13 Kasım 2019
15 Rebiü'l-Evvel 1441
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • i'ba' : Hazırlık.
  • i'bad : Kul etmek, köle yapmak.
  • i'cab : Şaşırtmak. Hayran etmek. Hayrete düşürmek. * Hodpesendlik. Kendini beğenmişlik.
  • i'caf : Devamlı olarak hastaya bakma. * Zayıflatmak.
  • i'cal : Acele ettirme, çabuk yaptırma. * Öne geçme.
  • i'cam : Harflere, yazıya nokta koymak. * İsteğini açıklıkla bildiremeyip, maksadı belirsiz, muğlak söylemek.
  • i'caz : Âciz bırakmak. Acze düşürmek, şaşırtmak. * Edb: Mu'cize derecesinde düzgün ve icazlı söz söylemek. Benzerini yapmada herkesi acze düşürmek. Güzel söz söylemekte insanların muktedir More…
  • i'cazkâr : f. Mu'cizeli olmak. Başkalarını acze düşürecek derecede olmak.
  • i'cazkârane : f. Herkesi yarışmada âciz bırakacak yolda.
  • i'caznüma : Mu'cize gösterir derecede. Mu'cize derecesinde eser göstermek. Âciz bırakmayı göstermek. ◊ Mu'cize gösterir derecede. Mu'cize derecesinde eser göstermek. More…
  • i'da' : Düşman etmek. * Sıçratmak. * Geri getirmek. * Muavenet etmek, yardım etmek.
  • i'dad : Hazırlama. Yetiştirme. Geliştirme.
  • i'dadiye : Hazırlığa ait. Hazırlığa mahsus. * Orta tahsili veren okullar. Vaktiyle rüşdiyeden sonra gidilip yüksek mekteblere girebilmek için lâzım gelen bilgileri öğreten okul. Sultaniyelerden aşağı More…
  • i'dal : Güç olmak, zor olmak.
  • i'dam : Vücudu ortadan kaldırmak. Yok etmek. Öldürmek.
  • i'fa' : Çoğaltmak. * Terketmek.
  • i'kad : Düğümlemek. Bağlamak. Bend etmek.
  • i'kar : Kadının dölyatağını sakatlama.
  • i'la : (Ulüv. den) Yükseltmek. Bir şeyin yukarısına çıkmak. Yukarı kaldırmak. Şânını yüceltmek. Şöhretini artırmak.
  • i'laf : (Alef. den) Hayvana yem verme.
  • i'lak : (Alak. dan) Sülük yapıştırmak. ◊ (Alak. dan) Sülük yapıştırmak.
  • i'lal : Harf-i illetlerin kolaylık için başka harfe değiştirilmesine denir. ( ) nin ( ) olduğu gibi.
  • i'lam : Bildirmek. Belli etmek. Anlatmak. * Mahkeme hükmünü bildiren resmi karar yazısı.
  • i'lamat : (İ'lam. C.) Bir dâvânın mahkemece nasıl bir hükme bağlandığını gösteren resmî vesikalar.
  • i'lan (ilân) : Belli etmek. Yaymak. Herkese duyurmak. * Gazetelerde veya sokaklarda duvarlara kâğıt yapıştırarak ticari bir iş, bir adres veya başka bir şeyi herkese bildirme. * Açığa vurma, yayma, meydana More…
  • i'lanat : İlânlar.
  • i'lanen : İlân ederek, ilân yoluyla.
  • i'lanname : f. İçinde ilân yazılı olan kâğıt. * Bir hususun herkese ilân edilmesi için hükümetçe hazırlanıp bastırılan resmi kâğıt.
  • i'lem : ( $ masdarından emirdir.) 'Bil!' mânasına gelir.
  • i'ma : Kör etme, âmâ yapma.
  • i'mad : Direk dikme. ◊ Direk dikme.
  • i'mak : Derinleştirme. Bir şeyin derinliğine varma.
  • i'mal : Yapmak. İşlemek. İhdas eylemek. * Kullanmak. * Zabt, idare ve hâkimlik etmek. * Fık: Sözü mühmel bırakmayıp bir mâna ile mukayyed ve yüklü eylemek.
  • i'malat : Bir memlekette veya bir fabrikada yapılan işler ve eserler.
  • i'malgâh : f. Fabrika, atölye.
  • i'mar : Yapmak. Tâmir etmek. Şenlendirmek. Mâmur kılmak. Harabilik ve ıssızlıktan kurtarmak.
  • i'na : Zahmete uğramak.
  • i'nac : Hayvanı kıç üstü çökertmek. (Omurga kemiği) ağrıma. ◊ Hayvanı kıç üstü çökertmek. (Omurga kemiği) ağrıma.
  • i'nad : Dinmeden akma. * Çekişme.
  • i'naf : Sertlik etme.
  • i'nan : Büyü ile bağlanma.
  • i'nat : Zahmete uğratma, meşakkate maruz bırakma. * Edb: Mukayyed kafiye ve mukayyed seci' san'atı.
  • i'ra : Çıplak bırakma, soyma.
  • i'rab : Düzgün konuşmak ve hakikatı açıklamak. * Gr: Kelime ve fiillerin sonunda bulunan harf veya harekelerin değişmesi ve bu değişikliği ve sebeblerini öğreten ilim.
  • i'raz : Yüz çevirmek. Başka tarafa dönmek. İctinab, çekinmek.
  • i'şa' : Akşam yemeği verme.
  • i'sar : Fakirlik. * Borçluya karşı takaza etmek, sıkıştırarak alacağını istemek, güçleştirmek. ◊ İkindi zamanında bulunmak. * Kızın gelinlik çağına gelmesi. * Kasırga. ◊ İkindi More…
  • i'ta : Vermek. Bahşetmek. İhsan etmek.
  • i'tab : Şikâyeti kendisinden def' ile razı ve hoşnud etmek. Hoşlandırmak. * Hışım etmek. ◊ Öldürme, katletme. Helâk etme.
  • i'tak : Esir, köle veya cariyeyi serbest bırakma.
  • i'tibar : (İtibâr) Ehemmiyet vermek. Hürmet, riâyet ve hatır saymak. Kulak asmak. İbret alıp uyanık olmak. Birisini veya sözünü makbul farzetmek. * Taaccüb etmek. * Şeref, haysiyet. * Bir şeyin gerçek More…
  • i'tibarat : (İ'tibar. C.) İ'tibarlar, şeref ve haysiyetler. * Var sayılan şeyler, faraziyeler.
  • i'tibaren : ...den beri, ... başlıyarak, ... den başlıyarak, ...den (yerinde kullanılır.)
  • i'tibarî : (İtibarî) Hakiki kıymeti olmayıp kıymeti var kabul edilme. Farazî ve izafî olan. Varlığı, başka şeylere nisbet edilmesi halinde bilinen.
  • i'tida : Sesini yükseltmek. * Zulmetmek. * Haddinden geçmek.
  • i'tidad : Yardım isteme. İmdât isteme. * Bir şeyi kol üzerine alma.
  • i'tidal : Bir şeyde veya halde ifrat veya tefrite düşmemek. Vasat derece olmak. * Yumuşaklık. Uygunluk. * Gündüz ve gecenin birbirine denk, eşit olması. * Miktar ve keyfiyyet hususunda iki hâlet More…
  • i'tifa' : Bağış dileme, afvedilmesini isteme.
  • i'tifar : Yere vurma. Kavrayıp yere çarpma. Üzerine atılıp kavrama.
  • i'tikab : Veresiye vermeme. Bir malı borç olarak satmama. Parasını almadıkça malı teslim etmeme.
  • i'tikad : İnanmak. İnanç. Sıdk ve doğruluğuna kalben kararlı olmak. Gönülden tasdik ederek inanmak. Dinin temelini meydana getiren şeylere inanmak. (Bak: İltizam)
  • i'tikadât : (İ'tikad. C.) İnanışlar. Bağlanışlar ve inançlar.
  • i'tikadî : İtikad ve inançla alâkalı.
  • i'tikadiyat : İtikada ait mes'eleler.
  • i'tikâf : Bir şeye devam etmek. * Ist: Bir yere çekilip yalnız ibadetle meşguliyet. Hususan Ramazanın son on gününde, mescidlerde ve buna benzer yerlerde kalıp, ibadet, ilm-i iman ve Kur'an, More…
  • i'tikal : Sağmak için koyunun ayaklarını iki bacağı arasına alma. * Devenin dizini büküp bağlama. * Güreş yaparken rakibini sarmaya getirip yıkma. ◊ Zorlaşma, müşkilleşme.
  • i'tikâl : (Ekl. den) Kemirme, kemirerek yeme. * Dalgaların, deniz kenarlarındaki karaları döğerek aşındırması. * Tıb: Yaranın, vücudu yemesi. Yaranın büyümesi.
  • i'tikam : Biriktirme, yığma.
  • i'tikar : Birbirine karışıp sayılamama.
  • i'tikas : Tersine dönme, akislenme.
  • i'tila : (Ulüv. den) Yükselmek. Yukarı çıkmak. * Yüksek rütbelere çıkmak.
  • i'tilaf : Yem yeme.
  • i'tilafat : (İ'tilaf. C.) Uyuşmalar, anlaşmalar.
  • i'tilak : Âşık olma, birinin sevgi ve muhabbetine tutulma.
  • i'tilal : (İllet. den) Hasta olma. * Hastalanma. * Bahane etme. * Her şeyden vazgeçip tek bir şeyle meşgul olma. ◊ (İllet. den) Hasta olma. * Hastalanma. * Bahane etme. * Her şeyden More…
  • i'tilam : Öğrenme, bilme.
  • i'tilan : Aşikâr ve meydanda olma. İlân olunma, meydana çıkma. * Doğum esnâsında çocuğun görünmesi.
  • i'timad : (İtimad) Güvenerek bağlanmak. Emniyet etmek. Bir şeye kalben güvenip dayanmak.
  • i'timaden : İtimad ederek, dayanarak, güvenerek.
  • i'timadname : f. İtimad yazısı, itimad bildiren yazı. ◊ f. İtimad yazısı, itimad bildiren yazı.
  • i'timak : Derinine varma, derinliğine inme.
  • i'timam : (İtimam) Başına sarık sarmak. * Ortalık yeşillenmek. * Miğfer giymek.
  • i'timan : Emniyet etme, emin bulunma.
  • i'tina : (İtinâ) Çok dikkat etmek. Özenmek.
  • i'tinak : (Unk. dan) Birbirlerinin boyunlarına sarılma. * Kucaklama. * Sıkıca kavrayıp alma.
  • i'tinan : Bir kimsenin içyüzü meydana çıkma. * İnsanın önüne durma.
  • i'tiraf : (İtiraf) Kabahatini saklamamak. Suçunu söylemeği kabul etmek. Gizleyip söylemek istemediği şeyi açıklamak.
  • i'tiraz : (İtiraz) Kabul etmediğini bildirmek. Bir fikir veya işin olmasını kabul etmemek. * Men' eylemek. Men' olmak.
  • i'tiraziye : İtiraza, kabul etmediğine dair yazı. * Edb: Cümlenin esasından olmayıp yalnız bir husus hakkında söylenen ibare. (Bak: Cümle-i mu'terize)
  • i'tisa : Asâya dayanma, baston kullanma. ◊ Asâya dayanma, baston kullanma.
  • i'tişa' : Akşam vakti yola çıkma.
  • i'tisab : Sinirlenme, asabileşme. * Kanaat etme.
  • i'tisaf : Zulüm ve haksızlık etmek. Doğru yoldan ayrılmak. Haksızlık.
  • i'tisam : Günahlardan sakınmak. * Pâk olmak. * Bir şeye yapışarak sıkı tutmak ve korunmak. ◊ İstediğini vermek.
  • i'tisar : Suyunu çıkarmak için bir şeyi sıkma. ◊ Zorluk, güçlük, meşakkat.
  • i'tisas : Gece gezip dolaşma, devriye vazifesini görme.
  • i'titaf : Bir şeye örtünme, bürünme.
  • i'tiva : Bükme veya bükülme.
  • i'tiyad : (İtiyat) Alışkanlık. Huy. Âdet. Âdet edinmek.
  • i'tiyak : Alıkoymak, engel olmak, mani olmak.
  • i'tiyan : Dik dik bakma, gözünü dikme. * Yardım etme.
  • i'tiyaş : Geçinme. İdareli yaşama.İ'TİZA' : Bir kavim veya kimseye bağlı bulunma.
  • i'tizad : Yardım etme. Muavenette bulunma. * Yardım ve imdat isteme. * Bir şeyi kol üzerine alma.
  • i'tizal : (İtizal) Bir şeyi işlemeğe tamamen kasd ve teveccüh eylemek. * Nefsine müracaatla cürüm ve hatasını itiraf etmek. ◊ Ehl-i Sünnet olan hak mezhebden ayrılıp hakka aykırı başka More…
  • i'tizam : Azim ve kasdeylemek. Gitmek üzere olmak. Fütursuz ve kasd üzere olmak. ◊ (İtizam) Büyüklük kazanmak. Azametlenmek. Büyüklenmek. ◊ (İtizam) Büyüklük kazanmak. Azametlenmek. More…
  • i'tizar : Kusurunu bilerek özür dilemek. Kusurunu beyan edip ve anlayıp af dilemek. (Takdire şayan güzel bir haslettir.)
  • i'tizaz : Kendini aziz, izzetli saymak.
  • i'var : Bir gözünü kör etme, tek göz bırakma.
  • i'vicac : Doğru davranmamak, eğri büğrü olmak. Hamlık. * Hakkı bâtıl, bâtılı hak göstermek.
  • i'zab : Suyu temizleme. * Vazgeçme. * Azaba düşürme veya düşürülme.
  • i'zam : Büyük görmek, büyük bilmek. Bir hâdiseyi büyük göstermek, büyütmek. ◊ Göndermek. Yollamak.
  • i'zaz : Hürmet etmek. Ağırlamak. İkram etmek. Aziz kılmak. Galip gelmek.
  • i'zazen : İkram ederek, ağırlayarak.
  • ia' : Koyun sürmek, koyun gütmek.
  • iab : Kökünden koparmak.
  • iad : Korkutmak, tehdit etmek. Vaidde bulunmak.
  • iade : Geri vermek. Eski haline getirme. * Mukabilini yapma. Karşılığını yapma. * Avdet ettirmek. * Edb: Bir mısraın veya beytin son kelimesini, kendisinden sonra gelen mısra veya beytin ilk More…
  • iadeten : Geri vermek üzere.
  • iale : Çoluk çocuğun nafakasını te'min etme. Evlâd u iyâlin maişetini tedarik etme. * İyali çoğalmak, çoluk çocuğu artmak.
  • ianat : (İâne. C.) İaneler.
  • iane : Yardım. İmdat. Yardım için istenen, toplanan şey.
  • ianet : (Avn. dan) Yardım.
  • ianeten : İane suretiyle, yardım olmak üzere.
  • iare : Emaneten vermek. Bir malın kullanılmasından karşılık istemiyerek meccanen başkasına vermek.
  • iareten : İare olarak. Emaneten.
  • iaşe : Geçindirmek. Beslemek. Yaşatmak. Diriltmek.
  • iaz : İşaret etmek.
  • iaza : (İvaz. dan) Bedel ve karşılık vermek. Bedel vermek.
  • iaze : Sığındırmak. Muhafaza etmek. İltica.
  • ib'ad : Uzaklaştırmak. Sürmek. Kovmak.
  • ib'as : Yeniden yaratmak, göndermek. Hayat vermek.
  • iba' : Çekinmek. Tiksinmek. * Kabul etmemek, bir işe razı olmamak. * Doymadan yemekten çekilmek.
  • ibabe : Yol, tarik.
  • ibad : Tıb: Bacaklarda diz mafsalının iç kısmındaki büyük damar. ◊ (Abd. C.) Kullar. Allah'ın kulları. ◊ Devenin ayağını bağladıkları ip.
  • ibadat : (İbâdet. C.) İbâdetler.
  • ibade : Helâk etmek.
  • ibadet : Allah'ın (C.C.) emirlerini yerine getirmek ve nehiylerinden kaçmak.
  • ibadetgâh : f. Kanunlarla tanınmış bir dine, bir mezhebe ait ibadetlerin icrasına tahsis olunan yerler. Mabet, ibadethane.
  • ibadethane : f. İbadetgâh. Allah'a ibadet edilen yer.
  • ibadetkâr : f. İbadet yapan. İbadete düşkün.
  • ibadullah : Allah'ın kulları.
  • ibaet : Bir şeyi diğer bir şeye ircâ etme.
  • ibag : Helâk etmek.
  • ibah : İtibar etmek, ehemmiyet vermek. Hürmet etmek.
  • ibaha : (İbahe) Sevab veya günah olmamak. Bir şeyin yasak ve haram olmaktan çıkması. * İzin vermek. Mübah ve helâl kılmak. * Bir şeyi izhâr etmek. ◊ Ateşi söndürme.
  • ibahat : (İbâhe. C.) Mübahlar. Günah ve sevab olmayan işler.
  • ibahî : Herşeyi mübah sayan.
  • ibahiyye : Sevab veya günah olduğunu kabul etmeyen bâtıl ve dalâlete saparak dinden çıkan bir fırka veya bu fırkadan olan kimse.
  • ibahiyyun : İbaheciler. Her şeyi mübah sayan bâtıl bir zümre.
  • ibak : Bir esirin, bir köle veya câriyenin sebepsiz olarak, sahibini bırakıp kaçması.
  • ibale : Kuyu bileziği. * Hayvanları muhafaza etme. * Küçük çocuklara def-i hacet ettirme. * Devenin hallerini ve huylarını iyi bilmek.
  • ibane : Irak etmek, uzaklaştırmak. * Ayırmak. * İzhar etmek, göstermek.
  • ibar : Eritilmiş kurşun. * (İbre. C.) İğneler, ibreler.
  • ibarat : (İbare. C.) İbareler. Bir ifadeyi meydana getiren kelime ve cümleler.
  • ibaratüna şettâ : Bizim ibarelerimiz çeşit çeşittir, muhteliftir, dağınıktır.
  • ibare : Bir fikri anlatan bir veya birkaç cümlelik yazı. Parağraf. * İbretli ders veren söz. (Bak: İbaret) ◊ Beyan etmek, açıklamak. ◊ Helâk etmek.
  • ibare-senc : f. Düzgün konuşan, akıcı söz söyleyen.
  • ibaret : Meydana gelmiş, toplanmış. Bir şeyden teşekkül etmiş. Bir şeyin aynı. Bir şeyin içindekini ve aslını beyan. Bir halden bir hale tecavüz eylemek. * Rüya tabir etmek.
  • ibas : Kurutmak.
  • ibase : Tedkik ve teftiş etme.
  • ibat : (İbt. den) Bohça, koltuğun altına alınan şey. Paket.
  • ibate : Bir yerde barındırma. Gece yatırma.
  • ibate ve iaşe : Barındırma ve besleme.
  • ibavet : Yabancı bir adamın bir çocuğa baba gibi olması, babalık yapması.
  • ibb : (C.: E'bâ) Yük dengi, ağır yük. ◊ Zâyi ve telef etmek.
  • ibbân : Uygun zaman, vakit. Her şeyin mevsimi.
  • ibcal : Büyük saygı, tâzim ve tekrim. (Bu mânâlarda kullanılırsa da tebcil şeklinde kullanılması doğrudur.)
  • ibcam : Huzur ve rahatını bozma. Rahatsız etme.
  • ibda' : Cenab-ı Hakkın âletsiz, maddesiz, zamansız, mekânsız yaratması ve icâdı. * Misli gelmemiş bir eser meydana koymak, icâd, ('İbda', ihdâs, ihtirâ, icâd, sun', halk, tekvin' More…
  • ibdad : Uzaklaştırma, teb'id. * Bir şeyi uzatma.
  • ibdal : Değiştirmek. Tebdil ve tahvil eylemek. Birinin yerine diğerini getirmek.
  • ibdan : Kısrak. * Câriye, kız veya kadın esir.
  • ibek : f. Put, sanem, haç.
  • iber : (İbret. C.) İbretler, ders alınacak şeyler. ◊ (İbre. C.) İbreler, iğneler.
  • ibgaz : (Buğz. dan) Buğzetme, nefret etme, hoşlanmama, sevmeme.
  • ibha : Kesilme, inkıtâ'.
  • ibhac : Sevindirme, sürur ve sevinç verme.
  • ibhah : Sesini boğuk bir şekilde çıkarma.
  • ibhak : Gözünü çıkarma, kör etme.
  • ibhal : Kendi hâline bırakma, salıverme.
  • ibham : Mübhem, kapalı bırakmak. Belirsiz olmak. Muayyen olmayan. * Edb: Sözün kolayca anlaşılmayacak şekilde kapalı olması, vâzıh olmayışı. * Baş parmak.
  • ibhamat : (İbham. C.) Mübhem şeyler, açıklanmayan mes'eleler, üstü kapalı sözler.
  • ibhamvarî : f. Belli etmeyerek, âşikâr surette tanıtmıyarak, gizli bir şekilde, mübhem olarak.
  • ibhar : (Bahr. dan) Deniz yolculuğu.
  • ibhirar : Gece yarısı olma.
  • ibibik : Çavuşkuşu, hüdhüd.
  • ibik : Horozun başındaki kırmızımsı bir renkte uzanmış et parçası.
  • ibil : (Bak: İbl)
  • ibiş : Hımbıl, salak. * Orta oyunu ve kukladaki şahıslardan biri.
  • ibka : Bâkileştirmek. Devamlı etmek. Azletmeyip yerinde bırakmak. Yerinde devamlı etmek. * Tayinleri her sene, bir sene müddetle yapılan memurlardan bu müddet bitmeden evvel hizmetleri More…
  • ibka fermani : Tâyinleri bir sene müddetle yapılan memurların vazifelerinde devam edeceklerine dâir gönderilen ferman.
  • ibkaen : İbka suretiyle.
  • ibkaen ta'yin : İşinden ayrılan bir memuru tekrar eski işine getirme.
  • ibkal : Yerde ot bitmesi. Ramis adı verilen otun yeşermesi.
  • ibkar : Fecirden kuşluğa kadar olan vakit. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
  • ibl : (İbil) Dişi deve. * Deve sürüsü.
  • ibla' : Yutturma, emdirme.
  • iblag : Bildirmek. Yetiştirmek. Haberdar etmek. Göndermek.
  • iblak : Alaca olmak. Kapı açmak.
  • iblan : İki sürü deve.
  • iblas : Mahzun olmak, ümitsiz olmak.
  • iblî : Deveci.
  • iblik : Erkek.
  • iblim : Anber. * Bal.
  • iblis : İnsanları Allah yolundan çıkarmağa çalışan şeytan. (Bak: Hannas, Şeytan)
  • iblisane : Şeytanca. İblisçesine, müfsidane.
  • ibn : Oğul.
  • ibne : Kız çocuğu. Veya teennüs eden oğlan.
  • ibrâ : (Ber'. den) Temize çıkarmak. Borçtan kurtarmak. Sağlamlaştırmak.
  • ibrad : Güçsüzleştirme, âciz bırakma. * Soğutma.
  • ibrahim : 'İbrahim kelimesi, İbranicede baba anlamına gelen 'eb'; ve cumhur demek olan 'reham' kelimelerinden meydana gelmiştir. 'Ebu-l cumhur' ise; cumhurun babası More…
  • ibrahim hakki : (K.S.) : Hi: 12. asırda yaşamış büyük âlim ve mutasavvıftır. Hasankale'li olup en son Tillo'da yaşamıştır. Marifetname isimli meşhur eseri vardır.
  • ibrahim-vari : f. İbrâhim (A.S.) gibi. Fani, gelip geçici şeylere kalbini bağlamamak sureti ile.
  • ibrak : Av hayvanlarını ürkütüp korkutmak. * Koyun kurban etmek. * Şimşek çakmak. ◊ Deveyi çökertmek.
  • ibram : Israrla rica etmek. Usandırıncaya kadar üzerine düşmek. * Usandırmak, yıldırmak. * İpi sağlam bükmek. * Muhkem kılmak.
  • ibramat : (İbram. C.) Yalvarmalar, ısrar etmeler, rica etmeler, zorlamalar.
  • ibraname : Alacaklı kimse tarafından alacak ve verecek kalmadığına dair verilen kâğıt. İbrâ senedi.
  • ibrani : Eski Yahudi Sülâlesi veya o soydan olan.
  • ibrar : Yapılan yeminin doğru olduğu tasdik edilme.
  • ibraz : Göstermek. Meydana koymak.
  • ibre : İnce iğne gibi âlet. * Saatlerde veya pusuladaki rakamlara işâret eden ince âlet. * Çam gibi ağaçların yaprağı.
  • ibret : Uyanıklığa sebeb olan ders. * Çok çirkin ve düşündürücü. * Tuhaf, acâyip.
  • ibretamiz : (İbret-âmiz) f. İbret öğreten. Ders verici hâdise.
  • ibretbahş : f. İbret veren, ibreti iktiza eden.
  • ibretbin : f. İbret almış, ders almış.
  • ibreten : İbret olmak üzere, intibah ve ibret vesilesi olmak için.
  • ibretfeşan : f. İbret dağıtan, çok mühim ders verici hâdise.
  • ibretnüma : f. İbret gösteren. İbret veren.
  • ibretnümun : f. İbret olan, ders olan.
  • ibrî : (İbriyye) İğne yapan veya satan kimse. * İğne veya ibresi olan. ◊ Yahudi, İbrani.
  • ibric : Yoğurdu yayıp ayran yapmağa yarayan âlet. Yayık.
  • ibrik : (C.: Ebârik) Topraktan, tenekeden, hattâ bakırdan, gümüşten, altundan yapılan emzikli su kabı. * Abdest almağa, çay, kahve v.s. yapmağa yarayan ayrı ayrı ve türlü türlü kaplar. * İyi ve More…
  • ibrikdar : Eskiden sarayda büyük devlet adamlarının konaklarında su döken ve leğen ibrik işlerine bakan kimse.
  • ibrin : Yüzü çok parlak ve güzel olan sevgili.
  • ibrinşak : Ağaçta çiçek açmak.
  • ibrişim : İpek ipliği, bükülmüş ipek. * İbrişimden yapılmış.
  • ibriye : Baş konağı.
  • ibriyy : İğne yapıcı veya satıcı.
  • ibriyyun : Yahudiler, İbraniler.
  • ibriz : Halis altun, saf altun.
  • ibs : Sevinmek, ferah.
  • ibsal : Bir şeyi sipariş etme. * Men etme.
  • ibsan : Bir kimsenin huyunun veya yüzünün güzel olması.
  • ibsar : Dikkatle bakmak, tetkik etmek.
  • ibşar : (Büşr. den) (C.: İbşarât) Müjdeleme, tebşir etme, sevinçli bir haber bildirme.
  • ibşarat : (İbşâr. C.) Müjdelemeler, tebşir etmeler, sevinç verici haber bildirmeler.
  • ibsas : Sırrı açıklama. * Yayma, dağıtma.
  • ibşas : Bazı bitkilerin veya çiçeklerin birbirine sarılıp karışması.
  • ibsi'rar : At yarışlarında koşuşma.
  • ibt : (Ibıt) Koltuk. Omuzun alt ve iç tarafı.
  • ibta' : Gecikme, geciktirme. * Ağır hareket.
  • ibtal : Battal etmek. Çürütmek. Hükümsüz bırakmak.
  • ibtale : Bâtıl ve boş şey.
  • ibtaliyyat : İşe yaramıyan, boş sözler.
  • ibtar : Şaşma, tuhafına gitme, hayrette kalma. * Alabileceği miktardan fazla yük yükletme. ◊ Parçalama. * Mahrum etme, esirgeme. * Gündüzün başlangıcı.
  • ibtaş : Şiddetle tutma, kavrama.
  • ibtat : Kesmek. Kat'etmek.
  • ibtiar : Kuyu kazma.
  • ibtias : Gönderme, ba's etme.
  • ibtida : Baş taraf. Evvel. Başlangıç. En önce, başta.
  • ibtida' : Benzeri olmayan bir şey yaratmak. (Bak: İbdâ')
  • ibtida-şüdegan : f. Stajyer.
  • ibtidad : İki kişinin bir şeyi bir tarafından tutup kavraması.
  • ibtidaen : Önceden, ilk ve başlangıç olarak.
  • ibtidaî : Başlangıca ait, en önce olarak. İlk, evvelâ. * Ham, işlenmemiş. * İlk tahsil veren okul.
  • ibtidâiyyât : Başlangıçta olanlara öğretilen bilgiler. * Bu derslere ait kitaplar.
  • ibtidar : Bir işe sür'atle başlama.
  • ibtiga : Maksad, gaye. Taleb, arzu, istek.
  • ibtihac : Sevinç, sevinme. İç açıklığı. ◊ Bolluk, bereket, mebzuliyet.
  • ibtihal : Halktan alâkayı keserek Allaha tazarru' ve niyazda bulunmak.
  • ibtihar : İki parça olma, ikiye bölünme.
  • ibtihas : Bir şeyin doğruluğunu öğrenmek için soruşturma, tetkik etme.
  • ibtika' : Bir şeyin renginin fıtri olarak değişikliğe uğraması. ◊ (Bükâ. dan) Ağlama, göz yaşı dökme.
  • ibtikar : Sabahleyin erkenden kalkma.
  • ibtilâ : Belâya uğramak. Musibete düşmek. İyi veya kötü şeye düşkünlük, tiryakilik. * İnsanın iyiliğini, kötülüğünü ve kemâl derecesini meydana çıkaran imtihan, tecrübe.
  • ibtila' : Zorlukla yutmak. * Gelini gerdeğe koymak.
  • ibtilac : Meydana çıkma, zuhur etme, görünme.
  • ibtilal : Islanmak.
  • ibtilaz : Alma.
  • ibtina' : (Binâ. dan) Bir şeyin üzerine bina etme. Bir dava veya bahiste bir şeye istinad etme.
  • ibtinaen : İbtinâ ederek, mübteni olarak, dayanarak.
  • ibtira' : Ağaç yontma.
  • ibtirad : Duş yapma, soğuk su ile banyo yapma. * Serinlemek için soğuk su içme.
  • ibtişak : Haysiyet ve nâmusa dokunma. * Yalan söyleme.
  • ibtisam : Tebessüm etmek. İnce ve hafif gülümsemek.
  • ibtisar : (Basar. dan) Kalb gözüyle görme. Basiret. * Görüp hakikatına varma. ◊ Bir şeye başlama, ibtida.
  • ibtita' : Kesilme, inkıta'.
  • ibtitar : Tâbi olma, uyma, ittiba etme.
  • ibtiya' : Satın alma, mübâyaa etme.
  • ibtiyar : Seçip kabul etme. * Kavga yapma, dövüş etme. * Güçsüz, zaif ve kuvvetsiz olma.
  • ibtiyaz : Biriktirip yığma.
  • ibtiza' : Birşey meydanda ve açık olma.
  • ibtizal : Çokluğu sebebiyle bir nimetin kıymetini bilmeyip, hor kullanmak. * Devamlı şeklide bir şeyi kullanmak. * Edb: Herkesin bildiği bir sözü tekrar etmek.
  • ibtizar : Cebren ve zorla alma. Soygunculuk yapma.
  • ibtizaz : İhtiyacdan dolayı zillet ve hakaretlere tahammül etme.
  • ibyizaz : Beyazlama, ağarma.
  • ibza' : Bir kimseyi sıkıntı ve kedere boğma. Mahvetme. ◊ Kötü söyleme, fena söyleme.
  • ibzal : Esirgemeyip bol sarfetme, bol kullanma.
  • ibzaz : Bir şeyi istenilen miktardan veya gerektiğinden az verme. ◊ Yağlanma, şişmanlama, semirme.
  • iç : t. Herşeyin içerisi, dâhil, derun. * Bir şeyin ortasındaki kısım, göbek. * Karın, mide. * Kalb, vicdan, gönül. * Harem dairesi. * Bir şeyin görünmez ciheti, bâtın.
  • iç cebehane : t. Şimdiki askerî müzeye eskiden verilen addır. İç cebehâne tâbiri bilahare 'Hazine-i esliha', Üçüncü Sultan Ahmed devrinde 'Dâr-ül esliha', daha sonraları da More…
  • iç hazine : t. Osmanlı İmparatorluğu zamanında sarayda muhafaza edilen bir kısım paralar.
  • iç kale : t. Kale duvarlarıyla çevrilmiş şehir ve kasabaların bazılarının ortasında ve en yüksek yerinde yapılan küçük kaleler. Bu çeşit kalelere 'bâlâ hisâr' da denilirdi. Bu iç kaleler, More…
  • iç oğlani : t. Saray hizmetine alınıp devletin çeşitli makamlarına namzed olarak yetiştirilen gençler. İç oğlanı, Yıldırım Bayezid zamanında yeni teşekküle başlayan saray hizmetlerinde bulunmak üzere More…
  • ic'af : Yere düşürme, yıkma.
  • ica' : (Veca. dan) Ağrıtma, veca verme.
  • icaa : (Cu. dan) Yemek içmek için hiçbir şey vermiyerek aç bırakma.
  • icab : Lâzım. Gerekli. Lüzum. Sebeb olmak. * Ist: Akitlerde ilk söylenen söz. Bir mal sahibinin müşteriye karşı, 'Bu malımı sana şu kadar paraya sattım' demesidir. Müşterinin de kabul More…
  • icabat : İcablar. Gerekenler. Lüzum edenler.
  • icabe(t) : Kabul olmak. Kabul etmek. * Râzı olma, rızâ gösterme, muvafakat etme.
  • icabetgâh : f. Kabul etme yeri.
  • icabî : Müsbet. İcaba âit, icaba dair. * Lâzım, gerekli, zarurete müteallik.
  • icad : Vücuda getirmek. Yeniden bir şey meydana getirmek. Yoktan var etmek. (Bak: İbda') ◊ (Ücâd) Kapı ve pencerelerin üstlerinde bulunan kemer.
  • icade : İyi yapma, iyi işleme.
  • icadgerde : f. İcad olunmuş.
  • icah : Örtü, perde.
  • ical : Korkutmak.
  • icale : (Cevelan. dan) Dolaştırma, cevelan ettirme.
  • icalet : El kitabı. Lüzum etttiği zaman müracaat olunup faydalanılan, cepte ve elde taşınabilir küçük kitap. * Acele ile ve derhal yapılan iş.
  • icaleten : Hemen, acele olarak, seri bir şekilde.
  • icam : (Eceme. C.) Arslan yatakları. * Çalılıklar, ağaçlıklar, meşelikler.
  • ican : Kubl ile dübür arası. * Ahmak kimse. ◊ Boyun, unk.
  • icane : (C: Ecanin) Hamam taşı. * İçinde bez ve kaftan yıkanılan kap.
  • icar : Kiralamak. Kiraya vermek. * Kira parası. ◊ Kadının başına bağladığı nesne.
  • icarat : Kiranın gelirleri. Gelirler.
  • icare : Kira. Gelir, irâd. Ücret. * Fık: Belli bir menfaati belli bir karşılık ile satmak.
  • icaret : İcâr, ücret. Kiraya vermek. * Kurtarmak, yardım etmek.
  • icareteyn : Müeccel ve muaccel icarelerle kiralanan vakıf emlâkı. Hem derhal alınan, hem ileride alınacak kirası olan vakıf bina.
  • icas : Gönlüne korku düşürmek.
  • icaz : (İycâz) Edb: Az söyle çok şey anlatmak. Sözü muhtasar söylemek. Çok mânaya gelen kısa cümlenin hâli. Mâruf ve müteârif olan cümleden kısa bir cümle ile maksadı ifâde san'atı.Böyle More…
  • icazet : İzin. Müsaade. Şehadetname. Diploma. 'Olur' demek. Destur vermek. İlmî ehliyet. Reva görmek.
  • icazet vermek : Medrese usulüne göre okuttuğu dersi bitiren talebeye hocası tarafından izin verilmesi. Bu tasdikan verilen mühürlü kâğıda 'icazetname', icazet vermiş olan müderrise de More…
  • icazetname : f. Şehadetname. Diploma. Şehadet kâğıdı.
  • icazî : İcaza dair, icaza ait ve müteallik. Veciz bir tarzda.
  • icazkâr : f. İcazlı, kısa ifadelerle çok şey anlatmak halinde olan.
  • icba' : Ekilen ekini henüz olgunlaşmadan satmak.
  • icbar : Zor. Zorlama. Cebretmek.
  • iccar : (C: Ecâcir) Dam, çatı.
  • iccas : Erik. * Zerdâli. * Armut.
  • icdaf : Bağırıp çağırma.
  • icdan : Sonradan zengin olma.
  • içerlek : t. Dip, kuytu yer. Çıkmaz. * Daha geride, daha içeride bulunan.
  • icfa' : Koparmak.
  • icfal : Gidermek. * Devekuşu seğirtmek.
  • icfil : Yaşlı kadın, ihtiyar kadın. * Korkak adam.
  • içgüvey : t. (İçgüveyi, içgüveysi) Kayınpederinin evine alınan dâmat. Karısı tarafının evinde oturan dâmat.
  • icha' : Ayaz çıkma.
  • ichad : Eziyet çekme, elem ve sıkıntıya mâruz bırakılma. * Gayret etme.
  • ichaf : Zulüm etme, gaddarlık. * Gidermek. * Noksan etmek, eksiltmek.
  • icham : Men'etmek, engel olmak.
  • ichar : (Cehr. den) Sesle okuma. * Ortaya çıkarma, zuhur ettirme, meydana çıkarma, açıklama.
  • ichaş : Bir kimseden yardım ve medet istemek.
  • ichaz : Hazırlandırmak.
  • icî : f. Atmaca. * Hükümdar vekili.
  • icl : (C: İcâl) Boyun ağrısı. * Sığır sürüsü. ◊ Dana. Sığır yavrusu.
  • iclâ : (Cilâ. dan) Sürme, nefyetme, sürgün etme. Evinden barkından ayırma. * Sür'atle seğirtme. * Cilâlama, parlatma.
  • iclab : Cem'etmek, toplamak. * Yoldaşlık etmek. * Ardından çağırmak. * 'Gitsin' diye haykırmak.
  • iclal : Ağırlama. İkram. Tekrim eylemek. Büyüklüğünü kabul edip hürmet etmek. Büyüklük. Azamet.
  • iclalen : Büyük sayarak, saygı ve hürmet göstererek.
  • iclas : Oturtmak. Tahta çıkartmak. Padişahı tahta oturtmak.
  • icle : Düve, dişi buzağı.
  • iclet : (C: Ucul) Dişi buzağı. * Bir cins ot. * Kırba.
  • içli : t. İçi dolu. * Çabuk müteessir olan, hassas duygulu. * Kin tutan, haset eden.
  • iclihmam : Toplanmak, cem'olmak.
  • iclinbab : Yan yatmak.
  • icma' : Toplanma. Dağınık şeyleri toplamak. * Hazırlamak. * Azm ve kasdeylemek. * Topluluk. Fikir birliği. Bir mes'eleden âlimlerin ittihad etmesi. * Fık: Sahabe-i Güzin Hazretlerinin (R.A.) More…
  • icmad : Dondurma, câmidleştirme.
  • icmaen : Toplu olarak, hep birlikte. İcma-i ümmet olarak.
  • icmal : Hülâsa etmek. Kısaltmak, bir araya toplamak. Kısa anlatmak. Biriktirmek. * Uzun bir hesaptan çıkarılan hülâsa, netice.
  • icmalen : Kısaca. Özlüce. İcmali ve hülâsa olarak.
  • icmalî : Kısaca, toplu olarak, tafsilatsız. Muhtasaran.
  • icmalî iman : İman esaslarını kısaca bilmek. Allah'a ve Peygamberine imân ettiğini söylemek ve tasdik etmek. (Bak: İman-ı icmalî)
  • icmam : Atı soluklandırma, dinlendirme. * Biriktirme.
  • icmar : Bir araya toplamak. * Süratle yürümek. * Atın sıçrayarak yürümesi. * Bir şeyin umumi olması. Ateşe öd ağacı koymak. * Bir şeyi buhurlamak. Tahmini hesab yapmak. * Yeni ayın görünmesi.
  • icnaf : Doğruluktan ayrılma. Sadakattan uzaklaşma.
  • icnan : Deli etme, divane eyleme. * Bir şeyi örtme.
  • icne : Tıb : Yanak kemiği.
  • icnis : Tembel ve uyuşuk adam.
  • icra : Bir işi yürütmek. * Yerine getirmek. Yapma. Tatbik etme. * Vekil göndermek. * Mahkeme kararını yerine getirmek. * Suyu akıtmak. * Huk: Borçlunun alacaklıya karşı ödemekle mükellef olduğu bir More…
  • icra hey'eti : Mahkeme kararını tatbike memur olan heyet. İcra memurları heyeti.
