Çerezler, içeriği ve reklamları kişiselleştirmek, sosyal medya özellikleri sağlamak ve trafiğimizi analiz etmek için kullanılmaktadır. “Kabul Et” seçeneği ile tüm çerezleri kabul edebilirsiniz veya “Çerez Ayarları” seçeneği ile ayarları düzenleyebilirsiniz.Çerez Politikası

25 Mayıs 2024
17 Zi'l-ka'de 1445
halveti
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER KVKK ve GİZLİLİK POLİTİKASI
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • dâ' : (C: Edvâ) Maraz, hastalık. * Meşakkat, zahmet.
  • da' : Arabçada 'bırak' mânasına emirdir. Meselâ: ◊ Def'etmek, kovmak. Terketmek.
  • da' mâ keder : Keder veren şeyi bırak.
  • da'at : Horluk, zelillik.
  • da'bel : Kurbağa yumurtası. * Güçlü, kuvvetli deve.
  • da'ca' : Gözü çok siyah ve büyük olan kadın. (müz: Edac)
  • da'cele : Gitmekte ve gelmekte tereddütlü olmak.
  • da'd : Husumet, düşmanlık.
  • da'da : Aklı ve fikri olmayan kişi. * Her nesnenin zayıfı.
  • da'da' : Güzel dur mânasına gelir ve düşecek ve dayanacak yerde söylenir.
  • da'daa : Koyunu ve keçiyi çıkarıp sürmek. * Sallamak. * Bir kimseye 'güzel dur' demek. * Miktarı çok olsun diye depretip çevirmek ve doldurmak. ◊ Yakmak. Yıkmak. * Hor ve zelil More…
  • da'fak : Bol ve geniş olan şey. Vâsi.
  • da'k : Ovmak. * Bir şeyi yumuşatmak.
  • da'ke : Deve sürüsü.
  • da'kese : Mecusiler oyunundan bir oyun. ('destibend' de derler.)
  • da'l : İçmek, şirb.
  • da's : Cimâ etmek. * Süngü ile vurmak. * Az olan nesne ve eser. ◊ Titremek. * Zayıf olmak, zayıflamak.
  • da'sa : Güneşten çok ısınan yumuşak, çukur yer. ◊ Yumuşak yer.
  • da'sere : Yıkmak.
  • da'şere : Yıkmak.
  • da'vâ : Takib edilen fikir, iddia. * Bir kimsenin hakkını aramak üzere mahkemeye müracaat etmesi. * Hakkı olanın iddia etmesi. Kendini haklı görüp veya zannedip üstün fikirlilik iddia etmek. * More…
  • da'vat : (Duâ. C.) Duâlar, niyazlar, çağırışlar. (Bak: Ed'iye)
  • da'vet : Çağırma. Ziyafet. Duâ. * Bir fikri kabul ettirmek için deliller söylemek.
  • da'z : Def'etmek, kovmak. * Nikâh etmek. ◊ Noksanlaştırmak. ◊ Cimâ etmek.
  • daa : Telef etmek, ziyan etmek.
  • daac : Gözün çok siyah ve büyük olması.
  • daak : Davarın ayağıyla kazılmış yer.
  • daar (daâre) : Fısk. * Kapmak. * Yaramazlık.
  • dab : f. şan ve şeref, haysiyet.
  • dabar (dibâr) : (C: Debabir) Cemaat, topluluk.
  • dabb : (C.: Dıbâb-Edubb) Keler, kertenkele. * Yaraya merhem sürmek. * Akmak. * Süt sağmak. * Yere yapışmak. * Dudakta olan bir hastalık (çatlayıp kan akar). * Hurma çiçeği.
  • dâbbe : Yürüyen mahluk. Debelenen.
  • dabbe : (C.: Dıbâb) Dişi kertenkele. * Kapıya koyulan yassı enli demir.
  • dâbbe-süvâr : f. Hayvana binen, binici.
  • dabentî : Güçlü, kuvvetli kimse.
  • dabgam : Arslan, esed.
  • dabh : 'Atların koşu esnasındaki nefeslerinin sesleridir ki, sahil denilen kişnemek değil, yemi ve sahibini gördüğü zaman yaptığı gibi hamhame denilen sesi de değil; hızlı nefes sesi olan bir More…
  • dabi : Kül, ramâd.
  • dabi' : Yere yapışan, yere yapışıcı.
  • dabib : Akmak. Seyelân etmek.
  • dabie : Kişinin çoluk çocuğu.
  • dabik : Bir yerin adı.
  • dabir : Arka, kök, nihâyet. Son, âhir. * Bir nişandan geçen ok.
  • dabire : Askerin bozulması.
  • dabk : Kendisiyle kuş avlanan bir nesne.
  • dabn : Dar nesne.
  • dabr : Cemaat. * Yaban cevizi. * Sıçramak.
  • dabrak : şişman ve etli olmak.
  • dabs : Mesrur ve mütekebbir olmak. Sevinçli ve kibirli olma hâli. ◊ Ahlâkı kötü ve korkak olmak. * Anlaması, idrâki az olmak. ◊ (C.: Ezbâs) El ile tutmak.
  • dabsem : Arslan, esed.
  • dabt : Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak.
  • dabuka : Pis. Necis.
  • dabure : Yer yüzünde gezen hayvanât.
  • dabv : Pişirmek. * Tağyir etmek, değiştirmek.
  • dac : Çağırmak.
  • dac' $ (ducu') : Yan tarafını yere koyup yatmak.
  • dacc : Hacıların hizmetkârı ve devecileri. * Hacılar ile birlikte giden, fakat, hac maksudu olmayan bezirgân.
  • dacce : Bir kere çağırmak ve inlemek.
  • dacem : Eğrilik.
  • daci' : İşlerinde kısaltan. * Yatak arkadaşı.
  • dacia : Çok fazla bulut.
  • dacic : Çağırış. * Sesi yükseltmek.
  • dacin : (C.: Devâcin) Evi öğrenmiş olan davar.
  • dacir : Gamkin ve gönlü dar kimse. * Bağırgan dişi deve. * Kederlenmek, hüzünlenmek muztarib olmak.
  • dacnan : Tehame vilâyetinde bir dağ.
  • dacr(e) : Darlık, kalbin sıkıntılı olması.
  • dacuc : Çağıran. * İnleyen. * Sağarken incinen ve inleyen dişi deve.
  • dâd : f. Adâlet. Hak, doğruluk. * İnsaf. * Vergi, ihsan, atiyye. * Ömür. * Sızlanma.
  • dad : Osmanlı alfabesinin onyedinci harfidir. * Ebced hesabında sekizyüz sayısına karşı gelir. ◊ Oyun, lehv. ◊ Doldurmak.
  • dâd u sited : Alış veriş.
  • dâd-âver : f. Doğru, adaletli.
  • dâd-bahş : f. Hakkı yerine getiren, adaletli.
  • dâd-ger : f. Doğru, insaflı.
  • dâd-res : f. Yardımcı, yardıma yetişen.
  • dada : f. Halayık. Çocuk bakıcı. Dadı.
  • dadan : Kesmez kılıç. * Fakir, muhtaç kişi.
  • dadar : f. Allah (C.C.) * Adaletli, âdil, doğru olan hükümdar.
  • dadaş : Delikanlı, babayiğit kimse. * Erkek kardeş.
  • dâde : f. Verilmiş, vergi.
  • dâden : f. Vermek.
  • dâdender : f. Erkek üvey kardeş.
  • dâder : f. Karındaş, kardeş, birâder.
  • dâder-ender : f. Üvey kardeş.
  • dâdgâh : Adliye. Hak yeri, adâlet yeri.
  • dadh : Yemen baklası.
  • dâdhah : f. Adalet isteyen.
  • dâdistan : f. Bir işte ortak olma. * Bir işe razı olma.
  • dâdrad : f. Allah (C.C.), Cenab-ı Hak.
  • daele (duule) : Zayıf ve ince olmak. * Hor ve zayıf olmak.
  • daf' : Necis, pis.
  • dafadi : Kurbağa.
  • dafate : Ayağa giydikleri bir cins pabuç. * Kişinin aklı ve reyi zayıf olmak. * Bir oyun çeşidi.
  • dafef : Çoluk çocuğun fazla oluşu. * Şiddet. * Darlık. * Hâcet. * Acele etmek.
  • dafen : Kısa boylu, ahmak adam. * İri gövdeli ahmak kimse.
  • dafended : şişman, ahmak adam.
  • daff : Dar, zıyk.
  • daffat : Devesini kiraya veren deveci.
  • daffata : Metâ ve kumaş götüren deve. * Çokluk, cemaat.
  • daffe : Yan, taraf.
  • dafi' : Def'eden, menedici. Ortadan engeli kaldıran. * Cenâb-ı Hak. (C.C.)
  • dafia : Def eden, muhafaza eden.
  • dafik : Atılarak dökülen. Su ve emsali gibi akarak dökülen.
  • dafit : Ahmak.
  • dafn : Ayakla tekme vurmak ve atmak.
  • dafr : Saçı ve ona benzer şeyleri enlice örmek ve dokumak. * Vakarla yürümek. * Def'etmek, kovmak.
  • dafuf : Sütü çok olan davar.
  • dafv : Tamam olmak. * Malın çok olması.
  • dâg : f. Yanık yarası. * İnsan veya hayvan vücuduna kızgın demirle vurulan damga.
  • dag-zen : f. Damga vuran, nişan koyan. * Kalb kıran, gönül kıran.
  • dagal : f. Hile. * Geçmez akçe, kalp para. * Hileci, hile yapan, dolandırıcı. * Çerçöp.
  • dagal-bâz : f. Hileci.
  • dagas : Çok yemekten dolayı midenin dolması.
  • dagb : Harislik, hırslı oluş. * Ovmak.
  • dagbus : (C.: Dagabis) Küçük hıyar. * Sirkeyle ve zeytin yağıyla yenen bir ot.
  • dagdaga : Dişi olmayan kadın. * Kurdun et yemesi. * Yemeği iki çene arasında geve geve yemek.
  • dağdağa : Gürültü. Iztırab. Boş yere telâş ve zorluklar. * Tereddüt etmek, karar verememek. * Gıcıklamak.
  • dağdar : f. Pek acıklı, üzüntülü. * Gönlü yaralı. * Kızgın demirle nişan vurulu. Damgalı. (Milletimde ihtilâf u tefrika endişesi Kûşe-i kabrimde hattâ bi-karar eyler beni, İttihadken savlet-i More…
  • dagf : Almak.
  • dagfasa : Semizlik, şişmanlık, besililik, etlilik. * Bol geniş nesne.
  • dagi : (Bak: Tâgi)
  • dagi(yye) : Azgın, başkaldıran, isyan eden, âsi, anarşist.
  • dagib : Tavşan sesi.
  • dagîga : Sıvı hamur.
  • dagisa : (C: Devâgıs) Diz üstünde hareket eden yuvarlakça kemik. * Sâfi su.
  • dağistan : f. Dağlık yer. * Kafkasya'nın kuzeydoğusunda ve Hazer Denizi'nin batı kıyılarında bulunan bir bölgedir ki, eskiden buraya Albanya denirdi.
  • dagit : Yanında bir kuyu daha olduğundan suyu çekilip kokan kuyu.
  • dağit : Emin. * Nâzır, bakan. * Şiddet veren. * Üzüm toplamada kullanılan âlet.
  • dagm : Isırmak.
  • dagma' : Yüzünün rengi siyaha yakın olan dişi koyun.
  • dagmire : Karıştırmak, halt.
  • dagn : Meyletmek, yönelmek. * Kin tutmak.
  • dagr : şiddetle def'etmek. * Bir yere girmek.
  • dagre : Bir şeyi kapıp almak.
  • dags : (C.: Adgas) Rüyâ karışıklığı. * Karışık olmak.
  • dagş : Hücum etmek.
  • dagt : Zahmet. Meşakkat. * Bir şeyi bir yere zorla sıkıştırmak. Sıkışmak.
  • dagul : f. Dolandırıcı, hileci, hile yapan.
  • dagv : Kedi veya tilki çağırmak.
  • dağvari : f. Dağ gibi, dağ cesametinde. Dağ büyüklüğünde. Dağa benzer surette.
  • dagve : (C.: Degavât-Degayât) Huyu yaramaz olmak, hulku çirkin olmak.
  • dagz : Yutmak. * Defetmek. * İğrenmek. * Cimâ etmek.
  • dah : f. Hizmetçi, uşak, cariye. * On (10). Aşer. * Korkak. Alçak, aşağılık, âdi kimse.
  • daha' : Kaba kuşluk vakti.
  • dahal : Aldatmak, mekretmek.
  • dahâmet : İrilik, kocamanlık, kabalık, vücutça büyük olmaklık. * Tıb: Hipertrophie.
  • dahamis : Bahadır, kahraman. * Karayağız, iri yapılı adam.
  • dahas : Davarın tırnağında olan bir verem. ◊ Kaypancak nesne.
  • dahaya : (Dahiyye. C.) Kurbanlık hayvanlar.
  • dahb : Bir şeyi ateşte kızdırıp pişirmek.
  • dahc : Gizlemek, örtmek.
  • dahd : Kahretmek.
  • dahdah : (C.: Dahazıh) Arzu, istek. ◊ Küçük adımlı kimse. ◊ Kısa boylu adam.
  • dahdaha : Yorulmak, yorultmak. * Yavaşlamak. * Muti etmek, emre itaat ettirmek. * Hor etmek. ◊ Suyun dökülüp saçılması. * Serabın uzaktan su gibi görünüp parlaması.
  • dahdar : Beyaz bez.
  • dahh : Yer altında bir şey gizlemek. ◊ Bevlin uzaması.
  • dahhak : Çok gülen. Çok gülücü. * İran'da eski tarihte yaşamış çok zâlim bir hükümdarın adı.
  • dahhas : (C.: Dehâhis) Toprak içinde kaybolup bulunmayan küçük bir böcek.
  • dahi : Eşine ender rastlanır, hârikulâde zekâ, fatanet ve hikmet sâhibi.
  • dahik : Gülen, gülücü.
  • dahike : (C.: Davâhık) Gülme ânında çıkan dört dişin birisi. ◊ (C.: Davâhik) Azı dişlerinden her biri.
  • dâhil : İçeri. İç. İçinde. İçeri girmiş.
  • dahil : (Bak: Dahl-Dehal) Girmek, karışmak. Dokunmak. Taarruz etmek, müdâhale eylemek. ◊ Hayrette kalan kimse.
  • dahîl : Yabancı, sığınan, sığınmış. Muhacir. * Birisinin içyüzü, niyet ve mezhebi. Dâhil ve içerde. Birisinin bütün gizli ve sırlı işlerine vâkıf olan dost ve hemdemi. * Evvelâ alâkasız olup sonradan More…
  • dahile : (C.: Devâhil) Bir şeyin içi, içyüzü.
  • dahilek : Yalvarırım, sana sığınırım, sana güvenirim (meâlinde.)
  • dahilen : İçten, içerden, dâhilden.
  • dahiliye naziri : İçişleri Bakanı.
  • dahim : (Dahâmet. den) Yoğun ve fazla koyu olan. Kalın olan. ◊ f. Nasib ve rızık. ◊ (Dâhim) f. Taç.
  • dahine : (C.Devâhin) Duman çıkan baca.
  • dahir : (C.: Dehâyir) Toplanılmış veya gömülmüş mal. ◊ Dere, vâdi. * Dağ başı.
  • dahis : Müfsid, arayı bozan. * Koyun yüzerken deri ile etin arasına elini sokan. * Bir meşhur atın adı. ◊ Hayvanların tırnak diplerindeki et parçası. Dolama hastalığı. ◊ Kokmuş, More…
  • dâhiye : Hârikulâde zekâ ve fetanet sahibi. * Âfet, belâ, musibet. Kazâ. Emr-i azîm. Büyük iş ve hâdise.
  • dahiye : Nâhiye.
  • dahiyye : Kurbanlık hayvan.
  • dahk : Tere yağı. * Bal. * Kar. * Ağzı yarılmış olan çiçek tomurcuğu. ◊ Irak, uzak, baid. * Atmak.
  • dahl : Karışma, girme. * Nüfuz, te'sir. * Vâridat. * İrâd. İtiraz, ta'riz. * Ayıp, töhmet. ◊ Bir nesne az olmak. ◊ Az miktar su.
  • dahl (duhl) : (C.: Dihâl-Edhâl-Dahlân) Pencere. * Çukur yer.
  • dahm : Şiddetle def'etmek. * Cemaatın kuvvetli olması. ◊ İri, büyük, kocaman, cüsseli, kalın.
  • dahme : f. Mezar, kabir. türbe. * Donanma geceleri atılan hava fişeği.
  • dahmes : Sirke tulumu. * Her nesnenin karası.
  • dahn : Fesâd. * Bulanıklık.
  • dahna : Boz renkli.
  • dahr : Alçalma. Küçülme. Hor ve hakir olma. ◊ Kaplumbağa. * Dağbaşı.
  • dahr (duhur) : Sürmek. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Horluk.
  • dahrece : (Dıhrâc) Yuvarlamak.
