13 Kasım 2019
15 Rebiü'l-Evvel 1441
MENÜ
SOHBETLER HAZRET-İ MUHAMMED'IN
(S.A.V) HAYATI
SEVGİLİ PEYGAMBERİM KUR'AN-I KERİM İLMİHAL İSLAM VE TOPLUM 40 HADİS HADİS-İ ŞERİFLER OSMANLICA SÖZLÜK RÜYA TABİRLERİ BEBEK İSİMLERİ ABDÜLKADİR BİLGİLİ
(SEBATİ) DİVANI
NİYAZİ MISRİ DİVANI HİKMETLİ SÖZLER KUR'AN-I KERİM ÖĞRENİYORUM KUR'AN-I KERİM (SESLİ ve YAZILI) SESLİ ARŞİV İLAHİLER
İSLAM ve TASAVVUF
TASAVVUFUN TARİFLERİ TASAVVUFUN DOĞUŞU TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ HALVETİLİĞİN TARİHİ HALVETİLİĞİN TARİHİ GELİŞİMİ HALVETİLİĞİN TÜRK TOPLUMUNDAKİ YERİ HALVETİYYE SİLSİLESİ PİRLERİMİZİN HAYATLARI MEHMET ALİ İŞTİP (VAHDETİ) ABDÜLKADİR BİLGİLİ (SEBATİ) İBRAHİM GÜLMEZ(KANÂATÎ)
EHLİ - BEYT
EHL-İ BEYT KİMDİR? EHL-İ BEYTİ SEVMEK
RESÛLULLAH'I SEVMEKTİR
EHL-İ BEYT EMANETİ RESÛLULLAH'TIR EHL-İ BEYTİN HALİ NUH'UN GEMİSİ GİBİDİR EHL-İ BEYT OLMAK HEM NESEBİ HEMDE MEZHEBİDİR
ONİKİ İMAMLAR
HZ. İMAM ALİ K.A.V RA HZ. İMAM HASAN-I (MÜCTEBA) HZ. İMAM HÜSEYİN-İ (KERBELA) HZ. İMAM ZEYNEL ABİDİN HZ. İMAM MUHAMMED BAKIR HZ. İMAM CAFER-İ SADIK HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM HZ. İMAM ALİYYUL RIZA HZ. İMAM MUHAMMED CEVAD (TAKİ) HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ) HZ. İMAM HASAN’UL ASKERİ HZ. İMAM MUHAMMED MEHDİ






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • c : Arabî ayların kısaltmalarında Cemaziyel Evvel ayının kısaltılmış hali.
  • ç : Osmanlı alfabesinin yedinci harfi olup, ebced hesabında 'cim' harfi gibi üç sayısının karşılıdır.
  • câ : f. Yer. Mekân. Mevki.
  • ca'ab : Bileyci.
  • ca'am : Tama' etmek.
  • ca'b : Kazmak. * Atmak.
  • ca'be : Ok torbası, sadak.
  • ca'ber(e) : (C.: Ceâbir) Kısa boylu kimse.
  • ca'ca' : (C.: Ceâci) Taşsız yer. * Zindan.
  • ca'caa : Değirmen sesi. * İsteklerde zorluk vermek. * Devenin çökermesi. * Çökmüş deveyi kaldırmak.
  • ca'cere : (C.: Ceâcir) Hamurdan çeşitli şekiller yapıp, pekmez içinde pişirip yerler.
  • ca'l : 'Yaratmak, halk. * Almak. * İş işlemek. Yapmak. * Bu kelime Kur'ân-ı Kerim'de onüç vecihle kullanılmıştır:1- Tafak ve ahz (inşâ ve ikbal) mânasına; bir işi işlemeğe müteveccih More…
  • ca'le : (C.: Cüul) Küçük hurma ağacı.
  • ca'lî : Uydurma, samimi olmayan, sahte, düzme ve taklid.
  • ca'liyyat : Yapmacık hareketler, sahte, düzme hâller.
  • ca'liyyet : Yapmacık (olmak.)
  • ca'ma : Yaşlı deve.
  • ca'mus : (C.: Ceâmis) Pis, necis.
  • ca'r : Yırtıcı kuşların pisliği.
  • ca's : Pis, necis.
  • ca'sûs : (C.: Ceâsis) Kötü huylu, kısa boylu.
  • ca'v : Deve ve koyun tersini toplamak.
  • ca'z : Yoğun, kalın nesne.
  • ca'zerî : Kısa boylu, galiz, sitemkâr kimse.
  • caadet : Etli, semiz ve kıllı kişi. * Su kenarında biter bir ot. * Bir kabile adı. ◊ Kıvırcıklık.
  • caar : Sırtlan.
  • çaba : Cehd. Gayret, herhangi bir işi yapmak için harcanan güç.
  • cabe : Bir cevap.
  • cabeca : f. Yer yer. Ara sıra. Yerden yere. Bazı yerlerde.
  • cabet : Cevap vermek.
  • câbi : (Cibâyet. den) Eskiden Evkaf gelirlerini ve zekâtları toplayan tahsildar.
  • câbir : Cebredici, zorla yaptıran.* Galib gelen. * Şefkatsiz, merhametsiz. * Tekebbür ve taazzüm eden. * Aziz ve kavi olan. * Tıb: Kırıkçı, çıkıkçı. * Cebir ilminin ilk kurucusu olan müslüman âlimi. More…
  • cabiye : (C.: Cevâbi) Cemaat. * İçinde su toplanan büyük havuz. * Şam diyarında bir şehir adı.
  • cablus : f. Dalkavukluk, yaltaklanma. * Dalkavukluk eden, yaltaklanan.
  • cablusî : f. Dalkavukluk, yaltaklanıcılık.
  • çabük : f. Çabuk, seri, aceleli, hızlı, tez, hafif.
  • çabük-hirâmân : f. Sür'atli yürüyen. Çabuk yürüyen.
  • çabük-rev : f. Çabukça giden.
  • çaçaron : İtl. Çok konuşan, çenesi düşük, geveze.
  • çaçele : f. Postal, ayakkabı, çarık, pabuç.
  • cadd : (Câdde) Ciddi, çalışkan, azimli.CA'D : Kıvırcık saç, şa're.
  • cadde : Geniş, işlek, büyük yol. Anayol. şah-rah.
  • cadi : Avrupa'da putperestlik çağından beri gelen bir inanca göre, şeytanın gücünü kullanarak büyü yolu ile insanlara kötülük eden, felâketler getiren kadın. Bu bâtıl inanç yüzünden birçok More…
  • cadib(e) : Kusur görücü. Başkalarının noksan taraflarını gören.
  • cadil : Gürbüz, kuvvetli, kavi, metin.
  • cadis(e) : Viran, harap, yıkık. * Çorak, kurak, işlenmemiş, ekilmemiş toprak, gelir getirmeyen boş arazi.
  • cadu : f. Büyücü, cadı. * Hortlak, gulyabani. * Acuze, çirkin kocakarı. * Çok güzel söz.
  • cadu-fenn : f. Büyücü, sihirbaz.
  • cadu-ger : f. Büyücü, sihirbaz.
  • cadu-suhen : f. Sihirlercesine söz söyleyen.CA'F : Atmak, yere vurmak.
  • cafî : Cefa eden, eziyet veren.
  • cafil : Yürürken çabuk olan kimse.
  • cafûn : Karpuz.
  • çağatay : Cengiz Han'ın oğlu Çağatay Han'ın ismine nisbetle Mâvera-ün Nehr taraflarında oturan Doğu Türklerine ve edebî lisan olarak kullandıkları Doğu Türkçesine verilen isimdir.
  • çağdaş : (Bak: Asrî)
  • cager : f. Kuş kursağı.
  • çağla : (Çağala) Badem, erik, kayısı gibi yemişlerin yenebilen ham meyvesi.
  • çağlar : Kayalara veya setlere çarparak, yerden köpürerek düşen su. Şelâle, çağlayan.
  • çağz : f. Kurbağa. * Korku, havf. * Kapandığı halde hâlâ içinde cerahat bulunan yara. * Ah ü fizar. İnilti.
  • cah : (Câhe) f. Makam, mansıb. Kadr, itibar.
  • çâh : (Çeh) f. Kuyu. Çukur.
  • cahan : Yediği fayda etmeyip geç büyüyen çocuk.
  • cahar : Kuyunun içinin geniş olması.
  • cahb : (C.: Echibe) Ebücehil karpuzu. * Korkudan dolayı kederli olmak.
  • cahcah : (C.: Cehâcih) Ulu, şerif kişi.
  • cahcaha : Gönlünde olan sırrını gizlemek. * Çağırmak. * Su sesi.
  • cahd : Bile bile inkâr etme.
  • cahdel : Semiz.
  • cahdem : (C.: Cehâdim) Ekin tarlası.
  • cahder : Kısa boylu.
  • cahf : Tekebbürlenmek, kibirlenmek, gururlanmak. ◊ Övünme, fahr. * şeref.
  • cahfel : Dudakları kalın olan kimse. * Asker. * Zenginlik.
  • cahfele : (C.: Cehâfil) At dudağı.
  • cahh : Ayakları uzun, yeşil çekirge.* Adamın beli bükülüp eğilmek.
  • cahî : (Cahiye) Aşikar, aleni, açık, meydanda ve herkesin gözleri önünde olan.
  • cahid : Mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cihad eden. Mücâhid olan. Din düşmanı ile elinden geldiği kadar mânen, kavlen, kalemen ve maddeten cenkeden, vuruşan. Mümkün olduğu kadar gayretle çalışan. More…
  • cahif : Uykusunda dişini öttürmek. * Çok fazla hafiflik üzerine olmak. * Nefis, ruh. * İnsanın karnından çıkan ses. * Kısa. * Çok asker. ◊ Kişinin kendi yanında olan şeylerin More…
  • cahil : Tecrübesiz. Bilgisiz. Genç. Toy. * Allah'ı unutmuş olan. Gafil.
  • cahilane : f. Câhillikle, câhilce, câhil kimseye yakışır şekilde.
  • cahile : (C.: Cevâhil) Değirmen çarkı.
  • cahim : Şiddetli ve kat kat birbiri üzerine yanan ateş. Çukur yerde yanan ateş. * Cehennem'in bir tabakası. ◊ Çok sıcak yer.
  • cahimî : Cehennem gibi.
  • cahiyen : Aşikâr olarak, alenen.
  • câhiz : Asıl ismi Amr İbn-ül Bahr olan ve gözünün hadekası çıkık olduğu için bu isimle anılan büyük bir Arab edibi. * Patlak gözlü adam.
  • cahiz : Cesur, cesaretli, yiğit.
  • cahl : Çekirge gibi bir büyük arı. * Büyük kırba. * Ters yuvarlayan bir böcek.
  • cahma' : Gözleri büyük ve çok kırmızı olan kadın.
  • cahme : Nazar değdiren göz. * Kat kat ve şiddetli yanan ateş.
  • cahmeriş : (C.: Cehâmir) Çok yaşlı kadın. * Eşek sıpası.
  • cahre : Şiddet ve kıtlık yılı. * Yemek.
  • cahreme : Darlık. * Kötü ahlâk.
  • cahş : (C.: Cihaş-Cuhşâ) Eşek sıpası. * Kolan eşeğinin erkeği.
  • cahşe : Eşek sıpasının dişisi. * Çobanın eline dolayıp eğerdiği ip.
  • cahsuk : f. Orak.
  • cahûd : (Cahd. dan) İsrarla inkâr eden. Muannidce, isnat edilen bir sözü kabul etmeyen. * Yahudi.
  • cahûf : Mağrur, kibirli, kendini beğenmiş.
  • cahzem : Gözleri büyük olan kimse.
  • caibe : (C.: Cevâib) Halkın ağzında gezen haber.
  • cail : Yapan, bir şey veren, kılan. * Yaratıcı. (Bak: Ca'l) ◊ Cevelân eden. Yerinde durmayıp hareket eden.
  • cair : Mâni, engel. * Eğri. * Çok, kesîr. * Eziyet eden. Cevreden. Zulmeden.
  • caiz : Mümkün, olur, olabilir. * Fık: Yapılması sahih ve mübah olan herhangi bir fiil veya akit.
  • caize : (Cevaz. dan) (C.: Cevaiz) Azık, yol yiyeceği. * Hediye, armağan, bahşiş. * Edb: Eskiden takdim olunan medhiyeli bir şiire veya bir san'at eserine karşılık olarak verilen para, hediye ve More…
  • çak : f. Yarık, çatlak, yırtmaç. * Kılıç, bıçak gibi şeylerin sesleri. * Sabah vakti beyazlığı. * Küçük pencere. * Hazır. Amâde. ◊ f. İyi, güzel, sıhhatli, şişman.
  • caka : (Argo) Gösteriş, çalım. Caka, mal mülk, giyim, kuşam, yahut hareket davranış yoluyla olabilir. İslâm'da gösterişin her şekli haram ve günahtır. Bugün bazı kimseler ve aileler gösteriş More…
  • çakacak : f. Silahlı çatışmadan çıkan ses.
  • çakaloz : Çakıltaşı atan bir nevi küçük top.
  • çakçak : Parça parça, yırtık pırtık. * Kılıç ve emsâli şeylerin sesleri.
  • çâker : f. Kul, köle.
  • çâkerâne : f. Kölecesine, köle gibi.
  • çâkerî : f. Abd'e, köleye ait. * Kölelik. Kulluk, abdlik, esirlik, cariyelik.
  • çakmakli : Ağızdan dolan ve tetik yerinde bir cins çakmakla ateş alan eski tüfek çeşitlerinden biri.
  • çakşir : İnce kumaştan yapılan uzun bir çeşit şalvar. * Kuşların ayağındaki tüy.
  • çakuç : f. Çekiç.
  • câl : Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı.
  • çal : İsimlere önden eklenip, onun daima hareket edip oynamakta olduğuna işaret ve delâlet eder. Meselâ: Çal-at : Durduğu yerde de hareket eden at. * Bir şeyi şiddetle kapmaya delâlet eder. More…
  • cal' : (Câli') Terbiyesiz. Kötü konuşan.
  • cal(i) : f. Tuzak, ağ. * Misvak ağacı.
  • çala : İsimlerden önce kullanılarak, devam ve şiddetli ve pervasız kullanılmasını bildirir. Meselâ: Çalakalem: Çabuk ve gelişigüzel ve ilmi olmayan yazı yazmak.
  • çalab : t. İlâh. Mâbud. Cenâb-ı Hak, Rab.
  • çalak : f. Yerinde durmayan, çabuk, oynak. Dâima çalışan. Her bir hareketi çabuk olan. * Akıl ve ferâseti açık.
  • çalakî : f. Çeviklik, süratlilik, tezlik.
  • çalbus : f. Dalkavuk, yaltakçı.
  • çalçene : t. Durmayıp konuşan, geveze.
  • cale : f. Nehrin bir kenarından diğer kenarına geçebilmek için ağaçtan, sazdan veya şişirilmiş tulumlardan yapılan sal.
  • cali' : Açık-saçık kadın. Hayasız kadın. * Utanmaz, utanması kıt olan adam.
  • calib : Çekici. Celbedici. Kendi tarafına çekip getirici olan.
  • calif : Deri soyan, kabuk soyan.
  • calife : Deri ile eti birlikte koparan yara.
  • çâlik : f. Çelik çomak oyunu.
  • çalim : Tavır, eda. * Kılıcın keskin tarafı, ağzı.
  • calinos : (Kalinos) yun. İlk devirlerde yaşamış olan bir Yunan Filozofunun adı.
  • calis : (C.: Cüllâs) Oturan, oturucu, cülûs eden. Tahta çıkan.
  • çâliş : f. Savaşta düşmana karşı gurur ve naz ile yürüme. * Mukabil, karşı durma. * Savaş, muharebe, harp, ceng, mücadele. * Birleşme.
  • caliz : f. Sebze bahçesi, bostan. Kavun karpuz tarlası.
  • calût : (Bak: Yûşâ A.S.)
  • cam : f. Cam, şişe, bardak, sırça.
  • çam : f. Eğrilme, bükülme. * Salınma.
  • cam-i zerrin : f. Altın kadeh. * Tas: Allah âşıkının kalbi. * Bir kasaba adı. * Bir şarab adı.
  • came : f. Evde giyilen bol elbise. Elbise, çamaşır. Sevb, libas.
  • çâme : f. şiir ve gazel. Manzume.
  • came-gî : f. Hâdim ve hizmetçilere verilen ücret ve elbise parası. * Tüfek fitili. * Elbiselik kumaş.* Hizmetkâr, hademe, hâdim.
  • çâme-gûy : f. Şair.
  • camedar : f. Elbiseyi muhafaza eden kimse. * Vestiyer.
  • camehab : f. Yatak.
  • camekân : f. Elbise soyunulacak yer. * Camlık.
  • cameşuy : (C.: Câmeşuyân) f. Çamaşırcı, çamaşır yıkayan.
  • camger : f. Cam yapan sanatkâr, camcı ustası.
  • camgûl : f. Külhanbeyi.
  • camhane : f. Cam fabrikası.
  • cami : 'İslâm mâbedi. İbadet yeri olan bina. * Cem'edici, toplayıcı, içine alan. * Cem'etmiş, toplamış bulunan, hâvi ve muhit olan. * Resûl-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâm bütün evvel More…
  • camî : (Molla Camî) Hi: 817-898 Büyük bir İslâm müellifidir. Asıl adı: Abdurrahman'dır. Yüze yakın eser vermiştir.
  • camia : Topluluk. Birlik. Kütle. * Dâr-ül fünûn.
  • camid : (Câmide) Ruhsuz, sert, katı madde. Cansız.
  • camih : Başı sert hayvan.
  • camil : Çobanla olan deve sürüsü.
  • camis : Cansız, camid. * Letâfeti gitmiş olan elbise.
  • camit : Eski ve Ortaçağlarda Giresun ile Samsun arasında kalan dağlık mıntıkaya verilen ad. Osmanlılar zamanında bu kelime Canik olarak kullanılmıştır.
  • çamulari : Himalaya dağlarına bağlı bir dağ silsilesi.
  • camus : Su sığırı. Manda. Kömüş.
  • can : f. Yaşayış. Diride olan kudret, kuvvet. Hayat cevheri.
  • can-aferin : f. Yaratıcı.
  • can-azar : f. Can yakan, can inciten, eziyet veren. Acı çektiren.
  • can-bahş : f. Hayat bağışlayan, can veren. Sevgili. Cenâb-ı Hak. Allah.
  • can-efşan : f. Bir dâvâ uğrunda canını veren, canını feda eden.
  • can-fersa : f. Can dayanamıyacak derecede.
  • can-geza : f. Ruh sıkıcı, can sıkıcı. Tehlikeli olan, öldürücü.
  • can-gîr : f. Can sıkıcı, ruh sıkıcı.
  • can-güzar : f. Cana dokunan, candan geçer olan.
  • can-nisar : f. Canını harcayan, canını fedâ eden.
  • can-şiken : f. Azrâil (A.S.)
  • can-sitan : f. Can çıkarıcı, ruh alıcı. İnsana bela olan. Güzel.
  • cana : f. Ey sevgili! Ey can!
  • canan : f. Sevgili, güzel, sâhib-i cemâl. * Canlar, ruhlar.
  • canavar : f. Can alıcı, kahredici. * Vahşi, yırtıcı hayvan. Kurt.
  • canbaz : (C.: Canbazan) Can ile oynayan, canını tehlikeye koyan, canbaz. * Hayvan alış-verişi ile uğraşan kimse. * Aldatan, hilekâr, hile yapan. * Eskiden atlı fedai asker.
  • canbeleb : Ölecek halde, canı dudakta.
