13 Kasım 2019
15 Rebiü'l-Evvel 1441
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • na : Arabçada 'Biz' mânasına gelen zamirdir. Meselâ: Kitabünâ $ : 'Kitabımız' misalinde olduğu gibi, kelimenin veya fiilin sonuna eklenen bitişik zamirdir. ◊ More…
  • na'ab : Aceleci. Hızlı yürüyen, tez giden kişi.
  • na'al : Nalbant. Nalin yapan.
  • na'ar : Fesad ve fitneye çalışan. * Kanı kaçmış olup sâbit olmayan damar.
  • na'b : Karga veya horoz ibiği.
  • na'büdü : Biz ibadet ederiz mânâsında fiil. ( Bak: Nun-u na'büdü)
  • na'c : (C: Niâc-Neacât) Koyun.
  • na'cat : (Na'ce. C.) Dişi koyunlar.
  • na'ce : (C.: Niâc-Na'cât) Dişi koyun. * Dişi sülün. * Kadına da istiare ile söylenir.
  • na'çe : f. Yumuşak yer.
  • na'f : Sütü çok olan deve.
  • na'k : Karga avazı. * Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
  • na'l : Nal. Ayağa giyilen tahta ayakkabı veya hayvanların ayağına çakılan demir. * Oturulacak yerlerin en aşağısı.
  • na'l-bur : f. Nal, çivi vs. satan veya yapan kimse. Nalbur.
  • na'l-tiraş : f. Ağaç ayakkabı yapan kimse. * Nalıncı.
  • na'leyn : Bir çift ayakkabı. * Bir çift nalın.
  • na'lî : Nal biçiminde olan.
  • na'ma : Rahatlık, nimet. Minnet, ihsan ve atiyye. İyi halde bulunmak.
  • na'man : Tâif yolunda Arafata çıkar bir derenin adı.
  • na'me : Derinin nazik olması. * Hoş dirlikli olmak.
  • na'na : (C.: Neâni-Ne'nâ') Nâne. * Uzun boylu adam.
  • na'naa : Irak etmek, uzaklaştırmak. * Hızlı konuşmak, tez tez söylemek. * Katı deprenmek. * Yemeğe nane koymak.
  • na'r : Çağırmak. * Haykırmak. * Burun içinden çıkan ses. * Gitmek. * Firar, kaçmak. * Galeyan.
  • na'ra : (C.: Na'rât) Yüksek sesle uzun uzun bağırma. * Tar: Eskiden yangına giderken ve dönerken kalabalık caddelerde, geçitlerde, dönemeçlerde, meydanlarda tulumbacıların içlerinden More…
  • na'rat : (Bak: Na'ra)
  • na're : Nâra. Yüksek sesle uzun uzun bağırma. Çağırma. Haykırma. * Burun içinden çıkan ses.
  • na're-endâz : f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran.
  • na'rezen : f. Nâra atan. Yüksek sesle uzun uzun bağıran.
  • na's : Uykusu gelmek. Uyku bastırmak.
  • na'ş : Kefene sarılıp tabuta konmuş ölü. * Cansız vücud.
  • na'san : Uykusu gelmiş olan adam.
  • na'sel : Erkek sırtlan. * Uzun sakallı bir kimsenin adı.
  • na'sele : Yaşlıların yürüyüşü.
  • na't : Medih ve senâ ederek, vasıflarını göstererek bir şeyi anlatmak. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmı medhederek yazılan kaside.
  • na'y : Ölüm haberi getirmek.
  • na'ye : Birisinin öldüğünü bildiren söz. * Bir adamın zünub ve kabahatini izhar ve işaa eden söz.
  • na'z : Münteşir olmak, yayılmak. * Kıvama gelmek.
  • na-aşna : f. Bilinmeyen, yabancı.
  • na-balig : f. Henüz büluğa ermemiş, daha bâliğ olmamış. * Erişmemiş, yetişmemiş.
  • na-bayeste : f. Lüzumsuz, gereksiz. Uygun ve münasib olmıyan.
  • na-beca : f. Yersiz, uygunsuz, münasebetsiz.
  • na-behencar : f. Usulsüz, kuralsız, yolsuz, kaidesiz.
  • na-behengâm : f. Vakitsiz, mevsimsiz, zamansız.
  • na-behre : f. Azim, ulu. * Karışık. * Soysuz.
  • na-bekaide : f. Kural ve kaideye uymayan. Kaidesiz, kuralsız, nizamsız.
  • na-bemahal : f. Yerinde olmadan. Mahallinde olmayan. * Münasebetsiz. Yersiz.
  • na-besî : f. Yokluk, adem.
  • na-besud : f. El dokunulmamış, el değmemiş, yeni şey.
  • na-binayî : f. Körlük, a'mâlık.
  • na-budmend : f. Yoksul, fakir.
  • na-caiz : f. Yapılmaz, câiz değil.
  • na-çar : f. Çaresiz, elinden iş gelmeyen. Mecbur kalmış olan.
  • na-çarî : f. Çaresizlik.
  • na-çespan : f. Uygun ve yakışık olmıyan.
  • na-cins : f. Aynı cinsten olmayan. * Cinsi bozuk.
  • na-çizî : f. Naçizlik, ehemmiyetsizlik, kıymetsizlik, değersizlik.
  • na-cunban : f. Kımıldamaz. Yerinde durur. Sağlam.
  • na-dan : f. Cahil, bilmez, haddini bilmez.
  • nâ-danî : f. Terbiyesizlik, haddini bilmezlik. * Cahillik.
  • nâ-danist : (Nâ-dâniste) f. Câhil, bilmez.
  • na-darî : f. Olmamazlık, bulunmayış.
  • na-daşt : f. Hayâsız, utanmaz.
  • na-demsaz : f. Uymayan, uygun olmayan, âhenksiz.
  • na-deride : f. Delinmemiş, delik açılmamış.
  • na-dide : f. Az bulunur, çok değerli. Az görülen, görülmemiş.
  • na-dürüst : f. Doğru olmayan. Eğri. * Sağlam, dürüst ve gerçek olmayan. * Yanlış, haksız.
  • na-dürüstî : f. Gerçek olmama, doğru olmama.
  • na-ehil : f. Ehliyetsiz, beceriksiz. Ehil olmayan.
  • na-endam : f. Muntazam olmıyan. Biçimsiz, gayr-ı muntazam.
  • na-endiş : f. Uzun uzadıya düşünmeğe değmez. Açık, muhakkak.
  • na-endişîde : f. Düşünülmemiş.
  • nâ-evs : f. Manastır, kilise.
  • na-fercam : f. Asıl ve esastan âri olan, akibetsiz olan. Faydasız.
  • na-gehan : f. Birdenbire, ansızın, âniden.
  • na-güşade : f. Kapalı, açılmamış.
  • na-güvar : (Nâ-güvâre) f. Midede zor hazmolunan şey. Sindirimi zor. * Yenilmesi veya içilmesi acı olan şey.
  • na-hah : f. İstemeyerek, râzı olmayarak. Zoraki.
  • na-hak : f. Haksız, beyhude, boş.
  • na-hande : f. Câhil, ümmi, okumamış.
  • na-hast : f. İsteksiz. İstenilmemiş. İstemeden. ◊ f. Kötürüm.
  • na-hemta : f. Denk ve eşit olmayan. Müsavi olmayan.
  • na-hemvar : f. Eğri, düz olmayan. * Uymayan, mutabık gelmeyen. * Uygunsuz.
  • na-hencar : f. Doğru olmayan.
  • na-hoş : f. Hoş olmayan, hoşa gitmeyen.
  • na-hoş-güvar : f. Hazmı zor, sindirimi güç. Tatsız.
  • na-hoşî : f. Nahoşluk, fenalık, iğrençlik. Hoşa gitmemeklik.
  • na-hoşnud : f. Razı ve hoşnud olmayan. Gayr-i memnun.
  • na-huda : f. Allah'tan korkmaz. * Gemi kaptanı.
  • na-insaf : f. İnsafsız. İnsafı bulunmayan.
  • na-ka'ryab : f. Dibi bulunmayan, dipsiz.
  • na-kabil : f. Mümkün olmayan. Kabil olmayan. * Câhil, kabiliyetsiz.
  • na-kabul : f. Kabiliyetsiz, istidatsız.
  • na-kâfi : f. Kâfi olmayan. Yetersiz, kâfi değil.
  • na-kâm : f. Muradına eremeyen, tali'siz. Arzusuna kavuşamayan.
  • nâ-kâmî : f. Mahrumiyet, bahtsızlık. isteğine kavuşamama.
  • na-kâre : f. Bir işe yaramaz olan.
  • na-kaste : f. Eksiksiz, noksansız. Tamam.
  • na-kerde : f. Yapılmamış, olmamış.
  • na-kes : f. Hasis olan. * Zelil, insaniyetsiz, alçak, deni.
  • na-kesâne : f. Alçakçasına. * Cimrilik ve tamahkârlıkla.
  • na-layik : f. Lâyık olmayan.
  • na-ma'dud : f. Sayılmaz, çok. Sayısız.
  • na-ma'kul : f. Akla uygun gelmeyen. Akıl almayan. Mâkul olmıyan.
  • na-ma'lum : f. Bilinmiyen, bilinmemiş, ma'lum olmayan.
  • na-ma'ruf : f. Tanınmayan, bilinmeyen, ma'ruf olmayan.
  • na-mağlub : f. Yenilmez, mağlub edilmez.
  • na-mahdud : f. Hudutsuz, sınırsız, sonsuz.
  • na-mahrem : f. Aralarında evlenmeğe mâni olacak kadar yakınlık bulunmayan. Şer'an evlenmeğe mâni akrabalığı olmayan erkek veya kadın. * Yabancı.
  • na-mahremiyet : f. Namahremlik.
  • na-mahsur : f. Sonu olmayan, sınırlanmamış, sonsuz.
  • na-makbul : f. Makbule geçmez, kabul olmayan. Kabul edilmeyen.
  • na-marzi : f. Beğenilmeyen, arzu ve isteğe uygun olmayan.
  • na-matbu : f. Basılmamış, tab edilmemiş yazı.
  • na-me'mul : f. Umulmadık, beklenmedik anda.
  • na-mefhum : f. Anlamsız, mânasız, anlaşılmaz.
  • na-mer'î : f. Görülmez. Mer'î olmayan.
  • na-merbut : f. Rabıtasız, mânâsız, anlamsız, saçma sapan.
  • na-merd : f. Korkak. * İnsaniyetsiz, sözünde durmayan. Alçak, insanlık hislerinden habersiz.
  • nâ-merdâne : f. Namerdcesine, alçakçasına.
  • nâ-merdî : f. Namerdlik, alçaklık, zillet. * Korkaklık.
  • na-mergub : f. Beğenilmeyen, rağbet olunmayan.
  • na-mes'ud : f. Mes'ud ve mübârek olmayan. Uğursuz.
  • na-mesbuk : f. Benzeri hiç olmamış, geçmemiş.
  • na-meşhud : f. Gözle görülmemiş, şâhit olunmamış.
  • na-mesmu' : f. İşitilmeğe değmez. * İşitilmemiş, duyulmamış.
  • na-meşru : f. Meşru olmayan, şeriat harici. * Kanunsuz, uygunsuz. * Günah olan şeyler.
  • na-mestur : f. Açık, meydanda, âşikâr. * Örtülmemiş.
  • na-mevzun : f. Ahenksiz, ölçüsüz, vezinsiz, orantısız. * Edb: Vezni bozuk veya hiç olmayan manzume.
  • na-meysur : f. Ele geçirememiş. Elde edememiş. * İşi kolaylaştırılmış.
  • na-mihr-ban : f. Vefasız, sevgisiz, muhabbetsiz.
  • na-mihr-banî : f. Vefasızlık, sevgisizlik, muhabbetsizlik.
  • na-mizac : f. Keyifsiz, rahatsız, hasta.
  • na-mizacî : f. Keyifsizlik, rahatsızlık, hastalık.
  • na-mübarek : f. Uğursuz, meymenetsiz.
  • na-mühezzeb : f. Terbiye görmemiş, ıslah edilmemiş.
  • na-mülayim : f. Uygun olmayan. * Çetin, sert.
  • na-münasib : f. Münâsebetsiz, yakışıksız, uygunsuz, uygun olmayan.
  • na-murad : f. Mahrum kalan, muradına eremeyen.
  • na-müsaid : f. Elverişsiz. Müsaid olmayan.
  • na-müstaid : f. Müstaid olmayan. Olgunlaşma kabiliyeti olmayan. İstidatsız.
  • na-mutasavver : f. Hatır ve hayale gelmez.
  • na-mütenahi : f. Sonsuz, ucu bucağı olmayan. Nihâyetsiz.
  • na-muvafik : f. Muvafık gelmeyen, uygun olmayan.
  • na-müvecceh : f. Yöneltilmemiş, tevcih edilmemiş.
  • na-müyesser : f. Elden gelmeyen, müyesser olmayan.
  • na-pâk : f. Temiz olmayan, pis, kirli.
  • nâ-pâkî : f. Pislik, murdarlık.
  • na-paydar : f. Süreksiz, geçici. Sebatsız, kararsız, durmaz.
  • na-perva : f. Pervasız, korkusuz, aldırışsız, çekinmez. * Sersem.
  • na-pesend : f. Beğenilmez.
  • na-peyda : f. Görünmeyen, açıkta değil, belirsiz.
  • na-pezir : f. Olmaz, olamaz, kabul etmez.
  • na-puhte : f. Ham, çiğ, pişmemiş. * Mc: Acemi, tecrübesiz, toy.
  • na-rast : f. Eğri. Doğru olmayan.
  • na-refte : f. Gidilmemiş, geçilmemiş. Kimsenin gidip geçmediği yer.
  • na-resa : f. Yetişmemiş, ham. * Uygun ve münasib olmayan.
  • na-resayî : f. Uygunsuzluk, münasebetsizlik. * Hamlık.
  • na-reşid : f. Kemâle ermemiş, olgunlaşmamış.
  • na-şad : f. Sevinçli olmayan, mahzun, tasalı, kederli.
  • na-şadî : f. Hüzünlü ve kederli oluş, gamlılık.
  • na-saf : f. Saf ve hâlis olmayan. Saf olmayıp karışık olan.
  • na-savab : f. Doğru olmayan, yanlış.
  • na-şayeste : f. Lâyık olmayan. Lâyık değil.
  • na-saz : f. Münasebetsiz. uygunsuz, uymaz.
  • na-sazî : f. Uygunsuzluk, münasebetsizlik, uymazlık.
  • na-sazkâr : f. Uygun görmeyen, muhâlif. * Beklenmemiş, işitilmemiş. * Münâsebetsiz işle uğraşan.
  • na-sazkârî : f. Uygunsuz iş yapma, münâsebetsiz iş görme. * Zıtlık, uygunsuzluk.
  • na-sencide : f. Ölçülmemiş, tartılmamış. * İyi düşünülmemiş. * Değerlenmemiş.
  • na-seza : f. Münasib olmayan, lâyık olmayan.
  • na-şikib : f. Sabırsız.
  • na-şikibâne : f. Sabırsızlıkla.
  • na-şikibânî : f. Sabırsızlık.
  • na-şikibî : f. Sabırsızlık.
  • na-şinas : f. Bilmez, câhil. * Tanımaz olan, tanımayan.
  • na-şinide : f. Duyulmamış, işitilmemiş.
  • na-sipas : f. Nankör. Şükretmeyen.
  • na-şita : f. Sabahtan beri hiç bir şey yememiş olma.
  • na-sude : f. Dinlenmemiş, istirahat etmemiş.
  • na-süfte : f. Delinmemiş, deliksiz.
  • na-şüküfte : f. Açılmamış, taze.
  • na-şüste : f. Yıkanmamış.
  • na-tamam : f. Tamamlanmamış, bitmemiş, yarı kalmış.
  • na-tamamî : f. Eksiklik, noksanlık.
  • na-tevan : f. (Bak: Na-tuvan)
  • na-tiraş : f. Yontulmamış, tıraş olmamış, terbiye görmemiş. Ham, kaba.
  • na-tuvan : (Nâtüvân) f. İktidarsız, zayıf, halsiz, kudretsiz, çâresiz.
  • na-tuvanî : f. Güçsüzlük, zayıflık, kuvvetsizlik.
  • na-ümid : f. Ümidsiz. Ümidi kırılmış.
  • na-ümidî : f. Ümit kırıklığı, ümitsizlik, me'yusiyet.
  • na-üstüvar : f. Dayanıksız, sağlam olmıyan. * Münasebetsiz.
  • na-yab : f. Bulunmaz. * Benzeri olmaz. Nâdir. Ender.
  • na-yeste : f. Lâyık olmıyan.
  • na-zad : (Na-zade) f. Doğmamış. * Olmayacak.
  • naam : (Bak: Neam)
  • naat : (Bak: Na't)
  • nab : f. Katıksız, hâlis, saf. * Oluk. * Berrak. ◊ (C.: Enyâb) Azı dişi. * Yaşlı deve.
  • nabazan : Nabız atması, damar vurması.
  • nabi : Haber veren, haberci. * Urfa'lı kıymetli bir şâirin ismi. (Mi: 1626- 1712) ◊ Yüksek, yüce.
  • nabi' : (Nâbia) (Nebean. dan) Yerden fışkıran, kaynayan, akan.
  • nabiga : (C.: Nevabig) Şanı, şöhreti büyük adam. ulu, şerefli kimse. * Sonradan şâir olan. * Üstün zekâlı hârika ve çok fasih kimse.
  • nabil : Ok yapan. * Üstad, hâzık kimse. * Irgaç.
  • nabit : Ağaç ve nebat gibi yerden bitip büyüyen.
  • nabite : Bir kabilede yeni çıkan küçük çocuk.
  • nâbiz : Hareket eden.
  • nabiz : Atar damarın vuruşu. Şah damarının atması. Kırmızı kan damarının oynaması hali. ◊ Savaşçı, muharip, savaşan.
  • nabiz-âşnâ : f. Nabızdan anlayan. Mizaç bilen. Karşısındakinin zayıf taraflarını bilen.
  • nabiz-gir : f. Her mizaç ve tabiata göre davranıp muamele etmesini bilen.
  • nâbiza : (C.: Nevâbız) Nabız damarı.
  • nabud : (Nâ-bud) f. Mâdum, yok olan, bulunmayan. * İflas etmiş. Perişan olmuş. * Sonradan yok olan.
  • nabz : (Bak: Nabız)
  • nabz-aşna : f. Nabızdan anlayan, mizac bilen.
  • nabz-gir : f. Mizaca göre hareket etmesinden anlıyan, nabza göre davranmasını bilen.
  • nabza : Damarın bir defa atması.
  • nabzî : Damarın atmasıyla ilgili.
  • nacak : Bir ağaç sapa geçirilen, ağzı keskin, genişçe demir âlet. Balta.
  • naci : Kurtulan. Necat bulan. * (Mi: 1849-1892) Muallim Naci diye meşhur olan bir İstanbul'lu şâir. Lügat-ı Naci'yi 'Fetva' kelimesine kadar hazırlamıştır.
  • naci' : Hazmı kolay olan yiyecek.
  • naci(ye) : Kurtulmuş, necat bulmuş. Cennetlik olan.
  • nacil : Nesli kerim, şerefli olan, soyu temiz.
  • nacileyn : Ana ve baba, ecdad ve evlâd, dedeler ve babalar.
  • nacir : Ağaçlarda yaprak saplarının dibindeki filiz.
  • nacis : İyileşmez hastalık.
  • naciş : Avı ürküterek avcının tarafına kovalayan adam.
  • naciye : (C.: Nâciyât) Sür'atli deve.
  • naciz : Azı dişi. ◊ Hâzır.
  • naçiz : (Nâ-çiz) f. Çok küçük, ehemmiyetsiz şey, değersiz, hükümsüz.
  • naçizane : f. Çok ehemmiyetsiz olarak. Pek ufak olarak.
  • nacu : f. Çam ağacı.
  • nacud : f. Büyük kadeh.
  • nacur : Sırça tabak.
  • nacüv : f. Çam ağacı.
  • nadar : (Nadâret) Altun.
  • nadas : Tarlayı temizleyip otlarını kurutmak için önceden sürüp hazırlama.
  • nadc : Kıvam. Büluğa erme. Pişme.
  • nadd : Azık, rızık.
  • naddahatan : Püsküren çifte pınarlar.
  • nadh : Su serpmek, sulamak. Su içip kanmak. * Musallat olanı defetmek. * Suyun feveran etmesi, püskürmesi.
  • nadi : Nidâ eden, haykıran, çağıran. * Halkın, meşveret gibi, birşey konuşmak üzere bir yere toplanmaları.
  • nadib : Geçmiş. * Hafif adam. * Yas tutan.
  • nadic : (C.: Nevadıc) Olgunlaşmış, olmuş, kıvama gelmiş. ◊ Olgun meyve. * İyi pişmiş et.
  • nadid : Salkımları sık olan üzüm veya muz. * İçi doldurulmuş yastık, minder, şilte gibi şeyler.
  • nadim : Nedamet etmiş, pişman.
  • nadimâne : f. Pişmanlıkla, pişman olarak, nedamet duyarak.
  • nadimiyet : Pişmanlık, nedamet.
  • nadir(e) : Az bulunan. Seyrek.
  • nadirât : Az bulunan şeyler.
  • nadire-perdâz : f. Güzel söz söyleyen.
  • nadire-senc : f. Nükteli konuşan, güzel fıkralar anlatan, zarif kimse.
  • nadiredân : f. Zarif, âlim.
  • nadirekâr : f. Nâdir işler ve san'atlar yapan.
  • nadiren : Nâdir ve az olarak. Çok aralıklı. Pek az bulunur.
  • nadiret : Güzellik, parlaklık, tazelik. * Hoş ve lâtif.
  • nadiye : Sudan uzak olan hurma ağacı.
  • nâf : f. Göbek. * Mc: Orta.
  • nafaka : Yiyecek parası. Geçim için lüzumlu olan şey. * Geçindirmeğe mecbur olduğu kimselere veya çocuklarına mahkeme karariyle verilen iaşe parası.
  • nafakat : (Nafaka. C.) Nafakalar.
  • nafata : Vücutta çıkan sivilce veya kabarcık.
  • nafe : f. Derisi kürk yapımında kullanılan hayvanların postlarının karnı altındaki deri kısmı.
  • nafe-riz : f. Koku saçan. * Göbek düşüren.
  • nafi : (Nefiy. den) Giderici, yok eden, nefyeden, menfi yapan.
  • nafi' : Menfaatli. Faydalı. Yarar. Şifalı. * Esma-i Hüsnâdan bir isim.
  • nafia : İnşaat işleri. * Faydalı işler. Menfaatli olanlar. ◊ Bayındırlık işleri.
  • nafic : (C.: Nevâfic) Kaburga kemiklerinin sonu.
  • nafice : (C.: Enfice) Misk göbeği.
  • nafih : (Nefh. den) Üfürücü, üfleyici.
  • nafik : Geçer para. Geçer akçe.
  • nafika : (Nüfeka) (C.: Nevâfık) Keler yuvalarından biri.
  • nafile : Fık: Farz ve vâcibden gayrı mecburiyet olmadığı hâlde yapılan ibadet. Fazladan yapılan iş. * Menfaatli olmayan. Ziyâdeden olan. * Torun. * Ganimet malı. Bahşiş. Atiyye.
  • nafir : Nefret eden. Ürken, korkan. Sevmeyen. * Galip olan. * Öksürüp burnundan sümüğü saçılan koyun.
  • nafis : (Nefs. den) Gözü nazar değer olan kimse. * Açan ve ferahlandıran. ◊ Okuyup üfüren.
  • nafiz : İçe işleyen. Delip geçen. İçeri giren. * Sözü geçen, kendine itaat edilen. Te'sirli, nüfuzlu. ◊ Çok fazla titreten sıtma. ◊ Çok titreten. Sıtma.
