Çerezler, içeriği ve reklamları kişiselleştirmek, sosyal medya özellikleri sağlamak ve trafiğimizi analiz etmek için kullanılmaktadır. “Kabul Et” seçeneği ile tüm çerezleri kabul edebilirsiniz veya “Çerez Ayarları” seçeneği ile ayarları düzenleyebilirsiniz.Çerez Politikası

20 Mayıs 2024
12 Zi'l-ka'de 1445
halveti
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER KVKK ve GİZLİLİK POLİTİKASI
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • lâ : Arabçada kelimenin başında nefy edatı'dır. Cevap yerine veya yersiz inkârda kullanılır. 'Yoktur, değildir' gibi.
  • lâ ve neam : Hayır ve evet. (Daha çok, hiçbir fikir beyan edilmediği zamanlar kullanılır.)
  • lâ yezalî : Zevalsiz olana ait, sonu olmayanla ilgili.
  • la' : Korkak.
  • la'b : Ağızdan salya akmak.
  • la'be : Bir kere oynamak.
  • la'c : (C.: Levâıc) Halecan etmek. * Acı vermek, elem vermek. * Yakmak. * Muhabbet ve aşktan dolayı yürekte hâsıl olan hararet.
  • la'k : Yalamak.
  • la'l : Kırmızı. Al renk. * Dudak. Kırmızı ve kıymetli bir süs taşı.
  • la'l-fam : f. Kırmızı renkli, al.
  • la'l-gun : f. Al renkli. Kırmızı renkli.
  • la'l-reng : f. Kırmızı renkli. Al renkte.
  • la'laa : Kırmak.
  • la'lus : Kurt, zi'b.
  • la'n : Lânet etme. Lânetleme.
  • la'net : Nefret. Tiksinti.
  • la'netullah : Allah lânet eylesin mânâsında beddua.
  • la'netullahi aleyh : Allah'ın lâneti onun üzerine olsun.
  • la'sa : Dudağının rengi az siyâha yakın olan kadın. (Müz: El'as)
  • la't : Sakınmak, sakındırmak.
  • la'v : Ahlâkı yaramaz kişi. * Haris adam.
  • laahlâkî : Ahlâk dışı. Terbiye hârici.
  • laakall : 'En az. Hiç olmazsa.(Ey nefis! Bil ki, dünkü gün senin elinden çıktı, yarın ise; senin elinde sened yok ki, ona mâliksin. Öyle ise; hakiki ömrünü bulunduğun gün bil. Lâakall günün bir More…
  • laalettayin : Gelişigüzel. Ayırd etmeksizin. Rastgele.
  • laalgun : f. Kırmızı renkte. Al renkte.
  • laalik : Doğrulukla kalkıp durmak.
  • laalle : Arabçada olması mümkün şeyler için kullanılır. Ola ki, umulur, ümid edilir, umulur ki mânâlarınadır. Ümide veya endişeye delâlet eder. (Bak: İnne)
  • laanallah : Allah lânet etsin.
  • laane : Lânet etti. (mânâsına fiil.)
  • laas : Dudağın rengi açık siyâha yakın olmak. ◊ Çok yemek, çok içmek.
  • labe : f. Yalvarma, yaltaklanma, dalkavukluk etme. Acz gösterme. * Bu yolda söylenen söz.
  • labe's : Beis yok, zararsız.
  • labirent : Fr. Bir defa içine girildiğinde çıkış yolu çok güçlükle bulunabilen bina. * Çok karışık ve birbirini kesen yol.
  • labis : Giyinmiş. Giyen.
  • labişartin : (Lâ bişartın) Kayıtsız şartsız. Bir şarta dayanmaksızın.LABORATUVAR : Fr. İlmî ve sınaî çalışma ve araştırmalar yapmak için çeşitli cihaz ve malzemelerin bulunduğu yer.
  • labüdd : Çok lâzım. Elzem. Gerekli. * Her halde. Mutlaka. Muhakkak. * Ayrılık yok.
  • lac : Dar şey. Geniş ve bol olmayan nesne. ◊ f. Çıplak.
  • laç : f. Oyun etme, aldatma, hile yapma.
  • lacerem : şüphesiz, elbette, besbelli. * Nâçar, zaruri.
  • lacevab : Cevapsız. Cevapdışı.
  • laceverd : Lacivert. * Koyu mavi renkte değerli bir süs taşı.
  • laceverdî : f. Lacivert renkte.
  • lacî : Muslih, ıslah eden, terbiye eden.
  • lacin : Ağaçtan dökülen yaprak. * Ağaçtan yaprak indirme.
  • lad : f. Duvar.
  • lade : f. Ahmak, akılsız, ebleh.
  • laden : f. Çamdan çıkarılan zift gibi siyah ve kokulu zamk.
  • ladine : f. Kendir.
  • ladinî : Dinle alâkası olmayan. Dinsiz. Din dışı. (Bak: Lâik)
  • laedrî : Bilmiyorum. (Eski zamanda şüpheci olup hiç bir şeye inanamıyan sofestailere Lâ edriye denirdi. Septisizm. (Bak: Sofizm)
  • laf : f. Konuşma, tekellüm. * Söz, lâkırdı.
  • laf-i güzaf : f. Boş yere söz. Boş lâkırdı.
  • lafahr : Fahirsiz. İftiharsız. İftihar etmeksizin. * Fahrolmasın.
  • lafiyun : Sütleğen cinsinden bir ot.
  • lafk : İki şeyi birbirine çarpma.
  • lafz (lafiz) : Ağızdan çıkan söz, kelime. * Bir şeyi atmak.
  • lafz-perdazane : f. Çeşitli ve çok söyleyerek.
  • lafza : Bir tek söz veya kelime.
  • lafzan : Lafız itibariyle. Söz olarak. Söyleyerek. Yazılı olmıyarak.
  • lafzen : f. Geveze, çok konuşan. * Övünen, kendini medheden.
  • lafzî : Lafza ait ve müteallik. * Gr: Kelimenin söylenişine ve yapısına aid, onlarla alâkalı.
  • lafziye : Sözde ve yazıda görülen ve çok defa tasannua kaçan kelime süsleri.
  • lag : f. Lâtife, şaka. * Oyun.
  • lagar : f. Cılız ve zayıf hayvan.
  • lagarî : f. Cılızlık, zayıflık.
  • lagb (lügâb) : Zahmet, meşakkat. * Güve yemiş kuş kanadı. * Zayıf adam.
  • lagib : Acıkmış ve yorulmuş kişi.
  • lağim : Kaleleri düşürmek için gedik açmak veya düşman ordugâhına zarar yapmak maksadıyla açılan ve barut konulup atılan yerler. Bu işi yapanlara 'lâğımcı' denilirdi. Sonradan bu türlü More…
  • lagiye : Edebe aykırı ve fena söz.
  • laglaga : (C.: Laglag) Ördekten küçük bir güzel kuştur, başında az miktar beyaz tüyü vardır. Türk diyârında yavrusunu çıkarıp kış günlerinde Mısır'a gider.
  • lagm : İnanmayacak söz söylemek. * Bulaşmak.
  • lagt : Hafif hafif ses çıkarma. Mırıldanma.
  • lagv : Faydasız çirkin söz. * Köpeğin ürkmesi. * Deve avazı. * Rağbet olunmayan nesne. * Hükümsüz. * Kaldırmak. * Hata etmek. * İbtâl etmek.
  • lagviyyat : (Lagv. C.) Lağvlar. Boş sözler.
  • lagy : Avaz, ses, savt. * Yaramaz fuhuş sözler.
  • lagz : Kayma, sürçme.
  • lagzan : f. Kayan, sürçen.
  • lagzide : f. Kaymış, sürçmüş.
  • lagzide-pâ(y) : f. Ayağı kaymış. Ayağı sürçmüş.
  • lagziş : f. Sürçme, kayma. * Kayış, sürçüş.-LAH : f. Kelimenin sonuna ilâve olunarak 'yer' mânâsını verir. Meselâ: (Senglâh: Taşlık yer.)
  • lah' : (Gövde) sülpük ve sarkık olmak.
  • laha : Boş ve faydasız sözler konuşmak. * Ekmeği ıslatıp yemek. * Gıda. * Aldatıp kandırmak. * Karnın sarkık ve sülpük olması. ◊ f. Yama.
  • lahamet : Semizlik, etlilik, şişmanlık.
  • lahan : Bozulup kokmak.
  • lâhavle : (Lâhavle ve lâkuvvete illâ billâhil-aliyyil azim' cümlesinin kısaltılmışı ki, 'Kuvvet ve kudret ancak Cenab-ı Allah'tadır.' meâlinde olup bir belâ ve tehlike esnasında More…
  • lâhayr : Uğursuz, hayırsız.
  • lâhayre fih : Bu işte hayır ve uğur yok.
  • lahb : Sür'atle gitmek. * Eti kemikten ayırıp soymak.
  • lahc : Dar olmak. * Bir nesne, kabında paslanıp çıkmamak.
  • lahd (luhd) : (C.: Lühud) Mezar. Üstü yükseltilerek yapılan mezar. * Eğilmek. * Bir tarafına meyilli olan çukur.
  • lahe : f. Yama.
  • lahf : Örtmek, setr etmek. ◊ şiddetli vuruş.
  • lahh : Ulaşmak, varmak. * Yağmuru kesilmeyen bulut. ◊ Göz yaşının çok olması.
  • lahham : Kaz gibi büyük, başı kızıl, kanadı kara bir kuş. Vezega dedikleri keler.
  • lahi : (Bak: Lahâ')
  • lahî : Oyuncu. * Boşuna ve mânasız eğlenen. Oyalayan.
  • lahib : Açık yol.
  • lahif : Zulüm görmüş, ıztırab ve sıkıntı çekmiş.
  • lâhik : Yetişen, ulaşan, erişen. Eklenen, katılan. * Fık: Namaz başlangıcında imama uymuşken ayrılarak tekrar namaz bitmeden imama uyan.
  • lahik : Yetişen, vâsıl olan, ulaşan. * İlâve olan, eklenen. * Sonradan tâyin edilen, yenisi. (Bak: Lâhık)
  • lâhika : Ek, ilâve, katılan şey. Zeyl. Sonradan ilâve edilen, eklenen.
  • lahike : (C.: Levâhik) Gr: Ek, ilâve. (Bak: Lâhıka)
  • lahim : Et yediren. * Devamlı olarak et yiyen.
  • lahîm : Semiz, etli, şişman.
  • lahime : Et yiyen hayvan.
  • lahin : Telâffuz esnasında hususan Kur'ân okurken yanlışlık yapan.
  • lahis : Susuzluk veya sıcaktan dolayı dilini çıkararak soluyan köpek.
  • lahîs : Örülmüş. Dizilmiş. ◊ Dar nesne.