  • candade : f. Bir şeye candan bağlanmış. Can vermiş, candan bağlanan.
  • candane : f. Tepe ile alın arasındaki yer, bıngıldak. Beyin.
  • candar : f. Diri, canlı, zihayat, ziruh. * Silâhlı kimse. * Muhafız, koruyucu, emniyet memuru. * Yol yiyeceği, azık.
  • cane : f. Silah.
  • çane : f. Çene.
  • canfeza : Gönüle ferahlık veren, can artıran. * Ayın 23. gününe verilen ad.CAN-GÂH $_ : f. Can evi. * Can azaltıcı.
  • canhiraş : f. Dayanamıyacak derecede acı ve keder veren.
  • cani : 'Cinayet işlemiş olan. Birisini öldürmüş veya yaralamış bulunan. Caniler nasıl haksız yere insanı öldürüyorlar ve onların hayatlarına son veriyorlarsa; kâfirler, inkârcılar, dinsizler More…
  • canî : f. Candan sevilen.
  • canib : f.Yan, yön. Cihet, taraf. Yüksek taraf.
  • canibeyn : İki taraf, iki cânib, iki yan.
  • canih(a) : (Cünha. dan) Suç işlemiş, mücrim, cinayet işleyen.
  • caniha : Bir tarafa meyleden veya bir cenahı tutan. * Göğüs altındaki iyeği.
  • canişin : Birinin yerine geçen, birinin yerine vekâlet eden. Vekil.
  • cankurtaran : t. Ölüm tehlikesinde olanları kurtarmak için kullanılan vasıta. * Hasta ve yaralıları hastahaneye taşıyan otomobil. Ambulans.
  • cann : Ateşten mahlûk cinlerin babası olan. * Bir beyaz yılan cinsi. * Cin taifesi. İnsanlardan evvel yaratılan bir nevi mahlûklar, cinler. (Bak: Cinn)
  • canperver : f. Kalbi ferahlandıran. Ruha hoş gelen.
  • canrüba : f. Gönül alan, gönül kapan dilber.
  • canşikâf : f. Can yaralayıcı, can yırtıcı.
  • canşikâr : f. Öldürücü. * Mc: Can avlayan veya öldüren. Sevgili, mahbub.
  • cansiper : (Cansupâr): f. Canını feda eden.
  • cansiperane : f. Canını feda edercesine.
  • cansuz : f. Can yakıcı, yürek tutuşturan.
  • çap : f. Basma, baskı, tab.
  • çapar : Postacı.
  • çapkun : Seri ve yorulmaz neviden iyi bir at cinsi.
  • çaplus : f. Dalkavuk, yaltakçı.
  • çapûl : f. Yağma, saldırı.
  • çapûlcu : Düşman toprağına atla hücum edip yağma eden. Akıncı, yağmacı.
  • câr : Kadınların, elbisenin üstünde örtündükleri çarşaf. (Bak: Çarşaf) ◊ Çeken, sürükleyen. * Komşu. * Medet eden, yardımcı. * Müşteri.
  • car : Faydasız bağırıp çağırmayı ve gevezeliği ifade eder ve ekseriya mükerrer kullanılır.
  • çâr : f. Dört. Cihâr.
  • çar : (Slavca) Eski Rus İmaparatorlarının ünvanları. * Bulgar kralı.
  • çar naçar : f. İster istemez, mecburiyetle.
  • çar u yek : Dörtte bir.
  • çâr-bâliş(t) : f. Evvelce padişahların ve makamca büyük olanların üzerlerine oturdukları dört katlı şilte. * Dört unsur.
  • çar-deh : f. Ondört.
  • çar-gâh : 'f. Dört taraf ki, bunlar; şark, garb, şimal, cenub'dur. * Dünya, küre-i arz, cihan. * Türk musikisinde bir makam adıdır.'
  • çar-guşe : f. Dört köşe. Dört taraf. Dört yön.
  • çar-şeb : f. Cilbab, ferace, çarşaf.
  • çar-şenbih : f. Haftanın dördüncü günü. Çarşamba günü.
  • çar-tak : f. Çardak. * Dört köşe çadır.
  • çar-yarî : f. Çar-yâra ait. Sünnîlik.
  • çar-yek : f. Çeyrek, dörtte bir. * Saatin dörtte biri, onbeş dakika. * Mecidiye denilen gümüş sikkenin dörtte biri ki, beş kuruşluk bir gümüş sikkedir.
  • çar-zeban : f. Geveze, çenesi düşük, lüzumsuz olarak konuşan.
  • çâre : f. Neticeye varmak üzere maniaları kaldırmak için tutulması icabeden çıkar yol. Kurtuluş yolu. Tedbir, yardım, yol. * Hile. * Bir def'a. * Ayrılık.
  • çâre-cu : f. Çâre arıyan.
  • çâre-sâz : f. Çâre bulan.
  • çarh : Çark, tekerlek. * Felek, gök, sema. * Ok yayı. * Elbisede yaka. * Tef.* Devreden, dönen. * Çakır doğan. * Talih.
  • çarha : f. Ordunun ilerisinde bulunan askerlerin yaptıkları tâlim. * Çıkrık gibi dönen yuvarlakça bir cins dolap.
  • cari : Akan, akıcı. * Geçmekte olan. * İnsanlar arasında mer'i ve muteber ve mütedavil olan.
  • çariçe : (Slavca) Rus İmparatoriçesinin nâmı.
  • carif : Yıkıp harap etmek.
  • carih : Yaralayan. Yara açan. * Cerheden, çürüten. * Avcı hayvan.
  • cariha : (Müe.) Yaralayan. * Kol, ayak gibi her bir vücud azâsı.
  • carim : Cürüm ve kabahat sahibi. Suçlu. * Ailesinin maişetini kazanan. * Kesen. * Hurma toplayan.
  • carin : Aşınmış ve eskimiş bez.* Belirsiz yol. * Yılan yavrusu.
  • caris : Yaygaracı, geveze, terbiyesiz, güldürücü. Çala çaldıran.
  • çariyar : (Bak: Çaryâr)
  • cariye : Geçer olan, akıcı olan. Seyreden giden. * Güneş, şems. * Gemi. * Cenab-ı Hakk'ın in'âm eylediği rızık ve nimet. * Genç ve iyi hizmet eden kadın. Muharebede İslâm düşmanlarından More…
  • çark : f. (Çarh-Çerh) Dönen pervaneli tekerlek. * Vapur, değirmen ve dolap çarkı. * Bir makinenin dönen tekerleği, çok zaman bu tekerlek makineyi çalıştırır. Her çeşit tekerlekli makine. * Dönerek More…
  • çarmih : 'f. (Çar: Dört; Mıh: Çivi) Salib. Suçluyu haça germek için kurulmuş, haç şeklinde darağacı. * Geminin direkleri başından aşağıya inen kalın ipler.'
  • çarpa : f. Eşek, deve, koyun v.s. gibi dört ayaklı hayvanlar.
  • carr : Çeken, çekici. Sürükleyici. * Harf-ı cer.
  • carre : Komşu kadını. * Yularından çekilen deve.
  • çarşaf : Yatağın üstüne serilen veya yorgana kaplanan bez örtü. * Kadınların kullandığı baştan örtülen, pelerinli eteklikli sokak elbisesi.
  • carşeb : f. Çarşaf, cilbab.
  • çarsu : f. Dört taraf. Dört tarafı olan şey. * Çarşı, pazar.
  • çarta(re) : f. Dünya, âlem, küre-i arz. * Dört unsur. * Dört teli olan kemençe.
  • carû(b) : f. Süpürge.
  • çârub : f. Süpürge.
  • cârûb-zen : f. Süpürücü, çöpçü.
  • çârub-zen : f. Süpürücü.
  • carud : Nasrani rüesasından olup Şam'ın da reislerindendi. Kitablarında Hz. Peygamber'in (A.S.M.) vasıflarını görüp imân edenlerdendir. Asr-ı Saâdetten önce yaşamıştır.
  • çaruğ : f. Çarık.
  • çarüm : f. Dördüncü.
  • carûr : Sel arkı.
  • carûre : Kapı ökçesinin yeri.
  • çaş : f. Tahıl yığını, hububat.
  • caselik : Katolik. Başpiskopos, başpapaz, büyük papaz, patrik.
  • casim : Şam diyarında bir köyün adı.
  • casir : (Cesaret. den) Cesaret eden, cesur, cesaretli.
  • caşiriyye : Kuşluk vakti yenen yemek. Kuşluk yemeği.
  • çaşit : Casus.
  • casiye : Diz çökmüş.* Topluluk, cemaat. * Yığın, taş yığını.
  • câsiye suresi : Kur'an-ı Kerim'in 45. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur. Şeriat, Dehir Suresi de denir.
  • caslik : (Cesâlik) Nasrâniler hakîmi. * Çokluk, kesret.
  • çaşni : Çeşni, lezzet, tad. Yemeğin tadına bakmak için ağza alınan miktar, tadımlık.
  • cass : Alçı taşı. * Kireç.
  • cassas : Sıvacı, kireççi.
  • cast : f. Üzüm teknesi. Üzümün sıkıldığı yer.
  • çaşt : f. Kuşluk yemeği. * Kuşluk vakti.
  • casûm : Korkulu rü'ya, kâbus.
  • casus : (C.: Cevâsis) Hafiye. Gizli sırları haber veren. Kendi asıl şahsiyetini gizleyip, kendini iyi şahsiyet şeklinde göstererek ve gizli yollarla bir devletin askeri, siyasi ve mâli durumlarına More…
  • caub : Kısa adam.
  • çavele : f. Güzel renkli bir cins gül. * Eğri büğrü, yamuk.
  • cavers : Buğdaylar arasında biten bir cins sarı darı.
  • câvid : (Câvidân, câvidâne, câvidânî) f. Sermedî, sonu olmayan, sonsuz, dâimî, lâyemut.
  • câvidâne : f. Câvidân, ebedi, sonsuza âit, sonsuza müteallik.
  • cây : f. Yer, makam, mevki.
  • cay-baş : f. İkâmet yeri, oda, ev. Yurt, mekân, mesken.
  • cay-gâh : f. Mevki, makam, rütbe. * Yer, mekân.
  • cay-gir : f. Yerleşen, yer tutan, yerleşmiş.
  • cay-mend : f. Yerinden kalkmayan, üşenen, tenbel. Rahatını bozmayan.
  • cay-nişin : f. Yer tutan. Birinin yerine geçen.
  • cayi' : '(C.: Ciya') Aç, acıkmış; aç olan.'
  • cayid : Cömert, sahi.
  • cayîfe : Karın içine geçmiş olan yara.
  • cayiha : Şiddet. * Kıtlık. * Yemişe gelen âfet.
  • cayir : Cevir ve cefâ eden. Eziyet veren.
  • caymak : t. Vazgeçmek. Sözünden dönmek.
  • cazgir : Yağlı güreşlerde pehlivanları seyircilere takdim edip dualarını okuyarak onları meydana çıkaran kimse.
  • cazi : Ayaklarını dikip parmakları üzerine oturan kişi.
  • cazi' : Üzüm çardağının üzerinde enine konulan, üzerine de üzüm çubukları serilen ağaç.
  • cazib : Çekici, cazibeli. * Hoş görünüşlü olup dikkati çeken.
  • cazibe : Çekme kuvveti. * Mc: Letafet zamanı. Hüsn-ü cemal.
  • cazibe kanunu : 'Madde âleminde geçerli olan Cenab-ı Hakk'ın tekvini bir kanunudur. Bu kanuna göre iki madde birbirini aralarındaki mesafe ile ters orantılı; kütle ve miktarlarıyla orantılı olarak More…
  • cazibedar : f. Çekici, câzibeli.
  • cazim : Kat'i karar veren. * Gr: Cezmedici, cezmeden. Arabça bir kelimenin başına gelen bazı harfler o kelimenin sonunu sâkin okutur, o harfe de 'câzim' denir. Meselâ 'Lem More…
  • caziye : Doğurduktan sonra sütü azalmaya başlayan hayvan.
  • cazû : f. Cadı. Büyücü, sihirbaz.
  • cazz : Semiz,iri gövdeli adam.
  • çe : f. Küçültme edatı olap bu mânâ ile Farsça isimlere eklenir. ◊ (Bak: Çi)
  • ce'b : Kesbetmek, elde etmek, kazanmak. * Yaban eşeğinin büyüğü. * Kırmızı toprak boya. * Göbek.
  • ce'cee : Geri durdurmak. * Deveyi suya çağırmak. * Eşek boncuğu denilen bir boncuk.
  • ce'f : Düşmek.
  • ce'r (cuâr) : Tazarru etmek, yalvarmak. * Çağırmak.
  • ce's : Korkutmak, tahvif.
  • ce've : (C.: Cââ-Cevâ) Çömlek. * Örtü.
  • ce'vet : Kıtlık. * Bir şeyin üzerine örtülen. * Üzerine tencere konulan örtü. * Çömlek.
  • ce'y : Isırmak.
  • ceb' : (C.: Cebeât) Kızıl mantar.* (C.: Ecbu) Nakir dedikleri ağzı dar kap ki, içine su koyarlar. * Tehir etmek, sonraya bırakmak.
  • cebabire : Cebrediciler. Mütekebbirler. Zâlimler.
  • cebae : Üstünde birşey düzeltilen ağaç.
  • ceban : Korkak, ürkek.
  • cebanet : Korkaklık, ürkeklik. Korkulmayacak şeylerden bile korkmak. (Bak: Sırat-ı müstakim)
  • cebb : Bir kimsenin zekerini ve hayasını kesip hadım etmek. * Devenin hörgücünü kesmek.* Kökünden kesmek.
  • cebban : (C.: Cebâbin) Peynirci.
  • cebban(e) : Sahrâ. Bayram namazını kılacak yer. * Mezarlık.
  • cebbar : '(Sıfat-ı İlahiyedendir) İstediğini mutlak yapan, dilediğine muktedir olan. Büyüklük, azamet ve kudret sahibi. İmar eden Cenab-ı Hak. Kullarını ıslah edip tevbeye götüren Allah Teâlâ More…
  • cebbarane : Cebbarcasına. Cebbar olana yakışacak tarzda.
  • cebbarî : Cebbara mensub, cebbarlık, cebredicilik. Cebbarlık eden.
  • cebceb : Çok hasta deve yavrusu.
  • cebe : Zincir veya halkadan örme zırh. Cevşen.
  • cebe' : Kuyu içinden çıkan toprak ki, etrafına öbek öbek dökerler.
  • cebe-pûş : f. Zırh giyen.
  • cebeci : f. Eski Osmanlı İmparatorluğunun ordusunun zırhlı sınıfına mensub nefer.
  • cebel : Dağ, yüksek tepe. * Mc: Bir kavmin meşhuru ve büyüğü, âlim ve fâzıl kimse.
  • cebelistan : f. Dağlık, dağlık yer.
  • ceberut : Azametin daha dâimîsi ve bâtınîsi. Büyüklük. Hâkimlik. Kudret, celadet. Fart-ı kibir ve azamet.
  • cebha' : Büyük alınlı kadın.
  • cebhane : f. Barut, kurşun, gülle, top, tüfek ve benzerleri gibi levazımat-ı harbiye ve bunların bulunduğu yer.
  • cebhe : Yüz, ön taraf. Harp sahası. Muharebe edilen yer. * Alın. * Bir binanın veya o cinsten bir şeyin ön tarafı. * Gökteki ayın menzillerinden birisinin ismi olup arslan suretinin cephesidir, dört More…
  • cebin : (Cebân) Korkak. Cesaretsiz. * Alın.
  • cebin-sâ(y) : f. Alın sürücü, alın süren.
  • cebir : Zabtetmek. Zor. Kuvvet. * Bir şeyi ıslah ve tamir etmek, düzeltmek. * Bâtıl bir fırka. * Mat: Harflerle yapılan hesab. * Tıb: Fevkalâde ameliyat, kırık kemiği sarıp bütünlemek. Kırık veya More…
  • cebire : Çıkık veya kırık olan bir uzva sarılan tahtalar. ◊ f. Halkın bir işe hazırlık yapması.
  • cebl : İhtira, ibda. Yoktan yaratma.
  • cebrail : (Cebril, Cibril) Cenab-ı Hakk'ın emirlerini Peygamberlere (A.S.) bildiren büyük melek. Peygamberimiz Resul-i Ekrem'e (A.S.M.) Kur'ân-ı Azimüşşân'ı vahiyle getiren melek More…
  • cebre : Kemik sarmakta kullanılan ağaç. * Tahta parçaları.
  • cebren : Zorla. Cebir ve kuvvet istimali ile. Kuvvet kullanarak.
  • cebrî : Zorla icra olunan, rızası olmadan zorla yaptırılan. * Cebriye fırkasından olan.
  • cebriye : Cüz'i irâdeyi inkâr edenlerin bâtıl mezhebi.
  • cebub : Sağlam yer. Muhkem. * Yeryüzü. * Katı ve galiz yer.
  • cebz : Çekmek, cezb.
  • çeç : f. Hububat elenen kalbur. * Harman savurmakta kullanılan yaba.
  • çeçek : f. Gül. Çiçek. * Gönül. * Çiçek hastalığı. * Vücutda çıkan ben.
  • ced' : Burun, kulak, el kesmek. * Hapsetmek.
  • ced'a : Kestikten sonra geri kalan nesne. * Hapsetmek.
  • ceda : Bol yağmur, rahmet. * Hediye, ihsan. İn'âm. * Avantaj, kazanç.
  • ceda' : Kıtlık ve şiddet senesi.
  • cedale(t) : Yer. Arz. Dünya. * Hurma koruğu, ham hurma.
  • cedavi : f. Hizmetçi aylığı.
  • cedavil : (Cedvel. C.) Cedveller. * Su yolları. * Listeler.
  • cedaye : Geyik.
  • cedb : Kısırlık. * Kusur.
  • cedced : Pek düz yer.
  • cedd : Babanın babası veya ananın babası. * Büyüklük, azimlik. * Kat'edip geçmek. * Tâli'li olmak. * Kesmek.
  • cedda' : Küçük memeli kadın. * Susuz çöl.
  • ceddat : (Cedde. C.) Nineler. Büyük anneler, anneanneler, babaanneler.
  • cedde : (C.: Ceddât) Büyük vâlide. Annâne, nine. * Yeni olmak.
  • ceded : Yassı, düz yer.
  • cedef : (C.: Ecdâf) Makbere, kabir, mezar. * Yemen diyarından gelir bir otun adı. (Bir kimse bu otu yese su içmeye muhtaç olmaz.)
  • cedel : Konuşmada kavga etme. Niza. Hakkı bulmak için olmayıp, galib görünmek için çekişme. (Diyalektik) * Man: Meşhur veya müsellem mukaddemelerden terekküb eden kıyastır.
  • cedel-gâh : f. Çekişme yeri. * Mc: Dünya.
  • cedelî : Tartışmaya, münakaşaya ait. Münakaşacı. Tartışmacı.
  • cedeme : (C.: Cüdem) Yaramaz dişi koyun. * Kısa boylu erkek.
  • cederî : Vücutta çıkan çiçek hastalığı.
  • cedes : Kabir, mezar.
  • cedgare : f. Reyler, tedbirler, çeşit çeşit yol.
  • cedh : Bir şeyi başka bir şeyle karıştırmak. * Sütü su ile karıştırmak.
  • cedi : Güneş medarının oniki burcundan birisi. Oğlak burcu. (Güneşin cenuba doğru inişinin en aşağı derecesini bildirir.) * Keçinin erkek yavrusu, erkek oğlak.
  • cedib : Kıtlık olan yer.
  • cedid : Yeni, kullanılmamış.