  • icra kuvveti : Memleketi idâre eden, kanunları tatbik eden kuvvet.
  • icra memuru : Mahkeme kararını tatbik ile borçludan borcunu alıp alacaklıya vermekle vazifeli olan adliye memuru.
  • icraat : (İcrâ. C.) Meydana getirilen işler. Yapılan işler. * Ameliyat. Tatbikat.
  • icram : Kabahat yapma, cürüm işleme.
  • icre : Başına tülbent sarmak. * Besili ve semiz olmak.
  • icrim : Kısa boylu bodur adam.
  • icsa' : Dizüstü getirme. Çökertme.
  • icşam : Teklif etmek.
  • icşaş : Bir şeyi döverek ufaltma, küçültme.
  • ictiba : Seçmek. İhtiyar ve intihâb etmek. Seçkin bir şeyi almak. * Tahsildarın para ve vergi toplaması.
  • ictibaz : Mıknatıstaki kendine çekme hasiyeti.
  • ictihad : Kudret ve kuvvetini tam kullanarak çalışmak. Gayret etmek. Çalışmak. * Anlayış. * Kanaat. * Fık: Şeriatın fer'î mes'elelerine âit hükümleri, İslâm müçtehidlerinin, usulüne uygun More…
  • içtihad : (Bak: İctihad)
  • ictihadât : (İctihad. C.) İçtihadlar.
  • ictihadî : İçtihada müteallik. İçtihada dair. İçtihada ait.
  • ictihaf : Bir şeyden çok şey almak. * Üç parmakla yemek.
  • ictihah : Kadının veya dişi hayvanların hâmile olması.
  • ictihar : Askeri çoğaltma. * Meydanda ve gözükür olma. Aşikâr olma.
  • ictilab : Celbetmek, çekmek.
  • ictilal : Bir şeye bakmak.
  • ictima' : Toplantı. Toplanmak. Bir araya gelmek. Kavuşmak.
  • ictimaat : İçtimalar. Toplanmalar.
  • ictimaî : Topluluğa ait, birlikte yaşayanlara dair. Cemiyet hayatına ait ve müteallik. Sosyal.
  • içtimaî : (Bak: İctimaî)
  • ictimaiyyat : İçtimaî ilimler. Topluluk hayatına dair ilimler. Sosyoloji.
  • ictimaiyyun : İçtimaî hayatı en güzel şekilde idareyi düşünen ve ona çalışan. İçtimaî mes'elelere dair ilimlerle uğraşan kimseler. Sosyologlar.
  • ictimar : Tütsülenme, buhurlanma.
  • ictina : Meyve toplamak. Meyve devşirmek. Bir yere toplamak. * Aldanmak.
  • ictinab : Çekinmek. Sakınmak. Uzak olmak.
  • içtinab : (Bak: İctinab)
  • ictinah : Bir yana eğilme, meyletme. * Secde etme. * (Hayvan) bir tarafa meyilli koşma.
  • ictinan : Gizlenmek.
  • ictira' : (Cür'a. dan) Suyu soluk almadan birden içme. * Ağacı bir tutuşta kırma. ◊ (Cür'et. den) Cesaret etme, cür'et etme, yeltenme, atılma.
  • ictirah : El emeği ile kazanılan para ile geçinme.
  • ictiram : Kabahat yapma, cürüm işleme.
  • ictirar : İleri ve geri çekme, çekilme. * Hayvanın geviş getirmesi.
  • ictiraz : Devenin geviş getirmesi.
  • ictişa' : Yer uygun olmama.
  • ictisar : Cür'et ve cesâret göstermek. * Çölü aşıp gitmek. * Denizde geminin geçip gitmesi.
  • ictisas : Hayvanın, ağzı ile çayırı araştırarak otlaması. ◊ Evleri yakın olmakla bir arada olma. ◊ Ağacı kökünden çekip koparmak.
  • ictiva' : İğrenme, tiksinme.
  • ictivar : (Civar. dan) Komşu olma, muhit yapma.
  • ictiyab : Gömlek giyme. * Yırtma. * Kuyu kazma.
  • ictiyah : Öldürme.
  • ictiyal : Doğru yoldan döndürme.
  • ictiyas : Yağma için dolanma. * Taleb etmek, istemek.
  • ictiyaz : Geçmek, mürur.
  • ictiza' : İktifa etmek, yeter bulmak. ◊ Ağaç veya dal kesme.
  • ictizab : (Cezb. den) Çekip uzatma. * Etrafına toplanma.
  • ictizal : Sevinme, mesrur olma.
  • ictizaz : Yün kırkma. * Çayır ve ot biçme.
  • icyam : Men'etmek, engel olmak.
  • iczab : Koparmak.
  • iczal : Birini sevindirme, mesrur etme, gönlünü hoş etme. ◊ Semerin, devenin boynunu yara etmesi.
  • iczam : El kesme. * Hızlı yürüme.
  • id'ad : Korkutmak.
  • id'af : Zayıf etmek, zayıflamak. * Muzaaf etmek, fazlalaştırmak. İki kat yapmak.
  • id'am : Direk vurmak.
  • id'as : Tepelemek.
  • ida' : Emanet bırakmak. Vedia koymak. * Huk: Kendi malının muhafazasını başkasına havale etme. ◊ Fasid olmak. Bozulmak. * Helâk olmak. * Yardım etmek. ◊ Bir şeyi birbiri ardınca More…
  • idâa : Zâyi etmek. Boşuna harcamak.
  • idaa : (Bak: İdaa)
  • idab : Herkesi ziyafete davet etme. Sofrası herkese açık olma. * Doğruluğunu ve hak olduğunu herkese bildirme. ◊ Acib nesne.
  • idabe : Edeblilik, terbiyeli oluş.
  • idad : Saymak. Sayı. Hesab etmek. * Ölüm vakti. * Fark. Vergi. * Bahşiş. * Küfüv. Denk, hemtâ. * Delilik emâresi. * Parmakla hesab etmek. ◊ (İded) Üstünlük, galibiyet, zafer. * Kuvvet, More…
  • idade : Kol bağı.
  • idae : Parlamak veya parlatmak. Ruşen etmek veya ruşen olmak.
  • idafe : Misafir edinmek. * Ulaştırmak. * Tâbi olmak, uymak.
  • idaha : Muti olmak, itaat etmek.
  • idak : Davarın kösneyip aygır istemesi.
  • idaka : Darlık vermek.
  • idale : Bir şeyin elden ele geçmesi.
  • idam : Islah etmek. Muvafık kılmak, uygun yapmak. ◊ Katık. Ekmekle beraber yenen şey.
  • idame : Devam ettirmek. Dâim ve bâki kılmak.
  • idane : (Deyn. den) Borç, ödünç verme, ikrâz.
  • idaneten : Borç olarak, ödünç olarak, idane suretiyle.
  • idare : Devrettirmek. Çekip çevirmek. Döndürmek. Kullanmak. Becermek.
  • idare fitili : Eskiden geceleyin yatak odalarını aydınlatmak için zeytinyağı konmuş küçük bir tabağın içinde yakılan bir çeşit fitilin adıdır. Küçük petrol lâmbalarına da idâre denildiği için bunların More…
  • idare kandili : Yatak odalarını aydınlatmağa ve elde gezdirmeğe mahsus küçük, ışığı az lâmba.
  • idarehane : f. Bir işe bakan hey'etin veya bir işi idare edenlerin toplanarak iş gördükleri yer ve dâire. * Dergi, gazete vs. gibi yayınların yazı işlerine bakılan dâire.
  • idareten : İdare için. Kanun ile değil, işin gelişine göre yaparak. İdare yoluyla, işi idare ederek.
  • idarî : İdare. * İdare ile alâkalı.
  • idat : (Bak: Izat)
  • idave : (C: Edâvâ) Deriden yapılmış su kabı. Asker matarası.
  • idb : Acib iş.
  • idbab : Yaş olmak, ıslanmak. * Kin tutmak.
  • idbak : Ulaştırmak. Yapıştırmak. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin üst damağa yapışmasına denir. Bu sıfatın harfleri. Sad, dad, tı, zı'dır. İsimlerine müdbaka denir. (Bak: İtbak)
  • idbar : Geriye gitmek. Geri dönmek. * İşlerin ters gitmesi. * Talihsizlik. * Bir gezegenin diğer oniki burcun tertibine zıt olarak hareketi.
  • idbisas : Ne kırmızı, ne siyah olmak. * Ot bitmek.
  • idca' : Yatırmak.
  • idcac : Çağırmak, çağırtmak.
  • idcan : (İdcican) Gökyüzü yağmur bulutlarıyla örtülme. * Hava çok sisli ve dumanlı olma.
  • idcar : Gönül kırmak. Iztırab vermek. Darıltmak.
  • idd : (C.: Adât) Pınar ve kuyu suları gibi aktıkça kesilmeyen, devamı gelen su. * Çokluk, kesret. ◊ Büyük, acib şey. * Belâ, dâhiye. * Yalan.
  • idde : Müddet. Zaman. Vakit. * Küfüv. Hemta. Arkadaş.
  • iddet : Bekleme müddeti. * Sayılmış. Madud. * Cemaat. * Hıfz.
  • iddia : Bir şeyin müsbet veya menfiliğini ısrarla söylemek. İleri sürülen fikir. Dâva etmek. Israr etmek. İnat etmek. Haklı veya haksız bir dâvaya kalkışmak.
  • iddiaen : İddia ederek. Doğru olduğunu söyleyerek.
  • iddiaî : İddia ile alâkalı. Şahitsiz, delilsiz ve boş söz.
  • iddiaiyyat : (İddiaî. C.) İddia ile ilgili. Şahidi olmayan sözler.
  • iddiam : (Diam. dan) Payanda dayamak.
  • iddianame : Müddei umuminin (savcının), iddialarını topladığı ve soruşturma sonunda mahkemede okuduğu yazı.
  • iddifa' : Isınma, ısıtma.
  • iddifan : Kölenin, efendisinin yanından kaçması.
  • iddihal : Girme, duhul etme, dahil olma.
  • iddihan : (Dühn. den) Güzel kokular sürünme.
  • iddihar : Biriktirmek, toplamak, yığmak. * Kıtlık zamanında yüksek fiatla satmak üzere zahire toplayıp saklama.
  • iddilac : Gecenin geç vaktinde gitmek.
  • iddimac : Bir şeyin içine girmek. Bir yere girip gizlenmek.
  • iddira' : Anlama, derketme, kavrama, fehmetme. * Hile ile aldatma. * (Kadın) saçını tarayıp salıverme.
  • iddirak : Akıl etme, idrak etme, anlama, fehmetme. * Bir yere toplanmak. * Birbirine yetişmek.
  • iddisar : Zengin olma, çok mal mülk sahibi olma. Bir şeye bürünme.
  • iddiyan : Borçlanma, borca girme.
  • ideal : Fr. Fikre ve düşünceye ait. Tasavvuri, hayali. * Mefkûre. Emel. Gaye. Hayalde tasavvur edilen kemal. Fevkalâde, mükemmel kimse veya şey. (Bak: Ülkü)
  • idealist : Fr. İdeal ve mefkûre sahibi. * İdealizm felsefesine bağlı kimse.
  • idealizm : Fr. Bilgide temel olarak düşünceyi alan ve eşyanın müstakil mevcudiyetlerini inkâr edip fikren mevcudiyetlerini kabul eden yanlış bir felsefe doktrini.
  • ideoloji : Fr. İnsanların düşünce ve hareketlerine muayyen bir istikamet vererek, siyasî veya ictimaî bir doktrin meydana getirmek isteyen fikir sistemi.
  • idfa' : Soğuktan sakınıp giyinmek. * Isıtmak.
  • idfan : Gömme. Defnetme.
  • idfe : Ondan elliye varana kadar olan erkekler. * Kıt'a. * Akşam vakti.
  • idgam : Gizlemek. * Bir şeyi bir yere koymak. * Tecvidde: Aynı cinsten olan harfleri birbirine katarak iki def'a okumak. Şeddeli okumak veya yazılmak.
  • idgan : Kalbinde bir kimseye kin ve adavet olmak.
  • idgas : Karıştırmak. * Otu eliyle tutamlamak.
  • idha' : Kuşluk vaktine girmek.
  • idhac : Silah takınmak.
  • idhad : İptal etmek, hükümsüz bırakmak.
  • idhak : Güldürmek. Güldürülmek.
  • idhal : Dâhil etmek. İçine almak. Sokmak.
  • idhalât : (İdhal. C.) Memleket haricinden eşya ve mal getirmek.
  • idhan : (Duhân. dan) Tütme. Yanarak dumanı çıkma.
  • idhar : Hakir görme, tahkir etme, aşağılatma, hor görme.
  • idhaş : Korkutma, dehşet verme, dehşetlendirme.
  • idhimam : Siyah olmak. * Ekinin susuzluktan dolayı siyah görünmesi.
  • idhiyan : Nurlu, ruşen, parlak.
  • idil : Fr. Kır hayatını mevzu yapan nazım veya nesir yazı.
  • idin : Dağılmış, perâkende olmuş.
  • idk : (C.: Adâk-Uduk) Hurma salkımı.
  • idkak : (Dekik. den) Ezme, ufaltma, küçültme.
  • idl : Yük dengi, misil, eşit.
  • idla' : Çok yemekten dolayı midenin dolması ve hasta olmak. ◊ Delil gösterme. * Kovayı suya sarkıtmak. ◊ İhraç etmek, çıkarmak.
  • idlac : Gecenin ilk saatlerinden geç vakte kadar gitmek.
  • idlal : (İdlâl) Hak dinden, imân ve islâmiyetten saptırmak. Doğrudan, Hak ve hakikat caddesinden ayırmak. Azdırmak. ◊ Naz etmek. * Çok nazlanmak. ◊ (Bak: Idlal)
  • idlâliyyât : İnsanı doğru yoldan saptıracak fikirler, azdıracak mevzular. Kur'ânla muaraza eden safsata ve bâtıl felsefi nazariyeler.
  • idli'mam : Kararmak.
  • idliham : Galip olmak. * İhâta edip kaplamak.
  • idlivla' : Evmek, acele.
  • idma' : Kan alma. * Kanatma.
  • idmac : Bir şeyi bir şeyin içine koymak. * Sıkıştırmak.
  • idmag : Bir şeye muhtaç ve muztar eylemek.
  • idmame : (C.: Ezâmim) Cemaat, topluluk.
  • idman : Alıştırmak. Bir şeyde meleke kazanmak için tekrar tekrar hareket yapmak. * Beden terbiyesi. Jimnastik.
  • idna' : Hastalığın hastayı zayıflatması. ◊ Yakın etmek, yaklaştırmak.
  • idra : Def etmek. * Bildirmek. Bildirilmek.
  • idrab : (Darb. dan) Rüc'u etmek, vaz geçmek. Bir şeyi yapmaktan yüz çevirmek. Mukim olmak. * Bir kimse üzerine kırağı yağmak. * Sıcak yel eserek yerdeki suyu kurutmak. * Ekmeğin pişmesi.
  • idrac : Dercetmek. Dürmek. * Bir yazıyı bir yere koydurmak.
  • idrak : Anlayış. Kavrayış. Akıl erdirmek. Fehim. Yetiştirmek.
  • idrakat : (İdrak. C.) Anlayışlar, kavrayışlar, idrak etmeler.
  • idrar : Zarar vermek. * Avret üstüne avret almak, evli iken bir daha evlenmek. ◊ Sidik. Bevl. * Çokça akıtmak. * Devamlı vermek.
  • idrarat : (Derr. C.) Gelirler. Vâridat. Tahsilat.
  • idric : İbrişim kilim.
  • idrihmam : İhtiyarlıktan dolayı zayıflayıp iş yapamamak.
  • idrik : Dağlarda çok olan bir yemiş.
  • idrimac : Bir yere girip gizlenmek.
  • idris (a.s.) : Hz. Adem'in (A.S.) evlâdlarından ve Kur'anda ismi zikredilen, ilk yazı yazan, terzilik yapan peygamber (A.S.) (Bak: Meratib-i hayat)
  • idtiba' : Hacıların ihramlarını sağ koltukları altından çıkarıp sol omuzlarına örtmeleri.
  • idtica' : Yan yatmak.
  • idtigan : Ayağıyla kendi kendine vurmak.
  • idtihad : Zulmetmek, cefâ vermek.
  • idtila' : Kuvvetlendirmek.
  • idtimar : İnce belli, karınsız olmak.
  • idtirab : Deprettirmek, hareket ettirmek. Izdırap.
  • idtiram : Ateş yakılmak. * Şule vermek, ışıklandırmak.
  • idva' : Azık yapmak.
  • idve : (C.: Udât) Yüksek yer. * Dere kenarı.
  • if : Vakit.
  • ifa : Ödemek. Yerine getirmek. Söz verdiğini veya vazife bildiğini yerine getirmek. Kılmak. Yapmak.
  • ifa' : Devekuşunun yeleği. * Devenin yükünün çok olması. ◊ Çocuğun büyümesi.
  • ifad : Bir kimseyi elçilik (sefirlik) vazifesiyle gönderme.
  • ifadat : (İfâde. C.) Anlatmalar. İfadeler.
  • ifade : Anlatmak. Söylemek. * Fayda vermek, fayda tutmak.
  • ifaha : Yellenmek.
  • ifahe : Kan fışkırtma. * Kanatma.
  • ifakat : (Fevk. den) İyileşme, hastalıktan kalkma. Hastalıktan kurtulup tamamen iyileşinceye kadar aradan geçen zaman. * Ayılma. Sarhoşluk veya baygınlıktan kurtulma.
  • ifakat-pezir : f. İyileşmesi mümkün, iyileşebilir.
  • ifakat-yâb : f. İfakat bulucu, iyileşen.
  • ifakat-yaft : f. Sıhhat bulan, iyileşen, hastalıktan kalkan.
  • ifal : Sür'atle gitmek, hızla gitmek. * Uzaklaşmak, ırak olmak.
  • ifas : Şişe ve divit ağzını kapatmakta kullanılan deri.
  • ifasa : Yumuşak söylemek. * Aşikâre söylemek. Açık açık konuşmak.
  • ifate : (Fevt. den) Kaybetme, kaçırma, elden çıkarma.
  • ifave : Çorbanın iyisi. * Çömlek kaynarken yüzüne çıkan köpük.
  • ifaza : (Feyz. den) Bereketlendirmek. Feyz vermek. Bol bol dağıtmak ve akıtmak. Taşıp yayılmak.
  • ifaza-bahş : f. Feyizlendiren, feyiz aldıran.
  • ifaze : (Fevz. den) Maksada erdirmek. Merama kavuşmak. Zaferyâb eylemek.
  • ifca' : Geçimini genişletme.
  • ifcac : Kuş cıvıldaması, kuş ötmesi.
  • ifcar : Fecir vaktine girme. * Bir kimseyi fâcir sayma.
  • ifcas : Mânâsız ve münasebetsiz şeylerle kibirlenme.
  • ifda' : Sahraya çıkmak, çöle çıkmak. ◊ Fidye kabul etme.
  • ifdac : (C.: Ufâzic) Semiz, besili hayvan. * Yumuşak nesne.
  • ifdah : (Fadih. den) Kötülüğü açığa vurma. Kusur ve ayıpları meydana çıkarma.
  • ifdal : (Fadl. dan) Lütuf ve bağış. İhsan.
  • iffet : Namus. Temizlik. Perhizkârlık. Nefsi behimî temayüllerden men etmek. Helâla razı olup haramdan kaçınmak.
  • iffet-füruş : f. Namus ve iffetten söz eden. Namusluluk taslayan.
  • iffetli : (İffetlü) Namus, hayâ ve iffet sahibi kadın. * Doğru, rüşvet yemez, haram yemez, istikametli kimse. * Eskiden kadınlara yazılan mektub hitabı.
  • ifha' : Unutmak.
  • ifhac : Davarın ayaklarını ayırıp sağmak.
  • ifhah : Âciz bırakma.
  • ifhak : Doldurmak.
  • ifham : İkna edip sükût ettirmek. Delil göstermekle ve isbat etmekle galip gelmek. ◊ Bildirmek. Anlatmak. Maksadı bildirmek. ◊ Ulu etmek, yüceltmek.
  • ifhar : Şereflendirmek. Şeref vermek. Fahirlendirmek.
  • ifhaş : (Fuhş. dan) Kötü ve fena söyleme.
  • ifk : Bühtan. Bir suçu birisine yüklemek. İftira.
  • ifka' : Fakir ve kötü durumda bulunma.
  • ifkad : Kaybettirme, kazandırmama.
  • ifkah : Öğretme.
  • ifkar' : Fakir düşürme, fakirleştirme. * Hayvanı kirâya verme.
  • ifla' : Sütten ayırma, memeden kesme. * Yabana kaçma.
  • iflah : Mübarek ve muvaffakiyetli olmak. Selâmete çıkmak. Felâha kavuşmak. * Nimette dâim ve kararlı olmak. (Bak: Felah)
  • iflak : şiir okurken fesahat üzerine olmak. * Mâna ve kelime icad etme.
  • iflal : Gidermek. * Yağmur gelmeyen yere yetişmek.
  • iflas : Malı tükenmek, parası kalmamak. Borçlarını ödeyemiyecek hâle gelmek. Sermayesini batırmak. * Ahirette günahları çok olanın hüsrana düşmesi. ◊ Sıyrılıp kurtulmak.
  • iflat : Kement veya bağdan kurtulup kaçma.
  • iflik : Eski çalgılardan birinin adıdır.
  • iflilak : Yer yüzünü bulut kaplamak.
  • ifna' : Mahvetmek. Tüketmek. Kıymetini kaybetmek. Çok zarar etmek. Yok etmek.
  • ifra' : Kesmek. * Yarmak.
  • ifrac : Açılma. * Ayrılmak. * Genişletmek. * Açmak.
  • ifrad : Tek olarak söylemek. * Ayırmak. * Göndermek. Yollamak.
  • ifrag : Bir halden başka bir hale sokma. Kalıba dökmek. Şekil vermek. * Boşaltmak. Akıtmak. Dökmek. Câri kılmak.
  • ifrah : Belirsiz bir şeyi belirtme. * şübhe ve tereddütü giderme. * (Kuş) yavrulama. * (Tohum) yeşerme. ◊ Ferahlandırmak. Memnun etmek.
  • ifram : Doldurma, doldurulma.
  • ifrar : Kaçırmak. Kaçırılmak. Firara mecbur etmek.
  • ifras : Fırsat ele geçme.
  • ifraş : Zemmetme, kötüleme, çekiştirme. * Serip döşetme.
  • ifrat : Haddinden geçmek. Pek ileri gitmek. * Takatinden ziyade iş vermek. (Tefrit'in zıddı) ◊ Davarın alın saçı. * İnsanın ense saçı.
  • ifrat ü tefrit : Birbirine tamamıyla ters olan iki uç. Çok fazla ve çok az.
  • ifratkâr : f. Pek ileri giden. Haddini aşan.
  • ifraz : Vazifeye tayin etmek. * Farzedip vermek. ◊ Ayırmak, tefrik etmek. Ayrılmak. ◊ f. Yükseklik. Rif'at. İrtifa'.
  • ifraz hazinesi : Tar: Kullanılmayan kıymetli eşyanın saklandığı yer. Bu gibi kıymetli şeylerden ikinci dereceden olanların muhafaza olunduğu yere de 'Bodrum Hazinesi' denilirdi.
  • ifrazat : Vücuddan çıkan, bedenden ayrılan kan, irin, balgam gibi şeyler.
  • ifrazciyan : Darphanede sikke (para) kesenler. Altun, gümüş ve bakır madenlerini para haline getirdikleri için bu tabir meydana gelmiştir.
  • ifrinka' : Parmak çıtırdatma. * Gidermek. * Ayırmak.
  • ifrit : Cin taifesinden çok muzır, şerir ve korkunç bir cins. * Mc: Korkunç, kızgın ve öfkeli insan.
  • ifriz : Dam saçağı.
  • ifşa : (C.: İfşâât) Duyurmak. Fâşetmek. Meydana çıkarmak. Gizli bir şeyi herkese duyurmak.
  • ifşaat : (İfşa. C.) İfşa etmeler, fâşetmeler, meydana çıkarmalar, duyurmalar.
  • ifsad : Bozmak. Azdırmak. Fesada uğratmak. Fitne salmak. Karıştırmak.
  • ifsadat : (İfsad. C.) İfsadlar, kargaşalıklar, fesada uğratmalar.
  • ifsah : Fesahatla konuşmak. Açık ve düzgün söz söylemek. ◊ Unutmak. Akıldan çıkarmak. İhmal etmek. ◊ Açmak, genişletmek.
  • ifsam : Hastanın ateşinin düşmesi. * Kesilip bitme, tükenme. * Yağmurdan sonra hava açılma.
  • ifta : Fetva vermek. (Bak: Fetva)
  • iftah : Seğirtme. * Sık nefes alma, hızlı hızlı soluk alma. ◊ Açmak. Fethetmek. (Bak: Feth)
  • iftal : f. Dağınık. * Yırtık, aralık, yarık.
  • iftam : Memeden ayırma, sütten kesme.
  • iftan : Fitneye düşürme. * Ayartma.
  • iftar : Oruç açmak. Oruç açılırken yenen yemek. (Zıddı: İmsak)
  • iftariyye : İftarlık. İftar için hususi olarak hazırlanmış nevale. Bunlar oruç bozulduktan sonra yemek yenmeden evvel yendiği için bu ad verilmiştir. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında padişah sarayında, More…
  • iftial : Bir şeyi iş edinmek. Kendiliğinden yapmak. * Arabçada beş harfli fiilin birinci babı. * Yalan düzmek, iftira etmek. ◊ Fal tutma, fala bakma.
  • iftiat : Başa tülbent sarmak.
  • iftica' : Birdenbire, ansızın olma.
  • iftida' : (Fidye. den) Fidye vererek esirlikten kurtulma.
  • iftidah : (Fadâhat. den) Kırma, kırıp ufalama. * Maskara olma, rezil olma.
  • iftiham : (Fehm. den) Kavrama, anlama. Fehmetme.
  • iftihar : Övünmek. Kendini beğenircesine kendinden ve yaptıklarından bahsetmek. * Başkasının iyi bir hali ile sevinmek. (Bak: Tahdis-i ni'met)
  • iftihariyyat : İftihar yoluyla söylenen sözler.
  • iftihas : Gerçeği ve hakikatını dikkatle araştırma. İçyüzünü iyice tetkik etme. * İmtihan etme, deneme.
  • iftikad : Arayıp sormak. * Kaybolmak.
  • iftikak : (Fekk. den) Rehinden kurtarma, rehinden çıkarma.
  • iftikal : Çok çalışma, bir işte çok fazla emek harcama, pek fazla gayret sarfetme.
  • iftikar : Yoksulluğunu, fakirliğini açığa vurmak. * Çok ihtiyacı olmak. * Tevazu'. Alçak gönüllülük.
  • iftila' : Otlatma.
  • iftilak : Taaccüb etmek, şaşırmak.
  • iftilal : Bükülme. * (Asker) muharebeden yılma.
  • iftilat : Ansızın bir işe girişme. * Hatıra gelivererek şiir veya söz söyleme.
  • iftilaz : Kesmek, kat'. * Bir kimsenin bir parça malını almak.
  • iftinan : Türlü türlü ve birbirini tutmayan düzensiz söz söyleme. * Fitneye düşmek. * Âşık olmak.
  • iftira : Birinin üzerine suç atmak. Bühtan. İfk. Yalan yere birisini suçlu göstermek.
  • iftiraat : (İftira. C.) İftiralar, asılsız isnatlar, aslı esası olmayan suç yüklemeler.
  • iftirak : Perişan olmak. * Ayrılmak, dağılmak. Hicran.
  • iftirakat : Ayrılıklar. İftiraklar. Parçalanmalar.
  • iftirar : Gülmek.
  • iftiras : Yırtmak. Parçalamak. Yırtıp parçalamak. * Zorla yere yıkmak. ◊ Fırsat gözlemek. Fırsatı ganimet bilmek.
  • iftiraş : İzine uyma. * Namusa dokunur söz söyleme. * Yayılma. * Cima. * Döşemek.
  • iftiraz : Farz kılma, vacib kılma.
  • iftisad : Neşter ile kan aldırma.
  • iftisal : Sütten kesilme, memeden ayrılma. * Fidanı çıkarıp başka yere dikme.
  • iftitah : (Fetih. den) Açmak, başlamak, fethetmek. Zabtetmek.
  • iftitan : (Fitne. den) Fitneye uğrama. * Aldatmak. * Azdırmak.
  • iftiyak : Fakirleşmek, yoksullaşmak.
  • iftiyal : Fal tutma.
  • iftiyat : Düşünmeden bir işe başlama. * Bir şey kaybolup gitme.
  • iftizah : (Bak: İftidâh)
  • ifza' : Medet etmek, yardım etmek. * Korkutmak. ◊ Korkutmak. * Güç olmak.
  • ifzah : (Fazih. den) Kusuru, kötülüğü, ayıbı açığa vurma.
  • ig : Koku, rayiha.
  • iğ : Yün, pamuk vs. kıvırmağa mahsus iğne.
  • igal : Acele ile bir kimseyi bir yere sokma. * Uzaklara gitme.
  • igame : Havanın bulutlu olması.
  • igare : Yağma etmek, hücum etmek. * Teşvik etmek. Gayrete getirmek. Acele etmek.
  • igase : İmdada yetişmek, yardım etmek.
  • igaza : Kızdırma, darıltma.
  • igbab : Korkmak. * Bir gün görüp bir gün terketmek.
  • igbirar : Kırılmak. Gücenmek. * Toz ile paslanmak. * Boz benizli olmak.
  • igdab : Gadablandırmak, kızdırmak, öfkelendirmek.
  • iğde : Kızılcığa benzer bir meyve ve bu meyveyi veren ağaç ve çiçeği.
  • igdidan : Saç uzamak. * Ot yeşermek.
  • igdin : Bozulmuş, kokmuş, cılık (yumurta).
  • iğdiş : f. Burulmuş, enenmiş hayvan. Erkeklik bezleri (hayaları) çıkarılmış at. Melez.
  • iğerçin : Karar veremeyen, mütereddit, kuşkulu.
  • igfa' : Uyuklamak.
  • igfal : (C.: İgfalât) Dikkatsizlikle terkettirmek. * Gaflette bırakmak. * Kandırmak. Aldatmak.
  • igfalat : (İgfal. C.) İğfal etmeler, kandırmalar, aldatmalar.
  • igfaliyyat : Yanıltıp aldatmak için söylenen sözler.
  • igla' : Pahalandırma, fiatını yükseltme. * Kaynatma.
  • iglaf : (Gılaf. dan) Kınına sokma, kılıfa koyma.
  • iglak : Karıştırmak. Kapamak. Muğlak yapmak. Anlaşılmaz hâle koymak. * Zorla iş yaptırmak. * Edb: Sözü karışık ve anlaşılmaz surette söyleme.
  • iğlak : (Bak: İğlâk)
  • iglakat : (İglak. C.) Muğlak yapmalar. * Karışık ve anlaşılmaz sözler.
  • iglat : (Galat. dan) Yanlışa götürme.
  • iglaz : (Galiz. den) Kaba ve fenâ söyleme.
  • iglazat : (İglaz. C.) Kaba ve galiz söyleme.
  • iglinta' : Vurmakla ve sövmekle üstün gelip galebe etmek.
  • iglivvat : Lâzım olmak, icab etmek.
  • igma' : Bayılma, baygınlık, kendinden geçme.
  • igmad : Kınına sokma, kılıfına koyma. * Birçok şeyleri bir yere tıkma.
  • igmam : Kederlendirmek. Gamlandırmak. Hüzünlendirmek. * Gökyüzünün bulutlu olması.
  • igmar : Batırmak.
  • igmaz : Müsamaha etmek. Görmemezliğe gelmek. ◊ Ayıplamak. Kınamak. Tahkir etmek.
  • igna' : Ganileştirmek. Zengin etmek. * Kifâyet edip bir şeyin yerini tutmak.
  • ignan : Ot çok olmak.
  • iğnedan : İğne koymağa mahsus küçük kutu.
  • iğnelemek : t. İğne ile delmek. * Kalıbını almak için kenarlarını iğne ile delerek işaretlemek. * Mc: Sözle hırpalamak. Dokunaklı konuşmak.
  • iğneli fiçi : Mc: Eziyetli ve usandırıcı iş. İnsana eziyet veren ve rahatsız eden yer.
  • igra : Rağbetlendirmek. Teşvik etmek. Hırsını tahrik etmek.
  • igrab : Uzak yerlere yolculuk etme. * Garb (batı) tarafına gitme.
  • igrad : Yüksek ve güzel sesle şarkı söyleme.
  • igrak : Suya batırmak, boğmak. * Kabı doldurmak. * Edb: İmkânsız bulunan mübalâğa.
  • igrakat : (İgrak. C.) Mübalâğalar, iğraklar, aşırı büyültmeler.
  • igrakiyyat : Aşırı büyültmelerle ve mübâlâğalarla söylenen sözler.
  • igram : Borç ödetme.
  • igrar : Batırmak.
  • igras : Ağaç dikmek. Toprağa gömmek.
  • igraz : Doldurmak. * Taze hamurdan ekmek yapıp misafire yedirme.
  • iğraz : (Bak: İğraz)
  • iğreti : t. Ödünç, borç, kendi malı olmayan. Yerli ve sabit olmayan, muallak gibi duran. * Muvakkat, bağlı bulunmayan, geçici. * Fıtrî olmayan, sahte, sun'î.
  • igrik : Çok bağırıp böğüren (hayvan).
  • igriz : Kabuğundan henüz çıkan çiçek.
  • igşa : Örtmek. Bürümek. Kapamak. Perdelemek.
  • igsas : Sıkıştırma, tazyik etme. * Bir yer ahalisini sıkıntıya düşürme. ◊ Güzel yemekler yedirme.
  • igşaş : Acele ettirme. * Kışkırtma, tahrik etme.
  • igta' : Ağacın dalları uzayarak yerlere sürünme. * (Asma) yeşerme.
  • igtaş : Karanlık olmak.
  • igtibak : Akşam vaktinde şarap içmek.
  • igtibat : Refahlı, sürurlu ve zengin olmayı temenni etmek.
  • igtifar : Mağfiret olunma. * Şüyu' bulma.
  • igtila' : Hızlı ve sür'atli yürüme. Çabuk yürüme.
  • igtilaf : Kılıf içine girme, gılaflanma.
  • igtilal : Hayvanın çok susaması. * Elbiseleri üst üste giyme. * İçme. * İyi sağılmadığı için (koyun) hastalanma.
  • igtilam : Hırs ve şehvetin galip gelmesi. * Muzdarib olmak, acı çekmek.
  • igtimad : (Gamd. dan) (Kılıç) kılıfına girme. * Karanlıkta görünmez olmak.
  • igtimam : Tasalanmak. Kederli olmak.
  • igtimas : Hor ve hâkir görme. * Nankörlük. ◊ Suya dalma.
  • igtimaz : Birini çekiştirme, bir kimsenin aleyhinde bulunma. ◊ Gözünü kapatma, gözünü yumma. Uyuma.
  • igtina' : (Gınâ. dan) Zenginleşme, zengin olma.
  • igtinam : Yağma etmek. Fırsatı ganimet bilmek.
  • igtirab : (Gurbet. den) Gurbete gitme. * (Güneş, Ay vb. seyyareler) batma. * Göz önünden kaybolma.
  • igtiraf : Avuçla su içme, eliyle su alma.
  • igtirak : (Gark. dan) Suya batma, gark olma, suda boğulma. * Soluğu kuvvetle içe çekme.
  • igtiram : Borç, diyet veya cerime verme.
  • igtirar : (Gurur. dan) Aldanma, iğfâl olunma. * Gururlanma. Kibirlenme, böbürlenme. Güvenilmeyecek şeye güvenme. * Gaflette olma, gafil bulunma.
  • igtiraren : Güvenerek, mağrur olarak.
  • igtisab : Gasb etmek. Başkasının malını zorla elinden almak.
  • igtisabat : (İgtisab. C.) Gasbetmeler, başkasının malını elinden zorla almalar.
  • igtisal : Yıkanmak. Gusletmek. (Bak: Gusül)
  • igtişaş : Karışıklık. Kargaşalık. Karmakarışık olmak. * Birisinin fena telkinini kabul etmek.
  • iğtişaşat : (İgtişaş. C.) Karışıklıklar, kargaşalıklar, fenâlıklar.
  • iğtita' : Örtünme, bir şeye sarınma.
  • igtiyab : Gıybet etmek. Zemmetmek. Yermek.
  • igtiyal : Baskın yapıp öldürme.
  • igtiyar : Faydalanma, istifâde etme. * Azık edinme.
  • igtiyaz : Gazaba gelme, kızma, öfkelenme.
  • igtiza : (Gızâ. dan) Beslenme, gıdalanma.
  • igtizab : Gücenme, kızma, gazaba gelme, darılma.
  • iğtizal : İplik eğirme.
  • iğva : (Bak: İğva)
  • igva' : Ayartmak. Azdırmak. Baştan çıkarmak.
  • igyal : Hâmile kadının sütünü vermesi.
  • igyam : Havanın bulutlu olması.
  • igza' : (Gazâ. dan) Savaştırma. Gazâ ettirme. Muharebeye gönderme. ◊ Görmemezliğe gelme.
  • igzab : (Gazab. dan) Gazaba getirme, hiddetlendirme, kızdırma, öfkelendirme.
  • igzaf : Gece çok karanlık olmak.
  • igzal : Eğirmek.
  • ih : Deveyi çökertmek için kullanılır sestir. * Yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermeği tasvir eder.
  • iha : Sevketme, gönderme.
  • ihab : Verme, bağışlama. ◊ Ham deri.
  • ihafe : Korkutmak. Havf ettirmek. ◊ Korkutmak.
  • ihake : Te'sir etme. * Kesme.
  • ihale : Bir işi birisinin üzerine bırakmak. Bir hâlden diğer hâle dönmek. * Artırma veya eksiltmeye çıkarılan bir işi en münâsib bulunan bir istekliye vermek. * Zayıf addetmek. * Muhal söz söylemek. More…
  • ihaleten : İhale ederek, ihale suretiyle.
  • iham : Vehme düşürmek, vehimlendirmek. * Edb: İki mânaya gelen bir kelimeden en az kullanılan mânayı bilerek kullanmak.
  • ihame : Çadır kurma.
  • ihan : (Vehn. den) Bir kimseyi zayıf, kuvvetsiz tutma. Güçsüzlendirme. * Hor görme, tahkir etme. ◊ (İhnet. C.) Kızgınlıklar, öfkeler, gazablar, dargınlıklar.
  • ihanet : (Hevn. den) Alçak ve hakir addedip itibar etmemek, kıymet vermemek. * Hainlik. Haksızlık. Kötülük. ◊ Helâk etmek. Öldürmek. Mahvetmek.
  • ihaş : Bir kimsenin namusuna dokunma, namusunu lekeleme.
  • ihase : Toprağı kazarak bir şeyler arama.
  • ihaşe : Avı, tuzağa düşürebilmek için sürüp götürme.
  • ihata : Etrafından çevirmek, kuşatmak, içine almak. Kuşatılmak, sarılmak. * Geniş bilgi ile anlamak, tam kavramak.
  • ihatavî : İhata edecek şekilde. Kaplayıp içine alacak yolda.
  • ihaze : (C.: İhâzât-İhâz) Su birikip toplanacak yer. * Bir kimsenin kendisi veya sultanı için hıfzedip gözlediği yer. ◊ Kalkanın elle tutulacak olan yeri. * Timar. Hükümdarın verdiği More…
  • ihba' : Örtmek, saklamak, gizlemek. * Ateşi basıp söndürmek.
  • ihbab : Muhabbet etmek. Sevgisini göstermek.
  • ihbak : Boyun eğme, inkıyâd, yumuşaklıkla söz dinleme.
  • ihbal : Gebe koyma, hâmile yapma. * Çiçekler dökülüp meyve tutma.
  • ihbar : Haber vermek. Haber almak. Alınan haber. Anlatmak. (Bak: Ahbâr)
  • ihbarat : Bildirilen haberler. İhbarlar. Bildirilen hadis-i şerifler.
  • ihbarî : Haberle alâkalı. Haber vermeğe dair. * Gr: Bir işin ne zaman olacağını bildiren fiil.
  • ihbariyyat : Haberle alâkalı, habere âit cümleler.
  • ihbariyye : Haber vermek işi. * Kaçak veya kayıp eşyayı haber verene mükâfat olarak verilen para.