  • lahiyane ta'zib : f. Oyun olsun diye zahmet vermek. Oynarcasına azab vermek.
  • lahiz : f. Sel suyu.
  • lahîz : Benzer, misil, nazir.
  • lahk : (Lehak) Geriden yetişmek, ardından yetiştirilmek. * Alüvyon. Liğ. Akarsuların taşımasıyla gelen maddeler.
  • lahlaha : Güzel kokuların karışmasından meydana gelen koku. * Güzel kokularla yapılan bir nevi macun.
  • lahlahaniye : Pelteklik, kekemelik.
  • lahm : Et. Her şeyin içi ve üzeri. * Bir işi sağlam kılmak. * Kırık şeyi kuyumcunun yapıştırması. Lehimlemek. * Bir yerde ilişip kalmak.
  • lahm ü şahm : Et ve yağ.
  • lahme : Et parçası.
  • lahn : Güzel ve kaideli ses. * Nağme. * Kaideye uymayan yanlış okuyuş. * Usulüne uygun okumak. * Sadece muhatabın anlıyacağı şekilde remizle söz söylemek. * Meyl. * Fehmeylemek. * Lisan. * Lügat. More…
  • lahs : Gözün üst kapağının etli olması. ◊ Yalamak.
  • lahs (lihâs) : Darlık. * Şiddet. * Meşakkat, zahmet.
  • laht : f. Bir şeyin parçası, cüz'ü. ◊ İri cüsseli kimse.
  • lahus : Uğursuz, meş'um.
  • lahut : İlâhî âlem. Uluhiyet âlemi. Ruhanî, manevî alem.
  • lahutî : Uluhiyet âlemine mensub ve müteallik olan. Sır âlemi. Gaybî âleme ait. Ruhanî âlemle alâkalı.
  • lahutiyan : Uluhiyet âlemine girebilen melekler.
  • lahv : Kabuğunu soymak.
  • lahva : Abes, bâtıl sözleri çok söyleyen, boş konuşan kadın. (Müz: Elhâ)
  • lahy : Sakalın bittiği yer.
  • lahz : (Lahzân) Göz ucu ile bakma. ◊ Ahlâkı yaramaz kimse.
  • lahza : Göz açıp kapayacak kadar kısa zaman. Bir an. En kısa zaman. Göz ucu ile bir bakış. Zaman.
  • laic(e) : (C.: Levaic) Kalbini aşk ateşi saran kimse.
  • laiha : (Bak: Lâyıha)
  • lâilaç : Çâresiz, dermansız, imkânsız.
  • lâim : (Lâime) Çekiştiren. Levmeden. Başkasını kötüleyen.
  • lâime : (C.: Levâim) Çekiştirme, levmetme, kınama.
  • lâin : Lânet eden. Lânetleyen. * Herkesin kınadığı.
  • laîn : Lânetlenmiş, kovulmuş, merdud. Allahın rahmetinden mahrum.
  • lajverd : f. Lâciverd.
  • lak : f. Hakir, zelil, aşağı. * Tahta kadeh.
  • lak' : Atmak.
  • laka' : (C.: Elkâ) Kıymetsiz hakir nesne.
  • lakab : Asıl isminden başka sonradan takılan ad. Meşhur olan birinin sonradanki adı.
  • lakaf : Duvar yıkılmak.
  • lakane : Zeki ve seri anlayışlı olmak.
  • lakanik : Sucuk gibi içi doldurulmuş olan şey.
  • lakat : Yabandan toplanan nesne. * Mâdende bulunan gümüş ve altın parçaları.
  • lâkayd : Kayıtsız. Alâkasız. Karışmayan. Kıymet ve ehemmiyet vermeyen. Aldırış etmeyen.
  • lâkaydane : Kayıtsız ve alâkasızca. Mühimsemiyerek.
  • lâkaydî : Kayıtsızlık, ilgisizlik, alâkasızlık.
  • lâkelâm : Hiçbir diyecek yok.
  • lakf : Yutmak, bel etmek.
  • lakh (lakâh) : Davar yüklü olmak.
  • lakî : (Lâkıy) İtibarsız ve değersiz, zelil kimse. * Önemsiz ve kıymetsiz şey.
  • lâkih : (C: Levâkıh) Ağaca su yürüten rüzgâr. * Yağmur yağdıran rüzgâr. * Karnında yavrusu olan hamile deve.
  • lakîm : Yontulmuş veya yonulmuş.
  • lâkin : Amma. Fakat. Ancak. şu kadar var ki.
  • lâkinne : İstidrak edatıdır. İdrak istemek, anlamak istemek edatıdır ve bulunduğu kelimede bir şeyin anlamak istendiğini bildirir. Evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için More…
  • lâkis : Kötüleyici ve ayıplayıcı kimse.
  • lâkişe : Tutmaç aşı.
  • lakît(a) : Yerden kaldırıp alınmış ve sahipsiz kalmış bir şey. Sokakta bulunan mal, para. * Sokağa atılmış yeni doğmuş çocuk. (Bak: Lukata) * Üzerine ansızın gelinen kuyu.
  • lakk : Vurmak.
  • laklak : (C.: Lekâlik) Leylek.
  • laklaka : Leylek sesi. * Hareketten ve ıztıraptan dolayı çıkan ses. * Şiddetli ses ve galebe ile çağrışmak. * Boş ve mânasız söz.
  • laklakiyyat : '(Laklaka. C.) Faydasız, boş lâkırdılar; mânâsız sözler.'
  • lakm : Çabuk çabuk yemek yemek. Yutmak. * Seddetmek.
  • lakn : Anlamak. Fehmetmek. Çabuk kavramak.
  • lakpüşte : f. Kaplumbağa.
  • laks : Lâkab takmak. * Ayıplamak. * Yaramaz olmak. ◊ Yakmak. * Almak.
  • lakt : Dermek, toplamak, cem'etmek. * Ansızdan bir nesneye yetişmek.
  • lakve : Ağız çarpılması.
  • lâl : f. Dilsiz. Söz söyleyemiyen.
  • lâl ü ebkem : Şaşa kalmış. Sükuta mecbur olmuş. Susmuş.
  • lala : 'f. Osmanlı İmparatorluğu zamanında sadrazamlar hakkında 'Atabek' karşılığı olarak kullanılan bir tâbir olduğu gibi, şehzâdelerin mürebbilerine de bu ad verilirdi. * Saraya More…
  • lale : Lâle denen meşhur çiçek. * Vaktiyle suçluların ve delilerin boynuna takılan halka. * İncir koparmak için ucu çatallı değnek.
  • lalefam : f. Lâle renginde. Rengi lâlenin rengine benzeyen.
  • lalegun : f. Lâle renkli. Pembe.
  • lalehadd : f. Lâle yanaklı. Yanakları pembe renkte olan.
  • lalek : (Lâlekâ) f. Taç. * Papuç, ayakkabı. * Horoz ibiği.
  • lalerenk : f. Lâle renginde olan. Lâle renkli. Pembe.
  • laleruh : f. Lâle yanaklı. Yanağı lâle gibi pembe olan.
  • laleruhsar : f. Lâle yanaklı, al yanaklı.
  • lalesar : f. Lâlelik. Lâlebahçesi. * Sığırcık kuşu.
  • laleveş : f. Lâleye benziyen. Lâle gibi.
  • lalezar : f. Lâle bahçesi. Lâlelik.
  • lâm : Kur'ân alfabesinde yirmialtıncı harf olup, ebcedi değeri otuzdur.
  • lâmehale : Hilesiz. * Çaresiz, imkânsız, ister istemez.
  • lâmeşru : Meşru olmayan, şeriata uymayan, umumi nizam harici.
  • lâmi' : Parlak. Parlayan.
  • lâmia : Parlak. Parlayan. Parıldayan.
  • lâmih : (Lâmiha) (Lemh. den) Parlıyan, parıldıyan. Parlak.
  • lâmis : El ile tutup yoklayan. Dokunan. Temas eden.
  • lâmise : Dokunma hissi, duygusu. El ile olan his. Bir şeyin cesâmetini anlama duygusu.
  • lamme : Cin çarpması. Çarpıklık. * Yaramaz nesne.
  • lâmüdrik : Anlamayan. İdraksiz. İdrak etmeyen.
  • lâmüsellim : Hayır! Hiç teslim etmem!
  • lân : f. Hakikatsızlık, vefasızlık.
  • lânazîr : Eşsiz, nazirsiz, benzersiz. Eşi ve benzeri olmıyan.
  • lando : Fr. Üstü önden ve arkadan açılıp kapanır, körüklü, geniş araba nevilerinden biridir. Halk arasında 'Landon' şeklinde telâffuz edilen bu araba, fayton ve kupalara nazaran daha ağır More…
  • lâne : f. Yuva, ev.
  • lânegir : f. Yuva tutan.
  • lârayb : şüphesiz, şeksiz, tereddütsüz.
  • lâraybe fih : Onda hiçbir şüphe yoktur.
  • larkî : Keçiboynuzu.
  • las : f. Köpek, kelb. * Adi ipek. * Dişi hayvan.
  • laş : f. Hakir ve aşağılık kimse. Adi, zelil, itibarsız ve alçak kişi. * Çapul, yağma.
  • lasaf : Bir cins hurma. * Gübre otunun diplerinde biter hıyar gibi bir nesne. * Yapışmak. * Kurumak. * Parlamak.
  • lasaga : Hindibâ denilen ot.
  • lâsani : Tek, vâhid. İkincisi olmayan.
  • lasb : Yapışmak. * Dar olmak.
  • laşe : Cife. Kokmuş et parçası. * Fık: Karada yaşayıp boğazlanmaksızın ölen veya şer-i şerife uygun olmayan şekilde kesilen kanlı hayvan ve bunların tabaklanmamış (dibagat edilmemiş) derileri. * More…
  • lâşehâr : f. Leş yiyen.
  • lâşek : şek ve şüphe yok. şüphesiz. Elbette.
  • lâşey : Bir şey değil. Değersiz.
  • lasg (lüsug) : Kemik üstündeki derinin zayıflıktan kuruması.
  • lasib : (C.: Levâsıb) Yapışkan. * Dar ve derin kuyu.
  • lasîf : Parlayan, parıldayan. Parlayıcı.
  • lasik : Yapışık, yapışmış olan. Yapışıcı, yapışkan.
  • lasiyyema : Bâhusus. Hususan. Buna gelince. Herşeyden ziyade. Ençok.
  • lask : Yapışmak. Yapışık olmak. Ulaşmak.
  • lass : (C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.
  • lasta : ing. Bir geminin alabildiği yük.
  • lasv (lasy) : Sövmek, şetm etmek.
  • lât : İslâmdan önce Arapların Kâbe'de bulunan putlarından biri.