  • cedidan : Gece ile gündüz. * Yenilenen iki şey. Yenilenenler.
  • cedil : Devenin boynuna taktıkları ip.
  • cedile : Kabile. * Nâhiye. * Kuş kafesi.
  • cedir : Lâyık, münasib, uygun. * Nihâyet, son. * Etrafı duvarlı yer.
  • cediyye : (C.: Cedâyâ) Gövdeye yapışan kan.
  • cedl : Yaratmak, halk. * Kuvvet. * Sağlam bükmek. * Azâ, organ, uzuv.
  • cedr : (Cidr) Duvar. Hâil, perde, zar. * Bir ot adı.
  • cedûd : (C.: Cedâyid-Cüdüd) Sütü çekilmiş koyun.
  • cedva : Bol yağmur, rahmet. * Armağan hediye.
  • cedvar : Nebâtattan zerâvende benzer bir ottur ve mâcun yapılır.
  • cedvel : Liste. * Su kanalı. Kanal. * Doğru, düz çizgiler çizmeğe mahsus âlet.
  • cedy : (C.: Cidâ-Ecd) Oğlak. * Burç adı.
  • cedye : (C. Cedâyât) Eyer altına konulan keçe.
  • ceey : Su içmesi için deveyi çağırmak.
  • cef' : Kenara çerçöp atmak. * Zâyi ve bâtıl olmak. * Koparmak. * Bir kabı eğip içindekini dökmek.
  • cefa : Eziyet. Sıkıntı. Zulüm. * Bir şey yerinde durmayıp bir tarafa ayrılmak.
  • cefa ender cefa : Cefa içinde cefa. Azab içinde azab veya ayrılık.
  • cefa-dide : f. Cefa çekmiş, cefa görmüş.
  • cefa-keş : f. Eziyete dayanan, cefa çeken, acıya katlanan.
  • cefa-pişe : f. Gaddar, cebbar, zâlim. * Sevgili, mâşuk, sevilen.
  • cefaf : Kuru olma, kuruma.
  • cefakar : f. Eziyet eden, cefa eden. * Halk arasında: Eziyet çeken, cefa çekmiş mânalarında da kullanılır.
  • cefale : İnsan topluluğu.
  • cefaset : Hazımsızlık ıztırabı, sindirim zorluğu.
  • cefcaf : f. Hayâsız, ahlâksız kadın.
  • cefcef : Yüce, yüksek yer. * Katı yel.
  • ceff : Kurumak.
  • ceffah : Mütekebbir kimse, gururlu kişi.
  • ceffar : (Cefr. den) Cifirci. Cifir yapan kimse.
  • ceffe : Kalabalık, kütle. * Kalabalığın verdiği uğultu.
  • ceffet : Cemaat, topluluk, çok adet.
  • cefh : Fahirlenmek, mütekebbirlenmek, gururlanmak, kibirlenmek.
  • cefif : Kuru, kurumuş.
  • cefir : Ok koyulan kap, mahfaza.
  • cefl : Yağmuru yağmış bulut.
  • cefla : Umumi ziyafet.
  • cefn : Göz kapağı. * Asma çubuğu. * Bıçak ve kılıç kını.
  • cefnak : Gözleri büyük, rengi sarıya yakın bir kuşun adı.
  • cefne : (C.: Cifân) Su kabı, tekne, teşt. Büyük çanak.
  • cefr : Dört aylık keçi oğlağı. * Geniş ve örülmemiş kuyu. (Bak: Cifr)
  • cefv : Kaba muâmele.
  • cefve : Cefa, azar.
  • cefvet : Nezaketsizlik, kabalık, saygısızlık.
  • çeh : f. Kılıç, bıçak ve hançer gibi âletlerin kını, kılıfı. ◊ f. Kuyu, çukur.
  • cehabize : Hakikatlerden, gerçeklerden haberi olanlar.
  • cehad : Nimet az olmak. * Ot uzamayıp kalmak. * Su az olmak. ◊ Sağlam, katı yer.
  • cehadet : Tezlik, acelecilik.
  • cehalet : Bilmezlik, nâdanlık, ilimden ve her nevi müsbet mâlûmatdan habersiz olma. Cahillik.
  • ceham : Yağmur vermeyen bulut.
  • cehamet (cühumet) : Yüz pörtümek, donuk yüzlü olmak.
  • cehan : f. Cihân, dünya, küre-i arz, arz. * Sıçrayan, fırlayan, acele ve çabuk hareket eden.
  • çehan : f. Damlıyan, damlayıcı.
  • çehâr : f. Dört, erbaa.
  • çehâr-deh : f. Ondört.
  • çehâr-gâne : f. Dört unsur.
  • çehâr-pâ : f. Dört ayaklı hayvan.
  • ceharet : Sesin yüksek olması. Ses yüksekliği.
  • çeharüm : f. Dördüncü.
  • cehbez : (C.: Cehâbize) Basiretli, ileri görüşlü kimse.
  • cehcehe : Çağırmak. * Irak etmek, uzaklaştırmak.
  • cehd : Fazla çalışma. Güç ve kuvvetini sarfetme. İnsanın nefsine hâkim olması. * Azim, gayret, fedakârlık.* Takat.
  • cehele : (Cahil. C.) Câhiller. İlimden mahrum olanlar. Bilmeyenler. Nâdanlar.
  • cehemiyye : Cebriye'den Cehm bin Safvan mezhebi üzere 'Cennet ve Cehennem fânidir, iman mârifettir ve ikrar değildir' diyen bir tâife.
  • cehende : f. Fırlıyan, sıçrayan. * Sıçramış, fırlamış.
  • cehende-gî : f. Fırlayış, sıçrayış.
  • cehennem : 'Allah yerine, tabiat, madde, sebepler vb. yaratılmış şeyleri ilâh kabul eden; Allah'a kul olacaklarına, arzularına ve heveslerine, başka insanlara ve mahlukata kul olanların More…
  • cehennem-nümun : f. Cehennem gibi çok azab verici.
  • ceher : Gündüzleyin bir şeyi görememek. (O kimseye 'echer' derler)
  • cehir : (Cehr. den) (C.: Cüherâ) Yüksek sesle, bağırarak ve açık olarak söylenen. * Güzel, dikkate değer.
  • cehiş : Halktan uzak olan.
  • cehiz : Karnından çocuk düşüren.
  • cehl : Câhillik, bilmemezlik, ilimden mahrum olmaklık, nâdanlık, tecrübesizlik, gençlik.
  • cehlistan : f. Cehâlet âlemi. Cahilliğin olduğu yer.
  • cehr : Görünmek, zâhir olmak. * Açıktan ve yüksek sesle olan söylemek veya okumak. * Tecvid'de: Harf hareke ile okunduğu zaman, mahreçte aralık kalmıyarak nefesin akmayıp, küllisi veya More…
  • cehre : Açıkta ve belli olan şeyler. * Pamuk ve ipek sarılan masura.
  • çehre : f. Vech, yüz, surat. * Mc: Surat asmak, dargınlık. * Görünüş, şekil, zahir.
  • çehre-nümud : f.Yüzünü gösteren, yüz gösterici.
  • çehre-perdaz : f. Ressam.
  • cehren : Açıktan, alenen.
  • cehret : Görünmek, zahir olmak.
  • cehreten : Aşikâr sûrette, aleni bir şekilde, açıktan açığa.
  • cehrî : Aleni ve yüksek sesle vâki olan şey.
  • cehş (cühüş) : Medet edişmek. Başka kimseye sığınıp arkalanmak.
  • cehûd : Cıfıt, yahudi.
  • cehûf : Kuyudan suyu alıp yukarı çekmeye mahsus kova.
  • cehûl : Pek çok câhil.
  • cehûlâne : Pek câhilcesine.
  • cehûş : Oğlan, sabi.
  • cehva' : Açık.
  • cehve : İnsanın dübür yeri.
  • cehvere : Zâhir olmak, görünmek.
  • cehyer : Dişi ayı.
  • cehzam : Başı büyük, yuvarlak yüzlü kişi. * Esed, arslan.
  • çek : Çekoslovakya, Bohemya ahalisinden olan ve Çek'ce konuşan kavim ki, Osmanlı metinlerinde 'çeh' diye geçer.
  • çekan : f. Damlamış, damlıyan.
  • çeki : Odun gibi ağır cisimleri tartmada kullanılan 250 kiloluk ağırlık ölçüsü.
  • çekide : f. Gürz ve topuz gibi eski zamanlarda kullanılan savaş âletleri. * Damlamış.
  • çekimser : t. Taraf tutmayan.
  • çekre : f. Küçük su damlası. Su serpintisi.
  • cel'ab : Medine yakınında bir dağ. * Gözü çok iyi görmek.
  • cel'abe : Çok kuvvetli dişi deve.
  • cel'ad : Yoğun gövdeli şişman, kaba kimse.
  • celâ : Parlak, ruşen. Zâhir, açık.
  • celâ' : Gurbete düşmek, memleketinden ayrı olmak. Şehrinden ve meskeninden çıkmak. * Başkalarını çıkarmak. * Açık haber. * Ruşen olmak, parlamak.
  • cela'la' : Kirpi.
  • celab : f. Salkım küpe.
  • celabib : (Cilbâb. C.) Kadının bütün vücudunu örten ve dıştan giyilip bol olan çarşaf nevi. Yaşmaklar. Baş ve yüz örtüleri, ferâceler. (Bak: Tesettür)
  • celacil : (Cülcül. C.) Küçük çanlar, ufak çıngıraklar.
  • celadet : Yiğitlik. Bahadırlık. Kuvvet ve şiddetlilik. Muhkemlik. Salâbet, metânet.
  • celafet : Kabalık, yontulmamışlık.
  • celah : Başın iki tarafından saçın dökülmesi. * Devenin ağaç yemesi.
  • celahiz : Kaba, ağır.
  • celail : (Celile. C.) Celiller, büyük olanlar, yüceler.
  • celal : (Celâlet) Nihâyet derecede büyüklük. Azamet. Hiddetlilik, hışım.
  • celalî : Celal ismine dâir. İlâhi ve celale müteallik. Celal adlı kimselerle alâkalı olan. * Hicri XI. Asırdan önce Anadolu'da baş gösteren eşkiyaya verilen ad. * Sultan Celaleddin Melikşah More…
  • celalli : Çok çabuk kızan kimse.
  • celaze : Sazların perdeleri.
  • celb : Kendi tarafına çekmek. Çekmek, götürmek.
  • celbiz : f. Kement, ilmik. * Gammâz, koğucu, ara bozucu.
  • celbname : f. Mahkemeye çağırma kağıdı, celb kağıdı.
  • celbû : f. Nâneye benzer bir ot, sebze.
  • celbûb : f. Sarmaşık (bitkisi.)
  • celca' : Boynuzsuz koyun.
  • celcele : Çan sesi. * Gök gürültüsü. * Depretmek. * Gitmek.
  • celcelutiye : 'Peygamberimizin Resul-i Ekremin (A.S.M.) derslerine istinâden, aslı cifir ve ebced hesâbı ile alâkalı olarak Hz. Ali (R.A.) tarafından te'lif edilen Süryânice bir kasidedir. Esas More…
  • celd : Lügat mânası, deri üzerine vurmaktır. * Fık: Muhsen olmayan mükellef zâni veya zâniyenin muayyen uzuvlarına vech-i mahsus üzere değnek veya kamçı ile vurmaktır. Bu ceza, mücrimin cildi yani More…
  • celda : Sür'at. Çabukluk. * şecaat.
  • celde : Fık: Suç işleyen birisine kamçı veya değnekle bir vuruş.
  • cele : Başın ön tarafının saçı dökülmek.
  • çele-çepe : f. Sağa sola.
  • celeb : Kesilecek hayvanları ve bilhassa koyun sürüsünü celbederek kasaplara satan tacir. * Tar: İstanbul sarayında ilk işe başlamış olan acemi. ◊ f. Fahişe. Orospu. * Çan.
  • çelebi : Efendi, kibar kimse. * Mevlâna postnişinine verilen ünvan. * Çelebi, Sultan Mehmed devrine kadar padişah oğullarına verilen ünvan idi. * Mevlânâ soyundan gelenlerle, mevlevilerin büyüklerine More…
  • celece : (C.: Cülec) Kafa, baş.
  • celed : Sütü ve yavrusu olmayan büyük deve. * Muhkem yer. * Samanla doldurulup anası önüne koyulan buzağı derisi.
  • celef : Yerden balçık küremek ve gidermek.
  • celem : Koyun kırkmakta kullanılan büyük makasın herbir yüzü.
  • celenfea : Şişman karınlı büyük deve.
  • çelenk : f. Eskiden kadınların süs için başlarına taktıkları mücevher veya madenlerden yapılmış sorguç. Halka şeklinde çiçek veya yapraklı dal demeti.
  • celenza : Arkası üstüne yatıp ayaklarını kaldıran kişi.
  • celesat : (Celse. C.) Meclisler, celseler.
  • celevat : (Cilve. C.) Cilveler. Hüsn-ü zuhûrlar.
  • celevla' : Mekân ismi.
  • celh : Doldurmak, dolu olmak.
  • celhe : (C.: Cülâhet) Gidermek. Yerinden ayırmak. * Nâhiye.
  • celi : Parlak, açık, âşikâr, meydanda. * Kur'an harfleri ile yazılan bir çeşit yazı.
  • celib : Satmak için bir yerden toplanılan şeyler. * Esir, köle, cariye. Satılık esir.
  • celid : Fazla celâdetli, bahadır. * Rutûbetli, kırağı, çiğ. * Buz.
  • celil : Celâlet ve celâdet sâhibi. Azîm, mertebesi yüksek.
  • çelipa : f. Haç, put, sanem. * Eğik ve kıvrık çizgi.
  • celis : Ekseri bir yerde oturan. Arkadaş. Birlikte oturan. ◊ Galiz, kaba nesne. Büyük ve sağlam olan şey.
  • celiyyat : (Celi. C.) Aşikâr, açık, aleni, meydandaki şeyler.
  • cell : (C.: Cülûl) Yerden birşey toplamak. * Gemi yelkeni.* Yaşlı olmak. * Kadr ve mertebesi büyük olmak. * Celil, büyük, ulu.
  • cellad : İdama mahkûm olanları idam etmeğe vazifeli olan adam. * Mc: Merhametsiz.
  • cellale : Necaset yiyen sığır.
  • celle : Celil oldu, celil olsun meâlinde ve Celle Celâluhu diye, Allah İsm-i Celali işitildiği veya anıldığı anda, tâzim makamında söylenir. ◊ Deve ve koyun tersi. * Az olarak insan More…
  • celm : Kesmek, kat'etmek. * Ululuk, büyüklük.
  • celmed : Kaya. Taş.
  • celse : Bir meclis veya mahkeme hey'etinin toplanmalarından tâtile kadar olan müzakere müddeti.
  • celu : f. Şakacı, lâtifeci kimse. * Kebap şişi.
  • celvet : Yerini, yurdunu terketme. * Tas: Abdin fenâfillah olup halvetten ayrılması.
  • celvetiye : Eskiden mevcud bir tarikat ismi.
  • celz : Seyretmek.
  • cem : Hükümdar, melik, şah. * Hz.Süleyman'ın (A.S.) nâmı. * İskender'in bir ismi.
  • çem : f. Naz ve eda ile salınarak yürüme. * Ziynetli, süslü, düzgün. * Cürüm, kabahat, suç. * Taam, yemek. * Mâna. * Kazanılmış, toplanılmış.
  • cem' : (C.: Cümu) Hurmanın iyi olmayanı. Farklı şeyleri bir yere getirmek mânasına mastar. * Az olarak cemaat için isim olur. * Toplama. Bir yere getirme, biriktirme. Yığma. * Gr: Arabçada (ve More…
  • cem'an : Bir yere toplamak suretiyle, toplanmış olarak.
  • cem'are : Galiz, kaba nesne. Yüksek taşlar. * Kabile ismi. * Küçük kuş.
  • cem'î : (Cem'. den) Cemiyete mahsus, cemiyetle alâkalı.
  • cem'iyyat : (Cemiyet. C.) Cemiyetler.
  • cem'iyyet : (Cemiyet) Topluluk, birlik. Hey'et. * Bir yere cem' olma. * Mânevi birlik teşkil eden cemaat.
  • cem'iyyetgâh : f. Toplantı yeri, toplanılacak yer.
  • cemaat : Topluluk. Bir yere toplanmış insanlar. Takım, bölük. * Fık: Bir imama uyup namaz kılan müslümanların heyeti. Bir mezhebe tâbi bir heyet teşkil eden ahali. * Aralarındaki münasebetleri din, More…
  • cemad : Cansız ve kurumuş olmak. * Yağmur yağmayan yer. * Sütü olmayan deve. * Donmuş, katı cisim.
  • cemadat : Katı cisimler, cansızlar.
  • cemadî : f. Ruhu olmayan, cansız madde. Câmid cisim.
  • cemaet : Her nesnenin şahsı ve cüssesi.
  • cemahir : (Cumhur. C.) Cumhuriyetler.
  • cemal : Yüz güzelliği. Fertteki güzellik. * Cenâb-ı Hakk'ın lütuf ve ihsânı ile tecellisi. * Hak ile söylenen doğru söz. * Hüsün.
  • cemalullah : Allah'ın cemâli.CEMAM : Rahat olmak. Dinlenip yorgunluğu gidermek. İstirahat etmek.
  • cemamih (cemûh) : Başı sert, yavuz at.
  • cemaş : Kadın ile oynaşan kişi.
  • cemaziyel ahir : Arabi ayların altıncısıdır. (Arabi aylar: Muharrem, Safer, Rabiyy-ül-evvel, Rabiyy-ül-âhir, Cemaziyel-evvel, Cemaziyel-ahir, Receb, şaban, Ramazan, şevval, Zilkade, Zilhicce'dir)
  • cemaziyel evvel : Arabi ayların beşincisidir. * Bir kişinin mazisi, geçmişi.
  • çember : (Bak: Çenber)
  • cemceme : Sözü gizli söyleme, harfleri tâne tâne söyleyip açık beyan edememe.
  • cemd : Donmak.
  • cemder : f. Bir cins bıçak veya kama.
  • cemed : Dondurmak. * Buz, kar.
  • cemedî : (Cemed. den) Buz gibi, çok soğuk, bârid.
  • cemel : Erkek deve. İbil.
  • cemen : f. Çardak.
  • çemen : Yeşil ve kısa otlarla kaplı yer, çimen. Ağaç ve çiçekleri olan yeşillik, çayır. * Pastırmaya konulan bir çeşit ot.
  • çemenistan : f. Bahçe, çimenlik.
  • çemenzar : f. Yeşillik, çayır.
  • cemerat : (Cemre. C.) Cemreler. Şubat ayında azar azar artan sıcaklıklar.
  • cemh : Sür'at yapmak, hız yapmak. * Huruç etmek, çıkmak. ◊ Gururlanmak, kibirlenmek.
  • cemi' : Cümle, hep, bütün. * Gr: Çokluk bildiren kelime. Çoğul.
  • cemian : Bütün, hep.
  • cemil : Güzel. * Cenab-ı Hakk'ın isimlerinden biri.
  • cemile : Hoşa gitmek için yapılan hareket.
  • cemilekâr : f. İyilik sever, güzel ahlâk ve huy sâhibi olan.
  • cemir : Zaman, dehr.
  • cemiş : Saçı yolunmuş. * Ot bitmeyen yer.
  • ceml : Yağ eritmek.
  • cemm : Çokluk. Mecmu. * Kuyuda biriken su. * Hırs ve tama ile mal biriktirmek.
  • cemma : Boynuzsuz koyun.
  • cemmal : Deveci, deve süren, deve sürücüsü.