  • ihbarname : f. Yazılı haber. Yazı ile haber vermek. * Belirli hadiselere dair bilgi olarak, alâkalı olduğu yere verilen yazı. * Bir paranın ödenmesi veya başka bir muamelenin yapılması lüzumuna dair More…
  • ihbas : Eteğinde bir şey gizleme. * Hapsetme. * Vakfetme. Hayır yollarında mal ve hayvan bağışlama. ◊ İfsad etmek. Bozmak. * Yaramazlık öğretmek. ◊ Birinin hakkını yeme.
  • ihbat : Mahveylemek. Battal ve geçmez hale koymak. * Kuyunun suyu çoğalmak veya bitmek. * İşin karşılığını vermek. * Amelin sevabını giderip, hiçe indirmek. ◊ Huşu ve tevazu' More…
  • ihcac : Hac vazifesi için bedel vermek veya nâib tutmak. Nâib tutana 'Âmir, menub veya mahcucun anh' da denir.
  • ihcaf : Noksanlık, eksiklik, kusurluluk.
  • ihcal : (Hacl. den) Utandırma.
  • ihcam : Bir şeyden korkarak vaz geçme, dönme. cayma. Men olunma.
  • ihda : İman ve İslâmiyet yolunu göstermek. Hidayete eriştirmek. Doğru yola götürmek. Allah rızasına uyan yola girmesine vesile olmak. * Hediye etmek. Armağan yollamak. ◊ (Müennes) Bir. More…
  • ihda aşer : Onbir.
  • ihdac : Doğan çocuğun bir yerinin eksik olması.
  • ihdad : (Gövdenin) derisi şişme. ◊ Keskinleştirme.
  • ihdaf : Gelip çatmak. Karşısına dikilip durmak. Hedef olmak.
  • ihdaiyye : Hediye etme vesilesiyle yazılan yazı.
  • ihdal : Islatma.
  • ihdar : (Hadr. dan) Tıb : Bir organın hissini iptal etme, uyuşturma. * Kızı yaşmaklandırma, ferace giydirme. ◊ (Heder. den) İptal etme, battal etme, hükümsüz bırakma. * Boşa harcama. More…
  • ihdas : Yeniden bir şey yapmak. Ortaya koymak. Meydana koymak. (Bak: İbda', Hudus)
  • ihdi : Deve çöktü.
  • ihdilal : Yaş olmak, ıslanmak. * Ağacın budak ve yapraklarının çok olması.
  • ihdirar : Yeşillik.
  • ihevat : (İhve. C.) Samimi ve sâdık arkadaşlar. Candan dostlar. * Tarikat arkadaşları.
  • ihfa : Saklamak. Gizlemek. Ketmetmek. Gizlenilmek. * Tecvidde: Harflerden birisini söylerken gizli ve zayıf söylemek.
  • ihfaf : Hafifletmek. Birinin şerefine dokunacak şekilde konuşmak.
  • ihfak : Gazâda ganimet malından pay almamak. * Avcıların av yakalayamaması.
  • ihfas : Çirkin olmak.
  • ihfik : Yer sarsıntısı ve zelzeleler neticesinde meydana gelen yarıklar, çatlaklıklar.
  • ihhikak : Kördüğüm olma. * Mc: Sıkışıp kalma. Halledilmeyip çözülmez hale gelme.
  • ihkab : Arkası kesilme.
  • ihkad : Başka bir kimsede garaz ve kin uyandırma.
  • ihkak : Mazlumun hakkını zâlimden almak. Hakkı yerine getirmek. Hak ile hasmına galib olmak.
  • ihkâm : Manen tahkim etmek. Sağlamlaştırma. Muhafaza ile fesaddan menetmek.
  • ihkar : Rezil ve rüsvay etme.
  • ihla : Boş bırakma. Boşaltmak, hâli kılmak.
  • ihla' : (Hulv. den) Tatlılandırma. ◊ Hâli etmek, boşaltmak. ◊ Çıkarmak.
  • ihlad : Meyletmek, yönelmek, eğilmek. * Sonsuzlaştırmak, ebedi kılmak. * Geç ihtiyarlamak.
  • ihlaf : Su aramak. Yerine halef etmek. * Kılıç çıkarmak için elini uzatmak. ◊ Yemin vermek. Yemin etmek. * Yok etmek. Telef etmek.
  • ihlak : (Helâk. dan) Harcama, tüketme, bitirme. * Yok etme, helâk etme, öldürme. ◊ Elbise eskimek veya eskitmek.
  • ihlal : (Halel. den) Sakatlamak. Bozmak. Halel vermek. * Birini ihtiyaç içinde bırakmak. * Düşmanın haklarına vefa etmeyip gadretmek. ◊ (Mahal. den) Yer değiştirmek. Vermek. More…
  • ihlamak : Ih diyerek deveyi çökertmek. * Ih diyerek yorgunluk ve heyecanla hızlı nefes vermek.
  • ihlamur : Kerestesi marangozlukta kullanılan ve çiçeği haşlanıp çay gibi içilen ağaç. * Ihlamur ağacından yapılmış.
  • ihlas : (Hulus. dan) Kalbini safi etmek. İçten, samimi, riyasız sevgi. İçten gelen sevgi ile doğruluk ve bağlılık. ◊ Müşteriyi aldatmak. Müflis olmak.
  • ihlas-mend : f. İhlaslı, ihlas sahibi, temiz kalbli.
  • ihlas-mendane : f. Temiz yürekli kimseye yakışır şekilde, ihlaslı kişiye uygun tarzda.
  • ihlas-mendî : f. İhlaslılık, temiz kalblilik.
  • ihlas-perver : f. İhlas sahibi, temiz kalbli.
  • ihlas-perverane : f. Temiz yürekli, ihlas sahibi bir kimseye yakışacak surette.
  • ihlas-perverî : f. Temiz yürekli, ihlas sâhibi olma.
  • ihlil : Erkek tenasül organının deliği, sidik yolu. Sidik deliği. * Kadınlarda memede sütün aktığı yer.
  • ihlivlak : Eskimek. * Bulutun gökyüzünü kaplaması.
  • ihma : Bir şeyi ateşte kızdırma.
  • ihmad : Ateşin alevini söndürmek. ◊ Ateşi söndürmek.
  • ihmal : Ehemmiyet vermemek. Yapılması lâzım bir işi sonraya bırakma. Dikkatsizlik. Başlayıp bırakmak. Terk etmek. ◊ Bir şeyi yüklemesi için yardım etmek. Yükletilmek. ◊ Saçak More…
  • ihmalci : t. Dikkat etmeyen, dikkatsiz, müsamahacı.
  • ihmalkâr : f. İhmalci, işine dikkat etmeyen.
  • ihmam : Kederlendirmek. Mahzun etmek. * İhtiyarlatmak.
  • ihmar : Gizli etmek, saklamak.
  • ihmirar : Kızarmak. Kızıllık. * Kızıl hastalığı.
  • ihn : Boyalı sof kumaş. * Renkli yün. ◊ Yün. Renkli yün, renkli kumaş.
  • ihna' : İfsad etmek, bozmak. * Yaramaz söz söylemek. ◊ Acıma, merhamet etme, şefkat etme.
  • ihnac : Bir şeyi bir yana eğme.
  • ihnak : (Hunk. dan) Kin bağlama. Gazaplandırma. ◊ (Hunk. dan) Boğma.
  • ihnet : Gazap, öfke. Hiddet. * Kalb katılığı. * Kin bağlamak.
  • ihra' : Eksiltme, azaltma, noksanlaştırma.
  • ihrab : Kaçma zorunda bırakma. * Çalışma, azmetme, didinme. ◊ Kavgayı kızıştırma, muharebeyi alevlendirme. ◊ Viran etmek, harabe haline getirmek. ◊ Harâb etme, perişan etme. More…
  • ihrac : Çıkarmak. Dışarı atmak. Fazla malı başka memlekete göndermek. İstifade için meydana koymak.
  • ihracat : (İhrâc. C.) Memleketteki fazla malı başka memlekete göndermek, satmak. * Çıkarmalar. İhraç etmeler.
  • ihrak : Ateşe atmak. Yakmak. Yandırmak. * Bulamaç yapmak. ◊ Akıtma, dökme.
  • ihrakan : Yakmak suretiyle.
  • ihram : Hacıların örtündükleri dikişsiz elbise. * Yün yaygı. Büyük yün çarşaf. * Fık: Hac veya umreyi yada her ikisini eda etmek için mübah olan şeylerden bazılarını nefsine menetmek ve onlardan More…
  • ihras : Dilsiz olmak. Dilsiz kalmak.
  • ihraz : Nail olmak. Erişmek. * Kazanmak. Kesbetmek. * Birisini güzel bir surette korumak.
  • ihrinmas : Sükut etmek, susmak.
  • ihrit : İsmi işitilmeyen bitki.
  • ihrivvat : Uzamak.
  • ihriz : Bitkin, dermansız. Kımıldanmağa ve bir şey yapmağa hâli ve mecâli olmayan.
  • ihsa : Saymak. Sayılmak. İstatistik, sayım. * Kandırmak, aldatmak. * Zaptetmek. * Ezber etmek. * Fehmetmek. İdrâk eylemek.
  • ihsa' : Yalnız bir ilim ve san'at dalıyla meşgul olup, o hususda ihtisas yapıp terakki etme. Husyelerini çıkarma, iğdiş etme, eneme, erkekliğini giderme. ◊ Irak etmek, More…
  • ihşa' : Tevazu ve alçak gönüllülükle zorlama.
  • ihsab : Ucuzlama, fiattaki azalma.
  • ihsad : Ekin veya ot biçme veya biçtirme. Hasâd etme.
  • ihşad : (Halk) Birikme, toplanma, cem' olma.
  • ihsaî : Sayım ile alâkalı. İstatistiğe ait.
  • ihsaiyat : İstatistik. İstatistiğe ait mâlumatı toplama ilmi.
  • ihşam : Utandırma, kızdırma.
  • ihsan : (Hısn. dan) Sağlamlaştırmak. Tahkim etmek. * Zevcesini nâmahremden korumak. Kadın kendisini haramdan sakınmak. * Ehl-i azamet olmak. ◊ İyilik, lütuf, bağışlamak. * Sahilik More…
  • ihsanat : (İhsan. C.) İhsanlar, lütuflar.
  • ihsandide : (C.: İhsandidegân) f. İhsan görmüş, bağış almış. Birinin lütfunu görmüş, minnettar.
  • ihsanen : İhsan suretiyle. Bağışlayarak, lütuf ve iyilik ederek.
  • ihsanname : f. Edb: İltifat mektubu. İltifat ve tahsini hâvi yazılan mektub.
  • ihsanperver : f. İhsan edici. İyiliği çok sever.(İhsan ihsandır, eğer nev'e olsa veya muhtaca ve fakire olsa. Sehavet o vakit tam sehavettir, eğer millet için olsa, yahut milleti tazammun eden bir More…
  • ihsar : '(Hasr. dan) Birisini işinden alıkoymak. * Fık: Hac için ihrama girmiş bir zâtın, Arafat'ta durmakla ziyaret tavafından; ve umre için ihrama girmiş bir kimsenin de tavaftan men More…
  • ihsas : Hissetmek. Hissettirmek. Açık anlatmadan kapalıca bahsetmek. * Bulmak. Görmek. Bilmek. Zannetmek. İdrak etmek. Duyurmak. ◊ Aşağılık işler yapma. * Cimrilik, pintilik, hasislik. More…
  • ihsasî : Hisse ait ve müteallik. Duygu ile alâkalı.
  • ihsasiyye : Tecrübeden ve hissedilenden gayrısını kabul etmeyen. Hissiyyun ve maddiyyun fırkasından olanlar. İmansızlık. Dinsizlik.
  • ihşîşan : Kabalığı, inatçılığı ve katılığı fazla olmak.
  • ihta' : Yanılma veya yanıltma. * Hatâya düşürme veya düşürülme. ◊ Hatâ etmek, yanılmak.
  • ihtar : Hatırlatmak. Dikkati çekmek. Tenbih. Uyarma. Kalbe gelen doğuş, ilham.
  • ihtarat : (İhtar. C.) İhtarlar, hatırlatmalar. * Dikkati çekmeler, tenbihler.
  • ihtiba' : (Habâ. dan) İyice saklayıp gizleme. ◊ Gizlenmek, örtünmek.
  • ihtibak : Kumaş ve bez dokuma.
  • ihtibal : (Habl. den) İpten yapılmış ağ ile tuzak kurma.
  • ihtibar : Yoklama. Deneme. Sınama. Tecrübe. ◊ İmtihan ve tecrübe etmek.
  • ihtibas : (Habs. den) Tutulma, tutukluk. * Hapsolunma, hapsetme.
  • ihtica' : Karşılıklı olarak birbirini hicvetme.
  • ihticab : Örtünme. Saklanma. Gizlenme. Perdelenme. * Doğumun belirli zamanından fazla uzaması.
  • ihticac : (C.: İhticacat) Delil, vesika, şahit göstermek. Münâzaa ve mürâfaada hüccet ve delil göstermek. Bir mes'elenin şüphesizliğini delillerle isbat etmek.
  • ihticacat : (İhticac. C.) Delil, şahit göstermeler.
  • ihticacen : Delil, şahit ve vesika gösterme yoluyla.
  • ihticam : (Hacamet. den) Hacamet olma, kan aldırma.
  • ihtican : Bir yerin etrafına duvar yapma, çit çekme.
  • ihtida : Hidayete ermek. Delâlet ve irşadı kabul edip doğru yola girmek. Allah'a ve Resül-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm Efendimize iman etmek. * Başkasına tekaddüm etmek.
  • ihtida' : Tevazu, alçak gönüllülük, mahviyet, mütevazilik. ◊ Aldatmak. Hile yapmak. Oyun etmek.
  • ihtidab : Kına ile saç ve sakalı boyama. * Boyanma, renklenme. ◊ Boyamak.
  • ihtidad : Keskinleşmek. * Hızlanmak. * Azmak. * Hiddetlenmek. ◊ Otu köküyle birlikte biçmek.
  • ihtidam : Hizmet etmek.
  • ihtidar : Örtülenme, perdelenme, perde tutma.
  • ihtifa : Gizlenme. Saklanma.
  • ihtifa' : Çıplak ayakla yürüme.
  • ihtifad : Acele yapma, sür'atle ve çabuk olarak işleme.
  • ihtifaf : Kuşatma, etrafını çevirme. * Yüzdeki kılları giderme, traş etme.
  • ihtifal : Hürmet ve saygı için büyük cemaat ile yapılan merasim. Cenaze alayı.
  • ihtifalat : (İhtifal. C.) Törenler, merasimler. * Cenaze alayları.
  • ihtifar : (Hafr. dan) Kazma veya kazılma.
  • ihtifaz : Darılma, küsme. * Bir şeyi nefsine hasretme. * Kendini sakınma, muhafaza etme. ◊ (Bastırarak) Aşağılatma.
  • ihtika' : Bir şeyin sağlamlığı, muhkemliği. * Dimağ heyecanı.
  • ihtikak : Hakkını istemek. Niza' etmek. Birbirine husumet etmek. Hapseylemek. * Fık: İki taraftan her birinin haklı olduğunu iddia etmesi. ◊ (Hikke. den) Sürtünüp kaşınma.
  • ihtikan : Kan toplanması. Bir uzva kan birikmesi sebebi ile oranın şişip kabarması. * Şırınga kullanma.
  • ihtikar : Hor ve hakir görmek. Hakarete katlanmak.
  • ihtikâr : Bir şeyi kıymetlensin diye saklamak. * Ist: İnsanların veya ehlî hayvanların yiyeceklerine âit şeylerin satış kıymetleri yükselsin diye kırk gün kadar saklamak. Böyle yapan kimseye muhtekir More…
  • ihtikâren : İhtikâr suretiyle, vurgunculukla.
  • ihtila' : (Kadın) Nikâhı bozdurma. Kadın mehrinden vazgeçip veya çok para vererek kocasından boşanması. ◊ Tenha yere veya halvete çekilme. * Taze ot koparma, biçme. ◊ Ot biçmek. More…
  • ihtilab : Aldatma, kandırma. * Aldatılma, kandırılma. Hile yapılma. ◊ Süt sağma. ◊ Aldatmak.
  • ihtilac : Seğirtme. * Çarpıntı, çarpma. * Etler gevşeyip büzülme. * Havale nöbeti. ◊ Seğirtmek, koşmak. * Hareket etmek.
  • ihtilacat : (İhtilâc. C.) İhtilaclar, çarpıntılar, seğirtmeler.
  • ihtilaf : (Hulf. den) Anlaşmazlık, uyuşmazlık, karışıklık, ikilik. * Birisinin halifesi olmak.
  • ihtilaf-dar : f. Huk: Mirasçı ile miras bırakanın ayrı ayrı memleketler halkından olması.
  • ihtilafat : Anlaşmazlıklar, uyuşmazlıklar. İhtilaflar.
  • ihtilak : Huy ve tabiat edinme. * Yalan uydurma. ◊ Yalan olmak. * Muhtaç olmak. ◊ Tıraş etme veya edilme.
  • ihtilaken : İhtilak suretiyle, yalan uydurarak.
  • ihtilakiyyat : Yalanlar, aslı olmayan sözler. Uydurma sözler.
  • ihtilal : (C.: İhtilalât) Ayaklanma, devlete isyan. Bozukluk, karışıklık. * Şerre çalışmak, düzensizlik. ◊ (İhtilal) Halel vermek, zarar vermek. * Muhtaç olmak.
  • ihtilalat : (İhtilâl. C.) Ayaklanmalar, isyan etmeler, ihtilaller.
  • ihtilam : Uyurken cenabet olmak, düş azmak. Ergenlik.
  • ihtilas : (C.: İhtilasât) Çalma, sirkat, hırsızlık. * Usulca ve elçabukluğu ile aşırma. * Bir çeşit ok atma tavrı. ◊ Hırsızlık için gelip bir şey alıp kaçmak.
  • ihtilasat : (İhtilas. C.) Hırsızlıklar, çalmalar, sirkatler.
  • ihtilaskâr : f. Çalan, aşıran, hırsızlık yapan.
  • ihtilaskâran : (İhtilaskâr. C.) Çalanlar, aşıranlar, ihtilas edenler.
  • ihtilaskârane : f. Çalıp aşıranlara yakışacak şekilde, hırsızlar gibi.
  • ihtilat : Karışmak, karışıp görüşmek.
  • ihtilatgâh : f. İhtilat yeri.
  • ihtima' : (Himye. den) Perhiz. * Kaçınma, ictinâb etme. * Sığınma, himâyesine girme.
  • ihtimal : (Haml. den) Mümkün olma, belki. Olması mümkün görünmek. * Kabul eylemek. * Yükselip götürmek. * İhsana mukabil şükretmek. * Kızma ve hiddetlenmekten dolayı yüzünün rengi değişmek.
  • ihtimalat : (İhtimal. C.) İhtimaller. Olması mümkün olan şeyler.
  • ihtimam : Elem ve kederden uyuyamamak. * Perhizkârlık etmek, riyazette bulunmak. ◊ Özenmek, fazla dikkat etmek. Gayret ve dikkat etmek. ◊ Süpürmek, süpürülmek. ◊ Ev süpürmek.
  • ihtimar : (Hamr. dan) Mayalanma, ekşiyip mayalanma. ◊ Mütegayyer olmak, bozulmak, değişmek.
  • ihtinac : Meyletme, bir tarafa yönelme, dönme.
  • ihtinak : (Hank. dan) Boğazın sıkılıp tıkanmasından dolayı nefes alamama. Boğulma.
  • ihtinan : Sünnet olma.
  • ihtinas : Kırılmak. * İkiye bükülmek, iki kat olmak.
  • ihtira' : Evvelce keşfolunmamış, bilinmeyen bir şeyi keşfetmek. İcad etmek. * Edb: Hiç kimse tarafından kullanılmamış tabirler ve mazmunlar kullanma. (Bak: Delil-i ihtira', İbda') More…
  • ihtira'-kerde : f. Eşine rastlanmayan keşif. * Yaratılmamış olmak.
  • ihtirab : Savaşma, muharebe etme.
  • ihtiraf : Cem'etmek, toplamak.
  • ihtiraî : (C.: İhtiraiyyat) İcad ve ihtira ile alâkalı.
  • ihtirak : Yanmak, tutuşmak, yanıp kül olmak. * Koz: Bir gezegenin güneşe yaklaşması. ◊ Kat'etmek, kesmek.
  • ihtiram : Hürmet olunmak, tazim olunmak, hürmet, saygı. ◊ Eksilmek, noksanlaşmak. * Kesilmek.
  • ihtiramat : (İhtiram. C.) İhtiramlar, hürmetler, saygılar.
  • ihtiramen : Hürmet ederek, saygı göstererek.
  • ihtiramkâr : f. Saygılı, hürmetkâr.
  • ihtiras : (Hiraset. den) Kaçınmak, kendini korumak, muhafaza etmek. * Kesmek. ◊ Aşırı istek sahibi olmak, hırs duymak, şiddetli arzu. ◊ Ekme.
  • ihtirasat : (İhtiras. C.) Şiddetli arzu ve istekler. İhtiraslar.
  • ihtirasî : Korunma, muhafaza olunma, kendini gözetme.
  • ihtirat : Kılıç çekme.
  • ihtiraz : Sakınmak, çekinmek, kaçınmak.
  • ihtirazen : Korunarak, sakınarak, muhafaza olunarak.
  • ihtirazî : Çekinmeye ait, sakınmayla alâkalı.
  • ihtişa' : Tam olarak dolma. * Yastık veya döşek gibi bir şey edinme.
  • ihtisab : Hesab sorma, mes'uliyet. * İhtisab dâiresinin aldığı vergi. * Emr-i bilma'ruf nehy-i an-ilmünker vazifesi, * Ceza. * Eskiden belediye işlerine bakan memurun işi ve dâiresi.
  • ihtisab resmi : Eskiden belediye varidatı olarak damga, tartı, ölçü, panayır ve pazar vergisi adı altında alınan vergiler ile, hile yapan esnaftan alınan para cezalarının umumi adı.
  • ihtisabiyye : İhtisaba (belediyeye) ait vergi.
  • ihtisad : Hasad etme, biçme.
  • ihtişad : Toplanmak, birikmek, yığılmak.
  • ihtisam : (Husumet. den) Düşmanlık, husumet, muhâsame. ◊ Husumet etmek, düşmanlık yapmak.
  • ihtişam : Debdebe. Şanlı görünüş. * Etbâ dairesi ve takımının kalabalığı.
  • ihtisar : İcmâl etmek. Sözün kısaltılması. Kısaltmak. * Mat: Sadeleştirme, basitleştirme. Hesapta bir tenasübü en küçük haddine indirme. ◊ Elini böğrüne koymak. * Muhtasar yapmak.
  • ihtişar : Büyük kafalı olma, koca başlı olma. * Toplanma, cem' olma.
  • ihtisaren : İhtisar suretiyle, muhtasar olarak, kısaltarak, tafsilâtsız, kısaca.
  • ihtisas : (Husus. dan) Kendine mahsus kılmak. ◊ Hissetmek. Sezmek. Duymak. Duygulanmak. Hislenmek.
  • ihtişaş : Kuru ot veya saman gibi hayvan yemi biriktirme.
  • ihtisasiyyun : İhtisas sâhibi kimseler, mütehassıslar.
  • ihtisat : İtibar gösterme, rağbet etme.
  • ihtitab : (Hatab. dan) Odun toplamak, odun kesmek. ◊ Nikâhla kadın veya kız istemek.
  • ihtitaf : (Hatf. dan) Göz kamaştırma. * Kapıp götürme, kapma. ◊ Sür'atle ahzetmek, çok hızlı almak.
  • ihtital : Gizli söylenen sözü dinleme. Kulak kabartma.
  • ihtitam : Hitam bulma, sona erme, iş bitme.
  • ihtitan : (Hitan. dan) Sünnet ettirme. ◊ Sünnet olmak.
  • ihtitat : Sınırlandırma, hududlandırma. Hat çekme. * Sakal bitme. ◊ Sakal bitmek. Yer tutmak. * Hatla işaret koymak. ◊ Yukarıdan aşağı indirme.
  • ihtiva : İçinde bulundurmak, içine almak, hâvi olmak, şâmil olmak. Bir şeyi toplamak ve korumak.
  • ihtiva' : Kendini aç bırakmak.
  • ihtiyac : Çaresiz kalıp istemek. Muhabbetle meyletmek. Acz, fakr ve yoksulluk. Zaruret hali.
  • ihtiyacat : (İhtiyac. C.) İhtiyaçlar. Lüzumlu olan şeyler.
  • ihtiyal : (Hile. den) Hile yapma, aldatma, düzen, oyun etme. ◊ Gururlanma, enaniyetlenme, kibirlenme. ◊ Korkma, havfetme.
  • ihtiyalat : (İhtiyal. C.) Düzenler, hileler, aldatmalar, oyunlar.
  • ihtiyan : Sözde durmama, emanete hiyanet etme.
  • ihtiyar : Yaşlanmış kimse. Yaşlı. * Ist: İstek, arzu. Razı olmak. Katlanmak. Seçmek. Tensib etmek. Seçilmek. (Bak: İrade)
  • ihtiyarî : Mecburi olmayan. İsteğe bağlı. Bir kimsenin isteğine bırakılmış olan.
  • ihtiyariyat : Yapılması insanın kendi elinde olan şeyler.
  • ihtiyat : Sakınmak. İşleri iyi düşünmek. Tedbirlilik. İşlerde basiret üzere bulunmak. Yedek.
  • ihtiyaten : İhtiyat ederek, ilerisini düşünerek.
  • ihtiyatî : İhtiyatla alâkalı. Gelecek zamana ait olan.
  • ihtiyatkâr : f. İhtiyatlı, ilerisini düşünen.
  • ihtiyatkârane : f. İhtiyatla, sakınganlıkla.
  • ihtiza : Ateş yakıp alevlendirme.
  • ihtiza' : Parça parça edip taksim etmek. * Kat'etmek, kesmek. ◊ Tevazu. Gönül alçaklığı. Alçak gönüllülük.
  • ihtizab : (Saç, sakal v.s.yi) boyama.
  • ihtizal : Kesilmek. * Ayrılmak.
  • ihtizam : Kemer takma, kuşak bağlama.
  • ihtizan : Birisini işinden alıkoyma. * Çocuğu besleme. ◊ Sırrı gizlemek.
  • ihtizar : (İhtidar) Huzura çıkmak. Hâzır olmak. * Can çekişmek. Hastanın ölüme hazır olması. ◊ Hazer etmek. Korunmak. Sakınmak.
  • ihtizaz : Hafif titremek. Deprenmek. * Şevk ile meyil ve hareket. Harekete geçme. * Sallanma, sıçrayıp oynama. ◊ Haz duymak. Ferahlamak. ◊ Alçalma, tezellül.
  • ihtizazî : İhtizaza ait. Titremekle alâkalı.
  • ihvan : ( kelimesinin cem'i) Kardeşler. Eş, dost. * Sâdık arkadaşlar. * Aynı mezheb veya tarikata mensub olanlar.
  • ihvaniyat : Arkadaşlar, eş dost mektubları.
  • ihve : Kardeşler. Arkadaşlar.
  • ihya : Diriltmek. Yeniden hayata kavuşturmak. Canlandırmak. Şenlendirmek. Uyandırmak. * Gece de uyumayıp çalışmak veya ibâdetle vakit geçirmek.(İnsan der: 'Çürümüş kemikleri kim More…
  • ihya-kerde : f. İhya edilmiş. Lutfedilmiş. Yeniden inşa edilmiş.
  • ihyanen : (Bak: Ahyanen)
  • ihza' : Ganimetten pay ayırma. * Ayakkabı giydirme. ◊ Semirme, yağlanma. Semirtme, semirtilme. ◊ Rezil ve rüsvay etme. Kepâze etme.
  • ihzak : Kahkaha ile gülme. Çok gülme.
  • ihzal : Şaka ve alay ile çok uğraşma. ◊ Islatma, ıslatılma.
  • ihzan : Mahzun etme, hüzünlendirme, keder verme.
  • ihzar : Hazır etmek. Hazırlamak. * Huzura getirmek. Derpiş etmek. * Mahkemeye gelmeyenleri cebren getirme müzekkeresi.
  • ihzarat : (İhzar. C.) Hazırlıklar, hazırlanmalar.
  • ihzaren : Huzura getirerek. Birini mahkemeye dâvet ederek. * Hazırlayarak, ihzar ederek.
  • ihzarî : Hazırlık mahiyetinde olan. Hazırlayan.
  • ihzariye : Aleyhine açılan dâva münasebetiyle getirilen şahıslardan, gönderilen mübaşir veya muhzirin masrafı karşılığı olarak tahsil edilen para. İhzariyeye mübaşir ve muhzirin at ve araba masrafından More…
  • ihzaz : Rahatlandırmak. Haz duymak. Nasipli olmak. Bahtlı.
  • ijek : f. Kıvılcım, şerare.
  • ik'ad : Bir hükümdarın tahta oturtulması. Oturtmak. ◊ Yüksek bir yere çıkarmak. * Oturtmak.
  • ik'ar : Derinletmek, derinleştirmek. ◊ Derinletme, derinleştirme.
  • ikâ' : Dayanma, istinad etme. * Dayanacak bir şey verme.
  • ika' : (Vuku'. dan) Vuku buldurmak. Fena bir şey yapmak. Meydana getirmek. Yetiştirmek. Düşürmek.
  • ikab : Şiddetli azab, eziyet, ceza. ◊ Azap, mihnet.
  • ikad : Kuvvetlendirme, sağlam kılma. ◊ Ateş yakma, tutuşturma.
  • ikae : Kusturma, istifra ettirme. Kusturulma.
  • ikaf : (Vakf. dan) Vakfetme, malını vakıf şekline koyma. * Bir işten vaz geçme, durdurma. ◊ Palan.
  • ikahe : Düşmana üstün gelme, galibiyet.
  • ikak : Tırnaklı hayvanların gebeleri.
  • ikal : İkl, bağ, bend. * Daha ziyade Arabların başlarına koyup sardıkları bağ, agel. (Bak: Sâhib-üt tac) ◊ Ayak bağı, ayak köstegi. * Bağ, bend.
  • ikale : Pazarlığı bozma. Her iki tarafın isteğiyle alışveriş mukavelesini bozma. Bir hukuki muamele ile meydana gelen vaziyetin diğer bir hukuki muamele ile eski haline getirilmesi. * Demediği halde More…
  • ikam : şiddetli harpler. * Yaramaz huylu. ◊ Kısırlar, akamete uğrayanlar.
  • ikame : Oturtmak. Mukim olmak. Yerleştirmek. İskân eylemek. Bulundurmak. Meydana koymak. Vücuda getirmek. Dâva açmak. Ayağa kaldırmak. Kıyam etmek.
  • ikamet : Bir yerde kalmak. Oturmak. * Müezzinin kamet getirmesi.
  • ikametgâh : f. Ev, hane. * İkamet yeri.
  • ikan : İyi ve yakînen bilmek. * Sağlam bir iş. * Yakin hasıl etmek ve edilmek suretiyle bilmek.
  • ikar : Doldurma, doldurulma.
  • ikaz : Uyandırmak. Gafletten kurtarmak. Tenbih.
  • ikbab : Yüzüstü düşme, kapanma. * Bir şeyin üstüne fazla düşme. Olması için aşırı derecede çalışma.
  • ikbah : (Kubh. dan) Fenalık yapma, kötülük etme.
  • ikbal : Bir şeye yönelmek. Teveccüh etmek. Reddetmeyip kabul etmek. Bir şeyi birinin önüne götürmek. Baht açıklığı. Talih. Refah. * İstemek. (Bak: İdbar)
  • ikbalcu : f. İkbal ve büyüklük arayan. Onların peşinde olan.
  • ikbalmend : f. Bahtiyar, mutlu, saadetli, talihli. * Refaha, büyük bir makama erişen.
  • ikbalperest : f. Bir mevki ve makam için hırslı olan. İkbale çok hırs duyan.
  • ikbar : Kabre koyma, mezara koyma veya konulma. ◊ Ulu görme, büyük görme veya görülme.
  • ikd : İnci. Gerdanlık. Mücevher, boyuna takılan dizilmiş kıymetli şey. * İnci dizecek iplik. * Hurma salkımı.
  • ikdam : Gayret ve sebat ile çalışmak. İlerlemeye gayret etmek. Devamlı çalışmak. İlerlemek.
  • ikdamat : (İkdam. C.) İlerlemeler. Sürekli çalışmalar.
  • ikdar : (Kudret. den) Kudret verme, kuvvetleştirme, güç kazandırma. Geçimini sağlama. * Birini kayırma.
  • ikdirar : Bulanma, bulanık olma.
  • ikfa' : Edb: Sesleri birbirine yakın olan harflerle kafiye yapmak.
  • ikfal : Kilitlenmek, kilitlemek, kilit takmak. ◊ Kefil gösterme, tekellüf ettirme. ◊ Kilitlemek.
  • ikfar : Birisine kâfir demek, kâfir denilmek.
  • ikhâr : Kahr etme, kahr edilme, kahr edilmiş olma.
  • ikhat : Kuraklığa uğratma, kıtlığa uğratma.
  • ikiçifte : t. Dört kürekli kayık.
  • ikilik : t. İki kuruş kıymetindeki eski gümüş para. * İki kısımdan meydana gelmiş. * Ayrılık, ihtilâf, ikiye bölünme, iki taraf olma.
  • ikka : Çocukların doğduklarında mevcut olan saçı.
  • iklab : Aksine döndürmek. Tersine çevirmek veya çevrilmek. ◊ Tersine çevrilme, çevirmek. Tersine döndürmek.
  • iklal : (Kıllet. den) Azaltma, miktarını indirme. * Az bulma, az görme. ◊ Azaltılma, azaltma.
  • iklîd : (C.: Akalîd) Anahtar, miftah.
  • iklil : Hz. Peygamber'in (A.S.M.) Zebur'da geçen bir ismidir. Müzeyyen tâç manâsına da gelir.
  • iklim : Bir yerin hava şartları. Memleket. Küre-i arzın kıt'a ve her bir memleketi. ◊ (Bak: Iklim)
  • ikma' : Gelen bir kimseyi geri döndürme. * Birisini aşağılama.
  • ikmah : Buğdayı un yapma. Buğday yetiştirme. * Kafa tutmak, kibir ve azametle karşı gelmek. ◊ Enaniyet ve azametle kafa tutma.
  • ikmal : Tamamlamak. Bitirmek. Mükemmelleştirmek.
  • ikmam : Ağaçların tomurcuklanması. Çiçek tomurcuğu görünmesi. * Elbiseye yen yapmak.
  • ikman : Gizleme, saklama, örtme.
  • ikmar : Ayın doğmasını bekleme.
  • ikmas : Suya daldırıp çıkarma.
  • ikna' : Kanaat vermek. Râzı etmek. Râzı edilmek. İnandırmak. İnandırılmak. * Ayakta iki tarafa bakmadan durmak.
  • iknaiyyat : İknâ etmek veya râzı etmek için söylenilen sözler.
  • iknan : Örtme, saklama, gizleme.
  • iknas : Adi ve rezil bir kimse iken asaletlilik iddiasında bulunma.
  • iknat : Allah'a dua etme. Aczini ve fakrını anlayarak Allah'a yalvarma. * Namazda kıyamı uzatma. * İnkisar etmek.
  • ikra : Kiraya verme.
  • ikra' : Okutmak. 'Oku' diye emretmek. * Selâm göndermek. Yakın gelmek. Ziyafet istemek.
  • ikrab : Kederlendirme, hüzün verme.
  • ikrah : İğrenmek. Tiksinmek. Bir işi istemiyerek yapmak. * Birine zorla iş yaptırmak veya muamele yapmak.
  • ikrahen : İstemiyerek, tiksinerek. Zorlanarak.
  • ikram : Ağırlamak. Hürmet etmek. Saygı göstermek. * İltifat olarak bir şeyler vermek. * Bağış. * Hesap dışı verilen şey veya yapılan indirme, tenzilât. * Allah'ın lütfu ve ihsanı.
  • ikramat : (İkram. C.) İkramlar, hürmetler, bağışlar.
  • ikramen : İkram olarak. Ağırlama suretiyle. Hürmet, tazim ve saygı için.
  • ikramiye : Hürmet ve mükâfat için verilen para veya hediye. * Memurlara maaş haricinde ve her sene belli bir zamanda verilen para. * Yapılan iyilik karşılığı olarak verilen hediye veya para. * Satıcı More…
  • ikrar : Açıktan söylemek. Kabul ve tasdik etmek. Hakkı itiraf etmek. Karar vermek. Mukarrer kılmak. * Fık: Bir kimseye diğerinin kendisinde olan hakkını haber vermek.
  • ikraz : Ödünç vermek. Borç vermek. * Kesip ayırmak.
  • ikrazat : Borçlar. Borç vermeler.
  • iksa : Giydirmek. Giyecek vermek.
  • iksâ : Uzaklaştırılma. Uzaklaştırma.
  • iksa' : Kasvet. Sıkıntı vermek. Sıkıntı verilmek.
  • iksad : (Kesad. dan) Kesada düşürme, kesatlandırma.
  • iksal : (Kesel. den) Bezginlik ve bıkkınlık verme.
  • iksam : Çok miktarda mal alıp biriktirme. * Kökünü kırma. Hepsini silip süpürme. ◊ Kasem etme, and içme, yemin etme. ◊ Kasem etme, yemin etme, and içme.
  • iksar : Yapabileceği ve elinden geldiği halde ihmâl etme. ◊ (Kesret. den) Çoğaltma, fazlalaştırma, arttırma. ◊ Bir şeyi yapmak imkânı varken yapmama.
  • iksat : Doğruluk ve hakkaniyet gösterme. ◊ Hakkâniyet, doğruluk gösterme.
  • ikşi'rar : Ürperme. Ürkmeden dolayı tüylerin diken diken kalkması ve derinin iğne iğne kabarması.
  • iksir : Çok te'sirli, her derde devâ sayılan mevhum cisim. Bir şeyin olmasına veya hastanın iyileşmesine sebeb olan ehemmiyetli madde. * Tıb: Oldukça şekerli ve kolayca alınabilen bir ilâç. * More…
  • ikta' : (Kat.'dan) Delil göstererek susturma. * Mülkiyeti devlete ait olan bir arazinin menfaatinin hazinede istihkakı bulunan kimseye padişah tarafından verilmesi. * Maktuan ihâle.
  • iktaat : (Iktâ. C.) Sahibi olmayan ve üzerinde imaret eseri olmıyan yerlerden olup, ulülemr tarafından istihkak sahibine imar ve inşa etmesi için tahsis olunan arazi.
  • iktab : (Ketb. den) Yazdırma, dikte ettirme.
  • iktam : (Ketm. den) Gizleme, saklama.
  • iktan : Yapıştırma veya yapıştırılma.
  • iktar : Damlatma, damlatılma.
  • iktat : Alçak sesle kulağa fısıldama.
  • iktibas : Bir söz veya yazıyı olduğu gibi veya kısaltarak almak. Birisinden ilmen istifade etmek. İstifade suretiyle almak, alınmak. * Söz arasında Kur'an-ı Kerimden veya Hadis-i Şeriftden veya More…
  • iktibasat : (İktibas. C.) İktibaslar, aktarmalar.
  • iktibasen : İktibas suretiyle. Faydalanma yoluyla alarak. Parça alarak.
  • iktida : Uymak, tâbi olmak. Birinin hareketini örnek alarak ona benzemeye çalışmak. İttiba etmek. ◊ Tâbi olma. Uyma.
  • iktidab : Bir şeyi kendisi için kesmek. * Henüz öğretilmemiş deveye binmek. * İrticâlen söz söylemek. * Edb: Şâir, kasidesinden teşbihi keserek maksadına, yani medhettiğinin medhine geçmek. Hüsn-i More…
  • iktidaen : Uyarak, ıktıda ederek, tâbi olarak. ◊ Uyarak, tâbi' olarak.
  • iktidar : Güç, takat. Kudret. Güç yetmek. Yapabilmek.
  • iktidarî : Güç ve iktidarla alâkalı ve mensub.
  • iktifa : Fazla istemeyiş. Yeter bulmak. Kâfi görmek. Var olanı yeter saymak. ◊ Arkasından gitme, ardına düşme, takib.
  • iktifa' : (Kafa. dan) Arkasından gitme, izinden gitme.
  • iktifaen : İzinden giderek, örnek tutarak, misal kabul ederek.
  • iktihal : İhtiyarlama, yaşlılanma, kocama. * Saç ve sakala kır düşme. ◊ Göze sürme çekme.