  • lat' : Yalamak. * Ayağıyla bir kimsenin belinden aşağısına vurmak.
  • lat' (lutû') : Yapışmak. * Ulaşmak, varmak.
  • lat'a : Dudaklarının içi beyaz olan kadın. * Çok yaşamış, ihtiyar kadın.
  • lat'e : Alın, cebhe.
  • lata' : Dudak içinde olan beyazlık.
  • latafe : Hediye, armağan.
  • lâtail : Boş, faydasız, abes, mânâsız.
  • lâtaknetu : Ayet-i Kerimeden bir kısım olup: Ümidinizi kesmeyiniz (meâlindedir.)
  • latenahi : Nihayetsiz. Sonsuz. Bitip tükenmeyen.
  • lateşbih : Benzetmeksizin. Benzetmek olmasın.
  • lath : Her şeyin azı. * Bulaşmak ve karışmak. * Birine iftira atmak. ◊ El ayasıyla vurmak.
  • latha : Leke.
  • latif : Mülâyim. Yumuşak. Nâzik. Mütenasip. * Güzel. Şirin. Küçük ve hoşa giden. * Cisimle alâkası olmayan. Göze görünmeyen. * Çok lutf edici. * Derin, gizli.
  • latife : Hoş söz. Şaka. Mizah. Söz ile iltifat. İnsanın çok ince ve hassas olup kalbe bağlı bir duygusu. (Mukabili ciddiyettir) (Bak: Letâif)
  • latifegu : f. Lâtifeci, şakacı. Lâtife söyliyen.
  • latifeperdaz : f. Şakacı, lâtifeci. Lâtife yapan.
  • latifeperdazan : (Lâtifeperdâz. C.) f. Şakacılar, lâtifeciler.
  • latîm : Babası ve annesi olmayan kişi. * Yüzünün bir tarafı beyaz olan at. * Yarış atlarının dokuzuncusu.
  • latîme : (C: Letâyim) Misk. * Güzel kokular konulan kap. *Attarlar pazarı. * Güzel kokulu nesneleri götüren deve.
  • latin : Eski Roma civarında iken sonradan genişleyen ve devlet kuran eski bir kavim ismidir. * Eski Roma. * Şarkta Katolik mezhebinden olanın ismi.
  • latince : Eski Roma'da konuşulan ve bugünkü Fransızca, İspanyolca, İtalyanca gibi dilleri doğurmuş olan ana dil ki, Hint-Avrupa dil âilesinin önemli bir kolu olan İtalik grubundandır.
  • latm : Karıştırmak. Yapıştırmak. * Tokat vurmak.
  • latma : şamar, tokat.
  • latmahâr : f. Tokat yiyen. Şamar atılan kimse.
  • lats : Dövmek. * şiddetle basmak.
  • latt : (C: Litât) Gerdanlık. * Lâzım olmak. * İnkâr etmek. * Sarkıtmak. * Örtmek.
  • lâtuhsa : Sayısız. Sayıya gelmez. Hesaplanmaz.
  • lâubali : Alâkasız, kayıtsız, hürmetsiz, dikkatsiz. Senli benli. ('Lâ' harfi ile' Ubâli' muzari fiilinden müteşekkildir.)
  • lâubaliyane : f. Lâubalilikle. Kayıtsız, alâkasız, saygısız ve dikkatsiz bir şekilde. Senli benli olarak.
  • lauk : Yalanmış nesne. * Az, kalil.
  • lav : Fr. Yanardağların ve volkanların ağızlarından püskürüp soğuyunca donan madde.
  • lâvallah : Vallahi hayır.
  • lavanta : Çeşitli çiçek ve bitkilerden alınan esanslarla yapılan güzel kokulu sıvı.
  • lay : f. Tortu, posa. * Kül. * Çamur. ◊ f. Söyleyen, söyleyici.
  • lâya'kil : Aklı başında olmıyan, dalgın, bîhoş. Yaptığını bilmez.
  • lâyebgiyan : Biri ötekine tecavüz edip karışmaz ve hâsiyetini bozamaz (meâlinde olup, nefyedilmiş muzari fiilidir.)
  • lâyecuz : Câiz değil, olamaz, müsaade verilmez.
  • lâyefhem : Anlayışsız, idrakten âciz.
  • lâyefna : Bitmez, tükenmez. Fenaya gitmez. Yok olmaz.
  • lâyemut : Ölmez. Mahvolmaz. Hayatı sona ermez.
  • lâyenbagî : Lâyık olmaz. Yakışmaz. Uymaz.
  • lâyenfekk : Bölünemez, ayrılamaz. Parçalanamaz.
  • lâyenkati' : Aralıksız. Kesilmeksizin.
  • lâyetecezza : Bölünmez. Parçalanmaz. Ayrılmaz. Tecezzi kabul etmez.
  • lâyetegayyer : Değişmez, bozulmaz.
  • lâyetenahî : Sonsuz. Nihayetsiz.
  • lâyetenahiyet : Lâyetenahilik, sonsuzluk, nihayetsizlik.
  • layetezelzel : Sarsılmaz. Tezelzül etmez.
  • lâyezal : Zeval bulmaz. Yok olmaz.
  • lâyih (lâyih) : Parlak. Meydanda. Aşikâr. Hatıra gelen.
  • lâyiha : Düşünülen veya tasavvur edilen bir şeyin yazılması. Tasarı.
  • lâyik : (Liyakat. den) Yakışır ve yaraşır. Uygun, münasib ve muvafık.
  • lâyim : Azarlayan.
  • lâyu'kal : Anlaşılmaz, akıl ermez. Akıl ile idrak olunmaz.
  • lâyu'la : Üstüne çıkılmaz, çok yüksek. * Galip ve üstün gelinemez.
  • lâyu'ref : Bilinmez. Tarif edilmez.
  • lâyuad : Adedi belli olmayan. Sayısız. Pek çok.
  • lâyüfhem : Anlaşılmaz. Fehmedilmez.
  • lâyüfna : Tüketilmez, yok edilmez.
  • lâyuhsa : Hesaba gelmez. Hesabsız. Pek çok.
  • lâyuhtî : Hatâsız, hatâ işlemez. Yanılmaz.
  • lâyülhîhi : (İlhâ. dan) Ona gaflet vermez. Onu boş şeyler meşgul etmez. Boşuna iş yapmaz.
  • lâyüs'el : Mes'uliyetsiz. Mes'ul tutulamaz. Sorumsuz.
  • lâyutak : Güç yetmez. Dayanılmaz. Takat yetmez. Çekilmez.
  • lâyuzal : İzale edilmez, tükenmez, zeval bulmaz.
  • laz : Doğu Karadeniz bölgesinde, bilhassa Rize dolaylarında yaşayan bir kavim. * Bu kavimden olan kimse.
  • laza : Ateş. Alev. * Cehennem'in altıncı katı.
  • lâzâle : (Lâzâlet) Zeval bulmasın, zâil ve eksik olmasın. * Olsun!
  • lâzâle âliyen : Yüce ve âli olsun.
  • lâzeval : Zevalsiz. Sonu gelmez. Zeval bulmaz.
  • lazî : (Bak: Lazâ)
  • lazib : Sâbit olan, yapışan.
  • lâzik : Yapışkan, yapışıcı. Yapışmış olan.
  • lâzim : Lüzumlu, gerekli. * Bir şeyden aslâ ayrılmayan. Bir işte beraber bulunmasına ve vücuduna ihtiyaç olan şey. * Gr: Müteaddi olmayan.
  • lâzim-amed : f. Lâzım gelir, lüzum eder. Lâzım geldi.
  • lazistan : Lazlar'ın oturduğu bölge olan Rize dolayları. Osmanlı İmparatorluğu zamanında Rize sancağına verilen ad.
  • lazlaz : Yol gösterici, kılavuz.
  • lazlaza : Yılanın deprenmesi.
  • lazuk : Yaraya yapışıp onulmayınca kopmayan devâ. ◊ Yapışkan nesne. * Yapışkan balçık.
  • lazz : Devamlı yağan yağmur. * Men'etmek, engel olmak.
  • le'va : Şiddet. * Maişet darlığı, geçim zorluğu.
  • leal : İnci.
  • leali : (Leâl. C.) İnciler. Lü'lüler.
  • leali-feşan : f. İnciler saçan.
  • lealle : (Bak: Laalle-İnne)
  • leamet : Alçaklık, âdilik, zillet, denaet, aşağılık.
  • leb : f. Dudak. Şefe. * Kenar. * Sahil. Kıyı.
  • lebab : Sahralarda ve çayırlarda az miktar olan yaş ot.
  • lebabe(t) : Akıllılık, zeyreklik. Akıl sahibi olma.
  • lebaçe : f. Önü açık elbise. Hırka.
  • lebad(e) : f. Yağmurluk.
  • lebaleb : Ağzına kadar dopdolu. * Ağızdan ağıza.
  • leban : Göğüs.
  • lebb : Lâzım olmak. * Akıllı olmak.
  • lebban : Sütçü.
  • lebbe : Göğsün gerdanlık takılan yeri. * Devenin ve sığırın, göğsünden boğazladıkları yeri. * Evlâdını ve erkeğini seven kadın.
  • lebbeleb : (Leb-beleb) f. Dudak dudağa.
  • lebbeste : (Leb-beste) f. Ağzı bağlı. Susan, konuşmayan.
  • lebbeyk : Buyurunuz. Emredersiniz.
  • lebbeyk-zen : f. Lebbeyk diye söyleyen. Emre hâzır olan. Râzı olan.
  • lebc : Güreşmek. * Sar'a tutup düşmek.
  • lebcünban : f. Dudak oynatan. Söz söyliyen, konuşan.
  • lebdeğmez : t. Dudak değmez. * Edb: Dudaktan çıkan harflerden olan 'B-F-M-P-V' sessizlerinin içinde bulunmadığı manzumeler.
  • lebeb : (C: Elbâb) Göğüste gerdanlık takılan yer. * Atın göğsüne yapılan sinebend. * Devenin ve sâir davarın göğsüne bağladıkları nesne. * Dağ eteğinde olan azıcık yumuşak kum.
  • lebed : Yünden yapılan keçe. * Bir yerde mukim olmak. * Bir şeye yapışmak.
  • lebeke : Şerit parçası.
  • leben : Süt. * Boyun ağrısı. (Bak: Libâ')
  • lebenî : (Lebeniyye) Sütle alâkalı. Sütlü.
  • lebeniyyât : (Lebeniyye. C.) Sütlü nesneler.
  • lebgüşa : f. Dudağı açık. Söyleyen, konuşan.