  • cemmaz : Hızlı giden.
  • cemmaz-süvar : f. Hızlı giden bineğe binen kimse.
  • cemr : İnsanların bir araya toplanması. * Atın sıçrayarak yürümesi. * Ateş ve küçük taş vermek. * Bir kimseyi def etmek, kovmak.
  • cemra : Kuvvetli dişi deve.
  • cemre : (C.: Cimâr) Şiddetli karanlık. * Ateşli kömür parçası, kor. * İlkbaharda suya, yere, havaya düştüğü söylenen sıcaklık. * Hacıların Mina Vâdisinde şeytan taşlamaları.
  • cemreviyye : Divân şairleri tarafından bayramlar, baharlar gibi cemre sebebiyle, muasır olan büyük makamlı ve rütbeli kişiler için yazılan şiirler.
  • cemş : Saçı yolmak veya traş etmek. * Gizli ses. * Parmaklarının uçları ile çekmek. * Gazel söylemek. * Oynaşmak.
  • cemşasb : f. Hz. Süleyman Peygamber. (A.S.)
  • cemum : Yorga at. * Yürürken eşinen at.
  • cena : Yemiş toplamak. * Cem'etmek, toplamak.
  • cena' : Arka yumruluğu. Kamburluk.
  • cenab : Büyüklük ifade etmek için, hürmet maksadı ile söylenir. Cenab-ı Hak, Cenab-ı Resül-i Kibriya (A.S.M.)... gibi. ◊ (C.: Ecnibe) Evin etrafı, çevresi. * Cânib. * Nâhiye.
  • cenabet : Pis. Gusletmesi lâzım gelen kimse. * Uzaklık.
  • cenadif : Şişman, kısa boylu kimse.
  • cenah : Kanat, taraf, kısım.
  • cenaheyn : (Cenah. dan) İki kanat, iki yan, iki cenah. * İki hususiyetli.
  • cenaib : (Cenayib) (Cenibe. C.) Yedek hayvanlar, yedek binekler.
  • cenan : Gönül. Ruh. Kalb. Can.
  • cenanî : Kalbe âit ve müteallik olan. Kalben duyulan. (Arabça müfred, birinci şahıs sigası ile 'kalbim' mânasınadır.)
  • cenaze : (C.: Cenâiz) İnsan ölüsü.
  • cenb : Yan taraf. Koltuk altının aşağısı. * Def'etmek, kovmak. * Müştak olmak. * Bir yere gitmek için bir yere inmek. * Birisinin sevdiğinden dolayı kararsız ve muztarib bulunmak. * Büyük ve More…
  • çenber : f. Daire, def ve kalbur gibi şeylerin tahtadan olan dairesi. * Fıçı ve tekerlek gibi şeylere takviye edip, dağılmalarını önlemek için etrafını çevirecek tarzda geçirilen demir veya tahta More…
  • cenbî : Yan tarafa âit.
  • cenbiyye : Arapların kullandıkları bir cins eğri kamadır ki, yan taraflarına takarlar.
  • cencene : Sözü burun içinden söylemek, genizden konuşmak.
  • çend : f. Kaç tâne? Ne kadar? * Birkaç. Üç-beş gibi adet. * Herhangi bir şeyin yüzde biri.
  • çendan : f. Gerçi, her ne kadar. O kadar. Pek o kadar.
  • cendel : Nehirlerde bulunan ve büyükçe olan kaya.
  • cendere : yun. Tazyik. Baskı, basınç. * Dar dere, boğaz. * Kalın oklava. * Çamaşır ütülemeye mahsus iki ağaç üstüvaneden ibaret alet. * Mc: Sıkı ve dar yer.
  • çendî : f. Bir müddet, biraz.
  • çendin : f. Kaç, kadar, ne kadar, bu kadar.
  • ceneb : Susuzluktan böğrü ciğere yapışmak.
  • çeneb : f. Sünnet.
  • cenedil : (C.: Cenâdil) Taşlı yer. * Yuvarlak taş.
  • cenef : Hata ve cehilden dolayı haktan meyletmek. * Zulmetmek.
  • cenen : Mezar, kabir.CENG $ (CENK) : f. Top, tüfek ile harbetmek. Muharebe. Kavga. Harb. Savaş.
  • çeng : f. Pençe. * El. * Çalgı âletlerinden bir saz çeşidi. * Eğri büğrü.
  • ceng-azmüde : f. Savaş tecrübesi olan kişi.
  • ceng-cû : f. Kavgacı, dövüşçü, cenkçi.
  • çengar : f. Yengeç. * Bakır pasından yapılan yeşil boya.
  • cengaver : (C.: Cengâverân ) f. Cenkçi. Yiğit olan. Kahraman. İyi harbeden.
  • cengel : f. Orman. Ağaç topluluğu.
  • çengel : f. Pençe. * Bir şey asmağa yarayan alet. * Orman, ağaçlık yer.
  • cengelistan : f. Sık ağaçlık, orman, sazlık yer.
  • çengi : Zil ve kaşık vurarak oynayan dansöz ve rakkase ki, ekseriyetle çingene kızlarındandır.
  • cengiz : (Temuçin) Moğol Devleti'nin hükümdarlığını yapmıştır. İslâmî medeniyetleri ve kıymetleri tahribeden zâlim ve müstebid bir hükümdar olarak tarihe geçen bir kimsedir. Milâdi 1229'da More…
  • cengiziyan : f. Cengiz soyundan gelenler, bunlara tâbi olan kimseler.
  • cenh : Kuşun kanadını vurması.
  • cenî : Devşirilmiş, koparılmış olan. Meyve toplanması ve alınması.
  • cenib : Garip. * Hurmanın iyisi.
  • cenibe : (C.: Cenâib) Yedek hayvanı.
  • cenin : (Cenne. den) Ana karnındaki harekete başlıyan çocuk. * Gizli ve mestur, saklı olan şey.
  • ceniver : f. Sırat köprüsü.
  • cenk : (Bak: Ceng)
  • cenn : (Cünün) Bir şeyi setretmek, gizlemek. * Ana karnındaki cenin, gizli olmak.
  • cennân : Bahçıvan.
  • cennât : (Cennet. C.) Cennetler.
  • cennetmekân : Yeri cennet olası, makamı cennet olan meâlinde olup, vefat eden makbul ve sâlih kimselere hürmeten söylenir.
  • cennur : Arpa ve buğday döğdükleri yer.
  • centilmen : ing. Kibar erkek, çelebi, görgülü kişi.
  • cenub : Güney. Şimalin zıddı olan taraf.
  • cenubî : Cenuba âit, güney tarafında, cenûba dair ve müteallik.
  • çep : f. Sol, yanlış, falso.
  • çep şüden : f. Solak olmak. * Mc: Doğruluktan yüz çevirmek.
  • çep ü rast : Sağ ve sol.
  • çep-endaz : f. Hileci,hilekâr, hile yapan kişi.
  • çepel : Kirli, bulaşık, karışık, çamurlu.
  • çeper : Cidar, duvar.
  • cephane : (Aslı: Cebehane'dir) Barut vesair yanıcı maddelerin konulup, muhafaza edildiği yer. * Yanıcı maddeler levazımı.
  • cer : f. Yarık, çatlak.
  • cer' : Suyu yudumlayarak içme.
  • cer'a : Kumlu, otsuz yer.
  • çera : f. Niçin, niye böyle? * Mer'a. Otlak.
  • cera' : Suyu sora sora içmek.
  • cera'kuk (cera'kik) : Ekşi yoğurt.
  • çera-zar : f. Otlak, çayır.
  • cerab : Torba, dağarcık.
  • cerad : Çekirge. * Mc: Yağmacılar gürûhu.
  • cerade : (C.: Cerâd) Çekirge.
  • çerag : f. Işık. kandil. Lâmba. Mum. * Kutlu, mutlu. * Otlak. Mer'a. * Otlama. * Tekaüd. * Talebe.
  • çerag-çeşm : f. Evlat, çocuk, veled, insan yavrusu.
  • çeragan : f. Etrafı aydınlatma, şenlik. Kandil donanması, çırağan.
  • cerahat : Yaradan akan irin. Yaralı vücudda toplanan kandaki küreyvât-ı beyzâdan (ak yuvarlardan) mürekkeb kan. Yaradan akan beyaz akıcı cisim.
  • cerahor : Tar: Osmanlılarda ordu hizmetlerinde kullanılan Hıristiyanlara verilen isim.
  • ceraid : (Ceride. C.) Cerideler. Gazeteler.
  • ceraim : (Cerime. C.) Cerimler, suçlar, kabahatlar, cinayetler.
  • çerakise : (Çerkes. C.) Çerkesler. Kafkasyada yerli bir kabilenin adı.
  • ceram : Hurma çekirdeği. * Kuru hurma.
  • çeram : f. Otlak.
  • cerame : Gövdeli olmak. Vücudu iri olmak. * Cesâmet.
  • ceramika : Musul yakınında Acem asıllı bir kavmin adı.
  • ceraye : Vakıf tarafından verilen erzak ve yiyecek.
  • cerayet : Câriyelik hâli.
  • cerazet : Oburluk.
  • çerb : f. Besili, semiz, yağlı. * Muvafık, münasib, uygun. * Temayüz, imtiyaz. Diğerlerinden fazla ve üstün olma.
  • çerb-ahur : f. İçinde yemi bol olan ahır. * Bolluk içinde yaşıyan kimse.
  • çerb-dest : f. Eli işe yatkın. Sür'atli, eli çabuk.
  • çerb-pehlu : f. Besili, semiz, gövdeli, yağlı.
  • cerba : Uyuz kadın.
  • cerban : Uyuz hastalığına tutulmuş olan, uyuz.
  • cerbeya : Mağrib ile şimâl arasında esen yel.
  • cerbeze : Aldatıcı sözlerle kurnazlık etme. Fazla sözlerle aldatıcılık. Haklı ve haksız sözlerle hakikatı gizleme.
  • çerbî : f. Tatlılık, yumuşaklık.
  • cerbiyye : Uyuz böcekleri.
  • cercar : Yaban maydanozu.
  • cercer : (C.: Cerâcir) Kağnı.
  • cercere : Deve sesi.
  • cercis : (A.S.) : (Circis) Taberi tarihine göre: İsâ Aleyhisselâmdan sonra gelmiş ve Filistinde yaşamış ve onun şeriatı ile amel etmiş olan bir peygamberdir. Yedi sene içersinde tebliğde bulunarak More…
  • cerd : Elbisesini çıkarma, elbisesinden soyma, çıplak hâle getirme. * Ot ve ağaç yetişmeyen yer.
  • cerda : Mahrum, çıplak. * Tüysüz, dazlak. * Çorak, verimsiz toprak, arazi. * Karıştırılmamış.
  • cerdahl : Büyük gövdeli deve. * İnsanların her işine itiraz eden.
  • cerdak(a) : (C.: Cerâdik) Yufka ekmeği.
  • cerea : (C.: Cere') Ot bitmeyen kumlu yer.
  • cereb : Uyuz hastalığı, uyuzluk.
  • cereb-nak : f. Uyuz hastalığına tutulmuş kimse, uyuz kişi.
  • cerec : Yüzüğün, parmağa geniş olması. * Taşlı, sert yer. * Muztarib. Iztırab ve acı çeken.
  • cerece : Büyük, geniş yol. * Ulu yol.
  • cered : f. Yaralı, mecrûh. ◊ Çıplak olma.
  • ceref : Bir kimsenin, kederden dolayı tükrüğünü yutkunup durması.
  • cerem : Ayrılmak. * Günâh. Cinâyet. * Hurma toplarken yere düşenleri yemek.
  • cerenfeş : Yanları etli ve büyük olan kişi.
  • cereng : f. Kılıç veya topuzun çarpmasından çıkan ses. Zil veya çan sesi.
  • ceres : Çan. * Zindan, hapis yeri. * Hayvanın boynuna asılan çıngırak.
  • cereş : Bir şeyi iri dövme, iri öğütme.
  • çeres : f. Zindan, hapishane. * Zulüm, işkence. * Mer'a, otlak. * Üzüm teknesi.
  • ceres-dar : f. Çıngırak taşıyan, çıngıraklı.
  • cerevhak : İplik yumağı.
  • cereyân : 'Akma, akış, gidiş. Hareket. Akıntı. Gezme. Mürûr. Vuku, vâki olma. * Mc: Aynı fikir ve gaye etrafında toplananların meydana getirdikleri faaliyet ve hareket. Bu hareket; dinî, fikrî More…
  • cerez : Davarın art sinirinde olan bir hastalık.
  • cerez (cürüz) : Suyu kesik olan. * Otsuz yer.
  • cerf : Ahzetmek, almak. * Yıkmak, harap etmek. * Yerden bel veya kürekle bir şey atmak.
  • cergand : f. Bumbar dolması denen bir yemek çeşiti. * Işık. Işık konacak yer.
  • cerge : f. Bir mevki'de bulunan insan topluluğu.
  • cerh : Yara. * Baş ve yüzden başka uzuvlardan birisini yaralamak. * Bir kimseye söğmek. Taan etmek. Sözle gönül incitmek. * Birisinin fikrini çürütüp kabul etmemek. * Şahid, yalancı ve fâsık More…
  • çerh : f. Çark. Dolap. * Felek. Talih. * Dingil üzerine dönen. * Gök. * Def. * Zenberek. * Mancınık. * Elbise yakası. * Ok yayı. * Çakır gözlü doğan kuşu.
  • cerha : Yaralı, yaralanmış.
  • cerhetmek : Yaralamak. Herhangi bir meseleyi hak ve hakikatle çürütmek. Yanlış veya yalanını bulup hurafe ve bâtıl olduğunu isbât edip herhangi bir kimsenin veya cereyanın fikrini kabul etmemek.
  • çerhiden : f. Kendi etrafında dönmek.
  • ceri' : (Cür'et. den) Cesur, yiğit, delikanlı, gözü pek, cesaretli, yılmayan.
  • cerib : İmparatorluk zamanında Arabistan ülkelerinde kullanılan takriben 216 litrelik bir hacim ölçüsü. * Dönüm. * Eni ve boyu 60 arşın olan arazi ölçüsü. ◊ Uyuz hastalığına tutulan. More…
  • cerid : (C.: Cerâyid) Hurma budağı. * Yaprağı dökülmüş olan hurma ağacı.
  • cerid(e) : Çorak ve verimsiz yer.
  • ceride : Gazete. * Resmi dâirenin büyük hesablarının kaydedildiği defter. ◊ f. Yalnız, tenhâ.
  • cerih : (Cerh. den) Mecruh. Yaralanmış, yaralı.
  • ceriha : Yara. Çürüklük.
  • ceriha-dâr : f. Cerihalı, yaralı.
  • cerim : Kabahatli, câni, suç işlemiş. * (C.: Cirâm) Kuru hurma. * Hurma çekirdeği.
  • cerime : Suçludan alınan para cezası, cereme. * Günah, zenb, suç.
  • cerin : (C.: Ecrân-Ecrine-Cürün) Hurma kurutma yeri.
  • cerir : (C.: Cürür) Devenin boynuna taktıkları ip.
  • cerire : Kabahat, suç.
  • ceriş : İri bulgur. * İri dövülmüş tuz.
  • ceriz : Tasalı kimse. Hüzünlü, kederli olan kişi.
  • çerkes : Kafkas kavimlerinden biri. * Bu kavme mensub olan kimse.
  • cerm : (C.: Cürüm) Bir cins Arap sandalı. * Kat'. Kesme. * Günahkâr olma, günah işleme. * Koyun kırkma. * Sıcak, sıcaklık.
  • çerm : f. Hayvan ve insan derisi. Post.
  • cermen : Germen, Alman.
  • cermüze : f. Sefer ve misafirlik.
  • cerr : Kendine doğru çekmek. Çekmek. Cezb. * Para almak. * Uçurum. * Kale hendeği.
  • cerrah : Yarayı açıp tedavi eden, ameliyat yapan. Operatör.
  • cerrahhâne : Osmanlılarda ordu için cerrah yetiştiren müessese. Yüksek dereceli okul.
  • cerrahî : Tıpta operatörlük. * Ameliyatla ilgili.
  • cerrar : Cer yapan, para toplayan. * Yavaş yavaş giden asker alayı veya ordusu. Harp âletleri ile cihazlanmış ordu. * Desti satıcısı. * Ağır ağır giden. * Traktör.
  • cerrare : Sarı renkte küçük ve zehirli akrep.
  • cerre : (C.: Cürr-Cirar) Topraktan yapılan desti ve bardak. * Ağaçtan yaptıkları su kabı.
  • cerre çikma : Eski zamanda medrese talebelerinin, mübarek üç aylar olan Receb, Şaban ve Ramazanda köylere dağılıp halka, ahaliye dini nasihatlarda bulunmak, namaz kıldırmak veya müezzinlik etmek suretiyle More…
  • cerş : Bir şeyin kabuğunu soyma, bir şeyi kazıma.
  • cers (cirs) : Gizli ses. * Arının ağaçtan ve çiçeklerden emmesi. * Bir miktar zaman.
  • cerur : Çok miktar yemek.
  • ceruz : Obur, çok yiyen.
  • cerv : Küçük meyve. * Vahşi hayvan yavrusu. Enik.
  • cervel : Taş.
  • cery : Suyun ve diğer sıvıların akması. Cereyan.
  • cerz : Kat', kesme. * Yok etme, mevcudiyetini kaldırma. * Katletme, öldürme.
  • cerze : (C.: Cürüz) Yaş ot bağı.
  • ceş : f. Mavi boncuk.
  • çeş : f. 'Deneyen, sınayan, tadına bakan' mânâsına gelerek kelimelere eklenir.
  • cesa : Bir kimsenin elinin, çalışmaktan dolayı iri ve katı olması.
  • ceşa' : Çok hırslı olmak.
  • cesale : Çokluk, kesret.
  • cesamet : İrilik. Büyük olma, cesim olma.
  • çeşan : f. Topuz, gürz.
  • cesaret : Cesurluk, yiğitlik, korkusuzluk.
  • cesaset : Tecessüs, casusluk. Merak.
  • cescas : Kılı çok olan. * Bir otun adı.
  • cesed : Ten, gövde, vücut, beden. Ruhsuz vücud.
  • çeşende : f. Tadıcı, tadan, tadına bakan.
  • ceşer : Davarı otlamaya çıkarmak.
  • ceşib : Kaba ve galiz nesne.
  • çeşide : f. Tadmış. Tadılmış olan.
  • çeşiden : f. Lezzetine bakmak. Tadmak.
  • cesim : İri vücudlu. * Kebir. Ehemmiyetli. Büyük.
  • ceşir : Büyük çuval. * Ev önünde davar yürüyecek yer. ◊ Kir.
  • ceşiş : Bulgur.
  • cesis(e) : Hurma ağacının yeni çıkan budağı. (Fesîl-ün-nahl derler).
  • ceşişe : Bulgur yemeği.
  • cesk : f. Mihnet, keder, elem, gam, tasa. * Musibet, belâ, âfet, felâket.
  • cesl : Kıllı kimse. * Çok nesne, kesir.
  • cesle : Kara karınca.
  • cesm : Devam etmek, mülâzemet.
  • ceşm : Meşakkatli iş buyurmak, zor bir iş söylemek.
  • çeşm : f. Göz. Ayn. Dide.
  • çeşm-aşina : f. Göz aşinalığı olan, tanıdık.
  • çeşm-aviz : f. Yüz örtüsü, peçe.
  • çeşm-dar : f. Bekliyen, gözliyen.
  • çeşm-deride : f. Sıkılmaz, utanmaz, arsız.
  • çeşman : (Çeşm. C.) Çeşmler, gözler.