  • dahs : Koyunun derisiyle eti arasına yüzmek için elini sokmak. * Fesad, ifsâd. ◊ Sözünü fesâhatle açık bir şekilde söylemek. ◊ Ön dişler ile ısırmak. ◊ Ayağıyla tepinmek.
  • dahten : f. Bilmek.
  • dahuk : Geniş yol.
  • dahul : Geyik tuzağı. * Canavar tuzağı.
  • dahül : f. Bostan korkuluğu.
  • dahv : Zâhir olmak, görünmek. ◊ Atmak, ramy.
  • dahve : İlk kuşluk vakti. Güneşin ufukta ilk yükselip yayılmaya başladığı an.
  • dahy : (Dahv) Yayıp döşemek. * Deve kuşu yumurtası. (Bak: Udhiy) (968 hicri tarihinde vefat eden Ahter-i Kebir lugatının Müellifi, Kur'an-ı Kerimdeki bu kelimeden dünyanın bir elips şeklinde, More…
  • dahya' : (C.: Duhâ) Hayız görmez kadın. * Ağaç ismi. ◊ Rûşen, parlak ve nurlu nesne.
  • dahye : Kuşluk vaktinde kesilen koyun.
  • dai : Dua eden, duacı. * Sebep. * Davet eden. Muktazi. (Meselâ: Yemek yemek, iştihadan gelen bir lezzet, bir iştiyaktır. Onu yemeğe sevk eder. Buna dai denir.) Resul-ü Ekrem'in (A.S.M.) bir More…
  • dâib : Âdet ve usulünde devam eden. (Bak: De'b)
  • dâibeyn : Âdet ve usulünde devam eden iki şey.
  • dail : İçen. Şârib. * Mahvolan. * Zaif. ◊ Arık, zayıf, küçük hacimli.
  • daim : Devam eden. (Daimî, daima, daimen şeklinde de söylenir.)
  • daima : (Devam. dan) Her vakit, bir düziye, daimî suretde.
  • daimî : (Devam. dan) Sürekli, devamlı.
  • dain : (Dâyin) Ödünç veren, borca veren. * Alacaklı. İkraz eden. ◊ (C.: Daân) Yünlü olan koyun. ◊ Asıl. * Mâden. * Doğruluk.
  • dair : Devreden. Dolaşan. Dönen. Bir şeyin etrafını kuşatan. * Belli bir şey hakkında olan. Alâkalı, müteallik.
  • daire : Resmi hükümet makamlarından her biri. * Yazıhane. * Büyük bir idare adamının makamı. * Ev veya apartman katı. * Bir manevi te'sirin hükmü geçtiği mahal. * Sınır içi. * Büro, büyük ev, More…
  • dairevî : Daire şeklinde. Daire gibi.
  • dairezen : Mehter takımında def çalan.
  • daiyan : (Dâi. C.) Dua edenler, duacılar.
  • dâiye : İnsanı bir şeye candan bağlamağa sürükleyen iç duygusu. * Mücib ve sebep. * Bâis olan husus, vakit ve zamanın bir hâleti. * Arzu, hırs. * Dava. * Bahane.
  • daiyy : Şu kimseye derler ki, bir kişi ona 'oğlumdur' demiş olsun.
  • dak'a : Toprak.
  • daka' : Varmak. Ulaşmak. * Buluşmak. ◊ Fakirlik.
  • dakaik : (Dakayık) (Dakik. C.) İncelikler. Anlaşılması çok dikkat isteyen incelikler. Çok ince. Anlaşılması dikkat isteyen keyfiyetler.
  • dakaik-aşina : f. İlmî incelikleri bilen, anlaşılması ve tefhimi müşkül, yüksek ve ince ilmî mes'elelere vâkıf olan.
  • dakaik-i fenniye : f. İlmî incelikler. Fennin ince ve güç anlaşılan noktaları.
  • dakaik-i umur : f. Üzerinde gayet dikkatle durulması lâzım gelen işlerin ince ve mühim noktaları.
  • dakal : Hurmanın iyi olmayan cinsi. * Gemi oku. * Boya.
  • dakdak : (C.: Dakâdık) Kısa boylu ve katı yürüyen kişi.
  • dakdaka : Davarın tırnağının taşa dokunup ses çıkarması.
  • dakdake : Tez tez yürümek, hızlı yürümek.
  • dakik : (Ekseri mânevi mânalar için) Pek ince. Nâzik. Ufak.
  • dakika : (C.: Dakaik) Zaman mikyası olarak bir saatin bölündüğü altmış parçadan beheri. Altmış saniyelik zaman. * İnce fikir, mülâhaza, nükte. * Daire dereceleriyle başka ölçülerde her derecenin More…
  • dakika-bin : f. İncelikleri bilen, ince noktaları gören.
  • dakis : Bir kimsenin aksırdığında ağzından saçılan tükrük.
  • dakk : Vurmak. * Çekmek. Çok yemekten dolayı vücudun ağırlaşması. * Kapı çalma.
  • dakm : Kırmak, kesr.
  • dakr : Vurmak, darb.
  • dakva(n) : Sütü çok içtiğinden dolayı bedeni ağırlaşan kuzu.
  • dal : Ağacın ilk verdiği kol. * Kur'ân hattiyle yazılan () harfinin okunuşu (Ebcedi değeri dörttür.) Noktasız olduğundan 'dâl-i mühmele' de denir. ◊ Semiz avrat. Şişman More…
  • dal' : Meyl. Eğrilik. Kuvvet. * Ağır yük götürmek.
  • dal(l) : Kur'ân ve imân yolundan sapan. Dalâlete giden, azan. * Azdırıcı, sapkın. * Şaşkın.
  • dalaa : Kuvvet. * Eğrilik. * Şiddet.
  • dalal : Sapıklık. * Sapmak. Doğrudan, imân ve İslâmiyyet yolundan sapmak.
  • dalalet : İman ve İslâmiyetten ayrılmak. Azmak. Hak ve hakikatten, İslâmiyet yolundan sapmak. Allah'a isyankâr olmak. * Şaşkınlık.
  • dalaletpişe : Sapıklığı tâkibeden. Sapıklığa giden. İslâmiyetten başka yol tâkib eden.
  • daldal(e) : Taşlı sert yer.
  • dalgakiran : t. Bir limandaki tekneleri dalgaların te'sirinden muhafaza etmek için denizde yapılan set.
  • dalgiç : t. Mercan, inci ve saire avlamak veya denizin dibine düşmüş olan şeyleri çıkarmak için denizin dibine dalmaya alışık adam.
  • dali' : Kavi, kuvvetli. * Muhkem, sağlam, sert. * Eğri.
  • dalif : (C.: Düllef) Nişandan öteye düşen ok. * Ağır yük getirip adımlarını birbirine yakın atan adam.
  • dalil : Sert, sağlam, muhkem yer. * Yolu azmış kişi.
  • daliye : (C.: Devâli) Hayvanla döndürülüp su çekilen dolap. (Suyun döndürdüğü dolaba 'nâurâ' derler.)
  • dalkavuk : t. Eline maddî menfaatler, para vesaire geçirmek için yaltakçılık ve soytarılık edip kendi vakar ve haysiyetini muhafaza etmeyen adam.
  • dall : Delil olan, delâlet eden. Yol gösterici. * Bildiren. ◊ Azan. Azıcı, azdırıcı. Dalalette olan.
  • dalle : Evini bilmeyip başka yere giden davar.
  • dallîn : (Dâllûn) Sapkınlar. Müslümanlıktan ayrılanlar. Kur'an hakikatlerinden ayrılıp sapanlar.
  • dalliyet : Delil oluş. İsbata vâsıta olmak.
  • dâm : f. Tuzak. ağ, hile.
  • dam' : (C.: Dümu-Edmu) Helâk olmak. * Göz yaşı.
  • dâm-i ankebut : f. Örümcek ağı. Örümcek tuzağı.
  • dama : Deniz, bahr.
  • damacana : Su veya başka sıvıları taşımaya mahsus dar ağızlı, şişkin gövdeli çoğu hasırla sarılı veya sepetli büyük şişe.
  • damar : t. İstidad. Huy, tabiat, inat. * İnsan bedeninde kanın dolaştığı yollar, şiryan. * Irk. * Toprağın içindeki maden filizleri ve su tabakası. * Damar veya köke benzeyip bir cismin her tarafına More…
  • damd : Yaranın üstüne bez bağlamak, merhem sürmek.
  • damecmec : Katı, şedid. * Uzun boylu bahil kimse.
  • damed : Hışım etmek, öfkelenmek, hiddetlenmek, kızmak.
  • dâmen : f. Etek. Kenar. Taraf. Zeyl. Elbise veya dağ eteği.
  • damen-bus : f. Etek öpen.
  • damen-gir : f. Eteğe yapışan, etek tutan. * Dâvacı, hasım, şikâyetçi.
  • damen-keş : f. Feragat eden, eteğini çeken.
  • damene : f. Dağ eteği, dağın çevresi.
  • damenî : f. Eteklik. * Kadın başörtüsü.
  • damga : Bir şeyin üzerine işaret veya alâmet koymak. * İşaret vurulan âlet. Mühür.
  • damga-i vahdet : f. Birlik damgası. Cenab-ı Hakkın birliğini gösteren delil.
  • damhar : Mütekebbir, kibirli, terbiyesiz kimse.
  • damia : Yavaş olarak ve damla damla kan sızdıran yara.
  • damic : Karanlık.
  • damiğa : Dimağa işlemiş olan baş yarığı. (Bak: Amme)
  • damik : (C.: Devâmik) Belâ, musibet, dâhiye. Meşakkat, zahmet.
  • damime : (C.: Damâyim) Sonradan yapıştırılmış şey.
  • damin : Kefil olan, tazminat veren. Ödeyen.
  • damine : Köyde olan hurma.
  • damir : (C.: Damâr) Kalb. * Niyyet. ◊ Zayıf, ince.
  • damise : Örten, setreden. Defneden.
  • damiye : Tıb: Kanı akan yara.
  • damiz : Hayvan üretmeye mahsus dam. Hayvan yetiştirilecek ahır.
  • damm : Yapıştırmak. * Düşürmek.
  • dammad : Hastalara efsun okuyan kimse.
  • damping : ing. Bir pazarı elde etmek veya bir malı elden çıkartabilmek için benzerlerinden çok düşük fiyatla satma.
  • damz : Susmak, sükut etmek.
  • damzer : (C.: Damazir) Sütü az olan deve. * Sağlam ve sert yer. * Şişman kadın.
  • dan : Arabca, Farsça veya bazı Türkçe kelimelerin sonuna takılarak, âlet ismi veya sıfat yapılır. Meselâ: Ateş-dan $ : Mangal. Cüz-dan $ : Cüz kabı, çanta. ◊ f. Tane.
  • dânâ : f. Bilgili, bilen, malûmatlı, âlim.
  • dânâyî : f. Âlimlik, bilicilik.
  • dane : (Diyn. den) 'İtaat etti. İtaatli oldu, boyun eğdi, aziz oldu' mânasında fiil. ◊ f. Tohum, çekirdek. * Kurşun, gülle, tâne.
  • danende : f. Bilgin, bilen, Haberli.
  • dang : f. Bir dirhemin altıda biri.
  • dani' : Hor, zelil.
  • danik : (C.: Devânik) Bir dirhemin altıda biri ve iki kırât ağırlığı. (Her kırat beş arpa ağırlığıdır.) * Zayıf düşkün davar. ◊ Bir dirhemin dörtte biri. * Mangır. ◊ Nezle.
  • dâniş : f. Bilgi, ilim. Biliş.
  • dâniş-ger : f. Alim, bilgin.
  • danişî : Alim, bilgin, bilgili.
  • danişmend : (C.: Dânişmendân) f. Bilgili, ilimli. * Tanzimattan evvel, kadıların yanında stajyer olarak çalışan kimseler için kullanılan bir tâbirdi.
  • daniştay : (Bak: Şurâ-yı devlet)
  • danisten : f. Bilmek.
  • daniye : Yakında olan.
  • dank : (Dunuk) Darlık, dıyk.
  • danka' : Dar, sıkıntı. Zararlı, zarara sebeb olan.
  • dantela : Fr. Tentene. Her nevi iplikle örülen, bir kumaşın kenarına işlenen türlü biçimde ince örgü, dantel.
  • danu' : Evlâdı çok olmak.
  • danv : Oğul ve kız, veled.
  • dâr : f. Sâhib, mâlik, tutan (mânasındadır.) Meselâ: Bayrakdâr $ : Bayrak tutan. ◊ Yer, mekân, konak.
  • dâr ü gir : Kavga, savaş, muharebe, harp, ceng.
  • dar' : (C.: Durâ-Duru) Davar emziği.DAR' : Men'etmek, engel olmak. * Ansızın haberli olmak. * Eğrilik.
  • dar'a' : Başı siyah, gövdesi beyaz olan davar. (Müz: Edrâ.)
  • dar-baz : f. Canbaz.
  • dâr-i beka : f. Âhiret. Bâki olan yer.
  • dâr-i cinan : f. Cennet yurtları. Cennetler.
  • dâr-i dünya : f. Bu dünya memleketi. Dünya. (Dâr-ı fenâ da denir.)
  • dar-ül kütüb : f. Kütübhâne, kitab evi.
  • dara : f. Eski Fars hükümdarlarından dokuzuncusu Keykubat'ın bir ismi. * Hükümdar. * Cenab-ı Hakk'ın bir ismi.
  • dara' : Zayıf. Zelil, hakir. * Muti, itâat eden, boyun eğen. ◊ Düz yer. * Birbirine girmiş olan sık bitmiş ağaçlar.
  • daraa : Tevazu etmek, alçak gönüllü olmak. * Emre uymak, muti olmak. * Zayıf ve zelil olmak.
  • darab : Koyu beyaz bal.
  • daraban : Vurma, vuruş. Çarpış, çarpıntı, çarpma.
  • darabât : (Darbe. C.) Vuruşlar. Çarpmalar. Vurmalar.
  • darabine : Kapı bekçileri.
  • darafe : Çokluk, kesret.
  • darağaci : t. İdama mahkûm olanların asıldıkları sehpa.
  • daragim : (Dırgam. C.) Arslanlar, esedler, dırgamlar.
  • daraka : (C.: Derk- Edrâk-Dırâk) Deriden yapılmış olan kalkan. * Gırtlağın hançereyi meydana getiren kıkırdaklarından kalkan şeklinde olanı.
  • darame : Ucu ateşli kuru ot ve odun.
  • darare : Gözsüzlük.
  • daras : Ekşi yemekten dolayı dişin kamaşması.
  • darat : f. Debdebe, tantana, şan, gösteriş, çalım.
  • daravet : Adet, alışıklık, alışkanlık.
  • darayî : f. Sahib, mâlik olma. * Hüküm sürme, hâkimiyet kurma. * Bir nevi kumaş.
  • darb : (C.: Durub-Edrub) Vurmak, vuruş, çarpmak. * Beyan etmek. * Seyretmek. * Nev, cins. * Benzer, nazir. * Eti hafif olan. ◊ (C.: Dürub) Kapı, bâb. * Büyük, geniş sokak. * Dâr-ı More…
  • darb-zen : f. Mâdeni levhalar üzerine kabartma olarak nakışlar işleyen. * Kale döven.
  • darbam : f. Direk, kiriş.
  • darbe : (C.: Darabât) Vuruş, vurma, çarpma. * Musibet, belâ, âfet, felâket.
  • darbeha : Başını aşağı eğmek. * Muti olmak, itaat etmek, söz dinlemek.
  • darbele : Bir yürüme çeşidi. * Davul çalmak.
  • darben : Döğerek, vurarak. * Çarparak.
  • darbhane : Para basılan yer.
  • darbîz : Rutubetli tarla, sulak yer.
  • darbum : Bizanslılar zamanında Eskişehir'in ismi.
  • darc : Yarmak, şakk.
  • dare : f. Vazife, görev, ödev.
  • darende : f. Saklayan, tutan. * Ulaştıran, vâsıl eden, kavuşturan, getiren.
  • dareyn : Her iki dünya. İki yurd. İki yer.
  • darh : Def'etmek, kovmak. Reddetmek. * Yer kazmak.
  • darî : Ot ve yem satan kişi. * Evinden çıkmayan kimse.
  • dari' : Hurma dikeni. Acı ve dikenli bir ağaç. ◊ Adımı geniş olan kişi.
  • darib : (Darb. dan) Sütünü sağan kimseye vuran dişi deve. * Ağaçlı yer. * Karanlık gece. * Vurucu, vuran. Darbeden, çarpan. Döven.
  • daribe : Tabiat. * Kılıçla vurulmuş. * Eğrilmiş yün.
  • daric : Katı, şedid, şiddetli.
  • darice : Ay ve güneş ağılı. (Farsçada 'hâle' denir.)
  • darih : Kabir. Mezar.
  • darim : Yanmış nesne. * Dövülmemiş harman. * Odun ufağı. ◊ Aç. * Tavşancıl yavrusu.
  • darin : Bir yerin adı.
  • darir : (C.: Edirrâ) Kör, a'mâ. * Nefis. * Cismin bakiyyesi. * İri vücutlu fakir kişi.