  • nafize : Karından vurulup arkaya çıkmış olan yara.
  • nafiziyet : Sözü geçerlik, nâfizlik.
  • nafur : (Nâfure) Fıskıye, fevvâre.
  • nagâh : f. Birdenbire, ansızın, hemen. (Nâgeh, nâgehan, nagehâne, nagehânî)
  • nagam : (Nağme. C.) Nağmeler, âhenkler, türküler.
  • nagam-kâr : f. Nağmeler söyleyen, ezgici.
  • nagam-perver : (C.: Nagamperverân) f. Türkü söyleyen, nağmeci. Nağme seven.
  • nagamât : Nağmeler, âhenkler, güzel sesler.
  • nagaşan : Iztırab, acı.
  • nagfa : 'Ceviz ağacına benzer bir ağacın adıdır ve Beyrut dağlarında olur; dut gibi yemiş verir.'
  • nagiz : Şaşırdığında başını sallayan kimse. * Kürek başında olan kıkırdak.
  • nagk : (C.: Nuguk) Karga çağırmak.
  • nagl : Çürük sahtiyan.
  • nagm : Gizli kelâm, gizli söz.
  • nağme : (C.: Nağamât) Ahenk, güzel ses, âvaz, ezgi, teganni.
  • nağme-ger : f. Türkü söyleyen, öten.
  • nağme-hân : f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
  • nağme-hânî : f. Türkü söyleyicilik, nağme söyleyicilik.
  • nağme-hiz : f. Nağme uyandıran. Türkü, şarkı söyleyen.
  • nağme-keş : f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
  • nağme-perdaz : f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
  • nağme-saz : f. Ahenkle söyleyen, terennüm eden.
  • nağme-sera : f. Türkü okuyan, şarkı söyleyen.
  • nağme-zen : f. Türkü söyleyen, şarkı söyleyen.
  • nagr : Gadap etmek, hiddetlenmek, kızmak. * Kin tutmak. * Çömlek kaynamak.
  • nags : Kederli, gamlı olmak.
  • nagz : Devekuşunun erkeği. *Başını sallayıp depretmek. * Bulutun koyu ve kesif olması. ◊ f. Güzel, iyi. Göze hoş ve güzel görünen.
  • nah : f. İp, ince ip. * Tel. * Halı, kilim. ◊ f. Göbek.
  • nah' : Kesme, boğazlama.
  • naha' : Boyun kemiğindeki beyaz iliğe varana kadar kesmek. * Yemen taifesinden bir kavim. * Hâlis etmek. * Uzaklık, ıraklık.
  • nahabe : (C.: Nuhab) Geçit ağzı. * Çokluk asker. * Her nesnenin iyisi.
  • nahafet : Zayıflık, arıklık, cılızlık. ◊ Aksırma.
  • naharir : (Nihrir. C.) Bilgili, akıllı ve âlim kimseler. Fâzıl ve mâhir kişiler.
  • nahaset : Esircilik. * Canbazlık.
  • nahb : Yüksek sesle ağlama. * Önemli iş, mühim iş. Nezretmek, adamak. * Seri seyr. * Vakit, müddet. Ecel, ölüm, mevt. ◊ Çekip çıkarma.
  • nahçir-gâh : f. Av yeri.
  • nahçir-gir : f. Avcı, sayyad.
  • nahçir-vân : f. Avcı.
  • nahf : Aksırmak. Nefes almak.
  • nahh : Davar sürmek. * İplik. * Zeyli denilen döşek. * Güç seyr. * Deve çökertmek için söylenen söz.
  • nahham : Tamahkâr, cimri, hasis, pinti. * Boğazını temizlemek için fazlaca soluyup balgam çıkaran adam.
  • nahhas : Esirci, esir ticareti yapan kimse. * Hayvan alıp satan kişi. ◊ Bakırcı.
  • nahhat : Marangoz. Doğramacı. Ağaç oymacısı. Taş yontucusu. ◊ Gururlu, kibirli.
  • nahi : (Nehy. den) Nehyeden, yasak eden, önleyen.
  • nahi' : Âlim.
  • nahib : (Nehb. den) Yağma eden, talan eden, önleyen. ◊ Avaz avaz ağlamak, feryad ile ağlamak. ◊ Korkak, cebin.
  • nahide : Yeni yetişmiş kız. * Zühre (Venüs) yıldızı.
  • nahif : Sümkürdüğünde genizden gelen ses. ◊ Çelimsiz, zayıf, ince. Arık.
  • nahik : (Nehak. dan) Eşek gibi anıran, eşek sesli.
  • nahika : (C.: Nevâhik) Dudaklı hayvanların göz pınarı.
  • nahil : Hurma ağaçları, hurmalık. * Hurma ağacı. * Balmumundan yapılan ağaç, yapraklı dal ve yemiş taklidi işlere denir ki, sathı altın ve gümüş yapraklarla süslenerek, eskiden gelin giderken önünde More…
  • nahile : Huy, tabiat, mizac.
  • nahir : Çürümüş kemik. * İçine rüzgâr girip çıkmakla öten kemik. ◊ (Nahr. dan) Kesilmiş, boğazlanmış. ◊ Burundan hırıltı çıkarma.
  • nahiran : Atın göğsünde olan iki damar.
  • nahire : Ufalanmış. * Çürümüş. * Rüzgârla savrulur, yel estikçe ses verir, delik deşik olmuş kemik. ◊ Ayın birinci günü. * Ayın son gecesi.
  • nahis : Vuran, vurucu. * Devenin kuyruğunda veya göğsünde olan uyuz. ◊ Dönmekten dolayı genişlemiş olan makara deliği. ◊ Kıtlık. * Yümünsüz, uğursuz. ◊ Kıtlık yılı.
  • nahise : Koyun sütüyle karışık keçi sütü.
  • nahit : (Nahite) İnilti.
  • nahiye : Yan taraf, kenar, civar, çevre. * Küçük yer, bölge. İdari taksimatta, kazadan küçük, köyden büyük olan yerleşme merkezi.
  • nahiz : Uçmaya hazırlanmış ve kanatları bitmiş olan kuş. * Tavşancıl yavrusu. ◊ Eti çok olan. ◊ f. Pusu.
  • nahizgâh : f. Pusu yeri.
  • nahl : Bal arısı. * Bedelsiz bir şey vermek veya bedelsiz verilen şey. * Sövmek, iftira etmek. ◊ Hurma ağacı. * Gelinler için yapılan süs ağacı. * Un elemek.
  • nahl suresi : Kur'an-ı Kerim'de 16. Suredir. Mekkîdir.
  • nahl-bend : f. Ağaçları budayıp tanzim eden kişi. * Balmumundan taklid süs ağacı yapan, balmumcu.
  • nahle : Tek hurma fidanı. * Bir fidan. ◊ Bir tek arı.
  • nahlistan : f. Hurma fidanlığı, hurmalık. * Ağaçlık, fidanlık.
  • nahliye : Hurmalar.
  • nahme : Göğüsten çıkan ses.
  • nahnaha : Hırıltı ile soluma. * Öksürük. ◊ Deveyi çökertmek.
  • nahnu : Biz.
  • nahr : Boğazlamak. Bir hayvanın göğsü üstünden bıçak vurup boğaz damarını kesmek. * İki şeyin birbirine göğüs göğüse olması. * Boyun. Boğaz çukuru. * Sadır. * Gündüzün evveli. * Namazda kıyamda More…
  • nahs : Uğursuzluk, yümünsüzlük. * Bahtsız, uğursuz. ◊ Vurmak.
  • nahş : Zayıflamak.
  • naht : Ağacı yontmak suretiyle kabartma şekiller yapma san'atı. * Yontma, oyma. ◊ Sümkürmek.
  • nahu : (Kürdçe) Öyle ise şöyle ki, işte.
  • nâhun : f. Tırnak.
  • nâhun-be-dendân : f. Hayretten veya kederden dolayı parmağını ısırmış olan.
  • nâhun-bürâ(y) : f. Tırnak makası, tırnak çakısı.
  • nâhun-tiraş : f. Tırnak makası, tırnak çakısı.
  • nâhunbür : f. Tırnak makası.
  • nahv : (Nahiv) Yol, cihet. Etraf, yön. * Misâl. * Miktar. * Kasd ve azmeylemek. * Gr: Kelimelerin birbirine rabt, izafet ve amel eylemeleriyle ilgili olan kaideleri içine alan ilim. Nahiv ilmi ile More…
  • nahve : Çörek otu.
  • nahvet : Kibir, gurur. Kibirlenme, büyüklenme, böbürlenme.
  • nahvetfüruş : f. Böbürlenen, gururlanan.
  • nahvî : Nahiv ilmine ait. Arapça gramere ait. Nahiv ilmini iyice bilen.
  • nahvî lisan : Kaidelere bağlı olan çok tertibli, ince ve geniş mânâlı lisan.
  • nahviyyun : Kelime dizimi ve nahiv ilminin ehli olan âlimler. Arapça dil âlimleri, gramerciler.
  • nahz : Kemiğin etini ayıklama. ◊ Bir şeyle dürtme.
  • nahza : Et parçası.
  • naî : Kötü haber veren.
  • naib : Karga gibi çirkin sesli kuşların ötüşü.
  • naib(e) : (Nevb. den) Vekil, birinin yerine geçen. * Şeriat hâkimi olan kadı vekili. * Nöbet bekleyen.
  • naice : Yumuşak yer.
  • naif : Zayıf, cılız.
  • naik : Karga ötüşü veya horoz sesi. * Çobanın koyuna bağırması.
  • naikan : Cevzâ burcundan iki yıldız.
  • nail(e) : Muradına eren, nâil olan, ele geçiren. Erişmiş.
  • nailiyet : Ele geçirmek, murada ermek, elde etmek.
  • naim : Bolluk ve bahtiyarlık içinde yaşayış. Nizam-ü hal ve mal. * Cennet'in sekiz kısmından dördüncü tabakası. ◊ Taze, körpe. * Kılçıksız, yumuşak, kemiksiz. * Etli sebze. More…
  • naimâne : f. Uyur gibi, uyuklayarak, uyurcasına.
  • naime : Rahatlık içinde nazlı büyütülmüş kadın. * Yumuşak yapılı hayvancıklar.
  • naimîn : (Nâim. C.) Uyuyanlar, uykuda bulunanlar.
  • nair : Haykıran, nâra atan. * Uzak. Irak, baid. ◊ Parlak, parlayan. * Düşmanlık, adavet.
  • naire : (C.: Nevâir) Alev, ateş. * Hararet, sıcaklık.
  • nait : Dağ. * Hemeden kabilelerinden bir kabile.
  • naiye : Ölüm haberi götüren, kötü haber veren.
  • naiz : Kuvvetlendiren. Kaldıran.
  • nak : f. Nisbet edatı olarak kelimelere eklenir, sıfat meydana getirilir. Meselâ: Gam-nâk $ : Gamlı, kederli.
  • nak' : (C: Nuk'-Enku) Su saklayacak yer. * Kuyu içinde olan su. * Deve kuşu avazı. * Feryâd etmek, bağırıp çağırmak. * Susuzluğu teskin etmek, susuzluğu gidermek. * Sıcak suda haşlama. * İlâç More…
  • nâka : Dişi deve. * Bir yıldızın ismi. * Sivilce.
  • naka : (C.: Enkâ) Kumdan meydana gelmiş tepe.
  • naka' : Temiz olma.
  • nakais : (Noksan. C.) Eksiklikler. Noksanlar.
  • nakaka : Kurbağaların çağrışıp ötmeleri. * Tavuğun yumurtladığında ötüp gıdaklaması.
  • nakal : Bir yerden naklolunduğunda bâki kalan ufak taşlar. * Devenin tabanına ârız olur bir hastalık.
  • nakale : (Nâkıl. C.) Haberciler, nakledenler.
  • nakarat : (Nakra. C.) Durmadan tekrarlanan usandırıcı şeyler. * Edb: Şarkının belli yerlerinde tekrarlanan bestesi değişmeyen parça.
  • nakare : f. Davul, kös. Dümbelek.
  • nakave : Temizlik.
  • nakb : (C.: Enkâb) Delmek, delik açmak. * Girmek. * Dağ içindeki yol.
  • nakba : Tabanı aşınmış deve.
  • nakd : (C?: Nukûd) Madeni para, akçe. * Bir şeyin bedelini peşinen ödemek. * Para olarak bulunan servet. * Vezin ve ayarı tamam olan para. * Bir şeye hırsızlamasına bakma. * Seçmek. * Saymak.
  • nakden : Para olarak, peşin, elden.
  • nakdî : Paraca, peşin para ile. Para ile alâkalı ve paraya müteallik.
  • nakdine : Hazır ve peşin para. * Kıymetli ve değerli mal.
  • nakf : (C: Nuküf-Enkâf) Başı dimağından yarmak. * Bakış, nazar.
  • nakh : Teftiş etmek, kontrol etmek. ◊ Başı dimağından yarmak.
  • naki : (Nakiye) Temiz, pâk. * Çok takvalı, temiz insan. * Has undan yapılmış beyaz ekmek.
  • naki' : (C.: Enkia) Kuru üzümü su içinde ıslatarak yapılan şarap. * İçinde hurma ıslatılan havuz. * Suyu çok olan kuyu. * Kandıran, kandırıcı. ◊ Tâze. * Şifâlı devâ.
  • nakia : (C.: Nekâyi') Seferden gelen kimse için hazırlanan yemek. * Yağma edilen hayvanlardan taksimattan önce boğazladıkları deve ve koyun. * Damat için hazırlanan yemek. * Ziyafet.
  • nakib : Vekil. Bir kavim veya kabilenin reisi veya vekili. Halkın hayırlısı. * En eski derviş veya dede. * Müfettiş.
  • nakibe : (C.: Nukab) Kişinin yan tarafında çıkan çıban. ◊ Akıl. Nefs. * İnsan ruhu.
  • nakid : Bir şeyin iyisini kötüsünden veya bozuğundan ayıran. * Tenkidci, ayarcı. Paranın kalbını anlayan. * Dinar, dirhem. ◊ (Bak: Nakd)
  • nakif : Kırıcı, kıran. * Bakan, nâzır.
  • nakih : (Nekahet. den) Hastalıktan yeni kurtulmuş olup henüz zayıf olan kimse. ◊ (C.: Nukuh) Tam olarak iyileşip hastalıktan kurtulmayan.
  • nakihe : Nikâhlı kadın eş.
  • nakik : Kurbağa, akrep ve tavuk sesleri.
  • nakil : İleten, taşıyan, aktaran, nakleden. * Tercüme eden. * İşittiğini anlatan. ◊ Vazgeçen, cayan, dönen. * Çekinen, kaçınan. ◊ Yol, tarik. * Bir yürüme çeşidi. ◊ Nakleden, More…
  • nakile : (C.: Nekâyil) Ayakkabıya yapılan yama. ◊ Nakleden. * Cereyan geçiren.
  • nakilmeclis : Söz taşıyan. Dedikoduculuk yapan. Gammaz.
  • nakime : Asıl, cevher. Kendi, nefis. * Nefsi mübarek olan.
  • nakir : Bir insanın hem cins ve aslı. * Gayet fakir. * Bir nevi kara sinek. * Ağzı dar olan küçük kab. * Hurma çekirdeğinin arkasındaki beyaz çukur. * Kıymetsiz şey. ◊ Nişana isabet More…
  • nakis : Noksan, eksik. Tamam olmayan. Gr: Yalnız son harfi harf-i illet olan kelime $ gibi. * Mat: Eksi. Negatif. (Bak: Kâmil) ◊ Bozan, çözen, üzen veya dağıtan. * Rücu eden. Dönen. More…
  • nakiş : Parça parça ve dağınık olan eşyaların bir yerde veya bir çuval içinde toplanması. * Benzer, misil.
  • nakisat : (Nâkıs. C.) Nâkıslar. Noksanı olanlar. Eksiği bulunanlar.
  • nakise : Kusur, ayıb, eksiklik, kabahat, noksanlık. * Gıybet.
  • nakisedâr : f. Eksiği bulunan. Kusuru olan. Kusurlu.
  • nakit : Dişi keklik.
  • nakiyy : Pak, temiz, nazif.
  • nakiz : (Nakz. dan) Bozan, bozucu.
  • nakiz(e) : '(Nakz. dan) Zıt, karşı. Birbirine karşı, zıt olan şey veya iş. * Man: Bir şeyin, bir kaziyenin hükmüne, mânasına muhalif olan veya ondan başka kaziye. Bir şeyi ref'eden şey. More…
  • nakiza : Dağ içindeki yol.
  • nakizeyn : Karşılıklı iki zıt şey.
  • nakka' : Yanında olmayan şey için mübalağa yapan kimse.
  • nakkab : (Nakb. dan) Delici, delik açıcı.
  • nakkad : (Bak: Nekkad) Nakd eden. Paranın kalbını, sağlamını ayıran. * Tenkidci, bir şeyin iyisini kötüsünü ayıran. * İmam, hatib.
  • nakkaf : Temkinli kimse, iyi niyet sâhibi olan kişi.
  • nakkal : (Nakl. dan) Nakledici. * Hikâyeci. Hikâye anlatan.
  • nakkar : Müzik, çalgı. * Gagalıyan. * Ağaç, taş ve madeni eşyayı oyarak ve çukurlaştırıp kabartarak ona mücessem şekiller veren sanatkârlar.
  • nakkare : (Bak: Nakare)
  • nakkaş : Nakış yapan. Duvar nakışları yapan usta. Süsleme san'atkârı.
  • nakkaşe : Nakış yapan kadın. Nakışçı.
  • nakl : Bir şeyi başka bir yere götürmek, taşımak, yer değiştirmek. * Anlatmak, duyduğu bir şeyi başkasına hikâye etmek, rivâyet etmek. * Bir dilden başka dile çevirmek, terceme etmek. * Eski mest More…
  • nakl-bend : f. Hikâyeci. Masal uyduran.
  • naklen : Nakil yoluyla. Anlatmak veya hikâye etmek suretiyle.
  • naklî : Nakliye ile, taşıma ile ilgili. * Akla değil de nakle dayanan, yani söylenen hakikat.
  • nakliyat : Nakil işleri, taşıma işleri. * Anlatılanlardan öğrenilenler. * Nakiller.
  • nakliye : (C.: Nakliyat) Eşya taşıma işi. * Taşıma parası.
  • nakm : (Nakmet) İntikam, öç alma. Eza vererek cezalandırma.
  • naknaka : (C.: Nekanık) Kurbağanın ötmesi. Tavuğun gıdaklaması. * Ses.
  • nakr : Oymak, kazmak. Taş oymak. * Kuşun yem toplaması. * Vurmak. * Sıklık vermek. * Ağaç üstüne nakşetmek. * Tanbur çalmak. * Üflemek. * Dille ıslık çalmak. * Parmak çıtlatmak.
  • nakra : Hususi dâvet, özel dâvet.
  • nakreşe : Gizli his.
  • naks : Nakletmek. * İfsad etmek, bozmak. * Evmek. Acele etmek. * Kimseye lâkap takmak. * Ayıplamak. * Kilise çanını çalmak. Çan çalmak, çana vurmak. ◊ Eksiklik, noksan, kusur. * More…
  • nakş : Bir şeyi çeşitli renklerle boyamak. * Resim. * Tezyin etmek. * Bedene batmış dikeni çıkarmak. * Bir şeyin esasını araştırmak. * Yaymak. * Suda ıslanmış hurma. * İpekle, sırma ile işleme. * More…
  • nakş-bend : f. Kumaşların nakışlarını bağlayarak ipek tellerle tezgâhı hazırlayan. Nakış işleyen. * Ressam.
  • nakş-perdaz : f. Nakış yapan ressam.
  • nakş-perdazî : f. Ressamlık.
  • nakş-tiraz : f. Süslü işlemeler.
  • nakt : Çıkarmak.
  • nakur : 'Sur gibi ağızla üflenerek çalınan boruya denir. Nakr; vurmak ve didiklemek mânalarına geldiği gibi, boru çalmak mânasına da gelir. '
  • nakus : Kiliselerde asılı bir vaziyette durup belirli vakitlerde çalınan çan. Kilisenin büyük çanı.
  • nakvet : Bir şeyin seçkini.NAKZ : Bozmak. Çözmek. Kırmak. * Bir sözleşmeyi yok saymak. * Kalın bir şeridi çözüp dağıtmak. * Parmaklarda veya âzâda oynak yerler. * Kiriş. * Palan. Deri.
  • nakz : (Nakazân) (C.: Nevâkız) Sıçramak. * Talep etmek, istemek. ◊ Halâs olmak, kurtulmak.
  • nakzan : (Nakzen) Bozarak, hükmü bozulmuş olarak.
  • nakzeyn : İki zıt, zıtlar. Birbirine muhalif iki şey.
  • nal(e) : f. İnilti, figân. * Kamış kalem. * Kamış düdük. * Şeker kamışı.
  • nalan : f. İnleyen, sızlayan, figân eden.
  • nalbant : (Na'l-bend) f. Nal takan.
  • nalçe : Küçük nal. * Yemeni, çizme gibi ayakkabılara vurulan hafif demir parçaları. (O.T.D.S.)
  • nale : (Bak: Nâl)
  • nalekâr : f. İnleyen, figân eden, feryad eden.
  • nalekünan : (Nâle-künân) f. Feryad ederek, inleyerek.
  • nalende : f. İnleyen, feryad eden, inleyici.
  • nalesenc : f. İnleyen, inildiyen.
  • nalesencî : f. İnleyicilik, feryad edicilik.
  • nalezen : (Nâle-zen) f. İnleyen. İnildeyen.
  • nalezenan : f. İnildiyerek, inleyerek.
  • naliş : f. İnleme, inilti, inleyiş.
  • nalişkâr : (Nâlişker) f. İnleyen, inildiyen.
  • nalişzen : f. İnleyen.
  • nam : f. İsim, ad. Lâkab. Ün. Şan. * Vekillik. * Adres.
  • nam-aver : (C.: Nam-âverân) f. Ünlü, meşhur, ad salmış.
  • naman : (Nam. C.) f. İsimler, adlar.
  • namaz : f. İslâmın beş şartından birisidir. * Duâ. * Zikir. * Kur'an. * Kunut. * Rüku. * Salât. * Şükür. * Tesbih. * Secde. * Hamd.
  • namazgâh : Namaz kılınan yer. İbadetgâh. Eskiden şehir dışında, kırda ve sed üzerinde mihrab konulmak suretiyle namaz kılınmak için yapılan yere verilen addır. * Bir kasabanın bütün halkını bir arada More…
  • namazgüzar : f. Namazlarını kılan, namazlarını eda eden.
  • namberdar : f. Şanlı, ünlü, ad salmış, meşhur.
  • namcu(y) : (C.: Namcuyân) f. Nam arayan. * Yiğit.
  • namcuyân : (Namcu. C.) f. Ün arayanlar, nam arayanlar. * Yiğitler, kahramanlar.
  • namdar : f. Ünlü, şöhretli, meşhur.
  • namdarân : (Namdar. C.) Ünlüler, namlılar, meşhurlar.
  • namdarî : f. Namdarlık, ünlülük, meşhur olma.
  • name : f. Mektub. Risale. Kitap.
  • name-res : f. Mektup ulaştıran, mektup eriştiren.
  • nameaver : (Name-âver) f. Mektup götüren.
  • nameber : f. Mektup götüren, nameâver.
  • nami(ye) : Büyüyen, artan, ürmee kuvveti olan. Nebat ve hayvandaki büyüyüp gelişme kuvveti. * Farsçada: Namlı, şöhretli, ünlü.
  • namik : Kâtib, yazıcı.
  • namisa : (C.: Namisât) Kadınları süsleyip yüzlerinin kılını yolan kadın.