  • lebh : 'Bir büyük ağacın adı. (Bir kimse kabuğunu yarsa filhâl o kişiye uyuşukluk gelir; o ağaçtan tahtalar biçip gemi yaparlar. Rivâyet olunur ki, iki tahtasını birbirine bitiştirip bir yıl More…
  • lebî : f. Dilim. Ekmek, kavun, karpuz vs. dilimi.
  • lebid : Küçük çuval.
  • lebik : Tatlı sözlü. Yumuşak konuşan. * Zeki, anlayışlı, akıllı.
  • lebine (libne) : (C.: Lebin) Kerpiç.
  • lebk (lebâka) : Akıllı olmak. * Islah etmek, terbiye etmek. * Karıştırmak. * Yumuşak etmek, yumuşatmak.
  • lebkus : Mürr denilen acı Yemen zamkının adı.
  • lebküşa : f. Dudağı açık. Konuşan, söyleyen.
  • leblab : Sarmaşık denen bir bitki.
  • leblebe : Esirgemek. * Oğula ve kıza çok fazla düşkün olmak.
  • lebn : Vurmak.
  • lebriz : f. Taşacak kadar. Ağıza kadar. Taşkın.
  • lebs : Giyecek şey. * Giyme. Giyinme. * Bir mânayı diğer bir mânâ ile karıştırmak. Sözün karışık ve şüpheli olması. Sözü karıştırıp şüpheye düşmek. ◊ Bir yerde eğlenip durma. Vakit More…
  • lebsan : Hardala benzer bir ot. * Yabani hardal.
  • lebt : Güreşmek.
  • lebteşne : (C.: Lebteşnegân) f. Susamış.
  • lebun : Sütlü hayvan. Sütü bol olan hayvan.
  • lebus : Her giyecek ve örtünecek nesne.
  • lebve : Dişi arslan.
  • lebz : Vurmak. * Yemek.
  • lec : f. Tepme.
  • leç : f. Yanak. * Yüz.
  • leca : Su boğası.
  • leca' : Sığınmak. * Saklanmak, gizlenmek. * Zaruret.
  • lecac : (Lecâcet) Çekişme, inad etme, ayak direme (düşmanlıkta). Taannüd.
  • lecc : Dar şey. * Düşmanlıkta ve husumette inad edip ayak direme.
  • leccac : İnatçılık. Muannidlik. * İnatçı, inad edip ayak direten. Muannid.
  • lecce : Avaz, ses, savt.
  • leceb : Avaz, ses, savt.
  • lecebe : (C.: Elcâb-Licâb-Lecebât) Doğurduktan dört ay sonra sütü çekilmiş davar.
  • lecem : Cemaat, topluluk.
  • lecen : Bir şeye musallat olmak, ilişmek.
  • lecin : Ağaçtan yaprak dökmek.
  • leclac : Sözü tutuk söyliyen. * Satranç oyununun icatçısı. * Bir harfi iki kere söyliyen.
  • leclec : Tereddüt olunan.
  • leclece : (Sözde) karasızlık, tereddüt. * Lokmayı ağızda döndürmek ve çiğnemek.
  • lecm : Şahmed-ül arzdan büyük bir tepenin adı.
  • lecn : Yalamak. * Deve için yem yapmak.
  • lecne : Bir mes'ele için toplanan cemaat.
  • lecüc : Pek inadçı ve hasım olan. * Suyu çok olan yer.
  • lecun : Halsiz, yaşlı davar.
  • lecz : Ulaşmak, varmak. * Yapışmak. ◊ Köpeğin kab kacak yalaması.
  • leda : Beden.
  • leda (lede) : Sırasında, yapıldığında (mânâsına kullanılır). * Yan, nezd. (Bak: Ledün)
  • ledd : Düşmana galip olmak. * Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
  • leddam : Eski elbiseleri yamalıyan.
  • leded : Katı husumet, şiddetli düşmanlık.
  • ledem : Akrabadan nikâhı haram olan.
  • ledeyk : Senin yanında. Senin indinde.
  • ledg : (Teldag) Yılan veya akrep sokması. * Mc: Sözle birini incitmek. * Ekşilik.
  • ledîd : Derenin iki tarafı.
  • ledîg : Yılan veya akrep gibi hayvanlar tarafından sokulmuş kimse.
  • ledîm : Yamanmış eski elbise.
  • ledîs : Tenbel kimse.
  • ledm : Taşı taşla vurmak. * Yere düşen taştan çıkan ses. * Kaftana yama vurmak. * Defetmek, kovmak.
  • ledn : (C.: Lidân-Ledun) Taze ve yumuşak olan ağaç budağı.
  • leds : Yalamak. * Davarın ayağına nal vurmak. * Yırtık dikmek.
  • ledüd : (C.: Elidde) Hastanın ağzına dökülen ilâç. * Çok husumet, şiddetli düşmanlık.
  • ledün : İnd kelimesi gibi, zaman ve mekân zarfıdır.
  • ledünn : (İlm-i ledünn) Garib bir ilim ismidir. Ona vakıf olan, mesturat ve hafâyayı, gizlilikleri münkeşif bir halde göreceği gibi, esrar-ı İlâhiyyeye de ıttıla' kesbeder. Bu ilm-i şerifin More…
  • ledünnî : Ledünn ilmine mensub ve müteallik. Ledünne dair ve ait.
  • lef' : Örtmek, setr etmek. * şâmil olmak.
  • lef'e : Kemiksiz et.
  • lefa : Vurmak. * Soymak.
  • lefaif : (Lifafe. C.) Sargılar, örtüler. Zarflar.
  • lefaz : Dinleyenin anlayamadığı belirsiz sesler.
  • lefc : (Lefce) Kalın dudak.
  • lefef : Pelteklik, kekemelik. * Yorgunluk. * Besililik, semizlik.LEFEHAN : Vurmak.
  • leff : Sarma. Dürme. İçine toplama. İliştirme. Rabtetme.
  • leffaf : Çok konuşan, çok lâf eden. Pek fazla söyliyen. Can sıkan.
  • leffat : Yaramaz huylu, ahmak adam.
  • leffen : Beraber sararak. İliştirilmiş olarak. Rabtedilmiş olarak.
  • lefh : Yakmak. * Vurmak. * Fakirlik, fakir. * İflas. * Tavşancıl kuşu. * Karga.
  • lefif : Sarılmış, dürülmüş. * Gr: Kökü üç harfli olduğunda iki harfi 'elif' veya 'yâ' nın yan yana olduğu kelime.
  • lefk : Giymek. * Örtünmek. * İki parçayı birbiri üstüne koyup dikmek. ◊ Hamâkat, ahmaklık.
  • left : Yüz döndürmek.
  • leftiye : Şalgam.
  • lefüt : Evvelki kocasından çocuğu olan ve daima çocuğuna iltifat eden evli kadın.
  • lefz : (C.: Elfâz) Atmak. * Söz.
  • legabe : Hamâkat, ahmaklık. * Zayıflık, zaaf.
  • legat : Sesler kelâmla karışık olmak.
  • legorn : ing. Çok yumurtlayan bir tavuk cinsi.
  • legub : Fikri, re'yi zayıf olan. Ahmak.
  • leh (lehu) : Hakkında, onun için, onun faydasına veya zararına.
  • leha : (Lehu. nun müennesidir) Hakkında. O kadın için. ◊ (Lehât. C.) Küçük diller.
  • lehaa : Zayıflıktan dolayı âzâların sülpük ve sarkık olması.
  • lehak : Çok beyaz. * Öküz, sevr. ◊ Çok beyaz olan. ◊ Yetişmek.
  • lehame : Etlilik, semizlik.
  • lehan : Akıllılık.
  • lehas : Susuz kişi.
  • lehat : (C.: Lehâ ve Lehevat) Küçük dil.
  • lehaz : Gözucu.
  • lehaza : Gözucu ile bir şeye dikkatlice bakmak.
  • lehban : Susuz kişi. (Müe: Lehbâ)
  • lehbet : Susuzluk.
  • lehc : Haris olmak.
  • lehce : Bir beldenin konuşma şekli, dil. Konuşma tarzı.
  • lehcem : Geniş yol. * Büyük kadeh.
  • lehd : Def'etmek, kovmak. * Ağır etmek, ağırlaştırmak.
  • leheb : Ateşin alevlenmesi. Ateş alevi. Havaya yükselen toz.
  • leheb suresi : Kur'an-ı Kerim'in 111. suresi olup 'Tebbet, Mesed' Suresi de denir. Mekkîdir.
  • leheban : Ateşin alevlenmesi.
  • lehef : Kaybolan bir şeyden dolayı müteessir olup üzülme.
  • lehesan : Susuzluk.
  • lehevat : (Lehât. C.) Küçük diller.
  • lehf : Yok olan şey için hasret çekip üzülmek.
  • lehfan : Kalbi yanık, hasret çeken. Özleyen.
  • lehhan : Okurken çok yanlışlık yapan kimse.
  • lehib : Açık yol.
  • lehîb : Eti az deve, zayıf deve.
  • lehîd : Götürdüğü yük ağır olduğundan eziyet çeken deve.
  • lehîde : Koyu olan bulamaç.
  • lehîf : (Lehfân) Mahzun, hüzünlü, üzüntülü, kederli.
  • lehinde : t. Onun faydasına, aleyhinde olmadan. Onun için, iyiliğine.
  • lehîre : Kısa boylu kötü huylu kadın.
  • lehiv : (Lehv) Günahlı, şehevi, nefsâni meşguliyet. Kadınla yabancı erkeğin oynaması. * Eğlence, oyun.
  • lehk : şiddet. * Meşakkat, zahmet. * Birbiri içine girmek.
  • lehle : Süst ve zayıf nesne. * Seyrek dokunmuş bez. * Fusaha indinde makbul olmayan şiir ve söz.
  • lehm : Bir şeyi hemen yutma.
  • lehs : Nefesi kesilip dili dışarı çıkarma. ◊ Yalamak.
  • lehsan : Susuz.
  • leht : f. Bir bütünün cüz'ü. Bir şeyin parçası. ◊ Bir nevi yürüyüş. ◊ Vurmak. * Atmak.
  • lehu : (Bak: Leh)
  • lehum : Obur, çok yiyici.
  • lehüm : Onlar için. Onlara.
  • lehüma : (Tesniye) O ikisi için. İkisi hakkında.LEHV : (Bak: Lehiv)
  • lehviyyat : f. (Lehv. C.) Lehivler, kadınlı erkekli haram eğlenceler, oyunlar. Nefsanî gayr-i meşru oyun ve eğlenceler.
  • lehz : Vurmak. * Dürtmek. * Karıştırmak.
  • leim : Alçak, deni, rezil, zelil, levm edilen. Cimri. * Mayası bozuk ve kötü.
  • leiman : (Leim. C.) Alçak, zelil ve aşağılık kimseler. Pinti ve cimri insanlar.