  • iktiham : Hücum ve istilâ eylemek. * Dayanmak. Tahammül etmek. Katlanmak. Güçlükleri yenmek. * Mülâhazasız bir işe başlamak. * Bir şeyi hakir addetmek.
  • iktihamat : (İktihâm. C.) İktihamlar, hücumlar, saldırışlar. * Tahammül etmeler, göğüs germeler.
  • iktihan : Kır saçlı ve sakallı olma.
  • iktila' : Kapıp alma, koparma.
  • iktiman : Gizlenme, saklanma.
  • iktina' : Yığma, biriktirme. * Çalışarak kazanma. * Meslek edinme. * Tuzak kurup avlanma. * İmsak etme. * Sermâye verme. ◊ Künyelenme. * Anlaşılmayacak şekilde söyleme. * Gizlenme, More…
  • iktinaf : Bir şeyin etrafını kuşatmak. * Deve için ağıl edinmek.
  • iktinah : (Künh. den) Bir işin esâsını, künhünü, kökünü ve gerçeğini anlama. İçyüzüne, derinliğine varma.
  • iktinan : Saklanma, gizlenme.
  • iktinas : Tuzak kurup avlanma.
  • iktira' : (Kirâ. dan) Kiralama, kira ile tutma. ◊ Kurrâ atma, seçme.
  • iktirab : Tasalı ve gamlı olma. Korkulu ve hüzünlü bulunma. ◊ (Kurb. dan) Yanaşma, yaklaşma, takarrüb.
  • iktirac : Paslanma, küflenme.
  • iktiraf : Emek çekerek kesb ü kâr eylemek, kazanmak. * Günah kazanmak.
  • iktirah : (C.: İktirahat) (Karh. dan) Evvelden hazırlamadan düzgün bir şekilde ve içe doğduğu gibi (şiir veya nutuk) söyleme.
  • iktiran : Ulaşmak. Mukarin olmak. Yaklaşmak. Yetişmek. * İki şeyin bir arada gelmesi.
  • iktiras : Bir işe ehemmiyet verme, bir şeyi mühimseme. * Kederli ve hüzünlü olma.
  • iktiraz : (Karz. dan) Borç alma.
  • iktisa : Biriktirme, toplama, yığma. ◊ Giyinmek, giymek.
  • iktisab : Kazanmak. Tahsil etmek. Elde etmek.
  • iktisabat : (İktisab. C.): İktisablar, kazanmalar, elde etmeler ve edinmeler.
  • iktisad : Tutum, biriktirme. Her hususta itidal üzere bulunmak. Lüzumundan fazla veya noksan sarfiyattan kaçınmak. * Edb: Beyit veya kasideyi birbirine vasl ile uzatmak.
  • iktisadî : İktisada ait, tutumla alâkalı. Ekonomik.
  • iktisadiyat : İktisad bilgisi. İktisad ve tutumla alâkalı olan işler.
  • iktisam : (Kısım. dan) Bölüşmek, paylaşmak.
  • iktisar : (Kasr. dan) Sözü kısa kesmek. Kısaltmak. ◊ (Kesir. den) Paralamak. Kırılmak.
  • iktisas : Birinin izinden, ardından gitmek. * Kısas istemek. İntikam almak. * Kıssa. * Hikâyeyi veya bir haberi doğruca söylemek. ◊ Çekip koparma veya koparılma.
  • iktita' : Almak. Bir şeyin bir kısmını koparıp almak.
  • iktitab : Yazılmış olan bir şeyin kopyasını çıkarma, suretini alma.
  • iktitaf : Edb: Sözün özünü almak. * Ağaçtan meyve toplamak. Toplanma. Toplama. * Bir uğraşma sonucunda faydalanma.
  • iktital : Birbirini öldürme.
  • iktitam : (Ketm. den) Ketmetme, gizleme, saklama. * Sararma.
  • iktiva' : Dağlama. Kızgın demirle vücudun bir yerine dağ vurma. ◊ Kuvvetlenme.
  • iktiyad : Hile yapma, dalavere ve oyun etme. ◊ Tutup götürme veya götürülme.
  • iktiyal : Kile veya ölçek ile ölçme.
  • iktiyas : Benzerini bulma. * Ölçme, kıyas tutma.
  • iktiza : Lâzım gelme, gerekme. * Lâzım, ihtiyaç. Gerek. * İşe yarama.
  • iktizaz : Bozulup buruşma.
  • ikva' : Ev boşalmak. * Azık tamam olmak. Şâirin şiirin kafiyesini çeşitli yapması.
  • ikval : Bir kimsenin, söylemediği halde bir sözü söyledi diye iddia etme. ◊ Bir kimsenin söylemediği bir sözü, söyledi diye iddia etmek.
  • ikvâliyyât : Söylenmediği hâlde söylendi diye iddiâ edilen sözler. Lüzumsuz iddialar.
  • iky : Yemek yemezden evvel çocuğun karnından çıkan necisi.
  • ikyan : Halis iyi altın. * İnci parçası.
  • ikza : Azarlama, sövme, hakaret etme.
  • il'ab : Oynatma, oynatılma.
  • ila : Son, nihâyet, dek, değin,...ye,...ye kadar (mânâlarına gelir, harf-i cerdir.)
  • ila' : Sıkıntı ve derde uğramak. * Karısına yaklaşmamak için erkeğin yemin etmesi. ◊ Çok istekli ve tâlib kılma, haris etme.
  • ilab : Boyunda olan uzun nişan.
  • ilac : Derde devâ olan şey. Hastayı veya yaralıyı iyi etmek için içmek veya sürmek üzere verilen şey. * Devâ, mualece. * Mc: Tedbir, çare, tavsiye, derman. * Hastaya bakma, iyi olmasına çalışma. More…
  • ilac nâ-pezir : f. Tedavisi mümkün olmayan, ilâç kabul etmeyen. * İmkânsız, çaresiz.
  • ilac-pezir : f. Çaresi bulunabilen. * Tedavi edilebilen, ilâç kabul eden.
  • ilad : (Veladet. den) Doğurma, tevlid etme. * Doğurtma.
  • ilaf : Ülfet etmek. Alıştırmak. Ülfet ettirmek. * Bir adedi bine çıkarmak.
  • ilah : Kendine ibadet edilen, Allah (C.C.) ◊ Arabçadaki 'ilâ âhir' kelimesinin kısaltılmışı. 'Sonuna kadar, böylece devam eder' demektir.
  • ilahe : Müşriklerin kadın heykeli şeklindeki putları. Bâtıl mâbud.
  • ilahî : Cenâb-ı Hak ile alâkalı, Allah'a dâir. Cenab-ı Hakk'a aid ve müteallik. * Ey Allahım, ey İlâhım! (meâlinde duâ içinde söylenir). * Edb: Tasavvufî şairler tarafından dinî ve İlâhî More…
  • ilahiyat : Hikmet ilminin dinden ve sadece Cenab-ı Hak'tan bahseden kısmı. Filozoflarca fikir olarak ileri sürülen dine dâir nazariyeler, düşünceler.
  • ilahiyyun : İlâhiyatçılar. * Fls: Sadece Allah'ın varlığından bahseden filozoflar. Sadece akıllarına güvenerek Cenab-ı Hak'tan bahseden bir kısım filozoflar. (Bak: Feylesof)
  • ilakiye : Aşikârelik, açıklık, meydanda oluş.
  • ilam : Elem vermek. Rencide etmek. * Düğün yemeği.
  • ilane : Yumuşatmak.
  • ilas : Kinâyeli ve iğneleyici sözler söyleme.
  • ilat : (C.: Alât) Devenin boynuna takılan ip.
  • ilavat : (İlâve. C.) İlâveler, ekler, katmalar.
  • ilave : (C.: İlâvât) Katma, ek yapma, arttırma, zam. * Bir kitabın sonuna gerek yazarı ve gerek başkası tarafından sonradan eklenen kısım. Zeyil. * Bir gazetenin çıkardığı sayıdan başka ona ek More…
  • ilâveten : İlâve olarak, ekliyerek, katarak, arttırarak.
  • ilba' : (C.: Alâbâ) Boyun siniri.
  • ilbad : Yamama, yırtıkları kapatma. * Yapıştırma veya yapıştırılma.
  • ilbas : (Lebs. den) Giydirme veya giydirilme. * Örtme yahut örtülme. ◊ Durdurma, mâni olma, alıkoyma.
  • ilc : (C.: Uluc-Aluc-Ilce) Kervan. * Yabani eşek. * Acem küffarından bir erkeğin adı.
  • ilca' : Mecbur etme. Zorlama. Muztar kılma. * Tefviz eyleme.
  • ilcaat : Zorlamalar. * Lüzumlu şeyler.
  • ilcac : Feryad etme, bağırma.
  • ilcam : Gemleme, gem takma. Gemlenme.
  • ilçe : t. İdarî bakımdan vilâyetten sonra gelen yer. Kaza. Kaymakamlık.
  • ilel : (İllet. C.) İlletler. Esaslar. Temeller. Sebebler. * Sakatlıklar. Hastalıklar.
  • ilel ü emraz : Hastalıklar ve sakatlıklar.
  • ileyh : Ona. (Erkek olan tek kimse için)
  • ileyha : Ona. (Kadın olan tek kimse için)
  • ileyhim : Onlara. (Erkek olan çok kişi için söylenir.)
  • ileyhima : Onlara. (Erkek olan iki kişi için söylenir)
  • ileyhinne : Onlara. (Kadın olan çok kişi için söylenir.)
  • ilga : Kaldırmak. Hükümsüz bırakmak. Lağvetmek. Bâtıl eylemek.
  • ilgam : Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi göüren yer. Serap, pusarık.
  • ilgamak : At başıboş olarak dörtnala koşması.
  • ilgar : Düşman topraklarına ansızın yapılan hücum, akın. * Başıboş hayvanın dörtnala koşması.
  • ilgarci : Akıncı.
  • ilgaz : (Lugaz. dan) Sözde maksadı gizleme.
  • ilgidir : Bir metre kadar uzunluğunda, uçlarına birer karış kadar iki çivi sokulmuş ağaçtan yapılma bir ölçü âletidir.
  • ilgimsalgim : Sıcak mevsimlerde çöl veya ovalarda, buharın yayılmasıyla uzaktan su gibi görünen yer. Serap, pusarık.
  • ilh : İlâ âhir sözünün kısaltılmışı.
  • ilha' : Boş şeylerle meşgul etmek. Gaflet.
  • ilhab : Tutuşturma, alevlendirme. * İltihaplandırma, şişirip kızartma.
  • ilhad : Dinden çıkmak. Dinsizlik. Dinden dönmek. Allahın varlığına, birliğine inanmamak. İmânsızlık. ◊ Zulüm yapma, eziyet etme.
  • ilhaf : İstemekle ısrar etme, zorlama.
  • ilhah : Zorlamak. Israr etmek. Bir şeyin kabulü için son derece üstüne düşmek.
  • ilhahat : (İlhah. C.) Direnmeler, zorlamalar.
  • ilhak : İlâve etmek, eklemek. Katmak.
  • ilham : Allah tarafından kalbe gelen mâna. ◊ Söverek ve hakaret ederek onur kırma.
  • ilhamat : İlhamlar. Allah tarafından kalbe gelen mânalar.
  • ilhamî : İlham ile elde edilen ve nâil olunan. İlham ile alâkalı. * Erkek adı.
  • ilhan : Tar: Cengizlilerin İran kolunun Hülâgu hanedanının hükümdarlarına verilen ünvan.
  • ilhanî : İlhanlık. İlhanla alâkalı. İlhanın idare ettiği devlet şekli, imparatorluk. Bu idareye bağlı memleketler. İlhan olma hâli.
  • ilhanlilar : İlhanlılar hanedanı ve bu hanedanın idare ettiği XIII. asrın sonu ve XIV. asrın ilk yarısında yaşayan bir yakındoğu imparatorluğu.
  • ilhaz : Yan bakışla bakma.
  • ilhiz : Büyük kene.
  • ilica : 'Sıcak pınar suyu. Bunların yerden kaynayanına kaynarca; üzerine bina veya kubbe yapılmış olanına ise kaplıca denir.'
  • ilik : t. Elbisenin düğme geçmeye mahsus deliği. * Kemiğin içinde bulunan madde. ◊ Ne sıcak ne soğuk. Az ısınmış veya sıcaklığı kırılmış.
  • ilim : (Bak: İlm)
  • ilk : (C.: Alâk) Kurumak. * şarap, hamr. * Her nesnenin iyisi. ◊ Sakız. * Ağızda çiğnenen şey.
  • ilka : Kişinin göbeğine dek olan gömlek.
  • ilka' : Koymak, bırakmak. Terk etmek. Öne atmak.
  • ilkaat : Zararlı sözlerle şaşırtmak. * Bırakmalar, terk etmeler.
  • ilkah : Döllenmek. Döllemek. Gebe bırakmak. Aşılamak. * Tıb: İki ayrı cins hücrenin birleşmesi.
  • ilkahat : (İlkah. C.) İlkahlar, döllemeler, gebe bırakmalar.
  • ilkam : Yutturma, boğazından geçirtme.
  • ilkan : Çabuk ezberleme.
  • ilkbahar : t. Mart, nisan ve mayıs aylarını içine alan mevsim.
  • ilke : (Bak: Unsur - Umde - Mebde')
  • ilkel : (Bak: İbtidâi)
  • ilkid : Şişman, kısa boylu, hakir ve hayrı az olan kadın. * Katı yoğurt.
  • ilkteşrin : Ekim ayı. Teşrin-i evvel.
  • ill : 'Keskinlik veya parlaklık mânasından alınmış olup; feryat, yemin, ahid ve karâbet mânalarına gelir. İbrânice 'il', ilâh demek olduğu da söylenmiştir. '
  • illâ : (İstisnâ edatıdır) Maadâ, olmadığı suretle, alel-husus, mutlaka, illâ, meğer, aksi hâlde, ne olursa olsun, bâhusus, ancak (gibi mânalara gelir).
  • illâhu : Ancak O. Allah (C.C.)
  • ille : (İllet) Esas sebeb. Vesile. * Hastalık, maraz, dert, sakatlık. Mûcib, maksad, gaye.
  • illî : Sebebe ait. Neden ve sebeple alâkalı.
  • illiyet : Sebeb ile alâkalı. Esas sebeble alâkadarlık. Sebeb arayış.
  • illiyye : (Ulliyye) En şerefli, yüksek.
  • illiyyun : (İlliyyîn) (Aliyyu. C.) Cennetin en yüksek tabakası. Ahirete giden tam kâmil mü'minlerin yeri. Hafaza meleklerinin divanları ismidir ki, salihlerin amelleri oraya yükseltilir. Ahirette More…
  • illizyon : Lât. Cisimleri yanlış idrak etme. Meselâ su borusunu yılan gibi görme.
  • ilm : (İlim) Okumakla veya görmek ve dinlemekle veya ihsan-ı Hak'la elde edilen malumat. Bilmek. İdrak etmek.(İlim, hakikatı bilmekten ibarettir. İlim, marifetten daha umumidir.
  • ilma : Çalma, hırsızlama, sirkat.
  • ilma' : Parlatma. * İşaret etme.
  • ilmah : Hemen gösterip çabucak yok etme. * Bir şeyi parlatma. * Güzel simalı bir kadın veya kız, yüzünü gösterip hemen çekilme.
  • ilmam : İki şey birbirine yaklaşma. * Küçük günah işleme.
  • ilmî : İlimle, bilgi ile alâkalı. İlme ait ve müteallik. Câhilce ve tetkiksizce olmayan.
  • ilmiye : Fıkıh ve şeriat ilimleri, iman ve Kur'an hakikatları ve tahkiki iman dersleri ile iştigal eden zatların mensub oldukları yol. Alimlerin mesleği.
  • ilmiye ricali : İlmiye tarikinin yüksek tabakasına verilen addır. Bunun yerine 'ricâl-i ilmiye' tabiri de kullanılırdı. İlmiye mensubları cübbe ile sokağa çıktıkları halde ilmiye ricali lata yahut More…
  • ilmühaber : (İlm-i haber) Resmi bir daireye verilmek üzere hazırlanan ve bir adamın ahvâli hakkında bilgileri ihtiva eden kâğıt. Resmi vesika. * Para, evrak vs. teslim olunduğunu gösteren ve bunları More…
  • ilsak : Yapışmak. Bitişmek. Ulaşmak. Yapıştırılma. Kavuşturulmak.
  • iltiab : Oynama. Oyun oynama.
  • iltiak : Rengi bozulma, rengi değişme.
  • iltian : (Bak: Lian)
  • iltibas : Birbirine benzeyen şeyleri şaşırıp birbirine karıştırmak. Yanlışlık. Karışıklık. * Tereddüt. Şüphe.
  • iltica : Sığınmak. Melce' ve penaha varmak. Birinden himâye istemek.
  • ilticac : Karışık olma, karışma. * Sığınma. İltica etme.
  • ilticagâh : f. Sığınılacak yer. Sığınacak şey. Sığınak.
  • iltida' : Yalvarma.
  • iltifaf : Örtünme, sarınma. * Çiçeklerin katmerleşmesi.
  • iltifat : Güzel sözle samimi olarak okşamak. Yüz göstermek. Teveccüh etmek. İyilik etmek. Lütfetmek. * Dikkat, itina. * Edb: Bir mevzu anlatılırken, o anda kalbe doğan bir ilham coşkunluğu ile -mevzu More…
  • iltifatat : İltifatlar.
  • iltifatkâr : İltifat eden, mültefit. Hal hatır sorup gönül alan.
  • iltifatkârane : f. İltifat edene yakışır şekilde.
  • iltifatperver : f. İltifat eden, iltifatkâr, mültefit.
  • iltiha' : (Lihye. den) Sakal bırakma. * Kabuk soyma. ◊ Oynama, eğlenme.
  • iltihab : Alevlenmek. Yanmak. * Tıb: Bir uzuvda olan hararet, yanma. Cerahat toplanıp yaranın hararetlenmesi. ◊ Caddede gitmek. Geniş yolda yürümek.
  • iltihabat : (İltihab. C.) İltihablar, alevlenmeler.
  • iltihabî : İltihabla alâkalı.
  • iltihaf : (Lihaf. dan) Sarılıp bürünme. Örtünme. ◊ Parlama, yanma.
  • iltihak : Karışmak. Katılmak. Yetişmek. Bitişmek.
  • iltiham : Yaranın iyi olup ağzının kapanması, etlenerek iyileşmesi. * Muharebenin kızışması.
  • iltihap : (Bak: İltihab)
  • iltihas : Açlık veya susuzluktan dolayı soluma.
  • iltihat : Öfkelenme, kızma, gazaba gelme, hiddet etme.
  • iltika : Rast gelmek. Buluşmak. Kavuşmak. * Kavuşturulmak.
  • iltika' : İnsanın rengi değişmek. Benzi sararmak.
  • iltikam : (Lokma. dan) Lokma etme, yutma.
  • iltikat : Yere düşen şeyi almak. * Toplamak. Çeşitli kitaplardan bilgi toplamak. (Bak: Lükata)
  • iltima : Sararıp solmak. Renk değiştirmek.
  • iltima' : Parıldamak. Işıldamak. * Kapıp almak.
  • iltimah : (Lemh. den) Bir şeye şaşkın şaşkın bakınma.
  • iltimam : Bir kimseyi ziyaret etme. * Konma, konup durma.
  • iltimas : Tavsiye. Rica. İstirham. * Kayırmak, tutmak, haksız olarak yardımda bulunmak. * Yapılmasını isteme.
  • iltimasat : (İltimas. C.) İltimaslar, tavsiyeler, ricalar. * Kayırmalar, tutmalar.
  • iltimasgerde : f. İltimas edilen, kayırılan.
  • iltimasname : f. İltimas mektubu. Kayırma yapılması için yazılan mektub.
  • iltisak : İki uzvun birbirine yapışık olması. * Bitişmek. Yapışmak. Kavuşmak. Yapışık olmak. ◊ Rutubetlenmek, ıslanmak.
  • iltisakî : İltisakla alâkalı. * Yapışan, birleşen. Kavuşan, bitişen.
  • iltisam : Örtünmek, yaşmaklanmak, ağzını örtmek. * Öpmek, takbil eylemek, öpülmek.
  • iltitam : Dalgalanma, temevvüc.
  • iltiva : Burulmak. * Kıvrılmak, bükülmek. * Sarılıp birbirine dolaşmak. * Dalgalanma. * Eğri durma. * Nehrin dolaşıklı bir yatağı olma.
  • iltiya' : Heyecanlanmak, iç alevlenmesi. * İç sıkıntısı çekme, dertlenme.
  • iltiyah : Vücudun güneşten yanması. * Susama. * Şimşek çakma. * Yıldızın parıltısı. ◊ Mayalanmak. * Karışmak.
  • iltiyak : Sıkı fıkı dost olma, candan arkadaş olma.
  • iltiyam : Yaranın kapanıp iyi olması. * Cem' olmak. * Zemmolunmak.
  • iltiyam-nâpezir : f. İyi olmaz, kapanmaz yara.
  • iltiyam-pezir : f. İyi olabilir, kapanabilir yara.
  • iltizak : Yapışma, birleşme.
  • iltizam : Kendine lâzım kılma. İcrasına cehdettiği şeyi kendi üzerine vâcib kılma. Mülâzemet etme. Gerekli bulma. * Tarafgirlik etme, birinin tarafını tutma.
  • iltizamen : İltizam yoluyla, iltizam suretiyle.
  • iltizamiye : Bilerek yapılmış olan ve iltizama müteallik.
  • iltizaz : (Lezzet. den) Lezzet duyma, hoş ve lâtif bulma.
  • iltizazat : (İltizaz. C.) İltizazlar, lezzet duymalar.
  • ilva : Çevirmek. Baş eğmek. Başı eğilmek. * Başkasının sözünü maksadı olmayan başka tarafa çevirmek. * Birinin hakkını inkâr eylemek. * Bayrağı kaldırmak. Sancak dikmek.
  • ilvinan : Renklenme, televvün.
  • ilyasîn : İlyas demektir. Bazı kıraetlerde 'âl yasin' okunduğundan, her iki kıraete de mutabık olmak için imlâsı, 'el yasin' suretinde yazılır.
  • ilye : Sağrı, but. Kalçanın üst kısmı.
  • ilyeteyn : Kaba etler. Sağ ve sol butlar.
  • ilzak : (Lazk. dan) Yapıştırma.
  • ilzam : Muaraza veya muhakemede delil göstererek muhalifini susturmak, iskât etmek. Söz ve fikirde galibiyet. İltizam ettirmek. İsnad ve isbat etmek.
  • ilzamiyat : Bir kimseyi ilzam edip susturmak için söylenen sözler.
  • im'an : Fazla dikkat ve ihtimam. Bir şeyde çok ileri gitmek. * Bir adamın hakkını ikrar eylemek. * Pek uzağa koşmak ve bir hususta hakkı mütecaviz olmak üzere, mübalâğa ve içtihad etmek.
  • ima : İşaret etmek. İşaretle anlatmak. İşaret.
  • ima' : (Emen. C.) Câriyeler, kadın esirler.
  • imaat : (İmâ. C.) İşaretler. İmâlar.
  • imad : Direk, kolon. * Temel, esas. * Kuvvet. * Bir kavmin reisi ve başta geleni. * Yüksek bina.
  • imaen : İşaret vererek. İşaret ederek.
  • imalat : (İmale. C.) İmaleler. Meylettirmeler. Eğmeler.
  • imale : Bir tarafa meylettirmek. Bir tarafa eğmek. * Benzetmek. * Mal vermek. * Edb: Bir heceyi vezne uydurmak için uzatarak okumak.
  • imam : Öne geçmek. * Önde ve ileride olan. Delil ve rehber. * Cemaate namaz kıldıran. * İçtihad sahibi zat. Mezheb sahibi olan. * Bir mahallenin lüzumlu işlerine ve içtimaî vazifelerine nezaret More…
  • imame : İslâma mahsus baş kisvesi olan sarık. Zırhlı külâh. * Çubuk ve sigaralığın başına takılan ağızlık. * Tesbihin başındaki ve ipin iki ucu içinden geçen uzunca tane.
  • imamet : İmamlık. Namazda cemaati idare eden zâtın hal ve sıfatı. * Halifelik.İmamet iki kısma ayrılır:1- İmamet-i suğra: Namazda cemaate yapılan imamlık.2- İmamet-i kübra : Emir-ül mü'minîn More…
  • imamevi : t. Eskiden kadınlara mahsus hapishane.
  • imameyn : İki İmam. * Fık: Ekseriyetle Hanefî kitaplarında 'İmameyn' dendiği zaman 'İmam-ı Ebu Yusuf ile İmam-ı Muhammed' anlaşılır. Bazan da İmam-ı A'zam ile İmam-ı Şâfiî More…
  • imamzade : İmam oğlu. Babası imam veya imam ünvanını hâiz olan adam.
  • iman : İnanmak. İtikad. Hakkı kabul, tasdik ve iz'ân etmek. İslâmiyeti kabul edip amel etmek. Dini bütün hakikatleri kabul edip gereğini yerine getirmek. 'Resul-i Ekrem'in (A.S.M.) More…
  • imarat : (İmaret. C.) İmaretler, genel aşevleri.
  • imaret : Mâmur etmek, şenlendirmek. Mâmurluk. * Hayrat için fakirlere yemek verilen yer. (Bak: Amâir) ◊ Emirlik. Beylik.
  • imata : Uzaklaştırma yahut uzaklaştırılma.
  • imate : Ölü hale getirmek. Öldürmek. Fena etmek.
  • imbik : (Bak: İnbik)
  • imdad : Yardım. Yardıma yetişmek. 'Yetişin, kurtarın' mânasında da kullanılır. * Yardıma gönderilen kuvvet. * Vâdeyi uzatmak. Mühlet vermek.
  • imdadiye : Savaş zamanlarında harp masrafını karşılamak, sulh vaktinde de bütçe açığını kapatmak için halktan alınan örfi vergi. Harp için alınana 'imdadiye-i seferiye', açığı kapatmak More…
  • imece : Köyün umumi işlerinde veya köylünün kendi işlerinde köy halkının müştereken çalışması. Beraberce birçok kimsenin toplanıp elbirliğiyle bir kişinin işini halletmesi ve herkesin işinin sıra More…
  • imha : Bozmak, yok etmek, mahvetmek. Yıkmak. Zâil etmek. ◊ Keskinletme, bileme.
  • imhak : Kararma. * Bereketsiz.
  • imhal : Mühlet verme. Sonraya kalmasına müsaade etme.
  • imhar : Hâtun için mehr tayin etmek. Evleneceği kız veya kadın için mehr tayin etmek.
  • imhaz : Doğrulukla yapma.
  • imkân : Mümkün olmak. Olacak hâlde bulunmak. (Bak: Hudus)
  • imkânat : Varlığı da yokluğu da mümkün olanlar. Ademle vücudu müsavi olanlar. Var olmasında başkasına muhtaç bulunan şeyler.
  • imla : Doldurma, doldurulma. * Yazı yazma. (Dikte) * Bir dildeki kelime ve sözleri doğru yazma bilgisi. * Müddeti mühlet vererek uzatma.
  • imlak : Mülk sahibi olmak. * Bey etmek. * Evlendirmek. ◊ Çok fakir düşmek.
  • imlal : (Melâl. den) Usandırma veya usandırılma.
  • imlas : Karanlık. * Karışma. * Koyunun tüyü dökülme.
  • imlise : Çöl, sahra.
  • imlisî : Hırsız, sârık.
  • imma : (Terdid edatıdır) 'Ya, veya' diye tercüme edilir.. Şek, şüphe, ibahe, bağışlamak, hayret vermek mânâlarını da ifade eder.
  • immisar : (İmtisar ile aynı mânâdadır) Süt sağmak. * Bir şeyi incelemek. * Az olmak. * Dağılmak. * Hâil, perde.
  • imparator : Lât. Büyük kral. Birkaç devlete hükmünü geçiren büyük hükümdar. Tahta çıkan kadın olursa ona imparatoriçe denir.
  • imrac : Ahde vefa etmeme, sözden cayma. * Hayvanı çayıra salıverme.
  • imran : Hz. Meryemin babası. (Bak: Âl-i İmran)
  • imrar : Geçirmek. Mürur ettirmek. * İpi sağlam bükmek. * Acıtmak. Acı olmak.
  • imraz : İllet sahibi olmak. Hasta etmek. Bir kimseyi hasta bulmak.
  • imree(t) : Kadın. Hâtun. Avrat.
  • imruz : f. Bugün.
  • imsa : Akşama kalma. * Bozma.
  • imsak : Kendini tutmak. Bir şeyden el çekme. * Oruca başlama zamanı. * Hapsetmek. * Şer'an müftirat denen şeylerden (orucu bozan şeylerden) nefsi hakikaten veya hükmen men' etmek. * Yemez More…
  • imsakiye : Ramazanda imsak vakitlerini gösteren cetvel.
  • imsal : Boşuboşuna sarfetme, lüzumsuz yere harcama. Har vurup harman savurma.
  • imsas : (Mass. dan) Emdirme, emdirilme. * Tıb: Suda erimiş ilâcı şırınga etmek. ◊ Değdirmek. Elle tutmak. Meshetmek.
  • imşeb : f. Bu gece.
  • imtar : Yağdırma veya yağdırılma.
  • imtidad : Uzanmak. Uzayıp gitmek. Gerilip ve çekilip uzanmak. * Boy. Tul. Uzunluk. * Feza, uzay.
  • imtidah : (Medh. den) Medhetme, övme. ◊ Aşma, taşma.
  • imtiha' : (Mahv. dan) Mahvolma, perişan olma, yok olma. ◊ Bileme veya bilenilme, yahut da bilenme.
  • imtihak : Bozulma.
  • imtihan : Deneme, Tecrübe etmek. * Bir şeyin hakikatına ıttılâ peyda etmek için çok dikkatle düşünmek. ◊ Hor ve zelil kılmak.
  • imtihaz : Hâlis, katıksız ve saf olma. Durulanma.
  • imtikâr : (Mekr. den) Oyuna kanma, aldanma.
  • imtila' : Dolma. Dolgunluk. * Tıb: Kan durma, kan toplanma.
  • imtilal : Bir millete karışma.
  • imtina' : Feragat edip geri durma. * Muvafakat etmeme. Çekinme. İstememe. Yapmama. * İmkânsızlık, mümkün olmayış.
  • imtinan : Minnet. Kendine minnet etmek. Birisine yaptığı ihsan ve iyiliği başına kakmak. * Memnun olmak. * Birisinin çok iftiharla sevdiği ve mâlik olduğu şeye nâil olmak.
  • imtira' : Çıkarma, ihrac etme, dışarı atma. * Şüphelenme, kuşkulanma. * Tereddüt, mütereddidlik, kararsızlık.
  • imtiras : Sürtünme, kaşınma.
  • imtisal : Nümune kabul etme. * Uymak. Ayrılmamak üzere inkıyad etme. * Mesel ve kıssa söyleme. * Bir şeyin suretine girme. * Muvafakat ve mutabakat etme. * Katili kısas etme. (Bak: Dimağ)
  • imtisalen : Bağlı olarak, imtisal ederek, uyarak, tâbi olarak.
  • imtisar : (Bak: İmmisar)
  • imtisas : Emerek çekilmek, emmek, emilmek. Hazmolunmuş olan maddelerin, damarlar tarafından emilmesi.
  • imtişat : Tarama. Saç veya sakal tarama.
  • imtiyaz : Diğerlerinden ayrılmak. Farklı olmak, benzerlerinden ayrılmak. * Resmi veya hususi izin. * Masraflı veya mes'uliyetli bir işin başkaları yapmamak üzere bir şahıs veya şirket yahut da More…
  • imtiyazat : (İmtiyâz. C.) İmtiyâzlar, izinler, müsâadeler.
  • imtizac : Muvafık ve mutabık olmak. Mezcolmak, uyuşmak. İyi geçinmek. Karışmak.
  • imtizacat : (İmtizac. C.) İmtizaclar.
  • imtizackâr : f. Uyuşarak, anlaşarak, karışarak. Kaynaşmağa müsait surette.
  • imya (imiyyâ) : Görmeyerek, düşünmeyerek.
  • imza : Kendi ismini veya kendine ait bir işareti, kendisinin kabullenerek yazması. * İcra ve tamam eylemek.
  • in'al : Nallama veya nallama.
  • in'am : Nimet vermek. İhsan etmek. * Doğruya sevketmek, hidâyete ulaştırmak. * İyilik etmek, bahşiş vermek. * Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında yeniçerilerin aylıklarına yapılan zam. (Bak: Nimet) More…
  • in'amat : (İn'am. C.) Yardım ve inayetler, meded vermeler. Nimetlendirmeler. ◊ (İn'am. C.) Yardım ve inayetler, meded vermeler. Nimetlendirmeler.
  • in'amperver : f. Nimetlerle bezeyen, çok nimet veren. Tehlikelerden sâlim kılan.
  • in'aş : Harekete getirme, canlılık kazandırma. Yukarı kaldırma.
  • in'idal : (Udul. den) Doğru yoldan çıkma, sapma, dalâlete düşme.
  • in'idam : İdama gitme. Mahvolma. Yok olma.
  • in'ikad : Akdetme. Bağlanma. * Fık: İcab ve kabulün taraflarca eseri zâhir olup, meşru bağlılık ve alâkadarlık. * Kurulma. Toplanma.
  • in'ikas : Aksetme, tersine çevrilme. * Işık veya sesin bir şeye çarpıp geri gelmesi. * Aynada parlak şeyde eşyanın temessülü.
  • in'ira : Dişin (etleri çekilip) kökü çıkma.
  • in'isab : Zorlaşma.
  • in'isam : Muhafaza etme, koruma.
  • in'isan : Emin ve muhafazalı bulunma.
  • in'isar : Ezip sıkma, sıkıştırma, suyunu çıkarma.
  • in'itaf : İki kat olma, bükülme, katlanma. * Bir tarafa dönme, temâyül. Meyletme.
  • in'izal : Bir tarafa çekilme, tek başına kalma.
  • ina : Geciktirme, alıkoyma, zayıf düşürme. ◊ Uzaklaştırma.
  • ina' : Kap-kacak, tencere gibi lüzumlu ev eşyası. * Bir şeyin vakti gelip çatmak. ◊ Yemiş toplama zamanı gelme.
  • inabe : Günahları terk ile Hakka dönüş.
  • inad : Israr, muannidlik, ayak direme, dediğinden vazgeçmeme.
  • inaden : İnad olsun diye. Tersine olarak.
  • inadiye : Eşyanın hakikatlarını, varlığını inkâr eden bir zümre. (Bak: Sofizm)
  • inaf : Bir kimseyi, bir şeyden vazgeçirmeğe çalışmak.
  • inaha : (Deve) Çökerme.
  • inak : Sözüne inanılır, itimat edilebilir, mutemed.* Müsteşar, müşavir. * İstişare, re'y. ◊ Birbirinin boynuna sarılma, kucaklaşma. ◊ Kucaklaşıp sarılma, muânaka.
  • inaka : Aşırı güzelliği ve câzibedarlığı ile hayret verme.
  • inale : Kavuşturma, vâsıl etme, nâil etme, ulaştırma. * Yemin, kasem, and. * İhsanda bulunma, bağışta bulunma.
  • iname : Uyutma. * Kıtlık.
  • inan : f. Bu kimseler, bunlar. (İşaret zamiridir). ◊ Dizgin. * İdare etme, yürütme. ◊ (C.: Aınne) Atın dizgini.
  • inangerdan : f. Dizgin çevirme, geri dönme.
  • inangir : f. Dizgin yakalama. Dizgin tutma.
  • inankeş : f. Dizgin çeken, hasaplı giden.
  • inanriz : f. Dizgin bırakmış, koşturan.
  • inantab : f. Dizgin çevirip dönen.
  • inare : (Nur. dan) Nurlandırma, aydınlatma, ışıklandırma.
  • inas : Kızın büluğ çağına vardıktan sonra evlerinde evlenmeden çok durması. ◊ (Üns. den) Alıştırma, ünsiyet ettirme. * Görme, bilme. ◊ (Ünsâ. C.) Kadınlar, kızlar.
  • inayat : (İnayet. C.) İnayetler, iyilikler, lütuflar, ihsanlar.
  • inayet : Yardım, lütuf meded etmek. * Mühim bir işle karşılaşıp onunla meşgul olmak.
  • inayet delili : (Bak: Delil-i inayet)
  • inayet-i şâmile : f. Herkese ait umumi inayet ve yardım. ◊ f. Herkese ait umumi inayet ve yardım.
  • inayeten : İnayet, yardım ve iyilik olarak.
  • inayethah : f. İnayet isteyen, meded bekleyen.
  • inayetkâr : f. Yardım ve iyilik eden. Lütuf ve inayette bulunan.
  • inayetkârâne : f. İnayet edene yakışır surette. Yardım ve iyilikte bulunan kimseye yakışacak şekilde.
  • inba : Haber verme. İhbar eyleme. Tebliğ etme.
  • inbac : Münasebetsiz ve lüzumsuz konuşma.
  • inbah : Uyandırma, uyarma. * Kımıldatma, harekete getirme.
  • inbat : Nebâtı bitirme. Tohumu yere dikip yeşillendirme. Nebâtın bitmesini sağlama. ◊ Su arama.
  • inbias : Gönderilme, yollanma. * İleri gelme, meydana çıkma.
  • inbiga : Liyâkat, lâyıklık, beğenilme.
  • inbihar : Yorgunluktan dolayı nefes kesilip soluk soluğa kalma.
  • inbik : Süzme âleti. Akıcı maddelerin süzgeçten geçirilmesine mahsus âlet.
  • inbika : (Bükâ. dan) Ağlama, göz yaşı dökme.
  • inbisas : Yayılıp dağılma.
  • inbisat : Genişleme. Yayılma. * Açık yüzlü olma. Şâd, mesrur ve mahzuz olma. * Gönül açıklığı. Kalb ferahlığı. * Fiz: Sıcaklığın etkisiyle madenî cisimlerin enine, boyuna büyüyüp uzaması. Genleşme. More…
  • inca' : Kurtarma, necata erdirme, selâmete çıkarma.
  • incah : İşi tamamlama, işi bitirme. * İsteğe erme, arzu edilen şeye ulaşılma.
  • incal : Davarı çimene salma, yeşilliğe bırakma.
  • incam : Meydana çıkarma. * (Yağmur) dinme.
  • incas : (Necis. den) Pisleme, necisleme.
  • incaz : (C.: İncâzât) Yerine getirme. Verilen sözü tutma.
  • incibar : Kırılmış olan kemiğin bağlanıp tekrar kaynaması.
  • incifaf : (Ceff. den) Kurumak.
  • incil : Dört büyük kitabdan birisi. Hristiyanların mukaddes kitabı olup, Hazret-i İsa'ya (A.S.) gelen kitab. * Beşaret, müjde.
  • incila : Cilâlanma. Parlama. * Görünme, belli olmak, açılma.
  • incilab : Celbedilme. Çekilme. Sürülüp götürülme.
  • incimad : Donma. Buzlanma. Sertleşme.
  • incirad : Mücerred olma, tecrid edilme, soyunma.
  • incirar : Çekilip uzanma. Çekilme. Bir neticeye doğru çekilerek sona erme.
  • inciza' : (Değnek) Kırılma. * (İp) Kopma.
  • incizab : Cezbedilme, çekilme.
  • incizam : (Kemik) Kırılma. * Gr: Meczum olma. Kelimenin son harfi harekesiz olarak telâffuz olunma. ◊ Kesilme. * Cüzzam hastalığına tutulmuş kimsenin bir organının (âzâsının) kopması.
  • incizaz : Kesilme.
  • incu : f. İnci, lü'lü', dürr.
  • ind : Arapçada zaman veya mekân ismi yerine kullanılır. Hissî ve manevî mekân. Maddî ve manevî huzura delâlet eder. Nezd, huzur, yan, vakt, taraf gibi mânâlara gelir. Gayr-ı mütemekkindir. Yani More…
  • inda' : Cömertlik etme.
  • indab : (Nedeb. den) Yara iyileşip kabuk bağlama.
  • indallah : Allah yanında. Allah indinde.
  • indeke : Senin yanında. Sana göre.
  • indelba'z : (İnd-el ba'z) Bazılarına göre.
  • indelhace : İhtiyaca göre. İhtiyaç vaktinde.
  • indelicab : (İnd-el icab) İcab ettiği zaman, gerekince, iktiza ettiğinde.
  • indettahkik : (İnd-et tahkik) Tahkik sonunda, araştırma neticesinde.
  • indî : Şahsi. Keyfi. Zati. Kendine göre. * Bana göre. Bence.
  • indibag : Deri tabaklama.