  • namiye : (Bak: Nami)
  • namiyeber : f. Hayat verici.
  • namus : Irz, iffet, edeb, hayâ. * Şeriat. * Melâike. * İrade-i İlâhiyenin tecellisi. * Nizam. * Emniyet ve istikamet gibi faziletlerin muhassalası olan pek kıymetli haslet. * Bir kimsenin mahrem, More…
  • namusiyye : Yatan kimselerin başkaları tarafından görülmemeleri için, yatağın etrafına çekilen perde.
  • namuskâr : f. Namuslu. * Doğru adam.
  • namusperver : f. Namuslu.
  • namver : (C.: Namverân) Namlı, adlı, meşhur, ünlü.
  • namzed : (Nâm-zed) f. İsteyen veya istenilen kimse. * Sözlü. Nişanlı. * Bir vazifeye tayin edilmesini isteyen veya istenilen kişi. Aday.
  • nan : f. Ekmek.
  • nancu : (Nâncuy) f. Ekmek arayan. Dilenci.
  • nane molla : Mc: Beceriksiz, işe yaramaz, ağır hareketli mânalarında kullanılan bir tâbirdir.
  • nanhah : Ekmek isteyen. Dilenci.
  • nanhor : f. Dilenci.
  • nankör : f. Gördüğü iyiliği unutan, nimeti inkâr eden. Nimetin şükrünü eda etmeyen, gafil.
  • nanpare : f. Ekmek parçası. Bir lokma ekmek. * Geçime yarayan iş.
  • nanpüz : f. Ekmekçi, ekmek pişiren.
  • nanü : f. Ninni.
  • nar : (C.: Niran, envar, niyere, niyâr) Ateş. Cehennem. * Bir meyve adı. * Mc: Allahın gadabı. * Yakıcı, azab verici her şey. Şer. Dalâlet. Sefâhet.
  • narbac : Nar aşı.
  • narbün : f. Nar ağacı.
  • narcil : Hindistan cevizi.
  • narçil : f. Hindistan cevizi. Ceviz-i Hindî.
  • narcis : Nergis.
  • narcistan : Nergislik.
  • narda : f. Lâyık değil.
  • nardan : f. Gözyaşı damlaları. * Nar tâneleri. * Mangal.
  • nardenk : f. Erik, nar, elma, kızılcık gibi meyvelerden çıkarılan ekşimsi pekmez.
  • nardeşir : Tavla oyunu.
  • narenc : f. Portakal. * Turunç.
  • narencî : Turunç renginde.
  • narenciye : Turunçgiller. (Mandalina, portakal, limon gibi meyveler.)
  • narenec : (Nârnic) Hindistan'da yetişen ve turunç ağacına benzeyen bir ağaç.
  • nargil : f. Hindistan cevizi.
  • narh : (Aslı 'Nirh' dir) Yiyecek maddelerine belediyenin koyduğu fiat.
  • narî : (Bak: Nariyye)
  • narin : f. İnce, zayıf, nazik. * İç oda.
  • naris : f. Ham meyva.
  • nariyye : Nar ile alâkalı, nara mensub. Ateşten, yanıp tutuşur, patlar olan şey.
  • narkotik : yun. Afyon, morfin gibi uyuşturucu maddelerin genel adı.
  • nas : Iraklık, uzaklık. ◊ f. İnsanlar.
  • nas suresi : Kur'an-ı Kerim'de 114. Sure. (Bak: Muavvezetân)
  • nasa : Kaldırmak. * Engel olmak, men'etmek.
  • nasab : Dert. * Zahmet, meşakkat.
  • nasaf : Hizmetçi, uşak.
  • nasafe : Hizmet etmek.
  • nasaha : Öğüt vermek, nasihat etmek.
  • nasaib : (Nasibe. C.) Dikili taşlar.
  • nasal : Temrenci.
  • nasara : Hristiyanlar. Nasraniler. Hz. İsa'ya (A.S.) ilk önceleri Nâsıra Karyesindeki ahali yardım ettiklerinden, onlara 'Nasara' ismi verilmiştir.
  • nasayih : (Nasihat. C.) Nasihatlar. Öğütler.
  • nasb : 'Dikme. Bir rütbe alma. Bir memurluğa tayin edilme. * Gr: Arapçada kelimenin i'rabının mensub ( üstün) olması, yani; (e, a) diye okunuşu.'
  • nasba : Doğru boynuzlu koyun ve keçi.
  • nasbetmek : Kelimenin son harfinin harekesini (E) diye okutmak. * Tâyin etmek.
  • nasere : f. Ayarı bozuk para.
  • nasfet : (Nasafet) İnsaf. Haklılık. Bir şeyin yarısını almak. Hakkaniyet. İnsanları, kanunların şümulüne girmeyen hakları te'min ve ifasına zorlayan fotri adâlet hissi.
  • nasi : Unutan, nisyan eden.
  • naşi : Neş'et eden, yeniden vücuda gelen, yetişen, yetişmiş. * Delil, dolayı, ötürü, sebebiyle. * Geceleyin meydana gelip zâhir olan şey. * Yetişmiş oğlan veya kız.
  • nasi' : Her nesnenin hâlisi. * şiddetli beyaz olan.
  • nasib : Nasbeden, bir şeyi bir şeye diken. * Gr: Harfi (e) diye üstün okutan. ◊ Pay, hisse, kısmet. * Bir kimsenin elde edebildiği şey.
  • naşib : Hâfız. * Ok sahibi. İçine girip yapışan nesne.
  • nasibdar : f. Nasibi olan. Hissedar.
  • nasibdaş : f. Hissede beraber, nasipte eş olan.
  • nasibe : Müfrit Haricîlerden ve Emevîlerden ve Hz. Ali'ye (R.A.) çok muhalif olan zümrenin adı. ◊ (C.: Nesâib) Yollara dikilen işaret taşı. Bir yere dikilen taş. ◊ (Bk: More…
  • nasic : (Nesc. den) Dokuyan, nesceden. * Düzenleyen, tertib eden, sıralayan.
  • naşid(e) : (Neşide. den) Şiir söyleyen, şiir okuyan, şiir yazan.
  • naşie : Delil. Zuhur. * Gündüz veya gecenin evvelki saati. * Uykudan sonra kalkmak hali ve uyanık olduğumuz hal.
  • nasif : Geo: Açıyı iki eşit parçaya bölen doğru. Açı ortayı. ◊ Baş örtüsü.
  • nasife : (C.: Nevâsıf) Su mecrası, su yolu.
  • nasih : (Nâsiha) (Nush. dan) Öğüt veren, nasihat eden. ◊ (Nesh. den) Battal eden, hükümsüz bırakan. * Kitabın kopyasını çıkaran. ◊ Nasihat eden, öğüt veren. * İçi temiz adam. More…
  • nasihâne : f. Öğüt vererek, nasihat ederek.
  • nasihat : İbret verici ders, tavsiye, ihtar, öğüt.
  • nasihat-âmiz : f. İçinden öğüt alınacak söz.
  • nasihat-nâpezir : f. Nasihat dinlemez, öğüt tutmaz.
  • nasihatger : f. Nasihat eden, öğüt veren.
  • nasihatkâr : f. Nasihat eden, öğüt veren.
  • nasihatpezir : f. Nasihat tutar, öğüt tutar, öğüt dinler.
  • nasik : Allah yolunda ibâdet eden, dine bağlı, zâhid. ◊ (Nesak. dan) Düzenleyen, tertib eden.
  • nasil : Çenelerin altından boyun ile başın kavuştuğu yerde olan mafsal. ◊ Kıl dökücü ilâç.
  • naşile : Eti az olan.
  • nasir : Yardımcı, yardım eden, nusret veren. Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi. ◊ Nusret eden, zafer veren. Yardımcı. Muin. ◊ Nesir yazan. * Saçan, yayan.
  • naşir : Neşreden, yayan. * Bir müellifin eserini bastırıp çıkartan. Editör.
  • naşire : (C.: Nevâşir) Kolu açan adale. * Kuruyup yağmurdan yeşeren ot.
  • nasirîn : (Nâsır. C.) Yardım edenler, yardımcılar.
  • naşit : Büyük yoldan ayrılan küçük yol. * Vahşi sığır. Bir burçtan başka burca varan yıldız. * Neşeli ve şen adam.
  • naşitat : Meleklerden bir tâife.
  • nasiye : Çehrenin gösterişi, alın, yüz.
  • nasiye-pira : f. Alnı süsleyen.
  • nasiye-sâzî : f. Alnını yere sürme.
  • nasiyesâ : f. Alnını yere süren.
  • nasiyy : Yaş ot.
  • nasiyye : Nass oluş. Kat'ilik, şüphesizlik, kesinlik. (Bak: Nass)
  • naşiz : Karısına karşı çok zâlim olan koca. * (Kalb) heyecanla coşma. * Kalkmış, kabarmış, atan (damar).
  • naşize : Kocasının hanesinden, izni olmaksızın çıkıp kendisini kocasından haksız yere men'eden kadın. Bu çıkış hakikaten olabileceği gibi, hükmen de olabilir. * Kabarmış, şişmiş.
  • nasl : Okun ucundaki sivri demir. okun uçmasına yardım eden kanatlar.
  • nasnaa : Depretmek. * Devenin, kalkarken dizi üstünde çok eğlenmesi.
  • nasr : Yardım, üstünlük, yenme, galip kılma. * Yağmurun her yeri sulaması.
  • nasr suresi : Kur'an-ı Kerim'deki 110. Sure. İza-câe veya Tevdi' Suresi de denir.
  • nasrani : Hristiyanlıkla alâkalı ve ona mensub olan. Hristiyanlardan olan. (Bak: Nasara)
  • nasreddin : (Nasr-üd din) Dine yardımı dokunan.
  • nasreddin hoca : (Mi: 1208 -1284) Mizahlı, güldürücü sözleri ile meşhur bir zâttır. Akşehir, Sivrihisar Medreselerinde okumuş, Selçuklular zamanında yaşamıştır.
  • nasrullah : Allah'ın yardımı.
  • nass : Kat'ilik, kesinlik, açıklık. Te'vile ihtimali olmayan söz veya delil. * Kur'ân-ı Kerim veya Hadis-i Şerifde bir iş ve mes'ele hakkında olan açıklık ve bu şekilde açık More…
  • nassah : Terzi, hayyat.
  • nassî : Nass'a ait. Her türlü şübhe ve tereddüdün ve tenkidin üstünde tutulacak şekilde olan kesinlik, kat'ilik, açıklık. Bedahet. * Âyet ve hadisle doğruluğu sâbit olan.
  • nast : Sükut. Konuşurken dinlemek için susmak.
  • nasuh : Hâlis. Temiz. Kesin, kat'i. * Çok nasihat eden.
  • nasuhî : (Nasuhiyye) Bozulmaz şekilde tövbe eden.
  • nasur : Göz pınarında, mak'at havâlisinde ve diş etlerinde olur bir hastalık.
  • nasus : (Bak: Nass)
  • nasut : İnsanlık. İnsanlar ve onlarla alâkalı şeyler.
  • nasutî : Dünya ile ilgili, insanlığa ait, insanlıkla ilgili.
  • nasutiyân : İnsanlar.
  • nasye : Her nesnenin iyisi.
  • natafan : Suyun seyelân etmesi, akması.
  • natafe : (C.: Nutuf) Küpe.
  • natakte : Söyledin. (mânasına karşısındakine hitabdır)
  • natef : Bulaşmak. * Fâsid olmak, bozulmak.
  • nates : (C.: Entâs) Üstad, âlim.
  • natfe : (Nıtfe) : Kabarcık. * Ufacık sivilce.
  • nath : Süsmek. Hayvanın, başı ile saldırması.
  • natif : Beyaz kaba helva.
  • natih : (C.: Nevâtıh) Boynuzuyla vuran, süsen hayvan. * Keder, sıkıntı, elem, mihnet. ◊ (Nâtıh) : (C: Nevâtıh) Sana karşı gelen hayvan. * Şiddetli emir.
  • natiha : (C.: Netâyıh) Başka davar tarafından boynuzlanıp öldürülmüş olan davar.
  • natik : Konuşan. Söz eden, söyleyen, beyan eden. İdrak eden. Bildiren. Fikir ederek düşünen. * Altın ve gümüş gibi olan mal.
  • natika : (Nutk. dan) Düşünüp söylemek hassası. Fesahat ve belâgatta söyleme kuvveti. Talâkat-ı lisan, güzel konuşabilme kabiliyeti.
  • natikaperdaz : f. Düzgün ve te'sirli söz söyleyen.
  • natikiyyet : Konuşmaklık, söz söylemeklik.
  • natir : (Nâtur) Bekçi. Bağ ve bostan bekçisi.
  • natis : Bilgili, faziletli adam.
  • natiş : Kuvvet ve hareket.
  • natm : Ulaştırmak, vardırmak.
  • natnat : (C.: Netânıt) Çok konuşan uzun boylu, akılsız kimse.
  • natnata : Çok söylemek, çok konuşmak. * Çekmek.
  • nats : Nadas.
  • natş : şiddet. Kuvvet.
  • natşan : Susuz kalmış kişi.
  • natuh : Çok süsen hayvan.
  • natuk : (Nutk. dan) Güzel ve düzgün söz söyliyen.
  • natul : İlaçlarla kaynatıp mâlül kişinin az az başına dökülen su.
  • natura : Lât. Her canlının yapılış hususiyeti, bünye, yaratılış hali.
  • natüralizm : (Osm: Tabiiye) Fls: Kâinatta hâdiselerin ve varlıkların meydana gelişinde tabiat kuvvetleri dışında hiçbir sebep ve müessir kuvvet ve yaratıcı kabul etmeyen inkârcı, maddeci görüş.
  • natv : Iraklık, uzaklık, bu'd.
  • naur : Kanı durmayan damar. * Değirmen kanadı. * Döndükçe gıcırdayan dolap.
  • naure : (C.: Nevâir) Bostan dolabı.
  • naus : f. Manastır, kilise. ◊ Yüksek yer.
  • nav : f. Küçük gemi. Sandal, kayık. * İçi oyuk şey.
  • navdân : f. Oluk.
  • nave : f. Hamur teknesi.
  • navek : f. Ok.
  • navek-endaz : f. Okçu. Ok atıcı.
  • naver : f. (C.: Naverân) Olabilir, mümkün, kabil.
  • naverân : (Naver. C.) Olabilir şeyler, mümkün olan şeyler.
  • naverd : f. Savaş, harb, dövüş, ceng.
  • naverdgâh : f. Savaş alanı, harb sahası, muharebe meydanı.
  • naverdhâh : f. Savaş isteyen, muharebe arzulayan.
  • navi : f. Üç direkli gemi. * İçi oyuk olan şey.
  • navice : f. Murdar, pis, habis, mülevves.
  • navus : (C.: Nevâyis) Kâfirlerin ve Mecusilerin mevtalarını koydukları yer.
  • nay : Ney. Kamış düdük. (Bak: Ney)
  • nay-çe : f. Küçük ney.
  • nayban : f. Ney çalan.
  • nayî : f. Ney çalan. ◊ Uzak.
  • nayi' : Susuz. * Mâil, eğik.
  • nayibe : (C.: Nâibat-Nevâib) Musibet, belâ. * Zahmet, meşakkat. * Şiddet.
  • nayiha : Yas tutan kadın.
  • nayil : Atâ, bahşiş, hediye.
  • nayin : f. Kamıştan yapılmış, sazdan yapılmış.
  • nayveş : f. Ney gibi.
  • nayzen : f. Ney çalan.
  • naz : f. Bir şeyi beğenmeyiş, şımarıklık. * Beğendirmek maksadiyle kendini ağır satmak. * Celb-i muhabbet için edilen nezâket, letâfet ve zarafet. * Yalvarma, rica.
  • naz-perdar : f. Birinin nazını çeken.
  • naz-perdarî : f. Naz çekme.
  • naz-perverd : (Nâzperverde) f. Naz içinde büyümüş, nazlı.
  • nazad : (C.: Enzâd) şeref. * Üzerine herhangi bir şey konulan yüksekçe yer.
  • nazafet : Pâklık, temizlik.
  • nazah : (C.: Enzâh) Havuz.
  • nazaif : (Nazif. C.) Nazifler. Nazafetli, temiz kimseler.
  • nazair : Nazire. Nazireler. Benzerler, örnekler.
  • nazan : f. Nazlı. Nazdar.
  • nazar : Göz atmak. Mülahaza, düşünmek, bakmak, imrenerek bakmak, düşünce. Yan bakış, kötü bakış. Bir türlü kabul etmek. * Gözdeğmesi. * İltifat. * İtibar. ◊ (Nazaret) Altın. * Tazelik.
  • nazar-bâz : f. Neşe ile bakan.
  • nazar-endaz : f. Göz atmak. Göz atan, bakan, nazar eden.
  • nazar-firib : f. Göz aldatan.
  • nazar-gâh : f. Bakılan yer. Nazar edilen yer.
  • nazar-rübâ : f. Göz çeken.
  • nazaran : Nisbeten, nisbetle kıyaslıyarak. * Bakarak, görerek.
  • nazarî (nazariye) : Nazara ve düşünceye ait. Yalnız görüş ve düşünce hâlinde bulunan ve tatbik edilmemiş hâlde olan bilgi.
  • nazariyyât : (Nazariye. C.) Görüşler. Düşünceler. Doğruluğu isbat edilmemiş ilmi görüşler.
  • nazbalin : f. Yastık.
  • nazbaliş : f. Yastık.
  • nazc : Olgunluk, olma, pişme, kıvam bulma. Yetişme. * Büluğa erme. Bâliğ olma.
  • nazd : Her şeyi yerli yerine koymak.
  • nazdar : f. Nazlı. Naz yapan. Şımarık. * Meşhur bir cins lâle.
  • nazekî : Nâziklik, incelik.
  • nazende : f. Nazlı, naz edici, naz yapan.
  • nazenin : f. İnce, nazlı, zayıf, lâtif, hoş eda olan, nazlı yetişmiş, şımarık. Oynak. Nazik endamlı
  • nazh : Su serpmek, su saçmak. * Suyun çok olması. * Suyun, pınarından çıkıp akması. * Defetmek, kovmak. ◊ Su çekme. Herhangi bir yer, çukur veya kuyudan bir şeyler çıkarma. ◊ More…
  • nazha : Yağmur.
  • nazi' : Çekici kimse. * Husumet eden, düşmanlık eden.
  • naziat : 'Hz. Azrâil'in (A.S.) avenesi olan bir taife melâike ki; şerli ve kötü ruhlu insanların canlarını şiddetle alırlar. * Nez'edenler. Çekip koparanlar.'
  • naziat suresi : Kur'an-ı Kerim'in 79. Suresidir. Sâhire ve Tâmme Suresi de denir.
  • nazic : Pişmiş, yetişmiş, olgunlaşmış, kıvamına ermiş. ◊ Olgun, pişmiş, kıvama gelmiş, yetişmiş.
  • nazid : (Nazide) Tertibli, nizamlı, yerli yerinde. * Minder yastık vs. gibi ev eşyası.
  • nazif(e) : Temiz, pâk, nazik.
  • nazih : (C.: Nevâzıh) Deve ile su çekilen kuyu.
  • nâzik : f. Nezaketli. Terbiyeli. Zarif. İnce, dayanıksız. * Ehemmiyet verilmesi icab eden. * Tehlikeli husus.
  • nâzik-beden : f. Vücudu, bedeni nâzik olan.
  • nâzik-edâ : f. Nâzik tavırlı, kibar.
  • nâzik-endâm : f. Lâtif ve güzel vücutlu. Nâzik endamlı.
  • nâzik-güzin : f. Çok nâzik. Seçkin, nâzik.
  • nâzik-ten : f. Nâzik vücudlu.
  • nâzik-ter : f. Çok nâzik.
  • nâzik-terin : f. En nâzik, daha nâzik.
  • nâzikâne : f. Nazik kimseye yakışır şekilde, kibarlıkla, terbiyelice.
  • nâzikî : f. Nâziklik. Nezaket.
  • nâzil : (Nüzul. dan) Nüzul eden, inen, yukardan aşağıya inen, bir yere konan. Bir yerde konaklayan.
  • nâzile : Belâ, sıkıntı. * İnme, nüzul. * Nezle hastalığı.
  • nazim : Nizamlayan, nazmeden. Manzume yazan, düzenleyen. ◊ Sıra sıra, dizi dizi olan şey.
  • nazimâne : f. Nazım olana yakışır surette.
  • nazimîn : (Nâzım. C.) Tanzim edenler, düzenleyenler, nizama koyanlar.
  • nazir : (C.: Nüzzâr) Nazar eden, bakan. * Bir idarenin veya dairenin umur ve işlerine bakan en büyük memur. Bir işin idaresine memur reis. * Kabine azalarından herbiri. Nâzır. Vekil. Bakan. * More…
  • nazir(e) : Bir şeye benzemek üzere yapılan şey. Denk, eş, örnek. Benzeyen. * Edb: Bir şairin manzumesine, başka bir şair tarafından aynı vezin ve kafiyede olmak üzere yapılan benzer.
  • nazira : Nazar eden, nezaret eden, bakan. * Göz.
  • nazira-hân : f. Bakarak taklid eden.
  • nazire : Mühlet vermek, tehir etmek.
  • naziregû : f. Nazire söyliyen.
  • naziye : Kenarı az olan çanak.
  • naziyy : (C.: Enzâ) Boğaz.
  • naziz : (C: Nizâz-Nezâyız) Az miktar su. * Az yağmur. * Az az akmak.
  • nazl : Ok atmak.
  • nazm : Sıra, tertib. * Kafiyeli, vezinli, söz, şiir. * Dizili olan şey. * Kur'an âyetleri.
  • nazmen : Nazım olarak, manzume halinde. Sıralı ve tertibli olarak.
  • nazmiyyat : (Nazm. C.) Manzum yazılar.
  • naznaza : Yılanın dilini çıkarıp hareket ettirmesi.
  • nazperver : f. Naz eden, naz yapan.
  • nazr : (Nazir) : (C.: Enzur) Altın.
  • nazra : (Bir tek) bakış.
  • nazragâh : f. Gözle bakılan yer, bakış yeri. Göz önü.
  • nazrakünân : f. Seyrederek, bakarak.
  • nazre : Cin gözü. * Nazarı değen adam.
  • nazret : Tazelik, tarâvet.
  • nazükî : f. Nâziklik, incelik.
  • nazume : Bir cins renkli kumaş.
  • nazur : (C.: Nevâzır) Gece bekçisi.
  • nazz : (Nâzz) : Dirhemler ve dinarlar.
  • nazzam : En çok nazmedici, en güzel nazmedici, en güzel tanzim eden.
  • nazzare : Bir şeye bakan kavim.
  • ne : f. 'Değil, yok,' mânasına nefy edâtıdır.
  • ne'al : Nalbant.
  • ne'ar : Baş kaldıran, âsi, kafa tutan, serkeş.
  • ne'b : (C: Niyeb) Sâfi nesne. * Yaşlı dişi deve.
  • ne'be : (C: Nâibat) Musibet, belâ.
  • ne'me : Nağme, ses.
  • ne'nee : Zayıflık.
  • ne'nehava : Anason, kimyon.
  • ne'ş : şiddetle ve kahirle almak. Zorla almak.
  • ne'y : Uzak olmak.
  • ne-şebem : f. Ben karanlık gece gibi nursuz değilim (meâlinde.)
  • ne-şüküfte : f. Açılmamış.
  • neab : Karga yavrusu. * Horoz veya karga gibi ötme.
  • neaim : (Neâme. C.) Deve kuşları.
  • neam : Evet, olur mânâsında cevap edâtıdır. * Pek iyi, âferin mânâlarında tasdik ve tahsin kelimesidir. * At, deve, sığır, koyun gibi dört ayaklı hayvana da denir.
  • neama' : Nimetler. İhsan, atiyye. * Rahatlık. Refah-ı hâle sebep olan şey.