  • leimane : Alçakça. Zelilane bir tarzda.
  • lein : Vallahi eğer.
  • lek : f. Ahmak, ebleh, sersem. * Yüzbin. * Kırmızı boya çıkarmaya yarayan bir maden.
  • lek (leke) : Sana, senin için, senin hakkında.
  • lek' : Isırmak. * Yapışmak. * Kir. ◊ Vurmak.
  • leka' : (Lek'â) : Yaramaz, hakire kadın.
  • lekalik : Büyük, etli, şişman kadın. * Büyük deve. ◊ (Laklak. C.) Leylekler.
  • lekanet : Zeki ve anlayışlı olma.
  • leke : t. Benek. Kir izi. * Kusur.
  • leked : Yapışmak. * Lâzım olmak. ◊ f. Çifte, tepme.
  • lekedar : f. Lekeli, ayıplanmış. * Pislenmiş. * İttiham edilmiş.
  • lekedhar : f. Çifte yiyen.
  • lekedkub : f. Çifte yiyen. Hayvanların ayakları altında ezilen.
  • lekedzede : f. Çifte yiyen.
  • lekedzen : f. Tepme veya çifte vuran. Çifte atan.
  • leken : (C.: Elkân) Leğen.
  • leki' : Hor ve hakir kimse.
  • lekîf : Dolu havuz.
  • lekîk : (C.: Likâk) Zayıf ağaç. * Kemik aralarında olan et.
  • lekîta : (Bak: Lakita)
  • lekleke : Yoğun gövdeli ve şişman olmak, etli olmak.
  • lekm : Yumrukla vurmak.
  • lekz : Vurmak.
  • lem : (Arabçada cezm harfidir) Muzari fiilinin başına getirilirse, nefyeder, cezmeder, sâkin okutur. 'Gelir' fiilini 'gelmedi' yaptığı gibi. (Bak: Lem-yezel)
  • lem' : Parıldama, parlama. Parlayış. ◊ Terk etmek, bırakmak.
  • lem'a : (C.: Lemâat) Parlamak. Şimşek gibi çakmak. Güneş ve yıldız gibi parlamak. * El ile veya elbise gibi bir şeyle işaret etmek.
  • lem'a-paş : f. Parıldayan, parlayan.
  • lem'a-riz : f. Parlayan, parıldayan.
  • lemean : Parlama, parıldama.
  • lemeat : (Lem'a. C.) Parlayışlar, parıltılar.
  • lemehat : (Lemha. C.) Bir defa göz atmalar. * Parıltılar, çakmalar.
  • lemem : Günaha yakın olmak. * Küçük günahlar. * Delilik, cünun. * Musibete yakın olmak.
  • lemh : Göz atma, bir defa bakış. * Parlama, parıltı.
  • lemha : Bir göz atmak. * Şimşeğin bir defa çakışı.
  • lemîs : Câriye ismi.
  • lemk : Yazmak. * Bozmak, mahvetmek. * Vurmak.
  • lemleme : Bir şeyi evvel yapmak.
  • lemm : Parça parça şeyleri toplamak, cem' etmek. * Islâh etmek. * Bulduğu şeyi, haram helâl demeyip yemek. * Şiddet ve meşakkat. * Az şey. * Konmak. Nâzil olmak.
  • lemma : (Harf-i cerdendir) Vaktâki, o zaman (mânâsındadır.) İstisna için: 'İllâ' yerinde de olur.
  • lemme : (C.: Lemmât) şiddet. Meşakkat, zorluk. * Az şey.
  • lems : Dokunmak, el ile tutmak, ellemek, yapışmak. * Beş duygudan biri, dokunma duygusu. ◊ Yalamak.
  • lemsa : Pürüzsüz, düz.
  • lemsî : Hissedilmeğe, dokunma ile duymağa ait ve müteallik.
  • lemsiyet : Bir cisme veya bir mâdene parmakla dokunmaktan gelen his.
  • lemy : Dudak içinde olan siyahlık.
  • lemz : Ağızda olan yemek artığını dil ile araştırmak. ◊ Ayıplamak. Dil ile tân etmek.
  • lemze : Göz veya kaşla işaret etmek.
  • len : 'Gr: (Muzâri fiilini nasbeden edatlardan birisi). Bir işin aslâ olamıyacağını ifade eder: $ cümlesinde; kâfirler aslâ Cennete giremezler, derken olduğu gibi. (Bak: Huruf-u nâsibe)' More…
  • lenc : f. Edâ, naz ve cilve ile salınma.
  • lenf : '(Lenfâ) Tıb: İnce damarların içinde dolaşan beyaz kan. Kanın esasını teşkil eden sıvı. * Eski tıbba göre; ahlât-ı erbaa'dan birisi. (Bak: Hılt)'
  • lenfisam : Aslâ kırılmaz, kopmaz.
  • leng : f. Topal, aksak. Yolcuların bir yerde iki gün kalması. * Tenasül organı.
  • leng-fahte : f. Topal güvercin.
  • lengâne : f. Topalcasına. Topallıyarak.
  • lenger : f. Gemiyi yerinde sâbit kılmak için denize atılan zincir ucundaki büyük demir çapa. * Bakırdan yayvan ve kenarları genişçe sahan veya tepsi.
  • lenger-endaz : f. Lenger atan, demir atan. Demir atmış olan gemi.
  • lenger-hane : f. Lenger yapılan yer. Lenger imal edilen yer.
  • lengerî : f. Büyük bakır sahan, lenger.
  • lengî : f. Aksaklık, topallık.
  • lerzan : f. Titrek, titreyerek.
  • lerze : f. Titreme, titreyiş. Sallantı.
  • lerzebahş : f. Titreme veren, titreten.
  • lerzedâr : f. Titrek, titreyici.
  • lerzenâk : f. Titrek, titreyici. Titremeğe tutulmuş.
  • lerzende : f. Titreyen, titrek.
  • lerzeresan : f. Titreme veren, titreten.
  • lerziş : f. Titreme, titreyiş.
  • les' : Yılan ve akrep gibi hayvanların sokması.
  • lesa : Islak ayakla bir şeye basmak. * Yaş olmak, ıslanmak.
  • lesa' : Kolayca çocuk doğurmak.
  • lesak : Yaşlık, ıslaklık.
  • lesas : Hırsızlık yapma. Sirkat.
  • lesaset : Hırsızlık.
  • lesb : Vurmak. * Yalamak. * Yapışmak. Cem'etmek, toplamak.
  • lesd : Yalamak. Emmek.
  • lesen : Fesâhat. Düzgün, güzel ve akıcı konuşma.
  • lesin : Ülfet, alışkanlık.
  • lesk : Yapışmak.
  • leşker : f. Asker.
  • leşkergâh : f. Ordu yeri.
  • leşkerî : f. Askere ait. Askerle alâkalı.
  • leşkeriyan : (Leşker. C.) f. Askerler, leşkerler.
  • leşkerkeş : f. Asker çeken. Askerleri idare eden. Kumandan.
  • leşkerşikâf : f. Düşman askerini kıran.
  • leşkerşiken : f. Düşman askerini kıran.
  • leşkerşükûf : f. Düşman askerini kıran.
  • leslese : Men'etmek, engel olmak.
  • lesm : Ağzını örtmek. * Öpmek. * Kırmak. ◊ İlzam etmek, susturmak.
  • lesme : Yüzörtüsü, peçe.
  • less : Dâim olan. Devamlı olan. ◊ Yemek. * Yalamak.
  • lest : f. Güzel, hoş, iyi. Kuvvetli, kavi.
  • lesu' : (Akrep veya yılan gibi hayvanlar) sokmuş.
  • lesus : (Lesusiyet) Hırsızlık, sirkat. Hırsızlık yapmak.
  • let : f. Dayak, kötek. * Dövme, vurma. * şiddetle çarpma.
  • let' : Atmak. * Doğurmak. * Cima etmek.
  • letac : Vahşi sığır, yabani sığır.
  • letafet : Hoşluk, lâtiflik. * Cisimden alâkayı kesip bir nevi nurâniyet kesbetmek. * Güzellik, nezaket, yumuşaklık, hafiflik.
  • letaif : Lâtif duygular.
  • letb : Gitmek. * Devretmek. * Bir şeyden ayrılmayıp, ona bağlanmak.
  • leteyya : Büyük emir.
  • letf : Sık olmak. * Bahçede ağaçların sık bitmesi. * Yaraşıklı olmak.
  • lethan : Karnı aç olan kişi.
  • lethurde : f. Dayak yemiş, dövülmüş, kötek yemiş.
  • letm : Davarın boğazlanacak yerine bıçak çalmak.
  • letre : f. Parça parça. Paramparça. * Eski, yırtık.
  • lett : Bağlama. * Karıştırma. * Vurma, dövme, dayak atma. * Yanaşma, yaklaşma.
  • letta : Büyük emir.
  • leüm (leim) : (C.: Liâm) Aslı alçak yaramaz kişi.
  • leus : Çok yeyici kişi, obur.
  • lev : Gr: (Şart edâtı) Dahâ ziyade, olsa bile (manâsına gelir.) 'İnne' gibi mâzi mânâsını muzariye çevirmeyip aksine muzâriyi de mâziye çevirir. Temenni edâtı ve vasıl edâtı olur. Meselâ More…
  • lev' : Yanma. * Yakma.
  • lev'a : (C.: Leveât) Gönül acısı, kalb acısı. Yürek yanıklığı.
  • leva : Bulgar parası.
  • levahik : (Lâhık. Lâhıka. C.) İlâveler, ekler. Lâhıkalar.
  • levaic : (Lâice. C.) Kalbleri aşk ateşiyle yananlar.
  • levaih : (Levâyih) (Lâyiha. C.) Lâyihalar.
  • levaim : (Lâime. C.) Bir kimsenin yüzüne karşı çekiştirmeler, levmetmeler. Zemmetmeler. Başa kakmalar.
  • levami' : (Lâmia. C.) Parıldayan şeyler, nurlar, parıldamalar.
  • levazim : İhtiyaç maddeleri. Lüzumlu madde. * Ask: Silâhlı kuvvetlerin yiyecek ve giyecek maddelerini, silâh ve cephane dışında kalan çeşitli araç ve ihtiyaçlarını ifade etmek üzere kullanılan umumi More…
  • levazimat : (Levazım. C.) Lüzumlu maddeler.
  • levban : Siyah taşlı yer.
  • levc : Ağız içinde lokma veya başka bir şeyi döndürüp çevirme.
  • levca' : Hâcet, ihtiyaç.
  • leveat : (Lev'a. C.) Sevgiden ve mecazî aşktan gelen iç yanıklıkları. Yürekten gelen acılar.
  • levend : (Levent) f. Yeniçeri devrinde deniz erlerine verilen bir isim. Asker. * Mc: Boylu boslu, yakışıklı, çevik kimse.