  • indifa : Def olma. * Meydana çıkma. Yerden fışkırma. * Söze girişme. * Geri çekilme. * Başlama. * Teveccüh eyleme. * Yer yer baş gösterme.
  • indifaî : Püskürme ile alâkalı. * Püskürük.
  • indifak : (Su) birdenbire ve şiddetle dökülme.
  • indihaş : Çok korkma, dehşete düşme.
  • indimac : Kenetlenme. Dürülüp birbirine geçme.
  • indimal : Yara iyi olma, kapanma.
  • indimam : Pişman olma.
  • indimizde : t. Bize göre, bizce, yanımızda.
  • indira' : Bir işe girişme, bir şeye teşebbüs etme. * Öne geçme. * Buluttan kurtulma. ◊ (Su) dağılıp yayılma.
  • indirac : Dahil olma. İçeri girme, katılma. * Nesil tamamen tükenip halefi kalmama.
  • indiras : Zail olma, eseri kalmama, mahvolma. Bozulma.
  • indisas : Toprak altına gömme.
  • indiyal : Çok ishâl olma. İçi sürme.
  • indiyyat : (İndî. C.) Birinin kendince uydurduğu şeyler. Bir kimsenin kendi görüş ve inanışına göre söylediği sözleri.
  • ineb : Üzüm.
  • inebe : Üzüm tanesi. * Tıb: Göz kenarında çıkan sivilce, arpacık.
  • inebî : Üzüm biçiminde, üzümsü.
  • infad : Bitirme, tüketme. * Kuyunun suyu tükenme.
  • infak : Nafaka verme. Besleme. Geçindirme. * Harcayıp tüketme. * Fakir olma.
  • infal : Ganimetten mal ayırıp verme.
  • infar : Ürkütme, ürkütülme.
  • infaz : Sözünü geçirme. Bir hükmü yerine getirme. * Aldığı emre göre birisini öldürme. * Öte tarafa geçirme.
  • infial : Gücenme. Darılma. * Can sıkılma. Teessür. * Hareketlenme.
  • infialat : (İnfial. C.) İnfialler. Gücenmeler. Aksi te'sirler. Teessürler. * Hareketlenmeler. Teessür ve hareketler.
  • inficar : Tan yeri ağarma. Fecir sökme. * Tohumun yerde çatlaması. * Suyun, yerden kaynayıp çıkması.
  • infidad : (İnfadda) Bir şeyin kırılıp dağılması. Parça parça olma.
  • infiham : (Fehm. den) Anlaşılma, fehmedilme.
  • infihanî : Şişman adam.
  • infikak : Yerini terk etme. Yerinden ayrılma. * Ayrı düşme. * Çözülme.
  • infilak : Açılma. Yarılma. Patlama. İnşikak etme.
  • infilal : Delinme, delik açılma. * Keskinliği kaybolma, körlenme, körleşme.
  • infirac : Gam ve gussadan kurtulma, açılma.
  • infirad : Tek başına kalma. Yalnızlık hâli.
  • infirag : Boşalma.
  • infirah : Ferahlanma. Ferahlık duyma.
  • infirak : (Fark. dan) Ayrılma.
  • infiraz : Bulunmama, kalmama, münferiz olma.
  • infisad : (Fesad. dan) Bozulma, fesada uğrama.
  • infisah : Hükümsüz kalma, fesholma. Bozulma. ◊ Bollaşma. Genişleme.
  • infisal : Olduğu yerden ayrılma. Yeni bir fasıla geçme. * Yerini bırakıp gitme. * Azledilme.
  • infisalat : (İnfisal. C.) Yerinden ayrılmalar. * Azledilmeler.
  • infisam : Kırılma. * Kesilme. * Yırtılma. * Üzülme. * Kopma.
  • infitah : Açılma. Boşalma. Tıkanan bir şeyin açılışı. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman dil ile üst çene birbirinden ayrılıp, aralarından nefes çıkması. İnfitah harfleri ise şunlardır: (Min, Nun, Elif, More…
  • infitahiyyet : Kapalılığın açılıp inkişaf etmesi. (Tohumların açılarak nebât hâline gelmesi gibi olan hâl.)
  • infitak : Yarılma, sökülme.
  • infitam : Kesilme. * Sütten kesilme. * Menedilen bir şeyden uzaklaşma.
  • infitar : Yarılma, açılma.
  • infitat : Paralanma, kırılma.
  • infizac : Sıcaklık verme, ısı verme. * Buharlaşma. * Terleme.
  • infizaz : (Bak: İnfidad)
  • ingas : (Tengis) Keder verme. Rahatını bozma.
  • ingimam : Kaygılanma, gamlanma, tasalanma.
  • ingimas : Suya dalma.
  • ingimaz : Göz yumulma.
  • ingisas : Suya dalma.
  • ingitat : Suya dalma.
  • ingiva : Dalâlete düşme, sapıtma, yoldan çıkma.
  • inha : Bir hususu resmen bildirme, tebliğ. * Bir memurun daha üst makamdaki bir memura bir maddeyi hâvi olmak üzere yazdığı kağıt. * Ulaştırma, yetiştirme. ◊ f. Bu şeyler. (İşaret More…
  • inha' : Vazgeçme. * Yöneltme, tevcih etme.
  • inhac : Meydanda, zâhir, açık. Belli etme. * Hayvanı yorarak solutma. * Esvabı eskitme.
  • inhaf : İnceltme, zayıflatma.
  • inhak : Çok eziyet etme. Çok fazla sıkıntı verme.
  • inhibas : Vakıf namına malı hapsetme. * Nefes tutulma.
  • inhibat : Yukarıdan aşağı inme.
  • inhicaf : Yalvarıp yakarma.
  • inhicam : (Bina) çöküp yıkılma.
  • inhida' : (Hud'a. dan) Aldanmak, hileye düşme.
  • inhidab : (Hadeb. den) Kamburlaşma, yumrulaşma. * Kamburluk, yumruluk.
  • inhidad : (Hadde. den) Keskinleşme, incelme, sivri olma. * Basılıp ezilme, haddeden geçme.
  • inhidam : Çökme, yıkılma. Viran olma.
  • inhidar : İnişe inme. * Vurmakla derinin şişmesi. ◊ Perdelenme.
  • inhidaş : Dalaşma, hırlaşma (köpek).
  • inhifa : Gizlenip saklanma.
  • inhifaz : Aşağılanma, alçaklanma. * Çökkünlük.
  • inhikak : Kaşınma.
  • inhila' : Def'olunma, çıkarılma, kovulma.
  • inhilak : Kendini tehlikeye atma.
  • inhilal : Çözülüp ayrılma. Dağılma. * Erime. * Münhal olma.
  • inhilal-pezir : f. İnhilali mümkün olan. Dağılabilen. Çözülebilen. Eriyebilen.
  • inhima : Mahv olma.
  • inhimad : Ateşi sönmeyip alevi geçme.
  • inhimak : Ahmak olma. Ahmaklaşma. *Akılsız görünme. ◊ Bir şeye fazla düşkün olma.
  • inhimal : İhmal etme, önem vermeme. * Mühlet alma. * Göz yaşı dökme. * Ciddi bir şekilde çalışma, uğraşma.
  • inhimam : İhtiyarlama, yaşlanma.
  • inhimaz : Ekşilenme.
  • inhina : Eğilme, münhani olma, yay biçimine girme, kavislenme.
  • inhinak : Boğulma. * Bunalma, nefesi kesilme.
  • inhiraf : Doğru yoldan sapma. * Dönme. * Bozulma. Değişme. * Kırıklık. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman o harfde, dil ucuna veya dil arkasına doğru bir meyli bulunmasına denir. İnhirâf sıfatının More…
  • inhirak : Yırtılma.
  • inhirat : Bilmediği bir işe danışmadan girişme. * Zarar verme, ziyana sokma. * İpliğe boncuk dizme. * Beden çelimsizlenip zayıflama. * Bir yola süluk etme, girme.
  • inhisaf : Ay tutulması. Husufa uğramak. Ay'ın, dünyanın gölgesi altına girmesi veya o şekildeki gölgelenmek.
  • inhisam : (Hasm. dan) Kesip bitirme, halletme.
  • inhisar : Hasr olunma. * Tecavüz etmeme. * Bir iş veya malın idâresinin bir kişiye, bir ele bırakılması. Bir elden idâre. Bir şeye mahsus olup, başka şeye şümulü olmama. Yalnız bir şeye veya bir şahsa More…
  • inhişaş : (C.: İnhişâşât) Birbirine dokunup hışırdama, hışırtı. Şakırtı, şakırdama.
  • inhitak : Bozulma, yırtılma. * Bekârlığın bozulması. Kızlığı bozulma.
  • inhitam : Kırılma, ezilme, ufalanma.
  • inhitat : Aşağılanma, aşağı inme. * İhtiyarlama, yaşlıyığa yüz tutma. * Kuvvetten düşme. * Bir şişin inmesi. * Düşme, inme.
  • inhiva : Yukardan aşağı düşme.
  • inhiyaş : Ezilip büzülme, sıkılma, çekinme.
  • inhizal : Beli kırılmış gibi ağır yürüme. * Soruya karşılık verme.
  • inhizam : Basılıp ezilme. * Bozulma. Askerin bozulup dağılması. ◊ Yemek hazmolunma. Yemeklerin midede erimesi.
  • iniz : Cimâa kadir olmayan erkek. * Cimâdan safâlı olmayan avret.
  • inka' : Pâk ve temiz olma. ◊ Suda ıslatma.
  • inkâh : (Nikâh. dan) Nikâh etme veya edilme.
  • inkâr : Bilmeme, tanımama. Yaptığını ve söylediğini gizleme. * Yapmadım deme ve ayak direme. * Reddetme. (Bak: Nefy)
  • inkârî : İnkârla alâkalı.
  • inkas : Eksilme, eksiltme.
  • inkaz : Kırma ve bozma. * Tuhaf sesler çıkarma. Küçük bir hayvanın veya böceğin kendine mahsus ses çıkarması. * Vücuttaki oynak yerlerden çıkan ses. ◊ Kurtarma. Kurtarılma. Halâs etme.
  • inkibab : Yüzüstü düşme, yere kapanma.
  • inkibaz : Büzülme. Çekilip toplanma. * Sıkıntı. Gamlı olmak. * Kabızlık. Tutukluk.
  • inkibazî : İnkıbazla ilgili.
  • inkidad : Yıkılma. * Perakende olup dağılma. * Kuş havadan süzülüp inme.
  • inkidam : Vücudun bir tarafı berelenme veya kızarma.
  • inkidar : Hızlı yürüme. * Düşme ve saçılma.
  • inkihal : Büsbütün zayıf ve güçsüz düşme.
  • inkiham : Düşünmeden bir işe girişme.
  • inkila' : (Kal'. den) (Ağaç) kökünden koparılma.
  • inkilâb : Başka tarza değişme. Bir hâlden diğer hâle geçme. Başka türlü olma. * Altüst olma.
  • inkilâbât : İnkılâblar, değişmeler.
  • inkilal : Yavaşça gülme, tebessüm etme. * Körlenme, kesmez hâle gelme.
  • inkilis : Yılan balığı.
  • inkima' : Kökü kesilme. Köksüzleşme.
  • inkimaş : Acele etme. Çabuk iş görme.
  • inkiraz : Sönme. Zeval bulma.
  • inkişa' : Mânilerin gidip havanın açılması. Ayazlama.
  • inkisaf : (Küsuf. tan) Parlaklığı sönme. Güneş tutulması.
  • inkişaf : Açılma. Meydana çıkma. * Yetişme. * Terakki etme, ilerleme. * Gizli sırların bilinmesi.
  • inkisam : Kısımlara ayrılma. Bölünme. Taksim olunma. ◊ Kırılıp ayrılma. Parçalanma.
  • inkisar : Kırılma. Gücenme. * Beddua ve lânet okuma. * Şikeste olma. ◊ Kısalma, kısa olma.
  • inkişar : Bir şeyin derisinin veya kabuğunun soyulması.
  • inkita' : Tükenme. Kesilme. Arkası gelmeme.
  • inkitam : Gizli tutulma, saklı tutulma.
  • inkiyad : Boyun eğme. Muti olma. Teslim olma. İtaat etme. İmtisal.
  • inkiyaden : İnkıyad suretiyle. Teslim olarak. İtaat ederek, boyun eğerek.
  • inkiza' : (Kazâ. dan) Sonu gelip bitme. Tamam olma. Mühleti sona erme.
  • inkizaf : Kovulma, def olunma, atılma, uzaklaştırılma.
  • inkizaz : Çatlama. * (Kuş) havadan yere doğru süzülerek inme.
  • inma' : (Nemâ. dan) Arttırma, nemâlandırma.
  • inme : t. Nüzul, tenezzül. * Nüzul, felç, sekte.
  • innâ : (İnne ile Na zamirinin birleşmesi ile meydana gelmiştir) şüphesiz biz (meâlindedir.)
  • inne : Gr : Tahkik edatıdır. Kat'iyyet ifade eder.
  • innî : Şüphesizlik ve kat'iyyet ifade eden 'inne' ile mütekellim zamirinin birleşmesidir. Türkçede karşılığını 'muhakkak ben' diye söyleyebiliriz. ◊ Tecrübe More…
  • innin : Cinsi münâsebete muktedir olamıyan, cinsi iktidarı olmayan. Kısır.
  • innîn : İktidarsız, güçsüz, âciz.
  • inorganik : Fr. Mâden cinsinden olan, cansız maddelerden bulunan. Organik olmayan. Hayvan ve insan gibi vücud yapısına ait olmayan.
  • ins : İnsan.
  • ins ü cann : İnsan ve cin taifesi.
  • ins ü cinn : İnsan ve cin.
  • insa : Unutma. Unutturma. * Te'hir eylemek. * Veresiye verme.
  • inşa : Yapma. Vücuda getirme. Terkib etme. Bir şey peyda etmek. * Yaratma. * Edb: Yazı dersi. Nesir yazmak. * Güzel nesir halinde yazı yazmak veya güzel yazılmış nesir halindeki yazı.Çeşitli More…
  • inşaallah : Allah izin verirse. Allah nasibederse (meâlindedir). (Bak: Tabii)
  • inşaat : Yapmak, inşa etmek. * Yapı. Bina ve gemi yapımıyla alâkalı işler.
  • inşab : Tırnak batırma, tırnak bastırma.
  • inşad : Edb: Şiir okuma. Şiiri kaidesine uygun ahenk ile okuma. Sesini yükseltme. * Arayıp soruşturma. * Birisini hicvetme. * Kayıp olan bir şeyi haber verme.
  • insaf : Merhamet ve adâlet dâiresinde hareket. Hakikatı kabul ve itiraf. ◊ Yaprak yaprak olma, lime lime olup dağılma.
  • insafkâr : İnsaflı, insaf sahibi, haksızlık yapmayan.
  • inşaî : İnşaya, yapıya dâir ve müteallik. * Güzel yazmağa dâir.
  • inşaiyyat : (İnşâi. C.) İşitilmemiş ve duyulmamış sözlerden yapılan cümleler.
  • inşaiyye : İnşâât işleriyle uğraşanlar. Bina ve gemi yapma işleriyle meşgul olanlar.
  • insak : (Nesak. dan) Düzenli yazı yazma. * Kâfiyeli, secili ve akıcı bir tarzda söz söyleme.
  • inşak : Koklatma. Buruna kokulu bir şey çektirme. * Tuzağa veya ağa iliştirme.
  • insal : (Nesl. den) Nesil çoğaltma. Döl peyda etme, döllenme.
  • insan : (Bu kelimenin aslı, lugat âlimlerince 'ins' den geldiği söylenir. Kamusta da kûfiun'a göre 'Nisyan' kelimesinden geldiği zikredilmektedir.)
  • insan suresi : Kur'an-ı Kerim'in 76. Suresi olup 'Dehr, Ebrar, Emşac, Hel-etâ Suresi' de denir.
  • insanî : İnsana ait, insanla alâkalı.
  • insaniye : İnsanlar, insan cinsi, beşeriyet.
  • insaniyet : İnsanlık, vicdanlılık. İnsana yakışır hâl ve durum.
  • insaniyetkâr : f. Vicdanlı ve iyi adam, insaniyetli.
  • insaniyetkârî : Vicdanlılık, insaniyetlilik.
  • insaniyetperver : İnsanlığı seven, iyi insan.
  • inşar : Ölüyü diriltme.
  • insat : (İnsiyat) Susup dinleme, susma. * Gizlenerek gitme. * İnfial vezninde, nidâ eden kimseye icabet etme. * Beli bükülenin beli doğrulması. * Meşhur olma.
  • inşat : Ferahlandırma. Neş'elendirme. Sürurlandırma.
  • inşaz : Yükseltme.
  • insî : İnsana âit ve müteallik. İnsan cinsinden.
  • inşiab : Şubelendirme. Ayırma. Şubelere ayrılma. * Bölük bölük olma. * Dalbudak verme.
  • inşial : Alevlenme, şulelenme.
  • insibab : Dökülme. Akıtılma. * Cereyan etme. * Başka suya karışma. * Tıb: Ahlat-ı erbaadan birisinin vücudun bir tarafında nesicler (dokular) arasında toplanması. ◊ (Bak: İnsibab)
  • inşibab : Gençleşme, delikanlı olma.
  • insibag : Boyalanma. Maddi veya mânevi rengi ile renklenme. Boya tutma. * Temizlenme.
  • insibağ : (Sıbg. dan) Boya tutma, boyanma. * Temizlenme.
  • inşibak : Şebeke şeklinde olma. * Balık ağı gibi birbirine geçme.
  • insical : Çekilme. * Dökülme.
  • insicam : Suyun dökülüp devamlı akışı. Düzgünlük. Sağlam ve ıttırad ile ârızasız tertib üzere olmak. * Devamlı yağmur yağmak. * Edb: Düzgün, tertibli, pürüzsüz söz. Kitabın ifadesi güzelce ve düzgün More…
  • insidad : (Sedd. den) Tıkanma, kapanma.
  • insidal : Düşük olma, sarkma, pörsüme.
  • insidam : (Sadme. den) Patlama. Tazyik ile bir şey atma.
  • insifa' : (Nısıf. dan) Bir şeyin ortası. * Bir şeyin yarısını alma. * Gündüzün ortası. * Hakka hizmet. * Adaletle mukabele etmek. Mazluma yardım edip zâlimden hakkını almak.
  • insifar : İnkişaf etme, açılma.
  • inşihab : Fışkırma.
  • insihak : Döğülüp ezilme. Ezilip yumuşamak.
  • insihal : Düzgün söz söyleme. * Kabuğu soyulma.
  • insikab : Delinme.
  • inşikak : İkiye ayrılma. Çatlama. Yarılma.
  • inşikak suresi : Kur'an-ı Kerim'in 84. Suresi olup İnşakkat suresi de denir. Mekkî'dir.
  • insilab : (Selb. den) Kaldırılma, selb olunma, giderilme. Kalmama. Mahvedilme. Soyulma, soyulmuş olma.
  • insilah : Soyulma. Derisi yüzülme. Sıyrılıp çıkma. * Ayın sonu gelme. ◊ Silâhlanma. Silâh ile techiz olma.
  • insilak : (Silk. den) Yola girme, süluk etme, yol tutma.
  • insilal : Bir yere toplanma, üşüşme, hücum etme. ◊ Gizlice savuma, sıvışma, sıyrılma.
  • inşilal : Şiddetle dökülerek akma. * (Su) uçurumdan dökülerek şelâle meydana getirme.
  • insimag : Yere düşüp ezilme, yaralanıp berelenme.
  • inşimar : Sallana sallana yürüme.
  • insina : Bükülme, burkulma, burulma.
  • inşinac : Buruşma. Derinin buruşması.
  • insiraf : Çekilip gitme, çekilme, geri dönme. * Gr: İsimlerin kaide ve kurallara göre çekilebilmesi.
  • insirafî : Çekilip gitme ile ilgili.
  • insirah : (Sarahat. den) Açığa çıkma, zâhir olma, sarahat bulma.
  • inşirah : Ferahlanmak, mesrur olmak.
  • inşirah suresi : Kur'an-ı Kerimin 94. Suresidir.
  • inşirak : Çatlama, yarılma, ayrılma. Yarık olma. Parlama.
  • insiram : Kesilme, kesilip ayrılma. ◊ Dişin kırılması.
  • inşiram : Yarık yarık olma.
  • inşiras : (Soğuktan dolayı) el çatlama.
  • insitah : Yayılıp arka üstü yatma. * Satıhlı olma.
  • inşitat : Dağılmak. Dağınık olmak. Perakende olmak.
  • insiyab : Süzülüp akma. Çabuk akıp gitme.
  • insiyag : Kalıba dökülüp düzelme.
  • insiyak : Mânen sevk olunma. İlâhi ve mânevi sevk. Gönderilmek, bir kuvvetin te'siriyle çekilip gitmek. Ardı sıra gitmek.
  • insiyakî : İnsiyak ile alâkalı. İnsiyak, İlâhî sevk ve his ile alâkadar.
  • inta' : Çok fazla terlemek. Kusma, istifra etme.
  • intac : Neticelenme. Husule getirme. Sona erdirme. Doğurma, meydana getirme.
  • intaf : Kabahat yükleme.
  • intak : Edb: Söylemeğe kabiliyeti olmayanı söyletmek. Onun nâmına konuşmak. Nutka getirmek, söyletilmek. Dile getirmek.
  • intan : Pis kokma. Fenâ kokma. * Mikrobun sebebiyet verdiği şey, hastalık.
  • intanî : Mikroplu, mikroptan meydana gelen.
  • intaniye : Fena koku ve mikropluluğa dâir, mikroplu hastalıkla alâkalı.
  • intaş : (Tohum) toprakta çimlenme.
  • intiaş : Yorgunluktan sonra canlılık hissetme. Canlılık. * Hastalıktan sonra iyileşip kalkma. * Geçinme. * (Yıkılan adam) doğrulup kalkma.
  • intiaz : Kuvvetlenme, kıvama gelme. * Kalkma.
  • intiba' : Görüş ve anlayış. Kalb ve ruhta hâsıl olan te'sir. * Matbu' olmak, tab' olmak, basılmak.
  • intibaat : (İntiba'. C.) Edinilen intibalar.
  • intibac : Hastalıktan dolayı vücutta hâsıl olan şişkinlik.
  • intibah : Uyanıklık, göz açıklığı. Hassasiyet. Agâh ve münebbih olmak. Hakikatı ve hakkı anlayıp yanlıştan, fenadan dönmek. * Sinirlerin uyanması. Uzuvların harekete gelmesi. ◊ Pişmek, More…
  • intibak : (Tıbk. dan) Uygun olmak, muvâfakat. Mutabık, mümâsil ve muvâfık olmak. ◊ Bir mekânın yükselmesi. * Bir kavmin şerre yönelmesi. ◊ (Bak: İntıbak)
  • intibakat : (İntıbak. C.) Uygun ve münasib gelmeler. Mutabık gelmeler.
  • intibar : Kabarma, şişme.
  • inticam : Sona erme, nihayet bulma. Tamamlanma, tamam olma.
  • inticas : Bulaşma, murdar olma.
  • intidam : Kolayca ele geçme. Kolay bir şekilde elde etme.
  • intifa : Sönme. Yanarken sönme. Ortadan kalkma.
  • intifa' : Bir şey ortadan yok olma. Aradan çıkma. ◊ Fayda te'min etmek. Menfaatlanmak.
  • intifad : Huk: Bir şeyi tamamen alma. Tükenme, bitme.
  • intifah : Şişkinlik. Şişmek. Kabarmak. * Vücud organlarından birinin büyümesi.
  • intifal : Nafile namaz kılma.
  • intiha : Son, nihayet, uç.İNTİHA' : Eğilme. Dayanma, yaslanma.
  • intiha-pezir : f. Sona eren, nihâyet bulan.
  • intihab : Seçmek. Ayırıp beğenmek. İhtiyar ve âmâde eylemek. * Bir şey yerinden çıkmak. ◊ Kapışmak. Yağma suretiyle mal almak.
  • intihabat : (İntihab. C.) Yağmalar, talan etmeler, kapışmalar. ◊ (İntihab. C.) Seçilmeler, seçmeler. * Seçimler.
  • intihabî : İntihabla alâkalı, seçim ve seçme işlerine ait.
  • intihac : Yol bulma, varma, ulaşma.
  • intihaî : (İntihaiyye) Sona ve nihayete ait. Bitme ile alâkalı.
  • intihak : Zayıflatma, gücünü azaltma, kuvvetsizlendirme. * İşe yaramaz bir hale sokma.
  • intihal : Çalma. Başkasının malını kendisinin gibi iddia etme. * Edb: Başkasının yazısını kendisinin gibi göstermek. Onu benimsemek. Böyle şiire, sirkatî şiir de denir.
  • intihar : Kendi kendisini öldürmek. İdâm-ı nefs.
  • intihaz : Ayaklanmak. Depreniş. Kalkmak. * Yola veya sefere çıkmak. Şüru eylemek. ◊ Fırsat bilip kaçırmamak. Fırsat gözlemek.
  • intika : Bir şeyi seçme, ayırdetme.
  • intikad : İyi bilineni kötülemek. * Seçip ayırdetmek. * Kalp parayı gerçeğinden ayırmak. * Tenkid. * Fenni veya edebi eserlerin tarafsız bir nazarla incelenmesi sonunda fikir ileri sürülmesi.
  • intikah : İyi bir haber veya söz işitip sevinme. * Zayıflama, kuvvetsizleşme. ◊ Kemikten ilik çıkarma.
  • intikal : Bir yerden bir yere nakletmek. Tebdil-i mekân etmek. * Göçmek, geçmek. * Sirâyet. Bulaşmak. * Bir şeyin miras olarak kalması. * Bir mes'eleden diğer bir hususu veya neticeyi anlamak. More…
  • intikalen : İntikal suretiyle.
  • intikalî : İntikal ile ilgili.
  • intikam : Öç almak. Hınç ve acı çıkarmak.
  • intikamat : (İntikam. C.) İntikamlar, öç almalar.
  • intikamcû : İntikam almağa çalışan, öç almak isteyen. İntikam arıyan.
  • intikas : Eksilme. * İstibrâ için erkeklik organına su serpme.
  • intikaş : Nakışlanmak. Menkuş olmak.
  • intikâs : (Nüks. den) Başaşağı dönme veya düşme.
  • intikaz : Bozulma. * Çözülme, battal edilme.İNTİMA'Â : Birine mensub olma, intisâb etme. Bir kimseye bağlanma. * (Kuş) bir yerden uçup, başka bir yere konma.
  • intilak : Koyverip gitme. Salıverme, yollama. * Sevinme.
  • intimas : Kaybolma, belirsiz olma.
  • intirak : Gürleme. Patlama.
  • intişa' : Neş'et etme, gelişme, yetişme, neşv ü nemâ bulma.
  • intisab : (Nasb. dan) Dikilip durmak. * Yükseğe kaldırmak. * Bir mansaba tayin olunmak. * Gr: Kelimenin mansub olması (Bak: Mansub) ◊ (Nisbet. ten) Bir yere, bir kimseye mensub olmak. More…
  • intişab : Odun veya mal biriktirme. * Tutulup kalma.
  • intisac : (Nesc. den) Doku peyda eylemek. Doku, nesic hâsıl olmak. * Mensucat gibi iki taraftan çizgili ve dokumalı olma.
  • intisaf : Hakkını tam olarak alma, haklaşma. * Zaman, yarı olma. Vakit, yarıyı bulma.
  • intisah : Verilen öğütü dinleme, edilen nasihatı tutma. ◊ (Nesh. den) Kopyasını çıkarma.
  • intisak : Sıra ile düzgün olma, intizamlı oluş.
  • intişak : Burna bir şey çekmek.
  • intisar : Saçılmak. Dağılmak. * Püskürmek. * Toz kabarması. Kabarmak. * Buruna su çekmek. * Aksırıp tıksırmak. ◊ Yardım etmek. * Hakkını tamamen almak. * Öc ve intikam almak.
  • intişar : Dağılmak. Yayılmak. Üremek. * Tıb: Yorgunluktan damar şişip kabarmak. Umumileşmek.
  • intitak : Kemer veya kuşak bağlama.
  • intiva : Dürülmek ve cem' olmak. Bükülmek ve katlanıp sarılmak.
  • intiya' : İtaat etme, muti olma, söz dinleme.
  • intiyah : Ağlama, göz yaşı dökme.
  • intiyan : Yiğitlik evveli.
  • intiyat : Kendi reyi ile davranma, kendi istek ve iradesi ile hareket etme. * Asılı kalma.
  • intiza' : Koparıp alma, çekip koparma.
  • intizac : Çok ağlama, fazlaca göz yaşı dökme. * Tıb: Çıbanın olgun hâle gelmesi.
  • intizah : Suç ve kabahattan sıyrılma. Temize çıkma. * Def-i hâcet yaptıktan sonra temizlenme. Tahâretlenme.
  • intizam : Tertib, düzen, düzgünlak ve nizam üzere olmak.
  • intizamin ilcai : İntizamın zorlaması, mecbur etmesi, muztar kılması.
  • intizamperver : f. Her şeyi tertib ve düzenli yapan. İntizâmı çok seven.
  • intizar : (Nazar. dan) Gözlemek. Ümidederek beklemek. ◊ Adamak, nezretmek.
  • inza' : Çekip çıkarmak. * Soyunmak. * Zorla çekip çıkarmak. * Feragat.
  • inzac : İyice pişirip kıvamını buldurma.
  • inzal : (Nüzul. dan) İndirme. İndirilme. Nüzul ettirme. * Tenasül âletinden meninin çıkması.
  • inzar : (C.: İnzârât) (Nezr. den) Neticenin kötü olacağını bildirerek fenalıktan sakındırmak. Azab ve ceza va'detmek. ◊ (Nazar. dan) Te'hir etme, geciktirme. İmhal.
  • inzarat : (İnzar. C.) İhtarlar, tenbihler.
  • inziac : Yerinden koparma, sökülme. * Tas: Allah'a tam teveccüh ederek dünyevî emelleri bırakmak.
  • inzibat : Asayiş, düzen ve rahatlık. Umumi emniyetin iyi ve yolunda olması. * Sağlamlaşmak. * Polis vazifesini gören asker, ordu mensubu.
  • inzibatî : Emniyet ve asâyişe dair. İnzibata müteallik. İnzibatla alâkalı.
  • inzicar : Çekilmek, vazgeçmek.
  • inzilam : Zâlimin zulmüne boyun eğme.
  • inzimam : (Zamm. dan) Bir birine ilâve olunmak, katılmak. Yapışmak. Birbiri ile alâkalı oluş. ◊ Bağlanma. * Yular ile bağlanma. ◊ (Bak: İnzımam)
  • inziva : Feragat edip bir tarafa çekilmek. Bir işe karışmamak. Dünya işlerini bırakmak. Süfli ve hevesi işleri bırakıp ilm-i Kur'an ve imanla, ibadet ve taatla, Kur'ân ve imana hizmetle More…
  • inziva-gerde : f. İnzivaya çekilen.
  • ip parasi : Mc: Belâyı savmak için verilen şey.
  • iplikhane : Eskiden suç işlemiş kimselerin hapsedilip çalıştırıldıkları yere verilen addır. * Gemilere lüzumlu halatlarla yelken bezini yapan eski bir deniz müessesenin adı idi.
  • ipnotizma : (Fr: Hypnotisme) Telkin ile kabiliyetli bir kimsenin üzerinde, söz ve bakış ile elde edilen bir çeşit uyku hâli. * Uyuşukluk. İradesizlik hâli ve bu hâle ait vaziyetler.
  • ipotek : Fr. Bir borcun ödeneceği zamana kadar borçlunun alacaklıya vermiş olduğu değerli şey. Rehin.
  • iptida : (Bak: İbtida)
  • ipucu : Mc: Emare, işaret, alâmet, delil, vesika.
  • ir : t. Nağme, ezgi, basit türkü. * Ahenk, terâne.
  • ir'â : Otlatma.
  • ir'ad : Tehdid etmek, korkutmak. Muztarib etmek. * Kılıç parlatmak. * Kadın yüzünü kendisi açmak.
  • ir'as : Çekerek sarsma. ◊ Titretme.
  • ira : Bağış yapma, iyilikte bulunma. * Çakmaktan ateş çıkarma. Parlama. ◊ Karakter, seciye.
  • ira' : Mıknatıs.
  • irab : Tazı. * Yükrek at.
  • irabe : Şüphelendirme, şüpheye düşürme.
  • irabet : Yaramaz sözler söylemek, fuhşiyyat. ◊ Akıl, anlayış, kavrayış.
  • irad : Varid kılmak. Getirmek. Söylemek. * Gelir. Kazanç. Bir mal veya mülkün getirdiği kazanç.
  • irad ü masraf : Gelir ve gider.
  • iradat : (İrade. C.) İstemeler, buyruklar, iradeler, emirler, fermanlar.
  • irade : İstek, arzu. Dilemek. Emir. Ferman. * Bir şeyi yapmak veya yapmamak için olan iktidar, güç.
  • iradet : İrade, istek, dileme. * Gönül isteği.
  • iradî : İrade ile alâkalı, iradeye dâir.
  • irae : Göstermek, göstererek öğretmek. * Göz önüne koymak. * Gösteriş.
  • irafet : Kethüdâlık, reislik. Ululuk, şereflilik.
  • iraga : İsteme, irade etme.
  • irahe : (Rahat. dan) Rahatlandırma, rahat ettirme.
  • irâk : Dicle nehrinden aşağı Basra'ya kadar Şat Suyu'nun iki tarafı olan memleket. * Su kenarı. * Kökler, asıllar, bünyadlar. * Uzak.
  • iraka : Dökmek, akıtmak. ◊ (Bak: İrâka)
  • irakî : (Irâkiyye) Irak halkından, Iraklı. * Irak'a ait.
  • iran : Evin uzak olması. * Mıh, çivi. * Mızrak. Süngü. ◊ Tabut. * Neşeli ve mesrur olma. ◊ Fars memleketi.
  • iras : Sebeb olmak, vermek. Vâris kılmak, miras bırakmak, miras yemek. * Gerekmek. ◊ Devenin başını ayağına bağladıkları ip. ◊ (Ağaç) yapraklanma. * Yosun olma.
  • irat : Tehlikeye, vartaya düşürmek.
  • iraza : Kandırmak, kandırılmak. Râzı etmek.
  • irb : (İreb) Akıl. Zihin, zekâ. * Akıllılık.
  • irba' : (Ribâ. dan) Çoğaltma, artırma, fazlalaştırma. * Faize verip artırma. (Haramdır)
  • irbab : Bir yerde mukim olma. Bir mevkide devamlı olarak kalma.
  • irbah : (Ribh. den) Fayda ve kazanç elde etme. * Fâize para verme.
  • irbaş : Ağacın yeşillenip yapraklanması.
  • irbe : Akıllılık, zekâ. * Hile, oyun.
  • irbiyan : Teke, istakoz gibi deniz hayvanları.
  • irca : Sonraya bırakmak. * Kuyuya kenar yapmak.
  • irca' : Geri çevirmek, geri döndürmek. * Alışverişi faydalı kılmak. * Musibet vaktinde Allah'a sığındığını âyet okuyarak ifade etmek.
  • ircaf : (Bak: Recefe)
  • ircal : Birini yayan olarak yürütme.
  • irda' : Meme vermek, süt emzirmek. (Bak: İrza') ◊ Helâk etme, aşağı düşürme. ◊ (Bak: Irzâ')
  • irdaf : Ardısıra yürütme, yürütülme.
  • irdafen : Ardısıra yürüterek.
  • irdam : Üzüm veya hurma salkımı olan budak.
  • ireb : (Bak: İrb)
  • irem : Irmak kenarı. '* Su bendi. * Dere, vâdi. * Sert yağan ve taneleri iri olan yağmur. * Gözsüz köstebek. * Kemikten etin suyunu almak. ◊ Kurşun veya ok atılan nişan tahtası. More…
  • iren : Alt dudak.
  • irfad : Yardım etme, bağışta bulunma. Hediye verme.
  • irfah : Refaha ulaştırma, rahata kavuşturma.
  • irfak : Fayda vermek, işe yaramak. Kolaylık ve mülâyemetle tutmak.
  • irfal : Elleri sallıyarak yürüme. * Eteği sarkıtma.
  • irfan : 'Bilmek, anlayış, tecrübe ve zekâdan ileri gelen zihnî kemal. * İkrar. * Mücazat. * Fık: Esrar-ı İlâhiyeye, iman ve Kur'an hakikatlarına vukufiyet. (İlim ile irfan ve ma'rifet More…
  • irfaş : Yeme içme ile uğraşma. * Bir yerde daimi oturma.
  • irfitat : Ufak ufak yapma, ufalama.
  • irgab : Rağbet ettirme.
  • irgaf : Hırsla bakma. * Hızlı yürüme. ◊ Hızla yürüme, hırsla bakma.
  • irgam : Aşağılatma. Hor, hakir kılma. * Burunu kırma. * Yere sürtme. * Galip olma. * Kahretme.
  • irgan : Bir işi kolaylaştırma.
  • irgandi : Yerinde oynama, sallanma, kımıldama.
  • irgat : (Rumca) Rençber, işçi. * Yapı işçisi. Amele. * Gemilerde demir zincirini toplamak için ve binalarda bazı ağır şeyleri kaldırmak için zincirlerle çevrilmiş, ufki bucurgat.
  • irha : Tatlılıkla ve kibarca hareket etme, yumuşak davranma, tatlı muâmele etme.
  • irha' : Gevşetme, aşağı salıverme ve sarkıtma. Koyverme, salıverme. * Dilmek, dilim dilim etmek.
  • irhab : Korkutma veya korkutulma. * Kaçırma. ◊ Bollanma, bol olma. Genişleme.
  • irhaf : Hamuru gevşek ve sulu tutma. ◊ Bileme. Keskinleştirme.
  • irhak : Sıkıntı ve eziyet etme. * Zorlama, sıkma.
  • irhan : Rehin koyma veya konulma.
  • irhas : Hayırlı işler yapmak. * Israr etmek. * Duvar yapmak. * Sağlam şey. ◊ Fiat indirmek, ucuzlatmak.
  • irhasat : Hayırlı işlerle uğraşmak. * Sağlam şey. * Ist: Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) nübüvvetinden evvel zuhur eden hârikulâde haller ki, bunlar peygamberliğine delil teşkil eden More…
  • irhem yareb : Tıb: Bağırsak tıkanması veya dolanması.
  • irin : (Bak: Cerahat)
  • irip : Balık tutmak için atılan büyük ağ.
  • iris : yun. Gözümüzün saydam tabakasının arkasında olup, deliği, ışığın az veya çok miktarda olmasına göre genişleyip büzülen tabaka. Kuzahiye.İRKÂ' : Geciktirme. * İftira etme.
  • irk : Nesil. Zürriyet. Sülâle. * Soy. Kök. Damar.
  • irka' : Akan kan veya göz yaşını silme, dindirme.
  • irkab : Huk: Öldükten sonra kanunî mirasçılarından başka bir kimseye de miras bırakma.
  • irkâb : (Rükûb. dan) Bindirme. * Binilecek hayvan verme. * Araba veya gemi gibi bir vasıtaya bindirme.
  • irkâben : Bindirerek, irkâb suretiyle.
  • irkad : Uyutma veya uyutulma.
  • irkâh : İnanma, itimad etme, güvenme. * Sığındırma, dayandırma.
  • irkak : Köle edinme. Cariye veya köle satın alma. * İnciltme.
  • irkal : Hızlı yürüme.
  • irkan : Kına yakma, kına sürme. * Safran ağacı, kızılağaç. * Tıb: Sarılık hastalığı.
  • irkas : Oynatma, raksettirmek.
  • irkîl : Belâ. Zahmet, meşakkât. * Çok güç nesne.
  • irkiy : (Irkıyye) Irkla ilgili, ırka âit.
  • irma' : Atma, fırlatma.
  • irmad : Fakir düşme. Sefil olma. * Göz ağartma.
  • irmak : Büyük akarsu, doğrudan doğruya denize dökülen nehir.
  • irman : f. Arzu, taleb, istek. * Dalkavuk. * Nedâmet, pişmanlık. * Dâvet edilmeden bir yere giden kimse.
  • irmegan : f. Saadet. İkbal, mutluluk, uğurluluk. * Terbiye eden, mürebbi.
  • irmik : Buğday gibi hububatdan elde edilen ve helva, çorba yapımında kullanılan iri taneli un.
  • irmis : Büyük taş. * Kuvvetli ve dayanıklı deve.
  • irnîn : Kaş tarafında burun ucu. * Her nesnenin evveli.
  • irris : Arslan yatağı.