  • neamat : (Neâme. C.) Deve kuşları.
  • neame : (C: Neâm-Neamât) Deve kuşu. * Cemaat. * Gölgelik, gölgelenecek yer.
  • neayim : Menazil-i kamerden dört nurlu yıldızın adı.
  • neb' : Suyun çıkıp akması. * Bir ağaç cinsidir ve yay yaparlar, budaklarından da ok yapılır. ◊ Gizli ses.
  • neb'a : Yay yapacak yer.
  • neba' : Kaynak olmak, pınardan su çıkarmak, su akması. * Akçaağaç.
  • nebaa : Oturacak yer, kıç, mak'at.
  • nebac : Sesi yüksek olan.
  • nebagat : Meydana çıkma.
  • nebah : (Nibâh-Nübâh) Köpek havlaması. * Yılan seslenişi. * Keçi ve geyik inleyişi.
  • nebahe(t) : (Nebahat) şeref, şan, onur, itibar. * şan, şeref ve itibar sâhibi.
  • nebail : (Nebile. C.) Yüceler, ulular, yüksekler.
  • nebair : (Nebire. C.) Torunlar.
  • nebale(t) : Zekâ, fazilet ve neciblik sâhibi olmak. * Büyüklük, azamet. * İyi olmak. * Cömertlik, elaçıklık. * Okçu, ok yapıp satan. Okçuluk.
  • nebat : (C: Nebatât) Topraktan yetişen, biten her çeşit şey. Bitki. * Yemen diyarında bir kabile adı. ◊ Acem fellahlarından bir kabile.
  • nebatât : (Nebât. C.) Nebâtlar, bitkiler.
  • nebatî : Nebat cinsinden, nebata mensup ve nebata ait, yerden biten cinsinden olan.
  • nebatiyyun : Botanik bilginleri, botanik âlimleri.
  • nebbac : Sesi sert olan.
  • nebbah : Havlayıcı.
  • nebbal : Ok yapıp satan kimse. Okçu.
  • nebbar : Fasih dilli, güzel konuşan adam.
  • nebbaş : Mezar soyucu, kefen soyucu.
  • nebe' : Haber. (Peygam)
  • nebe' suresi : Kur'an-ı Kerim'de 78. Suredir. Amme Suresi de denir.
  • nebe'-aver : f. Haber getiren.
  • nebean : Kaynayıp yerden çıkmak. Pınar suyunun çıkışı. Fışkırmak.
  • nebehrece : Geçmez bakırlı para. Sahte akçe. * Her nesnenin kötüsü.
  • nebeke : (C: Nübük-Nebâk) Tepe.
  • neberd : f. Muhârebe, savaş, harb, ceng.
  • neberd-azmâ : f. Çok muhârebelerde bulunmuş tecrübeli kimse.
  • neberd-pişe : f. Harb etmeyi sanat edinmiş kimse. Savaşçı.
  • neberde : f. Savaşçı, muhârib.
  • neberdgâh : f. Savaş yeri, muharebe sahası.
  • nebevî : Nebiye ait. Peygambere dâir. Peygamberle alâkalı.
  • nebez : (C: Enbâz) Lâkab.
  • nebg : Un öğütülürken tozan un. * Görünmek, zâhir olmak.
  • nebh : Bir şeyi tenbih etmek, unuttuğunu hatırlatmak. * Ansızın bulunan. Yitik. * Ansızın yitirmek. * Uykudan uyanmak. * Şerefli olmak. * Meşhur olmak, ün salmak. ◊ (C: Nevâbih) More…
  • nebha : Yüksek, beyaz yer.
  • nebi : Haber getiren. Peygamber. Yeni bir kitap ve şeriatla gelmeyip kendinden evvelki Resülün getirdiği kitap ve şeriatı devam ettiren Peygamber. (Bak: Resül)
  • nebib : (C: Enbüb) Boğum, kamış boğumu.
  • nebih : (Nebihe) Namlı, şanlı şerefli. ◊ İt avazı, köpek uluması.
  • nebik : (C: Nebâyık) Sedir ağacının yemişi.
  • nebil : (Nebile) Akıllı, anlayışlı, zekâ sahibi. * Yüksek meziyet sahibi. Güzel huylu. * Bilgili ve faziletli kimse.
  • nebile : Büyük, iri. (Bak: Nebil)
  • nebir : (Nebire) Torun.
  • nebise : Kuyu toprağı. Irmak toprağı. ◊ Kız torun.
  • nebit : Muhkem, sağlam, katı.
  • nebiyy : Yükseklik. * Yol.
  • nebiz : (C: Enbize) Hurma şarabı. * Yola bırakılıp atılan çocuk.
  • nebk : Yazmak. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak. * Düz etmek, düzleştirmek.
  • nebl : Ok. Ok hazırlamak.
  • nebr : (Nibr) : (C: Enbâr - Nibâr) Keneye benzer bir küçük böcek. * Yukarı kaldırmak, yükseltmek.
  • nebras : (Nibrâs) (C.: Nebâris) (Süryânice) Kandil. Çıra. Lâmba. * Mc: Nur merkezi.
  • nebre : Demir parçası.
  • nebs : Yeri kazma, toprağı kazma. * Eser, nişan. ◊ Söylemek.
  • nebş : Gömülü bir şeyi yerden çıkarma. * Bir şeyi diğer bir şey vasıtasıyla meydana çıkarma.
  • nebt : Bitme, yerden çıkma. Meydana gelme. * Ot. ◊ Suyun yerden çıkıp akması.
  • nebta : Yanları beyaz olan dişi koyun.
  • nebv : Sakız.
  • nebve : Uzaklaşmak. * Ok hedefe varamamak. * Bir yerin havasının mizaca uygun olmaması. * Kılıncın vurulan şeye saplanmayıp geri sıçraması. * Pek çirkin ve kötü suretten gözün kaçması. More…
  • nebz : Bir kimseyi ayıplamak. Kötü lâkabı takmak, istihzâ etmek. * İhtiyarlık işareti belirmek. ◊ (Nebezân) : Damarın hareket etmesi. ◊ Bırakmak. * Az miktar, cüz'i.
  • nebze : Az miktar, cüz'i, bir şeyin artığı.
  • nec'e : Şiddetli nazar. Şiddetli bakış.
  • neca : Evmek. Acele etmek. * Halâs olmak, kurtulmak. ◊ Göz değmek.
  • necabet : Neciblik, temiz soyluluk. Huy temizliği.
  • necadet : Kahramanlık, efelik, yiğitlik.
  • necah : Zafer bulmak, murâda ermek, ihtiyaçlarını te'mine muvaffak olmak. ◊ Ses, sadâ.
  • necaib : (Necib. C.) Şerefli, necib, asil, temiz kimseler.
  • necare : Dülgerlik, neccarlık.
  • necaşe : Süratle yürümek, hızlı yürümek.
  • necaset : Pislik, kazurat, murdarlık. (Bak: Habes)
  • necasetten taharet : Pislikten temizlenmek. (Bak: Taharet)
  • necat : Kurtuluş, selâmet. * Hırs ve hased. * Yüksek mekân. * Ağaç budağı. * Mantar.
  • necatî : Kurtulmaya ait, kurtulmakla ilgili.
  • necb : Ağaç kabuğunu soymak.
  • neccad : Yorgancı. Yatak, yastık, yorgan gibi şeyler yapan.
  • neccah : Yorgancı.
  • neccar : Doğramacı. Marangoz. * Dülger.
  • neccaş : Hayvan sürücüsü.
  • neccina : Bizi kurtar, bize selâmet ver, bizi hıfzeyle (meâlinde dua).
  • necd : Açık ve işlek yol. * Yüksek yer. * Minder, döşeme gibi oturacak şeyler. * Ağaçsız mekân. * Hâzık ve mâhir kılavuz. * Yiğitlik hâli. Gamlılık, gussa. * Hasma galip gelmek. * Çok terlemek. * More…
  • necdet : Yiğitlik, şecaat, kahramanlık. * Harp ve kıtal. *Yeis, korku.
  • neceb : Ağaç kabuğu.
  • necef : (Necefe) : (C: Nicâf-Encâf) Üzerine su çıkmayan yer. Tümsek yer, yüksek, tepe, sırt. * Irakta bir şehrin adı.
  • necefe : Büyük askı kandil.
  • necel : Büyük gözlülük. İri gözü olmak.
  • necer : Koyun ve devenin suyu içip kanmaması.
  • neces : Murdarlık, pislik, necâset.
  • neceş : Değeri artırmak için almak. * Bir kumaşın pahasını artırmak. * Dağılmış şeyleri bir yere toplamak. * Örtmek, setretmek.
  • nech : Men' ve reddetmek.
  • necib : Soyu ve nesli temiz, aslı kerim olan. Cömert. Asilzâde. Güzel huylu ve ahlâklı. ◊ Cömert, kerim kişi.
  • necibe : Soyu sopu temiz kimse. Cömert. Asilzâde.
  • necid : Kahraman, bahadır. * Arabistan'da bir memleket ismi. * Münbit yer. Fitne ve nifak yeri olan memleket. * Arslan.
  • necif : (C: Nicef) Geniş temrenli olan ok.
  • necih : Galip ve muzaffer. * Sabırlı. * Sağlam rey. ◊ Su sesi.
  • necil : (Necile) Soyu temiz. Soylu. * Ağaç yaprağından bir cins.
  • necire : Bulamaç aşı.* Kızgın taş ile kızdırılmış su. * Kârgir duvar. * Tahtadan veya ağaçtan olan sofa. * Çulhaların beze sürdükleri haşil.
  • necis : Yavaş hareketli insan veya hayvan. * Gizli olan şeyi halk içinde ifşa etmek. * Gizlenen sır, nişan. * Bir nevi yeşillik. ◊ Pis, necasetli, murdar. * Şifa bulmaz dert. (Bak: More…
  • necise : Kuyudan çıkardıkları toprak.
  • neciy : Sırdaş, sır saklayan.
  • neciyya : (Münâcât. dan) Gizli yalvararak, gizli söyleyerek.
  • neciyyullah : Resül-i Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
  • necl : (C: Encâl) Oğul, evlât, çocuk. * Kuşak, nesil, sülâle. * Atmak. * Ayak ucuyla vurmak. * İstihrac etmek, meydana çıkarmak. * Yerden çıkan su.
  • necm : (Necim) Yıldız, ahter, kevkeb. Ülker yıldızına da denir. Ülker, onbir yıldızdır. Altısı görünür, gözü kuvvetli olan yedinciyi de görebilir. (Peygamberimiz (A.S.M.) hepsini de görür idi.) * More…
  • necm suresi : Kur'an-ı Kerim'in 53. Suresidir. Vennecmi Suresi de denir. Mekkîdir.
  • necm ü hilâl : Yıldız ve ay.
  • necmeddin : (Bak: Necm-üd din)
  • necmî : Yıldıza dair, yıldızlarla alâkalı.
  • necnece : Geriye döndürmek. * Engel olmak, men'etmek. Bir nesneyi aşağı getirmek. * Zayıf etmek, zayıflatmak.
  • necr : Ağaç yonmak. * Şiddetli sevk. * Asıl. * Renk. * Halâs, kurtuluş.
  • necran : Susuz. * Kapı ökçesi. ('süve' denir). * Yemen diyarında bir yerin adı.
  • necs : (Neces) Pis ve murdar olan, habes. şer'an pis olup gözle görülen şey. ◊ Yerden define çıkarmak. * Kuyuyu ayıklamak.
  • necş : Avı yatağından çıkarma. * Dağılmış parçaları toplamak.
  • necv : (C: Nicâ) Yüzmek. * İki kişi arasında olan sır. * Karından çıkan necis.
  • necva : Gizli fısıltı. İki kişi arasında fısıldamak. * Ağız koklamak. * İki kişi arasındaki sır.
  • necve : Tümsek, yüksek yer.
  • necz : Bitip tükenmek. * İhtiyaç bitirmek. * Vâdeyi yerine getirmek.
  • ned' : Dikkat etmek.
  • neda : Rutubet, çiğ, nem.
  • nedaid : (Nedid ve Nedide C.) Emsâller, akranlar, eşler.
  • nedalet : Kir, pislik. * Çalma, sirkat etme, aşırma.
  • nedamet : (Nedm. den) Pişmanlık, nedâmet etmek.
  • nedametgâh : f. Pişmanlık yeri.
  • nedametkâr : f. Nedamet eden. Pişman olan.
  • nedametkârî : f. Pişmanlık, nâdim oluş.
  • nedan : f. Bilmeyen, bilmez.
  • nedaret : Tazelik, parlaklık, letafet, taravet.
  • nedavet : Yaşlık, ıslaklık, nemlik, rutubet.
  • nedb : Dua etmek.
  • nedbe : (Bak: Nedebe)
  • nedd : Gitmek. * Kaçmak.
  • neddaf : Hallâç. Pamuk atan kimse.
  • nedebe : Yara izi.
  • nedem : Pişman olma, nedamet, pişmanlık.
  • nedf : Pamuk ditme, pamuk atma.
  • nedg : Kılıçla veya sözle taan etmek, çekiştirmek.
  • nedh : Men'etmek, engel olmak. ◊ Geniş yer.
  • nedhe : (Nüdhe) : Çokluk, fazlalık.
  • nedi' : Ateş veya kül içinde pişmiş olan.
  • nedib : Yara izi kalan âzâ.
  • nedid(e) : (C.: Nedâid) Emsâl, akran, eş.
  • nedif : Atılmış, hallaçlanmış pamuk. Yün.
  • nedim : (C.: Nedmân - Nüdemâ) Sohbet arkadaşı, meclis arkadaşı. * Tatlı konuşan. Güzel hikâye anlatan. * Büyük kişileri hikâye ve fıkralarıyla eğlendiren.
  • nedime : Kadın nedim. * Zengin veya şerefli, itibarlı bir kadının arkadaşı.
  • nedis : Akıllı kişi.
  • nedl : Kir. * Hırsızlık.
  • nedm : Pişman olmak.
  • nedman : Pişmanlık, nedâmet. Pişman olma. Pişmanlık duyma.
  • nedret : Azlık, seyreklik, az bulunmak.
  • neds : Akıllılık. * Taan etmek, çekiştirmek. ◊ Huruç etmek, çıkmak.
  • nedş : Her nesneyi eritip sormak. * Pamuk atmak.
  • nedve : Yaşlık, nemlilik. * Meşveret etmek. Bir işi hakkında görüşmek. * Konuşmak.
  • neec : Yel esmek, rüzgâr esmek. * Yalvarmak, tazarru etmek.
  • need : Belâ, musibet. Zahmet, meşakkat.
  • nef u zarar : Kâr ve zarar.
  • nef' : 'Fayda, yararlılık. * Fls: Faydacılık. Yani: Bir şeyin doğru olup olmadığını, o şeyin faidesine göre değerlendiren yanlış bir nazariyedir. Kudsi dinimiz olan İslâmiyette ise: Bir şeyin More…
  • nef'î : Menfaat ile alâkalı, faydacı. * Sihâm-ı Kaza nâmındaki hicivli şiirleri ile meşhur Erzurum - Hasankale'li olup İstanbul'da yaşamış bir şâirin adıdır. 1634'de 4. Murad devrinde More…
  • nef'iyyet : (Nef'î) Fls: Faydacı, faydacılık.
  • nefad : (Nefed) Bitip tükenmek, yok olmak.
  • nefais : (Nefise. C.) Değerli, güzel ve beğenilir şeyler.
  • nefais-perest : f. Nefis şeyleri beğenenen, güzel şeyleri seven.
  • nefak : (C.: Enfâk) İki kapılı ev.
  • nefaset : Beğenilir olmak, kıymetlilik, değerlilik, çok güzellik, pek iyilik. Nefis ve mergub olmak.
  • nefaz : Geçme, işleyip öte tarafa geçme. * Sözü geçme, sözü dinlenme. ◊ Ağaçtan kendi düşen yemiş ve yaprak.
  • nefc : Çıkmak, huruc etmek.
  • nefd : Tükenmek, bitmek. * Geçici ve fâni olmak.
  • nefean : Faydalı olarak.
  • nefed : Bitirme, tükenme, bitirilme.
  • nefehat : (Nefha. C.) Esintiler. Üfürmeler.
  • nefel : Düşmandan alınan mal, ganimet. * Ulü-l emrden müsaade almadan düşmana karşı çıkan az sayıda bir cemaat.
  • nefer : Bir kişi, tek kişi. * Asker, er. (Bazılarınca insan cemaati. Ona kadar olan adam topluluğuna denir. Üçten ona kadar olan kişilere 'Reht' denir.)
  • neferât : (Nefer. C.) Neferler, askerler, erler.
  • nefes : Soluk, üfürülen hava. Soluma, soluk verip alma. * Uzun söz. * Bolluk. * Hased etmek. *Edb: Bektaşi tekkelerinde okunan manzum söz.
  • nefeza (nefza) : (C: Nefâyız) Düşmanın ahvâlini bilmek için dolaşan kavim.
  • nefezan : Sıçramak.
  • neffa' : (Nef'. den) Çıkarı çok olan kimse.
  • neffac : Mütekebbir. Kendini beğenen. Mağrur. * Şişkin.
  • neffah : Hayır sâhibi ve iyiliksever kimse. * Kokusu çok.
  • neffas : Sihir yapan, üfüren, üfürükçü.
  • neffasât : (Neffâse. C.) Neffâseler, büyücü kadınlar.
  • neffase : (C: Neffâsât) Büyücü kadın.
  • neffata : Neft yağı çıkan pınar.
  • nefh : Rüzgâr esmek. * Güzel kokunun yayılması. Kokmak. * Vurmak. * Def'etmek, kovmak. * Vuruşmak, kat'etmek. ◊ Üflemek, şişmek, üfürük. * Kaba kuşluk vaktine varmak.
  • nefha : Üfürmek. Üfürük. * Şişmek. * Kabarık olan. ◊ Koku. Rüzgârın hafif esişi. Azıcık koku.
  • nefi : (Bak: Nefy)
  • nefif : Hevâ.
  • nefir : Cemaat, topluluk. * Harp için seferber olan cemaat.
  • nefis : (Bak: Nefs)
  • nefis(e) : Pek beğenilen, pek güzel, pek iyi.
  • nefis-perver : f. Nefsini çok sevip besleyen, nefsi isteklerine çok düşkün.
  • nefit : Kaynamak, galeyan.
  • nefite : Unu suya koyup kaynatıp koyulaşıncaya kadar karıştırmak.
  • nefiy : (Bak: Nefy)
  • nefiz (nefeze) : Okun geçmesi gibi içe geçmek, işlemek. * Sözü geçer olmak.
  • nefk : Helâk olmak.
  • nefl : Sevab için yapılan ibâdet. Emredilmemiş, farz veya vâcib olmadan yapılan ibadet. Nâfile. * Birisine ganimet malı veya atiyye, ihsan vermek. * Yemin etmek.
  • nefr : Heyecan verici bir emirden dolayı bir yerden bir yere fırlayıp çıkmaktır.
  • nefret : Tiksinmek, ürküp kaçmak. * Birisinin yakını ve akrabası.
  • nefretbahş : f. İnsana nefret veren, iğrendiren, tiksindiren.
  • nefrin : Lânet, beddua. * Söğüp saymak.
  • nefrin-hân : f. Sövüp sayan.
  • nefrin-künân : f. Lânet okuyan, sövüp sayan.
  • nefs : (Nefis) Can, kişi, kendi, öz varlık. Bir şeyin zatı olan, kendisi. * Göz. * Şehvet ve gadabın mebdei olan kuvve-i nefsaniye. Fıtri meyil, bedenin hissi istekleri. * Ruh, hayat, asıl. * Maya. More…
  • nefş : Açmak. * Yapmak. * Yün ve pamuk atmak. * Davarların, geceleyin yayılıp çobansız otlaması.
  • nefs-i râdiye : f. Rabbinden râzı ve hoşnud olanın nefsi.
  • nefsa : (C.: Nefsâvât-Nüfüs-Nifâs-Nevâfis) Yeni doğum yapmış kadın. Loğusa.
  • nefsanî : Bedenî arzu ve isteklerle alâkalı. Zaruret olmadığı hâlde keyf için olan istek ve arzuya ait. Kendine ait ve mensub.
  • nefsaniyet : Nefsini çok beğenmişlik. * Gizli düşmanlık, garez, kin.
  • nefşele : Yürüken toprağı ayağıyla tozutmak.
  • nefsî : Nefis ile, kendisi ile alâkalı. Şahsa ait, nefse dair.
  • nefsî nefsî : Benim nefsim, nefsim nefsim mânâsına yalnız kendini düşünmeyi ve kendisiyle olan alâkayı ifâde eden bir tâbir.
  • neft : Neft yağı. Çam gibi bazı ağaçlardan çıkarılan, tutuşabilen bir yağdır ve boyacılıkta vesair sanayide kullanılır.
  • neft (nefit) : Çömleğin kaynayıp taşması ve içinde yemeğin kuruması. * Galeyan.
  • nefta : (Nifta) (C: Nefat) Çalışmaktan dolayı elde çıkan kabarcık.
  • neftî : f. Neft yağı renginde olan, siyaha yakın koyu yeşil.
  • nefuh : Sütü sağılmadan çıkıp akan deve.
  • nefur : Ürken, ürküp kaçan. * Herkese iyiliği dokunan kimse.
  • nefuz : Çocuk düşüren kadın.
  • nefy : Sürgün etmek. Birisini kendi rızası olmadan, bir yerden başka bir yere nakletmek, sürmek. * Gr: Bir şeyin olmadığını ifade eden (olumsuzluk) edatı.
  • nefy edâti : Arabçada 'Lâ', Farsçada 'Nâ' gibi olumsuzluk bildiren edât.
  • nefyan : Vurma ânında yara ve cerahatten akan kan.
  • nefz : Saçma, yayma. Neşretme. * Silkmek. * Nazar etme, bakma.
  • negatif : Fr. Mat: Sıfırdan küçük, önünde eksi işareti bulunan sayı. Menfi. * Gerçekteki karanlık ve aydınlık kısımları tersine gösteren fotoğraf camı veya filmi. ( Bak: Menfi)
  • negühide : f. Çirkin, kötü.
  • neha : Pek akıllı adam. * İhtiyacı terkeylemek. (Güya kendi nefsi cihetinden menedilmiş demektir.)
  • nehabik : Bildikleriyle amel etmeyip halka da öğretmeyen.
  • nehabir : (Nühbur. C.) Kum yığınları, kum tepeleri.
  • nehafe : Tıksırmak, aksırmak. * Nefes verip almak. ◊ Zayıflık.
  • nehak : Eşek anırtısı.
  • nehake(t) : Bahadırlık, kahramanlık, şecaat. * Keskinlik.
  • nehamî : Demirci.
  • nehar : (C.: Enhür) Fecrin doğuşundan güneşin batışına kadar olan aydınlık. * Toy kuşunun yavrusu. * Altın.
  • neharen : Gündüzün. Gündüz vakti.
  • neharî : Gündüzlü, gündüz ile alâkalı. * Yatılı olmayan mekteb veya talebe.
  • nehave : (Et) çiğ olmak.
  • nehb : Yağma, yağmacılık, çapul. * At oynatmak, koşturmak. * Kahr ile bir kişinin malını elinden almak.
  • nehbe : Kapmak.
  • nehber : Helâk olacak yer.
  • nehc : Yol, usul. * Doğru yol.
  • nehd : İri gövdeli ve karınlı at.
  • nehda' : İyi otlar yetişen kumlu arâzi.
  • nehdan : Dolu, dolmuş.
  • nehec : (C: Menâhic) Yol, tarik. * İstikâmet.
  • nehel : Susuz olmak. * İçmenin evveli. * Yaşlı, ihtiyar. * Semiz etli deve.