  • levendân : (Levend. C.) f. Leventler, askerler.
  • levendâne : f. Leventçesine, hızla, süratle.
  • levg : Ağızda bir cismi çiğneyip sonra dışarı tükürmek. * Yalamak.
  • levh : Görünen ibretli manzara. * Üzerinde yazı veya şekil çizilebilir düzlük. * Seyredilen yerin çizili sureti. * Ayet, hadis veya büyüklerin ders verici sözleri. Yazılı şey. * Şimşek çakmak. * More…
  • levha : Üzerinde yazı veya resim bulunan, duvara asılacak kâğıt. * Bir sayfanın üzerindeki kalın yazı.
  • levid : f. Çok büyük tencere. Kazan.
  • levîse : Çeşitli topluluklardan bir yere toplanmış olan kimseler.
  • leviyye : Bir kimse için ayrılıp saklanan yiyecek.
  • levk : Çiğnemek.
  • levka : Ceviz ağacı.
  • levlake : Eğer sen olmasaydın (meâlindedir).
  • levleb : Makara deliğine soktukları ip.
  • levm : Çekiştirmek. Birisinin yüzüne karşı kötü söz söylemek. Zemmetmek. Paylamak. Başa kakmak.
  • levma : (C.: Levâyim) Azarlama.
  • levme : Kınanmaya ve çekiştirilmeğe sebep olacak şey.
  • levn : Renk, boya. Sıfat, nev', çeşit, tür. Bir şeyi diğerinden ayıran alâmet.
  • levs : Pislik, murdarlık. Kir. * Zor. Kuvvet. * Tam olmayan, zayıf beyyine. * Bir şeyi ağızda öte beri gevelemek. * Deprenmek. * Bulaştırmak ve karıştırmak. Bulaşıklık. * Cerâhet, yara. More…
  • levşeb : Kurt, zi'b.
  • levsiyyât : Kirli ve pis şeyler.
  • levt : Gizlemek, saklamak. * Sorduklarını değil de başkasını haber vermek. ◊ Yapışmak. * Varmak, ulaşmak.
  • levv (lüvv) : Mürr dedikleri acı Yemen zamkı.
  • levvah : Yakıcı ve bozucu.
  • levvam : (Levvâme) Levm ve itâbedici. Zemmeden, çekiştiren, dedikodu yapan. Serzenişte bulunan. Başa kakan, paylayan.
  • levy : Bükmek. * Eğmek, meylettirmek. * Karın ağrısı. * Mide fesadı.
  • levz : Sığınma, himâyesine girme.LEVZ : Bâdem.
  • levzaî : Akıllı, zarif kimse.
  • levze : Bir tek bâdem. * Tıb: Bâdemcik.
  • levzetân : İki bâdemcik, bâdemcikler.
  • levzeteyn : Bâdemcikler, iki bâdemcik.
  • levzîne : f. Bâdemli helva. * Bâdem helvası.
  • levzînec : Bâdemli helva.
  • levziyyat : Bademle yapılmış tatlılar.
  • ley : f. Kab, zarf, mahfaza. * Çamur.
  • leyail : (Leyl. C.) Geceler.
  • leyal : (Leyâli-Leyâil) (Leyl. C.) Geceler.
  • leyan : f. Parlıyan, parıldıyan. Parlayıcı. ◊ Huzur ve rahatta olan.
  • leyg : İyi huylu olmak. * Sözü açık ve fasih söyleyememek.
  • leyh : Örtünmek, bürünmek.
  • leyk : f. Ammâ, lâkin, fakat. ◊ Lâyık olmak.
  • leykin : f. Lâkin, ammâ, fakat.
  • leyl : Gece. (Bak: Leyle)
  • leyl suresi : Kur'an-ı Kerim'in 92. Suresinin ismidir.
  • leyl ü nehar : Gece ve gündüz.
  • leyla : Çok karanlık gece. * Arabi ayların son gecesi. * Leylâ ile Mecnun hikâyesinin kadın kahramânı.
  • leylak : Salkım şeklinde mor ve beyaz renkli çiçekleri olan bir nebat adı.
  • leylakî : f. Leylak renginde olan. Mor renk.
  • leyle : Bir tek gece, bir gece. * Gece. (Bak: Leyl)
  • leylen : Geceleyin, gece vakti.
  • leylî : Gececi. Geceleyin kalan. Yatılı. Geceye âit. Geceye mensub.
  • leym : İnsanlar arasında sulh etmek, barış yapmak. * Salâh. * Bir nârenciye meyvesi.
  • leymun : (Leymon) Limon.
  • leynet : Yumuşak koltuk yastığı.
  • leys : Adem. Yokluk. Gayr-ı mevcud. (Bunun aslı 'lâyese' idi. Yâ'yı tahfif için 'leyse' oldu.) Hükemâlar arasında 'eys' vücud, 'leys' adem mânâsında More…
  • leys (lâyis) : (C.: Lüyus) Arslan. * Sinek avlayan örümcek. * Arasında yaş ot bitmiş olan kuru ot. * Birbirine girmiş ot. * Semiz ve şişman kimse.
  • leyse : Olmadı (meâlinde fiil-i müşebbehtir)
  • leyse kemislihi şey'ün : Ne zâtında, ne sıfâtında, ne de ef'âlinde naziri yoktur, şebihi olamaz!.
  • leyt : Sarfetmek, harcamak. * Hapsetmek. ◊ Ulaşmak, varmak.
  • leytan : şeytan.
  • leyte : Keşke olsa idi. Ne olaydı meâlinde olan huruf-u müşebbeh bir fiildir. İsimlerini nasbeder, (yâni, üstün okutur), haberini ref'eder (yâni ötre okutur). (Bak: İnne)
  • leyy : Def'etmek, kovmak. * Harcamak, sarfetmek. * İlaç yapmak. * Aciz olmak. * Bir nesneyi dürüp boğazına tıkmak.
  • leyya : Sudan uzak olan yer.
  • leyyan : Def'etmek, kovmak. * Sonraya bırakmak, tehir etmek.
  • leyyin : Yumuşak. Mülâyim. Hafif. Yavaş olan.
  • lez' : Davarı iyi gütmek. ◊ Yakmak.
  • leza : (Bak: Lazâ)
  • lezaiz : Lezzetler. Zevk duyulan, eğlendirici, hoşa giden şeyler.
  • lezam : Lâzım ve gerekli olma. * Hiç ayrılmama.
  • lezbe : (C: Lezbât) Şiddet. * Kıtlık.
  • lezc : Yapıştırma. Yapışmak. Sıvanıp yapışmak.
  • lezc (lüzuce) : Kaypak olmak. * Çekilip uzamak.
  • lezen : Şiddet. * Darlık. * Halkın kuyu veya ırmak kenarında kalabalık meydana getirmesi.
  • lezez : Yapışmak.
  • lezim : (Bak: Lizâm)
  • lezîr : f. Akıllı, zeki.
  • leziz : (Lezize) Lezzetli. Tatlı, hoş. Tadı hoş ve güzel. (Lezzet umumidir, hâlavet ise hususidir.)
  • lezk : Bir şeyin diğer bir şeye vasıl olması. ◊ Yaranın iyileşmesi, onulması.
  • lezlaz : Kurt. (Canavar)
  • lezn : Darlık. Şiddet. Sıkıntı.
  • lezz : Uyku, nevm. * Sözü güzel olan, tatlı konuşan kişi. * Tatlı, leziz, lezzetli. ◊ Bağlamak.
  • lezzat : (Lezzet. C.) Tatlılıklar. Lezzetler. Tadı hoş ve güzel olan şeyler.
  • lezzaz(e) : Lezzetli, tatlı, leziz.
  • lezzet : (C.: Lezzât) Tad, çeşni. Hoş ve güzel olan şey.
  • lezzet-şinas : f. Tad alan, lezzet alan.
  • lezzet-yâb : f. Lezzet bulan, tad bulan, lezzetlenen.
  • li : Gr: Lâm harfinin esre ile okunuşu. Bir kelimenin başına geldiğinde, 'için, dolayı, ötürü, yüzünden, sebebinden' gibi mânâlara gelir. Kendinden sonraki isimleri cerreder. Yerine More…
  • liab : (Bak: Lüâb)
  • liam : (Leim. C.) Alçak, aşağılık ve zelil kimseler. Pinti ve cimri insanlar.
  • liame : (C.: Liem-Lüum) Kadın gömleği.
  • lian : Lânetleşmek. İki kişinin birbirini lânetlemesi. * Fık: Zevc ile zevcenin hâkim huzurunda şer'i usulüne uygun olarak dörder defa şahitlikte bulunduktan sonra, nefislerine lânet ve gadab More…
  • lib'e : (C: Libâ) Ağuz denilen koyu süt. (Her dişi davar doğurduğunda önce olur.)
  • liba' : Hayvan doğurduktan sonra gelen süt. Avuz (Ağuz)
  • libab : (Lebib. C.) Akıllılar, zeki kimseler.
  • libaçe : f. Elbise, libâs.
  • liban : Kadın sütü, insan sütü. * Süt emzirme.
  • libas : Giyilecek şey. Elbise. * Karı ve koca. * Mc: İctima'. * Şübhe kabul eden söz.
  • libd : (C.: Lübud) Yün. * Keçe.
  • liberal : Fr. Ferdî hürriyet lehinde, hürriyete elverişli. Ferdî teşebbüs ve hürriyet haklarını korumak için en iyi vasıta, devletin salâhiyyetlerini mümkün olduğu kadar tahdid etmek fikri. More…
  • libs : Kâbe-i Muazzama'ya örtülen örtü.
  • libse : Elbise giyme. Giyiş.
  • licac : İnat ve düşmanlığı devam ettirme. Hasımlığı sürdürme.
  • licaf : Kapının üst eşiği.
  • licam : (Ligâm) f. Dizgin. Gem.
  • lidad : Husumet etme. Dâvacı olma.
  • lidam : Eski elbiseye yapılan yama.
  • lider : Şef. Başkan. Siyasi bir topluluğun başı.
  • lif : Hurma çöpü.
  • lifa' : Örtünecek nesne. Yorgan.
  • lifafe : (C.: Lefâif) Sargı. * Kefen. Ölünün sarıldığı bez katlarının herbiri. * Bazı çiçeklerin etrafını çeviren değişik yapraklar.
  • lifam : Eskiden kadınların burun örtüsü.
  • liff : (C: Elfâf) Sıklığından yanındaki ağaca girmiş ve dolaşmış olan ağaç.
  • lift : Şalgam. * Parça, bölük.
  • ligam : f. Dizgin, gem.
  • ligat : Ses, sedâ.