  • daris : (Dürus. dan) Yıkılmış, mahvolmuş. ◊ Çetin huylu kimse.
  • dariş : Siyaha boyanmış kara deri.
  • darit : Yellenen, yellenici.
  • dariyye : f. Divan şairlerinin, dünyevi makamca büyük olanların yaptırdıkları köşk ve konaklara dair yazdıkları manzume.
  • darm : Şiddetli açlık. Oburluk. * Ateşin yakması.
  • darr : Süt, leben. * Nüzul. * Hayır ve amel çokluğu. ◊ Zararlı, zararı olan. ◊ Zarar, ziyan.
  • darra : Şiddet, mihnet. Belâ. Naks. Ziyan. Sıkıntı. Kötürümlük.
  • darrab : Akça kesici, dârp edici, para basan.
  • darre : Bir miktar süt.
  • dars : Dişiyle tutup ısırmak.
  • dart : Yellenmek. * Tez olmak.
  • daru : f. İlâç, deva, tiryak.
  • daru-berd : f. Debdebe, ihtişam.
  • daru-hane : f. İlâç satılan yer, eczahane.
  • darül harb : (Dâr-ül harb) Harp yeri.
  • darül islam : (Dâr-ül İslâm) İslâmiyet merkezi. Müslümanların hâkim olduğu yer.
  • darzem : Sütü az deve. * Çok ısırıcı olan yılan.
  • darzeme : Çok ısırmak.
  • dâs : f. Orak. * Tuzak. * Sedef otu.
  • daş : İsimlerin sonlarına eklenerek eşlik, refakat ve ortaklık bildirir. Meselâ: Arka-daş $ : Refik.
  • dasar : (Dâstâr) f. Tellal, simsar.
  • dasdasa : Depretmek, tahrik.
  • dase : f. Orak.
  • dâsitân : (Dâstân) f. Destan, sergüzeşt. Geçmiş hâdiseleri anlatan nesir veya nazım halinde yazı. * Şöhret.
  • daşte : f. Köhne, harab olmuş, eskimiş, yıpranmış. * Mâlik olmuş.
  • daşten : f. Tutmak, elde etmek, mâlik olmak, zimmetine geçirmek. * Zabtetmek, gasbetmek, almak. * Görüp gözetlemek. * Eskimek, yıpranmak, harab olmak, köhneleşmek.
  • dav' : Kaymağı alınmış sığır sütünden yapılmış ekşi yoğurt ve ayran. ◊ Hoş kokular kokmak. Depretmek.DAV' : Şule, ziya, ışık.
  • dava vekili : Baro teşkilatının olmadığı yerlerde kanunî izin ile vekil sıfatı kazanan ve dava takibine salâhiyeti olan kişi.
  • davaci : t. Dava açan.
  • davahi : Memleket köşeleri.
  • davat : Devenin başında olan verem.
  • davban : Güçlü, büyük deve.
  • davc : (C.: Edvâc) İki şeyin birbirine eğilip ulaşması.
  • davda' : Meş'ale. * İnsan sesleri.
  • dâver : Cenab-ı Hakk'ın (C.C.) bir ismidir. * Âdil, insaflı ve doğru olan hükümdar, vezir veya hâkim.
  • dâverâne : f. Doğruluk ve adaleti seven bir büyüğe yakışacak tarzda. * Hâkim ve vezirle alâkalı olan.
  • dâverî : f. Hâkimlik, hükümdarlık. * Mahkeme ve dâvâ. * Kötü ile iyiyi birbirinden ayırt etme. * Kavga, mücadele.
  • davita : Havuzun dibinde olan balçık. * Çöküklük. * Suyu çok olduğundan elde durmayan sıvı hamur.
  • daviye : Otsuz çöl.
  • davkaa : şişman ve ahmak olan kimse.
  • davlumbaz : Çarkları yandan olan vapurlarda çarkların döndükleri yerleri örtmek için vapurun iki tarafında bulunan iki büyük yarım daire.
  • davmeran : Fesleğen denilen iyi kokulu çiçek.
  • davr : Ziyan etmek, zarara girmek.
  • davta : Fakir.* Gövdeli, cesim.
  • davudî : Hz. Davud'un (A.S.) sesini andıran kalın gür ses.
  • davve : Ses, sadâ.
  • davvî : Yurt tutmak.
  • davy : Arıklık. * Zayıflık.
  • davz : Zulmetmek, zulüm yapmak. * Çiğnemek.
  • daye : Çocuk hizmetçisi. Çocuğa süt veren. Dadı. Mürebbi.
  • dayet : Yan, taraf, cenb.
  • dayf : (C.: Ezyâf-Zuyuf-Zayfân) Misafir. * Meyletmek, yönelmek.
  • dayfen (dayfân) : Misafiriyle gelen kişi.
  • daygam : Arslan, esed. * Isırmak.
  • dayi : Tunus ve Cezayir'in, Osmanlı idaresinde bulunduğu sıralarda buraları Osmanlılara tâbi olarak idare eden kimselere verilen ünvan. * Annenin erkek kardeşi.
  • dayib : İtaat eden, vakarlı ve ciddi kişi.
  • dayiban : Gece ile gündüz.
  • dayic : Kovayla kuyudan su çekip havuza boşaltan kimse.
  • dayin : Borç veren. Alacaklı. Ödünç para veren. (Bak: Dâin).
  • dayine : (C.: Davâyin) Dişi koyun.
  • dayis : (C.: Dâsse) Hırsız.
  • daym : Zulüm. Sıkıntı. İhtiyaç.
  • dayyik : Pek dar.
  • de'b : Bir işde devam ve iltizamla emek çekip çalışmak. * Adet, usul, tarz, kaide. * Şân. * Emir. * Kâr. * Tardeylemek.
  • de'da : Her ayın son günü. * Şaban'ın son günü. * Çok karanlık gece.
  • de'l : Aldatmak. * Ahdi bozmak, sözü tutmamak.
  • de'lan : Ağır yük getirmiş hayvanın yab yab yürümesi.
  • de's : Yemek.
  • de'sa : Câriye.
  • de'z : Boğmak. * Bir şeyi doldurmak.
  • deaim : (Dıâme. C.) Destekler, payandalar, direkler.
  • deavi : (Davâ. C.) Dâvalar, mes'eleler.
  • deb' : Yumuşak yer. * Kuvvetle basmak. ◊ Vurmak, darb.
  • debabic : (Dibâc. C.) Dallı, çiçekli ipek kumaşlar.
  • debabis : (Debbus. C.) Topuzlar.
  • debabud : İki ırgaçla dokunan bir bez cinsi.
  • debar : Mahvolmak. Helâk olmak.
  • debat : (C. Debâ) Uçmayan çekirge.
  • debb : Hareket etmek. * Ağır ağır yürümek.
  • debbabe : Kale duvarlarını oymaya yarayan bir savaş aleti. Tank.
  • debbağ : Derileri sepileyip meşin, sahtiyan, kösele vesaire yapan.
  • debbe : (C.: Debbât) Matara dedikleri su kabı. * Yağ. Bal ve macun koyacak kaplar.
  • debbus : (C.: Debâbis) Topuz.
  • debdab : f. şan, şöhret. Azamet, haşmet, cesamet.
  • debdebe : Gürültü, patırtı. Gösteri için yapılan gürültü. Tantana. Haşmet.
  • deber : Savaşırken askerin bozulması, bozguna uğraması.
  • debeş : Evin esası.
  • debh : Belini büküp eğildiğinde, başını öne doğru fazlaca eğmek.
  • debib : Yürümek. * Harekete geçmek.
  • debir : f. Müsteşar. * Kâtib, yazıcı.
  • debistan : f. Mekteb, okul.
  • debkel : Bir araya toplanmış mal. * Derisi kalın, çirkin kimse.
  • debl : Küçük eşek. * Toplamak, cem'etmek. * Islah etmek.
  • debr : (C.: Dübur) Oğul kız topluluğu. * Bal arısı.
  • debre : (C.: Deberât-Dibâr-Edbür) Savaşırken askerin bozulması. * Bir evlek yer. * Vaktinden sonra gelmek.
  • debretmek : t. (Tepretmek) Kımıldatmak, harekete getirmek, oynatmak.
  • debş : Çekirgenin ot yemesi.
  • debs (dibâs) : Dibekde buğday döğmek.
  • debsa' : Çok fazla kırmızı olduğundan, siyah gibi görünen şey.
  • debub : Semizlik ve şişmanlığından dolayı yürüyemeyen deve.
  • debur : Batı rüzgârı. * Fırak, ayrılık. * Halef etmek.
  • debus : f. Topuz.
  • decac : (C.: Dücüc) Tavuk. * Horoz, tavuk ve piliç cinsi.
  • decace : (Dücâce, dicâce) Tavuk.
  • decc : Tavuğu çağırmak.
  • deccal : Hakkı bâtıl, bâtılı hak olarak gösteren. (Deccal'ın Cennet dediği Cehennem gibi, Cehennem dediği de Cennet gibi olacağı rivâyet edilir.
  • decdece : Tavuğa 'bilibili' diye seslenmek.
  • dececan : Ağırca, yab yab yürümek.
  • decen : Çok yağmur.
  • decl : 'Örtmek. * Devenin katranlanması. * Karıştırmak, yalan söylemek. Hakkı bâtıl; bâtılı hak diye göstermek. Anarşi çıkarmak. * Bâtılı hak gösteren. * Mübâlâgalı fâili; Deccaldır.' More…
  • decn : Bol yağmur, rahmet. * Havanın bulutlu olması. * Bir yerde mukim olma. Bir yerde oturma.
  • decran : Neşeli, sevinçli, bahtiyar kimse.
  • decucat : Ayakları kısacık dişi deve.
  • decv : Nikâh. * Çok karanlık, zulmet.
  • decye : (C.: Dücâ) Karanlık, zulmet.
  • dedektif : Fr. Hususi araştırma yapan, tâkib ve tarassudda bulunan polis.
  • deeb : Âdet, usul, kaide, an'ane.
  • def' : Ortadan kaldırmak, Öteye itmek. * Mâni' olmak. Savmak. Savunmak. * Himaye etmek. * Fık: Bir dâvayı müdafaa için başka bir dâva açmak.
  • def'a : Bir kerre.
  • def'aten : Hemen, birdenbire âni olarak. Beklenmedik anda. Bir def'ada.
  • def'ateyn : İki kere, iki defa.
  • def'î : Hemen, bir anda.
  • defa : Boynuz ve kanat uzunluğu. * Bir şeyin eğilip ikiye bükülmesi.
  • defaat : Kerreler, def'alar. Müteaddid.
  • defadi' : (Dıfda. C.) Kurbağalar.
  • defain : (Define. C.) Defineler.
  • defatir : (Defter. C.) Defterler. Not yazmağa mahsus kâğıttan beyaz kitablar.
  • defenni : Alaca renkli bir cins elbise.
  • defer : Koltuk kokusu gibi olan pis koku. * Yemeğe kurt düşmesi.
  • deff : Yan, cenb. * Kolay.
  • deffe : Yan, yüz. * Kitab cildinin iki tarafından herbiri.
  • defi' : Kızgın olan nesne.
  • defif : Ağır ağır gitmek. * Kuşun, ayakları yerde iken kanatlarını salıp hareket ettirmesi.
  • defin : (Defn. den) Medfun, defnedilmiş, toprağa konulmuş, gömülmüş, gömülü.
  • define : Para veya altın gibi eskiden saklanmış şeylerin bulunduğu yer. * Kıymetli eşya. Kıymeti ve değeri yüksek olan şeyler veya kimse.
  • defk : Atmak. Dökmek.
  • deflasyon : Fr. Paranın piyasada azalmasıyla satın alma gücünün artması.
  • defn : Gömmek, gömülmek. Cenazenin mezara gömülmesi.
  • defr : Kokmak.
  • defter : (C.: Defâtir) (Yunanca iki kanatlı manasına gelen bir kelimeden alınmıştır). Not yazmağa, ders için veya ticari hesablara mahsus kağıttan beyaz kitab. Pusula. * Liste.
  • defterdar : Defter tutan. Devletin gelir ve masraflarını tutan vazifeli memur. Eskiden Maliye Nâzırı bu nam ile anılırdı. Bir vilayetin maliye işlerine bakan memur.
  • defterdarlik : Eskiden maliye bakanlığı. * Şimdi vilâyetlerin mali işlerine bakan daire.
  • defva : Boyu uzun ağaç. Uzun boyunlu keçi.* Boynu uzun olan kadın.
  • dega : f. Hile, habislik, dolandırıcılık. * Hilekâr, dolandırıcı, habis. * Kalp para, bozuk akçe.
  • deh : f. İyi hoş. Lâtif, güzel. * Tabur. * Saf. ◊ f. On (10), aşer.
  • deh-sal : f. Gezegen, seyyare, yıldız.
  • deh-sale : f. On yaşında. On yıllık.
  • deh-yek : f. Öşr, onda bir.
  • deha : Çok akıllılık. Zekiliğin ve anlayışlılığın son derecesi. İleri görüşlülük, geniş ve çok güzel fikir sâhibi olmak. ◊ Yaymak, döşemek.
  • dehadar : f. Uyanıklık, zeki ve çok akıllı oluş.
  • dehaet : Dahilik, dehâ sahibi olma. Zekilikte, anlayışlılıkta çok yüksek olma.
  • dehak : Kırmak, kesmek. * Acı çektirmek, azap etmek.
  • dehakîn : (Dihkan. C.) Köy ağaları. * Köylüler, çiftçiler.
  • dehal : Aldatmak, mekir ve hile etmek.
  • dehalet : Sığınmak, aman dilemek, medet, yardım isteyiş.
  • dehaliz : (Dehliz. C.) Dehlizler, holler, koridorlar.
  • dehan : (Dıhen- Dahen) f. Ağız, Fem.
  • dehane : f. Küp, testi, fırın ve bunlara benzer şeylerin ağzı.
  • dehangüşa : f. Söyliyen, açılmış ağız, konuşan ağız.
  • dehar : f. Mağara, dağ mağarası. Kovuk. Çatlak.
  • deharir : Zamânın şiddetleri.
  • deharis : Belâ. Şiddet.
  • dehaz : f. Feryat, figan. Bağırıp çağırma. Yüksek sadâ ile medet isteme.
  • dehbel : Yemekte lokmanın büyük olması. * Bir kuş adı.
  • dehdak : Kesmek. Kat'.
  • dehdan (dehdehân) : Develerin bir yere toplanması.
  • dehdehe : Yuvarlamak, döndürmek.
  • dehdehî : f. Hâlis altun.
  • dehen : f. Ağız.
  • dehhaşe : Çok fazla derecede korkunç, dehşet verici.
  • dehişt : f. İttifak, ittihad, birlik. * Bir tarzda hareket, aynı şekilde hareket.
  • dehkel : Zahmet, meşakkat. * şiddetli ve meşakkatli zaman.DEHKEM Â : Yaşlı adam. İhtiyar adam.
  • dehl : Zamandan bir saat. * Azca nesne.
  • dehles : Kısa boylu kimse.
  • dehliz : (C.: Dehâliz) Hol, koridor. Ev ile kapı arası.
  • dehm : (C.: Dühum) Ansızdan gelmek. * Çok fazla miktarda asker. * Çok adet, kesret.
  • dehma : Belâ. Zahmet * Çömlek. * Çok adet, kesret, sayı çokluğu. * Kadim, eski. * Halis kırmızı koyun. * Koyu kızıl.
  • dehmak : Kesmek, kat'.
  • dehme : Yumuşak yemek.
  • dehmece : İhtiyar kişinin ayağında köstek var gibi yab yab yürümesi.
  • dehmeka : Yumuşak ve güzel yemek. * Her nesnenin yumuşağı.
  • dehmus : Cömert kişi. Kerim kimse.
  • dehn : Değnekle vurmak. * Yağmurun, yeri ıslatması. * Bir şeyi yağlamak. * Bir kimseye münâfıkane muâmele etmek.
  • dehna : Ova, sahrâ. Çöl, geniş veya susuz ova. * Bir yer ismi.
  • dehnec : Zümrüt gibi bir kıymetli taş.
  • dehr : Zaman, çok uzun zaman, ebedi. * Bin yıllık zaman. * Dünya.
  • dehr suresi : Kur'ân-ı Kerim'in 76. suresi olup Sure-i İnsan, Ebrar, Emşac, Hel Etâ Suresi de denir.
  • dehre : f. (Dahra) Testere gibi dişli ve eğri budama âleti. Bağ budamak için kullanılan testere gibi dişli olan bıçak.
  • dehrî : Dehr ve zamana dair ve müteallik. DEHRİYE : Devre ait. Zamana dair ve müteallik. * Âlemin ezelî ve ebedîliğini iddia edip âhirete inanmıyan münkir ve imansız bir fırka.
  • dehriyyun : (Dehrî. C.) Dehriye fırkasından olanlar.DEHS (Dehâs) : İçine ayak batan yumuşak yer.
  • dehş : f. Bulanıklık, karanlık. Zulümat. * Bir işe başlama.
  • dehş(e) : Tenbel olmak.
  • dehşet : Korkup kaçılacak şey. Ürkmek, şaşmak. Korku ve telâş içinde olmak.
