve iyice bildirme.
  • teyma' : Sahra, çöl, yaban.
  • teymim : Teyemmüm ettirme.
  • teys : (C.: Tüyüs-Tiyese-Etyâs) Erkek keçi, teke.
  • teysir : (Yüsr. den) Kolaylaştırma. Kolaylaştırılma.
  • teyyar : Hazırlanmış. * Dalga.
  • teyyas : Teke besleyen ve teke tutan kişi.
  • teza'fur : Elbiseye ve gövdesine za'ferân sürmek.
  • teza'um : Yalan olmak.
  • teza'zu' : Mâni olma, önleme, engel olma.
  • tezabüh : Bir karış miktarı yeri yarmak. * Birbirini boğazlamak.
  • tezacür : Birbirini kandırıp bir iş üzerine ümitlendirme.
  • tezad : İki şeyin birbirine zıt olması. Aksilik. Terslik. * Edb: Mânaca birbirine zıt olan kelimeleri bir arada toplamak.
  • tezafür : Birbirine yardımcı olma. * Bir yere toplanma.
  • tezaggum : Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • tezahhul : Irak olmak, uzaklaşmak.
  • tezahhür : Arkalanmak.
  • tezahüf : Muharebede iki taraf askerlerinin karşılaşıp çatışması.
  • tezahüm : Birbirine sıkıntı vermek. Halk kalabalık edip birbirine sıkıntı vermek.
  • tezahür : 'Meydana çıkma, belirme, görünme. Gösteriş. * Birbirini korumak, birbirine arka olmak. * Arkalaşmak; yâni birbirine yardım etmek. * Avretine zıhar etmek, yani zevcesinin arkasını More…
  • tezahürât : (Tezahür. C.) Görünüşler. Gösterişler. Gösteriş için toplanmak.
  • tezahzuh : Uzak olmak.
  • tezakir : (Tezkire. C.) Tezkereler.
  • tezakkuf : Bir şeyi sür'atle alıp yemek.
  • tezakkum : Lokma lokma etmek. * Kaymak ile hurmayı karıştırıp yemek. (O taama 'zekkum' derler.)
  • tezakür : Birbirini zikretmek.
  • tezallüm : Birisinin zulmünden şikâyet etme. (Bak: Tazallüm)
  • tezalüm : Zulm edişmek.
  • tezamür : Birbirini kandırmak.
  • tezarüf : Zarif olmak isteme.
  • tezauf : (Zı'f. dan) Kat kat olmak, bir misli artmak. İki kat olmak.
  • tezavül : Bir şeyi ortaya çıkarma, bir şeyi meydana getirme.
  • tezavür : (C.: Tezâvürat) Birbirini ziyâret etme, gidip görme. * Vazgeçme, yoldan çıkma, udul etmek. * Eğilip meyletme.
  • tezayüd : (Ziyadet. den) Ziyadeleşme, artma, çoğalma. * Söz ve sair şeyleri tekellüfle çoğaltma.
  • tezayüdât : (Tezayüd. C.) Artmalar, ziyadeleşmeler, çoğalmalar.
  • tezayug : Meyledişmek, haktan dönmek.
  • tezayuk : Sıkışma.
  • tezayül : Ayrılmak.
  • tezbib : Bir şeyin içine kuru üzüm koyma. * Yaş meyveyi kurutma.
  • tezbih : Çok boğazlatmak.
  • tezbil : (Toprağı) gübreleme.
  • tezbir : (C.: Tezbirât) (Zebr. den) Yazma veya yazılma. * Bez kenarına saçak yapmak.
  • tezciye : Az nesne.
  • teze'zü' : Kendini hor göstermek.
  • tezebbu' : Kişinin hulku yaramaz olmak, kötü huylu olmak.
  • tezebbüd : Köpürme, köpüklenme. Kaymaklanma, kaymak bağlama.
  • tezebzüb : Karışıklık. Mütereddit olmak. Kararsızlık.
  • tezeccüc : (Kaş) İnce olmak.
  • tezehhüd : Kendini dindar göstermek. Sun'i surette dindar olmak. * Dünyevî ve nefsanî şeylerden elini çekmek, ibadet etmek.
  • tezehhuk : Bâtıl olmak. * Helâk olmak, mahvolmak.
  • tezehhur : Denizin köpürüp taşması.
  • tezehhür : (C.: Tezehhürat) Çiçeklenme. * Yıldıramak, parlamak.
  • tezekki : Mânevi temizlenme. Ahlâken yükselme. * Zekât verme.
  • tezekkür : Unuttuktan sonra hatıra getirmek. Zikretmek. * Bir şeyi ders gibi tekrar ile ezbere almak. * Birkaç kişi toplanıp iş üzerine görüşmek.
  • tezekkürât : (Tezekkür. C.) Tezekkürler.
  • tezelluk : Kayma, sürçme. ◊ Dayanmak.
  • tezellül : Zillete katlanmak. Aşağılanmak. Alçalmak. Hor ve hakir olmak. Kendini alçak tutmak.
  • tezellülât : (Tezellül. C.) Alçalmalar, küçülmeler, zillete katlanmalar.
  • tezelzül : Sarsıntı. * Sarsılma, deprenme.
  • tezelzülî : Sarsıntı ile alâkalı. Sarsıntı nev'inhden.
  • tezemmül : Bürünmek. Sarılmak. Örtünmek. (Bak: Müzzemmil)
  • tezemmüm : Kişi kendi üzerine hak lâzım kılmak. * Ahd ü eman etmek. * Arlanmak. Utanıp çekinmek.