  • ceşn : f. Ziyafet, şölen. * Îd, bayram.
  • çeşn : (Çeşen) f. Bayram, îd. * Düğün. * Ziyafet, şölen.
  • çespan : Lâyık, uygun, münasib, muvafık, yakışır.
  • çespide : f. Lâyık, uygun münasib, muvafık, yakışır.
  • cesr(e) : Büyük deve.
  • cess : Koparmak. * Bal mumu. * İçinde arının kanadı ve gövdesi karışmış olan şey. ◊ Araştırma, tahkik etme, soruşturma. * El ile yoklama. * Yapışmak.
  • ceşş : Dövmek. * Kırmak. * Vurmak, darp. * Bir nesneyi pâk etmek, temizlemek.
  • cessame : Sefer yapmamış kişi. Seyahat etmemiş kimse.
  • cessas : Gizli şeyleri araştıran, gizli şeylere merak eden. Tecessüs sâhibi. ◊ Kireç ile bina yapan. Badanacı.
  • cessase : Kruvazör, harp gemisi.
  • cest : f. Sıçrayış, atlayış.
  • cestan : f. Atlıyan, sıçrayan.
  • ceste : f. Azar azar, bir parça. * Sıçrayış, atlayış. Hatve.
  • ceste ceste : Azar azar, parça parça, kısım kısım.
  • cesten : f. Atlamak, sıçramak. Kaçmak, kurtulmak. Atılmak.
  • cesur(e) : (Cesâret. den) Cesaretli, yiğit.
  • cesurâne : f. Yiğitçesine, cesaretli olarak, yüreklice, cesaretle.
  • çete : Bölük, birlik, takım. Bir reisin idaresi altında bulunan birlik. * Asker bölüğü, müfreze. * Çapulcu ve akıncı takımı.
  • çetin : Sert. * İnatçı, dik başlı. * Zor, güç.
  • çetr : f. Gece. * Gölgelik, çadır, şemsiye.
  • çetu : f. Perde, örtü.
  • çetuk : f. Serçe kuşu.
  • cev : f. Arpa.
  • cev'a : Bir kere acıkmak.
  • cev'an : (Cu'. dan) Acıkmış, aç, midesi boş.
  • cev-be-cev : f. Azar azar.
  • ceva' : Geniş. * Hasta. * Kokmuş su. * Aşktan, gamdan veya tasadan dolayı kalbin yanması.
  • cevab : Sorulan şeye söz veya yazıyla verilen karşılık. * Kabul etmemek. Reddetmek. * (Câbiye. C.) Havuzlar.
  • cevabat : (Cevâb. C.) Cevablar. Sorulan sorulara verilen karşılıklar. Mukabil sözler.
  • cevaben : Karşılık ve cevap olarak.
  • cevabî : Karşılık, cevap. * (Câbi. C.) Tahsildarlar, câbiler.
  • cevad : (Cevvad) Çok çok ihsan eden. Çok cömert.
  • cevadd : (Câdde. C.) Caddeler, büyük ve işler yollar, tarikler.
  • cevahir : (Cevher. C.) Cevherler. Çok kıymet verilen ve az bulunan şeyler, çok kıymetli mâden veya taşlar. * Mc: Çok kıymetli söz veya faydalı yazılar.
  • cevaib : Halk arasında gezen haberler.
  • cevaiz : (Câize. C.) Câizeler, verilen bahşişler, armağanlar.
  • cevâmi' : Toplu olan şeyler. * Câmi'ler. Mescidler.
  • cevamid : (Câmid. C.) Cansız, donmuş şeyler.
  • cevamis : (Câmus. C.) Camuslar, mandalar, kömüşler, su sığırları.
  • cevanib : (Cânib. C.) Cânibler, yanlar, taraflar.
  • cevanib-i erbaa : Dört taraf.
  • cevari : (Câriye. C.) Akıcı ve câri olanlar. * Hizmetçi kızlar. * Câriyeler, kadınlar.
  • cevarih : El, ayak gibi vücud azaları.
  • cevasis : (Casus. C.) Casuslar. Gizli şeyleri araştıranlar. Gizlilikleri öğrenip bilenler.
  • cevaz : Müsaadeli. Ruhsat, izin. Câiz olma. * Yol, tarik ve meslek.
  • cevazinc : Nilüfer çiçeği.
  • cevb : Kesmek. * Yırtmak. * Mesafe almak.
  • cevca' : Uzun ayaklı adam.
  • cevcem : Kızıl gül, verd-i ahmer.
  • cevder : f. Öküz.
  • cevdet : İyilik. Güzellik. Kusursuzluk. * Bir kimsenin, başkasının işini güzelce ve kusursuz olarak yapması. * Cömertlik. * Susuz olma.
  • cevebe : (C.: Cüveb) Bulut aralığı. * Dağ aralığı.
  • cevef : Bolluk.
  • cevelân : Dolaşma. Kaynama. Yerinde durmayıp gezme.
  • cevelângâh : Gezip dolaşılan yer. Cevelân yeri. Tâlim meydanı.
  • cevf : Boşluk. Oyuk. Çukur. İç boşluğu. * Orta, yarı. * Kof.
  • çevgan : f. Cirit oyunlarında atlıların birbirlerine attıkları değnek. * Baston, ucu eğri değnek.
  • cevh : Ulaşmak. * Bittih-i şamî denilen karpuz. ◊ Akmak. * Koparmak.
  • cevhan : Hurma kuruttukları yer.
  • cevher : Bir şeyin özü, esası. * Kıymetli taş. * Çelik üzerindeki nakış. * Edb: Noktalı harf. * Yalnız noktalı harflerin ebcedîsi hesab edilerek yazılan manzum tarih. * Harflerin noktası. * Fls: More…
  • cevher-dâr : f. Elmaslı. * Noktalı harf. Meselâ: Cim, şın harfleri gibi. * Eskiden kullanılmış tüfeklerden birinin ismi. * Siyah ve beyaz dalgalı, benekli kılıç.
  • cevhere : Bir, tek cevher.
  • cevi : Aşk galebesinden gelen şiddet ve hiddet, gam ve gussadan, müzahemeden gelen bir hastalık, maraz. * Kokmuş su. ◊ f. Akarsu, nehir, dere, çay.
  • çevik : t. Tez hareketli. Oynak. Çabuk hareket edebilen.
  • çevik çalak : Tez, hareketli, çalışan. Yerinde durmayıp hareket eden.
  • cevin(e) : f. Arpadan yapılmış şey. Arpa unu.
  • cevir : (Cevr) Cefa, eziyet, sıkıntı, üzüntü. Zulüm. * Tas: Tarikat adamının ruhen ilerlemesine mâni olan şey.
  • cevl : Tavaf etme.
  • cevlan : Şam'da bir dağ.
  • cevle : Dönmek.
  • cevn : Ak, ebyaz, beyaz. * Kara, esved. (Ezdattandır)
  • cevreb : (C.: Cevârib, Cevâribe) Çorap.
  • cevs : Bir şeyi arayıp istemek. ◊ Kaba, büyük nesne.
  • cevş : (C.: Cevâşin) Demir gömlek. * Göğüs. * Orta.
  • cevsak : Kasr, köşk, konak.
  • cevse : Köşk, kasr, konak.
  • cevsek : f. Düğme.
  • cevşen : Zırh.
  • cevşen-pûş : f. Zırhlı, zırh giyen.
  • cevşir(e) : f. Arpa çorbası. * Çulha.
  • cevv : Yer ile gök arası. Gök boşluğu. Fezâ. * Ev veya odanın içi.
  • cevvad : (Bak: Cevâd)
  • cevval : Dâim hareket hâlinde olan.
  • cevvaz : Malı toplayıp hayır ve tasadduk etmeyen kimse.
  • cevvî : Gök boşluğuna âit. Cevve dâir.
  • cevz : (C.: Ecvâz-Cevzât) Ceviz. * Her nesnenin ortası.
  • cevz (cevzân) : Malı toplayıp kimseye hayır ve sadaka etmemek. * Sallana sallana yürümek.
  • cevza : Astr: İkizler burcu. Gökyüzünün kuzey yarım küresinde yer alan iki tane parlak yıldızlı bir burcdur. Güneş, mayıs ayında bu burca girer.
  • cevzak : f. Kederlenme, elemlenme.
  • cevzeka : (C.: Cevzek-Cevâzik) Pamuk kozağı.
  • cevzekî : Koza satıcısı.
  • cevzel : (C.: Cevâzil) Güvercin yavrusu. * İğne deliği.
  • cevzenic : Cevizli helva.
  • cevzine : Cevizli helva.
  • cey'e : Gelmek.
  • ceya' : Yağmur.
  • ceyar : Gadaptan ve açlıktan dolayı göğüste olan hararet.
  • ceyb : (C.: Cüyûb) Cep. Gömleğin (yarığı) açıklığı. * Yaka. * Kalb.* Geo: Sinüs.
  • ceyd : (C.: Ecyed) Uzun boylu olmak.
  • ceyder : Kısa boylu.
  • ceyeşan : Kaynamak. * Hışm etmek.
  • ceyl : (C.: Ecyâl) İnsan topluluğu, zümre, kavim. * Nesil, batın, kuşak. * Yengeç.
  • ceylan : Geyik çeşidinden küçük, ince bacaklı, pek hafif ve çok koşucu bir kara hayvanı, gazâl.
  • çeyrek : f. Dörtte bir (Bak: Çâr-yek)
  • ceyş : Asker, ordu. En az dörtyüz nefer süvari ve piyadeden müteşekkil bir askeri kıt'a. * Dolup taşmak. * Ses, sadâ.
  • ceyvad : f. İttika', günahtan sakınma.
  • ceyyid : İyi, güzel, hoş. Saf.
  • ceyz : Döndürmek. * Dar etmek.
  • cez : f. Cezire, ada. Her tarafı su ile çevrilmiş olan kara parçası.
  • cez' : Ağaç kökü, ağaçların alt kısımları. ◊ Dereyi enine kesmek.
  • cez'(a) : Damarlı akik. Göz boncuğu adı verilen, kara alaca ve kıymetli bir süs taşıdır.
  • cez'a : Az nesne.
  • ceza : Karşılık, mukabil, ivaz. Cürüm veya günâh işleyenlere verilen azab. * Gr: Şart cümlelerinde ikinci kısım. (Bak: Şart)
  • ceza' : (C.: Cezeân-Cizâ') Altı veya dokuz aylık koyun. (Kurban olması caizdir). * İki yaşına girmiş koyun. * Arslan, esed. * Hayvana yulaf vermeyip hapsetmek. ◊ Hüzünle ağlayıp More…
  • cezaen : Cezâ olarak.
  • cezair : (Cezâyir) (Cezire. C.) Cezireler, adalar. * Kuzey Afrikada Fas ile Tunus arasında olan ülke ve bu ülkenin merkezi olan şehir.
  • cezalet : 'Rekâketsiz ifade. * Güzellik. * Müdebbirlik, akıllılık. * Azim, büyük. * Edb: Kelimeler, ince veya sert söylenişlerine göre; elfâz-ı cezle veya elfâz-ı rakika diye ikiye ayrılır. More…
  • cezaze : Ekin biçmek. * Hurma kesmek. * Kıl ve yün kırkmak.
  • cezb : Kendine doğru çekme. * İçme.
  • cezbe : Tas: Meczubiyet, istiğrak. Allah'ı hatırlayıp Allah sevgisi ile kendinden geçer bir hale gelme.
  • cezbe-eda : f. Cezbeli olmak. Çekici olmak
  • cezbedar : f. Cezbeli, çekici.
  • cezbetmek : Çekmek, ikna etmek, sevdirmek.
  • cezea : (C.: Cezaât-Cizâ) Beş yaşına girmiş deve. * İki yaşına girmiş koyun. * Üç yaşına girmiş sığır ve at.
  • cezeb : Adamın ağzında tükrüğü kesilmek. * Hayvanın sütü az olmak.
  • cezebat : (Cezbe. C.) Cezbeler. (Bak: Cezbe)
  • cezel : Yoğun ve kuru odun ağacı. * Kesmek, kat'. ◊ (C.: Cezlan) şâd olmak.
  • cezer : Havuç. * Aslanın yediği et.
  • cezf : Kesmek. * Sürmek. * Evmek.
  • cezf (cüzâf) : Bir şeyi ölçmeden tartmadan almak.
  • cezh : Hediye, atâ, bahşiş vermek.
  • cezia : (C.: Cezâyi) Koyun sürüsü.
  • cezil : Bol. Çok. * Edb: Peltek ve bozuk olmayan kelime.
  • cezim : (Bak: Cezm)
  • cezir : (Bak: Cezr)
  • cezire : Ada. Dört tarafı su ile çevrilmiş toprak parçası.(Üç tarafı su ile çevrili kara parçasına yarımada denir.)
  • cezl : Kalın odun. Tomruk. * Sağlam. Metin. * Güzel ve muhkem fikir. * Rekik olmayıp doğru ve dürüst olan söz veya kelime. * Kâmil, dirayet sahibi, akıllı ve olgun adam.
  • cezlan : Saadetli, mutlu, sevinçli.
  • cezm : (Cezim) Kat'î karar. Yemin. Kararlaştırmak. * Kesmek. * Niyet. Tahmin. Takdir. * İlzam. * İcâbe. * Gr: Arabçada kelime sonundaki harfi sâkin okumak. Kur'ân-ı Kerim okurken harfleri More…
  • cezm (cizm) : Her nesnenin aslı. * Ağacın kökü. * Kesmek, kat'.
  • cezma : Kulağı kesik koyun. * Kulağı delik koyun.
  • cezme : Kamçı. * Ağaç parçası. * İp parçası. ◊ Bir kere yemek.
  • cezmen : Kestirip atmak sûretiyle.
  • cezmî : Kat'î niyet ve karara ait. Cezm.
  • cezr : Kök, asıl, temel. Bünyâd. * Kesmek. * Mat: Kendi misline darbolunmakla (çarpılmakla) bir sayı meydana getiren rakam (Kare kök). Üç, dokuzun cezri'dir. Dokuz, üçün meczuru'dur. More…
  • cezre : Kasaplık koyun, keçi gibi davar. * Semiz koyun.
  • cezrî : Köklü. Kat'î. Köke âit ve müteallik.
  • cezu' : Çok sızlanan, kıvranan, feryad eden. Allah'tan gayrısından imdad bekleyen.
  • cezur : (C.: Cüzür) Boğazlanacak deve. Hem erkeğe hem dişiye denir. (Boğazlanacak yere meczer derler. Boğazlayan kimseye cezzar derler.)
  • cezz : Kesmek, biçmek.
  • cezzab : Fazla çekici olan. Cezub. Çok cezbeden.
  • cezzaf : Ağ ile balık tutan balıkçı.
  • cezzar : Zâlim. Gaddar. Kanlı. * Deve kasabı.
  • çi : (Çe) f. Ne? Nasıl? (Soru edatı) * Taaccüb ve hayret yerinde de kullanılır.
  • ci'zare : Kısa boylu tıknaz kimse.
  • çi-gune : f. Nasıl, ne çeşit, ne türlü.
  • cial : (C.: Cüul) Ocaktan çömlek ve tencere gibi sıcak şeyleri tutup indirmekte kullanılan bez.
  • ciale (ca'yile) : Rüşvet.
  • ciar : Ucunu bir kazığa bağlayıp bir ucunu da beline bağlayıp kuyuya inilen ip.
  • ciba : Toplanmış, birikmiş su. ◊ f. Odun.
  • cibab : Car dedikleri kaftan. * Ağaç aşılamak. (Ekseri hurma ağacında kullanılır.)
  • cibah : (Cebhe. C.) Cebheler, alınlar.
  • cibal : (Cebel. C.) Dağlar.
  • cibave : Toplamak. Cem'etmek.
  • cibayat : (Cibâyet. C.) Vergi, câbilikler, gelir toplamalar.
  • cibayet : Vergilerin, devlet gelirlerinin tahsili. * Büyük vakıfların ayrı vazifeliler tarafından idare edilen kısımları.
  • cibill : (C.: Cibillât) Yaratılmak. * İnsanlardan bir grup.
  • cibillen kesira : Çok insanlar.
  • cibillet : Huy, fıtrat, yaradılış, tabiat, cibilliyet.
  • cibillî : Cibilliyet. Yaratılıştan olan. Asıl maya, huy, tabiat, tıynet.
  • ciblet : Yaratılmak.
  • cibr : Az-çok, zorla olgunlaşmak, kemal bulmak.
  • cibrîl : Cebrâil, Ruhül Kudüs. Cenâb-ı Hakdan (C.C.) Peygamberimize (A.S.M.) vahiy getiren melek.
  • cibs : Kansız, hissiz. Hayırsız, alçak kimse. * Alçı taşı, kireç.
  • cibt : Put, sanem, salib.
  • cibve : Toplamak. Cem'etmek.
  • cid : Gerdan. Süslemeye lâyık boyun. Güzel boyun.
  • cidad : Hurma kesecek vakit.
  • cidal : Sözle mücadele. Ateşli konuşma. Niza. * Muharebe. Cenk. Kavga.
  • cidalcu : f. Harpçi. Kavgacı.
  • cidale : (Bak: Cedalet)
  • cidar : Duvar. * İki yeri birbirinden ayıran zar, perde.
  • cidd : Çalışmak. Ciddiyetle yapmak.
  • cidden : Şaka olmayarak. Gerçekten. Ciddi olarak.
  • ciddî : Gerçek. Hakikat. * Ağırbaşlı, hâlleri sakin olan kişi. * Mühim.
  • ciddiyat : Hakiki sözler. Ciddiyetler.
  • ciddiyet : Ciddîlik. * Ağırbaşlılık, sakin hâllilik. * Ehemmiyet.
  • cide : Batı Karadeniz bölgesinde Kastamonu vilâyetine bağlı bir ilçe.CİF : ing. Bir malın fiyatına, nakliye ve sigorta ücretinin de katılmış olduğunu gösteren bir kısaltma.
  • çide : f. Devşirilmiş, toplanmış.
  • cifan : (Cefne. C.) Çanaklar.
  • cifar : (Cefr. C.) Geniş kuyular.
  • cife : Kokmuş et, ölü hayvan, leş.
  • cife-gâh : f. Leş ile, lâşe ile dolu olan yer.* Mc: Dünya.
  • çifitlik : Yahudilik, Yahudi cinsiyet ve mezhebi. * Münâfıklık.
  • cifne : (C.: Cifnân) On kişi doyabilecek kadar büyük çanak ve büyük tas. * Bağ çubuğu.
  • cifr : (Cefr) Harflere verilen sayı kıymeti ile, geleceğe veya geçen hâdiselere, ibarelerden tarih veya isme dâir işaretler çıkarmak ilmidir. (Bak: Ebced, İlm-i Cifir)
  • ciğer : f. Ciğer. Bağır. * Keder, sıkıntı, elem. * Avaz.
  • ciğer-dâr : f. Yürekli, ciğerli, cesâretli.
  • ciğer-der : f. Ciğer söken, ciğer parçalıyan.
  • ciğer-dûz : f. Ciğeri delip geçen.
  • ciğer-fürûş : f. Ciğerci, ciğer satan.
  • ciğer-gûşe : f. Evlât, yavru. * Sevgili. Mâşuk.
  • ciğer-hûn : f. Ciğeri kanlı. Çok acıklı.
  • ciğer-pâre : f. Sevgili yavru, evlâd.
  • ciğer-şükâf : f. Ciğer parçalayan. Çok acı veren.
  • ciğer-sûz : f. Çok acı. Ciğer yakar derecesindeki teessür.