  • dehşet-efşan : f. Korkunç, korku ve dehşet saçan, ürkütücü.
  • dehşet-engiz : f. Çok dehşet verici. Çok korkutucu.
  • dehüm : f. Onuncu.
  • dehun : f. Hatırlama, ezber okuma.
  • dehver : Cem'etmek, toplamak. * Lokmayı büyük yapmak.
  • dehy (dehâ) : Kişinin fikir ve ferâsetinin isabetli ve doğru olması.
  • dehya : Te'kid için 'Dahiye' lâfzına sıfat yapılır. 'Dâhiye-i dehya' gibi.
  • dejenere : Fr. Bozulma, soysuzlaşma.
  • dek : t. Edat olup zaman ve mekân için kullanılır. 'Hatta, tâ, kadar' mânalarına gelir. Meselâ: Akşama dek çalıştım. ◊ f. Desise, hile, dolandırıcılık. * Sâil, dilenci. * More…
  • dek-baz : f. Hileci, hilekâr, oyuncu, aldatıcı.
  • deka' : (C.: Dükk-Dükük-Dekâvât) Hörgücü arkasına düşmüş dişi deve.* Kaygan yer.
  • dekaik : (Bak: Dakaik)
  • dekakin : (Dükkân. C.) Dükkânlar.
  • dekametre : yun. On metrelik uzunluk birimi.
  • dekan : Lât. Üniversitelerde bir fakültenin başkanı.
  • dekar : Lât. Bin metrekarelik ölçü birimi.
  • dekdak : (C.: Dekâdik) Kum yığını.
  • dekdeke : Yerin deprenmesi. * Sancıma. * Def etme, kovma.
  • dekele : Sıvı balçık. Kuvvetleriyle gururlanıp sultanın emrine uymayan kavim.
  • dekik : Tam bir yıl.
  • dekk : (C.: Dekeke) Vurmak. * Dökmek. * Parça parça etmek. Delil.
  • dekke : Ufalanmak. Pâre pâre olmak. * Vurmak, döğmek. * Seki, sofa.
  • dekken : Hurdahaş olmak, yerle bir olma, ufalanmak, parça, parça olmak.
  • dekor : Fr. Süs. Bir sahneyi mütenasib bir nizamla süslemek.
  • dekoratör : Fr. Dekor ve dekorasyon yapan sanatkâr.
  • dekovil : Fr. Ray aralığı 60 cm. yahut daha az olan küçük demiryolu.
  • del'as (del'ak) : Büyük, kuvvetli deve.
  • delab : (Dülâb) (C.: Degâlib) Bâzısı su ile ve bâsızı da hayvan ile döndürülen su çekmeğe mahsus çark.
  • delail : (Delil. C.) Deliller. Bürhanlar. İsbât vasıtaları.
  • delak : Sansar.
  • delal : Cilve, naz, işve. İnsana güzel ve sevimli görünecek hâl, durum.
  • delalat : (Delâlet. C.) Delâletler, alâmet olmalar,yol göstermeler, kılavuzluklar.
  • delalet : Delil olmak. Yol göstermek. Kılavuzluk. Doğru yolu bulmakta insanlara yardım etmek. * İşaret.
  • delas : Yumuşak ve berrak şey.
  • deldel : (Deldâl) Deprenmek.
  • dele : (C.: Delâ) Kova.
  • delec : Gecenin evvelinden gitmek.
  • delef : Tekaddüm etmek, ileri geçmek. Önde bulunmak.
  • delehmes : Arslan. * Bahâdır, kahraman. * Çeri. * Kuvvetli kişi. * Çok karanlık olan gece.
  • deles : Karanlık. * Yaz sonunda yapraklanır bir ot. * Bir şeyi gizlemek.
  • delh : Heder olmak, boşa ve faydasız olarak gitmek.
  • deli' : Âsan yol, kolay olan yol.
  • delif : Yavaş yürümek.
  • delik : Hurma ve yağdan yapılan bir yemek. * Oğmaç aşı. * Rüzgârın yerden savurup tozuttuğu toprak. ◊ f. Gül tohumu.
  • delil : Kılavuz. Doğru yolu gösteren. Meçhûlü keşfetmekte ve malumun sıhhatını isbat etmekte vasıta ve âlet ittihaz olunan husus. * Beyyine. Bürhan.
  • delk : f. Eski ve yamalı elbise. Dervişlerin giydikleri eski aba. * Kılıcı kınından çıkarmak. ◊ Oğuşturmak. El sürtmek. Oğmak.
  • dell (dilâl) : Naz. * Hey'et. * Güzel ahlâk.
  • dellak : (Delk. den) Hamamlarda müşterileri keseleyip yıkayan kimse, tellâk.
  • dellal : İlân edici. Yüksek sesle bildiren. * Müşterileri çeken. Davet eden. * Hakka davet eden.
  • dels : Karanlık, zulmet. * Bir şeyi saklamak, gizlemek. * Sonbaharda yapraklanan bir ot çeşiti.
  • delta : yun. Nehirlerin taşıdığı toprakların (alüvyonları) akarsuyun, denize veya göle döküldüğü yerde yığılmasıyla meydana gelen kısım.
  • deluk : Dişleri kırılmış ve kütelmiş olan yaşlı deve. * Kınından çıkması kolay olan kılıç.
  • delv : (Delve) Kova. Su koyulan ve kuyudan su çekilen bakraç. * Oniki burçtan birinin adı.
  • delz : Vurmak, darb.
  • dem : f. Nefes. Soluk. * Ağız. * Nazar. * An, vakit, saat. * Koku. * Kibir, gurur. * Âli, yüksek. * Körük. ◊ Kan.
  • dem vurmak : t. Bir şeyden gelişigüzel bahsetmek.
  • dem' : Göz yaşı. Sürurdan veya keder sebebiyle ağlama neticesi gelen göz yaşı.
  • dem'a : Bir damla göz yaşı.
  • dem'a-riz : f. Ağlıyan, gözyaşı döken.
  • dem'an : İçi iyice dolmuş olan. Ağız ağıza dolu kap.
  • dem-beste : f. Sesi soluğu kesilmiş, susmuş.
  • dem-güzar : f. Yaşayan, vakit geçiren.
  • dem-keş : f. Nefes çeken, soluk çeken. * Devamlı öten bir güvercin cinsi. * Kaval, ney gibi çalgıları devamlı üfürenler. * Bazı kuşların, kübbül gibi uzun uzun ötenleri. * Şarap içen.
  • dem-keşide : f. Kafadar, arkadaş.
  • dem-saz : f. Arkadaş, refik, hem-dem, dost. Sırdaş.
  • dem-sazî : f. Dostluk, arkadaşlık. Sırdaşlık.
  • dema : f. Her zaman. Vaktâki. * Soluk. Nefes. Hastalık sebebiyle tez tez solumak. * Ürpermek. * Dem. An.
  • demadem : f. Zaman zaman. An be an. Sık sık. Her vakit.
  • demagog : yun. Demagoji yapan kimse.
  • demagoji : yun. Halkı kendi menfaati için okşama siyâseti. Halkın hoşuna gidecek sözlerle insanların sevgisini kazanarak kendi maksadını elde etmeğe çalışmak. Halk avcılığı. Cerbeze.
  • demak : Tipi (Kış gününde rüzgârın karı her tarafa savurmasıdır.)
  • demal : Ters. * Ekşimiş hurma.
  • demame : Çirkinlik.
  • deman : f. Heyecanlı. Hiddetli, hiddete kapılmış. * Vakit, zaman. An. * Bağırıp çağırma, feryat, figân. * Heybetli, güçlü, kuvvetli, azametli, cesim. * Kükremiş.
  • deman(i) : Ters, terslik.
  • demankeş : f. Zaman, müddet, vakit, an.
  • demar : f. Helâk, mahv, telef, ölüm, mevt.
  • demar-âver : f. İntikam alan, müntakim. Helâk eden.
  • dembedem : f. Bazan. Vakit vakit. Arasıra.
  • demc : Dühul etmek, girmek. * Mestur olmak, örtünmek.
  • demcele : (C.: Demâcil) Şişman kadın. * Huyu, hilkati güzel, iyi kadın.
  • demdem : Yüce, yüksek yer.
  • demdeme : f. Hiddetli söz. Avâz. Hoşa gitmeyen sesler. * Sinek vızıltısı. * Öğütmek. Sürte sürte ezmek. * Azab vermek, eziyet etmek. * Hile. * Davul. * şöhret, nam, ün.
  • deme : f. Ateş körüğü.
  • demekmek : Katı, şedid. * Çok kuvvetli kimse.
  • demendan : f. Cehennem. * Ateş, nar.
  • demende : f. Saldırıp kükreyen. * Üfleyen.
  • demes : (C.: Dimâs) Yumuşak kumlu yer.
  • demeşk (dimeşk) : Şam şehri. * Yürüğen kuvvetli, seri deve.
  • demevî : Kana dâir, kana mensub ve müteallik. * Mc: Asabi, sinirli. Kanın çokluğu sebebi ile hâsıl olan mizaç.
  • demg : Başı, dimağa erişinceye kadar yarmak. Dimağa vurmak. * Güneşin sıcaklığı dimağa tesir etmek.
  • demim(e) : Çirkin ve kısa boylu kimse.
  • demk : Hız. Sür'at.
  • deml : Yeri terslemek. * Yara, cerh.
  • demles : Kaba, galiz nesne.
  • demma' : Mütekebbir gönüllü, gururlu kimse.
  • demne : f. Fırın ve ocak bacası.
  • demode : Fr. Modası geçmiş, kimse kullanmaz hâle gelmiş olan.
  • demokrasi : 'yun. (Demos: Halk; Kratia: İdare, iktidar) Halk iktidarına dayanan hükümet şekli. Devlet iktidarını elinde bulunduranların, halkın çoğunluğunun iradesiyle seçildiği hükümet şeklidir. More…
  • demokrat : Demokrasi taraftarı.
  • demokratik : Fr. Demokrasiye uygun.
  • demrag : Çok kırmızı olan.
  • dems : Örtmek. Defnetmek, gömmek.
  • demşinas : f. Hikmetli davranan, akıllı.
  • demuk : Sür'atli, seri, hızlı.
  • demy : Kan, dem.
  • den' : Horluk, zelillik.
  • dena' : Arkanın yumru olması, kamburluk.
  • denaet : Alçaklık, çok fena hareket. Zillet, kötü mizac. * Asılsızlık, aslı olmamak.
  • denaet-kârâne : f. Alçakçasına, alçakça.
  • denanir : (Dinar. C.) Dinarlar.
  • denaset : Kirlilik, paslılık, temiz olmayışlılık.
  • denavet : Yakın olmak, yakınlık.
  • denaya : (Bak: Deniyyât)
  • dendane : f. Diş tanesi. * Çark vesaire dişi.
  • dendene : f. Mırıltı, homurdanma. Ağır ağır, dudak kıpırtısıyla, yavaş yavaş söylenen söz.
  • denef : İyileşmeyen hastalık.
  • denen : Bir kişinin belinin bükülüp eğri olması. * Kolları çok kısa olmak. * Hayvanların ayakları kısa ve göğüsleri yere yakın olması.
  • denes : (C.: Ednâs) Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset.
  • deney : (Bak: Tecrübe)
  • deng : f. Hayran, şaşkın, şaşmış olan, ahmak, ebleh, bön, sersem. * İki katı maddenin tokuşmasından hasıl olan ses. * Pergel noktası.
  • deni : (C.: Deniyyât) Soysuz, alçak, ahlâksız. * Dünyaya âit, fâni ve geçici. * Yakın, karib.
  • deni' : Hor, zelil.
  • denie : Eksik, noksan, nakise.
  • denis : Kirli, paslı.
  • deniyyat : (Denâya) (Denî. C.) Ahlâksızlıklar, aşağılık şeyler.
  • deniyye : Kaftan düğmesi, elbise düğmesi.
  • denn : (C.: Denân) Küp.
  • depresyon : Fr. Maddi veya manevi çöküntü. İç sıkıntısı.
  • der-akab : f. Hemen, derhâl, çabuk, arkasından, akabinde.
  • der-amed : f. Gelir.
  • der-an : f. Derhâl, o anda, hemen.
  • der-ban : f. Kapıcı, kapıya bakan.
  • der-bar : f. Ev kapısı.
  • der-beder : f. Serseri, kapı kapı dolaşan. * Dağınık, perişan.
  • der-bend : f. Dağda ve tepede zahmetlerle geçilen yer, dar geçit, boğaz. Hudut. Kale. * Anahtarsız kapı.
  • der-best(e) : f. Kapalı kapı. * Kapanmış susmuş.
  • der-hast : f. Arzu, taleb, istek, dilek. * Dilekçe, istida.
  • der-kâr : f. Mâlum, âşikâre olan. * İçinde olan. İçte bulunan.
  • der-kemin : f. Pusu bekleyen, pusuda olan.
  • der-niyam : f. Kınına sokulmuş, kınında, kılıfta.
  • der-saadet : f. Saadet kapısı. İstanbul'un eski ismi.
  • dera : f. Çan, çıngırak.
  • derahim : (Dirhem. C.) Dirhemler. Okkanın dörtyüzde birleri. * Akçeler, paralar.
  • derahis : Şiddetler.
  • derare : Deyyus. Karısının kötü hâllerini görmemezlikten gelen kişi.
  • derari : f. (Dürrî. C.) Parlak yıldızlar. * Renkli şeyler.
  • deraz : f. Uzun, tavil.
  • derb : (Dürb) Bir şeyi âdet edinmek. * Dadanmak, alışmak. * Haslet, cür'et. * Tecrübe etmek. * Denemek.
  • derc : İçine almak. Katmak. * Kitaba koymak. * Nakışlı kâğıt üzerine yazılan yazı. * Hattatın yazılmış kâğıt tomarı.
  • dercan : f. Can içinde.
  • dercan etmek : Can içine almak, hayatını ona vermek.
  • derçin resmi : Kesilen hayvanlardan alınan bir cins vergi.
  • derd : f. Tasa, keder, kaygı. * Hastalık, illet.
  • derd-aşina : f. Dert görmüş, mihnet görmüş kişi.
  • derda : f. Yazık! Vah vah!
  • derdab : Sadâ, ses.
  • derdak : (C.: Derâdik) Küçük çocuklar. * Her şeyin küçüğü.
  • derdar : Servi ağacından bir sınıf.
  • derdebis : Belâ. * Zahmet. * Boncuk. * Yaşlı kişi.
  • derdmend : f. Tasalı, kaygılı, dertli.
  • derdnak : f. Dertli, kederli, kaygılı, tasalı.
  • derdur : Su çevriği, girdab. * Derin çukur yer.
  • derebeyi : Ortaçağda kendi arazisi içindeki insanlara istedikleri gibi hükmeden, devamlı olarak birbirleriyle savaşan geniş toprak sahiplerinden her biri. * Mc: Asi, zorba.
  • derecat : (Derece. C.) Dereceler, basamaklar, kademeler, yükseklikler, mertebeler.
  • derece : (C.: Derecât) Yukarıya çıkacak basamak. * Dairenin bölündüğü dilim. 360 kısmın beheri ki, açıları ölçmeye yarar. * Termometrenin bölündüğü kısımların beheri. Mertebe, paye. * Miktar, rütbe. More…
  • dered : Ağızda diş olmamak.
  • derek : Urgan ucuna eklenip, kovanın kulpuna bağlanan ip parçası (urgan suya değmesin diye) * Kiriş uçlarında olan halka (yayın başlarına geçirirler.)
  • dereka : (C.: Deruk) Sığır derisinden yapılan kalkan.
  • derekât : Aşağılık dereceleri. En aşağı mertebeler.
  • dereke : Aşağı inen basamak. Aşağı mertebe. * Sıfırın altındaki derece. Düşüklük.
  • derekî : Gerileme.
  • derem : Baldır etli olduğundan dolayı topuğun görünmeyip belirsiz olması ve sâir kemiklerin etlilikten belirmeyip örtülmesi. * Ağızdan dişlerin dökülüp yerini et bürüyüp belirsiz olması. * Davarın More…
  • derem-güzin : f. Sarraf.
  • derem-sera : f. Para basılan yer.
  • dereman : Kişinin adımlarının birbirine yakın olması. (O kimseye 'dârim' derler).
  • deren : Kir, vesah.
  • derende : f. Yırtan, yırtıcı.
  • derer : Kasdetmek.
  • deres : Nişanın belirsiz olması. * Kaftanın eskimesi. * Evin köhne olması.
  • dergâh : (Der-geh) f. Cenab-ı Hakk'a ibadet edilen yer. * Büyük bir huzura girilecek kapı. Kapı. Padişahların kapısı. * Şeyhlerin tekkesi.
  • dergiş : f. İzdiham, çok kalabalık. * Bir zerdali cinsi.
  • derh : Men etmek, engel olmak.
  • derhal : f. şimdi, hemen, bu anda, vakit kaybetmeden.
  • derhem : f. Karışık, karmakarışık. * Muztarib, sıkıntılı, ıztırab çeken. * İncinme.
  • derhişte : f. Cömertlik, sehavet.
  • derhor : f. Lâyık, münasib, uygun, yakışır, derhuş, sezâ, şâyeste. (Derhurd da denir.)