  • tezemmün : Sür'atle gitmek.
  • tezemmür : Savaşmak.
  • tezemrüm : Çağrışmak.
  • tezenbür : Kibirlenme.
  • tezenduk : Zındıklaşma. Hak yolundan dönme. Kâfir olmak.
  • tezennüb : Kuyruk sallandırmak.
  • tezennür : Zünnar kuşanmak.
  • tezerri : Üstüne binmek.
  • tezerru' : Elle tartmak. Bir nesneyi kolla oranlamak. * Yemeği çok yemek. * Çok konuşmak.
  • tezerruk : Ayrılmak, dağılmak.
  • tezevvüc : (C.: Tezevvücât) (Zevc. den) Evlenme, kadın eş alma, zevce edinme.
  • tezevvücât : (Tezevvüc. C.) Evlenmeler, zevce edinmeler.
  • tezevvüd : Azıklanma. Yanına yiyecek alma.
  • tezevvuk : (C.: Tezevvukat) (Zevk. den) Tad alma, zevk alma. Tatma.
  • tezeyyüb : Ağzının köpüğü kenarına yığılmak. * Yaş üzümün kuruması.
  • tezeyyüd : Ziyadeleşme, çoğalma, artma. * Tekellüfle sözü uzatma.
  • tezeyyug : Haktan ayrılmak. * Kadının süslenip dışarı çıkması.
  • tezeyyün : Süslenme. Bezenme.
  • tezeyyünât : (Tezeyyün. C.) Süslenmeler, ziynetlenmeler.
  • tezfif : Hazırlamak. * Katli sür'atlendirmek.
  • tezfit : Ziftleme, zift sürme.
  • tezgâh : f. Dokuma âleti. * Ticaret masası. İş yeri.
  • tezhib : (Zeheb. den) (C.: Tezhibât) Yaldızlama işi, yaldızlama sanatı. * Süsleme. * Altın sürme. * Dişlere altın dolgu yapma, çürümüş dişleri altınla doldurma.
  • tezkâr : (Tizkâr) Zikretme, hatırlatma, anma, yâdolunma.
  • tezkere : (Tezkire) Pusula. * Herhangi bir iş için izin verildiğini bildirmek üzere alınan resmî vesika. * Bazı meslek sahipleri için yazılan, o şahsın şahsî ve meslekî durumu hakkında bilgi. More…
  • tezkik : Davarın derisini hilâf-ı âdet üzerine başı tarafından yüzmek.
  • tezkin : Teşbih etmek, benzetmek.
  • tezkir : Hatırlatma. * Vazifeyi veya Cenab-ı Hakk'ın emirlerini hatırlatma. Vaaz ve nasihat etme. Tenbih ve ikaz etme. * Gr: Bir kelimeyi müzekker kılmak.
  • tezkire : (Bak: Tezkere)
  • tezkit : Doldurmak.
  • tezkiye : Tamam etmek. * Boğazlamak. * İhtiyarlamak. * Ref'etmek. Lügatta zebhetmek, yani boğazlamak mânasınadır. ◊ Doğruluğuna şehadet etmek. * Zekât vermek. * Zekât almak. * Pak ve More…
  • tezlik : (C.: Tezlikât) Sürçtürme, kaydırma. * Başın saçını yolmak. ◊ Keskin yapmak. * Dayandırmak.
  • tezlil : Birisini tahkir etme, aşağılatma. Zelil ve hakir bulma.
  • tezlim : Beraber etmek. * Yumuşatmak. * Değirmen döndürmek.
  • tezmil : Gizlemek. Bir şeyi elbiseye sarmak. Esvaba sarınıp bürünmek. * Örtü.
  • tezmim : Yular takma. ◊ Zemmetmek.
  • teznib : Bir şeye ilâve, ek, zeyl takma, yazmak. Zeyl ve ilâve. Kuyruk takmak.
  • teznibât : (Teznib. C.) İlâveler, eklemeler. Ekler.
  • teznid : Çakmakla ateş yakma. * Başını devamlı önüne eğdirmek.
  • teznie : Darılmak.
  • teznim : Nişan ettirmek, işaretlendirmek.
  • tezniye : Zinaya mensup etmek.
  • teznub : Kuyruğu tarafından olmaya başlayan hurma salkımı. * Tülbendin aşağı sarkan tarafı.
  • tezri' : Öksürme. * Genirmek.
  • tezrib : Keskinletmek.
  • tezrice : (C.: Tüzrüc-Tezâric) Sülün kuşu.
  • tezrif : Çoğaltmak.
  • tezriye : Savurmak. * Koyunun yününü kırkıp arkasında bir miktarını bırakmak. * Zelil etmek, kepâze yapmak.
  • tezvi' : Korkutmak.
  • tezvib : (C.: Tezvibât) Eritme, eritilme.
  • tezvic : Nikâhla bir kadını aldırmak. Birbirine eş yapmak. Evlendirmek.
  • tezvid : Yol azığı hazırlama. ◊ Sürmek. * Reddetmek.
  • tezvik : (Zevk. den) Tattırma, zevk aldırma. ◊ Süslemek, tezyin etmek.
  • tezvir : Söze yalan karıştırma. Yalan söze ziynet verme. * Şahidin şehadetini iptal etme. * Kendini ziyaret edene ikram etme.
  • tezviren : Tezvir yoluyla.
  • tezyid : Artırma, çoğaltma, fazlalaştırma.
  • tezyidât : (Tezyid. C.) Artırmalar, çoğaltmalar, ziyadeleştirmeler.