  • çiğir : t. Yeni açılan patika yolu. * Ayak izi ile karlı yerde açılan yol. * Başkalarının da uyabileceği yeni bir tarz ve yol. * Çığın açtığı iz, yol.
  • cihad : (Cehd. den) Düşman ile muharebe. İlim ve imanla, sözle, fiile, mal ve canla bütün kuvvetini sarf etmek.
  • cihadî : (Cihadiyye) Cihada mensub, savaş işleriyle alâkalı. * II. Sultan Mahmud devrinde harp masraflarına mukabil olmak üzere kesilmiş olan sikke.
  • cihan : f. Dünya, kâinat, âlem.
  • cihan-ârâ : f. Cihanı süsliyen, dünyayı bezeyen.
  • cihan-bân : f. Cihanın bekçisi, dünyanın koruyucusu olan. Allah. Hükümdar.
  • cihan-bin : f. Dünyayı, cihanı gören. Allah. * Göz.
  • cihan-cu(y) : f. Dünyaya hâkim olmaya çalışan sultan, hükümdar.
  • cihan-değer : f. Cihan kıymetinde. Çok kıymetli.
  • cihan-dide : f. Cihanı görmüş. Tecrübeli. * Meşhur, nâmdar.
  • cihan-efruz : f. Cihanı, dünyayı aydınlatan.
  • cihan-gerd : f. Dünyayı dolaşan, cihanı gezen.
  • cihan-gir : f. Meşhur, cihanı zabteden, fâtih.
  • cihan-nevred : f. Cihanı gezen, dünyayı dolaşan.
  • cihan-nüma : f. Dünyayı gösteren harita veya coğrafya. * Çatının üzerinde her tarafa nezareti olan açık taraça. * Meşhur Türk Âlimi Kâtib Çelebi'nin 1654 (Hicri: 1065) tarihinde çizdiği Asya More…
  • cihan-pesend : f. Cihana meydan okuyan.
  • cihan-sâlâr : f. Cihanın başkanı, büyüğü ve kumandanı olan, padişah.
  • cihan-sitan : f. Cihanı zapteden. Padişah, hükümdar.
  • cihan-şümûl : f. Cihan vüs'atinde, dünya çapında, cihanı alâkadar eden. Dünyayı kaplayan.
  • cihan-sûz : f. Cihanı yakan, güneş. * Mc: Çok zulmeden.
  • cihaniyan : f. Dünya ahalisi olan insanlar.
  • cihar : (Cehr. den) Sesle, sadâ ile ve alenen söyleme ve okuma. ◊ f. (Bak: Çâr)
  • çihar : f. Dört. (Bak: Çâr)
  • cihar-i yar-i güzin : f. Dört halife: Hz. Ebu Bekir, Hz. Ömer, Hz. Osman ve Hz. Ali (R.Anhüm)
  • ciharen : (Cehr. den) Alenen, açık olarak.
  • cihas : Kalabalık, müzâhame.
  • cihât : (Cihet. C.) Cihetler, taraflar, yönler.
  • cihât-i sitte : Altı cihet. Altı taraf. (İleri, geri, sağ, sol, yukarı, aşağı taraflar.)
  • cihaz : Âlet ve edevat.* Gelinin lüzumlu şeyleri. Çeyiz. * Cenazenin kaldırılması için lâzım olan eşya.
  • cihazat : (Cehâzât) (Cihâz. C.) Cihazlar, maddî manevî âletler, lüzumlu edevat.
  • cihet : (C: Cihât) Yan, yön, taraf. * Sebeb, mucib. * Vesile, bahane. * Evkafça olan vazife, maaş. * Yer, mahâl, semt.
  • çihil : f. Kırk (sayı). * Mc: Çok, ziyade, fazla.
  • cihnam : Derin kuyu.
  • cihre : (C.: Cihar-Echâr) Bir kimseye sığınmak.
  • cil : Cemaat, insan güruhu. Millet. Boy, aşiret, kuşak.
  • çil : (Çihil-Çehl) f. Kırk. * Mc: Çok.
  • cilâ : Parlaklık, parlatma, perdaht, lostura.
  • cilahik : Eskiden kemankere ile ve şimdi de tüfek ile atılan yuvarlak nesne.
  • cilanger : f. Çilingir.
  • cilas : Beraber oturma.
  • cilaz : Kamçının ucuna bağlanan kayış. ◊ Toz, gubâr.
  • cilbab : Kadın feracesi. Çarşaf. (Bak: Celâbib, Tesettür)
  • cilbend : Büyük cüzdan. Evrak koymaya mahsus birçok gözlere ayrılmış cüzdan şeklinde çanta ki, koltuk altına alınır.
  • cild : Deri. * Meşin. * Kitab kabı. * (Masdar olarak) Kitabın dikilip kap geçirilmesi. * Bir büyük kitabın bölündüğü kısımların her biri.
  • cild-ger : f. Ciltçi, mücellit.
  • cildiyye : Cilt hastalıkları bölümü.
  • çile : f. Eziyet. Sıkıntı. * İplik. * Yay kirişi. * Tas: Dervişlerin kapalı bir yere çekilerek ibadetle geçirdikleri kırk gün.
  • çilekeş : Çile çekmiş. Çile dolduran, dert çeken.
  • cilen ba'de cilin : Devirden devire, asırdan asıra.
  • cilf : Boş küp.* Kırılmış, ufanmış köpek esfeli. Arı kovanı. * Kuru ekmek parçası. Kuru ekmek kenarı. * Yüzülüp karnı çıkmış ve başı ile ayağı kesilmiş koyun. * Her nesnenin parçası. * Hoyrat, More…
  • cilfe : Kalem yongası.
  • cilhabe : Büyük olan şey, kebîr.
  • cill : Ekin biçildikten sonra yerde kalan sap ki, 'anız' derler.
  • cille : Büyük, ulu nesne. Kebîr ve azîm.
  • çille : Farsça (40) rakamını gösteren (Çihille) kelimesinin telaffuzunda aldığı şekildir. Daha çok (Çile) şeklinde söylenir. (Bak: Çile)
  • cillevez : İnce kabuklu, uzunca fındık. * Köknar.
  • cilm(e) : Üzüm çubuğundan kestikleri değnek.
  • cilnar : (Cüllenâr) Gülnar. Nar çiçeği.
  • cilse : Bir çeşit vurmak.
  • cilt : (Bak: Cild)
  • cilvah : Geniş ve dolu olan deve.
  • cilvaz : (C.: Celâvize) Kethudâ. Reis.
  • cilve : Esmâ-i İlâhînin tecellisi. * Tecelli. * Güzellere yakışır duruş ve davranış. Dilberâne hareket. Naz ve edâ. Hoşa giden görünüş.
  • cilvegâh : (Cilve-geh) f. Cilve edilecek yer, cilve yeri.
  • cilveger : f. Cilve ve naz eden. Cilveli. * Tecelli eden.
  • cilvekâr : f. Cilveli. Nâzenin.
  • cilvekünân : f. Cilve yaparak.
  • cilvenümâ : f. Cilve yapan, cilve gösteren, cilve eden.
  • cilvesaz : f. Cilveli. Nazlı. Gönül alan.
  • cilvezet : Mâni olmak. Men'etmek.
  • cilz : Süngü demiri. * Kamçının ucundan tuttukları yer.
  • cilze : (C.: Cilzâ) Sert ve sağlam yer.
  • cim : ( harfinin arapça adı olup ebced hesabında üç sayısının karşılığıdır. ◊ Gulamperest olan kimse.
  • çim : f. Rutubetten hasıl olan yosun.* Kesilmiş çimenli yerler.
  • cima' : Cinsi münâsebet. Çiftleşmek. * Zamm etmek.
  • çimaci : Vapurda ve iskelede çımayı atıp tutmak vazifesiyle görevli tayfa.
  • cimah : Binicisi zabtedemediğinden, atın serkeş olup binicisini istememesi.
  • cimal : (Cemel. C.) Erkek develer.
  • cimam : Kuyu içinde suyun toplanması ve çoğalması.
  • cimar : Toplu kabile. * Süvari alayı.
  • cimnastik : yun. Vücud organlarını alıştırıp kuvvetlendirmek için yapılan idman. Beden terbiyesi.
  • cimri : f. Hasis, varyemez, pinti. Elindeki mal veya parayı harcayamıyan ve türlü sıkıntılara katlanarak daha çok biriktirmeye çalışan kimse. Cimrilik, müsriflik (savurganlık) gibi İslâmda kötü huy More…
  • cimse : Rengi gökrek kızıllığa yakın kıymetli bir taş.
  • cin : (Bak: Cinn)
  • çin : f. 'Derleyen, toplayan' mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. ◊ f. Büklüm. * Çatıklık. Buruşukluk. Kıvrım.
  • cinab : Hayvanlara vurulan damga ve nişan.
  • cinaî : (Cinâiyye) Cinayetle alâkalı.
  • cinan : (Cennet. C.) Cennetler.
  • cinare : Esterâbâd ile Cürcân arasına derler.
  • cinas : Benzeyiş, münâsebet. * Edb: Birçok mânâya gelebilen söz, imalı, telmihli söz. telâffuzu bir, mânası ayrı olan kelimelerin bir sözde bulunması. Bunu yapmaya 'tecnis' denir, o More…
  • cinayat : (Cinayet. C.) Büyük cezâları gerektiren suçlar. Cinayetler.
  • cinayet : Adam öldürmek, katl. (Bak: Câni)
  • cinayet-kâr : f. Cinayet işleyen.
  • cinaze : Tabut. İçine cenaze konulan sandık.
  • cincin(e) : (C: Cenâcin) Göğüs kemiği.
  • çine : f. Kuş yemi.
  • çinende : f. Devşiren, toplayan, toplayıcı.
  • cinh : Gece karanlığı.
  • cinn : Bir cins ateşten yaratılmış olup, dünyanın insandan sonra en mühim sekenesidir.
  • cinn sûresi : Kur'ân-ı Kerim'in 72. sûresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • cinnet : Delilik.
  • cinnî : Cinn taifesinden olan.
  • cins : Nevi'. Boy, soy, kavim, kabile. Aynı çeşitten olmak.
  • cinsî : Cinsle ilgili, cinsle alâkalı. ◊ Zırh yapıcı.
  • cinsiyet : Bir kavim ve kabileye mensub olma. * Bir cins ile alâkalı olma.
  • cinun (cinan) : Gece karanlık olmak.
  • cinzab : Yaban havucu.
  • çipil : Gözleri ağrılı ve kirpikleri dökülmüş kimse. * Çepel.
  • cir : f. Aşağı, alt. * Eldiven, kayış vs. gibi şeyler yapılabilen tabaklanmış deri.
  • cir'et : (Cer'et- Cür'et) Bahadırlık, kahramanlık, şecaat. * İkdâm etmek.
  • cirab : (C.: Ecribe-Cireb Cerbân) Dağarcık.
  • çirag : f. Fitil, kandil, mum, lâmba. * Çırak. * Talebe, öğrenci, şakird. * Tekaüd, emekli, emekliye ayrılmış olan kişi.
  • ciraha : (C.: Cirâh-Cirâhât) Yara.
  • ciran : (C.: Cürün) Devenin boynunun önünde boğazlanacak yerinden boğazı çukuruna kadar olan yer. ◊ Komşular. * Müşteriler.
  • ciranta : yun. Poliçeyi, senedi devir ve havale eden şahıs. ◊ yun. Bir senedi ciro eden kimse.
  • cirar : (Cerre. C.) Toprak testiler.
  • ciraye : Suyun ve diğer sıvıların durmadan akıp gitmeleri.
  • cirban : Yaka.
  • cirbet : Ekinlik, mezra.
  • circir : Maydanoz.
  • circis : Mühür yapılan mum. * Toprak. * Küçük üvez. ◊ (Bak: Cercis)
  • cire : f. Çırak, uşak ve hizmetçilere verilen yevmiye, yemek ve para.
  • çire : f. Mâhir, maharetli, becerikli. * Bahadır, kahraman, yiğit, cesur. ◊ f. Niçin? Çerâ?
  • çire-dest : f. Becerikli, eli işe yatkın olan.
  • çiregî : f. Bahadırlık, kahramanlık, yiğitlik. * Ustalık. Mâhirlik.
  • ciret : Komşuluk.
  • cirf : Büyük nesne.
  • cirî : Yılan balığı. (Fâriside mermahi derler.)
  • ciris : Sazan balığı.
  • ciriş : Ceset.
  • cirit : Düşmana atılmak üzere yapılmış ucu demirli, sert tahtadan kısa mızrak. Sulh zamanlarında talim mahiyetinde yapılan karşılaşmalara cirit oyunu denirdi. Türklerin makbul bir sporu idi.
  • ciriyya : Tabiat, mizac, fıtrat, yaradılış. * Huy, haslet.Adet, alışkanlık.
  • çirk : Kir, pas, pislik, murdarlık, necaset. * Yarada olan irin ve kan.
  • çirk-âb : f. Pis su.
  • çirkâf : f. Çirkef. Pis su. Pis. * Terbiyesiz. Edebsiz.
  • çirkin : f. Güzel olmıyan. * Çok kirli. * Kanlı, irinli çıban veya yara.
  • cirm : Vücud, ten, cüsse, hacim, büyüklük. * Cansız cisim. * Yıldız.
  • cirman : Organlarla birlikte vücut.
  • ciro : ing. Bir senet veya havalenin alacaklı tarafından diğeri namına çevrilmesiyle üzerine buna dair şerh verilmesi.
  • cirre : Devenin karnından çıkarıp çiğnediği geviş. * Yapağı denilen yün.
  • cirriyye : Kursak.
  • cirs : Temel, kök, menşe, kaynak, menba.
  • cirşab : Hasta olduktan sonra zayıflayıp gövdede çıban çıkmak.
  • cirsam : Divanelik, delilik. * Öldürücü zehir. * Zatülcenb.
  • ciryal : Altının kırmızılığı. * Bir cins kırmızı boya. * Temiz renk. * Şarap.
  • cirye : Suyun akması ve şırıldaması. * Cereyan.
  • cisad : Kan. Safran.
  • çisan : f. Ne gibi? Nasıl?
  • cisim : (Cism) Varlığı bilinen, hayyiz olan, mekânı, ciheti, uzunluğu, genişliği ve derinliği olan şey.
  • cismanî : (Cismaniye) Bedene mensub, vücutla alâkalı. * Mânevi ve ruhani karşılığı. Maddi ve cisimli olmak.
  • cismen : Cisim itibariyle, cisim olarak. Vücutça, bedence.
  • cisr : (C.: Cüsûr-Ecsür) Köprü. Ağaçtan olan köprü.
  • çistan : f. Bilmece.
  • civan : f. Cevan. Taze. Genç.
  • civanan : (Civân. C.) f. Gençler.
  • civanî : f. Gençlik.
  • civanmerd : Sözünde sağlam. İyilik sever. Kahraman.
  • civar : Çevre, yöre, etraf. * Yakın yer, yakın komşu.
  • civariyyet : Komşuluk, yakınlık, aynı civarda oluş.
  • civata : Arkası iri başlı ve ucu somun geçmek üzere yivli vida. Başlıca potrelleri, demir ve tahtaları birbirine bağlamaya yarar.
  • cive : f. Civa. (Hg)
  • civelek : Tar: Yeniçeri Ocağı'nda bulunan ve aşçıbaşı maiyetinde yaver gibi kullanılan gençler. * Canlı, hareketli ve neş'eli deve yavrusu veya genç.
  • ciya' : (Câyi'. C.) Karınları acıkmış olanlar, açlar.
  • ciyadet : Tazelik, yenilik. * İyilik, güzellik.
  • ciyef : (Cife. C.) Lâşeler, leşler. Cifeler.
  • ciyet : Bozulmuş, değişmiş olan su. Bir yere toplanıp birikmiş olan su.
  • çiz : f. Şey. Nesne.
  • ciz' : Ağaç kütüğü. Ağaç kökü. Kuru direk. Hurma ağacının kökü. Hurma ağacı. * Çatı örtüsünde kullanılan ağaçlar. (Bak: Hanin-i ciz') ◊ Derenin dar ve kısık yeri.
  • cizal : Hurma toplama.
  • cizaret : Deve kasaplığı.
  • cize : Dere kenarı.
  • cizfe : Küçük sürü.
  • cizirman : 'Hurma yaprağının aslı; yâni dibi ki, yaprağı dökülünce ağaçta kalır.'
  • cizl : (C.: Cüzul-Eczâl) Büyük odun ağacının kökü, tomruk.
  • cizle : Bir büyük yığın hurma.
  • cizme : Deve sürüsü. * Koyun sürüsü.
  • cizmir : Ağaç kütüğü.
  • cizn : Kök. * Ağaç kütüğü.
  • cizye : Vergi. Haraç. Müslümanların fethettikleri yerlerde, müslüman olmayanlardan alınan ve devlet teminatı altında bulunmanın karşılığı olan vergi. (Bak: Haraç)
  • cizyedâr : f. Cizye adı verilen vergiyi toplıyan memur, cizyeci.
  • coğrafya : 'Yeryüzünün şimdiki hâlini çeşitli cihetlerden inceleyen ilim. Bölümlerinden olan Fizikî Coğrafyada: Karalarla denizlerin durumları ve iklimleri;İktisadî Coğrafyada: Toprak mahsulleri, More…
  • çolpa : f. Bir ayağı sakat olan. * Yürürken ilk defa sol ayağını atan. * Mc: Beceriksiz. Eli yakışıksız.
  • cömert : Eli açık, ikramcı, kerem sahibi.
  • çömez : Medresede talebeye ve müderrise hizmet ederek ilim öğrenen kimse. Talebe yamağı.
  • conta : Birbirinin üzerine kapanan iki madeni parça arasında, açıklık kalmamasını te'min etmek için konulan karton, kösele, lâstik vs. şey.
  • cop : Polis ve polis görevlisi askerlerin taşıdığı, kauçuktan yapılma sopa.
  • çopra : Balık kılçığı. * Sık çalılık veya sazlık. * Uzunca boylu olan tatlı su balığı.
  • cu : f. Custen fiilinin emir kökü. Gelecek misâlde olduğu gibi birleşik kelimeler yapılır. ◊ f. Akarsu, ırmak, nehir, çay.
  • çü : f. (Teşbih ve tâlil edatı) Gibi. * Dikkat. * Ahenk.
  • cu' : Açlık.
  • cu'an : (Cu'. dan) Aç olarak, acıkmış olarak.
  • cu'bub : (C: Ceâbib) Fitil ucu. * Çirkin ve kısa boylu adam.
  • cu'bus : Ebleh, ahmak.
  • cü'cü' : Gemi göğsü. Kuş göğsü.
  • cu'l : Ücret, mukabil, karşılık. * Ayak kirası. * Padişahın etbâından aldığı mal.
  • cu'mus : Pis, necis.
  • cü'ne : Hokka.
  • cu'şum : Galiz, kısa boylu adam.
  • cu'şuş : (C.: Ceâşiş) Kötü huylu, kısa boylu.
  • cü'şuş : Göğüs. Sadır.
  • cü'zer : (C.: Câzer) Geyik buzağısı. * Yaban sığırının buzağısı.
  • çub : f. Ağaç değnek, sopa. * Çöp.
  • cüba' : Korkak.
  • cübab : Devenin sütünün üstüne gelen köpüğü.
  • çuban : f. Çoban, sığırtmaç.
  • cübar : Ziyan olmak. Heder olmak. * Üçüncü gün.
  • cübb : Kuyu. * Küp. Kulpsuz desti. * Vaktiyle zindan gibi kullanılan çukur, susuz kuyu.
  • cübbe : (C: Cübeb) Şeâir-i İslamiyeden olup, giyilmesi sünnet olan dış kıyafetini teşkil eden, bilhassa namazda giyilen uzun ve bolca bir libas.