  • nehem : (Nehim - Menhum) Aç gözlü oluş. şikemperver olmak. Doymak bilmemek. Bir şeye çok düşkün, şehvetli, haris.
  • neheng : (C.: Nehengân) f. Timsah.
  • nehengân : (Neheng. C.) f. Timsahlar.
  • neher : Genişlik, bolluk. * Nehir, ırmak.
  • nehhab : (Nehb. den) Yağmacı, çapulcu.
  • nehhac : (Nehc. den) Kılavuz, rehber, mürşid. Doğru yolu gösterici.
  • nehhal : Toprak kazan, kazıcı.
  • nehham : Yüksek ve gür sesli kimse. * Arslan.
  • nehhas : Nehs'in mübalağası. * Bir kişinin lakabı. ◊ Esirci.
  • nehhat : Yüce avazlı, gür sesli kişi.
  • nehhat (nühhat) : Çalıştırılan sığır. * İnce. * Hımar, eşek. * Sadaka toplamaya memur olan kişinin işini bitirdikten sonra ücretini alması.
  • nehib : (Nehb. den) Korku, dehşet, ürküntü. * Yağmacı, çapulcu. ◊ İnlemekle ve ses ile olan ağıt.
  • nehide : Kalın kaymak.
  • nehif : Zayıf.
  • nehih : Boğaz içinden gelen ses.
  • nehik : Bahâdır, kahraman. * Arslan. * Keskin kılıç. * İyi huylu kimse. ◊ Anırtı, eşek anırtısı.
  • nehim : Aç gözlü, doymaz. * Yırtıcı. * Arslan kükremesi.
  • nehir : Burun içinden çıkan ses, hırıltı.
  • nehire : Çürümüş, ufalanmış, rüzgârla savrulur. Delik deşik, göz göz olmuş. * Rüzgâr estikçe ses verir kemik, çürümüş kemik. (Nâhir de denir) ◊ Ayın evveli.
  • nehit : İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek, nefes alıp vermek. ◊ Eşek anırtısı. Hımar avazı.
  • nehite : (C.: Nehâyet) Tabiat.
  • nehiy : Yasak etmek. Menetmek. * Gr: Emrin menfi şekli.
  • nehizet : Tabiat. * At kulağına benzer dokunmuş nesne.
  • nehk : Zayıf etmek, zayıflatmak. * Eskitmek. * Mübâlağa etmek. ◊ Eşek bağırışı.
  • nehme : Hastaların ve çocukların yiyeceğe karşı olan hırsı, oburluğu.
  • nehmet : Himmet, maksat, yüksek himmet. Harislik. şehvet.
  • nehnehe : Dar kaftan, dar elbise.
  • nehr : Boğazlamak, kesmek. * Namazda sağ elini sol eli üzerine koymak. * Sadr, göğüs. ◊ Çay, ırmak. * Vüs'at, bolluk. Genişlik.
  • nehren : Nehirden. Nehir yoluyla.
  • nehreyn : İki nehir.
  • nehrî : (Nehriye) Nehirle ilgili, nehre ait.
  • nehs : Kabzetmek, almak. * Yılan sokması. * Eti ön dişiyle almak. ◊ Çok yaramaz nesne.
  • nehş : Yılan sokmak. * Almak, kabzetmek. * Ön dişiyle bir nesneyi ısırır gibi tutmak. * Et almak.
  • nehsek : Yaban havucu.
  • nehşel : Kurt, zi'b. * Çakır. * Erkek ismi.
  • neht : Çağırmak. * Ses, avaz. * Men'etmek, engel olmak. ◊ Yontmak. Oymak.
  • nehud : f. Nohut.
  • nehur : Burnuna vurmayınca veya burnuna parmak sokmayınca sütünü salıvermeyen deve.
  • nehus : (C.: Nehâyıs) Gebe eşek.
  • nehuset : (Bak: Nühuset)
  • nehva : Bir şey kasdetmek. Bir şey söylemeği istemek. * Bir şey yapmağa evvelden hazırlanmak.
  • nehy : (Bak: Nehiy)
  • nehz : Durmak, kıyam. * Def'etmek, kovmak. * Yakın olmak. * Berkitmek için devenin memesine eliyle vurmak. * Dolması için kovayı suya vurmak. ◊ Süngü demirini inceltmek. * Kemik More…
  • nehzat : Hareket, davranma, kalkışma. Yola çıkma.
  • neib : Karga sesi. * Ağaçtan yemiş indirmek. * Süt sağmak.
  • nek' : Dizine ayağın arkasıyla vurmak. * Def'etmek, kovmak.
  • nek'a : Kalkan dikeni üstündeki kızıl kap. * Her kırmızı olan şey.
  • nekâ' : Yarayı kaşımak. * Soymak. * Çok azap etmek, acı çektirmek.
  • nekab : Devenin tabanı aşınmak.
  • nekabet : Muayyen zümrelerin başları. * Bir topluluğun vaziyetlerine nezâret etmek, kontrol.
  • nekâbet : Dönme, vazgeçme, cayma.
  • nekad : (C.: Nukyud-Nikâd) Ayakları kısa, yüzü çirkin koyun. * Büyümesi geç olan çocuk. * Ağızda dişler çürüyüp ufanmak. * Davarın tırnağı soyulup yüzülmek.
  • nekahet : Hastalıktan yeni kalkıp henüz iyileşmiş, iyiliğe yüz tutmuş olmak hâli. Hastalıkla sıhhat arasındaki hâl. * Fehmetmek, anlamak, bilmek. * Seri intikal etmek. Çok çabuk anlayış.
  • nekais : (Nakise. C.) Nakiseler. Noksanlar.
  • nekaiz : (Nakize. C.) Nakizeler. Birbirine zıd şeyler.
  • nekâl : Şiddetli azab. İşkence ve ukubet. * İbret.
  • nekam : (A, uzun okunur) Bir kimseyi kötü bir fiilinden dolayı şiddetle cezalandırmak. İntikam almak.
  • nekâre : Güçlük, zorluk. * Belirsizlik.
  • nekave(t) : Her şeyin iyisi, seçkini. * Temizlik, paklık.
  • nekâyat : Çarklar. * Vakitler.
  • nekayi' : (Nakia. C.) Ziyâfetler.
  • nekaz : (C: Enkâz) Her nesnenin kötüsü, kıymetsizi.
  • nekb : Musibet ve kedere uğrama. * Meyletmek, eğilmek. * Udul etmek, vazgeçmek, haktan dönmek.
  • nekba : Esince adamı eğip düşüren rüzgâr. Fırtına.
  • nekbe : (C.: Nekebât) şiddet, meşakkat. * Bir şeyin kesilmesiyle olan cerahat.
  • nekbet : (C.: Nekebât - Nükub) Talihsizlik, şanssızlık, bahtsızlık. * Musibet, felâket. * Düşkünlük.
  • nekbethane : f. Tâlihsizlik yuvası. * Mc: Dünya.
  • nekbetî : f. Tâlihsiz, bahtsız, şanssız, uğursuz.
  • nekbetzede : f. Felâket görmüş, musibete uğramış.
  • nekd : (Nekâde) (C.: Enkâd) Hayırsız olmak.
  • nekda' : Sütü olmayan deve.
  • nekeb : Hastanın iyileşmesi. * Devenin omuzlarında olan bir hastalık.
  • neked : Sıkıntı, dert, keder. Belâ, musibet.
  • nekefe : (C.: Nüküf-Nükfân) Çene altında olan küçük bez.
  • nekel : Kuvvetli kişi.
  • nekes : (Nâ-kes) Cimri, tamahkâr, hasis.
  • nekesan : Ardına dönmek.
  • nekf : Göz yaşını yanağından parmağıyla silip gidermek. * Kuyudan su çekmek. * Arlanmak.
  • nekh : (Nikâh) (C.: Enkihe) Tezevvüc, evlenme, cimâ etme. * Akit.
  • nekhet : (Bak: Nükhet)
  • nekib : (C.: Nukabâ) Halkın iyisi. * Kâhya. * Kefil. * Müfettiş, kontrolcü. ◊ Deve, at ve eşek ayaklarının dâiresi.
  • nekibe : Nefsi mübârek.
  • nekir : 'Bilinmemiş olan. Muayyen olmayan. * Mezarda iki sual meleğinden birisinin adı. (Diğerininki; münkerdir)'
  • nekire : (C.: Nekerât) Belirsiz.
  • nekise : Hilâf, ters. * Nefs.
  • nekkad : Bir şeyin iyisini kötüsünü seçen kimse. * Paranın sağlamını kalpından ayıran. * İmam, hatib ve kayyum gibi hizmet sahiblerinin, vazifelerine devam edip etmediklerini murakabe ve devam More…
  • nekkar : Ağaçkakan kuşu. * Değirmenci. * Çok hayırlı. * Çok kokulu.
  • nekl : Yular. At gemi. * Ezâ, cefâ etmeğe ve işkence yapmağa yarayan şey.
  • nekmet : (Bak: Nikmet)
  • nekr : Zeki, akıllı kimse. Pek zeyrek olan. * Dehâ, fetânet.
  • nekre : Belirsiz olan. * Çıban ve yaradan çıkan kan ve irin. * Garip ve gülünç fıkralar. * Hoş sohbet ve hazır cevap kimse. * Gr: Belirtilmemiş isim, neye delâlet ettiği belli olmayan (harf-i More…
  • nekre-gû : f. Tuhaf hikâyeler fıkralar anlatan. Gülünç sözler söyleyen.
  • neks : Sözünden dönmek. * Bozmak. Çözmek. * Üzmek. * Dağıtmak. * Münhal ve muhtel olmak. ◊ Çok çekinmek, kaçınmak.
  • nekş : Kuyunun çamurunu temizlemek. * Bir şeyi bitirmek. Bir işden fâriğ olmak. * Bir şey üzerine gelip toplanmak.
  • neks (nüküs) : Başaşağı etmek, ters döndürmek. * Aynı hastalığın geri gelmesi. (Bak: Nüks)
  • nekt : (C: Nikât) Süngüyü yere vurmak. * Taan etmek, çekiştirmek.
  • neküs : (Nekis - Neküs) Baş aşağı etmek.
  • nekz : Vurmak. * Kovmak, def'etmek. * Yılan sokmak. * Azalmak. * Suyun, yer tarafından emilmesi. ◊ Gayret etme, uğraşma, çok çabalama.
  • nell : Yüz üstüne bırakmak.
  • nem : f. Rutubet, az yaşlık. Hafif ıslaklık.
  • nema : Gelişme, büyüme. * Uzamak, artmak, çoğalmak, üremek. * Faiz.
  • nemadâr : f. Çoğalan, ziyadeleşen. Artan, büyüyen.
  • nemaik : (Nemika. C.) Mektuplar.
  • nemaim : (Nemime. C.) Dedikoducular, çekiştiriciler.
  • nemarik : (Nemraka. C.) Yastıklar.
  • nemas : Kılın ince olması.
  • nemat : (C: Enmut-Nimât) Usul, tarz. * Yol, tarik. * Örtü, ihram. * Topluluk, insan cemaati. * Döşek yüzü, yatak yüzü.
  • nemçe : Tar: Osmanlılar tarafından Avusturya ve Avusturyalı mânasında kullanılan bir tâbir idi.
  • nemdar : f. Nemli, ıslak, yaş, rutubetli.
  • nemed : f. Keçe.
  • nemed-pâre : f. Keçe parçası.
  • nemed-puş : f. Keçe giyen. Derviş.
  • nemed-zîn : f. At eğeri altına konulan keçe.
  • nemedîn : f. Keçeden yapılma.
  • nemek : f. Tuz. Milh. * Lezzet, tat. * Bağlılık, hak.
  • nemek-çeş : f. Tadına bakma, tatma.
  • nemek-dân : f. Tuzluk, tuz kabı.
  • nemek-efşan : f. Tat veren. Lezzetlendiren. * Tuz serpen.
  • nemek-haram : f. Tuz haini. * Mc: Nankör.
  • nemek-helâl : f. Tuz hakkı tanıyan. Bağlı, sâdık kimse.
  • nemek-perver : f. Sâdık ve bağlı kimse.
  • nemek-şinâs : f. Tuz tanıyan. * Mc: İyilik bilen.
  • nemek-sud : f. Tuzlanmış, tuza bastırılmış, tuzlu şey. * Pastırma.
  • nemekîn : f. Tuzlu, lezzetli, tadı yerinde. * Tuzlu gözyaşı.
  • nemeş : Dağınık, parçalanmış şeyleri toplamak. * Nakış hatları. * Yüzde olan siyah ve beyaz noktalar.
  • nemf : Küçük kurt (böcek).
  • nemga : Çocukların beyni deprendiği yer. * Dağ üstü.
  • nemidanem : Bilmiyorum.
  • nemididem : Görmüyorum.
  • nemika : (C.: Nemâik) Mektub. Name.
  • nemime : Söz götürme. Lâf taşıma. Bir kimse aleyhindeki sözleri ifsad maksadıyla kendisine eriştirme.
  • nemimekâr : f. Koğucu, fitneci, dedikoducu, münafık.
  • nemin : Fısıltı. * Koğucu.
  • nemir : (C.: Nümur) Kaplan. ◊ Tatlı su.
  • nemire : Dişi kaplan. * Yün kaftan.
  • nemis : Bittikten sonra yine biten ot.
  • nemk : Yazmak. * Düzeltmek.
  • nemkeşide : f. Islak, nemli, yaş, rutubetli.
  • neml : Karınca.
  • neml suresi : Kur'an-ı Kerim'de 27. Sure olup Süleyman Suresi de denir. Mekkîdir.
  • nemle : Bir tek karınca. * Vücutta olan karıncalanma.
  • nemm : Birinin sözünü başkasına götürüp ikisinin arasını bozma. Koğuculuk.
  • nemmal : Koğucu, dedikoducu, münafık.
  • nemmam : (Nemmas) : Koğuculuk ve nemimecilik eden. Dedikoducu.
  • nemnak : f. Nemli, yaş, ıslak.
  • nemnakî : f. Nemlilik, ıslaklık, yaşlık, rutubet.
  • nemreka : (C.: Nemârık) Yastık.
  • nemrud : Zâlim ve gaddar olarak tanınmış ve Allaha karşı kibir ve isyan ile büyüklük taslamış bir kralın ismidir. Milâddan evvel 2640 yılında yaşadığı sanılmaktadır. Peygamber İbrahim Aleyhisselâm More…
  • nems : Süt ve yağın ekşimesi. * Ekşimek ve kokmak. * Sırrı ketmetmek, gizlemek.
  • nemş : f. Hile, oyun, dalavere, desise.
  • nemy : Kaldırmak. * Yetiştirmek.
  • neng : f. Ayıp, utanma, hayâ etme. * Ün, şöhret, nam.
  • ner : f. Erkek, er.
  • nerbdan : 'f. Merdiven. (Neverdi bâm'dan alınmıştır. Neverd; kıvrım, büküm; neverdiden; tayyetmek, dürmek; bam, ban; tavan mânalarına gelirler. Üst kata merdivenle çıkıldığından, neverdibâm More…
  • nere : f. Dalga. * Erkek.
  • nergis : (Nerges - Nercis) İri papatya biçiminde ortası yeşil veya sarı, yaprakları gri ve sarı bir çiçek. Suyu, uyuşturucudur. Mahmur bakışı andırır.
  • nergis-dân : f. Nergis saksısı.
  • nergisî : f. Nergis biçiminde kesilip yapılan bir çeşit hamur işi.
  • neriman : f. Pehlivan, yiğit, kahraman.
  • nerimanî : f. Nerimanlık, kahramanlık, yiğitlik.
  • nerm : (Nermi - Nermin) f. Yumuşak.
  • nerm nerm : f. Yavaş yavaş, âheste âheste.
  • nerm-âhen : f. Gevşek şey.
  • nermdil : f. Yüreği yumuşak. Merhametli.
  • nermgû : f. Yumuşak sözlü.
  • nermî : f. Gevşeklik, yumuşaklık.
  • nermin : f. Yumuşak.
  • nermiyet : Yumuşaklık, gevşeklik.
  • nermligam : (Nerm-ligâm) f. İtaatli, muti, söz dinler. * Başı sert olmayan at.
  • nermsaz : f. Yumuşak adam.
  • nerre-şir : f. Erkek arslan.
  • neş' : Bir nesneyi zorla çekmek.
  • neş' (nüşu') : Yiğit olmak. * Yüksek olmak. * Rüzgâr esmek. * İyi ve hoş kokulu şeyler koklamak.
  • nes'e : Veresiye alma. Vade ile alma. * Tehir etmek.
  • neş'e : Gönül açıklığı, sevinç. * Yeniden meydana gelmek. Yeniden olan şey. * Yiğit olmak. * Yüksek olmak.
  • neş'e-nisar : f. Neşe dağıtan.
  • neş'e-yab : f. Keyifli, neşeli, sevinçli.
  • neş'et : Meydana gelmek, vücuda gelmek. Büyüyüp kat ve kamet sahibi olmak. Yetişmek, ileri gelmek. * Çıkmak. Kaynak olmak.
  • nes'î : Câhiliyet devrinde belirli vakti geciktirilmiş haram aylar.
  • nesa : (C.: Ensâ) Uyluk başından tırnağa kadar varan bir damar. * Te'hir etmek, sonraya bırakmak.
  • neşa : Nişasta.
  • neşabet : Okçuluk san'atı.
  • nesai : (Bak: Kütüb-ü sitte-i hadisiyye)
  • nesaic : (Nesice. C.) Dokumalar. Dokunmuş kumaşlar. Ette ve deride olan nescler, dokular. (Bak: Nesc)
  • neşaid : (Neşide. C.) Meşhur kaside ve beyitler, mısralar.
  • nesaih : (Nesâyih) (Nasihat. C.) Nasihatler, öğütler.
  • nesaik : (Nesike. C.) Kesilen kurbanlar.
  • nesaim : (Nesim. C.) Hafif ve lâtif rüzgârlar.
  • nesais : (Nesise. C.) Fesatlık için yapılan fısıltılar.
  • nesak : Tarz, usul, yol, şekil, üslub.
  • neşak : Burna su ve sâire çekme. Burunla çekme.
  • nesaksâz : f. Tertib eden, düzenliyen, tanzim eden, düzen veren.
  • neşame : Yüksek beyaz bulut.
  • nesar : (C.: Nüsür - Ensür) Bir kuş adı. Gerges de denir.
  • neşasa : Beyaz yüksek bulut.
  • neşastec : Nişasta.
  • neşat : Sevin. Şen şâd ve hoşdil olmak. Sürur, keyf. * Bir iş işlemek. Çalışmak.
  • neşat-âver : f. Sevinç ve sürur getiren.
  • neşat-bahş : f. Sevinç ve neşe bağışlayan.
  • neşat-efza : f. Neşe ve sevinç artıran.
  • neşât-engiz : f. Sevinç uyandıran.
  • neşb : (İğne ve diken) batma, girme.
  • nesc : (Nesic) Dokunuş, dokuma. * Canlı mahluklardaki hücrelerin, Allah'ın (C.C.) kudretiyle ve kanunu dâiresinde yanyana gelip birleşerek uzuvların yapılışı. (Meselâ: Hayvanlarda deri, kemik, More…
  • neşc (neşic) : (C.: Enşâc) Sesli sesli ağlamak. * Ses.
  • nescî : Nesc ile alâkalı.
  • nescolmak : Dokunmak, örülmek, örülü hâle gelmek. Kumaş dokunması, bez dokunması. (Canlıların vücudundaki nescolunmak gibi)
  • neşd : Talep etmek, istemek. * Yüksek yerde düz yer olmak. * Kaybolan şeyi aramak. * Bir şeyi gereği gibi bilmek.
  • neseb : Sülâle, hısımlık, karabet, soy. Baba soyu, atalar zinciri. * Vuslat.
  • neşeb : Mal, mülk.
  • neseben : Soyca, sülâlece, soy bakımından.
  • nesebî : Neseb ve soya âit. Sülâle ile alâkalı.
  • neşef : İçmek. * Sinmek. * İçine girmek, dühul etmek.
  • neşefe : (C.: Nüşüf) Ayağın kirini temizlemede kullanılan taş.
  • nesel : Davar sağıldıktan sonra meme başlarında arta kalan sütü. * İki tarafı saf saf ağaçlar olan yol.
  • nesem : Soluk ruh, nefes. Rahatı mucib hâlet. * Rüzgârın lâtif, hoş esmesi.
  • neseme : (Nesme) : (C: Nüsüm) Nefs. İnsanın ve her nesnenin başlangıcı.
  • neşer : Dağılmış, intişar etmiş, münteşir.
  • nesevî : (Neseviye) Kadına mensub, kadınla alâkalı, kadınlık.
  • neseviyyet : Kadınlık.
  • nesf : Bir yapıyı temelinden yıkma.
  • neşf : İçmek, suyu emerek içmek. * Sızmak. Sünger gibi sızmak. * Suyu çekmek.
  • nesfe : Dökülmüş ve saçılmış un.
  • nesg : Gitmek. * Almak. * Ağaç kesildiğinde çıkan su. * Vurmak. * Dürtmek.
  • neşg : Aşk galebe edip haykırıp çağırmak. * Tâlim etmek.
  • neshî : Nesihle alâkalı, neshe ait. * Bir cins yazı.
  • nesi' : (C.: Ensâ) Yolcuların ve misafirlerin konakladıkları menzilde düşürdükleri esvap. * Unutkan. * Unutulan. Unutulmuş olmak. ◊ Te'hir, sonraya bırakma.
  • nesib : Asil kadının vasfı. * Edb: Kasidenin âşıkâne olan mukaddemesi.
  • nesic : (C: Nüsüc) (Nesc. den) Dokunmuş, nescolunmuş.
  • nesice : (C: Nesâyic) Dokunmuş, nescolunmuş şey.
  • neşide : Manzume. Şiir. * Yüksek sesle okunan şiir. * Darb-ı mesel (atasözü) derecesinde kullanılan meşhur beyit veya mısrâ.
  • neşidehân : f. Neşide okuyan.
  • nesie : Veresiye almak. Satın alınan şeyin bedelini vermeyip sonraya bırakmak.
  • nesif : İki kişi arasındaki sır.
  • nesig : Ter.
  • nesik : Düzenli, tertibli, nizamlı * Süslü, bezenmiş, donanmış.
  • nesike : Hak yoluna kesilen kurban. * Altın veya gümüş külçesi. (Bak: Akika)
  • nesil : Kazıldığında çıkan kuyu toprağı. ◊ Erimiş mumsuz bal. ◊ (Bak: Nesl)
  • neşil : Çömlekte pişmiş et.
  • nesim : Hoşa giden, hafif ve lâtif esen rüzgâr.
  • nesimî : Hafif hafif ve lâtif bir tarzda esen rüzgârla ilgili.
  • nesir : Hayvan aksırması.
  • neşir : Dağıtma, yayma, herkese duyurma.
  • nesire : Kuyu toprağı.
  • nesis : Aşırı derecedeki açlık. * İnsan gücünün sonu. İnsanın en son tâkati. * Son nefes. ◊ Bir sıvının sızıp kabından dışarı çıkması.
  • neşiş : Kaynayan şeyden çıkan ses.
  • nesise : (C.: Nesâis) Fesatlık için yapılan fısıltı.
  • neşit : Neş'eli, sevinçli, şenlikli. Faal.
  • neşita : Bir şeyin, aramaksızın bulunması. * Ansızın bulunan nesne. * Gâzilerin kastettikleri yere varamadan yolda buldukları ganimet.
  • nesk : Bir kelâmı başka kelâma atfetmek.
  • neşk : Burna çekme.
  • nesl : Soy, sop. Zürriyet, döl, kuşak. * Halk. * Çocuk hâsıl etmek. * Kıl yolmak. * Mumsuz, süzme bal. ◊ Kuyudan toprak çıkarmak. * Sadaktan ok çıkarmak.