  • derhuş : f. Derhor, lâyık, münasip, muvafık, uygun, yakışır, şayeste.
  • deri : f. Farsçanın sahihi, fasih olanı. (Kapı demek olan 'der' ismi Farsça olduğu halde Arapça sayılarak müennesi 'deriyye' yapılmıştır.) * Havası hoş ve lâtif. Yeşilliği bol More…
  • deriçe : f. Küçük kapı, oyma kapı. Pencere.
  • deride : f. Yırtık, yırtılmış.
  • derir : Yürügen davar.
  • deris : (C.: Dirsân) Eski kaftan, eski elbise.
  • deriyye : Avcıların gizlenip av gözledikleri yer.
  • derk : En aşağı kat, her şeyin dibi. Aşağı inen basamak. * Anlamak.
  • derkaa : Kaçmak, firar.
  • derketmek : Bir şeyin en esasını, dibini öğrenmek, iyice anlamak.
  • derma' : Topuğu belli olmayan, şişman kadın. * Tavşan. * Kırmızı yapraklı bir acı ot.
  • derman : f. İlâç, tiryak. * Çare-i necat, kurtuluş sebebi. * Tâkat, güç, kuvvet.
  • dermande : (c.: Dermândegân) f. Âciz, beceriksiz, biçare, zavallı.
  • dermek : Çok beyaz olan un. * Beyaz ekmek.
  • dermeyan : (Der-miyân) f. Ortada olan şey, arada.
  • dermeyan etmek : Anlatmak, söylemek, iddia ve defi'de bulunmak. Beyân. İleri sürmek.
  • dernek : Eğlence için yapılan toplanma. * Düğün. * Cemiyetler kanununa göre kurulmuş cemiyet.
  • derpey : f. Hemen, ardı sıra.
  • derpiş : f. Önde olan, göz önünde bulunan.
  • derr : İyi iş. İyilik. Mahz-ı hayır. * Zat, kimse. Hod. Nefs. Bir kimsenin zâtı. * Yüzün tazeliğinin, teravetinin hastalıktan dolayı gitmesinden sonra, iyi olup düzelmesi.
  • derrace : Eskiden kullanılan bir çeşit harb âletidir ki, üstü sığır derisi ile örtülü olup, tekerlekleri içinde dönerdi. * Bisiklet.
  • derrak : (Derk. den) Çok dikkatli olan, çabuk anlayan, anlayışlı, müdrik.
  • derrar : Yün eğerdikleri iğ.
  • ders : Tenbih, tâlimat, vazife. Bir şeyi öğrenmek için muallim veya o işi iyi bilen birisinden azar azar alınan vazife. * Akıl.
  • ders-han : f. Ders okuyan, talebe, öğrenci.
  • dersec : Mercimek.
  • dershane : f. Sınıf, ders verilen yer, ders yeri.
  • deruc : Hızlı esen rüzgâr, fırtına.
  • deruhde : f. Üstüne almak. Kendini vazifeli bilmek. * Üzerine alınan iş.
  • derun : f. İç taraf. Dâhil. * Kalb.
  • derunî : f. Gönülden, içten.
  • derva(h) : f. Şaşkın, şaşırmış olan, hayran. * Başaşağı asılmış. * Lâzım, zaruri, lüzumu olan, gerekli.
  • dervah : f. Hastalıktan yeni kurtulan, iyice kendisine gelemeyen kimse. * Sağlam, metin, muhkem. * Doğru, asıl, gerçek. * Yiğitlik, cesaret, cesur olmak, şecaat. * Ayıp, utanma. * Sertlik, kabalık. More…
  • dervaze : f. Kapı. Şehir. Şehir kapısı, kale kapısı.
  • derviş : f. Gayet mütevazi ve kanaatkâr olan. * Kimsesiz, fakir. * Mâneviyâtla gönlü zengin olan fakir. * Mürid veya şeyh.
  • dervişân : (Derviş. C.) f. Dervişler.
  • dervişâne : f. Dervişe yakışır halde, saflık ve kalenderlikle. Müstağni ve fakir bir surette.
  • dery : Bilmek.
  • derya : f. Deniz, bahr.
  • derya-bend : f. Liman. * Tersane.
  • derya-neverd : f. Denizde dolaşan, denizde gezen.
  • derya-nuş : f. Çok fazla içki içen.
  • deryab : f. Akıllı, anlayışlı, müdrik.
  • deryaçe : f. Göl, küçük deniz.
  • deryan : Bilmek, ilim.
  • deryaniye : Hörgücü ikiden fazla olan sığır nevi.
  • deryuz : f. Dilencilik.
  • derzen : f. İğne.
  • des : f. Eş, eşit, müsâvi, benzer, denk.
  • des' : Def'etmek kovmak. * Ağız dolusu kusmak.
  • desais : (Desise. C.) Vesveseler, desiseler. Gizli hileler.
  • desak : Bir kabın dolduktan sonra taşıp dökülmesi.
  • desatir : (Düstur. C.) Düsturlar, kaideler.
  • desem : (C.: Düsum) Yağ. * Uyuz.
  • desen : Fr. Eşyanın, rengini göstermeden, yalnız şeklinin bir satıh üzerine çizilmişi. * Bir kumaşı süsleyen şekiller.
  • desfan : (C.: Desâfi) Bir şeye tâlip olan kişi.
  • desi' : İki omuz arasında boyun battığı yer.
  • desia : Atâ, bahşiş, hediye. * Huy, hulk, tabiat.
  • desik : Dolu nesne.
  • desimetre : Fr. Metrenin onda birine eşit uzunluk birimi.
  • desis : (C.: Desâyis) Gizlenmiş, gizli.
  • desise : Gizli hile, oyun.
  • deşişe : Bulgur.
  • desisekâr : f. Hileci, hile yapan.
  • desisekârâne : f. Hilekârcasına. Desise ve hile edene yakışır surette.
  • deskere : f. Şehir ve kasaba, il ve ilçe. * Hasta insan, eşya vs. taşımaya yarayan tahta. ◊ (C.: Desâkir) Dağ başında olan harab kale. * Küçük köy.
  • desma : Siyah olan nesne.
  • desmere : (C.: Desâmire) Dağ başında olan harap yıkık kale.
  • deşne : f. Hançer.
  • despot : yun. Rum piskoposu. * Eskiden Bizanslı ve Balkanlı derebeyi.
  • desr : (C.: Dusur) Bürünmek, örtünmek. * Çok olan mal. ◊ Def'etmek, kovmak.
  • dess : Yavaş yağan yağmur. * Acıtıcı derecede dövmek. * Def'etmek. ◊ Gizlenmek. * Örtmek.
  • dessas : Çok aldatıcı, çok desiseci.
  • desse : Toprak içinde gömülüp yatan bir nevi yılan.
  • dest : f. El, yed. * Mc: Kudret, fayda, nusret, galebe. * Düstur. * Tasallut. * İkmâl. * Âlî makam. Meclisin şerefli yeri. ◊ (C.: Düsut) Dört bucaklı yastık ve elbise. * Hile.
  • deşt : f. Bozkır, çöl, sahra. Kumluk ve nebatsız geniş arazi.
  • dest ü pâ(y) : El ve ayak.
  • dest-alay : f. Bulaşık el, bulaşmış el.
  • dest-be-dest : f. Elden ele, el ele. * Peşin satış. * Birbirine bitişik olan.
  • dest-beste : f. El bağlamış, eli bağlı.
  • dest-bürd : f. Kuvvet, kudret. * Üstünlük, zafer, muvaffakiyet.
  • dest-bus : f. El öpme.
  • dest-diraz : f. El uzatan, zulmeden. * Sarkıntılık etme, el uzatma.
  • dest-gâh : f. İş yeri, tezgâh. * İktidar, servet, kuvvet.
  • dest-gir : f. Muavenet. Arka olmak. Tutucu, yardımcı, muin. Zahir.
  • dest-güşa : f. Avuç açan el açan.
  • dest-güzar : f. İmdada yetişen, yardım eden, yardımcı.
  • dest-huş : f. Oyuncak.
  • dest-i gaybî : f. Görünmez el, inâyet-i İlâhi. * Mc: Allah'ın yardımı.
  • dest-i rast : Sağ el, sağ taraf.
  • dest-keş : f. Gözleri görmeyen bir kimseyi ellerinden tutup dolaştıran. * Kazanç. Kâr. * Yay gibi elde kolaylıkla idare olunabilen şey. * Dilenci. * Bir işten vazgeçen.
  • dest-mal : f. Elbezi.
  • dest-maye : f. Sermaye, elde olan şey.
  • dest-muze : f. Armağan, hediye.
  • dest-pak : f. Fakir, fukara. * Mendil. * Dindar.
  • dest-renc : f. El emeği. El ile yapılan iş. * Ücret, kazanç, kâr.
  • dest-res : f. İsteğine ulaşan, elini yetiştiren. * Kudret, zenginlik, iktidar.
  • dest-suze : f. Nişanlı kız.
  • dest-vane : f. Savaşta giyilen demirden yapılmış eldiven. * Kadınların kollarına taktıkları süs eşyası, bilezik. * Meclisin baş kısmı.
  • dest-var(e) : f. Çoban değneği. Baston. * El bileziği. * Ele benzer, el gibi, el kadar.
  • dest-yar : f. Yardımcı, muin. Arka.
  • dest-yarî : f. Yardım, muavenet.
  • dest-zen : f. Tutunma. * El uzatma.
  • destak : Şarabın beyazlığı ve dökülmesi.
  • destan : f. (Dest. C.) Eller. * Hikâyeler, masallar. * Hile, tezvir, mekir. * Meşhur Zâloğlu Rüstem'in babasının nâmı.
  • destar : f. Sarık, imâme, başa sarılan tülbent.
  • destar-çe : f. Mendil.
  • destarbend : f. Sarık saran, sarıklı.
  • deste : f. Tutam, bağ, demet, kabza. * Muin, mededkâr. * Süpürge. * Küstah.
  • deste-çub : f. Sopa, değnek.
  • deste-dad : f. El veren, yardım eden.
  • deste-dad-i teslim : f. Teslim elini veren, itaat eden, uyan.
  • destec : Desti. * Kola takılan bilezik.
  • destek : f. Bir şeyin yıkılıp devrilmemesi için, o şeye vurulan payanda, dayanak. * Küçük el. * Yün ve pamuk gibi şeyleri eğirmeye yarıyan âlet.
  • desti : f. Testi.
  • destine : f. Bilezik, el bileziği.
  • destroyer : ing. Çok sür'atli giden küçük savaş gemisi, torpido muhribi.
  • destur : f. İzin, müsaade. Şerlilerden kurtulmak için söylenen söz. * Allah'ın inayeti.
  • destur (düstur) : Asıl. * Kanun. * Vezir-i azam, baş vezir.
  • detektif : (Bak: Dedektif)
  • determinant : Fr. Denklemlerin çözümlerini rahatlıkla bulmaya yarayan matematiksel tablo.
  • dev : şeytan, ifrit, cin.DE'V : Aldatmak, hud'a.
  • deva : İlâç, çare. Hastalığın iyi olmasına sebeb olan gıda.
  • deva-saz : f. Çâre bulan, ilâç tertip eden.
  • devabb : (Dabbe. C.) Binek hayvanları. Hayvanlar. * Yürüyenler.
  • devac : f. Üste örtünecek şey. Yorgan.
  • devadar : f. Devâlı, devâ verici, iyileştiren.
  • devahi : (Dâhiye. C.) Büyük belâler. Afetler. Kazâlar. * Çok üstün zekâ sahipleri.
  • devahil : (Dâhile. C.) İçler, batınlar.
  • devahin : (Dâhine. C.) Duman çıkaran bacalar.
  • devai : (Dâiye. C.) Batından, içten gelen bir duyguyu teşvik edici hâlât.
  • devaî : (Devâiye) İlâç cinsinden. İlâca âit ve müteallik. Devaya dâir.
  • devair : (Dâire. C.) Daireler. Resmî işlerin görüldüğü yerler.
  • devalüasyon : Fr. Paranın değerinin düşürülmesi.
  • devam : Bir halde bulunma, sürekli olma, daimîlik. * Bir işe veya bir memuriyete gidip gelme. * Sebat.
  • devan : f. Hızlı yürüyen, koşan, seğirten.
  • devanik : (Dânık. C.) Bir dirhemin dörtde birleri.
  • devar : Baş dönmesi hastalığı.
  • devari' : (Dır. C.) Zırhlar. Zırhlılar. Zırhlı gemiler.
  • devat : (C.: Devâyât) Divit.
  • devavin : (Divân. C.) Divânlar, eski şairlerin şiirlerini topladıkları kitablar.
  • devb : Kötü hâl.
  • devbel : Bir karar üzere durup büyümeyen küçük eşek.
  • devdat : Çocukların oyun oynadığı yer.
  • devderî : Kısa boylu cariye.
  • devende : f. Seyyah. Seyahat eden, gezen, dolaşan.
  • deveran : Dönüş, dolaşmak. Tedavül. Yerinde durmamak. Devretmek.
  • devf : Suda ıslamak. * Irak etmek, uzaklaştırmak. * Misk ezmek.
  • devh : Hor, hakir olmak. Hor, hakir etmek. * Kahretmek.
  • devha : (C.: Devah-Devâyih) Büyük ağaç.
  • devir : (Devr) (C: Edvâr) Nakil. Birisinin uhdesinden diğerinin uhdesine geçirmek. * Bir şeyi sonuna kadar okuyup bitirmek. Geçmiş dersleri hatırlama. * Bir şeyin çevresinde dolaşmak. Dönme. * More…
  • devir dairesi : Denizde geminin çeşitli hızla ve muhtelif dümen açısı ile çizdiği dâire.
  • devirli : Fiz: Müsavi zaman aralıkları ile tekrarlanan hareket. Periyodik.
  • deviye : Otsuz sahrâ. Otu olmayan çöl
  • deviyy : Nerden geldiği anlaşılamayan sesler, gürültüler, patırtılar.
  • devk : Döğmek. * Karışmak.
  • devke (deveke) : Karışmak, ihtilât.
  • devkes : Arslan. * Çok adet, çok miktar.
  • devle (düvle) : Devlet kelimesinin Arapça tabirlerde geçen bir şekli. * İki asker muharebe ettiklerinde birinin diğerine galip olması.
  • devlet : Sınırları belli olan bir memleketin sahibi olan insanların kurduğu siyasî, hukukî, idarî mahiyetteki merkezî teşkilât.
  • devlet ü ikbal : Ulviyet ve iyi tâlih.
  • devlet-abadî : f. Hindistan'ın Devlet-âbâd şehrinde imal edilen ve güzel san'atlarda kullanılan bir çeşit kâğıt.
  • devlethane : f. Ev, köşk, konak.
  • devletli (devletlü) : f. Eskiden vezir ve müşir gibi büyük rütbeli kimselere verilen bir ünvan.
  • devletlü necâbetlü : Osmanlılar zamanında şehzâdeler için kullanılan bir tabirdir.
  • devletlü re'fetlü : Eskiden seraskerler için kullanılan ünvan.
  • devletlü semâhatlü : Zamanında Şeyh-ül İslâmlara verilen bir ünvan.
  • devr : f. Casus, hafiye. ◊ (Bak: Devir)
  • devr-han : f. Kur'an-ı Kerim'i devamlı okuyup devreden kişi.
  • devrak : Şarap ölçeği.
  • devran : Devir, felek, zaman, deveran, dünya.
  • devranî : Deverana âit ve müteallik.
  • devre : (C.: Devrât) Dönüş dönme, dönem. * Birkaç yıldan meydana gelen zaman süresi. * Elektrik devresi. Üzerinden elektrik akımı geçmekte olan bir iletken yolun tamamı.
  • devriy : (Devriyye) Geceleri gezen kol takımı, gezici karakol. * Bülbül, karatavuk, sığırcık ve bu gibi kuşların dahil olduğu sınıf.
  • devriyye : Osmanlı İmparatorluğu devrinde ilmiye sınıfına mahsus bir pâye.
  • devs : Ziynet etmek, süslemek. * Bir şeyi ayağı ile basıp çiğnemek.
  • devş : Fâsid olmak.
  • devsere : Büyük, semiz, kuvvetli deve.
  • devv : Otsuz çöl.
  • devvar : Durmayıp dönen, devreden. Devredip gezen. * Gerdân. * Kâbe-i Muazzama'nın bir adı. * Haremden alıp beraber tavaf edilen taş.
  • devvare : Geo: Daireler çizmeye yarayan bir âlet, pergel.
  • deyabüz : İki ırgaçla dokunan bez.
  • deyacir : (Deycür. C.) Karanlıklar, zulümatlar.
  • deybub : Koğucu, dedikoducu.
  • deycuc : (C.: Deyâcic) Karanlık, zulmet.
  • deycur : (C.: Deyâcir) Karanlık.
  • deydan : Edep. * Âdet.
  • deyden : Edep. * Âdet.
  • deydenet : Âdet, usul.
  • deydenun : Toplamak. * Haslet, huy, âdet. * Oyun.
  • deyh : (C.: Diyeha) Hor ve rezil olmak.
  • deyku' : Katı, şedid.