  • tezyif : Çürütmek. Küçük düşürmek. Eğlenmek, alaya almak. * Bir şeyin dışını tezyin ve tanzim edip, içini fena yapmak. Kötü ayar etmek. * Tahkir etmek.
  • tezyil : Eklemek. Uzatmak. Altına ilâve etmek. Zeyl yapmak. ◊ Ayırmak.
  • tezyin : Süslemek. Bezemek. Donatmak.
  • tezyinât : Süsler. Ziynetler.
  • ti : Arabçada ' harfi. (Tâ) da denir.
  • tî' : Kırk baş koyun.
  • tîb : (C.: Etyâb) Güzel koku. Güzel kokusu için sürülen şey.
  • tib : (Bak: Tıbb)
  • tib' : (C.: Atbâ) Nehir. ◊ Gölge.
  • tiba' : Tabiat. Yaradılış. * Tabiatlar. Yaradılışlar. ◊ Birbiri ardınca olmak. Peşpeşe bulunmak.
  • tibaa(t) : Kitap ve saire basma işi. * Kılıç yapma san'atı.
  • tibak : Uyma, uygunluk. * Tabakalar. Katlar. * Birbirine uygun olan şey. * Bir şeyi diğerine uydurup müsavi ve münasib kılmak.
  • tibale : Deve boynuna asılan büyük çan. * Davulculuk.
  • tibb : Tabiblik, doktorluk. * Her şeyi gereği gibi bilmek. * Rıfk. Suhulet. * İrade. * Hastayı ilâçlarla tedaviye çalışmak. * Şan. * Şehvet.
  • tibbe : (C.: Tıbeb) Bir parça uzun bez.
  • tibben : Tıp cihetiyle. Doktorlukça.
  • tibbî : Hekimliğe ait. Doktorlukla alâkalı. * Hekimce.
  • tibbiye : Tıp mektebi. Tıp fakültesi.
  • tibk : Aynısı, tıpkısı, tam aslı, tam kendisi.
  • tibl (tabl) : (C.: Tubul-Atbal) Davul.
  • tibn (tebn) : Kuru ekin sapı. Saman. * Yirmi kişiyi doyuran büyük kap.
  • tibnî : Saman renkli.
  • tibr : Altın parçası. Altın ve gümüş tozu.
  • tibrak : Bıçak.
  • tibs : Kurt, zi'b.
  • tibyan : Açık ifade ile beyan etme. Açıklama. * Meşhur bir Kur'ân tefsirinin adı.
  • tîc : (Tâc. C.) Taçlar.
  • tîcan : (Tâc. C.) Taçlar.
  • ticanî : Kuzey Afrikada, hicri 1200 tarihlerinde Ahmed Ticanî adında bir şahıs tarafından kurulan bir tarikattır.
  • ticaret : Alım-Satım.
  • ticaretgâh : f. Ticaret yapılan yer, ticaret yeri.
  • ticarethâne : f. Ticaret yeri. Ticaret edilen yer.
  • ticarî : (Ticariyye) Ticaretle ilgili, ticarete ait.
  • ticfaf : (C.: Tecâfif) Zırh.
  • ticval : Memleket seyredip dolaşmak, gezmek.
  • tiffan : Her nesnenin vakti.
  • tifl : Küçük çocuk. * Her şeyin cüz ve parçası. * Batmaya yakın güneş. * Kıvılcım.
  • tifl-i nev-reside : f. Yeni yetişmiş çocuk.
  • tiflâne : f. Çocukçasına, çocuk gibi. Çocuğa yakışır surette.
  • tifliyyet : Çocukluk. Çocuk hâli.
  • tîg : f. Kılıç, seyf.
  • tiga : Yüksek sesle gülme.
  • tîgbend : f. Kılıç kuşanan, kılıç bağlayan.
  • tîgdâr : f. Kılıç taşıyan, kılıçlı.
  • tîgzeban : f. Dili kılıç gibi olan. Tesirli söz söyleyen.
  • tîgzen : f. Güzel kılıç kullanan.
  • tîh : (C.: Etyâh) Çöl. Susuz sahra. Sina yarımadasındaki çöl. (Musâ (A.S.) Mısır'dan çıktıktan sonra, kavmiyle beraber kırk sene bu çölde dolaşmıştır.)
  • tih : Gülen kimsenin gülerken çıkardığı ses.
  • tihal : Dalak.
  • tihane : At değirmeni.
  • tihl : Hiddetli adam. * Dalağı büyük adam.
  • tihmar : Doldurmak.
  • tihn : Un.
  • tihs : Asıl. * Göz karanlığı.
  • tikde : Asmacık adı verilen ufacık taneler.
  • tiknaz : Kısa boylu ve şişman, toplu.
  • tiknefes : Zor nefes alan. Rahat nefes alamayan.
  • tiksar : Halka biçiminde taç. * Kaınların boyunlarına yaptıkları bağ.
  • tiktika : (Bak: Taktaka)
  • til' : Etrafına çok iltifat eden kişi. Etrafdakilerle şakalaşan kimse.
  • til'abe : Oynaşmak.
  • tila : (C.: Talyân) Küçük kuzu ve oğlak. * Mahpus kimse. * Diş sarılığı.
  • tila' : Sürülecek şey. Sürülecek merhem, yağ veya ilâç. * Madeni parlatmakta kullanılan sıvı yaldız. * Cilâ verecek boya. * Diş sarılığı. * Üzüm suyundan kaynatmak sebebiyle üçte birinden azı giden More…
  • tilab : Talep etmek, istemek.