  • neşl : Taan etmek. * Cezbetmek, kendine çekmek.
  • neslan : Çok yelmek. Evmek.
  • nesle : Geniş gömlek.
  • neşm : Zerdali ağacı gibi bir ağaç. * Bir çiçek cinsi.
  • nesme : Fık: Satın alınan köle.
  • nesnas : Koğuculuk eden kişi. * Maymun.
  • nesne : şey, herhangi bir şey.
  • neşneşe : Koyun derisini yüzmek. * Zırh sesi. * Su kaynarken ötüp ses çıkmak.
  • nesr : Hamele-i Arş'tan olan bir melek. * Akbaba, kartal. * Nuh kavminin putlarından birisinin ismi. * Yarayı deşmek. * Kuşun, eti didiklemesi. * Birinin aleyhinde konuşmak. * Güneyde bir More…
  • neşr : Neşretmek, yaymak, bir haberi fâşetmek, herkese duyurmak, şâyi kılmak. * Başıboş cemaat. * Bulutlu günde yel esmek. * İzhar etmek. * Katetmek. * Mecnun veya hastaya duâ yazmak veya okumak. More…
  • nesre : Büyük geniş gömlek. * Hayvanın tiksirip burnundan sümüğünü çıkarması. * Menazil-i kamerden iki yıldız.
  • nesren : Nesir olarak, manzum olmadan yazılan yazı. * Çoğaltmak suretiyle.
  • neşren : Yayılmak suretiyle, neşir yoluyla. Yazarak, dağıtarak.
  • neşrî : Neşir ile alâkalı.
  • nesrin : Yabani gül.
  • neşriyât : Gazete, kitap, radyo ve sâir vasıtalarla neşrolunmuş, yayılmış şeyler.
  • ness : İfşa etmek, açıklamak. * Gayret ve hamiyyet etmek. ◊ Sürmek, sevk. * Kurumak.
  • neşş : Kaynamak, galeyan. * Her nesnenin yarısı. * Davarın tezce derisini yüzüp etinden ayırıp çıkarmak. * Yirmi dirhem. * Karıştırmak.
  • neşşab : Okçu, ot atan.
  • nessabe : Nesepleri iyi bilen kimse.
  • neşşabe : Ok yapıcılık, ok yapma sanatı.
  • nessac : Dokuyucu, dokuyan, çuhacı.
  • nessaf : Gagası büyük bir kuş.
  • neşşaf : Bir şeyi kendine çeken. * Emen.
  • neşşal : Pişmemiş yemeğe saldıran.
  • nessar : Dağıtan, saçan, neşreden. * Parlatan.
  • nest : Sâkin olmak.
  • neşt : Yılan sokmak ve ısırmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Çözmek. * Çıkarmak. * İpi bağlamak.
  • nesteinu : Biz senden yardım, inayet dileriz, istiane ederiz meâlinde duâ.
  • nester : (Nesteren-Nesterin-Nesterun) f. Ağustos gülü, yaban gülü.
  • neşter : Ameliyat bıçağı. Hekim bıçağı.
  • nesterinzar : f. Gül bahçesi. Güllük.
  • nesuc : Üstünde yük doğru durmayan deve.
  • neşur : Ziyadesiyle neşreden. Fazla yayan. Dağıtan.
  • neşut : Bir balık cinsi. * Kovası katı çekilmeyince su çıkmayan kuyu.
  • nesv : İzhar etmek, göstermek, açıklamak.
  • neşv : f. Canlıların büyümesi, yetişmesi, boy atması. * Yeniden hayata gelmek.
  • neşv ü nema : Büyümek ve gelişmek.
  • neşvan : Sarhoş.
  • neşvar : Davar gevişi.
  • neşvat : (Neşvet. C.) Keşifler, neş'eler, sevinçler.
  • neşve : (Nişve - Nüşve) Sevinç, keyif. * Büyümek ve yetişmek. * Koklamak. * Rayiha. * Bir şeyi tekrarlamak. * Mest ve sarhoş olmak. * İyice duyup vâkıf olmak.
  • neşvebahş : f. Keyif ve neşe veren. Neşelendiren.
  • neşvedâr : f. Keyifli, neşeli.
  • neşvegâh : f. Neşe ve keyif yeri.
  • neşvemend : f. Keyifli, neşeli.
  • neşverüba : f. Neş'e verici.
  • neşvet : Keyif, neşe. Sevinç sarhoşluğu.
  • neşveyab : f. Neşeli, keyifli.
  • nesy : Unutma, nisyan. * Unutulmuş.
  • nesyen mensiyyen : Tamamıyla unutulmuş, tamamen hatırdan çıkmış.
  • neşz : (C.: Enşâz-Nişâz) Yüksek yer.
  • neta : (Nütü') Yaranın şişmesi. * Yüksek olmak.
  • netaic : (Netayic) (Netice. C.) Neticeler.
  • netane : Çirkin kokmak, pis kokmak.
  • netb (nütüb) : Büyük olmak, gövdeli olmak.
  • netc : Doğurmak.
  • netf : Kıl yolma.
  • netg : Alayla gülmek. * Bir kimseyi ayıplamak.
  • neth : Koparmak. * Çıkarmak. ◊ Terlemek, sızmak.
  • netice : (C.: Netâic) Son, gaye. Semere, hülâsa. * Döl, evlâd.
  • neticebahş : f. Neticelendiren, sonuçlandıran. Netice veren.
  • neticepezir : f. Son bulmuş, neticelenmiş.
  • netk : Atmak. * Yüzmek. * Kendine çekmek, cezbetmek. * Depretmek, silkmek, harekete geçirmek. * Oğlu ve kızı çok olmak. ◊ Bir şeyi şiddetle çekmek ve cezbetmek.
  • netl (netel) : Önüne çekmek. * Deve kuşu yumurtasının içini su ile doldurup bir yere gömmek.
  • netn : Fena kokmak. Kötü, kerih koku.
  • netnun : Bir ağaç cinsi.
  • netr : Cezbetmek, kendine çekmek. * Taan etmek, çekiştirmek. * Bozulmak, fâsid ve zâyi olmak.
  • nets : Deri yüzmek. * Bir şeyin yerinden ayrılması.
  • netş : Çıkarmak. * Yolmak.
  • netuc : Çıkma. *Ağaç posası.
  • neur : Çivit.
  • neuzü : Sığınırız meâlinde fiil.
  • nev : f. Yeni, tâze, cedid. Son zamanda çıkmış.
  • nev' : Çeşit, sınıf, cins. * Taleb etmek. Meyletmek, eğilmek. İki yana sallanmak.
  • nev'an : Cins bakımından, çeşitçe. * Biraz.
  • nev'î : Nev'e ait, çeşit ile alâkalı.
  • nev'i şahsina münhasir : Sadece şahsına benzer çeşit, başka benzeri olmayan. Eşi bulunmaz olan.
  • nev'umma : Bir derece, bir suretle.
  • nev-a-nev : f. Yeni yeni.
  • nev-amuz : f. Acemi. Yeni alışan.
  • nev-arus : (C.: Nev-arusân) f. Yeni gelin.
  • nev-ayin : f. Yeni tarz, yeni üslub. * Yeni üslub çıkaran.
  • nev-icad : f. Evvelce yok iken sonradan yapılmış. Yeniden meydana getirilmiş.
  • nev-inan : f. Acemi at, bineğe yeni alıştırılan at.
  • neva : f. Ahenk, ses, güzel sadâ, nağme, avaz. * Musikide bir makam ismi. * İntizamlı hâl. * Azık, zahire, rızık. ◊ Bir yerden bir yere nakletmek. * Hıfzetmek, korumak. * Sohbet etmek. More…
  • neva-saz : f. Çalgıcı, okuyucu.
  • nevabig : (Nâbiga. C.) Şerefli ve ulu kimseler. * Sonradan şâir olan kişiler.
  • nevabit : (Nabite. C.) Nebatlar. Bitkiler. * İmar ve ihdas. * Dünya ahvâlinden habersiz. * Taze, genç kimse.
  • nevabiz : (Nâbıza. C.) Nabız damarları.
  • nevaciz : (Nâciz. C.) Azı dişlerinin arkasındaki altlı üstlü bulunan dişler.
  • nevad : f. Zarar, ziyan, hasar. * Mahzen. * Dil.
  • nevade : Torun.
  • nevadi : (Nâdi. C.) Toplantılar, meclisler.
  • nevadir : Az olanlar, nâdirler.
  • nevafil : (Nâfile. C.) Farz ve vâcib olandan başka ibadetler. Nâfile (yani sevab için kılınan) namaz veya tutulan oruçlar.
  • nevafis : (Nefsâ. C.) Loğusalar. Yeni doğum yapmış kadınlar.
  • nevager : f. Okuyucu, hânende.
  • nevah : Kül renkli beyaza benzer kumru gibi bir kuş cinsidir ve sesi gayet lâtiftir.
  • nevahi : (Nehy. den) Yasak edilmiş şeyler. * Allah (C.C.)tarafından menedilmiş olanlar. ◊ (Nahiye. C.) Taraflar, yanlar, nahiyeler.
  • nevaht : f. Okşama. * Saz çalma.
  • nevahte : f. Okşanmış. * Saz çalmış.
  • nevahten : f. Çalgı veya saz çaldırmak.
  • nevaî : f. Ahenkle, makamla ilgili.
  • nevaib : (Naibe. C.) Musibetler, kazalar, belâlar.
  • nevair : (Naire. C.) Ateşler, alevler. ◊ (Naure. C.) Bostan dolapları.
  • nevaket : Hamakat, ahmaklık.
  • nevakis : (Nakus. C.) Çanlar. İbadet vakitlerinde kiliselerde çalınan çanlar. ◊ (Nâkis. C.) Başlarını devamlı olarak önlerine eğen adamlar. ◊ (Noksan. C.) Eksiklikler, noksanlar.
  • neval(e) : Bahşiş. Kısmet, tâli', nasib. * Yiyecek içecek. * Bir tek porsiyon.
  • nevale-çin : f. Yiyecek toplayan, kısmetini alan.
  • nevamis : (Namus. C.) Namuslar, kanunlar, şeriatlar. (Bak: Desâtir)
  • nevar : (C.: Niver) Ürkmek, korkmak.
  • nevasi : (Nâsiye. C.) Alınlar. * Bir topluluğun ileri gelenleri. Ulular. ◊ İyi cins bir beyaz üzüm.
  • nevat : Çekirdek, hurma çekirdeği. * Yirmi veya on adet. * Bir veya on okka altın. Beş dirhem altın. * Düşman.
  • nevati : (Nevtî. C.) Gemiciler.
  • nevatih : şiddetler.
  • nevatir : (Nâtur. C.) Hamam hademeleri. * Bostan bekçileri. ◊ Kirişi kesik olan yay.
  • nevaye : Devenin semiz olması.
  • nevaz : f. Okşayıcı, taltif edici, iyi edici. (Bak: Nüvaz)
  • nevazende : f. Okşayan, okşayıcı.
  • nevazic : (Nâzıc. C.) Kıvama gelmişler, olgunlaşmışlar.
  • nevazil : Nezleler. * Hâdiseler. Belâlar.
  • nevaziş : (Nüvaziş) f. Okşayış, iltifat.
  • nevazişgâr : f. Gönül alan, okşayan. İltifat eden.
  • nevazişgârane : f. Gönül alarak, okşayarak, iltifat ederek.
  • nevb : Yakınlık. * İsabet.
  • nevbahar : f. İlkbahar.
  • nevbaharî : f. İlkbaharla ilgili.
  • nevbave : f. Yeni yeşillik. * Turfanda yemiş. * Hediye, armağan.
  • nevbe : (C.: Nüveb) Nöbet.
  • nevbenev : f. Tâzeden tâzeye. Yeniden yeniye.
  • nevber : f. Turfanda meyve. * Memeleri yeni belirmeye başlamış kız.
  • nevbet : Nöbet, sıra. Sıra ile görülen iş.
  • nevbet-zen : f. Belirli vaktin geldiğini bildiren, nöbet çalan.
  • nevbetî : f. Mehter başı.
  • nevbünyan : f. Yeni yapılı, yeni yapılmış.
  • nevbüride : f. Yeni koparılmış, yeni kesilmiş.
  • nevcah : f. Bir makama veya memuriyete yeni geçmiş olan. * Tahta yeni oturmuş (padişah).
  • nevcet : Fırtına.
  • nevcivan : f. Genç, delikanlı.
  • nevcivanî : Gençlik, delikanlılık.
  • nevdel : Sarkık ve sülpük olmak.
  • neve : Torun.
  • neved : f. Doksan. 90
  • nevend : (Nevende) f. Postacı. Atlı postacı. * Hızlı giden at.
  • neverd : f. Dönen, gezen, dolaşan.
  • nevesan : Kımıldama, hareket etme.
  • nevey : (Nevât. C.) Çekirdekler.
  • neveyat : (Nevâ) Nüveler, çekirdekler.
  • nevf : (C.: Envâf) Hörgüç. * Uzun ve yüksek olmak.
  • nevfel : Deniz, derya, bahr. * Atâsı çok olan kişi. Çok bahşiş dağıtan.
  • nevfele : Tuzluk.
  • nevfer : Nilüfer çiçeği.
  • nevgüşade : f. Yeni açılmış.
  • nevh : Yükseltmek, yüceltmek. * Kuvvetli ve kavi olmak.
  • nevh (nevha) : Ağıt etmek. * Bağırıp çağırarak sesle ağlamak.
  • nevha : Ölüye sesli ağlamak. * Nağme ile güvercin ötmesi.
  • nevhast : Taze ve genç hayvan.
  • nevhat : Sakalı yeni çıkmış genç.
  • nevheves : (C.: Nevhevesân) f. Bir işe yeni olarak ve büyük bir hevesle başlayan. * Sık sık iş değiştiren. Hevesi çabuk geçen.
  • nevhiz : f. Genç, taze. * Yeni çıkmış, yeni yetişmiş.
  • nevi : f. Yenilik.
  • nevid : f. Müjde, beşaret, iyi ve sevinçli haber.
  • nevin : f. Yeni, yepyeni, yeni şey.
  • nevis : Kuvvet.
  • nevk : f. Sivri uç.
  • nevka : Ahmak, akılsız kimse.
  • nevkar : f. Acemi. İşe yeni başlamış.
  • nevl : Yolcuların verdiği vapur parası. Gemi kirâsı. * Bahşiş, atiyye.
  • nevm : Uyku. Uyumak. Rüya. * Sönmek. Sükun. (Bak: Kaylule)
  • nevmî : Uyku ile alâkalı, uykuya âit.
  • nevmid : f. Ümidsiz, me'yus, mükedder, cesareti kırılmış.
  • nevmidâne : f. Ümitsizce, kederli ve ümidsiz olarak.
  • nevmidî : Ümidsizlik, cesaret kırıklığı.
  • nevnihal : f. Taze fidan, yeni filiz.
  • nevniyaz : f. İşe yeni başlayan.
  • nevpeyda : f. Yeni çıkma.
  • nevr : (C.: Envâr) Parlaklık. * Ağaç çiçeği. Tomurcuk.
  • nevrah : f. İlk olarak seyahata çıkan. Yeni yolcu. * Yeni yol.
  • nevrec : (Nevâric) Kağnı.
  • nevred : f. Gezen, yol alan, dolaşan.
  • nevres : 'Su kuşlarından mavi renkli bir kuştur; başının yarısı siyah yarısı beyaz olur; güvercin büyüklüğündedir. Su üstüne yakın uçar ve balık gördüğü gibi kapar.' ◊ More…
  • nevresid : f. Yeni yetişmiş, yeni yetişme.
  • nevreside : f. Yeni yetişmiş, yeni yetişme. * Tâze, genç.
  • nevresidegân : (Nev-reside. C.) Yeni olgunlaşmağa başlamış olanlar, yeni yetişmeler. Gençler, tazeler.
  • nevresm : f. Yeni çıkma. * Yeni moda.
  • nevreste : (C.: Nevrestegân) f. Yeni yetişmiş, yeni bitmiş, yeni meydana gelmiş, yeni hâsıl olmuş.
  • nevroz : Fr. Tıb: Sinir sistemi bozukluğu. Sinirlilik hastalığı.
  • nevrüste : f. Yeni yetişme.
  • nevruz : f. Yeni gün. İlkbahar. Baharın ilk günü sayılan ve güneşin Hamel (Kuzu) burcuna girdiği 22 Marta rastlayan gün. Bu tarihte gece ve gündüz müsâvi olur. İranlıların yılbaşısıdır.
  • nevruziye : Nevruz gününe âit olan. Hususan o gün için yazılan, söylenen manzume.
  • nevs : Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Kaçmak, firar etmek. * Vahşi hımar, yabani eşek. ◊ Asılmış olan bir şeyin hareket etmesi, sallanması. Hareket etme. Deprenme.
  • nevş : Bir şeyi el uzatıp almak ve istemek. * Yürümek. * Sür'atle deprenip kalkmak. * Alıp yemek.
  • nevşah : f. Yeni dal. * Yeni bitmiş geyik boynuzu.
  • nevsale : f. Genç. Küçük. Tâze.
  • nevşe : f. Genç hükümdar. * Yeni damat.
  • nevsefer : f. Yeni yolculuğa çıkan.
  • nevşüküfte : f. Yeni açılmış (çiçek).
  • nevt : (C.: Envât-Niyât) Bir yere asma. Kaldırma.
  • nevta : Göğüste olur bir verem.
  • nevtî : Gemici.
  • nevür : Çivit. * Damga için kullanılan içyağı isi.
  • nevvab : Nâiblik eden. Birinin yerine vekil olarak iş gören.
  • nevvah(e) : Ağlayan, çığlık koparan.
  • nevvar(e) : Nurlu, aydın. Aydınlık.
  • nevz : (C.: Envâz) Dere, vâdi.
  • nevzad : f. Yeni doğmuş. * Yeni doğmuş çocuk.
  • nevzemin : f. Yeni çeşit, yeni tarz.
  • nevzuhur : f. Yeni çıkma. Yeni zuhur etme.
  • ney : Kamıştan yapılan damaksız düdük. * Kamış kalem. * Mc: Kâmil insan. * Farsçada : Yokluk. (Bak: Nay)
  • ney' : Susuzluk. * Meyletmek, eğilmek.
  • neyb : Dişle ısırmak.
  • neyçe : f. Küçük ney.
  • neydelan : Kâbus denilen ağırlık ki uyku arasında olur.
  • neyelan : İsteğe ulaşma. Arzulanan şeye vâsıl olma.
  • neyfak : Tilki derisinden olan kürk.
  • neyh : Vücudun kemikleri taze iken pekişmek.
  • neyistan : f. Kamışlık, sazlık.
  • neyk : Cima etmek.
  • neyl : Merama erme. İsteğe ulaşma. * Ulaşılan şey.
  • neynüfer : Nilüfer çiçeği.
  • neypare : f. Kamış parçası.
  • neyrenc : (C.: Neyrencât) Tılsım.
  • neyrencât : (Neyrenc. C.) Tılsımlar.
  • neyrib : Koğuculuk, dedikoduculuk.
  • neyruz : Yaz günü.
  • neyseb : Karıncaların birbirine bitişerek yol almaları.
  • neyşeker : f. Şeker kamışı.
  • neysitan : f. Sazlık, kamışlık.
  • neyt : Cenaze. * Ölüm. * Duâda tazarru etmek. * Tıb: Kalbin asılı olduğu damar. * Derinliği adam boyu miktarı olan kuyu. ◊ İnlemek. * Şiddetle teneffüs etmek.
  • neytal : (C: Neyatîl) Belâ, musibet, felâket, meşakkat. * Kova. * İçki ölçeği.
  • neyy : Pişmemiş çiğ et vs. * Devenin semiz olması. * Semiz ve besili deve.
  • neyyif : Küsur. Ziyade. Artık. Fazla. * İhsan. * Yakın.
  • neyyir : (Nur. dan) Nurlu, parlak, ışıklı cisim. * Yıldız. Cisim halindeki nur. * Güneş, şems.
  • neyyirat : (Neyyir. C.) Nurlular, nur saçanlar.
  • neyyireyn : Cisimlenmiş iki nur, yâni: Güneş ile Ay.
  • neyz : Çok olmak.
  • neyzar : f. Kamışlık, sazlık.
  • nez' : Çekip koparmak, ayırmak. * Can çekişmek. * Çekip almak. Kuyudan kovayı çekip çıkarmak. * Saymak. * Kaldırmak, yok etmek. ◊ Halkı birbirine düşürmek, ifsâd, bozmak.
  • neza' : Başta, alnın iki yanında saç olmayan açık yer.
  • nezafet : Temizlik, paklık, pakizelik.
  • nezahet : Ahlâk temizliği, temizlik. * İncelik, rikkat.
  • nezair : (Nazire. C.) Nazireler, benzerler, emsâl olanlar.
  • nezaket : Naziklik, incelik, zariflik. Kaba olmamak. Edeb, terbiye.
  • nezale : Sefillik. * Hasislik.
  • nezare : Azlık. Kıllet. ◊ Korkutmak.
  • nezaret : (Nedâret) Tazelik. Parlaklık. Letafet.
  • nezaret (t) : (Nazar. dan) Bakmak, seyir, bakış. * Nâzırlık etmek. Göz etmek. * Tenezzüh. * Reislik. * Vekillik, nâzırlık, bakanlık.
  • nezaza : Az olmak, kıllet. * Her nesnenin bakiyyesi, artığı ve âhiri.
  • nezb : Çağırmak. * Ses, sadâ, savt.
  • nezd : f. Yan. Yakın. Karib. * Göre, nazarında, fikrince. (Arapçadaki 'ind' mânâsındadır)
  • nezdik : f. Yakın, karib.
  • neze : Hafif deve.
  • nezel : Menzil, mekân.
  • nezele : Akmak, seyelan.
  • nezevan : Atlama, sıçrama.
  • nezf : Kuyunun suyunu tamamen boşaltma. * Aklı gitme, sarhoş olma. Zevâle gitme.
  • nezg : İfsad etmek, halk içine fitne ve fesad bırakmak. Vesvese.
  • nezga : Taan etmek, çekiştirmek.
  • nezh : (Nezih) Nezihlik, temizlik, saflık. * Hiçbir kötü hareketi olmamak. * Kerim, pak, pâkize.
  • nezia : (C.: Nezâyı') Aşiretinden başkasına nikâhlanmış olan kadın.
  • nezib (nezâb) : Geyik ve sair hayvanların cima zamanı çıkardıkları ses.
  • nezif : (Nezf. den) Çok kan kaybından kuvvetsiz kalan kimse. * Sarhoş kimse.
  • nezih : (Nezihe) Pâk, temiz. (Bak: Nezh)
  • nezihâne : f. Temizce, iyice, güzelce.
  • nezil : Misafir. İnen, konan. ◊ Menzil, mekân.
  • nezir : (Nezr. den) Bir iş için korkulacak bir şey söyleyip gözdağı vermek. İlerdeki hesap için korkutmak. ('Beşir' in zıddıdır) * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâmın bir vasfı olup More…
  • nezire : Nezredilmiş olan şey, adak.
  • nezk : Yaramaz söz. * Süngü ile vurmak.
  • nezk $ : Hafiflik. * Acele. * Sebkat.
  • nezle : (C.: Nevâzil) Burnun akmasını mucib olan hastalık. * Vücudun herhangi bir organından cerahat veya başka bir maddenin akması.
  • nezr : Adak adamak. * Fık: Cenab-ı Hakka ta'zim için mübah bir fiilin yapılmasını deruhde etmek, öyle bir işin yapılmasını kendi nefsine vacib kılmaktır. ◊ Suâlde ısrar etmek. * More…
  • nezur : Evlâdı az olan kadın.
  • nezv : Sıçramak.
  • nezz : Hafif zeki kimse. * Susuz nadas.