  • deylem : Karıncaların ve kenelerin toplandığı yer. * Belâ. * Zahmet. * Düşman. * Türaç kuşunun erkeği. * Cemaat. * Bir kabile adıdır ve ehline 'Deylemî' derler.
  • deymas : (C.: Deyâmis) Hamam. * Alçak zemin.
  • deymum : Devamlı, berkarar, zevalsiz.
  • deymumet : Daimlik, devam, dâimiyet.
  • deymumî : Devamlılık, devam, dâimiyet.
  • deyn : Borç. Verilmesi lâzım gelen şey. * Fık: Zimmetinde sâbit olan şey.
  • deyr : (C.: Edyâr) Kilise, manastır. * Âlem-i insaniyet, insanlık âlemi.
  • deyranî : Manastır adamı.
  • deyrhane : f. Kilise, manastır.
  • deysak : (C.: Deyâsik) Uzun yol. * Beyaz olan şey.
  • deysan : Cömertlik.
  • deysem : Köpekten olmuş kurt eniği. * Sultan böreği denilen kırmızı çiçekli bir ot.
  • deyseme : İnci.
  • deyyan : Herkesin hesabını ve hakkını en iyi bilen ve veren. Hâk Teâla. Kahhar. Hâsib. Hâkim. Kadir. Râi. Cenâb-ı Hak.
  • deyyar : Bir kimse. Ehad. * Yurt sahibi birisi. * Manastır sahibi.
  • deyyas : Kaba, galiz olan kimse.
  • deyyus : Derare. Karısının kötü hâllerine göz yuman ve ses çıkarmayan adam.
  • di : f. Dün, dünkü gün, bugünden bir evvelki gün.
  • di'bil : Belâ. * Meşakkat, güçlük.
  • di'dan : Devenin çok yelmesi. * Bir şeyi örtmek.
  • di'f : (C.: Ez'âf) Her nesnenin bir misli miktarı.
  • di'îl : Ölüme yakın olan hasta deve. * Kurbağa yumurtası.
  • di'îs : Süngü ile çok vuran kimse.
  • di'liye : Deve kuşunun dişisi.
  • di's : Kum. * Kumdan yığılmaş yumuşak tepe.
  • di've : Nesep dâvâsı etmek. * Yalan dâvâ etmek.
  • di'zabe : Kısa boylu ve eti çok olan kimse.
  • dia : Rahat.
  • diabe : Davet.
  • diae : Şehadet parmağı.
  • diam(et) : Binaya vurulan destek, direk, payanda. * İleri gelen, makamca yüksek olan baş başkan, reis, şef.
  • diame : (C.: Diam-Deâyim) Evin direği. * Ulu, şerif kişi, seyyid.
  • diayet : Dâvet.
  • dib'an : (C.: Dabâin-Dıbâ) Erkek sırtlan.
  • dibabe : Yumuşak nesne.
  • dibac : (C.: Debâbic) Atlas dedikleri kıymetli ipek bez.
  • dibace : f. Mukaddeme, başlangıç, önsöz.
  • dibagat : Tabaklama. Deriyi kullanılır ve temiz hale koyma işi.
  • dibare : (C.: Dibâr) Bir evlek yer.
  • dibatr : Katı nesne.
  • dibbîc : Bir, ehad.
  • dibbîh : Bir, ehad.
  • dibg : Dibâgat etmek. Arınıp pâk olmak.
  • dibk : 'Bürc dedikleri nesne ki ağaçta biter; yazda ve kışta bitmez. * Ağaç posası.'
  • dibl : Belâ ve zahmet.
  • dibne : Gülmek. * Maymun sesi.
  • dibr : Çokluk.
  • dibre : Çokluk.
  • dibs (dibis) : Pekmez. Hurma pekmezi. Bal. * Çok cemaat.
  • dibsa' (debsâ) : Dişi çekirge.
  • dicac : Ummanda yetişen büyük bir dikenli ağacın suyudur ve sabun gibi kiri izâle eder.
  • dida' : Devenin şiddetle yelmesi ve sıçraması. * Ay sonu.
  • didaktik : yun. Mevzuu, hikmet ve nasihattan ibaret olan söz. Öğretici.
  • didar : f. Mülâkat, görüş. * Görünme. * Yüz. Çehre. * Görüş kuvveti, göz. * Açık, meydanda.
  • didd : (C.: Ezdad) Mugâyir, aykırı. * Düşman. * Nazir, misil, benzer.
  • dide : f. Göz, ayn, çeşm. * Görmek. * Gözcü. * Göz bebeği. * Göz ucu.
  • dif : (C.: Edfâ) Çok hararet. * Derin duvar. * Deveden gelen fayda, menfaat.
  • difaf : Hazırlandırmak.
  • difda' : (C.: Defâdı') Kurbağa.
  • difdi' (difda') : (C.: Dafâdi) Kurbağa.
  • diffe : Irmak ve kuyu kenarı.
  • difl : Zakkum ağacı. * Katran. Zift.
  • difla : Ağu ağacı denen ve çok acı olan nesne.
  • difnas : Akılsız, ahmak kimse. (Müe: Difnes) DİG : f. Topraktan yapılmış tencere, çömlek.
  • diger : f. Başka, diğer, öteki.
  • diger-bâr : f. Başka zaman, başka defa.
  • diger-bin : f. Başka kişilerin faydaları için fedakârlıkta bulunan kişi.
  • diger-gun : f. Değişmiş, başkalaşmış, bozuk.
  • diger-kâm : f. Başkalarını düşünen.
  • diger-ruz : f. Diğer gün, başka gün.
  • digs : (C.: Edgas) Yaş ve kuru karışık bir tutam ot. * Te'vili sahih olmayan karışık rüya.
  • dih : f. 'Veren, verici' mânalarına gelir ve kelimelerle birleşir. Meselâ: Ârâm-dih $ : Rahatlık veren. ◊ f. Köy, karye. * On sayısı. ◊ (C.: Diha) Hurma salkımı.
  • dih-dar : f. Köy ağası.
  • dih-gan : f. Ekinci, çiftçi, köylü.
  • dih-hüda : f. Köy kâhyâsı, köy ağası.
  • dihak : Dolu bardak.
  • diham : (Dahm. C.) Kalın ve iri olan şeyler.
  • dihan : Kırmızı deri, sahtiyan. * (Dühn. C.) Vücuda sürünülecek yağlar.
  • dihas : Çok, kesir. * Eskimeye yakın olan.
  • dihat : (Dih. C.) f. Köyler, karyeler.
  • dihçe : f. Küçük köy. * Çiftçi, köylü.
  • dihda : Yuvarlamak. Döndürmek.
  • dihh : Güneş, şems.
  • dihi : Köyle ilgili, köylü, köye mensub.
  • dihim : f. Taç.
  • dihiş : f. Verme, veriş, bağışlama, ihsan, atiyye.
  • dihk : Gülme.
  • dihk-âver : f. Güldüren, güldürücü.
  • dihkan (dühkan) : (C: Dehâkin) Sipâhi. * Köy kethüdâsı. * Emirlerin tasarrufunda kuvvetli olan, sözü geçen adam. * Bezirgân. * Acem fellahlarının maslahatgüzarı.
  • dihl : Kısa boylu, tıknaz kimse.
  • dihlas : Arslan. * Yavuz, bahâdır, kahraman, çeri kimse.
  • dihle : Bir kişinin her işine karışan has adamı.
  • dihliz : (C.: Dehâliz) Ev ile kapı arası.
  • dihrac : (Dahrece) Yuvarlama.
  • dihris : (C.: Dehâris) Terzilerin kullandığı tiriz denen cisim.
  • dihvenne : Habis kimse. * Semiz kısa boylu, tıknaz kişi.
  • dihye : Sahabeden bir zâtın adı. (R.A.)
  • diîn : Asıl. * Maden.
  • dîk : Darlık, sıkıntı. Gam. Kalbe sıkıntı veren.
  • dik : Horoz.
  • dikak : Herşeyin ufalmışı, incesi, kırıntısı. * Şirden adı verilen bağırsak.
  • dikîs : Akılsız kadın.
  • dikk : Yufka gibi ince olan şey. * Bir nevi sıtma.
  • dikka : (C.: Dükuk) Rüzgârın savurduğu toprak. * Uzaklaşmış olan şey.
  • dikkat : İncelik, dakik oluş. Ehemmiyet ve kıymet verme.
  • dikrar : (C.: Dekârir) Koğucu, dedikoducu. * Belâ. Zahmet. * Yalan söz. * Fuhşiyât.
  • dikta : Lât. Diktatörlerin davranışları. * Hiç ses çıkarmadan yerine getirilecek emir.
  • diktatör : Fr. Mevcut kanunları çiğneyerek, örf ve adalet esaslarına aykırı olarak, devleti keyfine göre idare eden devlet adamı. Müstebid.
  • dikte : Fr. Başkası tarafından yazılmak üzere söyleyip yazdırma. * Karşı koymayacak olan birisine, aşırı arzu ve isteklerini bildirip kabul ettirme.
  • dil : f. Gönül, kalb, niyet. * Cesâret, yürek. * Mandıra, ağıl.
  • dil' : Karpuz veya kavun dilimi. * Tıb: Kaburga kemiği. * Geo: Dik kenar. Kenar.
  • dil-âgâh : f. Kalbi uyanık. Akıllı, bilgili, görgülü. Gönül anlar.
  • dil-ârâ(y) : f. Kalbi süsleyen, gönlü zinetlendiren.
  • dil-ârâm : f. Gönül eğlendirici, kalbe rahatlık veren. Gönül okşayan.
  • dil-âsâ : f. Gönlü rahatlandıran, avutan.
  • dil-aşub : f. Kalbi sıkan, yüreğe sıkıntı veren, gönle eza veren. * Kalbi meftun eden güzel.
  • dil-asude : f. Kalbi rahat.
  • dil-âver : f. Yiğit. Cesaretli. Yürekli. * Gönül alıcı.
  • dil-aviz : f. Câzib, çekici, gönle asılan. Gönlü asılı tutan, dilber.
  • dil-azad : f. Gönlü rahat, gönlü bir şeyle ilgili olmıyan.
  • dil-azar : f. Gönlü inciten, hatır kıran.
  • dil-azurde : f. İncinmiş. Gönlü, kalbi kırılmış.
  • dil-baz : f. Güzel konuşan. Sözü ve işi hoş olan. Gönül eğlendiren.
  • dil-bend : f. Gönül bağlıyan, seven.
  • dil-ber : f. Gönül alan, kalbi çeken. Güzel, dilber.
  • dil-beste : f. Kalbi bağlı, âşık.
  • dil-cu(y) : f. Gönül çeken, gönül arıyan.
  • dil-dade : f. Gönül vermiş, âşık.
  • dil-dar : f. Kalbi hükmü altında tutan. Sevgili, mâşuk.
  • dil-duz : f. Kalbe batan, gönül delen.
  • dil-düzd : f. Gönül çalan.
  • dil-efruz : (Dilfiruz) f. Kalbi yakan, gönül parlatıcı.
  • dil-ferah : f. Sevinçli, gönlü rahat.
  • dil-figar : f. Gönlü yaralı, âşık.
  • dil-firib : f. Gönlü aldatan, câzibeli.
  • dil-germ : f. Öfkelenmiş hiddetlenmiş, gönlü kızmış.
  • dil-gir : f. Kalbe sıkıntı veren gönül tutan. * Gücenmiş olan, kırgın.
  • dil-güşa : f. İç açan, gönül açan, kalbe ferah veren. * Türk musikisinde bir mürekkeb makam.
  • dil-hah : f. Gönül talebi, gönül arzusu.
  • dil-harab : f. Gönlü yıkılmış, gönlü kırılmış.
  • dil-hiraş : f. Yürek parçalıyan, tırmalıyan.
  • dil-hun : f. Kalbi yaralı, yüreği kanlı. Mükedder, mağmum.
  • dil-hurrem : f. Neş'eli, gönlü sevinçli.
  • dil-huş : f. Yüreği rahat, gönlü hoş.
  • dil-keş : f. Gönlü çeken, kalbi cezbedici.
  • dil-kub : f. Gönül zedeliyen, vuran.
  • dil-mürde : f. Duygusuz, kalbi ölmüş.
  • dil-nişin : f.Gönlüde yer tutan. Lâtif, hoş.
  • dil-riş : f. Dertli, kalbi yaralı, gönlü yaralı.
  • dil-rüba : f. Gönül alan, gönül kapan.
  • dil-şad : f. Sevinmiş. Kalbi hoş olmuş.
  • dil-saz : f. Gönül yapan.
  • dil-şikaf : f. Yürekleri delen, çok acıklı, dokunaklı.
  • dil-şiken : f. Can sıkıcı, kalb kırıcı.
  • dil-şikeste : f. Kalbi kırık, gönlü kırılmış olan.
  • dil-sir : f. Gözü gönlü tok.
  • dil-sitan : f. Gönül alan.
  • dil-şüde : f. Gönlü gitmiş. Âşık.
  • dil-şüküfte : f. Gönlü açılmış, ferahlamış.
  • dil-teng : f. Sıkıntılı, kederli, gönlü darda olan.
  • dil-tengî : f. Gönlü darlığı, iç sıkıntısı.
  • dil-teşne : f. Kalbi susamış. Gönlü çok istekli, çok özlemiş.
  • dilahis : Leşker, asker. Çeri başı.
  • dilalet : Kılavuzluk etmek. * Nazlanma. İşve. * Üstünlük, galebe.
  • dilamis : Yumuşak ve berrak olan şey.
  • dilas : (C.: Düles) Hızlı, seri.
  • dilas (delis) : Yumuşak ve berrak olan nesne.
  • dildil : f. Iztırab, acı, elem, sıkıntı, azab. İnilti.
  • dile : f. Dil, gönül, kalb yürek. * Gönül sahibi.
  • dilekçe : (Bak: İstida)
  • dilhas (dülâhis) : Arslan. Çeri kimse.
  • dilir : (C.: Dilirân ) Bahadır, cesur, cesaretli, yiğit, yürekli.
  • dilirân : (Dilir. C.) Bahadırlar, cesurlar, cesaretliler, yiğitler, yürekliler.
  • dilirâne : f. Mertçesine, yiğitçesine, bahadırcasına.
  • dilirî : f. Mertlik, yiğitlik, yüreklilik.
  • dilüviyum : Jeo: Nehirlerin en eski alüvyonlarına verilen isim.
  • dim : f. Yüz, yanak, çehre, surat.
  • dima : f. (Bak: Demâ)
  • dima' : Göz yaşı akan yerlerin izi. ◊ (Dem. C.) Kanlar.
  • dimad : Yara üstüne yapılan yakı ve bağlanan bez.
  • dimağ : Beyin. Kafanın içi. (Bak: Kalb)
  • dimam : Çocukların yüzlerine sürülen ilâç. * Sevap.
  • dimar : Cehalet devrinde Arabistanda bir sanem (put) ismi. * Bir daha sâhibinin eline geçmesi ümid edilmeyen zâil olmuş mal. * Sonraya bırakılan vâde. Müddeti hudutsuz borç. * Gizli. ◊ More…
  • dimase : Yumuşak. * Asanlık, kolaylık.
  • dime : (C.: Diyem) Gündüz veya gecenin üçte biri miktarı ile tam gün kadar sürebilen, gürleme ve yıldırımı, olmayan yağmur.
  • dimen : Süprüntülükler. Mezbele. Gübre. Fışkı.
  • dimişk : Şam şehri. Suriye'nin başkenti. ◊ (Bak: Dimişk)
  • dimişkî : Şam şehriyle alâkalı. Şam'a ait ve müteallik. * Şam'da yapılan ve güzel san'atlarda kullanılan bir nevi kâğıt.
  • dimkis : İbrişim.
  • dimmet : Deve ve koyun tersi.
  • dimn : Deve ve koyun tersi.* Selin getirdiği çörçöp. ◊ Her nesnenin arası. * Koltuk.
  • dimne : (C.: Dimen) Ters. * Duvar temeli. * Kin, düşmanlık. * Süprüntülük. ◊ f. Tilki.
  • dims : Duvar temeli.
  • din : Ceza, ivaz. * İman ve amel mevzuu olarak insanlara Cenab-ı Hak tarafından teklif olunan Hak ve hakikat kanunlarının hey'et-i mecmuasıdır. ◊ (Dyne) Fr. Fiz: Bir gramlık bir More…
  • dina : İzdihamlık, kalabalık, çokluk.
  • dinak : İri gövdeli, şişman kadın.
  • dinamik : yun. Cisimlerin hareketleriyle bunları meydana getiren sebebler arasındaki alâkayı araştıran mekanik ilminin bir kolu. * Hareket eden, durup dinlenmek bilmeyen, hareketli. * Fls: Sâbitin More…
  • dinamo : yun. Hareketi elektrik akımına çevirmeye mahsus âlet.
  • dinan : Küpler.
  • dinar : Lât. Eskiden kullanılan altın ve sikkeli para.
  • dindar : f. Dinî kaidelere hakkıyla riayet eden, dininin emirlerini yerine getiren, mütedeyyin.
  • dindarane : Dindar bir kimseye yakışacak tarzda.