  • tilad : Köle, hayvan, mülk, mal gibi şeyler. * Kendi yanında eskiden beri mevcud olan ve yeni olmuş olan şey.
  • tilal : (Tell. C.) Kümeler, yığınlar. Tepeler.
  • tilamiz(e) : (Bak: Telâmiz)
  • tilavet : Okumak. Takib etmek, arkasına düşmek.
  • tilbe : Talep olunmuş, istenmiş, matlub.
  • tilh (talih) : (C.: Tılâh-Talâyıh) Zayıf. * Yorulmuş. * Geç gelmek.
  • tilhah : Devamlı olarak bir yerde durmak.
  • tilham : Fil.
  • tilk : Helâl nesne. * Bükülmüş ip.
  • tilka' : Taraf, yön, cihet. * Hiza. * Mülâkat. Görüşmek ve buluşmak.
  • tille : f. İşlenmemiş altın. ◊ Basamak. * Sıradağ.
  • tilmesa : Yol bulunmaz otsuz ve susuz korkunç yer. * Çok karanlık gece.
  • tilmiz : Çırak. Talebe. Kalfa.
  • tilmizâne : f. Talebe gibi. Tilmize yakışır surette.
  • tilmiziyet : Talebelik, tilmizlik, öğrencilik.
  • tils : (C.: Atlâs) Sahife. * Mahvolmuş nesne. * Tüyü dökülmüş olan deve uyluğunun derisi. * Elbisenin eskimesi.
  • tilsim : Herkesin bilip çözemediği gizli şey. * Gizli sır. Fevkalâde kuvvet ve te'siri hâiz olan şey. * Definenin bulunmasına mâni olan mevhum şey.
  • tiltal : Hareket ettirmek.
  • tiltile : Sabırsız olmak. * İşi güç olmak. * Hurma çöpünden yapılan bardak.
  • tilv : Kurt, zi'b. ◊ Tâbi.
  • tim : Deniz. * Deve kuşunun erkeği. * Çok mal.
  • timah : (Tumah - Matmuh) Bir şeye göz dikerek bakmak. Haris olmak. Hırsla onu istemek.
  • timar : f. Bir şeyin devam ve inkişafı için yapılan hizmet. * Sipâhiye verilen öşrü alınacak arazi. (Bak: Zeâmet)
  • timar-hâne : f. Akıl hastahanesi, tımarhâne.
  • timirr : Ürkek at. * Sıçramaya ve seğirtmeye hazırlanmış at. * Seri, çabuk.
  • timl : Hırsız.
  • timlak : Mülayemet etmek, yumuşaklık göstermek. * Tereddüt etmek, karar verememek.
  • timle : Zayıf kadın.
  • timr : (C.: Etmâr) Eski kaftan. * şakrak kuşu.
  • timrad : (C.: Temârid). Güvercin yuvası.
  • timres : (Tımrus) Yalancı, kezzab. * Leim, alçak kimse.
  • timsal : Resim, suret, sembol, nümune. Tasvir. Bir şeyi başka bir şeye benzetmek. Heykel.
  • timşek : İç mest üstüne vurulan parça, yapılan yama.
  • timtam : Dilini 'te' harfine alıştırmış olan kimse.
  • timtim : Kalın etli, cüsseli adam. * Dilinde pelteklik olan, kekeme.
  • tîn : (C.: Etyân) Balçık. * Mektup gibi şeyleri mühürlemek. ◊ İncir.
  • tîn suresi : Kur'an-ı Kerim'in 95. suresinin ismidir. Mekkîdir. Vettîni Suresi de denir.
  • tinab : (C.: Tunub) Kazığa bağlanan çadır ipi.
  • tinae : Mukimlik, ikamet etmeklik. Ayakta durmak.
  • tinave : Müzakereyi terketmek. Görüşmeyi bırakmak.
  • tinbal : Kısa, bodur kimse.
  • tinbar : (Tunbur) Tanbur adı verilen çalgı âleti.
  • tîne : (Tıynet) Balçık. * Hilkat, yaratılış.
  • tinin : (Bak: Tanin)
  • tinnet : Çınlama.
  • tinnîn : Büyük yılan, ejder, ejderha. * Koz: Gökte yedi burc boyunca uzanan hafif beyazlık. * Ejderha burcu. Semânın şimal yarım küresinde Küçük Ayı burcunu etrafından saran, kıvrılıp bir yıldız More…
  • tinnîneyn : İki yılan. Mc: İki yılana benzetilen güneş ve ayın medârının farazî kavisleri.
  • tinnü : Beraberlik, eşitlik.
  • tip : t. Benzerlerinin ana vasıfları kendinde görülen ideal örnek, misal. ◊ (Bak: Tıbb)
  • tipik : t. Nümune, örnek olarak. Benzer.
  • tir : f. Ok.
  • tir'abe : Deve hörgücünün bir miktarı. ◊ Deve hörgücü.
  • tirad : Kısa mızrak.
  • tiraf : Gönden veya sahtiyandan yapılan ev. * Cild.
  • tirak : Gitmek.
  • tiramola : İtl. Halat çekme.
  • tiraş : f. Tıraş. * Üst taraftan yontarak düzelten. * Üst taraftan düz olarak yontma.
  • tirase : (Türs. C.) Ask: Kalkanlar.
  • tiraşide : f. Tıraş olmuş, tıraş edilmiş. * Yontulmuş, düzleştirilmiş.
  • tiraz : f. ' Süsleyen, donatan' anlamlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Şükufe-tıraz $ : Çiçek süsleyen. ◊ Elbiselere nakışla yapılan süs. * Sırma ve ipekle More…
  • tirazende : f. Süsleyen, donatan, süsleyici.