  • liha : Ağaç kabuğu, kışr. * Çekişmek, niza edişmek, kavga etmek. ◊ (Lihye. C.) Lihyeler, sakallar.
  • liha' : (Lehât. C.) Küçük diller.
  • lihaf : (C.: Lühuf) Örtünecek ve sarınılacak şey. * Yorgan. Sargı. * Kabuk, zar. ◊ (Lahfe. C.) Yumuşak beyaz taşlar. * Yufka kaymak.
  • lihak : Yetişip ulaşma. Erişme. Vâsıl olma.
  • liham : Lehimleme. * Lehim. * (Lahm. C.) Etler.
  • lihat (lehât) : (C: Lehâ-Lehevât-Leheyât-Lihâ') Boğaz ağzında olan dilcik.
  • lihaz : Düşünme, mülâhaza etme. * Riâyet etme, uyma. Söylenen sözü kabul edip yerine getirme.
  • lihaza : Bundan dolayı, buna binaen, bunun için.
  • lihevî : Lihye ile alâkalı. Sakala ait, sakalla alâkalı.
  • lihikmetin : Bir hikmete mebni olarak. Bir hikmetten dolayı.
  • lihyanî : Uzun ve kaba sakallı olan.
  • lihye : Sakal.
  • lihyedâr : f. Sakallı.
  • liîn : Bostanlarda dikilen ve höyük denilen suret.
  • lîk : f. Lâkin, amma, ancak, fakat.
  • lîka : Eskiden mürekkep hokkalarına konulan ham ipek.
  • lika : Kavuşmak. Rast gelip buluşmak. Görüşmek. Yalnız görüşmek. * Yüz, sima, çehre.
  • likaf : Semer, palan.
  • likah : (Lükuh. C.) Süt veren dişi develer.
  • likam : f. Hayvanın ağzına takılan gem. Dizgin.
  • likat : Tarlada kalan başakları toplama. * Hizada olma.
  • likaullah : Allah'a kavuşmak. * Kıyamet günü, Cennet'te Allah'ı görmek.
  • likf : Kuyu ve havuz kenarları.
  • likha : Yeni doğurmuş ve sağılır deve.
  • lîkin : f. Lâkin, eğer, amma, fakat.
  • liks : Boğazına düşkün, obur. * Lokma sezdiği yere can atan kimse.
  • likve : Cimanın evvelinde gebe olan kadın. * Tez yüklü olan deve. * Kova.
  • lillahi : Allah için. Allah yoluna. Allah aşkına.
  • lime : f. Parça, uzun dilim. ◊ Niçin?
  • lime lime : Parça parça.
  • limited : Mes'uliyetleri, koydukları sermayeye göre hudutlu olan ortaklık.
  • limmî : (limmiye - lümmi) (Niçin mânâsındaki 'lime' den) Aleni. Açık. * Nazari. Akla dayanan. (Bak: Bürhan)
  • lîmu : f. Limon.
  • lîn : Yumuşaklık ve mülayim olmak. * Tecvidde: Bu sıfata sahib olan vav, ye harfleridir.
  • linç : Halk tarafından öldürülme. Halkın bir suçluyu tutup derhal öldürmesi.
  • lîne : (C.: Lun-Elvan) Hurma ağacı.
  • lînet : (Liynet) Mülâyimlik, yumuşaklık.
  • lirik : Heyecan ve ahenge fazla ehemmiyet verilen şiir. * Bu tarzda şiir yazan şair.
  • lis : f. Yalayıcı, yalayan. Birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Kâse-lis $ : Çanak yalayıcı. Dalkavuk.
  • lisam : Yüz örtüsü, yaşmak. Nikab.
  • lisan : Dil. Konuşma dili. Lehçe. (Bak: Dil)
  • lisan-âşnâ : f. Lisan bilir. Yabancı dil bilen.
  • lisanen : Konuşarak. Dil ile. Söz söyleyerek.
  • lisanî : Lisanla ilgili, dile ait.
  • lisanullah : Allahın lisânı. Kur'an-ı Kerim.
  • lisat : (Lise. C.) Tıb: Diş etleri.
  • lisb : Küçük kaya yarığı. * Derenin dar yeri. Dar olan her cins madde. * İçi zorla çıkan ceviz.
  • lise : (C.: Lisât) Diş eti.
  • lisevî : Diş etleriyle ilgili, diş etlerine ait.
  • lisme : Azarlamak, paylamak.
  • liss : (C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız.
  • lisse : (C.: Lisâ-Lisât) Diş diplerinin eti.
  • list : Hırsız.
  • lît : Boyunun bir tarafı. * Boyun. * Baş. ◊ Her nesnenin rengi.
  • lîta : (C.: Lit) Kamış kabuğu. * Karnın dışarısındaki derisi.
  • litaf : (Latif. C.) Yumuşaklıklar.
  • litam : Tokat atma. Elin ayası ile vurma.
  • litat : Dağın sivri ve yüksek olan yeri.
  • litlit : Kokar çürük diş. * Yaşlı kadın.
  • litosfer : yun. Yeryüzünün katı kısmına verilen ad. Taşküre.
  • litre : İtl. Akıcı maddelerin, sıvıların ölçü birimi.
  • liv : f. Güneş, şems.
  • liva : Bayrak. Sancak. * Eskiden kazadan büyük, vilâyetten küçük yerleşme merkezlerine denirdi. Tugay. * Hz. Peygambere (A.S.M.) âit sancak.
  • livae : Sancak, âlem.
  • livata : Lutilik. * Erkekler arasındaki cinsi sapıklık. (Bak: Kebair)
  • livaz : Sığınma, iltica etme. * Birbirinin arkasına gizlenme.
  • lîve : f. Aldatıcı, dolandırıcı. * Şakacı, lâtifeci. * Çevik, atılgan.
  • liyakat : İktidar. Ehliyet. Hüner. Lâyık olmak. Fazilet. Kıymetlilik.
  • liyakatmend : (C.: Liyâkatmendân) f. Değerli, liyâkatli. * Faziletli.
  • liyakatmendân : (Liyâkatmend. C.) f. Değerli, liyâkatli kimseler, faziletli kişiler.
  • liyan : (Mülâyene) Mülayemetle, yumuşaklıkla muamele etmek.
  • lizam : (Lezm) Lazım olmak. İcâbetmek. Lüzumluluk. * Ölüm. * Kıyamet günü hesabı.
  • lizaz : (Leziz. C.) Lezzetli ve tatlı şeyler. ◊ Kapı ardına konulan ağaç sürgü.
  • loca : İtl. Bazı toplantı yerlerinde bir veya birkaç seyirciye mahsus hususi odacıklar. * Hücre, küçük bölme. * Masonların toplandıkları yeri.
  • loça : Geminin baş tarafında ve iki yanda demir zincirin geçmesine mahsus delikler.
  • lodos : Güneyden esen ılık yel, rüzgâr.
  • lohusa : (Bak: Lühusa)
  • lojistik : Ask: Askerlik san'atının ve seferi orduların iaşe, muhabere ve sevkiyat şartları, hareket ve harb kabiliyeti bakımından en etkili durumda bulundurulması için lâzım gelen çalışmalara aid More…
  • lokavt : ing. Bir işverenin, isteklerini kabul ettirmek gayesiyle işyerini kapaması.
  • lokman hekîm : Kur'an-ı Kerim'de ismi geçen büyük zatlardan olup öğütleri ve ahlâkî, tıbbî sözleri ile tanınmıştır. Peygamber Davud (A.S.) zamanında yaşadığı rivayet edilmektedir. Peygamber veya More…
  • lokman suresi : Kur'an-ı Kerim'in 31. Suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur.
  • lombar : ing. Harp gemisinin topun ağzı önündeki deliği.
  • lu'b : Oyun. Eğlence. (Bak: Sefâhet)
  • lu'bbazân : f. Oyuncular.
  • lu'be : Oyuncu.
  • lu'bet : Oynayan veya oynatılan şey. Oyuncak. * Herkesi hayrette bırakıp şaşırtacak şey.
  • lu'betbâz : f. Hayâl oyunu veya kukla oynatan. Oyuncu.
  • lu'betgâh : f. Oyun yeri. Sefih kimselerin eğlence yeri.
  • lu'bî : Oyun ile ilgili olan.
  • lu'biyyât : Oyunlar, eğlenceler.
  • lü'ka : Kaşıkla alınan şey.
  • lu'lu' : Serap. * Bir mevzi ismi. * Kurt.
  • lü'lü' : İnci. * Parlak. Ziyalı. Kıymetli.
  • lü'lü'-bâr : f. İnci yağmuru. İnci yağdıran.
  • lü'lü'-feşan : f. İnci saçan, inci dağıtan.
  • lü'lü'-pâş : f. İnci dağıtan, inci saçan.
  • lu'muz : Çok yiyen kişi, obur.
  • lu'ta : Koyunun boynunda olan karalık. * Siyah hat.
  • luaa : Yumuşak yaş ot.
  • lüab : (Liâb) Salya. Tükrük. Hazmolmamış, ağızdan geri gelen gıda.
  • lüabî : Tükrük ve salya ile alâkalı. * Salya gibi yapışkan.
  • lüane : Halka çok lânet eden kişi.
  • lübab : Her nesnenin iyisi, güzidesi, seçkini.
  • lübade : Yağmur için giydikleri kepenk.
  • lübahiye : Mükemmel hilkatli kadın.
  • lüban : Kendir.
  • lübane : (C.: Lübânât) Hâcet, ihtiyaç. * Önemli ve ehemmiyetli iş.
  • lübata : Kepenk.
  • lübb : İç. Öz. Her şeyin iyisi, hülâsası. * Akıl, içli şeyin içi.
  • lübbî : Öz ile alâkalı. Lübbe ait.
  • lübce : Çatal demir.
  • lübde (libde) : Çokluk. * Karıştırmak. * Yıkamak.
  • lübed : Çok mal mânasınadır ki sanki birbiri üstüne yığıla yığıla keçe gibi birbirine geçmiştir.
  • lübna : Bal gibi yapışkanlı sütü olan bir ağaç.
  • lübs : Giyme.
  • lübse : Sözün karışıklığı.
  • lübub : (Lübb. C.) Her şeyin hâlisleri. Özler.
  • lübud : Kuşun göğsü üstüne çöküp yatması. * Yapışmak.
  • lübus : (Libâs. C.) Esvaplar, elbiseler. * Savaş elbisesi.
  • luç : f. Şaşı.
  • lüç : f. Çıplak.
  • lücc(e) : Engin sular. * Gümüş. * Ayna. * Kalabalık cemaat.
  • lüccî : Büyük deniz.
  • lücec : (Lücce. C.) Engin denizler. * Kalabalık topluluklar, cemaatler.
  • lüceyn : Gümüş.