  • irs : Vefat eden kimsenin vâsi olup malını almak. * Ölen yakın akrabadan kalan mal, miras, mülk. * Bir şeyin artığı. Fâsıla nişanları. ◊ Karı ile kocadan her biri. (Bak: Irs) ◊ More…
  • irsa' : Sağlamlaştırma, sâbit kılma. * Geminin demir atması. * Pâyidar olmak. ◊ Mızrak gibi sivri bir şeyle dürtme. ◊ Yerinden ayrılmama. Mukim olma.
  • irşa' : Rüşvet verme.
  • irsad : Gözetlemek. * Hâzır ve âmâde eylemek. * Mükâfat vermek. * Edb: Secili ve kâfiyeli bir cümlede ses uyumundaki ana sesi önce tanıtıp, ondan sonra gelecek kelimeyi tanıtma sanatıdır. More…
  • irşad : Doğru yolu göstermek. Akli ve kalbi, mukni ve te'sirli eserler veya sözlerle gafletten uyandırıp hidâyet yolunu göstermek. Cadde-i kürba-yı Kur'aniye yolunda selâmetle devam More…
  • irşadat : (İrşad. C.) İrşadlar. Hak ve hakikatı ve doğru yolu bildirmeler. İkazlar. (Bak: İrşad)
  • irşaf : Suyu yavaş yavaş ve yudum yudum içme.
  • irsah : Yerinde tutma, durdurma. Bir şeyi sağlamlaştırma.
  • irşak : Bir şeye dik bakma. Dosdoğru etme.
  • irsal : (Resul. den) Göndermek, gönderilmek, yollamak. * Havale kılma. * Salıvermek. Kendi haline koymak. * Sürü sahibi olmak. * Elçi gönderme.
  • irsalat : (İrsal. C.) Göndermeler. Gönderilen şeyler.
  • irsaliye : Makbuz. * Her hangi bir yere gönderilen eşya veya malların listesi.
  • irsan : Muhkem ve sağlam kılma, rasanet verme.
  • irsas : Eskitme, yıpratma. Eskitilme, yıpratılma.
  • irsen : Miras olarak, anadan, babadan geçmek yolu ile.
  • irsî : Gelincik dedikleri hayvanın rengine benzer bir renk. ◊ Miras ile alâkalı, irse âit ve müteallik.
  • irsiyet : Verâset. Aile ve soydan geçen benzerlik.
  • irta' : Zoraki ve istemeyerek gülme. ◊ Otlatma veya otlatılma.
  • irtab : Dikme veya dikilme.
  • irtac : Bir kimsenin sözünü kesme, konuşturmama. * Devamlı yağmur ve kar yağma. * Kapıyı örtme, kapama. * Kıtlık her tarafa yayılma.
  • irtam : Hatırlamak için parmağa iplik bağlama.
  • irtat : Tenbellik etme. Yerinden kımıldamama.
  • irtecek : f. Şimşek, berk.
  • irtia' : Düşünmek, istikbali düşünme. ◊ (Ra'y. den) Otlatma.
  • irtiab : (Ru'b. dan) Ürkme, korkma.
  • irtiad : (Ra'd ve Ri'd. den) Iztırablı ve sıkıntılı olmak. * Deprenme. Titreme.
  • irtiaf : İleri geçme, ilerleme.
  • irtias : Silkinme, sıçrama, deprenme. ◊ Küpe takma.
  • irtiaş : Ra'şeye tutulma, titreme, sarsılma.
  • irtiba' : Bahar mevsiminde güzel bir yerde oturma.
  • irtibab : Kokulu şeyler yapma. * Bir çocuğu büluğ çağına varıncaya kadar besleme.
  • irtibah : Yükselme, yükseğe çıkma.
  • irtibak : Karışık ve çapraşık bir işe girişme. * Karaca, geyik gibi hayvanların tuzağa düşmeleri. * Bir kazâya uğrama. ◊ Çamura batma. * Dolanbaçlı konuşma. * Karışma. * Bir işi aksi veya More…
  • irtibal : Bir malı çoğaltma. Bereketlendirme.
  • irtibas : Perişan ve zor durumda kalma. * Pek karışık ve sıkışık olma. ◊ Dağılma.
  • irtibat : Bağlanmak, raptedilmek. Muhabbet, dostluk ve alâkadarlık. * Düşmana karşı cenk için hudutta at sahibi olmak.
  • irtica : Geri dönmek. Ric'at etmek. Eski hayat tarzına dönmek. ◊ Ummak, ümidetmek, rica etmek.
  • irticac : Çalkanmak. Heyecana gelme. * Sarsıntı. Muztaribane hareket etmek.
  • irticaf : (Recfe. den) Sarsma, sarsıntı, çalkalama. Tahrik.
  • irticaî : (İrticaiye) İrtica ile alâkalı.
  • irtical(en) : Hazır cevaplılık. Düşünmeden ve birdenbire açıkça güzel söz veya şiir söylemek.
  • irticaliyyat : Düşünmeden, içinden doğarak söylenen sözler.
  • irticam : Birşey üstüste katlanma.
  • irtican : Adamın işi gücü bozulma.
  • irticas : Gök gürleme. * Top bürünme.
  • irticaz : Kısaltma, ihtisâr.
  • irtida : (Ridâ. dan) Örtünme, bürünme.
  • irtida' : Dinin yasak ettiği şeyleri yapmama, geri durma. ◊ Süt emmek.
  • irtidad : Din değiştirmekle mürted olmak. İslâmiyetten çıkarak dinsiz olmak. * Geri dönmek. (Bak: Mürted)
  • irtidaf : (Redif. den) Ardından gitme, ardına düşme, peşinden koşma.
  • irtifa almak : Öğle vakti, güneşin yüksekliğini ölçerek zamanı belirlemek. * Yükselmek.
  • irtifa' : Yükseklik. * Yukarı kalkmak. Kaldırmak. Terakki.
  • irtifad : Kazanma, kesbetme, kazanıp kâr etme.
  • irtifaen : Yükseklikçe, yükseklik bakımından.
  • irtifak : Bir yere dayanma. * (Kap) dolma. * İhtiyaç duyma. * Arkadaşlık etme. * Tıb: İki kemiğin hareketsiz kalmak üzere mafsallanması.
  • irtifas : Fiatların yükselmesi, pahalılık.
  • irtigab : (Rağbet. den) Heveslendirme, isteklendirme, rağbet ettirme.
  • irtiha' : Katılma, karışma.
  • irtihal : Bir yerden başka yere göçmek, gitmek. Nakl-i mekân etmek. * Ölmek.
  • irtihan : (Rehn. den) Bir şeyi rehin olarak alma veya alınma.
  • irtihas : Ucuz saymak veya sayılmak.
  • irtihaş : Rahatsız olma, huzuru kaçma. Sıkıntı ve ıztırâb içinde bulunma.
  • irtihaz : Rezil rüsvay olma. Kepaze olma.İRTİKA' : Yükselme, yukarı çıkma. * Daha yüksek yerlere ve mevkilere erişme. Yüksek derecelere ulaşma.
  • irtikâ' : Güvenme, dayanma.
  • irtikab : Bekleme, gözleme. * Ümit etme, umma.
  • irtikâb : Bir işe girişmek. * Kötü bir iş işlemek. Rüşvet almak gibi çirkin bir şey yapmak. * Bir makamı âlet ederek, hakkı olmayan para veya malı hile ile almak.
  • irtikak : Söz gücü olan kimsenin, söz söylemekten âciz kalması.
  • irtikam : Yığılma, üst üste birikme.
  • irtikas : Baş aşağı olmak. * Bir hâdiseye yakalanmak.
  • irtikaş : Harpte askerlerin birbirine karışması.
  • irtikaz : Çocuğun, ana karnında kımıldaması. * Çalkanıp durma. * Acı çekme, ıztırâb duyma. ◊ (Rekz. den) Dikilme. * Bağlanma. * Tıb: Nabız atma.
  • irtima' : Birbirine atışma.
  • irtimas : Suya dalma, dalıp gitme. Dalgıçlık.
  • irtimaz : Yerinden kaldırıp sıçratma. * Birini koruma, himâye etme. ◊ Iztırab ve acı içinde kıvranma. * Remzetme.
  • irtir : Yerinden ayrılmak.
  • irtisa' : Dişler sık olma. * İki şey, birbirine bitişik olma. * Taneleri, iki taş arasında döğüp parçalama.
  • irtişa' : Rüşvetçilik. Rüşvet almak.
  • irtisad : İstif etme. Birbiri üstüne düzgün bir şekilde yerleştirme.
  • irtişaf : Emerek ve azar azar içme. * Tıb: Vücudun her hangi bir yerinde toplanan suyun, dışarı atılması.
  • irtişah : (Reşha. dan) Sızma, terleme.
  • irtisam : Resmedilmek, resmi çıkmak, resimli ve nişanlı olmak. * Emrolunan şeye imtisâl etmek. * Cenâb-ı Hakkı tekbir ve O'na ilticâ etmek.
  • irtisas : Yayılma, meşhur olma, şüyu bulma, şâyi olma.
  • irtitac : Konuşurken kekelemeye başlama, dili tutulma.
  • irtiva' : Suya içerek kanma. * Tıb: Vücuttaki organ ve eklemlerin kuvvetlenip kalınlaşması.
  • irtivah : Nöbetle çalışma.
  • irtiya' : Ürkme, korkma.
  • irtiyab : Duraklama, şüphelenme, tereddüt.
  • irtiyad : Bir kimseden bir şey isteme.
  • irtiyah : (Rîh. den) Genişleme, ferahlama, feraha erme. * Rüzgârlanıp rahatlama.
  • irtiyaz : Riyâzet yapma, nefsine eziyet etme.
  • irtiza' : (Rıza. dan) Razı olma, rıza gösterme, uygun ve münasib bulma. Kabul etme. * Beğenme, seçme. ◊ Bir şey eksilme, ziyân görme. ◊ (Rızâ. dan) Memeden süt emme.
  • irtizah : Biraz bahşiş alma. * Özür dileme.
  • irtizak : (Rızk. dan) Rızık alma, rızıklanma.
  • irv : (C.: Arâ) Cemaat, topluluk.
  • irva : Bolca sulamak. Suya kandırmak. * Birisine hadis veya şiir rivayet ettirmek.
  • irva ve iska : Sulama, suya kandırma.
  • irz : Namus. Temizlik. Cinsî haysiyet. * Ehil ve ıyal. İnsanın korumağa mükellef olduğu nefsi, hasebi, şerefi ve mahremleri, zemmedilecek veya medhedilebilecek durumları.
  • irza : Bir kimseyi râzı etmek, gönlünü yapmak, kandırmak. ◊ Çayırlık, çimenlik. Otu bol olan yer. ◊ Çayırlık. Otluk yer.
  • irza' : Meme vermek, süt emzirmek veya emzirilmek.
  • irzâ' : Emzirmek veya emzirilmek.
  • irzak : Rızıklandırmak, maddi veya mânevi ihtiyacını vermek.
  • irzal : Bağcıların arslan korkusundan dolayı ağaçların üzerinde yaptıkları yatak. * Avcıların, yatağında topladıkları kuru ot.
  • irzim : Sağlam, sert ve dayanıklı. * Şiddetli toplayıcı.
  • irziz : Dik ses. * Titreme. * Dolu tânesi.
  • is : (Iss) t. Bayındırlık, mâmuriyet. Şenlik. * Ses. * Sâhib. Mâlik. * Efendi. ◊ Dumandan hasıl olan siyah madde. Kurum.
  • iş'a' : Güneş, ışığını dağıtma. Şuâlanma.
  • is'ab : Güç. Çetin bulmak. Güçleştirmek. Zorlaştırmak.
  • iş'ab : Ölme, irtihal etme.
  • is'ad : Yukarı çıkarmak. Yükseltmek. * Mekke-i Mükerreme'ye gitmek. * İnbikten geçirmek. ◊ Yükseltmek, yukarı çıkarmak. * Mekke-i Mükerremeye gitmek. ◊ Mes'ud etmek. More…
  • is'af : Birisinin arzusunu, istediğini kabul etmek ve yerine getirmek. ◊ Birisinin arzusunu, istediğini kabul etmek ve yerine getirmek.
  • iş'al : Şulelendirmek. Yaymak, alevlendirmek. Tutuşturmak. Parlatmak. Şiddetlendirmek.
  • is'ar : Narh koyma, fiat veya pahâ biçme. ◊ Enaniyet ve kibirle surat asma. ◊ Çocuğun diş çıkarması.
  • iş'ar : Yazı ile haber vermek. Anlatmak, bildirmek.
  • iş'arat : (İş'ar. C.) Tebliğler, bildirmeler.
  • is'as : Gece karanlığı başlamak, karanlık basmak. * Karanlığın açılması. * Bulutun yere yakın olması. * Peşinden gitmek.
  • işa : (Ağaç) çiçek açma.
  • isa' : Zenginleştirme veya zenginleştirilme. * Genişletme. ◊ Teselli verip sabra irşad etmek.
  • işâ' : Yatsı zamanı. Akşam ile yatsı namazı arasındaki vakit. * Güneş batmasından ertesi günü fecre kadar olan zaman.
  • işa' : (Bak: Işa)
  • işaa : Bir haberi yaymak, duyurmak. Bir şeyin şuyuuna, yayılmasına sebeb olmak.
  • işâân : Akşam ile yatsı.
  • işaat : (İşâa. C.) Haber yaymalar.
  • isabe : (C.: Asâib) Cemaat, topluluk. * Tıb: Yaraları sarmakta kullanılan bağ, yara bantı. * Başa sarılan ve şeâir-i İslâmiyeden olan sarık.
  • işabe : Saç ve sakal ağartma, beyazlatma. Genç yaşta saç ve sakal ağarması.
  • isabet : Rastlamak. Doğruca varıp erişmek. Doğru düşünmek, matluba uygun iş işlemek. ◊ Ecir, mükâfât, karşılık vermek. * Doldurmak.
  • isabetkâr : f. Doğru rastlayan. İsabetli.
  • işade : Çağırmak. Sesini yükseltmek. * Dünyevi matluba yetişmek. * Binayı yükseltmek.
  • isadet : Avlatmak.
  • isaet : (Sû'. dan) Kötü iş işlemek. Kötülükte bulunmak. Yaramazlık. ◊ Bir işte ihmal ile zarar verme.
  • işaeyn : Akşam ile yatsı zamanı. ◊ (Bak: İşâân)
  • isaf : Asr-ı saadetten evvelki câhiliyet devrinde Mekke putlarından birinin adı. ◊ Eseflendirmek. Esef vermek. * Hışım ve gadab etmek. Öfkelenmek.
  • isaga : Kuyumculuk yapma. * Eritilmiş maddeleri kalıba dökme. ◊ Kolaylıkla ve rahatlıkla yutulma. ◊ Kalıba dökme veya dökülme.
  • isah : (Vesah. dan) Kirletme veya kirletilme.
  • isaha : Kulak verip dinleme.
  • işaha : Misvâk kullanma.
  • isaka : Akıtma. * Arkadan sürme. Sevk etme.
  • isal : Ulaştırmak, vâsıl etmek. Yetiştirmek.
  • isale : Akıtmak, dökmek. * Seyyal kılmak. Cereyan ettirmek.
  • isalet : Hamle yapmak. * Ulaşmak.
  • isam : (İsm. den) Ceza. Bir kabahat veya suçun gerektirdiği netice, karşılık. ◊ Göze çekilen sürme. * Kırba bağı. * Kırba örtüsü. ◊ Günaha sokmak, günaha sokulmak.
  • isar : Kendisi muhtaç olduğu halde başkasına nimet vermek, cömertlik, ikrâm. * İhtiyar etmek. * Yumuşatmak. * Dökmek, serpmek. Saçmak. ◊ Keçinin memesine takılan torba, kese. ◊ More…
  • işar : Birlikte geçinmek, muâşeret etmek. Hoş geçinmek. ◊ (Aşerâ. C.) On aylık hamile develer. ◊ Birlikte geçinmek. Muâşeret etmek.
  • işarat : İşaretler.
  • isare : Koparmak, kaldırmak. * Tozu havaya kaldırmak. ◊ Esir etmek ve gezdirmek. * Bağ, bend. ◊ Çadır kazığı. * Çadır ipi.
  • isaret : Meylettirmek, eğmek.
  • işaret : Bir şeyi bir vasıta ile (el, göz, kaş veya parmakla) göstererek bildirmek. * Nişan, alâmet, belli bir iz. * Ist: Doğrudan doğruya olmadan, hatırlatma suretiyle verilen emir.
  • isas : Çok sık ve uzun saç veya bitki.
  • isase : Zenginlik, servet. * Göz ucuyla bakma. * Cemiyet, topluluk.
  • isata : Seslenme, ses çıkarma.
  • isave : Gammazlık, ağız karalığı.
  • işaya : (Işâ. C.) Akşam ezanından yatsı ezanına kadar geçen zamanlar.
  • isb : Kasık tüyü.
  • isba' : Tulu etmek, meyletmek.
  • işba' : Doyurmak, açlığı gidermek. Doymak. * Fiz: Bir sıvının içinde, belli bir cisimden eriyebilecek en çok miktarın erimiş bulunması. * Edb: Arap nazmında, kafiye veya vezin zaruretinden dolayı More…
  • isbah : Seher vakti. Sabah vakti. * Gafil olmamak. Uyanıklık. ◊ (Sebh. den) Yüzdürme, suda yüzdürülme.
  • isbal : (Sebl. den) Yollama, gönderme veya gönderilme.
  • isbar : Sabrettirmek.
  • işbaşi : t. Bir işte çalışanların başı, reisi. * İşe başlama saati.
  • isbat : Doğruyu delil göstererek meydana koymak. Delil ve şâhitle bir fikrin sıhhatını göstermek. İtiraf, ikrar ve tasdik etmek. * Sabit ve muhkem kılmak. * Bâki ve pâyidar eylemek. * Delil. Bürhan. More…
  • isbi' : (C.: Esâbi) Parmak. * Ölçü parmağı, arşının yirmidörtte biri. ◊ (Usbu'-Asba'-Asbi') Parmak.
  • işbu : İşte bu. Bu, şu.
  • işca' : Yenme, ezme. * Kederlendirme, hüzün verme, üzme.
  • işcar : (Şecer. den) Ağaç yetiştirme. Ağaçlandırma.
  • işcaz : Kederlendirme, üzme, hüzün ve gam verme.
  • isda' : (Sadâ. dan) Yankı. Aks-i sada. Sesin bir yere çarpıp dönmesiyle duyulan ikinci ses.
  • isdad : Men'etmek, engel olmak, geri döndürmek.
  • isdak : Verilecek parayı kadının nikâhında tesbit edip kararlaştırma.
  • isdar : (Sudur. dan) Çıkarma, çıkarılma, sudur ettirme. * Deveyi sudan geri döndürmek. * Rücu ettirmek, geri döndürmek, vazgeçirmek.
  • işe : f. Orman, sık ağaçlık. * Câsus, hafiye.
  • isevî : Hz. İsa'nın (A.S.) dininden olan. Nasrani. Hristiyan.
  • iseviyyet : Hristiyanlık.
  • isfa' : Arındırılmak. Hâli olmak.
  • işfa' : (Şifâ. dan) Hastaya şifalı şeyler verme. Hastanın iyileşmesi için çeşitli çarelere başvurma.
  • işfaf : Üstün tutma.
  • isfak : Kapıyı örtmek. * El ile bir nesneye erişmek.
  • işfak : Acıyarak sakınma. Şefkat ve inayet etme. * Sevme. * Sakınma ve korkma. * Azaltma. * Lütfetme, bağış, ihsan.
  • isfar : Sabah namazının ortalık aydınlanırken kılınışı.
  • isfenc : Sünger.
  • isfence : (İsfencî) Süngere benzer, sünger biçiminde, süngerimsi.
  • isfenciye : Süngerler.
  • isfend : Şarap.
  • isfendan : f. Beyaz biber tohumu. * Akçaağaç.
  • isfid : f. Beyaz, ak.
  • isfirar : Sararmak. Sarı olmak. ◊ (Bak: Isfirar)
  • isga : (Bak: Sagat)
  • isga' : Söylenilen bir sözü dinleyip kabul etme ve yapma. * Söylenilen bir sözü kulak verip dinleme. * Meyl etmek. * Eksiltmek.
  • işgal : Zabtetme, istilâ etme. * Birisini işten alıkoyma, başka şeyle meşgul etme, oyalama, uğraştırıp kendi işine mâni olma.
  • isgar : (Sagir. den) Hakir ve hor görme. * Küçültme.
  • işgene : f. İhiyarlıktan veya kızgınlıktan dolayı yüzde hâsıl olan buruşukluk.
  • işgere : f. Şâhin, atmaca ve doğan gibi av için kullanılan terbiye görmüş kuş.
  • işgerf : f. Dayanıklı, sağlam, kalın. * Şan, nam, ün, şeref.
  • işgüç : t. Meşguliyet, vazife, memuriyet.
  • işgüfe : f. İstifrağ, kusma. * Çiçek.
  • işguh : f. Yere yıkılış, yüz üstü kapanış.
  • işgüzar : f. Becerikli, çalışkan. * Kendini göstermek için gerekmezken işe karışan.
  • isha' : Gökyüzünün açık ve bulutsuz olması.
  • işha' : (Şehi. den) İstenileni verme. * Göz dikme, almak isteme. ◊ Ağız açma, ağzını açma.
  • ishab : Çok söylemek. * Türlü şeylerden renk değiştirmek. * Bir şeye fazla tama' etmek. * Kuyu kazıp suyu bulamamak. * Zehirlenme veya hastalıktan dolayı renk değişmesi. * Kuzu, anasını emmek. * More…
  • işhad : Delil getirme, delil olarak gösterme. Şehadet ettirme, şâhid gösterme. * Şehid olma.
  • ishak (a.s.) : Kur'ân-ı Kerim'de adı geçen peygamberlerdendir. İbrahim (A.S.)ın oğludur. Yakub (A.S.)ın babasıdır.
  • ishal : Mülâyim ve düz bir yere varmak. * Tıb: Barsakların iltihabından soğuk algınlığından hâsıl olan sürgün, iç sürme.
  • isham : Biçim vakti yetişmek, hasat zamanının gelmesi.
  • ishan : Aslında kalınlık demek olan sihan ve sehânetten kalınlaştırmak demektir. Siklet de sehanetin lâzımı olmak itibariyle: 'Falan kimseyi, hastalığı veya yarası ağırlaştırdı, yerinden More…
  • ishar : (Sıhriyyet. den) Akrabalık, yakınlık, kurbiyet, sıhriyet. Damat olma. Damat edinme. * Ulaşmak. * Erimek. ◊ Uyundırma. * Gece uyutmayıp, uyanık durdurma.
  • işhar : Ün alma, meşhur olma, şöhret kazanma. * Kadın, doğum yapacağı aya girme.
  • işhas : Fesatçılık ve dedikoduculuk yapma. Çekiştirme. Gıybet etme. ◊ Gitme zamanı gelip çatma. * Tedirgin ve rahatsız etme.
  • ishat : Darıltma, gücendirme.
  • işhaz : Keskinleştirme, bileme.
  • ishîrar : Ot kurumak.
  • isik : Çukurluk, engebelik. Çukurlu.
  • isimlik : Tar: Saraylılar tarafından gönderilen hediyelik şeylerin kimin tarafından gönderildiğini belirten adres pusulası.
  • işir : (C.: Aşâr) Çanak çömlek parçaları.
  • işk : (Bak: Aşk)
  • iska : Su vermek, sulamak. ◊ (Bak: İska)
  • işka : Sarmaşık adı verilen bir bitki.
  • işka' : Şikâyet ettirme. * İntikam alma, öç alma. * Darıltma, gücendirme. ◊ Şaki ve bedbaht eylemek.
  • iskab : Ateş yakma.
  • iskaça : Gemi direğinin ayaklığı.
  • iskal : Ağır bir şey yüklemek.
  • işkâl : Güçleştirme, müşkilleştirme. * Zorlaştırma. * Şüpheli ve karışık olma.
  • iskalara : Gemi arması merdiveni. * Harp gemilerinin sol taraflarındaki merasim merdiveni.
  • iskalariya : Geminin üst kısmına çıkabilmek için iskele, yani merdiven teşkil etmek üzere çarmıhlara aykırı ve kazık bağı ile bağlanmış ince halatlar.
  • iskalarya : ing. Çarmıkların halat basamakları.
  • işkampaviya : İtl. Harp gemilerinden asker naklinde kullanılan en büyük filika. İşkampaviya'lar sandal büyüklüğünde, yalnız ondan daha geniş ve yüksekti. Karaya asker sevkiyatında, gemiye erzak ve More…
  • iskân : Yerleştirmek. Bir yeri mesken yapıp oturmak. * Sâkin.
  • iskandil : ing. Denizin derinliğini ölçmeğe yarayan ve gemilerde kullanılan bir âlet. * Bir şeyin hakikatını anlamağa çalışma. Yoklama, deneme, tecrübe etme.
  • iskaparma : İtl. Bir gemiyi toptan kiralama.
  • iskar : (Sekir. den) Sekir verme, sarhoş etme.
  • işkâr : f. Av. * Avlama.
  • iskarça : İtl. Geminin yükünün pek sıkı olarak istif edilmesi.
  • iskarlat : İtl. Eski devirlerde Venedik mensucatından, boyası has ve kumaşı dayanıklı bir nevi çuhanın adı idi ve şarkta pek makbuldü. Yeniçeri Ocağı ileri gelen ağalarına, sekbanbaşıya ve yeniçeri More…
  • iskarmoz : Gemilerin kaburgalarını teşkil eden eğri ağaçlar. * Kayıklarda kürek takılıp çekilen ağaç çiviye de bu ad verilir. ◊ Kayık ve sandallarda kürek takılmak üzere yan kenarlara More…
  • iskarpin : Fr. Konçsuz veya yarım konçlu zarif ayakkabı. Alafranga hafif kundura.
  • iskarso : İtl. Yelkenleri doldurur dik rüzgâr. * Geminin götürü olarak kiralanması.
  • iskarta : Herhangi bir sebepten dolayı değerini kaybetmiş mal.
  • iskat : Düşürmek. Düşürülmek. Aşağı atmak. Hükümsüz bırakmak. * Silmek. * Ölünün azaptan kurtulması ümidi ile ölen kimse nâmına dağıtılan sadaka. ◊ (Bak: Iskat)
  • iskât : Sükût ettirmek. Cevap veremiyecek hâle getirmek. Susturmak. * Kandırmak, râzı etmek.
  • iskele : Binada yüksek yerleri yapabilmek için kurulan geçici sal. * Deniz nakil vasıtalarının yanaşabilmeleri için deniz kıyısında yapılan yer. * Deniz kenarında ve deniz vasıtalarının yanaşmasına More…
  • iskelet : Fr. Vücudun kemik çatısı.
  • işkembe : f. Geviş getiren hayvanların midesinin en büyük kısmı. * Karın.
  • işkence : F. Eziyet, azab.
  • iskendan : f. Kilit.
  • iskender : (M. Ö. 356-323) Aristo'dan ders almış bir imparatordu. İskender-i Rumi de denir. Bundan başka ismi geçen bir de İskender-i Zülkarneyn vardır. (Bak: Zülkarneyn)
  • iskerek : f. Hıçkırık.
  • işkeste : f. Kırık, bitik. Kırılmış.
  • iskete : Güzel ve çok öten sarı kanatlı bir cins küçük kuş.
  • işkî : İki ucu saplı eğri bıçaktır ve deri ve tahta kazımakta kullanılır.
  • işkil : f. Şüphe, vesvese. Vehimlenmek. * Hile, tezvir. * Sağ ön ayağı ve sol arka ayağı beyaz olan at.
  • iskiz : (İskize) f. Hayvanın sıçrayıp kıç atması. * Hayvanın ürkerek attığı çifte.
  • iskolastik : (Bak: Skolastik)
  • iskona : İtl. Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan iki direkli yelkenli harp gemilerine verilen addı.
  • iskonto : (Bak: Tenzilât)
  • iskota : İtl. Büyük yelkenleri kullanmaya yarayan ip.
  • işküfe : f. Çiçek.
  • iskuna : ing. İki direkli bir nevi yelkenli gemi.
  • işkünc : f. Çimdik.
  • isla' : Ateşte kızdırmak. Ateşte yakmak. ◊ Teselli verme, avutma.
  • islab : Giderme, selbetme. Kapıp götürme.
  • islac : Kara tutulma. Karlı olma.
  • islaf : Para peşin, mal veresiye olan bir alışveriş. * Tarlayı aktarmak.
  • islah : İyileştirmek. Düzeltmek. Kusurları gidermek. (Nefsini ıslah etmeyen başkasını ıslah edemez. S.) ◊ (Bak: Islah)
  • islahat : Kusurları ve eksiklikleri gidermek için yapılan işler ve düzeltmeler.
  • islahatperver : Islahat taraftarı, ıslahatı seven.
  • islahen : Islah ederek, düzelterek.
  • islahhane : Tar: San'at mekteblerine önceleri verilen isim. * Islah evi.
  • islahî : (Islahiyye) Islah etmeye ve düzeltmeğe dair. Düzeltme ile alâkalı.
  • islahpezir : Islah edilebilir olan. Düzeltme ve tâmir kabul eden, ıslaha kabiliyeti olan.
  • islak : (Silk. den) Düzenleme, sıraya koyma. * Yola getirme. * Diziye geçirme. * Mesleğe sokma, sokulma.
  • islal : (Sell. den) Kılıcı sıyırıp çıkarma. * Verem etme, verem uğratma.
  • islâm : (Selâm. dan) İtaat, inkıyad, bir şeye teslimiyet. Din. * Ist: Hz. Muhammed'in (A.S.M.), Allah'ın emriyle insanlara bildirdiği din.
  • islambol : Eskiden İstanbul yerine kullanılan bir tabir idi. Ulema takımı yakın zamana kadar zarfların üzerine İstanbul yerine İslâmbol yazarlardı.
  • islamî : İslâm dinine mensub, İslâm ile alâkalı.
  • islamiyan : f. İslâmlar.
  • islamiyet : 'İslâmlık. * İslâm oluş. Teslimiyet, inkıyad, bağlılık, hakka tarafgirlik ve iltizamdır.(İslâmiyet güneş gibidir, üflemekle sönmez; gündüz gibidir, göz yummakla gece olmaz. Gözünü More…
  • islas : Üçe bölme. Üç aded yapma.
  • islav : Fr. Rus, Ukran, Beyaz Rus, Çek, Slovak, Leh, Sloven, Sırp, Hırvat ve Bulgar gibi milletlere, lisanlarındaki yakınlık dolayısıyla verilen ortak isim.
  • işlek : t. Çok işler, fazlaca işlenen. * Tecrübeli, idmanlı, alışık.
  • islî' : Boynu ince ve başı fındık gibi yumruca olan yılan.
  • islihmam : Ayak üstüne durmak.
  • islim : (Bak: İstim)
  • islît : Zinetli kılıç, üzeri süslenmiş kılıç.
  • ism : (İsim) Ad, nâm. * Ist: Bilinen veya bilinmeyen, hissedilen veya hissedilmeyen herhangi bir şeyi birbirinden ayırmak, tanımak veyahut zihne getirmek için kullanılan söz veya lâfız. * Man: Tam More…
  • isma : Yükseltmek. * İsim koymak.
  • isma' : İşittirmek, sesini duyurmak, bir sözü istenilen yere ulaştırmak.
  • ismah : Cömert ve eli açık olma. * İtâatli ve bağlı etme.
  • ismam : Şişenin ağzını tıkama. * Sağırlaştırma, duymaz hâle getirme. ◊ Sona erdirme, bitirme, tamamlama.
  • işmam : Hafif olarak duyurmak, koklatmak. Hissettirmek. * Kibirden dolayı başı dik yürümek. * Tecvidde: Bir harfe zamme veya kesre vermek ve bunu hafifçe hissettirmek. Harfin sesini genizden More…
  • ismar : (Semere. den) Meyve ve semere vermek, fayda vermek. ◊ Mıhlama, çivileme.
  • işmar : Göz kırpma, işaret.
  • ismarlama : Sipariş verme, emanet etme. Hususi siparişle yaptırılmış, hazır alınmayan.
  • ismat : 'Susturma, sükut ettirme. * Men'etmek. * Tecvidde : Harfi söylerken lisana ağır geldiğinden, kendilerinden yalnız aslı rübâî olanlar ile, hümasi olanların terkibi men' More…
  • ismen : Sadece isimle, gerçekten olmayan.
  • ismet : 'Günahsızlık, mâsumluk. Günahlardan kaçınmak melekesine sâhib olmak. Suçsuzluk. * Peygamberlik vasıflarından birisidir. Peygamberler (A.S.), hiç bir zaman gizli, âşikâr herhangi bir More…
  • ismetlü : Tar: Derece bakımından yüksek kimselere, sultan ve şehzâdelerin hanımlarıyla kızlarına verilen bir ünvan idi.
  • ismetmeâb : İsmetlü. Günahsız. Haramdan ve nâmusa dokunur hâllerden çekinen.
  • ismetpenah : İsmetlü, ismetmeâb.
  • ismî : '(İsmiyye) İsme mensub, isimle alâkalı. İsmen olup aslen olmayan, varlığı isimden ibâret olan. İsim cinsinden. * Arabçadan iki isimden, yani; müsned ile müsned-i ileyhten mürekkep More…
  • ismî ve sifatî : İsme ve sıfata ait.
  • ismi'lal : Muhkem olmak, sağlam olmak. * Otların birbirine dolaşmaları.
  • işmi'zaz : Can sıkma, üzülme, yüzünü ekşitme. * Titreyip ürperme.
  • ismid : Sürme taşı. * Cenab-ı Peygamber'in kullandığı ve tavsiye ettiği bir cins kırmızı sürme.
  • ismirar : (Semrâ. dan) Esmerleşme, kara olma, kararma.
  • ismiyyet : İsim olma hâli, isimlilik.
  • isna : Yukarı kaldırmak, yükseltmek. * Değerini yükseltme. * Ateş alevinin yükselmesi. * Bir sene bir yerde kalmak. ◊ Medih ve senâ etmek, sitâyişte bulunmak. * Şükretmek.
  • isna aşer : Oniki.
  • isna' : Yardım etme, yardımda bulunma.
  • isnad : Bir söz veya haberi birisine nisbet etmek. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) sözlerini sırası ile kimlerden nakledildiğini bildirmek. * Bir nesneye, bir şeye dayanmak. * Birisi için, bir şeyi More…
  • isnadat : (İsnad. C.) İsnadlar. Bir kimseye yükletilenler, nisbet edilenler.
  • isnadî : İsnad etmekle alâkalı.
  • isnadiyyat : İsnad ile ilgili düşünceler. * Aslı esası olmadığı halde birisine isnad edilen sözler.
  • isnaf : Yel ve toz savurma.
  • isnak : Mal, mülk, servet ve makamın, insanı azdırması.
  • isnakat : El darlığı. * Men'etmek, engel olmak.
  • isnam : Ateşin alevi büyüme. * Duman ve toz havaya çıkma.
  • isnan : Israr etme, inat etme, ayak direme. * Gücenme, darılma. * Gururlanma, kibirlenme. ◊ (Sinn) Yaşlanmak. İhtiyarlamak. * Diş çıkarmak. ◊ İki. * Pazartesi.
  • isnevî : İki ile alâkalı. * Pazartesi günü ile alâkalı. * Her pazartesi günleri oruç tutan kimse.
  • isneyn : İki. (2) * Pazartesi günü.
  • isneyniyyet : İkilik, ikiden ibaret olma.
  • işnuşe : f. Aksırık.
  • ispah : (İspeh) f. Asker, nefer, er.
  • ispanyol : İspanyalı.
  • isparçana : Halatın üzerine sarılmış olan ip. * Halatın yapıldığı bükmelerin herbiri.
  • isparçene : İtl. Halatın üzerine sarılan kendir ve ip. * Halatı meydana getiren üç boy bükmenin beheri.
  • isparmaca : Deniz içinde birkaç zincirin birbirine karışması.
  • ispavli : Eskiden gemilerde kullanılan bir çeşit kalın sicim.
  • ispazmoz : Sinirlerde beliren gerginlik ve titreme.
  • ispehbed : f. Başbuğ, hükümdar, hâkan, kağan.
  • ispenah : f. Ispanak.
  • isper : f. Savaş âletlerinden kalkan.
  • ispergam : f. Fesleğen çiçeği. * Gül. * Yeşillik.
  • isperhem : f. Fesleğen.
  • isperlos : f. Saray, konak, kâşâne.
  • ispid : f. Ak, beyaz.
  • ispidkâr : f. Kalaycı.
  • işpihte : f. Su sızıntısı. * Yayılmış, saçılmış.
  • ispir : Arabacı. Arabacının yanında bulunan at uşağı. * Zabıta memuru. * Beyaz doğan kuşu.
  • ispiralya : İtl. Gemi güvertelerinde kamaraları aydınlatmak için açılan küçük kaporta.
  • işporta : (Arnavutça) Seyyar satıcı tezgahı. * Yayvan yemiş sepeti.
  • isr : Ahd. Sözleşme. Yemin. * Kulakta küpe deliği. * Şiddetli ahkâm ve teklifler. * Altındakini yerinde tutan ağırlık, bağ. ◊ Alâmet. Nişane. * Ayak izi. * Yol. Meslek. * Başlamak ve More…
  • isrâ : Yürütmek, göndermek. * Gece seferi yapmak. * İrsâl etmek.
  • isrâ suresi : Kur'an-ı Kerim'de 17. Suredir. Mekkidir.
  • isra' : Hızlandırmak. Sür'atlendirmek. * Geri döndürmek. Göndermek.
  • işrab : (Şürb. den) İçirme veya içirilme. * Bir maksadı açıktan değil de, dolayısıyla gösterme. Kapalı surette anlatma.
  • israc : (Sirac. dan) Yakma, yandırma.
  • israf : Lüzumsuz yere harcamak. Malı ve parayı lüzumsuz yere sarf etmek. İhtiyacından fazla istihlâk etmek ve harcamak.
  • işraf : Yüksek bir yere çıkma. Yüksek bir yerden bakıp anlama. * (Hasta) ölüm döşeğinde olma.
  • israfat : (İsrâf. C.) İsrâflar, lüzumsuz yere harcamalar.
  • israfil : Dört büyük melekten biri olup Kıyamet günü cesedlere nefh-i ruh etmeğe ve Sur'u üfürmeğe vazifelidir. (Bak: Melâike)
  • israh : Medet yetişmek, yardım gelmek.
  • israil : Hz. Yakub'un (A.S.) lâkabı olup sonradan bütün o soydan gelenlere Benî İsrail denmiştir. İsrail oğulları, Yahudiler.
  • israiliyat : Zamanla hurafeye inkılâb etmiş, Yahudilikten kalma haberler, hikâyeler. İsrail oğullarına mahsus hikâyeler, hâdiseler.
  • işrak : Güneş doğmak. Işıklandırmak. Parlatmak. * Güneşlik yere dahil olmak. * Mc: Kalbe mânaların doğması. ◊ Allah'a şerik koşma. Allah'tan başkasından medet bekleme.
  • işrakî : Bâtıl İşrakiye felsefesine mensub. İşrakiyyunun dalâletten ve şirkten ibaret bâtıl ve hurafe fikirleri.
  • işrakiyye : İşrakiyyunların bâtıl ve hurafe mesleği. (Bak: Akl-ı evvel)
  • işrakiyyun : İşrakiyye felsefesi ile iştigal eden ve ehl-i şirk olan feylesoflar. (Bak: Akl-ı evvel)
  • isram : Derviş olmak.
  • israr : Bir fikir veya meşru dâvadan dönmemek. Direnmek, sebat etmek. Hayırlı bir hâl üzere sadakatla kalmayı istemek. ◊ (Sırr. dan) Sır saklamak, gizlemek. Gizlenmesi lâzım bir şeyi More…
  • işret : İçki. Alkollü meşrubat. * İçki içme. Alkollü içki kullanma.
  • işretgâh : f. İşret edip içki içilecek yer.
  • işrethane : f. İşret yapmaya mahsus yer. Meyhane. * Mc: Bu dünya.
  • işretkede : f. İşret yeri. İşrethane.
  • işretsaz : f. İşret eden, içki içen.
  • işrîn : (İşrûn) Yirmi. (20)
  • işrirak : Ağlaya ağlaya boğulma derecesine gelme.
  • işsa : (Teşsi') Ayakkabısına tasma takma, kayış geçirme.
  • istabl : Ahır.
  • istade : f. Ayakta durmuş.
  • istaflîn : Havuç.
  • istah : f. Budak, taze filiz.