  • tirb : (C.: Tirâb-Etrâb) Anasından saçlı ve dişli doğan oğlan. * Yaşta diğerine eşit olan nesne. * Lezzet.
  • tirbal : (C.: Tarâbil) Büyük taş.
  • tirban : (Türâb. C.) Topraklar.
  • tirdan : f. Ok mahfazası, sadak.
  • tire : f. Karanlık. Bulanık.
  • tiredil : f. Fena kalbli, kalbi kara.
  • tiregî : f. Karalık. Bulanıklık.
  • tiregun : f. Bulanık renkli, kara renkli. Rengi bulanık.
  • tirendaz : f. Ok atan, okçu.
  • tirere'y : (Tire-re'y) f. Tedbirsiz.
  • tireşeb : f. Karanlık gece.
  • tirf : Atın iyisi.
  • tirhal : Yola çıkma, göç etme.
  • tirk : Kuvvet. * Besililik, semizlik.
  • tirkeş : f. Okluk, ok kabı, sadak.
  • tirm : Yağ.
  • tirmesa : Karanlık, zulmet.
  • tirmizî : (Bak: Kütüb-ü Sitte)
  • tirrak : Tiryak, ilâç. * Afyon.
  • tirrih : Tuzlu balık, sardalya.
  • tirs : (C.: Etrâs) Kâğıt, sahife.
  • tiryak : Panzehir. Zehirlenme veya hastalıklardan hemen şifâ bulmağa vesile olan ilâç.
  • tiryaki : Afyon kullanmağa alışmış, afyonkeş. * Keyif verici şeyler kullanmağa alışık olan. * Mc: Huysuz, aksi, titiz.
  • tîş : şiddet. * Hafiflik.
  • tis'a : Dokuz. 9.
  • tis'a mie : Dokuz yüz. 900
  • tis'ûn : (Tis'în) Doksan, 90.
  • tîşe : f. Muharebede kullanılan başı sivri ve keskin balta, keser.
  • tişe : Ufak çocuk.
  • tishan : (C.: Tesâhin) Çizme.
  • tişrab : Şarap içmek.
  • tisyar : Arslan. * Sivri sinek.
  • tival : Uzun olanlar.
  • tiyaka : Cimaa pek ziyade düşkün olmak. * Şehvetin galip olması.
  • tiyatro : yun. Dram, komedi ve sair piyeslerin temsil edildiği yer. * Sahneye konulan oyun ve bu gibi temsilleri oynama san'atı.(İşte dans ve tiyatro gibi o zamanın lehviyatları ve kebairleri ve More…
  • tiybe : Helâl. * Güzel, temiz.
  • tiyere : şom ve yaramaz görmek.
  • tiyese : (Teys. C.) Erkek keçiler, tekeler.
  • tiyfak : Helâk olmak, mahvolmak.
  • tiyn : Çamur. Balçık.
  • tiynet : Huy. Yaradılış. ◊ (Bak: Tıynet)
  • tiyre : Darılma, gücenme. * Darılan, gücenen.
  • tiysar : Sivrisinek. * Arslan.
  • tiyye : Niyet, kast.
  • tiz : f. Keskin. * Çabuk, tez. * Sık.
  • tiz-âb : f. Kezzap.
  • tiz-çeşm : f. Gözü keskin.
  • tiz-dest : f. Çabuk iş gören, eline çabuk.
  • tiz-pâ(y) : f. Tez, süratli, ayağına çabuk.
  • tiz-per : f. Hızlı ve çabuk uçan.
  • tiz-reftâr : (Tiz-rev) f. Çabuk yürüyüşlü, acele ile giden.
  • tizî : f. Çabukluk, tezlik. * Keskinlik. * Sıklık.
  • tizna : f. Kılıç, bıçak gibi şeylerin keskin olan ağız tarafı.
  • töhem : (Töhmet. C.) Suçlar, töhmetler, kabahatler.
  • töhmet : Birisine isnad edilen, fakat kat'iyyetle işleyip işlemediği belirsiz olan suç, kabahat. * İtham altında olma.
  • töhmetlendirmek : Suç isnad etmek.
  • tokat : Kale içi, siper, ahır, ağıl. El içi gibi yer. * Dere arası olan hayvan mer'ası. * El içiyle vurulan sille.
  • tolga : Başlık, miğfer nevilerinden birinin adıdır.
  • tonaj : Bir vasıtanın iç hacmine göre taşıma kapasitesi.
  • topuz : t. Ucu top şeklinde sopadan ibâret eski silâh. * Top şeklinde toplanmış saç. * Kısa ve tıknaz kimse.
  • tövbe : (Bak: Tevbe)
  • traj : Fr. Basılan gazete veya mecmuanın baskı sayısı.
  • trajedi : yun. Fâcia. Mevzuunu efsanelerden veya tarihî hâdiselerden alan, seyirciler üzerinde merhamet veya dehşet hissi uyandıran sahne eseri.
  • tu : f. Sen.
  • tu'm : (Tu'me) Azık, yiyinti, yiyecek şey. * Tad, çeşni.
  • tu'me : (Bak: Tu'm)
  • tu'tu : Söylerken duraklamak.
  • tu(y) : f. Katmer, kat.
  • tu-ra : f. Seni, sana, senin.
  • tuam : (Tu'me. C.) Azıklar, yiyecek şeyler. * Çeşniler, tadlar.
  • tub : Kiremit. * Tuğla.
  • tub'an : Mühür mumu.TUBERTU : (Tu-ber-tu) Kat kat.