  • lücme : Irmak ağzı.
  • lücube : Davarın sütünün çekilip azalması.
  • lücüm : (Licâm. C.) Gemler, at dizginleri.
  • lüdane : Yumuşaklık.
  • lüdd : Çuval.
  • lüdune : Yumuşaklık.
  • lüfaze : Değirmenin öğüttüğü un. * Ağızdan çıkan söz.
  • lüffah : Kokulu geniş yapraklı bir ot.
  • lüffan : Ekşi nar.
  • lüga : (C.: Lügâ) Ses, sadâ. Kelâm, söz.
  • lugat : (A, uzun okunur) (Lügat. C.) Lügatlar, kelimeler. * Lügat kitapları. ◊ Kelime. Söz. * Her milletin dili. * Lügat kitabı, sözlük.
  • lügat : (Bak: Lugat)
  • lugatnüvis : f. Lügat yazan.
  • lugatşinas : f. İyi lügat bilen.
  • lugavî : Lügata mensup. Lügata, kelimeye âit. Lügattan anlayan. Mecazî olmayıp hakiki bir mânaya delâlet eden kelimeye âit olan.
  • lugaviyyun : Lügatçılar, kelimelerden anlayan âlimler.
  • lügaz : Edb: Manzum bilmecelere denir. Lügaz çözülürse insan, hayvan, eşya veya başka bir mânâ çıkar. Meselâ: (Hikmetullah şehrinin bir tânesiOğlunun karnında yatar annesi.)Bu manzum çözülürse cevap More…
  • lügd (lügdud) : Çene ile boyun arasında olan et.
  • lügeyza : Kertenkelenin bir yeri kazıp giderken bir tarafını da kazıp eğri çapraşık yollar yapması.
  • lügnun : (C.: Leganin) Çene ile boyun arasındaki et.
  • lügub : Yorgunluk, açlık, meşakkat. Ta'b.
  • lüha : Gümüş. * Bahşiş, atâ, hediye.
  • lühab : Ateş alevlenmek. * Işıklanmak, şule vermek. * Ateşi yakıp tutuşturmak.
  • lüham : Her şeyi yutan. * Çok miktar asker.
  • lühaza : (Bak: Lehâza)
  • lühbe : Sütü azalmış davar.
  • lühce : Kuşluk vaktinde yenen yemek.
  • lüheym : Zahmet, meşakkat.
  • lühkuk : (C.: Lehâkik) Yer yarığı.
  • lühle : (C.: Lehalih) Serap görünen geniş çöl.
  • lühm : Kevsec dedikleri balık. * Yemen diyârında bir kabile. * Etli ve kaba olmak.
  • lühme : Bez ırgacı. * Hısımlık, yakınlık.
  • lühmum : (C.: Lehâmim) İnsanlardan ve atlardan iyi ve cevvâd olanlar. * Sütü çok olan deve.
  • lühne : Misafire seferden geldiğinde verilen hediye ve armağan. * Savaş gününde başa giyilen tolga. Az şey. * Kahvaltı.
  • luhud : (Bak: Lühud)
  • lühud : (Lahd. C.) Çukurlar, kabirler, mezarlar.
  • lühuf : (Lihâf. C.) Örtüler, sargılar. Örtünecek şeyler.
  • lühuk : Ulaşmak. Yaklaşmak. Sonradan yetişmek.
  • lühum : Cömertler. İyiler. İyi insanlar. ◊ (Lahm. C.) Etler.
  • lühusa : Yeni doğurmuş kadın. Henüz yataktan kalkmamış kadın. Bu hâl 9 ilâ 40 gün kadar devam eder.
  • lühve : (C.: Lühâ-Lühât) Değirmencinin, eliyle değirmenin ağzına döktüğü tane. (Daha çok hediye, atâ ve hibe mânasına kullanılmıştır.)
  • luk : f. Kısa tüylü yük devesi.
  • lük : f. Kalın ve yoğun şey. * Kırmızı boya.
  • luka : Meşhur olmuş dört İncil kitabından birisidir. Hz. İsa Aleyhisselâm'dan sonra mühim Hristiyan doktorlarından birisi olan Luka adındaki zatın yazdığı İncil'dir. Bu Zâtın (Mi: 70) More…
  • lüka' : Hor ve hakir kimse. * Ufak çocuk. * At.
  • lükaa : Zahmet, meşakkat. * Ahmak, akılsız kişi.
  • lükat : Yabana dökülmüş ve saçılmış nesne.
  • lükata : Fık: Sâhibi belli olmayan sokakta bulunan şey. Bu malı yerden kaldırmağa İltikat, yerden kaldırana da Mültekit denir.
  • lükata-çin : f. Değersiz ve artık şeyleri toplıyan.
  • lükk : Nar ağacına benzer bir hindi ağacının zamkı. * Kılıç ve bıçak saplarını berkitmekte kullanılan meşhur bir nesne.
  • lükkaa : Hazırcevap olan.
  • lükkah : Hoş kokulu bir ot.
  • lükkam : Şam diyârında yüksek bir dağın adı.
  • lukme : Yutmak. * Bir yudum taam, lokma.
  • lukme-şümar : f. Herkesin lokmasını sayan. * Mc: Pinti, hasis, cimri.
  • lüknet : Pelteklik, dil tutukluğu, kekeleme.
  • lüknunet : Kekeleme, pelteklik, dildeki tutukluk.
  • lüks : Lât: Aşırı süs. * Işık ölçü birimi. * Kuvvetli ışık veren bir nevi petrol lâmbası.
  • lukta : Yerden toplanan şey.
  • lükunet : Dildeki tutukluk, pelteklik, kekeleme.
  • lükya (lükyâne) : Birbirini görmek.
  • lükzuf : Üzüm çöpü.
  • lul : (Luli) f. Utanmaz, hayasız ve namussuz kadın. * Nâzik ve zarif. * Şarkı söyleyip oynayan fahişe kadın.
  • lule : f. Çeşme, musluk gibi şeylere takılan küçük boru. * Lüle. Halka gibi dürülmüş şey.
  • lüm'a : (C: Limâ') El ayası miktarı. * İnsan topluluğu. * Kuruması gelmiş olan bir parça ot.
  • lümah (limâh) : Tokatla vurmak.
  • lümaze : Ağızda geri kalan nesne.
  • lümey'a : Küçük pırıltı. Küçük ışıkcık. Parıltıcık.
  • lümeze : Bir kimsenin arkasından ayıplarını söyliyen. Gıybet eden.
  • lümme : Nişan. Alâmet. Damga. Nokta. * Vesvese, kuruntu. * Çok cemaat, çok kalabalık.
  • lümmî : Toplanmaya dâir. * Nazarî ve aklî delil. (Bak: Limmî)
  • lümmiyet : (Limmiyet) İllet ve sebebiyet.
  • lümta : şiddet. Mihnet.
  • lümza : Bir parça yiyecek. * Beyaz nokta. * Atın alt dudağında olan beyazlık.
  • lünc : f. Ağzın içi. * Dudak. * Çolak.
  • lurî : f. Cüzzâm veya miskinlik denilen hastalık. * Fare avlıyan bir kuş.
  • lüsat : Diş etleri.
  • lüseyn : Küçük dil. Dilcik.
  • lüsga : 'Söylerken rı'yı gayn'a veya lâm'a; ve sin'i te'ye kalbetmek.'
  • lüsn : (Lisân. C.) Diller, lisanlar.
  • luss : (C.: Lüsus-Elsâs) Hırsız, sârık.
  • lüss (liss) : (C.: Lüsus) Hırsız.
  • lüsub (lesb) : Yapışmak.
  • lüsuk : Yapışma, bitişik olma. Yapışıp tutma. * Ulaşma, vâsıl olma, erişme.
  • lüsün : (Lisân. C.) Lisânlar, diller.
  • lüsus : (Luss. C.) Hırsızlar, sârıklar.
  • lüsuset : (Lüsusiyet) Hırsızlık, sirkat.
  • lüsusiyyet : Hırsızlık yapma, sirkat.
  • lut : f. Tatlı yemekler. Lezzetli yiyecekler. * Çıplak.
  • lut'e : Tutmaç aşı.
  • lutf : (Bak: Lütuf)
  • lütîn : Adam boyu miktarı bir ağacın adı. (Bakla yaprağı gibi yaprağı olur, hurnup gibi dalları olur, içinde küçük taneleri olur.)
  • lütne : Kirpi.
  • lütre : f. Ancak konuşanların anlıyabileceği, başkalarının anlıyamıyacağı şekilde görüşülen uydurma dil, kuşdili. * Boşboğaz.
  • lütuf : Rıfk ve nevâziş. İltifatla mülâyemet üzere muâmele eylemek. Allah (C.C.) Hazretlerinin kullarını rıfk ve sühuletle murâdına muvaffak eylemesi. * Güzellik, hoşluk. * İyilik, iyi muâmele.
  • lütut : Sâbit ve lâzım olmak, gerekmek.
  • lüuka : Sür'at, hız.
  • lüüme : Öküz. * Çiftçilikte kullanılan bazı âletler.
  • lüüse : Uyku ağırlığı.
  • lüvab (lüvabâ) : Susamak. * Kulpsuz bardak.
  • lüvam : Melâmetlik, rüsvaylık, rezil kepaze olmaklık.
  • lüvase : Bir lokma yiyecek.
  • lüvb : Çokluk, kalabalık, izdihamlık.
  • lüvbe : (C.: Lüeb-Lub) Kara taşlı yer.
  • lüvbiya : Börülce.
  • lüvka : Kaymak, zübde. * Yapışmak.
  • lüvse : Zayıflık. * Eğlenmek. * İsabet etmek.
  • lüzk : (Lâzık) Yapışmak. * Ulaşmak varmak.
  • lüzub : Yapıştırma, yapışma. Birbirine kafes gibi girdirip yapıştırma. * Sâbit olma.
  • lüzucet : Yapışkanlık. Yapışan, uzayan şeyin hali.
  • lüzucî : Yapışkan. * Kopmadan uzayan.
  • lüzuciyyet : Çekilip uzayış.
  • lüzum : Lâzım olmak. Bir şey bir şeyden aslâ ayrı olmayıp onunla sâbit ve dâim olmak. Gereklilik.
  • 
    Derneğimiz
    Mekke Canlı Yayın
    Medine Canlı Yayın
    Eserlerimiz
    İlahiler
    Sure ve Namaz
    Namaz Kılmayı Öğreniyorum
    Tecvid Dersleri
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    Sana ne iyilik gelirse Allah’tandır. Sana ne kötülük gelirse kendindendir. (Ey Muhammed!) Seni insanlara bir peygamber olarak gönderdik. Şahit olarak Allah yeter.
    (NİSÂ - 79 )
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    NAMAZ VAKİTLERİ