  • istahar : Havuz, küçük göl. Su birikintisi.
  • istam : Kepçe.
  • istar : Yüzletme, astar çekme. * (C.: Esâtir) Altıbuçuk dirhem ağırlığında (19.5 gr.) bir ölçü. * Dört tane. * Dört veya dört buçuk miskal. ◊ (Satr. dan) Yazı yazma.
  • istare : Perde, zar. ◊ f. Yıldız.
  • istasyon : Fr. Demiryolu durağı.
  • iştat : Adaletsizlik edip hükümde zulmetme. ◊ Dağıtma veya dağıtılma.
  • istatistik : Fr. Bir neticeye varmak veya bir hüküm çıkarmak için metodlu olarak mevcud lüzumlu şeyleri toplayıp sayı hâlinde göstermek işi ve bu işle meşgul olan ilim.
  • istebrak : İpekten mâmul ve sırma ile işlenmiş bir çeşit kumaş. Kalın ipek kumaş.
  • iştek : f. Çocuk kundağı.
  • istel : f. Göl.
  • istem : Zulüm ve sitem.
  • istenbe : f. Cesur, yiğit, bahadır, kahraman. * Çirkin. * Kâbus.
  • isti'bad : Köle edinmek, esir almak.
  • isti'bar : İbret alma, ders alma. * Rüya tabir ettirme.
  • isti'cab : (Aceb. den) Şaşma, taaccüb etme, hayrette kalma.
  • isti'cal : Acele olmasını istemek. Acele etmek.
  • isti'da : Medet, yardım istemek.
  • isti'dad : Bir şeyin kabulüne ve kazanılmasına olan fıtrî meyil. * Kabiliyet. Akıllılık. Anlayışlılık. Allah Teâlâ Hazretlerinin (C.C.) insanlara ve sâir mahluklara tevdi buyurduğu kabiliyet kuvveleri. More…
  • isti'dad-şure : f. Verimsiz istidad. Çorak yerin kabiliyeti. ◊ f. Verimsiz istidad. Çorak yerin kabiliyeti.
  • isti'dadat : (İsti'dad. C.) İstidadlar, kabiliyetler, yetenekler.
  • isti'fa : Affını, azlini, bağışlanmasını istemek. * Kendisinin memuriyetten affını taleb etmek.
  • isti'faf : Kötü şeylerden çekilmek. * İffetlilik iddia etmek.
  • isti'kab : Birisinin kusurlarını, ayıplarını arraştırmak.
  • isti'kaf : Bir yere kapanma. Bir yerde kendini hapsetme.
  • isti'la : (Ulüv. den) Yükselmek. Üste çıkmak. Yüce olmak. Terfi' eylemek. Galib olmak. * Gr: Bir şeyin bir şey üzerine çıkması. * Tecvidde: Harf okunduğu zaman dilin, üst damağa kalkmasına denir. More…
  • isti'lac : (İlâc. dan) İlaç isteme.
  • isti'lam : (İlm. den) Bilgi edinmek için yüksek bir makamdan alt makama sorulma. * Yazı ile bilgi isteme.
  • isti'lan : (İlân. dan) İlânını isteme.
  • isti'mal : (Amel. den) Kullanmak. Faydalanmak.
  • isti'malat : (İsti'mal. C.) Kullanışlar. Kullanmalar. ◊ (İsti'mal. C.) Kullanışlar. Kullanmalar.
  • isti'mar : Bir yeri imar etmek. Bir yerin mâmurluğunu istemek. * Müstemleke yapmak, sömürgeleştirmek. İstimlak etmek. ◊ Bir yeri imar etmek. Bir yerin mâmurluğunu istemek. * Müstemleke More…
  • isti'nad : İnatlaşma, inat yapma. Muannidlik.
  • isti'rab : Sonradan Araplara dâhil olmak, araplaşmak.
  • isti'rak : Terlemek için yatma.
  • isti'şa : Ateş ışığıyla yol yürüme.
  • isti'sa' : (İsyan. dan) İsyan etme. Anarşistlik ve zorbalık yapma.
  • isti'sab : İğrenme, tiksinme.
  • isti'sam : İsmetli olmayı istemek. Temizlik istemek. Günah ve ayıplardan temiz olmak.
  • isti'sar : Seçme, ayırma, intihab etme. * Seçip benimseme. ◊ Bir işin güç olmasını arzulama. ◊ Esir olma veya esir etme.
  • isti'ta : (Atâ. dan) Bahşiş istemek. Atiyye istemek.
  • isti'tab : Kendinden razı, hoşnut etme.
  • isti'taf : Yardım taleb etme. * Acımayı isteme.
  • isti'tafkârane : f. Şefkat, merhamet isteyene yakışır halde.
  • isti'zab : Birşeyi tatlı bulmak, tatlı saymak. Tatlı su istemek.
  • isti'zam : Büyük tutmak ve büyük tanımak. * Gururlanmak. Kibirlenmek.
  • isti'zar : Özür ve afv dileme.
  • istiab : İçine almak. * Kaplamak. Toplamak. Tamam etmek. * Tutulmak. Zapteylemek.
  • istiad : Yükseğe çıkma, terfi etme.
  • istiade : Bir şeyin iade edilip geri gönderilmesini isteme. * Yeniden canlanma. * Âdet edinme.
  • iştial : Tutuşma. Parlama. Alevlenme. * Mc: Şiddetlenme.
  • iştialât : (İştial. C.) Parlamalar, alevlenmeler, yanmalar, tutuşmalar. * Mc: Şiddetlenmeler.
  • istianat : (İstiane. C.) İstianeler, yalvarmalar.
  • istiane : Duâ. Yardım istemek. İane istemek.
  • istiare : 'Ariyet istemek. Ödünç almak. Birinden iğreti bir şey almak. * Edb: Bir kelimenin mânasını muvakkaten başka mânada kullanmak; veya herhangi bir varlığa, ya da mefhuma asıl adını değil More…
  • istiaza : Karşılık olarak, ivaz olarak bir şey istemek.
  • istiaze : Euzü besmele okuyarak Allah'a sığınmak.
  • istib'ad : Uzaklaşma. Uzak görme, ihtimal vermeyiş, olmayacak sanma, akıldan uzak görme. * Yakıştırmayış.
  • istib'al : Kadını nikâh ile alma.
  • istibaa : Bir şeyi kendine sattırmağa uğraşma.
  • istibab : Dökülme. * Damardan kan fışkırması.
  • istibag : Boyanma.
  • iştibah : Şüphelenmek. Şüphe etmek. * Kolay fark olunmaz derecede benzemek.
  • istibaha(t) : Mübah ve helâl sayma. * Bir çok kimsenin kanını dökmeğe izin verme.
  • istibak : Yarış etme, yarışma.
  • iştibak : (Şebeke. den) Örülmek. Örgülenmek. * Karşılıklı birbirine geçmek. * Perişanlık. * Zâhir olmak. * Koz: Güneş battıktan sonra gökte kum taneleri gibi görünen karışık yıldızlar.
  • istibal : Havanın fenalığı ve sıkıcı olması. * (Kendine) idrar döktürme.
  • istibane : Açıklama, belli olma. Meydanda ve âşikâr olma.
  • istibar : Sabretmek. * Kısas almak. ◊ Yoklama, muayene etme.
  • istibda : (İstibra') Ayırmak. Uzak etmek. * Küçük abdest bozduktan sonra idrardan temizlenmek, sidik eserinin tamâmen kesilmesini beklemek. * Nikâhla alınan dul bir kadının gebe olmadığına kanaat More…
  • istibda' : Bedi' ve güzel bulma.
  • istibdad : Başlı başına olmak. Keyfî idare sistemi. * Zulüm ve tahakküm. İdaresi altındakilerin istemediği şeyleri yalnız kendi keyfine göre zorla ve zulümle yaptırmaya çalışmak. Kanun ve nizamlara More…
  • istibdadkârane : f. İstibdad idaresi gibi. Kendi kendine, kanunları ve kimseyi tanımadan idare eder surette.
  • istibdal : (Bidl ve Bedel. den) Değiştirmek, değiştirilmek. * Bir vakfı mülk ile mübadele etmek. * Birşey verip yerine başka şey istemek. * Askerliği biten erlere tezkere verip yenilerini almak.
  • istibga' : İş için yardım isteme.
  • istibhac : (Behcet. den) Yüzü gülme, sevinme, mesrur olma.
  • istibhal : Azad etme. Azad olma, serbest bırakılma.
  • istibham : Karışık ve belirsiz olma. * Ses çıkarmama, susma.
  • istibhar : Çok geniş bilgiye sahib olma. * Deniz gibi büyük ve geniş olma.
  • istibhas : Bir şeyin doğruluk ve hakkâniyetini anlayabilmek için, iyice araştırıp tahkik etme.
  • istibka : Devâmını istemek. Bâki ve dâim kılmak.
  • istibkâ : Ağlatmak. Ağlamayı istemek.
  • istibra : (Bak: İstibda)
  • istibraz : Meydana çıkarmak, açığa vurmak.
  • istibsar : Basiretli olmak. Düşünceli, hesaplı ve dikkatli iş yapmak ve hareket etmek.
  • istibşar : Müjde almak. Hayırlı, iyi haber iyi sevinmek.İSTİBTA' : Ağır ağır hareket etme. * Gecikme, geç kalma.
  • istibsas : Bir haberin doğru olup olmadığını anlamağa çalışma.
  • istibtan : Gizliliğe, bir kimsenin iç işlerine vakıf olmak.
  • istibvar : Hırslanma, hiddetlenme, kızma, öfkelenme.
  • isticab : Vâcib olmak. Hak etmek.
  • isticabe : (İsticâbet) Duânın Allah tarafından kabul olunması.
  • isticade : İhsan ve bahşiş isteme.
  • istical : Sonraya bırakılmasını istemek.
  • isticar : Kiralamak. Kiraya vermek.
  • işticar : Zıdlaşma. * Elini çenesine koyarak, dirseğinin üzerine dayanma.
  • isticare : (Cevr. den) Yardım ve korunma isteme. * Sığınak isteme.
  • isticaze : (Cevaz. dan) İzin ve cevâz isteme. * Sunulan bir manzume için câize, yani para isteme.
  • isticbar : (Cebr. den) Zorlama, cebretme. Baskı yapma. Zoraki yaptırma.
  • isticdad : Yenileme. Yeniden yapma.
  • istichal : (Cehl. den) Câhil sayma.
  • isticlab : (Celb. den) Çekme, celbetme. Çekmeye vaya getirmeğe sebep olma. * Fls: Uyandırma.
  • isticnas : (Cins. den) Cinsine benzetme.
  • isticvab : Cevab istemek. Sorguya çekmek. * Mahkemede şahidlerin ifadelerini almak. Söyletmek.
  • isticvabname : f. Şahidlerin ve maznunun ifadelerinin yazılı olduğu kâğıt.
  • istid'a : Rica ile istemek. Davet etmek. * Bir işi için resmî bir daireye verilen ve istek bildiren kâğıt. Dilekçe.
  • istid'a-name : f. Resmî bir makama dilekçe olarak yazılan pullu, damgalı yazı. ◊ f. Resmî bir makama dilekçe olarak yazılan pullu, damgalı yazı.
  • istida' : (Vedâ'. dan) Bakılmak üzere emaneten bir kimseye bir şey bırakmak. Bir malı emaneten bir yere bırakmak. ◊ El uzatma.
  • istidad : Alışma, ünsiyet etme. * Doğrulma.
  • iştidad : (Şiddet. den) Şiddetlenme. * Sertleşme, katılaşma. * Büyüme. Artma, çoğalma, ziyâdeleşme.
  • istidam : İki şeyin birbirine şiddetli çarpması.
  • istidame : (Devam. dan) Bir halin devamını isteme. Bir şeyin devamını arzu etme.
  • istidane : (Deyn. den) Borç alma, alınma. Ödünç alma.
  • istidare : (Devr. den) Dönme, dolaşma. * Daire biçimine girme, yuvarlak olma.
  • istidarî : Dönerek ve bir daire meydana getirecek olan.
  • istidbar : (İdbar. dan) Yüz çevirmek. Arka dönmek. * Geri geri gitmek. * Bir kimsenin peşinden gitmek.
  • istidhak : (Dıhk. den) Alaya alma, eğlenme.
  • istidkak : İncelemek, dakik olmak.
  • istidlal : Delil getirmek. Bir delile dayanarak netice çıkartmak. Delile nazar etmek. Muhakeme. Mülahaza ve anlama kudreti. Delil ile anlamak. ◊ (Dalâl. den) İman ve İslâmiyet yolundan More…
  • istidlalat : (İstidlal. C.) İstidlaller. Muhakemeler.
  • istidlalen : İstidlal suretiyle, delil ile.
  • istidrac : Derece derece yükselmeyi isteyiş.
  • istidracî : İstidraca ait, istidrac cinsinden.
  • istidrak : Nâil olmak, ulaşmak, varmak. * Anlamak. * Gr: Bir kelimeyi, evvelki sözden neş'et eden bir tevehhümü kaldırmak için kullanmak.
  • istif : İtl. Muntazam yığın. Sıralanmış eşya. Yığma. Nizam. Sıra. Dizi.
  • istifa : Bir şeyin iyisini seçip ayıklamak. * Bir şeyi ıslâh edip sâfileştirmek. * Seçmek. Ayıklamak. ◊ Alacağını borçludan tamam olarak almak. * Kabz-ı ruh etmek.
  • iştifa' : İyi olma, şifa bulma.
  • istifa-gerde : f. Seçilen. Seçilmiş bulunan.
  • istifade : Faydalanmak. Faydalanmağa çalışmak. * Anlayıp öğrenmek. * Tahsil etmek.
  • istifaf : Dizilme. Sıralanma. Saf bağlama.
  • istifaka : Hastalıktan kurtulup iyileşme. * Sarhoşluktan ayılma.
  • istifale : Tecvidde: Bir harfin, okunduğu zaman aşağı çene tarafına düşüp üst damağa yükselmesi. Bu hâlde ağızdan çıkan harfler: 'Müsta'liye' harflerinin zıddıdır. Bu harfler: More…
  • istifaname : f. Bir yerden ayrılıp çekilmeyi bildiren yazı.
  • istifaza : Feyz alma, feyz bulma, feyizlenme. İlim, irfan ve mânevi zenginlik kazanma.
  • istifham : Sual sorup anlamak. Anlamak için sormak. * Edb: Cevap istemek için değil, daha çok dikkati çekmek, hisleri kuvvetlerdirmek maksadıyla soru şeklinde söylemek san'atıdır. Şefkat, sevgi, More…
  • istifham edatlari : Gr: Arabçada: E, men, keyfe, ma.
  • istifhamat : (İstifham. C.) İstifhamlar, sualler, sormalar.
  • istifhamî : İstifhama ait, sormağa dair.
  • istifkad : (Fakd. den) Kaybolmuş olan bir şeyi araştırıp soruşturma.
  • istiflah : Felah bulma, kurtulma. Maksada ulaşma.
  • istifna : Fenaya gitmek. Yokluğa karışmak.
  • istifnan : Cins cins ayırma. Mâhirane bölme.
  • istifra' : Başlama.
  • istifrad : Ayırma, tek tek yapma. * Yalnız tek başına.
  • istifrag : (Ferag. dan) Kusma. Kay. * Mümkün olanı sarfetmek.
  • istifrak : Farkettirmek, ayırdetmeği istemek.
  • istifrar : Firar etme, gizlice kaçma, savuşma.
  • istifraş : Yataklık yapma. Odalık alma. Yatağa alıp beraber yatma. * Haremi ile beraber yatma.
  • istifraz : Ayırıp tefrik etme.
  • istifsad : (Fesâd. dan) Bir şeyin bozulmasını arzulama, fesâdını isteme.
  • istifsar : İfade isteme. Sorma. Sorup anlama.
  • istifta : Fetva istemek. Şeriata ait bir mes'ele hakkında salâhiyetli zatlardan hakikati öğrenmek. (Bak: Fetva)
  • istiftah : Siftah etmek. Başlamak. Açmak.
  • istifzal : Artırma, çoğaltma, ziyadeleştirme.
  • iştigal : Bir iş işlemek. Uğraşmak. Çalışmak. Meşgul olmak.
  • iştigalat : (İştigal. C.) Meşguliyetler, çalışmalar, uğraşmalar.
  • istigase : Medet isteyiş. Yardım istemek.
  • istigbar : (Gubar. dan) Tozlaşma.
  • istiğfar : (Gufran. dan) Afv dilemek. Cenab-ı Hak'tan kusurlarının affedilmesini, günahlarının bağışlanmasını dilemek. Tevbe etmek. Yalvarmak. ' Estağfirullâh' demek.
  • istiglab : Kemâle erme, olgunlaşma, gelişme.
  • istiglak : Sözde durma. Kesin olarak pazarlık etme.
  • istiglal : (Galle. den) Kirası veya mahsulü borca mukabil verilmek üzere bir mülkün rehine verilmesi.
  • istiğlalen : Gayrimenkulü rehine koymak suretiyle.
  • istiglaz : Bir şeyi galiz saymak, galiz bilmek. * Satın almaktan vazgeçmek.
  • istigmam : Sarmak, sarılmak.
  • istigna : Cenab-ı Hak'tan başka kimsenin minneti altına girmemek. * Gönül tokluğu. Elindekini kâfi bulmak. Zenginlik istememek. Muhtaç olmayıp zengin olmak. * Nazlanmak. * Azamet ve tekebbür More…
  • istignam : Ganimet araştırmak, ganimet isteklisi olmak.
  • istigrab : Şaşırmak, garib bulmak, taaccüb etmek, tahayyür.
  • istigrak : Gark olmak, dalmak. * Dalgınlık. * Ist: Seraba kapılmak. Manevî bir hal ile hayret ve taaccübden bayılmak derecesine gelmek. * Tas: Dalgınlıkla, zihni bütün bütün meşgul olmak. Aşk-ı İlâhî More…
  • istigrakkâr : f. Kendinden geçen, dalgın, müstağrak. Dalgın halde olan.
  • istigşa' : Bürünme, örtünme.
  • istigşaş : Nasihat edip öğüt veren ve doğru söyleyen kimseyi düşman sanmak.
  • istigzab : Öfkelendirme, kızdırma, gazaba getirme, hiddet ettirme.
  • iştiha : Meyil. Haz. Fazla istek. Arzu. * Açlıktan gelen yemeğe karşı fazla isteklilik.
  • istiha' : Tıraş etme veya ettirme.
  • iştiha-engiz : f. İştiha açıcı, iştah verici.
  • istihab : (Hibe. den) Hibe ve hediye olarak isteme. Bağış olarak arzulama. ◊ Saklama, gizleme. * Dostluk kurma. * Konuşma, musâhabe etme.
  • iştihab : Ağarma, beyazlama, kırlaşma.
  • istihal : Müstehak olmak, bir şeye ehil olmak. * Kolaylık elde etmek.
  • istihalat : (İstihale. C.) Değişmeler, başkalaşmalar.
  • istihale : Bir şeyin terkib ve asıl şeklinin başka hâle değişmesi. Başkalaşmak. * Mümkün olmayış, imkânsızlık.
  • istiham : Ayak üstüne dikili durmak. ◊ Ok ile fala bakma.
  • istihane : Hor ve hakir görme.
  • istihar : Geri bırakılma, geri kalma.
  • iştihar : Meşhur olma. Tanınma. Ün alma.
  • istihare : Tefe'ül. Sual sorup cevap istemek. * Hayırlı olmayı istemek. * Hayran olmak, şaşmak, taaccüb etmek. * Bir işin hayırlı olup olmıyacağı niyetiyle abdest alıp, dua edip rüya görmek üzere More…
  • istihase : Organik maddelerin, şekillerini muhafaza ederek zamanla taş hâline geçmesi. Fosilleşme.
  • istihbab : Bir şeyi iyi ve güzel addetmek. * Dost edinme. * Müstehab etmek ve olmak.
  • istihbaben : Bir şeyi güzel ve iyi kabul ederek, müstehab olarak.
  • istihbar : Haber sormak, haber almayı istemek.
  • istihbarat : Duyulup öğrenilenler. Alınan haberler. * Haber toplama merkezi.
  • istihcan : (Hücnet. den) Kötü görme, çirkin sayma, ayıplama.
  • istihda' : (Hüdâ. dan) İrşad ve hidâyet istemek. Hak, hakikat, imân ve İslâmiyet yolunu istemek.
  • istihdaf : Hedef edinmek, hedef saymak. * Hedef gibi karşıda durmak. * Erişilmek istenilen netice ve gaye.
  • istihdam : Bir hizmette kullanmak, hizmete almak, hizmet ettirmek. * Edb: Bir çok mânâsı olan bir kelimenin her mânâsına muvâfık kelime söylemek. Meselâ: 'Avcınızın attığı da, sözleri de saçma More…
  • istihdar : (İstihzar) Hazırlama.
  • istihdas : Bir şeyi sonradan ve yeniden elde etmek.
  • istihfa' : Gizlenme, saklanma.
  • istihfaf : Küçük ve aşağı görmek, küçümsemek, tahkir ve tahfif etmek.
  • istihfafkâr : f. Ehemmiyet vermeyerek. Küçümsemek suretiyle. Tahfif ve tahkir ederek.
  • istihfafkârane : f. Küçümseyerek, küçük görerek, hafifseyerek, ehemmiyet vermeyerek.
  • istihfaz : Hıfzetmek. Korumak. Muhafaza etmek. Bir şeyin muhafaza olunmasını birisinden rica etmek.
  • istihkak : Kazanılan şey, hak edilen. * Hakkını almak. Hakkını istemek.
  • istihkâm : Sağlamlık. Metin olmak. Kuvvetli ve dayanıklı olmak. * Askerlikte: Düşmana karşı, hücumlarını savmak için hazırlanmış bulunan siper, askeri yapılar. İstihkâm işi ile uğraşan asker sınıfı. * More…
  • istihkâmat : (İstihkâm. C.) İstihkâmlar. * Siperler.
  • istihkar : Hakaret etmek. Küçük görmek. * Hakir görülmek. Hor bakılmak.
  • istihla : Tatlı olmak. * Tatlılık istemek.
  • istihlab : Tırmalama.
  • istihlaf : Halef bırakmak. Birisini kendi yerine geçirmek. Kendi yerine başkasını tayin etmek. Kuyudan su çekmek.
  • istihlâk : Boş yere harcamak. * Yeyip bitirmek. * Müstahsilin yaptığı istihsali alıp kullanmak.
  • istihlâkat : (İstihlâk. C.) Yenilip içilen şeyler. * Harcamalar.
  • istihlal : Yeni ay'ı gözleyip görmek. Hilâlin görünmesi. * Kılıcın kınından sıyrılıp görünmesi. * Edb: Bir ifadede birbirine benzer, seci'li ve kâfiyeli sözlerin söylenmesi. * Çocuğun doğar More…
  • istihlas : (Hulus. dan) Bir şeyi elde etmeğe çalışma. * Kurtarma veya kurtarılma.
  • istihma' : Himâye isteme, korunma arzulama.
  • istihmak : Ahmaklık gösterme, salaklık yapma.
  • istihmal : Havâle etme, havâle edilme. * Yükleme, yükletme.
  • istihmam : Bir kimse, bağlı olduğu cemâate ait işler için her türlü sıkıntıya düşme. * Ehemmiyet verme. ◊ Hamama girme, yıkanma.
  • istihrab : Bir musibet sebebi ile perişan olma, mahrum olma.
  • istihrac : Bir şeyin içinden bir şey çıkarmak. Bir mânâyı istidlâl etmek. Meydana ve harice çıkarmak. Bâzı emareleri beliren şeylerden ileriye âit olacak şeyleri çıkarmak. İstidlâl etmek. (Bak: Tahric) More…
  • istihracat : (İstihrac. C.) İstihraclar.
  • istihsad : Ekinlerin hasad (biçilme) zamanı gelme.
  • istihsal : Hasıl etmek. Husule getirmek. Elde etmek. Üretmek.
  • istihsalat : (İstihsal. C.) Üretilen şeyler. Bir memleketin veya fabrika gibi faaliyet merkezlerinin çıkardığı, yetiştirdiği şeyler.
  • istihsan : Beğenmek, güzel bulmak. Bir şeyin iyi olduğu kanaatında bulunmak. Beğenilmek. ◊ Korunmak. Korumak, müdâfaa etmek, karşı koymak. * Sağlam bir yere kapanmak.
  • istihsanen : Beğenerek, istihsan ederek.
  • istihsar : Usanmak, fütur getirmek, bıkmak.
  • istihşaş : Zevklenme, eğlenme.
  • istihva : Şaşırıp kalmak. Divane olmak. Hevâ ve hevesi hoş görmek.
  • istihvaz : Zafer kazanma, muzaffer ve muvaffak olma, galib gelme.
  • istihya : Utanma, haya etme. * Diriltme, yaşatma.
  • istihza : Alay etmek, birisi ile eğlenmek. * Birisini gülünç duruma düşürmek, maskara etmek.
  • istihza' : (İstihdâ') Alçak gönüllülük göstermek, kendisini aşağı tutmak.
  • istihzar : Huzura gelme, hazır etme, huzura dâvet etme. * Hazırlama, bir şeyi hatıra getirme. * Konferans verecek olan hatiplerin okumak ve araştırmak suretiyle evvelce hazırlanması.
  • istihzarat : (İstihzâr. C.) Hazırlıklar.
  • istika' : (Saky. den) Su isteme. İçmek için su alma. * Kendini zorlıyarak ve sun'i olarak kusma. ◊ Olacak veya vuku bulacak diye endişelenme.
  • iştikâ' : (Şekva. dan) Şikâyet etme, şekvada bulunma.
  • istikad : Yakma, ateşi tutuşturma.
  • istikade : Adam öldürmüş olan katilin kısasını isteme.
  • istikak : Bitkilerin sık ve çok olmalarından dolayı birbirine dolaşık olmaları. ◊ Tokuşmak.
  • iştikak : Türemek. Bir kökten ayrılan kelimelerin asılları ve birbirleri ile olan münâsebetleri, meydana gelişleri. * Çatallaşmak. Yarılmış bir şeyin bir şıkkını almak. * Edb: Aynı kökten türemiş olan More…
  • istikamet : Hatt-ı hareketi doğru olmak. Doğruluk, nâmuslu hareket. Her işte itidal üzere bulunmak. Adâletten, doğruluktan ayrılmayıp, diyânet ve akıl içinde yürümek. * Allah'a kulluk etmek. * Bir More…
  • istikan : Şüphesiz ve zansız olmak.
  • istikâne : (İstikânet) Alçaklık etmek. * Zillet ve meskenet göstermek. * Tevazu göstermek.
  • istikâre : Hızlı hızlı yürüme. * Yükleri sırtına yükleyip götürme.
  • istikaz : Uykudan uyanmak.
  • istikbah : (Kabih. den) Çirkin görme, ayıplama, kabih sayma.
  • istikbal : Ati, gelecek zaman. * Karşılayış, gelen bir kimseyi karşılamak.
  • istikbal-bîn : f. Geleceği bilen ve gören.
  • istikbalen : Karşılayarak, karşılamak üzere. * Gelecek zamanda, ilerde.
  • istikbalî : Gelecek zamanla alâkalı. İstikbale mensub.
  • istikbaliyye : Edb: Yeni gelen bir kimsenin karşılanması sebebiyle yazılan manzume.
  • istikbar : (Kibr. den) Önemseme, ehemmiyet verme. * Kibir, gurur, enaniyet. Kendini büyük görme, mağrurluk.
  • istikdam : Önde bulunma, öne geçme. * Çok ayaklı olma. Ayaklarının adedi fazla olma.
  • istikdar : Cenab-ı Allah'dan (C.C.) hayırlı şeylerin olmasını isteme.
  • istikfa : Yetinme, kâfi bulma, yeter sayma. Mevcud olan ile iktifâ etme. ◊ Bir kimsenin başına veya ensesine sopa ile vurma.
  • istikfaf : (Kifâf. dan) Kanaat etme, az şeyi yeter bulup râzı olma. * Yetişme. * Dilenci gibi el uzatma.
  • istikfal : Çekmecede, kasada veya kilitli bir yerde bulundurma. ◊ (Kefâlet. den) Kefil olma, kefilliği kabul etme.
  • istikla : Te'hir etme. Sonraya bırakma. * Alıkoyma, mâni olma, engel olma. * Veresiye alma, borç olarak alma.
  • istiklâl : (Kıllet. den) Kendi başına olmak, kimseye bağlı olmayış, müstakil oluş. * Az bulma, kâfi görmeme. * Rey sahibi olup keyfi iş görme ve başkasının emrine ve fikrine tâbi olmaktan uzak kalma. More…
  • istiklâlcu : f. İstiklâl arayan. Müstakil olmak, hür olmak için çalışan.
  • istiklâliyet : İstiklâl üzere bulunma. Hür ve müstakil olma. Başlı başına buyruk olma.
  • istikmal : Bir şeyin olgunluğa, kemale erdirilmesi. İkmal etmek. Eksiksiz ve tam oluş, tam ve kâmil olmak.
  • istiknah : (Künh. den) Bir şeyin hakikatını ve künhünü araştırma.
  • istiknan : Gizlenme, saklanma.
  • istikra' : Gezmek, dolaşmak, etraflı bilgi edinmek. ◊ Kiralamak, kiraya vermek.
  • istikrab : Yaklaştırma, yakınlaştırma. * Akraba olma.
  • istikrah : Bir şeyi kötü ve kerih görmek. Beğenmemek, nefret etmek. Bir şeyi cebir ve ikrah ile işlemek.
  • istikraî : Man: İstikraya ait ve müteallik. İstikra' yolu ile.
  • istikram : Kerem ve lütuf isteme.
  • istikrar : Karar ve sebat üzere olmak. Karar kılma. Sâkin olmak. Yerleşmek. ◊ (Tekrar. dan) Tekrarlatmak.
  • istikraz : Borçlanmak. Ödünç almak. Borç almak.
  • istikrazat : (İstikraz. C.) Ödünç para almalar, borçlanmalar.
  • istiksa : Bir şeyi inceden inceye araştırma, künhüne varmaya çalışma. * Tıb: Bir dahili hastalığı iyi teşhis edebilmek için âlet kullanma.
  • istiksab : Kazanma, kesbetme.
  • istikşaf : (C: İstikşâfât) (Keşf. den) Keşfetmeğe çalışma. * Ne olup bittiğini öğrenip anlamak için araştırma yapma.
  • istiksam : Yemin teklif etme. * Bölüşme, taksim etme, paylaşma.
  • istiksar : (Kesret. den) Çok görme, çok görünme. Çoğumsama, çoğumsanma. * Çokluğu isteme. ◊ (Kasr. dan) Kısma. Bir şeyin kısaltılmasını isteme.
  • istiksas : (Kısas. dan) Kısas isteme. Bir katilin şeriatça öldürülmesini isteme.
  • istiktab : Söyleyip yazdırma. Dikte ettirme. * Yazısını kontrol etmek için bir kimseye bir kaç satır yazı yazdırma. ◊ (Kutb. dan) Kutuplaşma, bir kutubun etrafında toplanma, bir kutuba More…
  • istiktal : Ölümden korkmayarak kendini tehlikeye atma. Tehlikeli işlere yiğitçe atılma.
  • istiktam : Gizlemeğe çalışma. Saklamak için uğraşma.
  • istiktar : (Katr. den) Damıtma. Damla damla akıtma. ◊ Damla damla akıtma, damlatma.
  • istikvas : Kavislenme, kıvrılma, yay gibi eğilme.
  • istikya : (Kayy. den) Kusma, istifrağ etme.
  • istikzar : Çirkin, pis ve kötü görmek.
  • istila : (Vely. den) Kaplamak, yayılmak. * Ele geçirmek. İşgal etmek. * Meydanın sonuna erişmek. * Basmak. Galebe etmek. ◊ Ateşte ısınma.
  • istilab : (Selb. den) Kapma, kapıp alma, selbetme.
  • istilac : İçilecek şeylerden pek çok içme.
  • istilad : Doğurtma. Çocuk isteme.
  • istiladî : Doğurtucu.
  • istilah : Tabir, deyim. Belirli bir topluluğun, bir lafzı lügat mânasından çıkararak başka bir mânada kullanmaları. * Bir ilim veya mesleğe âid kelime. Terim. Erbab-ı ilim arasındaki ve herkesin More…
  • istilahat : Istılahlar. İlmî tabirler.
  • istilahî : Istılaha dair. Istılaha âid ve müteallik.
  • istilal : Sıyırıp çıkarma. Sıyrılıp çıkarılma.
  • istilam : Öpmek veya el sürmek. Selâm vermeyi isteme. * Kâbeyi tavaf esnasında Hacer-ül Esvede el sürmek, el süremese el işareti ile öper gibi yapmak, okşamak. ◊ Kesme, koparma.
  • istilane : Bir şeyi mülâyim görmek, mülâyim bulmak.
  • istilbas : Geç kalma, gecikme.
  • istilhak : İlhâk olmağa, katışmağa çalışma.
  • istilka' : Arka üstü yatarak uyuma.
  • istilzam : Lüzumlu olmak. Gerektirmek. Lâzım addetmek. İcâbettirmek.
  • istilzaz : Hoşa gitmek, lezzet almak.
  • istim : Buharla işleyen makinaların kazanında birikip makinayı işleten buğu, buhar. ◊ f. Cerahat. Yara.
  • istima : Birisinin ziyaretine gitmek.
  • istima' : (Sem'. den) Dinlemek. Kulak vermek. Dinleyip kabul etmek. İşitmek.
  • istimaha : Birisinden hayır ummak. İyilik ve şefaat beklemek.
  • iştimal : İçine almak, kaplamak. Çevirmek, ihata etmek. Şâmil olmak.
  • istimale : Avutmak. Meylettirmek. Cezbettirmek. * Gönül almak. Çok mal sahibi olmak.
  • iştimam : Gereği gibi koklamak. Koku duymak.
  • istiman : Aman dilemek, himaye istemek. * Teslim olmak.
  • istimare : ing. Gümrük'e ticarî mallara değer takdiri. * Baha biçme.
  • istimaze : Ayrılma, ayrı durma, açıkta bulunma.
  • istimbat : (Bak: İstinbat)
  • istimbot : ing. Küçük vapur, çatana.
  • istimdad : Medet ve yardım istemek.
  • istimhal : (Mehl. den) Zaman isteme, mühlet isteme.
  • istimla : Bir şey yazılmasını istemek. Birisine birşey yazdırmak.
  • istimlak : İcraî karar alma salâhiyetini hâiz bir amme hükmî şahıs (Vilâyet, Belediye v.s.) tarafından bir malın, halkın faydası için karşılığı verilip alınarak umumun istifadesine arzedilmesi. * Mülk More…
  • istimlal : (Melâl. den) Can sıkılıp usanma, melâl getirme.
  • istimnan : İhsan isteme.
  • istimrar : Devam. Sürüp gitmek. * Kavi ve dâim olmak.
  • istimrarî : İstimrara ait ve müteallik. Devamlılık, sürüp gidiş.
  • istimsak : (İmsak. dan) Nefsine hâkim olma, kendini tutma.
  • istimsal : Misal edinmek. Örnek tutmak.
  • istimta' : (Temettü. den) Faydalanma, menfaati olma.
  • istimtar : Yağmur dileme.
  • istimzac : Uyuşmak. Beraber karışmak. * Birisinin mizacını, huyunu öğrenmeğe çalışmak. * Yoklamak. Fikrini, re'yini sormak.
  • iştin : Toprak kandili. ◊ Toprak kandil.
  • istina' : Seçme, intihab, ayırma. * Adam seçme. * İyilik etmek. * İş işletmek.
  • istinaa : Yürüyüşte bir kimseyi geçme.
  • istinabe : Niyabet istemek. * Huk: Başka bir tarafta görülen bir muhakeme için, şahid veya maznunun yazılı ifadesinin alınması. Muhakemenin icab ettirdiği muameleleri yapması için bir mahkeme More…
  • istinad : Dayanma. Güvenme. * Sened veya delil söylemek, göstermek.
  • istinaden : İstinad ederek. Dayanarak, güvenerek.
  • istinadgâh : f. Dayanacak yer. Güvenecek yer veya kimse.
  • istinadgerde : İstinad edilmiş. Kendine güvenilmiş veya dayanılmış.
  • istinadî : İstinad etmekle alâkalı.
  • istinaf : Baştan başlamak. Yeniden başlamak. * Gr: Sözün başlangıcı. * Huk: Dâvâ Mahkemesinin verdiği hükmü beğenmeyip bozulmasını daha üst mahkemeden istemek. Dâvâ mahkemeleri ile Temyiz Mahkemesi More…
  • istinafen : İstinaf yolu ile.
  • istinahe : Yaygarayı basma. * Ağlamak isteme. * Kurdun uluması.
  • istiname : Uyur gibi görünme. Yalandan uyuma.
  • istinan : Misvâk kullanma. Dişleri temizleme. (Misvâk kullanmak, sünnet-i seniyyedendir.)
  • istinare : Parlatmak. Parlak ve aydınlıklı olmak. * Ateş istemek.
  • istinas : Alışmak. Ünsiyetli olmak. Vahşiliğin gitmesi. Ürkekliğin kalkması.
  • istinase : Bir kimseyi beraber götürme. * Depretme.
  • istinba : Haber sormak. Haber istemek. * Vâkıf olmak. Bilmek.
  • istinbat : Bir söz veya bir işten gizli bir mânâyı meydana koymak. * Müçtehid veya büyük bir âlimin gizli bir mânâyı içtihadı ile meydana çıkarması. * Bir mes'eleyi derin tetkik ile meydana More…
  • istinca : 'Birisinden maksadını istihsal etmek. * İlm-i Hâlde: Pislikten temizlenmek. Abdest bozduktan sonra veya abdest almadan evvel; kan, sidik, meni' gibi şeylerin çıktıkları yeri More…
  • istincad : Yardım isteme.
  • istincah : İşinin olmasını isteme.
  • istincas : Bulaşma veya bulaştırma.
  • istinfad : Bir şeyden bıkkınlık gelme, usanma. * Bir şeyi tüketme, harcama.
  • istinfak : Malı harcıyarak tüketme. * Nafaka peydâ etme.
  • istinfar : Ürküp dağılma.
  • istinfaz : Bir yerin bütün her tarafını iyice öğrenebilmek için dikkatle bakma, inceleme.
  • istinga : İtl. Yelkenlerin yukarı kaldırılıp toplanması ve bu işin yerine getirilmesi için verilen kumanda.
  • istinhac : Bir kimsenin dediğine uyma. Söylediğini yapma. Yoluna gitme.
  • istinhas : Haberi iyice inceleme.
  • istinhaz : Bir kimseye bir iş için kımıldamamasını emretme.
  • istinka : Pâk olmasını istemek. İstincadan sonra hiç bir pislik eseri bırakmamak.
  • istinkâf : Kabul etmemek. Çekimser kalmak.
  • istinkâh : (Nikâh. dan) Bir kadını nikâhla alma, nikâhlamak isteme. ◊ Araştırma. Ağız koklama.
  • istinkâr : Bilmemezlikten gelmek. * İnkâr etmek. * Bilmediği bir şeyi sormak.
  • istinkas : Bir şeyin fiatını düşürmeye çalışma, ucuzlatmağa uğraşma.
  • istinkaş : Nakşetme, nakşedilmesini isteme.
  • istinşa : Güzel koku koklama. * Haber, havâdis araştırma.
  • istinsa' : Veresiye isteme. * Borcunu ödeyebilmek için mühlet isteme.
  • istinsab : (Neseb. den) Soyu bildirme. Soy dâvâsı gütme.
  • istinşad : (Neşd. den) Bir kimseden şiir okumasını isteme. * Birine manzume okutma.
  • istinsaf : Alacağını alma. Hakkını tamâmen alma, ödeşme.
  • istinsah : (Nesh. den) Sahifeyi çoğaltmak, nüshasını yazmak. Kopya etmek. * Silinmesini ve iptalini istemek. ◊ (Nush. dan) Nasihat alma. Öğüt isteme.
  • istinşak : Abdest veyâ gusül esnâsında burun'a (üç defa) su çekmek. * Şiddetle koklamak, koklatmak.
  • istinsar : Burna su veya başka bir ilâç çekip temizleme. * Püskürme. ◊ (Nasr. dan) Yardım isteme.
  • istinsaren : Arka çıkarak. * Yardım ümid ederek.
  • istintac : Netice almak. Netice çıkarmak.
  • istintak : Söyletmek. * Huk: Sorguya çekmek. Maznundan işlediği fiile dâir ifade almak.
  • istintaknâme : Huk: Sorguya çekilen kimsenin ifâdesinin yazıldığı kâğıt.