  • cübcübe : (C.: Cebâcib) Korkutmak. * Yağ koymağa mahsus deri zenbil ve büyük desti. * Çok su. * Erimiş yağ.
  • cübcübiyye : İşkembe yemeği. (Onu pişirip satana işkembeci mânâsına 'cübcübî' derler.)
  • çube : f. Oklava.
  • çubek : f. Değnek, sopa. Davul tokmağı.
  • cüble : Hörgüç.
  • cübn : (Cübün) Ürkeklik. Korkaklık. Korkak olmak. * Peynir.
  • cübne : Korkaklık.
  • cübnî : Peynirci. * Peynir hâlinde olan şey.
  • cübu' : Tehir etmek, sonraya bırakmak. * Yönelmek, rücu etmek.
  • cübüll : (C: Cübüllât) Yaratılmak, hilkat. * Kesir, çok.
  • cübün : Peynir. * (Cebin. C.) Alınlar.
  • cuce : f. Civciv.
  • cud : Cömertlik. Sahilik. Eli açık olmak. Muhtaçların vaziyetlerini, durumlarını bildirmeğe meydan vermeksizin lütuf ve ihsanda bulunma hâleti. Mücahede-i diniye ve neşr-i hakaik-ı Kur'aniye More…
  • cud u kerem : Cömertlik, eli açıklık.
  • cud u sehavet : Cömertlik ve eli açıklık, sahilik.
  • cüda : f. Ayrılık. Ayrılmış.
  • cüda' : Ölüm. Mevt. * Hayvana muzır olan otlak, çayır.
  • cüdad : Çulha yumağı. * Eski kaftan. * Küçük ağaç.
  • cüdat : (Câdi. C.) Dilenciler, sâiller.
  • cüdayi : f. İftirak, ayrılık.
  • cüdcüd : (C.: Cedâcid) Orak kuşu derler bir büyük böcek ki yaz aylarında öter.
  • cüdd : Cem'etmek, toplamak. * Yol üstünde olan kuyu.
  • cüddet : (C.: Cüded) Dağ arasındaki yol. * Şekil, tarz, işaret. * Çizgi.
  • cüded : Dağ yolları. Yol gibi olan izler. * Bir rengi diğer renkten ayıran çizgi.
  • cüdera' : (Cedir. C.) Yakışanlar. Lâyık olanlar, liyâkat sahibi olanlar.
  • cüdere : (C: Cüder) Ur dedikleri yumru. (İnsan bedeninde çıkar)
  • cüderî : Kabarcık denilen hastalık. * Çiçek hastalığı.
  • cudi : Hz. Nuh'un (A.S.) tufandan sonra gemisi ile sahile çıktığı dağın ismi. * Şırnak İlinin 6 kilometre güneydoğusunda bulunan bir dağın adı.
  • cüdran : (Cedr. C.) Duvarlar.
  • cüdube : Kıtlık.
  • cüdür : (Cidâr. C.) İnce deriler, zarlar. * Duvarlar, setler.
  • cüfaen : Beyhude, boşuboşuna, faydasız yere.
  • cüfaf : Kurumuş.
  • cüfafe : Dağılmış kuru ot.
  • cüfal : Selin kenara attığı çör çöp. * Davarın yünü ve kılı çok olmak. * Kıllı kimse. * Bol.
  • cüfale : Su kenarında olan çörçöp.
  • cüff : İçi boş olan şey. Kof. * Dimağa işlemiş olan baş yarığı. * Hurma çiçeğinin kabuğu. * Cemaat, topluluk. * Yarısı kesilip kova olmuş olan çürük ve eski kırba.
  • cüfre : Bir şeyin ortası. Mezar. * Boşluk. Çukur. * Göğsün içerisi. Sadır.
  • cüft : f. Tek olmayan. Eşi olan. Çift.
  • cüfte : f. Benzer, eş, denk, müsavi. * İnsan veya hayvan sağrıs. * Hayvan çiftesi.
  • cüfur : Zayıf olmak.
  • cug : f. Öküz boyunduruğu.
  • çug : f. Su arkı. * Boyunduruk.
  • cugd : Baykuş.
  • çuhadar : Ayak hizmetinde bulunan çuha elbiseli yahut çuhadan olan perdenin haricinde emre hazır bulunan hademe.
  • cuhaf : Zarar ve ziyân edici, zarar verici nesne, muzır. * Çok yemekten şişip ishal olmak. * Ölmek, mevt.
  • cühal : Zehir.
  • cuhale : İğne deliği.
  • cuham : İnsanı zayıflatan ve gözleri irinleten bir hastalık.
  • cühd : Kuvvet, tâkat.
  • cuhdub : (C.: Cehâdib) Ayakları uzun, yeşil çekirge.
  • cühela : (Câhil. C.) Cehele, cühhâl. Cahiller. Bilgisizler.
  • cühera : (Câhir. C.) Yüksek sesle açık olarak söylenenler.
  • cuhfe : Medine yakınında bir yerin adıdır ve Şam ehli orada ihram giyerler.
  • cühhal : (Câhil. C.) Bilgisizler, câhiller.
  • cuhr : Yer deliği.
  • cühud : Bilerek inkâr etmek. Bildiği hâlde yanlış söylemek. * Peygamberimiz Resul-i Ekremi (A.S.M.) bildikleri ve mukaddes kitablarında O'nun evsâfını okudukları hâlde inkâr eden Yahudiler. More…
  • cuhuz : Çıkmak, huruç.
  • cul : (C.: Ecvâl) Akıl. * Rey. * Kuyu duvarı. Aşağısından yukarısına kadar kuyunun taraflarından her bir tarafı. ◊ f. Çaylak.
  • cülab : Gülsuyu, cüllâb. * İshal veren şerbet, müshil.
  • culah : f. Örümcek, ankebut. * Çulha, yâni dokuyucu, nessâc.
  • cülahek : f. Örümcek, ankebut. * Küçük dokumacı.
  • cülal : (Celil) Ulu, büyük nesne, azim.
  • cülale : Büyük dişi deve.
  • cülazî : Kocaman ve kuvvetli. İriyarı. * Hâdim, hademe, hizmetkâr. * Kilise veya manastır uşağı. * Papaz veya keşiş.
  • cülb (cilb) : Su olmayan bulut.
  • cülban : Burçak dedikleri hububat cinsi.
  • cülbe : Yara iyi olduğunda üstünde olan ince deri.
  • cülcül : (C.: Celâcil) Ufak çıngırak, küçük çan.
  • cülcülân : Susam.
  • cülesa : (Celis. C.) Beraber oturanlar.
  • cülhab : Dere, vâdi.
  • cülhub : Dizleri büyük olan kadın.
  • cüll : (C.: Cilâl-Ecille) Çul. * Gül. * Her nesnenin büyüğü ve muazzamı.
  • cülla : (C.: Cilel) Büyük emir.
  • cüllab : f. Cülâb, gülsuyu.
  • cüllah : Çok sel.
  • cüllas : (Câlis. C.) Cülus edenler, oturanlar.
  • cülle : Hurma koydukları kap. * Hurma yükü.
  • cülmud : Kaya.
  • cülmüd : Sesi çok çıkan ve kuvvetli olan kimse.
  • cülüban : Sahtiyandan yapılan dağarcığa benzer bir kap.
  • cülube : Başka yerden satmaya getirilen şey.
  • cülud : (Cild. C.) Ciltler, hayvan derileri.
  • cülul : Kişinin, yerinden başka yere çıkması.
  • cülünbak : Diş gıcırtısı. * Kapı gıcırtısı.
  • cülus : Oturuş. Oturma. * Padişahın taht'a oturması.
  • cülusiyye : Taht'a çıkan hükümdarlar veya padişâhlar için yazılmış yazı veya söylenmiş şiir. * Hükümdarın tahta çıktığı ilk gün verdiği bahşiş.
  • cülza : Sağlam deve.
  • cum'a : Toplanma. * Perşembeden sonraki gün. Müslümanların kudsî tâtil günü olup, o güne mahsus namazla mükelleftirler. Memur ve işçilerin cuma namazı vakti serbest bırakılmamaları din hürriyetine More…
  • cum'a sûresi : Kur'an-ı Kerim'in 62. ve Medine-i Münevvere'de nâzil olan sûresi.
  • cum'at : (Cum'a. C.) Perşembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
  • cüma' : Toplamak. Cem'etmek.
  • cümâde : Arabi ayların beşinci ve altıncısının adı.
  • cümah : Kibirlenmek.
  • cümale : (C.: Cümâlât) Gemi urganı.
  • cümame : (C.: Cümâm) Yuvarlak inci. Kıymetli taş. Gümüşlü boncuk. Büyük inci tanesi. Gümüşten yapılıp dizilen inci gibi toplar.
  • cüman : İri inci.
  • cümane : Tek inci.
  • cümase : Soğuk, berd.
  • cümaz : Gümüşlü boncuk.
  • cümbüş : (Bak: Cünbiş)
  • cümcüme : (C.: Cemâcim) Baş kemiği, kafatası. * Ağaç çanak. * Arabdan bir kabile.
  • cümd : (C.: Cümâd-Ecmâd) Yüce, sağlam mekân. ◊ Taş.
  • cumeat : (Cum'a. C.) Perşembeden sonra gelen günler. Cum'alar.
  • cümel : (Cümle. C.) Cümleler. Birden fazla anlama gelen sözler. Mecmular. (Bak: Cümmel)
  • cumhur : Halk topluluğu. Hey'et, takım. Aynı kararı veya hükmü kabul edenler. * Âlimlerin çoğu, ekseriyeti. * Seçimle idare edilen devlet. * Bir yere toplanmış kum, toprak.
  • cumhur reisi : Cumhuriyetle idâre olunan memleketlerde Devlet Reisi.
  • cümhure : İçi boş kemik.
  • cumhuriyet : Devlet reisi, millet veya Millet Meclisleri tarafından seçilen hükümet şekli. Demokraside temsili hükûmet şekli. Halkın hür olarak seçtiği temsilciler (Millet vekilleri ve senatörler) More…
  • cumhuriyet-perver : f. Cumhuriyetçi, cumhurcu.
  • cümle : Hep, bütün, tam. * Gr: Tam mânâyı ifade eden, kaideye uygun söz.
  • cümle kapisi : Sarayın büyük kapısı. * Dış kapı.
  • cümle şirân-i cihân : f. Cihânın bütün arslanları.
  • cümle-i fiiliye : f. Fiil ile başlayan arabça cümle. Fiil cümlesi.
  • cümle-i ismiye : f. İsimle başlayan arabça cümle. İsim cümlesi.
  • cümleten : Bütün, hep, kâffeten, cemian, hep birden.
  • cümma' : Bir araya gelerek toplanmış şey, küme.
  • cümmah : Temrensiz, ucu yuvarlak ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirlerdi)
  • cümmar : Hurma yağı denilen beyaz bir maddedir ve hurma ağacının başından çıkar ve araplar onu yerler.
  • cümmel : (Cümel) Harflerin, sayı kıymetine göre hesaplanması. Ebced. (Bak: Ebced) * Bir kaç urganın birleştirilmesinden meydana gelmiş olan çok kalın gemi halatı.
  • cümmet : Suyun biriktiği yer. * Başta toplanan saç. * Omuzlara inen saç.
  • cümmeyz : İncire benzer bir yemişin adı.
  • cümre : Süvari alayı, bin atlı cemaat.
  • cümse : Hurma koruğu.
  • cumu' : Toplanmalar. Cemi'ler.
  • cumuat : (Cum'a. C.) Perşembe gününden sonra gelen günler. Cum'alar.
  • cümud : Donuk. Katı. Sert. * Mc: Gayretsiz. * Soğukluk.
  • cümudiye : Büyük buz dağ. Glâsiye. Buzul. Aysberg.
  • cümum : Suyu çok olan kuyu. * Su kuyuda çok olmak (mânâsına mastardır).
  • cümûs : Donmak.
  • cümza : Seri davar.
  • cümzan : Hurma nevilerinden bir hurma.
  • cümze : Toplanmış hurma.
  • çun : f. (Tâlil edatı) Ne zaman ki, çünkü, şu sebepten ki, gibi, şâyet, zirâ, nasıl, niçin, çerâ.. den beri mânalarına gelir.
  • çün : f. Gibi. * Zira, çünki, madem ki. * Nasıl, nice.
  • cun (cuni) : Karnı ve kanadı kara olan bağırtlak kuşu cinsinden bir kuş.
  • çun ü çira : f. Nasıl ve niçin.
  • cünabe : f. İkiz çocuk.
  • cünaf : Kuruluk.
  • cünah : Bir şeyi basıp meylettiren sıklet demek olup, harec, sıkıntı ve alel-ıtlak ism-i vebal mânasına da gelir ki, 'günah' kelimesinin aslı budur.
  • çunan : f. Öyle böyle.
  • çünan : f. Böyle. Bu şekilde. Bunun gibi.
  • cünbân : f. 'kımıldanan, kımıldatan, sallanan, oynayan, oynatan, hareket eden' mânâlarına gelir ve sıfatlar yapar. Dünbâle-cünbân $ : Kuyruk sallayan.
  • çünbek : f. Atlama, sıçrama.
  • cünbide : f. Sallanmış, kımıldanmış, hareket etmiş.
  • cünbiş : f. Kımıldanma, hareket. * Zevk, eğlence, cünbüş.
  • cünbiş-geh : f. Cünbüş yeri, eğlence yeri.
  • cünbüde : Kümbet, kubbe.
  • cünbuh : Kalın, uzun ve yüksek nesne. * Büyük bit.
  • cünbüş : Zevk, eğlence. * Hareket, kımıldanma. * Uta benzer bir çalgı. (Doğrusu: Cünbiş'tir).
  • cünbüz : Kemer, kubbe, kümbet.
  • cünd : Er, asker. Ordu. * Bir kimsenin yardımcıları. * Şehir.
  • cündeb : (Cündüb) Bir nevi çekirge. * Mc: Yağmacı.
  • cündî : Süvâri, sipâhi, ata iyi binen, binici.
  • cündüb : (C.: Cenâdib) Bir nevi çekirge.
  • cünduh : Büyük çekirge.
  • cûne : (C.: Cuven) Attarların kutusu ve tablası.
  • cüneyd : Küçük asker. Askercik.
  • cünh : Koruma, esirgeme, himâye ve muhafaza etme.
  • cünha : Suç, kabahat. Te'dib cezâsına müstahak olanın suçu.
  • çunin : f. Böyle.
  • çünki : f. Zira, şundan dolayı ki, şuna binaen ki, şu sebebden ki.
  • cünnab : Bitişik olan iki yemiş.
  • cünnar : Çınar.
  • cünnet : Örtü, kadın başörtüsü. * Yağan. * Kalkan.
  • cünu' : Yüzü üstüne düşürmek.
  • cünüb : Cenabetlik. Şer'an yıkanıp temizlenmeye mecburiyet hâli. * Irak, uzak, baid.
  • cünud : (Cünd. C.) Askerler. Ordu.
  • cünuh : Yöneliş, meyil.
  • cünun : Delilik, cinnet. Delirmek. * Çok olmak. * Otun uzaması.
  • cur : Belde ismi.
  • cur'a : Tek yudum. Bir içimlik. Bir yudumluk.
  • cür'a : Bir yudumluk su. İçim, yudum.
  • cür'a-riz : f. Damla damla döken.* Bir çeşit ibrik.
  • cur'aten : Bir yudumluk.
  • cür'et : Yiğitlik, cesaret. Korkmayarak ileri atılmak.
  • cür'et-yâb : f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek, cür'etkâr.
  • cür'etkâr : f. Cesur, cesaretli, yiğit, delikanlı, atılgan, gözüpek.
  • cürade : Soyulmuş nesne.
  • cüraf : Sel yolu. Selin aktığı mecrası.
  • cürah : Yara.
  • cürahüm : İri gövdeli davar.
  • cüraşe : Tuz döğülürken etrafına düşen iri parçalar.
  • cüraz : Polat. Demir. ◊ Keskin.
  • cürbüz : İnsanlar arasında fesâdçılık yapan gaddâr kişi.
  • cürce : (C.: Cürâc) Heybeye benzer bir kap.
  • cürcur : Deve başı.
  • cürd : Tüysüz, kılsız. * Cilt hastası (deve). * Tüyleri kısa olan (at). * Bitki örtüsü olmayan (arazi). * Piyâdesiz (süvâri).
  • cürdan : At ve eşek zekeri.
  • cürde : Çorak bölge. * Çıplak vücut. * Atlı asker.
  • cürde askeri : Eskiden hacca giden kafilelerin muhafızlığını yapan asker.
  • cürez : (C: Cirzân) Tarla faresi.
  • cürf : Dere kenarında selin, dibini yalayıp oymuş olduğu bıçık üzerinde kalan toprak veya çamur çıkıntısıdır ki, her an için yıkılıp çökmeğe hazır bir vaziyette bulunur.* Estiyan adı verilen bir ot. More…
  • cürfüş : Yanları etli olan şişman kimse.
  • curh : (Curha) Yara. Yaralama.
  • cürh : (C.: Cüruh) Yara.
  • cürha : Birtek yara. * şehadette yani şahidlikte bir tek hükümsüzlük sebebi.
  • cürhüm : Yemende bir kabile.
  • cürm : (Cürüm) Kabahat, kusur. Hatâ. İsyan. Günah. Kanun hilâfına hareket.
  • cürm-nak : f. Suçlu, kabahatli.
  • cürmane : f. Ceza, mücâzat.
  • cürmuk : (C.: Cerâmik) Çizme.
  • cürmuz : Küçük havuz.
  • cürn (cerin) : (C: Cüren) Hurma kurutulan ve harman yapılan yer.
  • curnal : (Bak: Jurnal)
  • cürre : Cesur, cesaretli, cür'etkâr, cür'et-yâb, yiğit, delikanlı, gözüpek, atılgan. * Uçan her çeşit kuşun erkeği. * Bir zira' miktarı ağaç.
  • cürre-baz : f. Atmaca kuşu. * Erkek şahin veya akdoğan. * Hızla uçan ok.
  • cürş : Yemen diyarında bir yerin adı. * Başı tırnakla taramak.
  • cürşu' : Büyük karınlı deve.
  • cürsum : (C: Cerâsim) Her nesnenin aslı.
  • cürsume : (Cürsâm) Kök, asıl, temel. Bir tohumun özü. İlk hücrelik. * Gırtlak kapağı. * Karınca yuvası.
  • cürsun : Üzerine binâ yapmak için duvardan dışarı uzattıkları ağaç.
  • cürub : Beddualar, bed ve kötü dualar, fenâ sözler.
  • cürüf : Uçurum, yar.
  • cüruh : (Cürh. C.) Yaralar.
  • cürum : Sıcak, çukur yer.
  • cürûn : Bezin eskimesi. * Yumuşak olmak. * Bir nesne aşınmak. * Alışkanlık, itiyat.
  • cürüz : Verimsiz çorak yer.
  • cürvaz : Karnı büyük olan kişi.
  • cüryaz : (C: Cerâyız) Karnı büyük olan.
  • cürz : (C: Cirzan) Köstebek.
  • cürzum : (C: Cürâzim) Çok yiyen kişi.
  • cuş : f. Coşmak, kaynamak. Taşmak. Deprenmek.
  • cuş u huruş : f. Kaynayıp taşma. Neş'e ve âhenk. Coşup taşma.
  • cûş-aver : f. Coşturucu, coşmaya sebep olucu.
  • cüşa' : Çok yemekten dolayı genirmek.
  • cüsacis : Büyük deve. * Kılların veya otların sık ve çok olup birbirine karışması.