  • tuba : Ne hoş. Ne iyi. Her şeyin iyisi ve efdali. * İyilik, güzellik. Baht. * Cennette bulunan ve kökü göklerde dalları aşağıda olan ağaç ismi. * Çok berrak ve saf olan. * Saâdet. Hayır. Devlet. More…
  • tubaha : Çömlek. * Ağızdan çıkan köpük.
  • tubal : Kızmış bakırdan ve kızmış demirden çekiçle vurulduğunda kopup dökülen parça.
  • tubale : (C.: Tubâlât) Dişi koyun.
  • tübba' : Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bi'setten evvel geleceğini haber veren ve şiiri ile imanını ilân eden bir Yemen Meliki. * Câhiliyetten evvel Yemen Padişahlarının nâmı. * Bir kuş cinsi. More…
  • tübban : Güreşçilerin donu.
  • tübbet : Bir yerin adı. (İyi miskler ona nisbet olunup 'Misk-i Tübbetî' derler)
  • tubu : Bir nevi kene.
  • tubul : (Tabl. C.) Davullar.TUDE : f. Yığın, küme.
  • tücah : (Tecâh-Ticâh) Karşı taraf, karşı yön.
  • tüccar : (Tâcir. C.) Tacirler, satıcılar. Ticaret yapanlar.
  • tüede : Teenni etmek, acele etmeyip akıllıca davranmak. * Mühlet vermek.
  • tuf : f. Yankı. Akseden ses. Aks-i sada.
  • tufa : Sihir, efsun.
  • tufahe (tafâhe) : Çömlek. * Her ne olursa olsun ağzına alan köpek. * Her nesnenin üzerine gelen.
  • tufan : Çok şiddetli ve her tarafı kaplayan yağmur. * Nuh Peygamber (A.S.) zamanındaki büyük su baskını hâdisesi.
  • tufanzede : f. Tufan görmüş. Tufana uğramış.
  • tufave : Güneş dairesi. * Ay ağılı, hâle. * Kabile.
  • tüfe : Yırtıcı bir canavar. * Karakulak denilen canavar. * Örtünmüş kadın.
  • tüfeng : f. Tüfek.
  • tüfeng-endâz : f. Tüfek kullanan.
  • tüfeng-hâne : f. Silâh deposu.
  • tufeylî : (Davetsiz ziyafete giden Tufeyl adında birisinin ismindendir) Sahte. * Dalkavuk. Çanak yalayıcı. * Başkasının sırtından geçinen. Asalak. Parazit. Fazladan.
  • tuff : Tırnak arasında olan kir. * Parmakların üstünde olan kir.
  • tüffah : Elma.
  • tuffah(a) : Elma.
  • tüfl : Köpük. * Kir, pas. * Tükürmek.
  • tufu' : Ateşin sönmesi.
  • tufuh : Kap ağız ağıza dolma. * Yukarı kalkma. * Çabuk geçme.
  • tuful : Güneşin batmağa yaklaşması. * (Tıfl. C.) Çocuklar.
  • tufulâne : f. Çocukçasına.
  • tufuliyyet : (Tufulet) Çocukluk. Küçüklük. Yavru oluş. * Ter u tazelik.
  • tufye : Mukul ağacının yaprağı. Yılanın arkasındaki hatta teşbih edilir.
  • tugat : (Tâgi. C.) Tâgiler. Azmış ve hak yoldan sapmış olanlar.
  • tugave : Güneş dairesi. * Araptan bir kabile.
  • tugmus : Şeytanın ve cinnin gayet habisi.
  • tugvan (tuğyân) : Haddinden tecavüz etmek, haddini aşmak.
  • tugve : Dağ başı. * Yüksek mekân.
  • tugyan : Zulüm ve küfürde çok ileri gitmek. Azgınlık, taşkınlık. Taşkın mizaçlılık. * Kan galebe etmesi hali. * Resmî devlet kuvvetlerine karşı durmak. * Su baskını.
  • tugye : Dağ başı. * Yüksek mekân.
  • tuh : Helâk olmak. * Berbad olmak. (Hakaret için söylenilen bir kelimedir)
  • tuhaf : (Tuhfe. C.) Hediyeler. * Münâsebetsiz hâl. * Eğlenceli, gülünç. * Garip iş veya şey. * Hoşa giden ve az bulunur şeyler.
  • tuhal : Dalak ağrısı.
  • tuhare : Taharet ettikleri suyun bakiyyesi.
  • tühem : (Töhmet. C.) Suçlar, töhmetler, kabahatlar.
  • tuhfe : Turfanda şey. * Görülmemiş yeni çıkan. Yeni. * Hediye, armağan.
  • tuhfî : İyilik etmek.
  • tuhla : Kara ile boz arasındaki renk.
  • tuhlüb : (C.: Tahâlib) Soysop, sülâle.
  • tuhm : (C.: Tühum) Her yerin ve her köyün nihayeti.
  • tuhme : Hayvanın burnunun kara olması. ◊ Mide dolgunluğu. Hazımsızlık.
  • tuhr : Pâklık, temizlik, taharet. * Kadınların iki âdet görmeleri arasındaki temizlik hâlleri. (Temizlik hâli uzayan, devam eden kadına 'Mümtedet-üt tuhur' denir).
  • tuhra : Yufka bulut.
  • tuhrube : (Tahrebe-Tıhrıbe) Bez parçası. * Bulut parçası.
  • tuhrure : (C.: Tahârir) Bulut parçası.
  • tuhtuh : Kötü ahlâk.
  • tuhuha : Hamurun ekşimesi.