  • nezzam : Nizâm veren, düzenleyen, tertipleyen.
  • nezzare : Seyirci, seyreden, bakan. Nezaret eden, müfettiş, mürakabe ve kontrol eden. Vekillik eden.
  • ni : f. Nefy edatıdır. (Bak: Na-Ne)
  • ni'me : Ne iyi, ne âlâ, ne güzel. ◊ (C.: Niam) Mal. * Sanat.
  • ni'met : (Nimet) İyilik, lütuf, ihsan. Saadet. Hidayet. * Giyecek şeyler. * Yiyecek faydalı şey, rızık.
  • ni'met-şinas : f. Kendisine yapılan iyiliği bilip unutmayan.
  • ni'tal : Kova.
  • niac : (Na'ce C.) Dişi koyunlar.
  • nial : (Na'l. C.) Ayakkabılar, pabuçlar. * Hayvanların ayaklarına çakılan demirler, nallar.
  • niam : (Ni'met. C.) İyilikler. Yiyecekler. Nimetler. * Hidayetler.
  • nibah : Köpek havlaması.
  • nibal : Küçük tepe. * (Nebl. C.) Oklar.
  • nibras : (Süryânice) Lâmba, çıra.
  • nibz : Hurma ağacının dış kabuğu.
  • nicad : Kılıç bağı.
  • nicaf : Kapının üst eşiği.
  • nicar : Asıl.
  • nida' : Seslenmek, çağırmak, haykırmak, bağırmak. Ses vermek. * Gr: ünlem (!)
  • nidal : (Nizâl) Özür beyan ederek bir zararı def etmek.
  • nidd : Aynı, eş. Benzer, denk.
  • nidre : Et parçası.
  • nifa' : Menfaat, fayda.
  • nifak : Müslüman gibi görünüp kâfir olmak. İki yüzlülük. * Bozuşukluk, ara açılmak. * Dinde riyâ etmek. * İhtiyaca sarf olunacak şeyler.
  • nifakî : Nifakla alâkalı.
  • nifar : İntikal etmek, göçmek. * Dağılıp kaçmak. * Ürkme, korkma, çekinme. * Nefret gösterme.
  • nifas : Yeni doğurmuş kadının hâli. Loğusalık. Böyle bir kadına 'Nüfesâ' da denir. Hanefi Mezhebine göre bu hâl kırk gün devam eder.
  • nifaz : Çocuğa sarılan bez. Çocuk bezi.
  • nigâh : (Nigeh) f. Bakmak, nazar etmek. Bakış.
  • nigâhban : Bekçi. Gözcü. Gözleyen.
  • nigâhbanî : f. Bekçilik, gözcülük.
  • nigâhdar : f. Bekçi, gözcü. * Koruyucu, muhafaza eden, saklayıcı.
  • nigâl : f. Ateşli kömür parçası.
  • nigâr : f. Güzel yüzlü sevgili. * Nakış. Resim. * Nakşeden. * Put, sânem. * Resmi yapılmış, resmedilmiş.
  • nigârende : f. Ressam.
  • nigârhane : f. Resim ve heykeller bulunan yer. Resim ve heykel sergisi. * Ressamların çalıştıkları atölye. * Puthâne. * Güzelleri çok olan yer.
  • nigârin : f. Resim gibi güzel sevgili. * Resimlerle ve nakışlarla süslü.
  • nigâriş : f. Resim yapma. Tasvir yapma.
  • nigâristan : f. Resim ve heykel sergisi. * Güzelleri çok olan yer. * Puthane.
  • nigâşte : f. Resmolunmuş. Musavver. * Yazılmış.
  • nigeh : (Bak: Nigâh)
  • nigeh-endâz : f. Bakan, bakıcı, bakıveren.
  • nigehbân : f. Gözcü, gözetici, bekçi.
  • nigehbânî : f. Bekçilik, gözcülük.
  • nigehdâr : f. Gözcü, bekçi. * Saklayıcı, koruyucu.
  • nigeran : f. Bakıveren, bakıcı.
  • nigin : f. Mühür, hâtem. * Yüzük.
  • nigindân : f. Yüzük mahfazası, yüzük kutusu.
  • niginsây : f. Mühür kazıcı. Hakkak.
  • nigu : f. Güzel, iyi, hasen.
  • niguhâh : f. Hayır temenni eden, iyilik isteyen.
  • niguhide : f. Çekiştirilmiş, zemmolunmuş, gıybet edilmiş.
  • niguhiş : f. Çekiştirme, gıybet, zemm.
  • nigun : f. Tersine dönmüş, altüst olmuş, başaşağı. * Ters, uğursuz, aksi.
  • nigunbaht : f. Tâlihi ters dönmüş, tâlihsiz, şanssız.
  • nigunsâr : f. Başaşağı.
  • nih : f. (Nihâden: 'Koymak' mastarından emir kökü) Koy. * Memleket, şehir, belde.
  • niha (niyâha) : Yas tutmak.
  • nihab : (Nehb. C.) Çapullar, yağmalar.
  • nihad : f. Huy, tabiat, hilkat, bünye, yaratılış.
  • nihade : f. Konmuş, konulmuş.
  • nihadî : f. Yaradılışta olan, fıtrî.
  • nihaf : (Nahif. C.) Cılız, zayıf kimseler.
  • nihaî : (Nihâiye) Sona ait, son ile alâkalı, sonuncu.
  • nihal : f. Taze, düzgün. Fidan, sürgün.
  • nihalan : (Nihal. C.) f. Taze fidanlar, sürgünler.
  • nihale : f. Yeni, taze fidan. * Avcı korkuluğu. * Sahan altlığı. * Döşenecek şey. Döşeme.
  • nihalî : f. Sahan altlığı.
  • nihalistan : f. Fidanlık.
  • nihan : f. Gizli, saklı. Bulunmayan. Mevcut olmayan. * Sır.
  • nihanhane : f. Saklanacak yer. Mağara, bodrum, mahzen.
  • nihanî : f. Gizlilik, saklılık.
  • nihas : Kağnı tekerleğinin etrafına takılan çenber, yuvarlak demir. * Kavafların kullandığı nesne. ◊ Asıl. Tabiat.
  • nihavend : İran'ın batı tarafında meşhur bir şehir adı. * Musikide bir makam.
  • nihavendî : f. Nihavend şehrine ait. Nihavendli.
  • nihayet : Son, uç, son derece. * Çok.
  • nihle : Cenab-ı Hakk'ın ihsanı. Atıyye. * Millet. * Yol. Tarik. * Diyânet. Mezheb. ◊ (C.: Nihal) Millet. * Yol. * Diyânet. * Bahşiş, atâ. * Dâva.
  • nihrir : (C.: Nahârir) Tecrübeli, bilgili, fâzıl, âlim, mâhir kimse.
  • nihv (nihâ) : (C.: Enhâ) Tulum. Yağ tulumu.
  • nihvar : f. Gururlu, kibirli, kendini beğenmiş adam.
  • nihy : Gölcük.
  • nijad : f. Nesil, soy, neseb. * Cibilliyet, tabiat.
  • nijm : f. Bazı kış sabahları inen koyu sis.
  • nik : (C.: Niyâk) Dağın yüksek yeri, dağ tepesi. * Kızgın, hiddetli, gadaplı kimse. ◊ f. İyi, güzel, hoş.
  • nik ü bed : İyi ve kötü.
  • nik-terin : f. Çok iyi, hepsinden iyi olan.
  • nikab : Yüz örtüsü, peçe, perde.
  • nikabe (nekabe) : Kâhyalık. * Ululuk.
  • nikâbet : Rüzgârın ters yönlerden esmesi.
  • nikâh : Evlenme. Şeriata uygun şekilde evlenme. * Resmi evlenme muâmelesi. (Bak: Mücâhede)
  • nikahter : (Nik - ahter) f. Tâlihli, şanslı, mutlu.
  • nikal : Devenin suyu içip gittikten sonra gelip yine içmesi.
  • nikâl : f. Ateşli kömür parçası. ◊ Dizgin demiri.
  • nikam : (Nikmet. C.) İntikamlar, öc almalar.
  • nikan : (Nik. C.) f. İyiler, iyi kimseler.
  • nikar : İnat. Kin.
  • nikaşe : Nakış yapma san'atı. Nakışçılık.
  • nikat : (Nokta. C.) Noktalar.
  • nikât : (Nükte. C.) Nükteler. İnce mânâlar. * İnce mânâlı, şakalı ve zarif sözler.
  • nikâyet : Düşmanı kılıçtan geçirme.
  • nikbaht : (Nîk-baht) f. Bahtlı, tâlihli, şanslı.
  • nikbaz : (Nîk-bâz) f. Davranışları ve işleri iyi olan.
  • nikbe : (C.: Nakıb) Zarar ve ayıp verecek derece eziyet.
  • nikbin : (Nîk-bin) f. İyi gören, iyimser, her şeyi iyi tarafından gören.
  • nikda : Yaş kanbel otu.
  • nikendiş : (Nîk-endiş) f. Her vakit iyilik düşünen. Herkesin iyiliğini istiyen.
  • nikfercam : (Nîk-fercâm) f. Sonu, âkıbeti hayırlı ve iyi olan.
  • nikhaslet : (Nîk-haslet) f. Ahlâkı ve huyu iyi olan.
  • nikhu : f. Güzel huylu, iyi huylu.
  • nikî : f. İyilik, iyi olma.
  • nikk : Kurbağa sesi.
  • nikkirdar : (Nîk-kirdâr) f. Hareket ve davranışları iyi ve beğenilir olan.
  • nikl : (C.: Enkâl) Köstek. * Kayd. * Dizgin demiri.
  • nikmanzar : (Nîk-manzar) f. Görünüşü ve manzarası güzel olan.
  • nikmet : Şiddetli ceza. Hoş olmayan muamelelerle olan mücâzat. ◊ (Bak: Nikmet)
  • niknam : f. İyi nam kazanmış, iyi ünlü.
  • niknihad : (Nîk-nihâd) İyi huylu.
  • nikris : (Nıkrîs) (C.: Nekaris) Ayak ağrısı.
  • niks : Elbisenin ve örülmüş şeylerin eskilerini bozup gidermek, tekrar yine iplik yapmaya kabil olanı ip eğirip yenilemek. ◊ Ters doğan çocuk. * Zayıf ve cılız adam.
  • nikter : (Nik-ter) f. Çok beğenilmiş, çok iyi.
  • niku : Güzel, iyi, hoş.
  • nikubaht : f. Bahtı açık.
  • nikukâr : f. İşleri doğru ve iyi olan, iyi işli.
  • nikuyî : f. Güzellik, iyilik.
  • niky : İlik.
  • nikz : (C.: Enkaz) Bina yıkıntısı.
  • nil : Mısır'ın bir nevi hayat menbaı olan en büyük nehrinin ismi. ◊ Vesime adı verilen boya otu. * Çivit boyası.
  • nile : f. Çivit.
  • nilî : Mavi, çivit rengi.
  • nilî perde : Gökyüzü, sema.
  • nilu-berg : f. Nilüfer.
  • nilüfer : f. Beyaz, mavi ve sarı çiçekler açan bir cins su bitkisi. * Bursa yakınlarında akan bir akarsu.
  • nim : f. Yarım, nısf, buçuk, yarı. ◊ Eski kürk. * Bir ot cinsi.
  • nimal : (Neml. C.) Karıncalar.
  • nimar : (Nimr. C.) Kaplanlar.
  • nimat : (Nemat. C.) Örtüler, ihramlar.
  • nimbismil : f. İyice boğazlanmayıp yarı kesilmiş olan.
  • nime : f. Yarım, nısf, yarı.
  • nime nime : f. Parça parça, yarım yarım.
  • nimgerm : f. Pek sıcak olmayan. Ilık.
  • nimhab : f. Yarı uykulu, mahmur.
  • nimhande : f. Gülümseme, tebessüm.
  • nimküşte : f. Yarı öldürülmüş, yarı kesilmiş olan.
  • nimlahza : f. Yarım bakış. Gözucuyla bakış. * Çok kısa zaman.
  • nimmanzur : f. Yarı görülen. Bulanık olarak görülen.
  • nimmest : f. Sarhoşça.
  • nimmürde : f. Ölüm derecesinde olan. Ölüm hâlinde bulunan.
  • nimmuzlim : f. Yarı karanlık.
  • nimnigâh : f. Yarı bakış. Gözucuyla bakma.
  • nimnime : Birbirlerine yakın çizgiler. * Tırnakta olan beyazlık.
  • nimnimeteyn : Tırnak işareti.
  • nimpuhte : f. Tam pişmemiş, yarı pişmiş.
  • nimr : (C.: Enmâr - Nümur - Nimâr) Kaplan.
  • nimre : Dişi kaplan.
  • nimres : f. Yarı ham, yarı olgunlaşmış olan.
  • nimruz : f. Yarı gün, öğle.
  • nims : Firavun faresi dedikleri küçük hayvan. * Sansar. ◊ Bir ot cinsi.
  • nimşeb : f. Geceyarısı.
  • nimsüfte : f. Yarım olarak söylenmiş, tam denmemiş.
  • nimten : f. Mintan.
  • nimzinde : Yarı canlı. Ölü ile diri arası.
  • nimzulmet : f. Yarı karanlık.
  • ninan : (Nun. C.) Balıklar, semekler.
  • nir : (C.: Nirân-Enyâr) Öküz boyunduruğu. * Bez damgası. * Irgaç.
  • niran : (Nur ve Nâr. C.) Nurlar, ziyalar. Ateşler, nârlar.
  • nirenc : (C.: Nirencât) Düzen, hile. * Resim, taslak.
  • nireng : f. Düzen, hile, aldatmaca. * Taslak, resim. * Büyü, efsun.
  • niru : f. Kuvvet, güç, zor.
  • nirumend : f. Güçlü, kuvvetli, zorlu.
  • nirumendî : f. Kuvvetlilik, zorluluk, güçlülük.
  • niş : f. (Arı, akrep gibi böceklerde olan) İğne. * Diken. * Ağu, zehir.
  • nis' : (C.: Ensu') Gizlemek. * Gitmek. * Sarkık olmak. * Kuzey rüzgârı.
  • nis'a : (C.: Nüsu'-Ensu'-Ensâ') Devenin göğsü için yapılan enli kolan.
  • nisa : (C.: Nisvân) Kadınlar.
  • nişa : f. Nişasta.
  • nisa suresi : Kur'an-ı Kerim'in dördüncü suresi.
  • nisa' : Bir cins beyaz elbise.
  • nisab : 'Zekât ölçüsü, ölçü miktarı. * Üzerine zekât verilmesi farz olan mal miktarı. * Asıl, esas. Sermaye mal. Derece, had. * Fık: Altının nisabı: 20 miskal; gümüşünki 200 dirhem (yani 600 More…
  • nisacet : Dokumacılık.
  • nişad : Bir kimseye yemin vermek.
  • nisaf : Bir şeyi tam olarak ikiye bölme.
  • nisaî : (Nisâiye) Kadınlarla alâkalı, kadınlara dâir.
  • nisal : (Nasl. C.) Ok ve kargı gibi şeylerin uçlarındaki sivri demirler.
  • nişan(e) : f. İz. Nişan. Alâmet. İşaret. * Yara izi. * Hedef, vurulması istenen nokta. * Hâtıra için dikilen taş. * Taltif için verilen madalya. * Evlenmeden önceki anlaşma ve karar işareti veya More…
  • nişande : Hedef. Nişan olarak dikilmiş şey.
  • nişane : (Bak: Nişan)
  • nişangâh : f. Hedef yeri. Nişan tahtası. * Silâh namlusunun üstünde bulunan, nişan almağa yarayan kısım.
  • nisar : Saçan, saçıcı mânasına gelir ve kelimeleri sıfatlandırır. Meselâ: Pertev-nisar $ : Işık saçan. ◊ Saçmak, dağıtmak. * İ'ta etmek. Vermek.
  • nisarçin : f. Saçılan şeyleri toplayan.
  • nisbet : Münasebet, yakınlık, bağlılık, ölçü. * Rağmen. İnat olarak. İnat olsun diye.
  • nisbeten : Nisbetle, kıyaslanarak. Öncekine göre. Bir dereceye kadar. Şöyle böyle.
  • nisbî : (Nisbiye) Kıyaslama ile olan. Diğerine, öncekine göre. Diğerlerine göre kıyaslıyarak olan. Nisbete, ölçüye göre.
  • nişde (nişdân) : Talep etmek, istemek. * Söz vermek, and vermek.
  • nişdet : Araştırıp sorma. * Kaybolan bir şeyi arama.
  • nişe : f. Çoban düdüğü. Kaval.
  • niseb : Nisbetler, kıyaslamalar ve ölçüler.
  • nişest : f. Oturan.
  • nişeste : (C.: Nişeste-gân) f. Oturan, oturmuş.
  • nişeste-gân : (Nişeste. C.) f. Oturanlar, oturmuş olanlar.
  • nişestgâh : f. Oturacak yer.
  • nisf : Yarım, yarı.
  • nisfet : (Bak: Nasfet)
  • nisfiyet : Yarımlık. Yarı yarıya bölme.
  • nish (nisâh) : Terzilik. * Bir şeyi temizleyip yaramazını içinden çıkarıp hâlis yapmak.
  • nişhar : f. Diken batmış, iğnelenmiş.
  • nişib : f. (Yukarıdan aşağıya) iniş.
  • nişib ü firaz : İniş ve yokuş.
  • nişibgâh : f. Çukur yer.
  • nişimen : f. Oturacak yer.
  • nişimengâh : f. Durak, yurt. Toplanılacak yer.
  • nişin : f. 'Oturan, oturmuş' gibi mânâya gelir ve başka kelimelerle birleşir.
  • nişinende : f. Oturan, oturucu.
  • nist : f. Değildir, yoktur.
  • nişter : f. Hekim bıçağı, neşter.
  • nistî : f. Yokluk, adem.
  • nisun : (Nisvan. C.) Kadınlar.
  • nisvan : (Nisa. C.) Kadınlar. Nisalar.
  • nişve : Koklamak. * Bilmek. * Haber vermek.
  • nisvî : Nisa taifesine mensub. Kadınlarla alâkalı.
  • nisyan : Unutmak, hatırdan çıkarmak.
  • nit' : Ağız tavanının pütür yerleri.
  • nita' : (C.: Nutu') Deri döşek.
  • nitab : Baş. * Boyun damarı.
  • nitac : Yavrulama, yavru doğurma.
  • nitaf : (Nutfe. C.) Saf ve duru sular. ◊ Ter.
  • nitah : Tos vurma, toslaşma. Boynuzla vurma. * Vuruşup kavga etme.
  • nitak : Kemer, kuşak. * Kuşak yeri. * Peştemal.
  • nitasî : Anlayışlı tabib, doktor.
  • nitnit : Uzun boylu adam.
  • niva : Düşmanlık. * Besili, semiz deve.
  • nive : f. İnleme, ağlama, sızlanma.
  • nivend : f. İdrak, anlayış, akıl.
  • niver : f. Âlemde meydana gelen hâdiseler, haller.
  • niya : (C.: Niyâgân) Dede, cedd.
  • niyabe : Nöbet.
  • niyabet : Nâiblik, vekillik. Kadı vekilliği.
  • niyagân : (Niyâ. C.) Dedeler, ceddler. Ecdad.
  • niyam : (Nâim. C.) (Nevm. den) Uykuda olanlar, uyuyanlar. ◊ f. Kılıf, kın. Kılıç kını.
  • niyamger : (C.: Niyamgerân) Kın veya kılıf yapan san'atkâr.
  • niyar : (Nâr. C.) Ateşler.
  • niyat : (Niyâta) Bir damar ismi (yürek onunla bağlıdır.) ◊ (Niyet. C.) Niyetler.
  • niyaz : f. Yalvarma, yakarma. Dua. * Rağbet ve istek. * Hâcet, ihtiyaç.
  • niyazkâr : f. Yalvarıp yakaran. Dua eden. İhtiyacı olan.
  • niyazkârâne : Yalvararak, niyaz ederek. * Muhtaç olarak, muhtaçlıkla.
  • niyazmend : (C.: Niyazmendân) f. İhtiyacı olan, muhtaç. * Yalvaran, yakaran, niyaz eden.
  • niyere : (Nâr. C.) Ateşler.
  • niyet : Kasd. Kalbin bir şeye yönelmesi.
  • niylec : Çivit.
  • niyy : Çiğ, olmamış, ham.
  • niyyat : (Niyet. C.) Niyetler.
  • niza : Cima etmek.
  • niza' : Çekişme, kavga.
  • nizal : Nişan, işaret, alâmet.
  • nizam : Sıra, dizi, düzen. Dizilmiş olan şey, sıralanmış. * İcaba göre yapılan kanun. Bir kaideye binaen tertib olunmak ve ona binaen tertib olundukları kaide. * Bir işin sebat ve kıyamına medar, More…
  • nizamât : (Nizam. C.) Nizamlar, muntazam şeyler, düzenler.
  • nizamen : Nizam dairesinde. Nizama ve kanuna tabi olarak.
  • nizamî : Düzenli, tertipli, usulüne uygun. * Kanun ve nizama ait, onunla alâkalı.
  • nizamiye : İlk askerlik devresi. * Bu nevi askerlik işleriyle uğraşan daire. * Tanzimat ordusunun asıl silâh altında bulunan kısmı.
  • nizar : Korkutup, uygunsuz şeylerden vazgeçirmek için söylenilen söz. ◊ (C.: Nuzarâ-Nizâr) Her nesnenin misli ve benzeri. Nazir. ◊ Zayıf, arık, düşkün, bitkin.
  • nizaret : f. Zayıflık, arıklık.
  • nize : Mızrak.
  • nizedâr : f. Mızraklı. Kargılı. Süngülü.
  • nizek : f. Câriye. * Küçük mızrak, süngü.
  • nizezen : f. Mızrakla vuran. * Mızrakçı.
  • nizk : Küçük süngü.
  • nizv : (C.: Nuzuv, Enzâ') Gitmek. * Sebkat etmek. * Kesmek, kat'etmek. * Çekip çıkarmak. * Bırakmak. * Zayıf deve. * Eski elbise.
  • nobran : Sert mizaçlı, inatçı, nâzik olmayan.
  • noksan : (Nuksan) Eksik, kusurlu, nâkıs. * Eksiklik, azlık. Eksilme, azalma. * Yokluk.
  • noksanî : Eksiklik ve noksanlıkla alâkalı.
  • noksaniyet : Eksiklik, noksanlık.
  • nokta : (Nukta) Benek. * Durak, mevki. Mahâl. * Göze ârız olan leke. * Durak işareti. * Tek karakol, tek nöbetçi. * Yazıdaki durak işâreti. * Mat: Hiçbir uzunluğu olmayan şekil.
  • noktateyn : İki nokta.
  • normal : Fr. Kanun, usul ve âdetlere uygun olan. Uygun. * Mat: Bir eğri çizgiye teğet olan doğrunun değme noktasından bu doğruya çizilen dik çizgi.
  • nota : (İtalyancadan) Emir ve istek bildiren yazı. * Bir şeyi sonradan hatırlamak için konan işaret. * Resmi ve siyasi mektup, muhtıra. * Mülâhazat. * Hesap pusulası. * Müziğe ait yazı.
  • nu'fe : Erkeklerin iki yanına sallanan saçı.
  • nu'm : Sürur, neşe, sevinç, neşat.
  • nu'man : (Niam. C.) Dört ayaklı hayvanlar. * Kan. * İmam-ı Azam Hazretlerinin adı. * Şakayık-ı nu'man denen bir lâle çiçeği.
  • nu'nu : Uzun boylu adam.
  • nu'nua : Devenin boyun eti. * Horozun boyun tüyü.
  • nu're : (C.: Near-Nerât) Eşeğin burnuna giren bir cins sinek.
  • nu'z : Hicaz'da yetişen misvak ağacı.