  • dinen : Din bakımından, diyanet noktasından, dince.
  • dinkas : İfsad etmek, bozmak.
  • dinn(e) : Bahillik.
  • dinnabe : Kısa boylu kimse.
  • dinname : Kısa boylu.
  • dinneme : Kısa boylu.
  • dinperver : f. Sağlam dindar, dine hizmet eden. Salabet-i diniye sâhibi.
  • dintar : Çok yaşamış kertenkele.
  • dinya : Emmi oğlu, amca oğlu.
  • diplomat : yun. Memleket hakkında siyasi söz sâhibi. Dış meseleler hakkında milletlerarası işlerle uğraşan siyaset adamı. * Becerikli, söz söyliyebilen.
  • dir' : (C.: Dırâ'- Duru') Cevşen. Cenkte, muharebede giyilen zırh. ◊ Zırh, demirden gömlek. * Kadın gömleği.
  • dir-baz : f. Uzun zaman, uzun müddet, uzun.
  • dirab : Erkek dişiye aşmak. * Küçük dağlar.
  • dirahş : f. Nur, ziya, parıltı, parlama, ışık.
  • dirahşan : f. Parlak. Parıldayan. Parlaklık. Münevver, ziyâdar. ◊ f. Parlıyan, parlak.
  • dirahşende : f. Işıklı, nurlu, ışıldayan, parıldayan.
  • diraht : f. Ağaç. Şecer.
  • dirak : (Daraka. C.) Deriden mâmul kalkanlar. ◊ Tâbi olmaklık, itaat etmeklik.
  • diram : Ateşin alevlenmesi. * Ateşin alevi. * Odun parçası, tahta parçası (tezcek ateş tutuşup alevlenir.)
  • diran : (Dâr. C.) Evler, hâneler.
  • dirar : Ziyân yetiştirmek.
  • dirase : Kitab okumak. * Elbiseyi eskitmek. * Gizli yol. * Harmanda buğday döğmek. * Uyuz olan deveyi katranlamak.
  • dirayet : Zekâ, bilgi. Kuvvetli tecrübe sahibi olmak. * Fetanet. Temkin ve tecrübeye dayanan akıl.
  • dirayetkâr : f. Bilgili, dirâyetli, kavrayışlı.
  • dirayetli : Kavrayışlı, zeki, bilgili, anlayışlı.
  • diraz : f. Uzun.
  • diraz-dest : f. El uzatan. El uzunluğu.
  • dirazî : f. Uzunluk.
  • dirdih : Yaşlı, pir, ihtiyar kişi.
  • dirdim : Ağzında dişleri kırılmış ve kütelmiş yaşlı deve.
  • direfs : İpek. * Katı, sağlam nesne. * Büyük iri yapılı adam. * Büyük deve.
  • direfş : f. Alem, bayrak, sancak.
  • direktif : Fr. Üst makamlardan, tutulacak yol üzerine verilen emirlerin tümü, hepsi. Talimat, emir. Nasıl, ne şekil olacağına çalışacağına dair emir.
  • direktuvar : Fr. Fransız ihtilâlinin üçüncü yılında Konvansiyon'un yerine geçen idare şekli.
  • direm : (Dirhem) f. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Şimdiki üç gram ağırlık. Okka denen eski ağırlık ölçüsünün (1/400) kadarıdır. Şer'an, orta büyüklükte yetmiş tane arpa ağırlığı. * More…
  • direm-sera : f. Darbhâne, para basılan yer.
  • direng : f. Gecikme, yavaşlık, teenni, teahhur. * Dinlenme, karar, istirahat, aram.
  • direv : f. Ekin biçme, hasat.
  • direv-ger : f. Ekin biçen, orakçı.
  • dirga : Sıvı, balçık.
  • dirgam : (C.: Darâgım) Arslan, esed, gazanfer, şir, leys, haydar.
  • dirha : Süngü ile oynadıkları halka.
  • dirham : (C.: Derâhim) Kuruş.
  • dirhami : Bir dirhem.
  • dirhem : (Bak: Direm)
  • dirhevs : Katı, şiddetli nesne, şedid.
  • diriğ : f. Men'etmek, korumak, esirgemek. * Eyvâh, yazık.
  • diriga : f. Yazık, eyvahlar olsun!
  • dirin(e) : f. Eski, kadim.
  • diritnot : (Diritnavt) ing. Büyük harp gemisi.
  • dirkite : Acem diyarında bir oyun adıdır. (Bir yere gelip raks ederler.)
  • dirr : Avret üzerine avret almak, evli iken bir daha evlenmek.
  • dirre : (C.: Direr) Sütün çokluğu. * Sütün akanı. * Turra. * Kırbaç.
  • dirriz : Bahil kimse. * Kısa boylu, âdi kadın.
  • dirs : (C.: Derâsa-Edrâs) Kertenkele, fare ve kedi gibi hayvanların eniği. ◊ Azı dişi. * Katı, muhkem yer. * Az yağmur. * Kötü huy.
  • dirv(e) : Av öğrenmiş olan köpek yavrusu. * Dağ ağaçlarından pelit ağacına benzer bir ağaç.
  • dirvas : Büyük deve. * Boynu kalın olan adam. * Arslan. * Köpek ve devenin sütü.
  • diryak : Tiryâk, ilâç.
  • dirz : (C.: Duruz) Dünya nimetleri. * Lezzet.
  • disam : Şişe ağzına konulan tıpa. * Yaraya bağlanan bez. * Kulak içine sokulan şey. * Yarık ve delik tıkamada kullanılan tıkaç.
  • disar : (C.: Düsür) Üste giyilen kaftan, elbise. * Yatak çarşafı. * Arapçada elbise demek olduğu hâlde Osmanlıcada yalnız Farsça kaidesi ile yapılan sıfat terkiblerinde ziyadelik, çokluk, bolluk More…
  • dise : f. Kişi, şahıs, zât, fert.
  • disiplin : Fr. Uyulması lâzım gelen kaide ve yasaklar. * Nizam ve intizam te'mini için zihnî, ahlâkî, ruhî, cismanî tâlim ve terbiye.
  • diskalifiye : Fr. Müsabaka dışı bırakılmış.
  • div : f. Dev. * İblis, şeytan. * Cinn, ifrit.
  • div-bad : f. Şiddetli rüzgâr, kasırga, fırtına. * Divanelik, delilik, cinnet.
  • div-beçe : f. Deve yavrusu.
  • div-came : f. Eskiden savaşlarda giyilen kaplan veya arslan postekisi.
  • div-çe : f. Sülük. * Kadın tuzluğu adı verilen bir bitki çeşiti. * Ağaç kurdu, güve. * Arka kaşağısı.
  • divan : Eskiden yaşamış şâirlerin şiirlerinin toplandığı kitap. * Büyük meclis. Büyük ve idâre işlerine bakan bilgili, nüfuzlu kimselerin toplandıkları yer.
  • divan durmak : Huzurda hazır olarak beklemek.
  • divan-i hümâyun : 'f. Halkın dâva ve şikâyetlerinin dinlenip halledildiği, devlet meselelerinin görüldüğü padişah huzuru. Bu mecliste; sadrazam, şeyh-ül İslâm, kazaskerler, defterdarlar ve sair büyük More…
  • divançe : f. Kafiye itibariyle harf sırası tertibiyle yapılan küçük şiir mecmuası.
  • divane : f. Deli. Aklı başında olmayan.
  • divane-gî : f. Delilik, divânelik.
  • divane-rev : f. Çılgın, delicesine davranan.
  • divanhane : f. Odalar arasındaki büyük salon. Büyük ev. Divan kurulacak büyük oda. Saraylarda odalar hâricinde olan büyük salon.
  • divar : f. Duvar.
  • divâr-ger : f. Duvarcı.
  • dive : f. İpek böceği.
  • divek : f. Ağaç kurdu, güve.
  • diver : f. Ev sahibi.
  • divit : Yazı yazmak için kullanılan hokka ve kalemi bir arada ihtiva eden mahfaza.
  • diya : Helak olmak, telef olmak.
  • diyaf : Bir mevzi.
  • diyanet : Dindarlık. Dinin hükümlerine riâyet ve muktezasınca amel etmek. Din emirlerinin hüsn-ü ihtiyar ile tatbiki. Din işleri.
  • diyar : (Dâr. C.) Memleket.
  • diyar-i gurbet : f. Gurbet diyarı. Yabancı memleket.
  • diyar-i rum : f. Eskiden Osmanlı ülkesindeki Anadolu.
  • diyas(e) : Ekini davar ayağı ile bastırıp çiğnetmek. * Kılıcı ruşen etmek, kılıcı parlatmak.
  • diyat : (Diyet. C.) Diyetler. (Bak: Diyet)
  • diyeke : (Dîk. C.) Dîkler, horozlar.
  • diyer : (Dâr. C.) Dârlar, hâneler, evler.
  • diyet : Kan bedeli. Yaralanan veya öldürülen bir kimse için en yakın vârisine ödenmesi şer'an hükmolunan para veya mal. Can pahası. * Para, değer. Kıymet. ◊ Tar: Almanya'yı More…
  • diyk : (Bak: Dîk)
  • diz : f. Kal'a, sur.
  • diz(e) : f. Levn, renk.
  • diza : Noksanlaştırmak. * Eziyet vermek. * Ezâ etmek. * Hor ve hakir etmek.
  • dizçek : Dizleri muhafaza etmek için muharebelerde kullanılan bir nevi zırh.
  • dizdar : f. Kale muhafızı, kale ağası.
  • doğa : (Bak: Tabiat)
  • doğa ötesi : (Bak: Metafizik)
  • doğma : yun. Fikir, rey. * Fls: Kat'i olarak ileri sürülen fikir.
  • doğmatizm : (Bak: Nassiye)
  • dok : ing. Gemi tamir veya inşasında kullanılan üstü örtülü havuz. * Ticari eşya için rıhtımlarda yapılan büyük depo.
  • doktrin : yun. Hatt-ı hareket. Hareket tarzı. Düstur, tarik. Re'y. * Fls: Bir sistem meydana getiren fikir ve kanaatlerin hepsi. Bir felsefe veya edebiyat okulunun fikirlerinin tümü.
  • dolap : (C.: Devâlib) Kuyudan su çıkarıp bahçeleri sulamaya mahsus döner makine. * Her çeşit döner çark, çıkrık. * İçine eşya vesaire konulan raflı veya rafsız göz. * Eskiden selâmlık ile harem More…
  • dolunay : t. Ayın yuvarlağına karşı gelen yarım küre yüzeyinin tamamıyla aydınlık görünmesi hâli. Ayın 14 veya 15 nci günleri. * Bedir.
  • domaniç : Kambur. Tümsekli, fırlak.
  • dominyon : ing. Büyük Britanya İmparatorluğu'nun, anavatanla aynı hakları olan deniz aşırı parçalarından beherine verilen isim.
  • dönüm : 919 m2 lik eski bir arazi ölçüsü.
  • dost : (C.: Dostân) f. Sevilen insan, muhib, yâr. * Erkek veya kadın sevgili, mâşuk, mahbub, mâşuka, mahbube. * Hakiki dost ve âşıkların ve âriflerin âşık oldukları Allah.
  • dostan : (Dost. C.) Dostlar.
  • dostane : f. Dostça, dostlukla.
  • dostî : f. Dostluk.
  • döviz : Fr. Yabancı devlet parası. * Yabancı ülkelerde ecnebi paralarla ödenecek olan poliçe, çek gibi senetler.
  • doz : Kim: Bir maddenin bir karışıma girmesi gereken muayyen miktarı. * Tıb: Bir hastaya bir defada veya bir günde verilecek ilâç miktarı. * Ölçü, miktar.
  • dram : yun. Korkunç ve kanlı tiyatro piyesi. * Müthiş bir vakıa. Musibet, felâket. Heyecan uyandıran hâdise veya hareket.
  • dramatik : yun. Drama benzer. Heyecan verici, acıklı. * Temsil yapılmak üzere yazılan heyecan verici veya acıklı tiyatro eseri. Acıklı olanına Trajedi, gülünç olanına da Komedi denir.
  • du' : (C.: Ezvâ-Zayân) Erkek baykuş.
  • dü'bub : Zayıf nesne. * Çirkin huylu, kısa boylu kimse. * Kolay yol. * Uzun at. * Karınca nevinden bir nev. * Hububattan bir cins.
  • dü'bus : Ahmak.
  • du'ce : Gözün büyük ve siyah olması.
  • du'k : Zayıf adam.
  • dü'lul : (C.: Dâlil) Belâ, zahmet, dâhiye.
  • du'ma : Ulu yol.
  • du'mus : (C.: Deâmis) Rengi siyaha benzer bir küçük su canavarı.
  • du'şuka : Bir böcek cinsidir ve sahrâlarda olur.
  • dü'sur : (C.: Deâsir) Yıkılmış havuz.
  • dü-bâlâ : f. İki kat.
  • dü-dide : f. İki göz.
  • dü-dilî : f. Tereddüt, kararsızlık, neticeye varamamak.
  • dü-gane : f. İki adet, iki tane, ikiz. Çift.
  • dü-giti : f. İki âlem. Dünya ve âhiret.
  • dü-muy : f. Saçına sakalına kır düşmüş adam.
  • dü-nim(e) : f. İki parça, ikiye yarılmış, bölünmüş ikiye ayrılmış.
  • dü-şah(i) : f. Çatal ağaç. * Tomruk. * Eskiden suçlunun boynuna takılan çatal ağaç.
  • dü-vazdeh : f. Oniki.
  • dü-vist : f. İki yüz.
  • dü-vüm(in) : f. İkinci, saniyen.
  • dü-zeban : f. İki dilli.
  • dua : Allah'a (C.C.) karşı rağbet, niyaz, yalvarış, tazarru. * Salât, namaz. * Cenab-ı Hak'tan hayır ve rahmet dilemek. Allah'ın rızâsını, hidayet ve istikamete muvaffakiyyeti More…
  • düabe : Lâtife etme, şaka yapmak. * Oyun.
  • duâgû : (Duâhân) f. Duâ okuyan. Duâ eden.
  • duat : (Dâî. C.) Duâ edenler. Allah'a yalvaranlar. * Dâvet edenler.
  • duban : Duman.
  • dübar : Çarşamba günü.
  • dübar(e) : f. İki kat, çift kat, kat kat, katmerleşme.
  • dübb : Ayı.
  • dübba' : Kabak.
  • dübbe : Yol, tarik.
  • dübeyt : f. İki beyitten müteşekkil rübainin diğer ismi.
  • düble : Beyaz helva parçası. * Büyük lokma.
  • dübr : (Dübür) Kıç, mak'ad, süfre. * Bir işin nihayeti, sonu. * Bir şeyin arkası, gerisi.
  • dübse : Siyaha benzeyen kırmızılık.
  • dübsiyy : Kumruya benzer bir kuş.
  • dubu' : Yapışmak.
  • dübul : Su arkı.
  • düca : Zulmet, karanlık.
  • dücac : Galebe ile çağrışmak. * İnlemek. * Aldatmak, kandırmak.
  • dücace : (Bak: Decace)
  • dücale : Katran.
  • dûçar : f. Yakalanmış. Çatmış. Mübtelâ. * Ulaşmış.
  • dücce : Fazla karanlık, ziyade zulmet.
  • düci : (Dücye. C.) Karanlıklar, zulümat.
  • dücme : Karanlık, zulmet.
  • dücne : (C.: Dücen-Dücenât) Kapalı hava, karanlık.
  • ducret : Sıkıntı, gönül darlığı, zahmet. Zaruret.
  • ducret-ver : f. Sıkıntılı.
  • dücüc : (Decâc. C.) Tavuklar. Tavuk, horoz ve piliç cinsleri.
  • dücun : Bulutun göğü bürüyüp örtmesi.
  • dücünne : (C.: Dücünnât) Bulut kat kat olma. * Karanlık, zulmet. * Yağmur yağma.
  • dücye : (C.: Dücâ) Bal arısının kovanı. * Avcılar kümesi. * Zulmet, karanlık.
  • dud : f. Duman, sis. Tütün. * Elem, gam, keder, tasa. ◊ Kurt, böcek.
  • dud-alud : f. Dumanlı.
  • dûd-hâne : f. Kabile, silsile, hânedan, soysop.
  • dude : f. Kavim, kabile, aşiret, ocak, aile. * İs'inden mürekkeb yapılan çıra. ◊ Kurtcağız, küçük solucan, böcek.
  • düden : Coğ: Yerin altında akan suların oyup meydana getirdiği derin kuyu.
  • dudhar : f. Kelebek. * Aşçı, yemek pişiren kimse. * Külhancı.
  • dudman : f. Hanedân, sülâle, akarib, aile, kabile, kavim, aşiret.
  • dudu : (Tuti) Dudu kuşu, papağan. ◊ Hanım, kadın, hatun.
  • düello : İtl. Hakareti tamir için iki kişi arasında hususan Avrupa'da ve şâhitler önünde yapılan silâhlı çarpışma.
  • düf : (C.: Düfuf) Def.
  • düf'a : (C.: Difâ) Çok çabuk akan su.
  • düfak : Bir şeyin dolu olması.
  • düffa' : Büyük sel.