  • tuhur : Arınıp pâk olmak, temizlenmek. ◊ (C.: Tahârir) Bulut parçası.
  • tuhut : Hor ve hakir kimse.
  • tuhve : Yufka bulut.
  • tuhyan : Karlık gibi su soğutacak kap. Buzluk, buzdolabı.
  • tuhye : Benî Temim kabilesinden bir cemaat.
  • tuka : Takva. Allah'tan korkmak. Havfullah.
  • tükâh : Tekyegâh.
  • tukat : Nefsini haramdan ve şüpheli nesnelerden saklamak.
  • tüklan : Tevekkül etmek.
  • tükle : İtimat etmek, güvenmek. * İşinde âciz olan kimse.
  • tükme : f. Düğme.
  • tukus : Yaban havucu.
  • tukye : Sakınma.
  • tükye : Dayanmak, itimad etmek.
  • tul : Boy. * Uzunluk. * Ömür ve hayat. * Uzamak. * Zaman çokluğu. * Çokluk, bolluk.
  • tula : Çok uzun. Pek uzun. ◊ Boynun ön tarafı.
  • tulan : (Tul. den) Uzunluğuna, boyuna.
  • tulatile : (Talâtıla) (C.: Talâtıl) Hayvanları içeri koymak. Bel ağrısı. * Zahmet.
  • tülave : Borç bakiyyesi. * Havâle etmek, başkasına bırakmak.
  • tulen : Uzunlukça. Uzunluk cihetinden. Boyca.
  • tulga : Kusmak.
  • tulha : Boz renk.
  • tulhe : Azıcık su. * Azıcık ot. * İyi nesne.
  • tulhum : Lezzeti değişmiş olan su.
  • tulk : Mutlak. Bağlı ve kayıtlı olmayan.
  • tull : Süt.
  • tullab : (Talebe. C.) Talebeler.
  • tulleb : (Tâlib. C.) İstekliler, tâlibler, isteyenler.
  • tulme : (C.: Tulum) Ekmek. * Havuz dibinde kalan su.
  • tulu' : Doğma, doğuş. Birden zuhur etme. * Hücum etme. * Bir şeye vâkıf olup bilme.
  • tuluat : (Tulu'. C.) Hazırlıksız olarak birden kalbe gelen mânalar, ilhamlar. Doğuşlar.
  • tuluk : (Tuluka) Açık yüzlü ve hâli iyi olmak. * Cömert olmak.
  • tülünne : Hâcet, ihtiyaç.
  • tülüv : Tilâvet. * Bir kimseye uyup ardınca gitmek.
  • tulye : (C.: Tulâ) Boyun önü. * Göğüs önü.
  • tuma'nine : İtminan. Emin olma, inanma, gönlü rahat olma.
  • tumar : (C.: Tevâmir) Dürülüp yuvarlak yapılmış şey, tomar.
  • tume : Kadınlar topluluğu. Avretler cemaati.
  • tumea' : (Tâmi'. C.) Tamahkârlar.
  • tumruk : Yarasa kuşu.
  • tumrus : Sıcak külde pişmiş ekmek.
  • tumtuman : Peltek.
  • tumturak : Söylenişi ahenkli ve parlak olan ibare. * Gösteriş, debdebe.
  • tumuh : Yüksekteki bir şeye göz dikme, yüksek bir şeye göz dikerek bakma.
  • tumum : Su baskını. * Saçını kırkıp tıraş etmek.
  • tumur : Aşağı sıçramak. * Doldurmak. * Seyahat edip gitmek. * Defnetmek, gömmek.
  • tumus : Bir şeyin mahvolması.
  • tunb : Nâhiye, cânip, taraf, yön.
  • tünban : f. Don, iç donu.
  • tünbek : f. Darbuka. Dümbelek.
  • tunburani : (Tunburâni) Tanbur çalan.
  • tünd : f. Sert, şiddetli, haşin.
  • tündbâd : f. Sert rüzgâr, kasırga.
  • tündçihre : f. Asık suratlı.
  • tündî : f. Sertlik, katılık. Hiddet ve şiddet.
  • tündmeşreb : f. Titiz, sert tabiatlı.
  • tündmizac : f. Sert huylu.
  • tündreftar : f. Çabuk giden, sert ve süratli giden.
  • tündzeban : f. Düzgün konuşan, düzgün söz söyleyen.
  • tuni : f. Sefih, alçak, rezil. * Külhanbeyi. * Hırsız.
  • tünte : f. Eşek arısı.
  • tünu' : Mukim olmak, ikamet etmek, bir yerde oturmak.
  • tunub : (C.: Etnâb) Ağaç kökleri. * Gövdenin siniri. * Süngü eğriliği. * Çadır ipleri.
  • tur : Dağ. * Had ve mikdar.
  • tur suresi : Kur'an-ı Kerim'in 52. Suresidir. Mekkîdir.
  • tür'a : (C.: Türa') Kapı. Derece. * Bağ ve bostan. * Kanal. * Suyun taştığı yer. Su arkının ağzı. ◊ (C.: Türa' - Türüât) Kanal. * Suyun taştığı yer.
  • tura : (Aslı: Tuğra) t. Topuz gibi yapılmış mendil, kuşak gibi oyun âleti. Kös, davul, trampet gibi şeylere vurmaya mahsus ip veya çomak. * Kamçı, örme kırbaç. * Demet, bağ, paket. (Bak: Turra) More…
  • türa' : (Tür'a. C.) Kanallar. * Suyun taştığı yerler.
  • turab : Toprak, toz.