  • nuaa : Yumuşak ot.
  • nuak (naik) : Çobanın koyuna haykırıp çağırması.
  • nüame : Eksen. Çark veya çıkrık ortasındaki mihver.
  • nüamî : Güney rüzgârı.
  • nüans : Fr. İnce fark.
  • nuas : Uyuklama, uyuşukluk. (Bak: Nüas)
  • nüas : Uyuklama, uyku gelip basma. * Hislere ârız olan uyuşukluk ve fütur. Pineklemek.
  • nüasî : Uyuklama ile ilgili.
  • nübah : Havlama.
  • nübea : (Nebi. C.) Nebiler, peygamberler.
  • nübele : (C.: Nübel) İstincâ taşı. * Kesek parçası.
  • nüble : İhsan, atiyye. Fazl.
  • nübta : Atın kolanı veya karnı altında olan beyazlık.
  • nübu' : Suyun, yerden çıkıp akması.
  • nübub : Bitmek.
  • nübut : Suyun, yerden çıkıp akması.
  • nübüvvet : (Nebi. den) Peygamberlik, nebi olmak, nebilik. Allah'ın (C.C.) emriyle vazifeli olarak insanları doğru yola çağırmak.
  • nüc'a : Otlu yer istemek.
  • nüceba : (Necib. C.) Necib kimseler. Nesli, soyu sopu temiz ve pâk olan kişiler.
  • nücebe : Lütuf ve keremi çok olan. Cömert insan.
  • nüceym : Yıldızcık. Küçük parıltısı olan. Küçük yıldız.
  • nüch (necâh) : Zafer bulmak. Hâlâs olmak. Kurtulmak. İhtiyaçlarını giderip zafer bulmak.
  • nücme : Bir ot cinsi.
  • nücu' : Yemeğin hazmolup sindirilmesi. * Eser yapmak. * Duhul etmek, girmek.
  • nücum : Tulu' etmek, doğmak. * Görünmek, zuhur etmek. ◊ (Necm. C.) Yıldızlar.
  • nücum-perest : f. Yıldıza tapanlar.
  • nücumî : Yıldızlarla ilgili. * Yıldızlarla uğraşan.
  • nüd'e : Mal çokluğu. * Kavs-i kuzeh. Gökkuşağı. * Et köpüğünün üstü. * İç yağı.
  • nüda : (C.: Endâ-Endiye) Yağmur. * Boğaz ıslatıcı nesne. * Çiy, rutubet. * Atâ, bahşiş. * Sesin uzaklara gitmesi.
  • nüdbe : Ölen bir kimsenin iyilikleri, mehasini sayılarak ağlamak.
  • nüdema : (Nedim. C.) Nedimler.
  • nüdfe : Atılmış az nesne. * Sağılmış az süt.
  • nüdga : Tırnak sonunda olan beyazlık.
  • nüdha : Genişlik, vüs'at.
  • nüdub : (Nedebe. C.) Yara izleri, nedbeler.
  • nuf : f. Yankı. Aks-i sadâ.
  • nüf'e : (C.: Nifâ) Seyrek ve dağınık olan ot.
  • nufaha : Su üzerindeki kabarcık.
  • nüfase : Diş arasında kalan yemek parçası.
  • nüfaz (nüfâze) : Ağaçtan veya başka birşeyden silkmekten ve hareket ettirmekten dolayı düşen nesne.
  • nüfesa : Loğusa kadın.
  • nüffaha : (C.: Nefehâ) Suyun üstünde olan kabarcığı.
  • nüfha : Yüce beyaz tepe.
  • nüfture : (C.: Nefâtir) Müteferrik, dağılmış ot.
  • nüfuk : Helâk olmak.
  • nüfur : Ürküp kaçma, dağılma, firar etme. * İntikal etme. * Hacıların Mina'dan Mekke'ye doğru gitmeleri.
  • nüfus : (Nefs. C.) Nefisler, canlar, şahıslar.
  • nüfuş (nefâş) : Yabana yayılmak. * Davarların geceleyin yayılıp çobansız otlamaları.
  • nüfuz : Sözü geçer olmak, sözü dinlenmek. * Vücudundan işleyip geçmek. İçine alan.
  • nüfz : Arka ve kürek eti.
  • nüfza : Bir yere saçılmış veya dökülmüş olan kan.
  • nügak (nagik) : Çobanın koyuna çağırıp haykırması.
  • nugaşi : Kısa boylu adam.
  • nugbe : (C.: Nugab) Bir içim su.
  • nuger : f. Köle, kul.
  • nugerî : f. Kölelik, kulluk.
  • nugnug : (C.: Negânig) Boğaz içinde olan et. * Kulak içinde fazlalık olan nesne.
  • nugre : (C.: Nugur-Nugrân) Serçe kuşu büyüklüğünde olup kırmızı olan bir kuşun adı.
  • nugz (nagz) : Kürek ucuna bitişik olan kıkırdak.
  • nüh : f. Dokuz.
  • nuh suresi : Kur'an-ı Kerim'de 71. Suredir ve Mekkîdir.
  • nüha : Yüksek olmak. * Miktar. * Bir kimse hakkında olan yasak ve men.
  • nuha' : Boyun kemiği içindeki murdar ilik.
  • nuhaa : Tükürmek.
  • nühab : Deve öksürüğü.
  • nühak : Eşek anırtısı.
  • nühale : Kepek.
  • nüham : Bir kuş cinsi.
  • nuhame : Balgam.
  • nühame : Tükrük.
  • nuhas : Bakır. Bakır para. * Kızgın mâden. * Kıtr. Ateş. Tunç ve demir döğülürken sıçrayan şerâre. * Dumansız alev. * Bir şeyin aslı. * Tütün.
  • nühas : Bakır. * Duman. (Bak: Nuhâs)
  • nuhasî : Bakırlı, bakırla alâkalı, bakırdan.
  • nuhat : Nahiv (gramer) âlimleri. ◊ Hıçkırma.
  • nühat : Mağrur ve kibirli kimse. Kendini beğenmiş insan.
  • nühate : Yonga. Talaş.
  • nühaz : Deve öksürüğü. * Devenin göğsünde olan bir hastalık. ◊ Yokuş. * Güç yer.
  • nuhbe : Herşeyin seçkini, iyisi. * Seçkin, seçilmiş, müntehab, güzide. * Korkak.
  • nühbe : Gadapla ve kahirle cebren alınan mal. ◊ (C.: Nuheb) Her nesnenin iyisi.
  • nühbur : (C.: Nehâbir) Kum yığını.
  • nuhî : Nuh (A.S) ile ilgili. * Pek eski.
  • nuhl : Karşılıksız hediye ve hibe.
  • nuhla : Atiyye, hediye.
  • nuhre : Kemik dokusunun çürümesi. ◊ Burun deliği.
  • nuhrub : (C.: Nehârib) Kaya yarığı. * Arı kovanı. * Arı sesi.
  • nühs : Kuş ismi. ◊ Dağ.
  • nuht : Çocukla birlikte karından çıkan su.
  • nühu' : Kusmak.
  • nühud : (Nühuz) Kalkmak, kıyam etmek, yerinden yükselmek. * Şiddetle muharebe etmek. ◊ Atın iri gövdeli olması.
  • nühüft : f. Saklı, gizli.
  • nühüfte : f. Saklı, gizli.
  • nühüftegî : f. Gizlilik, saklılık.
  • nuhul : Zayıflık, arıklık.
  • nühul : Arık, zayıf olmak. * Arılar. Bal arıları. (Bak: Nuhul)
  • nühüm : f. Dokuzuncu.
  • nuhur : (Nahr. C.) Ayların evvelleri. * Göğüsler. (Bak: Nahr)
  • nühur : Akarsular, nehirler, ırmaklar. ◊ (Nahr. C.) Kurbanlar. ◊ f. Göz, basar, ayn. ◊ Ayların evvelleri.
  • nuhuset : Uğursuzluk.
  • nühuset : Yaramazlık, uğursuzluk. (Mübârek'in zıddı)
  • nuhust : f. Birinci, ilk, evvel.
  • nühust : f. İlk gelen, evvel doğan, evvelki olan.
  • nuhustîn : f. Birinci, ilk, evvel.
  • nuhustzâd : f. İlk doğmuş olan. Evvel doğan.
  • nühüve : (Et) çiğ olmak.
  • nühuz : Hareket etme, deprenip kalkma.
  • nühye : (C.: Nühâ) Akıl. * Gayet. Son.
  • nühza : Devenin göğsünde olan bir hastalık.
  • nühze : Fırsat.
  • nuk : f. Okun ucu, temren. Kuş gagası. * Gaga gibi sivri uçlu olan şey. ◊ (Naka. C.) Dişi develer.
  • nuka : Her şeyin kötüsü.
  • nukaa : Birşeyi ıslamada kullanılan su.
  • nükaf : Deveyi öldüren bir verem.
  • nükah : Tatlı soğuk su.
  • nükas : Devenin dudağında olan bir hastalık.
  • nukat : (Nokta. C.) Noktalar.
  • nükat : (Bak: Nikât- Nüket)
  • nukave : Temizlik, paklık. * Her şeyin iyisi, seçkini.
  • nukaye : Her nesnenin iyisi.
  • nukaz : Küçük serçe kuşu.
  • nukaza : Binâdan yıkılmış veya örülmüş iplikten sökülmüş nesne.
  • nukbe : (C.: Nukab) Yol. * Yırtık, delik. * Paçasız don. * Levn, renk. * Pas.
  • nüket : (Nükte. C.) Nükteler. Herkesin anlayamıyacağı ince mânâlı ve zarif sözler.
  • nükhet : Râyiha. Ağız kokusu. * Günahlı sözler. Hoş olmayan günah olan söz, kelime.
  • nükke : Zayıflıktan dolayı sesi çıkmayan deve.
  • nükr : Anlayışı, fikri, ferâseti iyi olmak. * Zorluk. * İnkâr.
  • nukre : Külçe hâlinde gümüş. * Ense çukuru.
  • nükre : Bilinmezlik. * Zorluk, güçlük. * Kabile ismi.
  • nüks : Hastalığın geri dönmesi, depreşmesi.
  • nuksan : Eksilmek, noksanlaşmak.
  • nukta : (C.: Nukat-Nukut-Nikât) Nokta.
  • nükte : İnce mânalı söz, idraki ve anlaşılması nezâket ve zarifliğe dayanan nazik husus. İbarenin asıl mânasından başka olan nazik ve lâtif mânâ, dikkatle anlaşılabilen ince mânâ. * Yere ağaçla More…
  • nükte-âmiz : f. Nükte karıştıran.
  • nüktebîn : f. İnceliği gören, nükteyi anlıyabilen. Kavrayışlı, anlayışlı, zeki.
  • nüktedân : f. Nükte bilen. İnce ve zarif kimse.
  • nüktedânî : Nüktecilik, nüktedanlık.
  • nüktedâr : f. Nükteli söz söyleyen. Nükteli konuşan.
  • nüktegu : f. Nükteli konuşan, nükteli söz söyleyen.
  • nükteguyî : f. Nükteli konuşma. Nükteli söz söyleme.
  • nükteperdaz : (C.: Nükteperdâzân) f. Nükteli söz söyleyen, nükteli konuşan.
  • nüktepira : f. Nükteye süs veren.
  • nüktesenc : (C.: Nüktesencân) f. Nükteyi değerlendiren. Nükteden anlayan. Nükteyi yerinde kullanan.
  • nüktever : f. Nükteyi anlamakta mâhir olan, nükte bilen.
  • nüku' : Kısa boylu kadın.
  • nükub : Rücu' etmek, geri dönmek. * Udul etmek, ayrılmak. * (Nekbet. C.) Tâlihsizlikler, şanssızlıklar. Felâketler, musibetler, düşkünlükler.
  • nukud : (Nakid. C.) Nakidler, paralar, akçeler, madeni paralar.
  • nukul : Nakiller, rivâyetler. Başkasından anlatılanlar. Hikâyeler.
  • nükul : Vazgeçme, geri dönme, cayma.
  • nukuş : Resimler, nakışlar.
  • nükus : Ardına dönmek.
  • nukz : (C.: Enkâz) Binâ yıkıntısı.
  • nul : f. Kuş gagası.
  • nülk : Alıç adı verilen dağ yemişi.
  • nüma : f. Gösteren veya gözüken mânasında olup, birleşik kelimeler yapılır.
  • nümayan : f. Görünen, aşikâr olan, gözükücü olan. Parlayan.
  • nümayanter : f. Fazla görünen, en çok görünen.
  • nümayende : f. Gösterici.
  • nümayiş : .f Görünüş, gösteriş, dış görünüş. Gösteri.
  • nümayişgâh : f. Gösteri yeri.
  • nümayişkâr : f. Gösterişli.
  • numid : f. (Bak: Nevmid)
  • nümruk (nümruka) : (C.: Nemârık-Nemârıka) Yüz yastığı.
  • numruka : (C.: Nemarik) Küçük yastık.
  • numud : (Bak: Nümud)
  • nümud : f. Gösteren, görünen, benzeyen.
  • nümudar : f. Görünen. * Nümune, örnek.
  • numude : f. Gösterilmiş, gözükmüş olan. Nişan verilmiş. (Bak: Nümune)
  • nümude : f. Görünmüş, gösterilmiş, gözükmüş.
  • nümun : f. Gösteren, benzer, müşabih olan.
  • nümune : f. Örnek, misâl, misal olarak gösterilen. Düstur ve misâl olacak şey.
  • nümunehane : f. Nümunelik şeylerin konulduğu yer. * Müze.
  • nümur : (Nimr. C.) Kaplanlar.
  • nümüvv : Bereketlenip artmak. * (Canlılarda) büyümek, yetişmek, gelişmek.
  • nümuzec : Enmuzec. Örnek, nümune, misal.
  • nümy : Pul.
  • nun : Kur'an alfabesinde yirmibeşinci harf. Ebced hesabına göre değeri ellidir. * Divid, kalem. * Kılıcın ağzı. Kılıç. * Çene çukuru. * Balık, semek.
  • nur : Aydınlık. Parıltı. Parlaklık. Her çeşit zulmetin zıddı. Işık.
  • nur suresi : Kur'an-ı Kerim'in 24. Suresinin ismi.
  • nur-i ayn : f. Göz nuru. * Pek sevgili olan.
  • nuran : Nurlu, parlak.
  • nuranî : Nurlu, ışıklı, nura yakışır, parlak, münevver.
  • nuraniyyet : Nurlu olanın hali, parlaklık, nurluluk.
  • nurbahş : f. Işık saçan, aydınlatan, parlatan.
  • nurefşan : f. Etrafı aydınlatan, nur saçan, ışık veren.
  • nuri : Nura mensub, nura ait. * Erkek ismidir.
  • nuriye : Nura âit, nura mensub. * Kadın ismidir.
  • nurpaş : f. Nur saçan, nur saçıcı.
  • nurtal'at : Nur yüzlü.
  • nurun ala nur : Daha âlâ, daha iyi, nur üstüne nur.
  • nuş : f. İçen, içici. * Tatlı şerbet gibi içilecek şey. * Zevk ve safâ.
  • nuşa nuş : f. İçtikçe içerek, tekrar tekrar içerek, defalarca içerek, içe içe.
  • nüşab : (Nüşabe. C.) Oklar. Temrenli oklar.
  • nüşabe : (C.: Nüşab) Ok. Temrenli ok.
  • nuşadur : f. Nişadır.
  • nüsafe : Buğdaydan ayrılan saman.
  • nüşafe : Sütü sağdıklarında üzerine gelen köpük.
  • nüsah : Nüshalar, sahifeler, yazılı şeyler.
  • nusaha : (Nasih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler.
  • nüsal : Hayvandan dökülen tüyler.
  • nusara : (Nasir. C.) Yardımcılar.
  • nüsare : Saçılan şey. * Yemek döküntüsü.
  • nüşare : Kesilen ağaçtan dökülen talaş, yonga.
  • nusb : (C.: Ensâb) Meşakkat, zahmet, elem. * Zehir, ağu. * Belâ, musibet. * Put, sanem, heykel.
  • nüşbe : Sırnaşık. Ciddi olmayan adam.
  • nuşdaru : f. Panzehir. * Tiryak. * şarap.
  • nuşe : f. şâd ve sevinçli. Mesrur olan.
  • nuşende : (C.: Nuşendegân) f. İçki içen kimse.
  • nush : Nasihat, ögüt.
  • nusha : (Bak: Nüsha)
  • nüsha : (C.: Nüsah) Yazılı şey. Yazılı bir şeyden çıkarılan suret. * Muska, duâlı kâğıt. * Gazete ve dergilerde (sayı).
  • nuşhand : f. Tatlı gülüşlü.
  • nüşhar : f. Geviş.
  • nüshateyn : İki nüsha.
  • nuşiden : İçmek mastarındandır. İçen ve içiçi gibi mânâlara gelir.
  • nuşin : f. Lezzetli, tatlı.
  • nuşirvan : İran'da Milâdi (531 - 579) tarihleri arasında hükümdarlık etmiş Sâsâni padişahı olup adâlet ve doğruluğu ile meşhur olmuştur.
  • nüşk : Buruna birşey koymak. * Koklamak.
  • nüşka : Davarın boynuna takılan ip.
  • nüşre : Sihir, efsun.
  • nusret : (Nusrat) Yardım. Cenab-ı Hakkın yardımı, hususen ruhani muavenet. Zafer, galebe, fetih, üstünlük, başarı, düşmana gâlib olmak.
  • nussa : Saç kırpıntısı.
  • nussah : (Nâsih. C.) Nasihat edenler, öğüt verenler.
  • nussar : (Nâsır. C.) Yardımcılar.
  • nusu' : Çok beyaz olmak. * Hâlis olmak.
  • nüsu' : Diş etlerinin sıyrılarak dişlerin meydana çıkması.
  • nüşu' : İlâç içirmek.
  • nüşub : Dühul etmek, girmek, dâhil olmak. * İlgilendirmek, alâkalandırmak, taalluk etmek.
  • nüşuh : Az miktar su.
  • nüsük : (Nüsk) Allah için ibadet etmek.
  • nüşuk : Buruna çekilen ilâç, toz, enfiye vs. * Buruna çekme.
  • nusul : Huruç etmek, çıkmak. * Dühul etmek, girmek. (Ezdaddandır) * (Nasl. C.) Mızrakların uçlarındaki sivri demirler. Temrenler.
  • nüsul : Tüy dökme.
  • nüsur : (Nesr. C.) Nesirler, manzum olmayan yazılar. Dağıtmalar. * Çok çocuk doğuran kadın. ◊ (Nesr. C.) Kartallar. Akbabalar (kuş).
  • nüşur : Neşirler. * Yaymalar, dağıtmalar. * Öldükten sonraki dirilmeler.
  • nusus : (Nass. C.) Nasslar. (Bak: Nass)
  • nüşus (neşs) : Yüksek olmak, yücelmek. * Nefret etmek.
  • nüsüse : Kurumak.
  • nüşut : Tohumun baş vermesi, uç göstermesi.
  • nüşuta : Devenin ayağındaki ilmikli düğüm. (İcabına göre çekip uzatılarak çözülür.)
  • nüşuz : Yüksek olmak, yücelmek. * Kadının, erkeğinden kaçıp nefret etmesi.
  • nüşuze : Kadının, kocasından nefret edip kaçması. * Fık: Kocasına karşı üstünlük iddia eden kadın.
  • nütac : Doğurmak. * Gebe devenin karnındaki yükü.
  • nutfe : Duru ve sâfi su. * Meni. Rahimde iki yarım ve ayrı cinsten hücrelerin birleşmişi. * Taşmış, dökülmüş su. * Deniz. ◊ (C.: Nütef) Parmak ile yolunan şey.
  • nutî : (C.: Nevâti) Gemici.
  • nutk : (Nutuk) Söyleyiş, söyleme kabiliyeti, konuşma, hitabet. * Dervişlerce büyüklerin manzum sözleri.
  • nütu : Yumru, çıkıntı. * Yumruluk.
  • nutu' : (Nat'. C.) Meşinden yapılmış döşekler. * Sofra bezleri.
  • nütuc : Doğurucu hayvan. * Doğurması yakın olan.
  • nutuf : (Nutfe. C.) Nutfeler, dölsuları, spermalar.
  • nutuh : Boynuzuyla vuran davar.
  • nüub : Seri seyir.
  • nüume : Yumuşaklık.
  • nuumet : Yumuşaklık.
  • nuut : (Na't. C.) Vasıflar, keyfiyetler, umuma şâmil sıfatlar. * Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm hakkındaki medhiyeler.
  • nüut : (Bak: Nuut)
  • nüütî : (C.: Nevat) Gemi reisi, kaptan.
  • nüv' : Açlık.
  • nüvah : Ölü için sesle ağlama.
  • nüvaht : f. Çalgı çalma.
  • nüvat : (Nüve. C.) Nüveler, çekirdekler.
  • nüvatî : (C.: Nüvâta) Gemici, mellah.
  • nüvaz : f. 'Okşayıcı, taltif edici, iyi edici' mânâsına kelimenin sonuna gelebilir.
  • nüvb : Bir siyahi kabile adı. * Bal arısı sürüsü.
  • nüvbe : Yetişmek. * Siyahi bir kabile.
  • nüve : Çekirdek, asıl, menba.
  • nüveyt : Çekirdekçik.
  • nüvid : f. Müjde, beşaret. Hayırlı haberlerle tebşir.
  • nüvis : f. Yazan, yazıcı.
  • nüvisende : f. Yazıcı, kâtib.
  • nüvişt : f. Yazılı, yazılmış. * Mektub.
  • nüvne : Çene çukuru.
  • nüvre : Alçı taşı. * Kireçten yapılan.
  • nüvvar : (C.: Nevâre) Ağaç çiçeği.
  • nüy'e : Ham ve çiğ olmak.
  • nuyan : f. Şehzâde. Pâdişah oğlu.
  • nüyub : (Nâb. C.) Azı dişleri.
  • nüz' : Erkek ister kösnek davar.
  • nüza : Koyunda olan öldürücü bir hastalık.
  • nuzar : Altın. * Her nesnenin hâlisi ve iyisi. * Necid diyârında yetişen bir ağacın adıdır, ondan tas ve kâse yaparlar.Yemişin tam olarak yetişmesi, olgunlaşması. * Etin kemikten dökülür derece More…
  • nuzera : (Nazir. C.) Akranlar, eşler.
  • nüzera : (Nezir. C.) Doğru yola getirmek için korkutmalar.
  • nüzfe : (C.: Nüzüf) Az miktar, cüz'î.
  • nüzhet : f. İç açıklığı, safa, eğlenme, gönül ferahlığı. * Temizlik, paklık. * Karışık, bulaşık ve kalabalık yerlerden uzak olmak. Buud.
  • nüzhet-efzâ : f. Eğlenceli ve gönül açacak yer.
  • nüzhet-pezir : f. Safa ve neşe bulmuş olan.
  • nüzl : (C.: Enzâl) Konak yeri. * Misafir için hazırlanan yemek.
  • nüzu' : Çekilmiş. * Su çeken deve.
  • nüzü' (nez') : İfsad etmek, bozmak, aldatmak, yaramaz nesneye kandırmak.
  • nuzub (nazab) : Sinmek. * Iraklık, uzaklık. * Suyun, toprak tarafından emilmesi.
  • nüzul : İniş, inmek, aşağı inmek, konaklamak. * Nüzül, felç hastalığı. * Hacıların Mina'ya gelip konaklamaları.
  • nüzur : (Nezir.C.) Nezirler, adaklar. (Bak: Nezr) ◊ Korkutmak.
  • nüzzar : (Nâzır. C.) Bakanlar. Nâzırlar.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    ...Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; çünkü, Allah’ın rahmetinden de, küfre sapanlar topluluğundan başkası ümit kesmez."
    (YÛSUF - 87)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