  • istinzal : Tenzil etmek. İndirmek. * İnmesini istemek.
  • istir'a : Riâyet isteme.
  • iştira : Satın almak. Mübayaa etmek.
  • istira' : İki tâne odun parçasını birbirine sürte sürte tutuşturma. * Çakmak taşında ateş çıkartma.
  • istirab : (Bak: Iztırab)
  • istirabe : Bir kimsenin hâlinden şüpheye düşme, kuşkulanma.
  • istirah : Yardım isteme, istimdat.
  • istirahat : Dinlenmek. Rahatlamak.
  • istirak : Sirkat etmek. Çalmak. Hırsızlık etmek.
  • iştirak : Ortak olmak. Ortaklık etmek. Bir işde yer almak. Hissedâr olmak. * Bir lâfızda çok mânalar müşterek olması. Meselâ: 'Ayn' kelimesi. Hem göz, hem de kaynak mânasına gelir.
  • iştirakî : Ortaklığa ait, ortaklıkla alâkalı. * Komünist.
  • iştirakiyye : Komünistlerin bir nazariyesi olan sosyalistlik.
  • iştirakiyyun : Komünist sosyalistler.
  • istiram : Hürmet etme, saygı gösterme.
  • iştirat : (Şart. dan) Şarta bağlama, şarttlaşma.
  • istirbah : (Rıbh. den) Fâize para yatırma, fazla faizle verme.
  • istirca : (Recâ. dan) Yalvarma, dileme, rica etme.
  • istirca' : Geri dönmek. Dönmeği arzulamak. * İlm-i Hâlde: Bir cenaze gördüğü zaman: $ diye söylemek.
  • istirda' : Çocuk emzirtme.
  • istirdad : Geri almak. Geri almayı istemek.
  • istirdaf : Beraber olmayı istemek, beraber gitmeği arzu etmek.
  • istirfa' : (Ref'. den) Yapılmasını arzulama. * Yukarı kaldırılmasını isteme.
  • istirfad : Yardım isteme.
  • istirfah : (Refh. den) Refah, rahatlık ve bolluk isteme. * Rahatlık ve bolluk içinde bulunma.
  • istirha' : (Rehavet. den) Gevşeme, uyuşma, tembelleşme, rehavet gelme.
  • istirhab : Korkutma veya korkutulma.
  • istirham : Merhamet istemek. Yalvarmak. * İzin istemek. Rica etmek.
  • istirhamat : (İstirhâm. C.) İstirhâm etmeler, yalvarmalar, ricâ etmeler.
  • istirhamname : f. Bir rica veya arzu maksadıyla yazılan mektub.
  • istirhan : (Rehn. den) Rehin alma veya rehin alınma.
  • istirhas : Bir şeyi ucuz görme, ucuz sayma.
  • istirkab : (Rekabet. den) Çekememe, rekabet yapma.
  • istirkak : (Rıkk. dan) Harbde düşman tarafından esir alma. * Köle edinme, bir kimseyi kendine köle olarak alma.
  • istirşa' : Bir işi yapmak için bir şey isteme. * Rüşvet isteme.
  • istirşad : (Reşad. dan) Hak yoluna gitmek isteme.
  • istirvah : Rahatlama, istirahat etme. * Şiddetle koklama.
  • istirzak : (Rızk. dan) Rızk ve nafaka elde etmek için çalışma.
  • istirzal : (Rezalet. den) Rezil sayma. Kepaze, bayağı ve aşağılık görme.
  • istis'ab : Zor addetmek. Güç saymak. * Güçlük çekmek.
  • istis'ad : (Sa'd. dan) Uğurlu sayma. Mes'ud nazarıyla bakma.
  • istis'al : (Suâl. den) Soruşturma, tahkik etme, araştırma.
  • istiş'ar : Bir mes'elenin yazılıp bildirilmesini istemek. * Kullanmak. * Ürkmek.
  • istiş'arat : (İstiş'ar. C.) Yazı ile bildirilmesini istemeler.
  • istisa' : Bollaşma, bollanma, genişleme.
  • istisabe : Sevap kazanmak isteme.
  • istisak : Bir kimseden itimad edilir bir vesika veya senet alma.
  • istisal : (Asl. dan) Kökten koparıp çıkarmak. * Tıb: Bedenden kesilmesi veya koparılması istenen bir parçayı, uru kökünden koparmak.
  • istisar : Bir şeyden fazla miktarda alma, çoğaltmağa çalışma. ◊ Kolaylaşmak, kolay olmak.
  • istişarat : (İstişare. C.) İstişareler, danışmalar, meşveret etmeler.
  • istisare : Toz savurma, tozutmak, toz kaldırma. * Fesatçılık ve fitnecilik yapmak.
  • istişare : Meşveret etmek. Fikir danışmak. Müşâverede bulunmak.
  • istişat(a) : (Şatt. dan) Çok kızma, öfkelenme, gazaba gelme. * Coşma, taşma. * (Kuş) hızla uçma.
  • istisbat : (Sebt. den) Acele etmeyip tedbirli ve hesaplı davranma.
  • istisdad : (Sedad. dan) Doğruluk, dürüstlük.
  • istisfa : Madeni eritip tasfiye etmek, hâlisini almak.
  • istişfa : Şifa istemek. Hastalıktan kurtulup iyi olmayı arzulamak.
  • istişfa' : Birisinin yardımını istemek, şefâat dilemek.
  • istişfaen : Derdine derman aramak gayesiyle. Şifa istemek suretiyle.
  • istişfaf : (Şeffaf. dan) Şeffaf ve saydam olma.
  • istisgar : Küçümsemek. Küçük görmek. Kerih görmek.
  • istishab : Fık: Mazide sabit olup bilâhare zâil olduğu bilinmeyen bir şeyin hâlâ devam ettiği sayılmasıdır. ◊ (Sohbet. den) Yanına alma. Birlikte götürme, beraber götürme.
  • istishaben : Beraber götürerek, yanına alarak.
  • istişhad : Birisinin şâhidliğini istemek. Şâhid göstermek. Delil olarak ileri sürmek. * Şehid olmak.
  • istişhadat : (İstişhad. C.) Şâhid göstermeler, delil olarak misâl göstermeler. * Şehid olmalar.
  • istişhaden : Şâhid göstererek, şâhid getirerek.
  • istishal : Kolay saymak. Bir şeyi kolay addetmek.
  • istishar : Alay etme, zevklenme, eğlenme.
  • istişhar : Şöhret sahibi olmak. Şöhret kazanmak.
  • istiska' : (Saky. den) Su isteme. Susama. * Yağmur duasına çıkma. * Vücudun bazı yerlerinde su toplanması hastalığı.
  • istiskal : Ağır bulup hoşlanmadığını anlatmak. Soğuk muamele ederek sevmediğini bildirmek.
  • istişkal : Zorlaştırma, güçleştirme, müşkülât verme.
  • istislaf : (Selef. den) Birinin yerine geçme. Selef olma.
  • istislah : Bir şeyi iyi olarak görmek isteme. Bir şeyin iyi olmasını isteme.
  • istislal : Çekip çıkarma, sıyırma.
  • istislam : Uyma, tabi olma. * Müslümanlığı kabul etme. İslâm olma. * Yolun ortasından gitme.
  • istişmam : Koklamak. Kokusunu almak. * Hissetmek, sezmek, dolayısı ile anlamak. * Uzaktan haber almak.
  • istismar : Menfaatine âlet etmek. İşletmek. * Kıymetlendirmek. Sömürmek.
  • istisna : Ayırmak. Kaide dışı bırakmak. Müstesna kılmak. * Arapçada istisnâ kelimeleri şunlardır: $
  • istisna' : San'atlı olarak yapmak. * Bir şey yapmak için san'atkârla anlaşma yapmak.
  • istisnaat : (İstisna. C.) İstisnalar, müstesna kılmalar, ayırmalar.
  • istisnaî : İstisnaya âit. Ayırmayla alâkalı.
  • istisnan : İhtiyarlama, yaşı ilerleme, yaşlılanma.
  • istişra : Satın alma. Satın almak isteme.
  • istisra' : (Sür'at. den) Sür'atlendirme, hızlandırma, çabuklaştırma.
  • istişrab : İmâ ederek ve kapalı olarak anlatmak isteme. * İçmek isteme.
  • istişraf : Ellerini güneş ışığına siper etme.
  • istisrar : Odalık alma.
  • istisvab : (Savab. dan) Doğru bulma, mâkul görme, beğenme.
  • istisvaben : Beğenerek, doğru bularak, mâkul görerek.
  • istisvabgerde : f. Beğenilmiş. Doğru bulunmuş, tasvib olunmuş, mâkul görülmüş.
  • istit'am : Yemek isteme. Yiyecek şeyler taleb etme.
  • istitaat : (Tav'. dan) Tâkat getirmek. Kudreti ve gücü yeter olmak.
  • istitabe : Tövbe ettirme. Tövbe teklif etme. ◊ Hoş ve iyi bulma.
  • istitaf : Kaplama, ihtiva etme.
  • istital : Gözyaşları inci gibi dökülme. * Birbiri ardınca çıkma. Birbirinin peşinden çıkma.
  • istitale : Uzanmak. Uzantı. Uzayıp gitmek. * Birisi üzerine faziletlilik dâvasında bulunmak. * Tecvidde: Harf okunduğunda sesin imtidadına, uzamasına denir. Bu harfe müstatıl harfi de denir. Bu sıfat More…
  • istitan : Vatan edinme, bir yerde yerleşme, yurt edinme.
  • istitar : Kapanmak, örtünmek. ◊ Yazma.
  • istitare : Gönderme veya gönderilme. Yollanma. * Uçurma veya uçurulma. ◊ Örtülecek, perdelenecek şey.
  • iştitat : Zulmetme. Haksızlık etme. Hükümde ve sair işlerde eziyet etme. ◊ Dağılma. Perişan olma.
  • istitba' : Tâbi olmayı istemek. Peşinden sürüklemek.
  • istitbab : (Tıbb. dan) Doktora başvurma, kendini hekime gösterme. * İlâç arama. * Çare isteme, derdine devâ arama.
  • istitla' : (C.: İstıtlâât) (Tulu'. dan) Anlamağa ve bilmeğe çalışma. Öğrenmeğe gayret etme.
  • istitlak : İç sürgünü olma. Amel olma, ishal olma. * Boşanmayı isteme.
  • istitmam : (Tamam. dan) Tamamlama, tamamlamağa çalışma. Tamamlamasını isteme. Bitirmek için uğraşma.
  • istitrab : Neşe arama, eğlence isteme. ◊ Sevinmeyi, süruru istemek.
  • istitrabî : Sürur ve sevinmeyi istemeğe dâir.
  • istitrad : Edb: Bir söz söylerken o fıkra içinde başka bir bahis nakletmek.
  • istitraden : Edb: Bir bahis anlatırken, söz gelimi, başka bir mes'eleyi de anlatıvermek suretiyle.
  • istitradî : İstitrad ile alâkalı. Asıl mevzudan olmayan.
  • istitradiyat : (İstitrad. C.) İstitrad şeklinde söylenen sözler.
  • istitraf : (Turfe. den) Hiç görülmemiş bir şey sayma. * Şubelendirme, dallandırma.
  • istiva : Müsavi oluş. Temasül. * İ'tidal, istikamet ve karar. * Kemalin sâbit olması. * Kaba kuşluk zamanı. * Yükselmek, yüksek olmak. Üstün olmak. * İstila eylemek.
  • iştiva' : Kızarma, pişip yenecek duruma gelme.
  • istivfa : Vefa istemek.
  • istiya' : Kötü davranma. Fena muamelede bulunma.
  • istiyad : Avlamak. Vahşi hayvanı ele geçirmek.
  • istiyaf : Yaz mevsimini geçirmek, bir yerde yazlamak.
  • istiyak : Misvâk kullanma.
  • iştiyak : Fazla arzu ve şevk. Tahassür. Hasret çekmek. Özlemek. Göreceği gelmek.
  • istiyas : (Ye's. den) Ye'se düşme, ümitsizlenme.
  • istiz'af : (Za'f. dan) Zayıf ve âdi görme, küçümseme.
  • istiza' : Işıklanma, aydınlanma.
  • istizade : (Ziyade. den) Arttırılmasını arzulama, çoğaltılmasını isteme.
  • istizae : (Ziya. dan) Işıklanma, aydınlanma, ziyalanma, nurlanma.
  • istizah : Belirsiz ve mübhem bir şey hakkında açık söylenmesini istemek. İzah istemek. * Gensoru. Bir mes'ele hakkında mebuslar tarafından başbakana veya bakanlardan birine açılan ve sonunda More…
  • istizahen : Bir şeyin açıklanmasını isteyerek.
  • istizale : (İzale. den) Yok edilme, izale olma.
  • istizan : Bir hususta izin istemek. İzin için danışmak.
  • istizare : Ziyaretine gelinmesini isteme veya ziyarete gelmesi istenilme.
  • istizhan : Akıl etmek, düşünmek.
  • istizhar : Dayanmak. Güvenmek. Arka vermek. * Yardım istemek. Zahîr istemek. * Ezberlemek. * Aşikâr etmek.
  • istizkâr : (Zikr. den) Hatıra getirme, hatırlama. Tahattur etme. * Ezberleme, ezber etme.
  • istizlal : (Zıll. dan) Gölgelenme. Gölge altına girme. * Sığınma, himâyesine girme. * Gölgede oturma. ◊ (Zill. den) Aşağılık ve zelil görme. * Bayağı ve âdi görülme. ◊ (Zelle. den) More…
  • istizmam : Zemmetme, yerme, tenkid etme. * Kötü ve beğenilmeyen işler yapma.
  • istizmar : (Zamir. den) Düşüncelerini öğrenme, fikrini yoklama. Maksad ve niyetini anlamağa çalışma.
  • istizraf : (Zerafet. den) Zarif görünme, incelik gösterme. Zerafet gösterme.
  • istuh : f. Âciz, güçsüz, kuvvetsiz. Perişan, mahzun, biçare.
  • isva' : Kuruma, yaşlığı ve rutubeti kaybolma.
  • işve : Güzellerin gönül çeken naz ve edâsı. Gönül çekici tavır.
  • işvebaz : f. Naz edici, edâ yapan, cilveli. * Meşhur bir cins lâle.
  • isvede : Küçük bir böcek adı. * Kuvvetli.
  • isvidad : Kararma, kara olma, esmerleşme. Siyahlanma.
  • isyan : İtaatsizlik. Emre karşı gelmek. Ayaklanmak.
  • it'ab : Yormak. Yorgunluk vermek. Sıkıntı vermek.
  • it'am : Yemek yedirmek. Doyurmak. Taam vermek. ◊ İkiz doğurma. ◊ (Bak: İt'âm)
  • it'amiyye : Bazı vakıf müesseselerinde fakirlerin doyurulması için ayrılan tahsisat.
  • it'as : Öldürme, katletme.
  • ita : Edb: Kafiyenin bir mânada olarak aynen tekrar edilmesi.
  • itaat : Alınan emre uymak. Söz dinlemek. İnkıyad etmek. Boyun eğmek. Âmirin meşru emirlerini dinleyip ona göre hareket etmek.
  • itab : Tekdir etmek. Şiddetle hitab etmek. Azarlamak. Terslemek. Paylamak. Rencide etmek. Darılmak. ◊ Kolsuz ve yakasız kadın gömleği.
  • itabe : İyi etmek. * Hoş kokulu etmek.
  • itabname : f. Azarlama mektubu.
  • itad : İnekten süt sağarken, hayvanın ayağına geçirilen ip. ◊ Kazık çakma.
  • itaf : Kaftan.
  • itaha : Bir şeyi tamamlama, yapıp bitirme, hazır etme.
  • itak : Hürriyet. * Kuvvet. * şiddet.
  • itaka : Güç etmek, zorlaştırmak.
  • itale : Uzatmak. Sözü uzun etmek. Tatvil-i kelâm etmek. * Birini zemmetmek, ayıplamak.
  • italik : Fr. Üstten sağa doğru yatık matbaa harfi.
  • itam : İdrar zorluğu, idrar tutukluğu.
  • itan : Vatan sayma, yurt kabul etme.
  • itar : (C.: Utur) Dudak kenarı. * Elin kasnağı. * Diğerlerini ihâta eden nesne.
  • itar(e) : Bir şeyin peşini bırakmayıp tâkib etme. * Dikkat ve hiddetle bakma.
  • itare : (Tayerân. dan) Uçurma veya uçurulma. * Hızla gönderme, yollama. * Otomobil tekeri. ◊ Uçurma, uçurulma.
  • itaş : (Atş. dan) Susuz bırakma, susuz olma. ◊ (Atşân. C.) Susamış olanlar.
  • itat : Düşmanlık, zıtlık, adavet, muhasame.
  • itave : (C.: Etâvâ) Rüşvet verme.
  • itba' : Tâbi' kılmak. Ardına katmak. * Gr: Bir kelimenin sonuna ilâve edilen tekerleme nev'inden mânasız söz. (Yazmak mazmak, Okumak mokumak gibi.)
  • itbak : (Itbak) Kaplamak. Kapamak. Kapaklamak. * İttifak etmek. * Tecvidde: Harf okunduğunda, dilin üst damağa kapanması. (Bu halde okunan harfler sad, dât, tı, zı harfleridir. (Bak: İdbak) More…
  • itbal : Kederlenme, kederlendirme. Derde, hüzne ve kedere düşürme.
  • itdan : Islanma veya ıslatma.
  • iteh : Ahmaklık, bunaklık.
  • iter : (Itret. C.) Nesiller, akrabalar, zürriyetler, aynı soydan gelenler.
  • itf : Omuzbaşı.
  • itfa' : Söndürme. Bastırma. Dindirme. * Bir borcu ödeyerek bitirme. * Fizikte: İntizamlı ve eşit zamanlarla sallanan bir hareketin yavaş yavaş azalarak sıfıra inmesi. ◊ Söndürmek.
  • itfaiyye : Yangın söndürme birliği, teşkilâtı.
  • itfak : Maksadına eriştirme, gayesine vardırma.
  • itfal : İnsan vücudunun fenâ bir şekilde kokması. ◊ Kadının oğlanını getirmesi.
  • itfet : şefkat, merhamet. * Boncuk.
  • itga : Azdırma, azdırılma.
  • ithaf : Hediye etmek. Armağan vermek. * Edb: Birisinin nâmına eser yazmak.
  • ithafname : f. Bir eserin bir kimse adına olduğunu gösteren yazı.
  • itham : Kabahatli görmek. Suç isnad etmek. Töhmetlendirmek. Kabahatli görünmek. Töhmetli olmak.
  • ithamî : İthamla ilgili.
  • ithamname : f. İddianame.
  • iti : Keskin, kesen. * Mc: Sert, acı.
  • itilaf : Anlaşmak. Görüşmek. Uyuşmak. Muvafakat. * Cem' olmak, birikmek.
  • itk : Azad edilmek. Hürlük. Esir veya köle olanın serbest edilmesi. Azad olmak. * Kerem ve hüsn-ü cemâl. Asâlet ve necâbet. Şeref, şan ve kıdem. Kuvvet.
  • itk alâ mal : Bir köle veya cariyenin kitabet suretiyle olmaksızın cins ve miktarı malum bir mal veya muayyen bir hizmet mukabilinde azad edilmesidir. Buna 'Itk alâ cu'l' da denir. (Ist. More…
  • itkâ' : Koltuk altına yastık veya dayak koyma. Dayanacak bir şey kullanma. * Yaslanma.
  • itkan : Pürüzsüz yapmak veya yapılmak. Sağlamlaştırmak. Hakikata yakından vakıf olmak, delileriyle bilmek, inanmak. Bilerek emin olmak. Muhkem kılmak, muhkem yapmak. Sâbit kılmak. ◊ More…
  • itkname : Azad edilmiş olan köle veya cariyeye azad edildiklerini bildirmek üzere verilen vesika.
  • itl : (C.: Atâl) Böğür.
  • itla' : Kokulu şeyler sürünmek. * Hevâiyata heves etme. ◊ Tulu ettirmek, zuhur ettirmek, doğdurmak. ◊ Başkasını geçme. * Te'hir etme.
  • itlaf : Ziyan etmek. Telef etmek. Bozmak. * Öldürmek.
  • itlak : Salıvermek. Bırakmak. Koyuvermek. Serbest bırakmak. Serbest olup her tarafta bulunmak. Cezadan kurtarmak. * Boşama. Boşanma. Afvetmek.
  • itlal : Havâle olma, birşey üzerine yüklenme. * Boşu boşuna zaman geçirme, vakit öldürme. ◊ Hayvanı yedeğinde götürme. * Damlatma.
  • itlihah : Gözden yaş akma, ağlama.
  • itlinsa : Çok fazla terleme.
  • itmah : Yukarı bakma, gözü yukarı dikme.
  • itmal : Mahvetme, perişan etme.
  • itmam : Tamamlamak. Bitirmek. İkmal etmek. Tekmil etmek.
  • itmas : Bir şeye geriden uzaktan bakmak. Helâk etmek.
  • itminan : Emniyet içinde olmak. İnanmak. Mutlak olarak bilmek. Kararlılık.
  • itminankârane : f. İtminan göstermek suretiyle.
  • itna' : Sâlim olmak, sağlam ve sıhhatli olmak.
  • itnab : Edb: Konuşurken, fazla tafsilât vermek. Lüzumundan fazla sözü uzatmak. (Îcazın zıddı) ◊ (Bak: Itnab)
  • itnabe : Gölgelik, sâyeban. * Keman teli, keman kirişi.
  • itnan : (Çocuk) hastalıkdan dolayı gelişememe. ◊ Çınlatma. Madeni bir ses çıkartma.
  • itr : Hoş ve güzel koku. Güzel kokulu şey. * Yaprakları güzel kokulu bir bitki.
  • itra' : Bir kimseyi mübalağa ile medhetmek. En güzel şekilde sena etmek. ◊ Doldurma.
  • itrab : (Tarab. dan) şevke getirme, keyiflendirme. ◊ Toprak serpme. Topraklama.
  • itrad : Bir kimseyle birlikte bahse girişme.
  • itrah : (Tarh. dan) Çıkarma, tarhetme, dışarı atma.
  • itrak : Sükût etmek, susmak. Gözünü yere dikip bakıp durmak. ◊ Bırakma, vazgeçme, terkettirme.
  • itrar : Kandırmak, igra.
  • itraz : Kurutma veya kurutulma.
  • itret : Zürriyet. Nesil. Ehl-i beyt. * Gerdanlık. * Güzel kokulu şey.
  • itrî : Itra mensub, ıtır gibi kokan. * Müzik ilminde bir üstaddır. Asıl adı Mustafa'dır. Bayramlarda okunan tekbirin ilâhi ve kuvvetli bestesi onundur. Bestelere âid Segâh, Ayin-i Şerif gibi More…
  • itrif : Habis, hilekâr, kötü, pis.
  • itrîh : Devenin hörgücü.
  • itrîs : Hiddetli, cebbar kimse. * Kuvvetli, dayanıklı deve.
  • itriyyat : (Itr. C.) Güzel kokulu yağ, esans gibi maddeler.
  • itriyye : Erişte aşı.
  • itrnak : f. Güzel ve hoş kokulu.
  • ittiad : Randevu verme.
  • ittias : Öldürme, helâk etme.
  • ittiaz : (Va'z. dan) Nasihat ve öğüt dinleme.
  • ittiba' : Tabi' olma. Arkasından gitme. İtaat etme. Tebaiyyet ve imtisal etme.
  • ittibaen : Tâbi olarak, ittiba ederek, uyarak.
  • itticah : Bir cihete gitmek, yönelmek. Teveccüh etmek.
  • itticar : Ticaret yapma. * İlâç kullanma.İTTİFAK : Beraber hareket için sözleşmek. İttihad ve muvafakat etmek. Söz birliği etmek. Anlaşmak.
  • ittifaka : Rast gelme.
  • ittifakan : Birleşerek, anlaşarak.
  • ittifakat : (İttifak. C.) İttifaklar, sözleşmeler, ittihadlar.
  • ittifakî : (İttifakiyye) Birleşmeye, sözleşmeye, ittifaka veya uyuşmaya ait. Tesadüfle, rastgele.
  • ittifakiyyat : Tesadüfle olan şeyler.
  • ittifakpezir : f. İttifak ve ittihad kabul eden.
  • ittihab : (Hibe. den) Karşılıksız olarak verilen bir bağışı kabul etme.
  • ittihad : Birleşmek. Birlik üzere âmil olmak. Birlik. Aynı fikirde olmak. (Bak: İhtilaf)
  • ittiham : Suç altında bulunmak. Suçlamak. Töhmet altında olmak. Suçlandırmak. (İtham yerine de kullanılır)
  • ittihaz : Edinmek. Kabullenmek. 'Öyle' diye bakmak. Kabul etmek.
  • ittika : Sakınmak. Çekinmek. Günahlardan ve bütün kötülüklerden kendini çekmek. Takvâ ile amel etmek. (Bak: Amel-i salih)
  • ittikâ' : Dayanmak. Yaslanmak. * Oturmak.
  • ittikâl : Allah'a tevekkül etme, güvenme, dayanma.
  • ittikan : Muhkem yapılmak. Esaslı ve şüphesiz yakından bilmek.
  • ittikar : Vakar, gurur ve büyüklük gelme.
  • ittila : Kokulu şeyler sürünme.
  • ittila' : (Tulu. dan) Haberli olmak. Öğrenmek. Haberi, malumatı bulunma. * Yukarıdan aşağı bakmak.
  • ittilaat : (Ittılâ'. C.) Bilmeler, ıttılâlar, öğrenmeler, haberli olmalar.
  • ittilak : İnşirahlı olma, ferahlı ve sevinçli olma.
  • ittira' : Dolma, nemalanma. * Solma.
  • ittirad : İntizamlı, uygun şekilde. Saat gibi intizamlı hareket. Sıra ile birbirini takib eden. Ritmik. ◊ (Bak: Ittırad)
  • ittisa : Bollaşmak. Genişlik kazanmak. Genişlemek. Vüs'at.
  • ittisaf : Vasıflanmak. Muttasıf olmak. Sıfat sahibi olmak. Bir hâl takınmak.
  • ittisafkârane : f. Vasıfları belli olur surette. Bir hal takınarak.
  • ittisah : Paslanma, kirlenme.
  • ittisak : Dizilmek. Bir nizam dahilinde sıralanmak. * Beraber olmak. * Tamam olmak. Toplanmak.
  • ittisal : Ulaşmak. Bitişmek. * Birbirine dokunmak. Yakınlık. Bağlılık. Kavuşmak.
  • ittisam : (Vesm. den) Damga ve nişan vurma. * Dağlama, süsleme.
  • ittitan : Bir memlekette veya bir şehirde yerleşme. Vatan edinme.
  • ittiza' : Alçak gönüllülük, tevazu, mütevazilik. * Devenin, boynuna basarak üstüne binebilmek için, başını aşağı eğme.
  • ittizah : Vazıh olmak. Açık olmak. Aşikâr olmak.
  • ittizan : Ölçülü olmak. Vezne girmek.
  • itval : Uzatmak. Uzatılmak.
  • itya' : Avdet etmek, dönmek.
  • ityan : Delil getirmek. * Gelmek. * Vermek. * Vüsul, vasıl. * Vârid olmak. * Zikir ve isbat ve takrir eylemek.
  • iva' : Barındırma, kondurma. Yerleştirme, oturtma, iskân ettirme.
  • ivad : İlk işine dönme. * Âdet edinme.
  • ivar : İkindi vakti, ikindi zamanı.
  • ivaz : Karşılık olarak verilen şey. Bedel. ◊ f. Hazırlanmış, düzülmüş. ◊ (Bak: İvaz)
  • ivazan : Karşılık olarak, mukabilinde, karşılığında.
  • ivec : Eğrilik, çarpıklık, yanlışlık. * Hakkı ve hakikatı eğri büğrü heveslerle tahrif etmek, gayr-i müstakim şekle getirmek. ◊ (Bak: İvec)
  • ivedi : Aceleci, savruk. Çabuk.
  • ivezze : (C.: İvezz) Kaz. Ördek. * Gövdesi bodur olan. Bodur gövdeli olan.
  • ivgen : Koşan, acele eden.
  • ivz : Ördek. Kaz. * Gövdesi bodur olan kimse.
  • iy'ad : (Bak: İ'âd)
  • iyab : Avdet eylemek, geri dönmek.
  • iyab ü zehab : Gidiş - geliş.
  • iyad : Kuvvetlendirme, takviye etme. * Takviye eden âlet.
  • iyadet : Hastayı ziyaret edip hatırını sormak, gidip görmek. ◊ (Bak: Iyâdet)
  • iyadeten : Hastaya hatır sorarak.
  • iyaf : Gönül dönmek. * Mütereddit olmak, kararsızlık, tereddüt etmek. * Tiksinmek, iğrenmek.
  • iyal : Fık : Bir adamın üzerine nafakasını vermek vacip olan, kendilerini geçindirdiği kimseler. ◊ (Bak: Iyâl)
  • iyalet : İdare etme, valilik yapma. * Bir valinin idare ettiği belde. * Vadi.
  • iyalullah : Halk, insanlar.
  • iyan : (Bak: Ayân)
  • iyanî : Ayân olana ait, âşikâr ve belli olana dair.
  • iyas : Yeis hali. Ümidsizlik ve kederli oluş.
  • iyase : Ye'se düşürme.
  • iyaz : Sığınma. İltica. ◊ (Bak: Iyâz)
  • iyazen : Sığınarak.
  • iyd : (Bak: Îd)
  • iyn : (Bak: În)
  • iyş : (Bak: Îş)
  • iz : (C.: Uzuz-A'zâz) Çok zekâlı kötü adam. * Dikenli ağaçların küçüğü.
  • iz (izin) : Hem, vakt, yevm, hîn gibi kelimelerden sonra ek olarak kullanılır. Meselâ: Hîneizin: O vakit ki. Yevmeizin: O gün ki, kelimelerinde olduğu gibi. * Mâzi fiillerinden evvel iz gelirse: İzküntü More…
  • iz'ac : Rahatsız etmek. Bunaltmak. * Yerinden koparıp ayırmak. ◊ Rahatsız etmek. Bunaltmak. * Yerinden koparıp ayırmak.
  • iz'af : Zayıflatmak, kuvvetsiz hale getirmek. * İki kat etmek. İki misline çıkarmak. ◊ Bir şeyin üstüne bir misli koyma. * Zayıflama.
  • iz'an : Basiret. Anlayış. * Teslim olup itaat etmek. * Akıl. Zekâ. İnanç. İdrak. Bilmek. (Bak: Dimağ)
  • iz'an-rüba : f. Anlayışı şaşırtan. Aklı oynatan. Çok hayret ve taaccüb veren. Aklı alan.
  • iza : 'Arabça kelimelerin başında kullanılırsa; birdenbire, bir de bakılır ki, gibi mânalara gelir. İsim cümlesinin evvelinde bulunur.' ◊ İncitmek, eziyet etmek. İncitilmek. More…
  • iza' : İyiliğe, iyilikle mukabele etme. * Korkma, havfetme. ◊ Hiza, sıra. * Bolluk ve refah sebebi.
  • izaa : (Izâat) Açığa vurma, belli ve âşikâr etme. * Yüksek sesle bildirme, ilân etme. * Radyo. ◊ Bir şeyi zâyi etmek. Zâyi olmak. Kaybetmek. Mahvetmek, mahvedilmek. ◊ (Bak : More…
  • izaat : İlân etmek, açığa vurmak. Sesle neşriyat yapmak.
  • izabe : Eritmek, eritilmek. Su gibi akıcı hale koymak. Yumuşatmak. Islah etmek.
  • izade : Ailesini koruması için bir kimseye yardım etme.
  • izae : (İzâet) (Zû. dan) Işık verme, aydınlatma, ziya verme. (Bak: Izaet)
  • izaet : Parlatmak. Işıtmak. Işıklı olmak. Aydınlık etmek.
  • izafat : (İzâfet. C.) İzafetler, isim takıları, isim tamlamaları. * Gr: Zincirleme isim tamlaması.
  • izafe(t) : Bir şeyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etmek, yakın etmek. İsnâd etmek. Katmak, katıştırmak. * Bir şey üzerine meylettirmek, havale olmak, bağlanmak. * Mal etmek. * Gr: İki isimden More…
  • izafeten : İsnad etmek suretiyle, isnad ederek, ona bağlıyarak.
  • izafî : İzafetle alâkalı, izafete dâir. Ona bağlamak suretiyle. Alâkalı göstererek.
  • izafiyye : Münasebet. Bağlı oluş. Alâkalılık.
  • izah : Açıklamak. Bir şeyi anlaşılır hâlde söylemek veya yazmak.
  • izaha : Bir şeyin çevresini dolaşma.
  • izahat : (İzah. C.) İzahlar, açıklamalar.
  • izahe : Bir şeyi ayırma. * Kurtulma. * Yok etme.
  • izahen : Açıklayarak, izah ederek.
  • izahet : (C.: Izât) Dikenli büyük ağaç. * Yalan, sihir, bühtan.
  • izaka : (Zevk. den) Tattırma veya tattırılma. Lezzet ve zevk hissettirme.
  • izale : Halsiz bırakma. * Uzun etekli elbise. * Kadın yaşmağını açma. * Sarığın ucunu uzatma. ◊ Zevale erdirmek. Gidermek. Ortadan kaldırmak. Mahvetmek.
  • izam : (Azim. C.) Büyükler. Büyük kimseler. * (Azm. C.) Kemikler. ◊ (Bak: İzâm)
  • izan : Bildirmek. * Ezan okumak.
  • izar : Peştemal. Futa. Göğüsten aşağı örtülen elbiseler. * İsmet, iffet. * Zevce. ◊ Yanak. İnsanın yüzündeki yanak kısmı. ◊ f. Suyun dibi.
  • izare : Bir kimseyi kuşkulandırıp vesveseye düşürme. ◊ Ziyaret ettirme.
  • izat : Yalan. Sihir. Bühtan. * Dikenli büyük ağaç. ◊ (C.: Izât) Nasihat, öğüt.
  • izaz : Berk muhkem yer.
  • izazat : Noksanlık.
  • izbad : Köpüklenme. * (Ağaç) çiçek açma.
  • izbandut : Eskiden Rum korsanlarına verilen addır. * Haydut, yolkesen, şaki, eşkiya. * İri vücutlu, korkunç.
  • izbar : Yazma. Yazma ile bildirme.
  • izbe : Kuytu. Loş. Pis ve nemli yer.
  • izca' : Yırtma. * Yatarken vücudun yan tarafı üzerine yatma. ◊ Defetme, kovma.
  • izdicar : Nasihatı dinleyip kabul etme. Söylenen sözü dinleyip tutma.
  • izdiham : Kalabalık bir yerde halkın çok birikmesinden meydana gelen sıkıntı.
  • izdira' : Tahkir etme, hakir ve âdi görme. ◊ Ekin ekme, zirâat yapma.
  • izdirad : Yutma.
  • izdiram : Lokmayı iri iri yutma.İZDİVAC : Çift olmak, birbirine eş olmak. Meşru nikâhla evlenmek.
  • izdiyad : Ziyadeleşmek. Çoğalmak. Artmak.
  • izdiyal : Kaybetme, yok etme.
  • izdiyan : Süslenme, bezenme.
  • izdiyar : Ziyâret etme, gidip görme.
  • izem : Büyüklük.
  • izen : Gr: O halde, o takdirde, öyleyse. (Bak: Huruf-u nasibe)
  • izfaf : Gelin gönderme.
  • izfar : Biri tarafından tırnaklanma. Bir kimseyi tırnaklama.
  • izhab : Gönderme. * Giydirme veya giydirilme. * Altun kaplama.
  • izhac : Oturma, ikamet etme.
  • izhaf : Yalan söyleme. * Hıyanet etme, verdiği sözünü tutmama. * Hayrette bırakma, şaşırtma.
  • izhak : Yok etme, mahvetme. * Öldürme. * Oku, nişandan ayırma.
  • izhal : Hatırdan çıkarma, unutma.
  • izhar : Açığa vurma. Meydana çıkarma. * Göstermek. Zâhir ve âşikâre ettirmek. * Yalandan gösteriş. * Tecvidde, iki harfin arasını birbirinden ayırıp açarak ihfâsız, idgamsız olarak okumaya denir. Bu More…
  • izîn : (İze. C.) Her biri bir fırkaya mensub. Parça parça, fırka fırka. Müteferrik hâlde.
  • izin : (Bak: İzn)
  • izinname : f. Eskiden bir nikâhın kıyılabilmesi için kadı tarafından verilen izin kâğıdı.
  • izk : Ağaç dalı. * Hurma salkımı. ◊ (C. Azâk) Hurma salkımı.
  • izkâm : Zükâm hastalığına yani nezleye uğratma.
  • izkâr : Hatıra getirmek, andırmak, hatırlatmak.
  • izlaf : Yakın etmek. Toplamak, cem' etmek.
  • izlak : Süçtürüp kaydırma. ◊ (Bak: Zelâka)
  • izlal : (Zıll. dan) Gölge yapmak. Gölge koymak. Gölgelendirmek. ◊ (Züll. den) Alçaltmak. Haysiyetsiz ve hakir etmek. ◊ Gölgeli olma, gölgelendirme. ◊ (Bak: Idlâl)
  • izlam : Karanlık olmak. Zulme giriftar olmak. Zulme tutulmak. ◊ Karanlık, zulmet. * Zulmetme, karanlıkta bırakma.
  • izmam : Bir kimseden söz alma. * Bir insanı kötülenecek bir halde bulma.
  • izmame : (C.: Ezâmim) Cemaat, topluluk.
  • izmar : (İzmâr) Kalbde gizlemek, saklamak. Belli etmemek. ◊ (Bak: Izmar)
  • izmihlal : Bozulup gitmek. Perişan olmak. Yok olmak. Görünmez hale gelmek.
  • izmihrar : Surat asma. * (Yıldız) parıldama. * Kış mevsiminin şiddetli olması.
  • izmil : Keskin demir. * Çekiç. * Deri kesmekte kullanılan bıçak.
  • izn : (İzin) Yasağı kaldırmak. Bir şeye ruhsat vermek. Yol vermek. Hizmetten çıkarmak.
  • iznab : Günah işleme. Günahkâr olma. * Kuyruk takma.
  • iznan : Bir kimseyi kabahatlı çıkarma.
  • iznillâh : Allah'ın (C.C.) müsaadesi, izni.
  • izra' : Korkutma. * Çok fazla medhetme, aşırı derecede övme. * Altun arama. ◊ Zelil etmek, hor hakir etmek, alçaltmak. ◊ Arşınlama, ölçme.
  • izraf : Zarflamak. Zarfa koymak.
  • izram : Ateşi tutuşturma, ateşi alevlendirme.
  • izrar : Zarar vermek. Zarara uğratmak.
  • izrat : Yellendirmek.
  • iztica' : Namaz kılarken secdede koltukları sıkarak göğsü yere değdirme. * Yan üstüne yatma.
  • iztilam : Koparmak. Kat'etmek, kesmek.
  • iztimar : Atı, idman yaptırarak yola dayanabilecek şekilde kuvvetlendirme. * İnce belli olma.
  • iztina' : Sıkılma, utanma, kızarma.
  • iztirab : Acı, elem, sıkıntı, vesvese, azab.
  • iztirab-âver : f. Iztırab veren, elem çektiren.
  • iztirabat : (Iztırâb. C.) Elemler, acılar, sıkıntılar, azablar. Vesveseler.
  • iztiram : Saç ve sakala kır düşme. * Alevlenme.
  • iztirar : Çâresiz olmak. Mecburiyet. İhtiyaç.
  • iztirarî : Çaresizlik içinde oluş. Mecburiyet.
  • iztirariyat : (Iztırarî. C.) Mecburi olarak yapılan şeyler, mecburiyetler.İA' $ Bir nesneyi kab içine koyup saklamak.
  • izyan : Süslenme, donatılma.
  • izz : Kıymet. Değer. Güçlü oluş. Alikadir olmak. Kavi. Şerif. Azim.
  • izz ü şerefle : Güle güle, uğurlar olsun.
  • izzet : Bir kimse zelil iken kavi ve kudret sahibi olmak. Ziyâdelik ve üstünlük. * Değer, kıymet. Kuvvet. Muhterem ve mu'teber olmak. * Bulunmaz derecede az olan şey.
  • izzetlû : Şeref ve itibar sahibi. * Eskiden belirli bir mevki ve rütbe sahiblerine verilen ünvan.
  • izzî : Tahammüllü, sabırlı kimse.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    ...Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; çünkü, Allah’ın rahmetinden de, küfre sapanlar topluluğundan başkası ümit kesmez."
    (YÛSUF - 87)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