  • turame : Dişte olan kamaşma.
  • turan : Eski İranlılar tarafından Türkistan ve Tataristan taraflarına verilen isimdir. Turan, eskidenberi Türklerin oturduğu yerlere denirdi. 'Türk' ile 'Tur' kelimeleri More…
  • türas : Miras mal.
  • türban : (Türâb. C.) Topraklar.
  • türbe : Mezar üzerine yapılan yapı. Mezar. Ölmüş büyük zâta mahsus mezar.
  • türbedâr : f. Türbe muhafız ve hizmetkârı.
  • turbuş : Takke, külah. Başa giyilen örtü. Fes.
  • turfanda : Mevsiminden önce yetiştirilen meyve veya sebze.
  • turfe : (C.: Etrâf) Nâziklik, yumuşaklık. * Nimet. * Güzel yemek. * Zarif, iyi nesne. * Üst dudağın ortasında fazlalık olarak yumru et olması. (O kişiye 'etref' derler. ◊ More…
  • turfe-kâr : f. Garip şeylerle uğraşan. Şaşılacak şeyler yapan.
  • turgul : Çil kuşuna benzer bir kuş.
  • turhan : Rum subaylarından beş bin neferin zâbiti (On bin olsa 'patrik' derler.)
  • turka : Bir kere.
  • türkân : (Türk. C.) Türkler.
  • türkcuş : f. Yarı pişmiş et.
  • türkistan : f. Türklerin anayurdu olan ve Hive, Fergana, Taşkent, Buhara, Semerkant ve Kırgız şehirlerini içine alan büyük bölge.Doğu Türkistan bugün Çin'de, Güney Türkistan ise Afganistan'da, More…
  • türkiyyat : Türklerin dil, edebiyat, tarih ve ırki hususiyetlerini tedkik eden ilim.
  • türktaz : f. Koşup saldırarak yağma etme. * Çapul, çapulcu.
  • türkü : (Aslı: Türkî) Türk halk musikîsi.
  • turmuk : Yarasa kuşu.
  • turmus : Zayıf. * Kül içinde pişen ekmek.
  • türnuk : Sel yolunda arta kalan balçık.
  • türr : Yapı üstüne çekilen ip.
  • turra : (Tuğra) Mühür. Pâdişah damgası. Pâdişahın imzası. * Kumaşın etrafındaki nişan ve işaret. Kumaşta ipekten çevrilen kenar. * Herşeyin ucu ve kenarı. * Alındaki saç. Tura.
  • türra' : Kapıcı.
  • türras : Kalkancı.
  • türre : (C.: Terârih) Bâtıl, herze söz.
  • türrehat : (Türrehe. C.) Saçma sapan sözler.
  • türrehe : (C.: Terârih-Türrehat) Saçma sapan ve mânasız söz.
  • turs : Kuvvet.
  • turş : f. Ekşi, hâmız.
  • türs : (C.: Etrâs-Tirâs-Türus) Ask: Kalkan.
  • türşî : Ekşilik. * Turşu.
  • tursus (tursun) : (C.: Tarâsis) Kalkan denilen dikenli ot.
  • turtube : Akçe.
  • turtur : Uzun boylu ince adam.
  • turu' : Bir yerden bir yere gitmek. * Sonradan olmak.
  • türüat : (Tür'a. C.) Kanallar. * Suyun taştığı yerler.
  • turuh : Uzun.
  • turuk : (Tarîk. C.) Yollar, tarikler. Meslekler. Usuller. * Aygırlanmak. ◊ Geceleyin eve gelmek.
  • turur : Düşürmek.
  • turuş : f. Ekşi.
  • türüş : f. Ekşi, hâmız.
  • tus : Tabiat. * Asıl.
  • tüs' : Dokuzda bir. (1/9)
  • tuşe : f. Azık. Ölmeyecek kadar yenecek şey.
  • tusen : f. Serkeş ve sert at.
  • tusu' : Dokuz bölükte bir bölük.
  • tut : f. Dut.
  • tutanak : (Bak: Zabıt)
  • tuti : Dudu kuşu. Papağan. İşittiği sözleri ezberleyip, insan sesi taklidini yapan ve söyleyen bir kuş.
  • tutiya : Çinko.
  • tutu : Çinko.
  • tutuk : Örtü, perde, peçe.
  • tütuk : Örtü, perde. Çadır.
  • tuum : (Taam. C.) Taamlar, yemekler. * Lezzetler, tadlar, zevkler.
  • tuva : Övünmüş, senâ edilmiş şey. * Tur-i Sina dağı eteğinde bir vâdinin adı. * Örülmüş kuyu.
  • tuval : Uzun.
  • tuvan : f. Güç, kuvvet.
  • tuvar : Evin çevre yanı.
  • tuveyrat : Kuşçuklar, küçük kuşlar.
  • tuveys : Küçük tavus kuşu.
  • tuvmar : (C.: Tevâmir) Uzun dürülmüş nesne.
  • tuvt : Lüle ağzına takılan pamuk parçası. * Pamuk. * Uzun.
  • tuvvel : Ayakları uzun olan bir cins su kuşu.
  • tuyuf : (Tayf. C.) Korkudan dolayı karanlıkta görünen hayâller. * Uykuda iken görünen hayâller.
  • tuyur : Birbiri ardınca iade etmek, peşpeşe geri çevirmek. Tekrarlamak. ◊ (Tayr. C.) Kuşlar.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    ...Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; çünkü, Allah’ın rahmetinden de, küfre sapanlar topluluğundan başkası ümit kesmez."
    (YÛSUF - 87)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