  • düfn : Gömülmüş kuyu.
  • düfuk : Atılmak. * Dökülmek.
  • dug : f. Ayran.
  • duga : Akılsız kadın.
  • duga' : Kedi miyavlaması. * Tilki sesi. * Zelil, hakaret görmüş kimsenin sesi.
  • dugab : Tavşan sesi.
  • dugaga : Ahmak, akılsız kişi.
  • dugata : Eğri bir ağaç cinsi.
  • dugd : f. Gelin, yeni evlenmiş kız.
  • dugmeran : Kara, esved.
  • dugmus : (C.: Degâmis) Rengi siyaha yakın küçük bir su canavarı.
  • dugn : Karanlık, zulmet.
  • dugta : şiddet. * Meşakkat, zorluk.
  • duh : f. Çorak, otsuz ve çıplak arazi. * Tüysüz, çıplak yüz ve baş. Köse ve dazlak. * Yapraksız ve meyvasız ağaç. * Hasırotu. ◊ f. Kız, kerime, duhter. * Havai fişek. * Hasır otu, More…
  • duha : Kuşluk vakti. * Güneş. * Vuzuh ve beyan. * Kur'ân-ı Kerim'in 93. Suresinin adı. Vedduhâ da denir.
  • duhala : (Dahil. C.) Yabancılar. Muhacirler. Sığınanlar. Dahilde olanlar.
  • duhan : Duman. Tütün. * Kur'an-ı Kerim'in 44. suresinin adı. * Mc: Gaflet ve dalâlet dumanı ki, hakikatların görünmesine mâni olur. Arap lisanında galib olan şerre, duhan tesmiye ederler. More…
  • duhas : Denizlerde çok olan büyük bir canavar. (Arkasıyla, boğulan kimselere yardım edip kurtarır, 'dülfin' de derler.)
  • dühat : Akıllılar. Akılda çok ileri olanlar. Dehâ sâhibi. Son derece anlayışlı ve zekâ sahibi olanlar.
  • dühdün : Bâtıl nesne.
  • dühdür : Bâtıl nesne.
  • duhh : Tütün.
  • duhl : (C.: Dehâhil) Ufak kuşlar.
  • dühme : Siyahlık, karalık.
  • duhmesan : Kara yağız, iri yapılı adam. * Akılsız adam.
  • duhn : Darı.
  • dühn : Ot, yemiş veya çiçekten çıkarılan yağ.
  • duhne : Tohum tânesi, tek tâne. * Darı.
  • dühriyy : Yaşlı, ihtiyar, müsinn.
  • duhruce : (C.: Dehâric) Yellengen böceğinin yuvarladığı ters. * Deve kuşunun yavrusu.
  • duhseman : Kara yağız, iri vücutlu adam.
  • duht : f. Kız, kerime.
  • duht-ender : f. Üvey kız. * Eskiden kadın esirlerinin bir cinsi.
  • duhte : f. Sağılmış. * İğne ile dikilmiş.
  • duhter : f. Kız.
  • duhtere : f. Bekârlık, kızlık.
  • duhterî : f. Kızlık, bekârlık.
  • duhuk : Doğurduktan sonra rahmi çıkan dişi deve.
  • duhul : İçeri girme. İçeri dahil oluş.
  • dühül : f. Davul.
  • duhul ü huruc : İçeri girip çıkma.
  • duhuliye : Eskiden, satılmak üzere şehir ve kasabalara getirilen her cins ticaret malından alınan vergi. * Bir yere girmek için verilen para.
  • duhur : Zillet, zelillik, hakirlik, aşağılık. Adilik. ◊ Def'etme, çıkarma, kovma, uzaklaştırma.
  • dühûr : Devirler, zamanlar. Dünyalar.
  • duhus : Bâtıl olmak.
  • duhye : Kuşluk vakti kesilen kurban.
  • duka : Eskiden Avrupa'ca pek yüksek bir asalet ünvanı idi.
  • düka' : Deve öksürüğü.
  • dukak : (C.: Dekâyık) İnce nesne. * Un. * Zor, güç.
  • dükas : Uyuklamak.
  • dükne : Siyâha benzer bir renk.
  • dülake : Davar emziğinde kalan süt bakiyesi.
  • dülbe : (C.: Düleb) Çınar ağacı.
  • dülbent : f. Tülbent.
  • dülce : (Delce) Gece vakti bir yere gitmek.
  • düldül : Fahr-i Kâinat (A.S.M.) Efendimize mahsus bir katır ki, sonradan Hz. Ali (R.A.) Efendimize bahş buyurulmuştur.
  • dülfin : Denize düşenlere yardım edip, onları kurtaran bir balık.
  • dülke : Küçük bir canavar.
  • dull : Helak.DUM $ (Devâm) : Sâbit ve sâkin olmak.
  • dülu' : Huruç etmek, çıkmak.
  • düluk : Batma, güneş batması.
  • düm : f. Kuyruk.
  • düm-büride : f. Kuyruğu kesik.
  • düm-çe : f. Kısa kuyruk, kuyrukçuk.
  • düma : (Dümye. C.) Suretler. Küçük putçuklar.
  • düma' : Hastalık veya ihtiyarlık sebebiyle gözden akan yaş. * Bahar günlerinde üzüm çubuğundan akan su.
  • dümac : Çok sağlam nesne. * Gizli örtülü olan şey.
  • düman : Yemişin çürüklü olması. * Ekine su düşüp, kesilmek.
  • dümasir : (Demser) İnişi yumuşak olan yer. * Etli, büyük deve.
  • dümdar : f. Askerlikte arttaki emniyeti te'minle vazifeli, geriden gelen ve askeri tâkib eden birlik. Ordunun geriden emniyet kuvveti. * Mc: Son zamanlarda gelen büyük evliyâullah.
  • dümel (dümmel) : Tıb: Büyük kan çıbanı.
  • dümlüc : Doğan kuşu. * Kan alacak yer.
  • dümluk : Yassı, yuvarlak taş.
  • dümlus : Berrak, yumuşak nesne.
  • dümme : Arap oyunlarından bir oyun ismi. * Yol, tarik.
  • dumr : Zayıflık. * Hafiflik.
  • dumu' : (Dem'. C.) Göz yaşları.
  • dümu' : (Dem'. C.) Gözyaşları.
  • dümuk : Ansızın duhul etmek, birdenbire girmek.
  • dumur : Bir uzvun maddi veya mânevi kabiliyetinin körelmesi. Gıdasızlıktan dolayı bir uzvun kuruyup kalması. Helâk. Körelmek. * Bir yere izinsiz gitmek. ◊ Büyüyüp gelişememek. More…
  • dümur : Destursuz olarak eve girmek.
  • dümus : Geceleyin çok karanlık olmak.
  • dumuz : Susma, sükut.
  • dümye : (C.: Dümâ) Oyun. * Ağaçtan yapılmış nakışlı suret. Sanem.
  • dûn : Aşağı, alçak. Kolay. Zayıf. Gölgeli. Aşağılık. Altta, aşağıda. ◊ Gayrı, diğer, maadâ.
  • dûn-perver : f. Kötü kimseleri koruyan, alçak kişileri muhafaza edip onların ilerlemelerine yardımcı olan.
  • dunak : Nezle.
  • dünb(e) : f. Kuyruk.
  • dünbal(e) : f. Kuyruk.
  • dünbek : f. Bekçi davulu. * Dümbelek.
  • dune : Hastalık.
  • dünu' : Horluk, hakirlik.
  • dünüvv : Ulaşmak, yakın olmak.
  • dünya : (Müz: Ednâ) (Denâet veya dünüvv. den) En yakın, en aşağı.
  • dünyadâr : f. Dünya işleriyle uğraşan, mal ve mülk sahibi olan. Dünya hayatına fazla meyilli olan.
  • dünyalik : t. Zenginlik, para ve mal.
  • dünyaperest : f. Dünyaya tapacak derecede ehemmiyet verip âhiretini düşünmeyen. Maddiyatı çok seven.
  • dünyevî : (Dünyeviye) Bu âleme mensub ve müteallik. Dünyaya âit ve dünya ile alâkalı.
  • dür : (Bak: Dürr)
  • dur ü diraz : Uzun uzadıya.
  • dur-baş : f. 'Uzak ol!' anlamına gelen bir emir. * Değnek, sopa, âsa.
  • dur-bin : f. Uzak gören. Uzağı gösteren âlet.
  • dur-binî : f. İlerisini görürlük, uzağı görmeklik.
  • dür-dane : f. İnci tanesi. * Mc: Çok güzel ve sevimli çocuk.
  • dur-dest : f. Ulaşılması zor şey, erişilmesi güç şey. Uzak, uzun.
  • dur-endiş : f. Önceden görüp düşünen. Tedbirli. Her şeyin ilerisini evvelden mülâhaza eden. İlerisini düşünen.
  • dur-nüma(y) : f. Uzağı gösteren.
  • dur-nüvis : f. Uzağı yazan. Telgraf.
  • dura-dur : f. Uzaktan uzağa. Uzak uzak. Uzun uzadıya.
  • durah : Gökte melâike kâbesi olan beyt-il mâmur.
  • dürahis : Katı nesne. * Gövdesi etli olan insan veya hayvan.
  • düramih : Yürürken sallanan kişi.
  • durat : Yellenme.
  • dürb : (Bak: Derb)
  • durbe : Âdet, haslet. * Cür'et. * Tecrübe.
  • dürbe : Âdet. Haslet. * Cür'et ve mümareset. Tecrübe.
  • dürbîn : Uzaktan gören, dürbün.
  • durc : İçine inci ve altın konulan küçük hokka.
  • dürc(e) : Kutu, kutucuk, küçük kutu. * Mücevherat kutusu. * Hokka gibi olan ağız, biçimli ağız.
  • dürd(e) : f. Tortu, çöküntü, posa, işe yaramayan kısım.
  • dürdakis : Başla boyun arasında olan kemik.
  • dürdî : f. Çöküntü, tortu.
  • dürdür : Dişin kök yeri. * Çocukların dişlerinin çıkıp bittiği yer.
  • dure : Hakir ve şânı küçük olan adam.
  • dürece : Süllem, merdiven. * Bağırtlak kuşu. (Kanatlarının içi siyah ve dışı boz olan bir kuş.)
  • dürer : (Dürr. C.) f. Büyük inciler.
  • dürhamin : Belâ. Zahmet, meşakkat.
  • durî : f. Uzaklık.
  • durit : Kovmak, def etmek.
  • dürnuk : (C.: Derânik) Bir cins döşek.
  • durr : Zayıflık. Hâli yaramaz olmak.
  • dürr : (Dürdâne, dürre) f. İnci. İnci tanesi.
  • dürr-efşan : f. İnci serpen. Söylediği sözler inci olan ağız.
  • dürr-i cân : f. Canın incisi. Çok sevgili.
  • dürr-i misâl : f. Misâlin incisi. İnci misâlinde, misâlin parlağı.
  • dürr-i yetim : f. Sadef içinde tek olan inci. * Mc: Hz. Peygamber Muhammed (A.S.M.)
  • dürrace : (C.: Derrâc) Türac denilen kuş.
  • dürrae : (C.: Derâri) Ferâce, kaftan, elbise.
  • dürrat : (Dürre. C.) Büyük, iri inci taneleri.
  • durre : (C.: Dür-Dürrât-Dürer) İnci.
  • dürre-i beyzâ : f. Parlak, büyük inci.
  • dürrî : Dürr'e mensub, inci ile ilgili.
  • dürşe : Hâcet, ihtiyaç.
  • duru' : (Dır. C.) Savaşda giyilen zırhlar, cevşenler, çelik elbiseler. ◊ Uzak, ırak, baid.
  • düru' : (Dır'. C.) Zırh gömlekler.
  • durub : (Darb. C.) Döğmeler, vurmalar, darblar.
  • düruc : Dürmek. * Geçmek. * Koymak.
  • dürud : f. Dua, medih, tahiyye, selâm. * Ekin biçme. * Yontmuş ağaç, kereste.
  • dürug : f. Yalan, Doğru olmayan söz.
  • dürug-zen : f. Yalancı.
  • dürur : İnmek. * Akmak, seyelân.
  • durus : Kuyu örülen taş.
  • dürus : (Ders. C.) Dersler. * Müfret olarak: Bir şeyin eseri mahv ve müzmahil olmak.
  • dürüst : f. Sıhhati yerinde, sağ, sahih, salim. * Doğru, hatasız. * Bütün, tam.
  • dürüşt : f. Katı, kalın, yağun. * Kaba, sert.
  • dürüstî : f. Doğruluk, düzgünlük, sağlamlık.
  • dürüştî : f. Kabalık, sertlik, katılık, kalınlık, yoğunluk.
  • dürye : Bilmek.
  • dürzi : (C.: Düruz) Suriye'nin güneyi ile Ürdün ve İsrâil'de yaşayan ve sonradan Araplaşmış olan bir kavimdir. Arapça konuşurlar. Dalâlet fırkalarından en bâtıl yolda olan bir fırkadır. More…
  • dûş : f. Omuz. Ketif. * Dün gece. * Âlem-i menâm, rüya âlemi. * Mütesadif ve mütelâki olan.
  • düş : f. (Bak: Dûş)
  • dûş azmak : Rüyâda iken kirlenmek, ihtilâm olmak.
  • duşab : f. Hurma ve üzüm pekmezi. Pekmez.
  • düşab : f. Pekmez.
  • düşenbih : f. Haftanın ikinci günü, pazartesi.
  • düşeş : f. İki altılık. Tavla zarında iki defa altı gelmesi.
  • düşin(e) : f. Dün gece.
  • duşize : (C.: Duşizegân) f. Kız, bâkire. El değmemiş.
  • düsme : Toz bulaşmış olan nesne. * Adi, alçak kimse.
  • düşnam : f. Sövme, sövüp sayma, ta'n.
  • düsse : Arap çocukları arasında meşhur olan bir oyun. ◊ Başa soğuk geçmek.
  • düstur : f. Umumi kaide. Kanun, nizam. * Örnek, nümune * Üslub. İzin, müsaade. * Mu'teber ve mu'temed kimse. * Destur.
  • düsum : (Desem. C.) Yağlar.
  • düsur : Mahvolma. Eseri kalmama. Ortadan kalkma. Nişanı belirsiz olma. * Kaftan eskime. * Ev köhne olma.
  • düsür : (Disar. C.) Perçinler, halatlar, kenetler. Geminin tahtalarını birbirine bağlayan rabıtalar. ◊ (Disar. C.) Üste giyilen kaftanlar, elbiseler. * Yatak çarşafları.
  • düşvar : f. Müşkil. Güç. Zor.
  • düşvar-ger : f. Dağ.
  • düşvarî : f. Zorluk, güçlük, suubet.
  • duud(e) : Nezle olmak.
  • duva : Baykuş sesi.
  • düvab : İşi birbirine ulaştırmak.
  • düval : f. Tasma, kayış.
  • düvam : Sabit ve sakin olmak.
  • düvar : Baş çevrilme.
  • düvel : (Devlet. C.) Devletler.
  • düvel-i muazzama : f. Büyük devletler. Düvel-i muazzama-i İslâmiyye gibi.
  • düvel-i müttefika : f. İttifak etmiş, birlik olmuş, birleşmiş devletler.
  • düvelî : (Düveliyye) Devletlerle alâkalı.
  • düvuk : Ahmaklık, hamâkat.
  • düvvac : Hâkimlerin giydiği bol kaftan. * Yorgan. * Tac.
  • düvvame : Çocukların çevirerek oynadığı bir fırıldak.
  • düyun : (Deyn. C.) Borçlar.
  • düyunat : (Düyun. C.) Borçlar.
  • duz : f. Dikici, diken, dikmiş.
  • duzah : f. Cehennem. Tamu. * Mc: Keder. Külfet.
  • duzah-mekân : f. Makamı Cehennem olan kâfir, münâfık.
  • duzahî : f. Cehennem'e mahsus, cehennemî, zebani.
  • düzd : (C.: Düzdân) f. Sârık, hırsız.
  • düzdan : (Düzd. C.) f. Hırsızlar, sürrak.
  • düzdâne : f. Hırsız gibi, hırsıza yakışır şekilde, hırsızca.
  • düzdî : f. Hırsızlık, sirkat.
  • düzeç : (Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Tesviye âleti)
  • düzenbaz : Hile yapan, aldatıcı.
  • duzene : f. Sivrisinek, arı gibi haşeratın iğnesi.
  • düzine : On iki parçadan ibaret takım.
  • düzlem : (Uydurma bir kelimedir.) (Bak: Müstevi)
  • düztaban : t. Tıb: Ayak tabanı düz olan kimse. Böyle kişiler çabuk yorulurlar ve hızlı yürüyemezler.
  • 
    Derneğimiz
    Mekke Canlı Yayın
    Medine Canlı Yayın
    Eserlerimiz
    İlahiler
    Sure ve Namaz
    Namaz Kılmayı Öğreniyorum
    Tecvid Dersleri
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    Artık Beni zikrediniz ki Ben de sizi zikredeyim ve Bana şükrediniz, Bana nankörlükte bulunmayınız.
    (BAKARA-152)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    NAMAZ VAKİTLERİ