  • cuşacuş : f. Çok coşkun, taşkın. Pek coşkun ve taşkın bir sûrette.
  • cüsad : Karın ağrısı.
  • cûşak : f. Kaynama.
  • cüsal : Tarla kuşu.
  • cüsale : Sonbaharda dökülen yapraklar.
  • cüsam : Büyük, geniş. Eni fazla olan. ◊ Uykuda gelen ağırlık, kâbus.
  • cuşan : f. Coşup kaynayan.
  • cüşem : Deve göğsü.
  • cüses : (Cüsse. C.) Cüsseler, gövdeler, bedenler, cisimler, kalıplar, cesetler.
  • cüseym : Cisimcik. Küçük cisim.
  • cüseymat : (Cüseym. C.) Küçük cisimler, cisimcikler.
  • cuşide : f. Coşmuş, kaynamış.
  • cuşir(e) : f. Dokumacı.
  • cuşiş : f. Kaynama, coşma.
  • cüsman : Organlarla birlikte vücudun tamamı. * Her nesnenin cismi ve cesedi.
  • cüşre : Öksürük. * Göğüs sertliği.
  • cüsse : Gövde, kalıp, beden.
  • cüsse-dâr : f. İri yapılı, cüsseli kimse, irikıyım kişi.
  • cüst : f. Araştırma, arama.
  • çüst : f. Çevik, çabuk hareketli. Seri-ül-hareke. * Dar, sıkı. * Muntazam, mükemmel, düzgün. Yakışıklı.
  • cüst ü cu : Arayıp sorma, araştırma, arama.
  • çüstî : f. Atiklik, çeviklik, çabukluk.
  • cüsu : Diz üstünde çökmek.
  • cüsu' : Tamahkârlık, pintilik, harislik, cimrilik.
  • cüşu' : Durmak, kıyam. * Huruç etmek, çıkmak. * Hafif yay.
  • cüsum : Kuşun, uyuması vaktinde göğsünü yere koyup çömelmesi. Çömelip oturmak. * Uykuda gelen ağırlık. Kâbus. * Oturmak. ◊ (Cisim. C.) Cisimler. Ecsam.
  • cüşüm : Kısa boylu, tıknaz kimse.
  • cüsur : (Cisr. C.) Köprüler.
  • cüşur : Sabah yerinin ağarması.
  • cüsüvv : Kurumak, yebs. * Donmak, cümud.
  • cüsve : Bir yere biriktirilmiş taş.
  • cüsy : Diz üstüne çökmek.
  • cuudet : Kıvırcıklık.
  • cuur : Hurmanın gayet yaramazı, iyi olmayanı.
  • cüvad : Susamak.
  • cüval : f. Çuval.
  • çuvaldiz : Çuval ve ona benzer çul vs. dikmeye mahsus büyük iğne.
  • cüvalik : (C.: Cevâlik) Çuval.
  • cüvan : (Bak: Civân)
  • cüvar : (Civâr) Yakınlık. Komşuluk. * Himâyet, korumak. * Riâyet. * Süt emen deve yavrusu. * Karga sesi. * Öküz avazı.
  • cüveyre : Küçük câriye, câriyecik.
  • cüvvet : Kırba yaması. * Bir parça yer. * Siyaha yakın boz renk. * Demir pası.
  • cuy : f. Nehir, akarsu, ırmak, dere, çay.
  • cuy-çe : f. Küçük ırmak.
  • cuya(n) : f. Arayan, arayıcı.
  • cuybar : f. Akarsu, nehir, dere, çay, ırmak. * Irmak kenarı.
  • cuyem : f. (Cüsten, aramak mastarından 'arıyorum, ararım' mânasınadır.) (Bak: Cû)
  • cuyende : f. Arayıcı, araştırıcı, isteyen.
  • cüyud : (Cid. C.) Gerdanlar, boyunlar.
  • cüyuş : (Ceyş. C.) Ceyşler, askerler, neferler, erler. Ordular.
  • cüz : Kısım, parça. Bir şeyin bir parçası. * Kitab forması. * Küllün mukabili. * Kur'ân-ı Kerim'in otuzda bir parçası. * Kanaat. İktifâ eylemek. * Düğümü sağlam yapmak. Bir şeyi More…
  • cüz'i : Azdan olan. Parçaya âit olan. Biraz. Pek az. Kıymetsiz. Mühim olmayan. Esasa ait olmayan. Cüz'e âit olan. Külli olmayan.
  • cüz'iyyat : Cüz'î olan şeyler. Ufak tefek şeyler. Mânası düşünüldüğünde zihinde ortaklık kabul etmeyen şeyler. Mânası başka şeylere şâmil olmayanlar.
  • cüz'iyyet : Azlık, cüz'î oluş.
  • cüzae : Bıçak sapı.
  • cüzaf : Götürü pazar.
  • cüzam : (Cüzzam) Hansel basilinin (mikrobunun) sebep olduğu bulaşıcı bir deri hastalığı.
  • cüzame : Hasaddan sonra ekinden bâki kalan ekin.
  • cüzare : Devenin etrafı (ayakları ve başı gibi.)
  • cüzaz : Kesilmiş ve parçalanmış olan şey.
  • cüzaze : (C.: Cüzâzât) Pâre pâre etmek, ayırmak, kesmek. Ağaçtan yemiş düşürmek. ◊ Bez kırpıntısı.
  • cüzbend : Bir çeşit cüzzam hastalığı. * Ciltçi.
  • cüzeyr : Kök dalı, ince kök.
  • cüzeyre : Küçük ada, adacık. Etrafı su ile çevrili küçük kara parçası.
  • cüzhan : f. Kur'ân-ı Kerim cüzlerini okuyan kimse.
  • cüzur : (Cezr. C.) Kökler.
  • cüzve : (Cezve-Cizve) (C: Cezey-Cizey) Kalın ağaç parçası. * Ateş közü.
  • cüzzam : (Bak: Cüzam)
  • cüzzet : Kaftan.
  • 
    SON EKLENENLER
    GÜNÜN AYETİ
    ...Allah’ın rahmetinden ümit kesmeyin; çünkü, Allah’ın rahmetinden de, küfre sapanlar topluluğundan başkası ümit kesmez."
    (YÛSUF - 87)
    ÖZLÜ SÖZLER
    • Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir.
    • Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?
    • Edep, söz dinlemek ve gönle sahip olmaktır.
    • Güzelliğin zekatı iffet ve edeptir. (Hz. Ali)
    • Zeynel Abidin oğlu Muhammed Bakır'a "Ey oğul, fasıklarla cimrilerle yalancılarla sıla-i rahimi terk edenlerle arkadaşlık etme." diye buyurmuştur.
    • Kemalatın bir ölçüsü de halden şikayet etmemektir.
    • En güzel keramet gönlü masivadan arındırmaktır.
    • Alem-i Berzah insanın kendisidir.
    • Zahir ve batının karşılığı aşk-ı sübhandır.
    • Mutaşabih ayetler ledünidir.
    • Ölüm ve cehennem korkusu Hak'ka dost olmayanlar içindir.
    • Şartlanmalardan ve önyargılardan arınmadan kimse masum olamaz.
    • Uzlaşmak için bahane arayan düşman zıtlaşmak için bahane arayan dosttan daha iyidir.
    • Baki hakikatler fani merkezli inşa edilemez.
    • Her zorluğun çözümü sevgidir.
    • Allah var gayrı yok sevgi var dert yok.
    • Allah de ötesini bırak.
    • Sorunları erteleyen ve örten değil çözüm üretip sorunları çözen olmalıyız.
    • Kişinin irfanı kemalatı nispetinde şeytanı da nefsinin şiddetinde olur.
    • Kötü huylardan kurtulmanın en keskin yolu ilahi aşka yanmaktır.
    • Mücevherden sarraf olan anlar, başkası bilemez. Ne fark eder kör için elmas da bir, cam da bir. Eğer sana bakan kör ise sakın sen kendini cam sanma.(Mevlana)
    • Kendini oldum ve doğru zannedenler kendileri gibi düşünmeyenlerden rahatsız olurlar.
    • Eflatun'a dediler ki "Ne kadar çok çalışıyorsun". O da dedi ki "hayır ben sevdiğim işi yapıyorum"
    • Allah kuluna sevdirdiği her işi kuluna kolaylaştırır.
    • Kurtuluş hidayete tabi olanlar içindir. Selam olsun hidayete tabi olanlara.
    • Tevhid-i Ef-al meratibi ihvanın kendi gerçeğine seyir haritasıdır.
    • Kişi ilk önce kendisinin arifi olacak ki Rabbinin arifi olabilsin.
    • İnanmak başka şey, teslim ve tabii olmak başka şeydir.
    • Kalıcı dostluklar edinin.
    • İhvan gibi yaşa, gerisine karışma.
    • Mutlu insan başkalarının mutluluğu için yaşayandır.
    • İslam dini istişare esaslıdır.
    • Allah için affet, Allah için paylaş.
    • İhvanlığını işine göre değil, işini ihvanlığına göre ayarlayacaksın.
    • Kul, iradesini Allah’a teslim edendir.
    • Hakk'ı hatırladığımız unuttuğumuzdan fazla olsun.
    • "Olacağım" diyene engel yok, "olmayacağım" diyene bahane çok.
    • Ben merkezli değil, biz merkezli olun.
    • Dervişçe yaşamak, tevhitçe yaşamaktır.
    • Yaptığınızı azimle yapın, hırs ile yapmayın.
    • Kullukta devamlılık esastır.
    • Önce emin insan olmalıyız.
    • Derviş, halinden belli olmalıdır.
    • Beşeriyet kemalâtın hammaddesidir.
    • Mükemmeliyet istikamette daim olmaktır.
    • İnsanın cismi arza, ruhaniyeti semaya mensuptur.
    • Yaradılış farziyetimiz hakkı bilmektir.
    • Hakk'ı tanımanın ön şartı Resulûllah’ı tanımaktır.
    • İnsanın sırrında Allah’ın sonsuzluğu vardır.
    • Kulluğa bahane yok değer üreteceksiniz.
    • Şikayet, Mevla’ya hürmetsizliktir.
    • Kulluk adına yapmadıklarımıza hiçbir bahane geçerli olmayacak.
    • Bu âleme kavga için gelmedik.
    • Telkin öncelikle bizim nefsimize olmalıdır.
    • İnsan, Allah’ın sırrı Allah da insanın sırrıdır.
    • Varlığımızın sebebi zuhuru, Cenab-ı Resulûllah’tır.
    • Kullukta teslimiyet “Rağmen” olmalıdır.
    • Kazası olmayan tek şey hayatımızdır.
    • Sevgi dışındaki bütün hallerde zorluk vardır.
    • Nefsinde mevsimi hazan olanın, gönül mevsimi bahar, Ahireti bayram olur.
    • Hayat yaşamak, yaşamaksa sevmektir.
    • En güzel keramet istikamet üzere olmaktır.
    • Kişinin Rabbini tanıması için kendini tanıması lazım.
    • Hakk’ı ancak Mirat-ı Muhammet’ten görebiliriz.
    • İnsanı Hakk’ta sonsuzlaştıran ve yaşatan, sevgidir.
    • Sevgi bütün yaratılanların varoluş mayasıdır.
    • Sevgisiz olan her mekân ve mahâl mundardır.
    • Sevgi Allah için yanmak ve olmaktır.
    • Allah’ın ve Resulullah’ın sevgisi ile yanmayan gönül hamdır, ahlâttır.
    • Hakikat ehlinin sermayesi aşk-ı sübhandır.
    • Talepte kararlılık, kararlılıkta da sabır esastır.
    • Sabır, sadrın genişliği kadardır. Sadır genişliği ise; kabulümüz, sevgimiz kadardır.
    • Kamil insan demek;Bütün duygularda,düşüncede ruhta olgunlaşmış insan demektir.,
    • Dervişân, Mürşidinin eşiğinde sadık olduğu sürece, farkında olsa da olmasa da tekamül halindedir.
    • Kim ki Allah’ı ciddiye almaz ise; Allah o kimseyi ciddiye almaz.
    • Hakkı görmeyen gözler amadır.
    • Gayret olmadan kişinin ulaşacağı hiçbir âliyet olamaz.
    • Kendi gerçeğimize yol bulmak için arz üzerinde var olan bütün mevcudiyetten istifade edeceğiz.
    • Bu fırsat âleminin bir tekrarı daha yoktur.
    • Hiçbir oluşum kendi halinde, kendi başına müstakil değildir.
    • İhvan isek bir iddianın sahibiyiz demektir.
    • İhvanın kemâlâtı, olgunluğu, karşılaşmış olduğu olumsuz tecellilere verdiği tepkilerle ölçülür.
    • Kişi muhatabı ve müdahili olmadığı hiçbir meselenin şahidi olamaz.
    • Herkes kazanımlarını kayıplarını tespit etsin ki şuurlu bir hayat yaşayabilsin.
    • Birebir uyarılar insanı daha çok uyandırır.
    • Bütün canlılara dostça yakın olmalıyız.
    • Tekâmül için her anı yeniden yaşamak , her anın yeniden talibi olmak zorundayız.
    • Gayret etmeyen kişiden Kâmil insan olmaz.
    • Ehl-i talip bu Kâinatın özelidir, özetidir.
    • Kul, hizmeti kadardır. Kul, sevgisi kadardır, Kul hoş görebildiği kadardır. Kul feragat edebildiği kadardır. Kul paylaşabildiği kadardır.
    • Ehl-i ihvan’ın sevgisi Rabbi’nin sevgisi, meşguliyeti Rabbi’nin meşguliyeti olmalıdır.
    • Her an Rabbi ile meşgul olanın, muhatabı Rabbi olur.
    • Güzel bakmalı, güzel konuşmalı, güzel dinlemeliyiz.
    • Hayırları geciktirdiğimiz zaman şerre dönüşür. Şerleri geciktirdiğimiz zaman hayra dönüşür.
    • İhvanın irşad olmasının ön şartı teslimiyattır.
    • İlmen yâkinlik; bilmek ve kabul etmektir.
    • İhvan telkin edileni yaşadıktan sonra Hakkel yâkina ulaşır.
    • Kul, Rabbini ne kadar ciddiye alırsa, Rabbi’de onu o kadar ciddiye alır.
    • Rahman’ın sevgilisi olmak gönlü cenab-ı Resulullah’a yönetmek ve tabi olmakla orantılıdır.
    • İhvan, kendi özünde kâmil duruşa ulaşırsa, onda bir değil de nice esmanın açılımı, nice sıfatın inkişaf ve izhariyeti yaşanacaktır.
    • Dünkü gibi konuşan, dünkü gibi anlayan, dünkü gibi yaşayanın anı ve akibeti hüsrandır.
    • Ehli gönül olan, ,Resulullah’a ve Ehli Beyt’egönül veren Ehl-i İhvan’ın seyr-i sülüğü nefis merkezli akıl ile değil gönül merkezli akıl iledir.
    • İhvan, hayırda ve şerde damlayı derya mesafesinde görecek kadar Rabbini önemseyen olmalıdır.
    • Hakka vuslat, ancak aşk- sübhân ile olur.
    • Aşığın, sevgisinin sancısıyla uykularının kaçması lazım ki, orada aşktan söz edilebilsin.
    • Hayatla zıtlaşan değil hayatla uzlaşan olmalıyız.
    • Eğer kişi yarışacaksa hayırda yarışsın selâmda, yarışsın, paylaşmada hoş görüde affetmede yarışsın.
    • Kişi tercihinin neticesini yaşar.
    • İnsan, sevebildiği kadar, değer üretebildiği kadar insandır.
    • İhvan, arif olmalı ve gönlünü bütün olumsuzluklardan arındırmalıdır.
    • Herkes yaptıklarının neticesini yaşayacak.
    • Biz kulluğumuzu her gün yeniden yenilemeliyiz.
    • Üstünlük ancak takva ile sevgi iledir.
    • Allah hiçbir zaman abes ile iştigal etmez.
    • Her işte bizim için hikmet ve hayır vardır.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • Herkesin şeytanı, Cebrail’i, Mikail’i, İsrafil’i ve Azrail’i kendisiyle beraberdir.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan, Hakk'a eren demektir.
    • Sevginin tezahürü ibadettir.
    • Eğer inanıyor, iman ediyor, seviyorsanız, yap denileni yapacak ve aksatmayacaksınız.
    • Sevenin ne gecesi ne gündüzü ne yorgunluğu ne bahanesi ne de mazereti olur.
    • Karşılaştığımız zorlukların tamamı tekâmül için ikrarımızı ispat içindir.
    • Bu âlem teşbih, tespit, tenzih, takdis ve şahadet âlemidir.
    • İnsanın Hak katında kadri, kıymeti sevgisi kadardır.
    • İnsan, yaşadığı zorluklar aşabildiği engeller kadar insandır.
    • Hiç zorluk, acı çekmeden, uğraş ve çaba sarf etmeden kimsenin başarıya ulaştığı görülmemiştir.
    • Hepimiz Allah’ın Resulûllah’ın ve Ehlibeyt’in aşkından muhabbetinden istifade edip Hakk’ta bakileşebilecek yetilere sahibiz.
    • İnsan, asliyeti kendisine unutturulmuş varlıktır.
    • Müsemmâ ehli olan için, isimler değişşe de asliyet değişmez.
    • Hiçbir güzelliği kendimize mal etmeden, bütün güzellikleri Rabbimizden bilmeliyiz.
    • Herkesin imtihanı iddiası kadar olur. Yani iddiası büyük olanın, imtihanı da büyük olur.
    • Kâinat, insan için, insana hizmet için halk edilmiştir.
    • Hayatın tamamı, kulluğun ve dostluğun talimidir.
    • Kişi bilgisinde değil yaşantısında kâmil insan olur.
    • Bizim yaşadıklarımız; tercihlerimizin, taleplerimizin ve dualarımızın neticesidir.
    • Mezheplerin farklı olması, dünya iklimlerinin, ırkların ve kültürlerin farklı olmasındandır.
    • İrfan mekteplerinin temelde aynı, detaylarda farklı farklı olması insanların, meşreplerinin farklı farklı olmasındandır.
    • Kimi takva ile kimi zikrullah ile, kimi hizmet ile, kimi de ibadet ile Hak rızasına ulaşmak ve kâmil insan olmak arzusundadır.
    • Din adına zıtlaşmalar, taraflaşmalar ve tefrikalar çıkarmak Rahman’ın ve Kuran’ın reddettiği duruşlardır.
    • Elin eksiğiyle uğraşan, kendi eksiğini hiçbir zaman göremez.
    • Biz bu âleme eksik tespit zabıtalığına gönderilmedik.
    • Âşık; mâşûkunu hususiyetle geceleyin, en çok yalnızlık halindeyken düşünür.
    • Geceleri ve seher vakti çok özeldir.
    • Dostluğun ilk şartı sevmektir. Fakat çıkarsız beklentisiz sevmektir.
    • Dost olmak, dostun her türlü yüküne katlanmaktır.
    • Bizim için yaşamak bir gündür, o da bugündür.
    • Kulluk adına yapmamız gereken ne varsa sabırla ve ihlâsla yapmalıyız.
    • Hak katında gıdalanmanın birinci esası, âdab-ı Muhammediye ve hakıkati Mahmudiye ile kıyam durmaktır.
    • Biz eyvallah tacını, ‘sensin’ tacını başımızdan, hiçlik hırkasını da eğnimizden hiçbir zaman çıkartmayacağız.
    • Bir damlanın hiçliğe ulaşması, onun deryaya düşmesiyle olur.
    • Bize ulaşan her tecellinin, Mevlâ'dan olduğunun bilincinde olalım ve rıza gösterelim.
    • Sakın tecellilerden kahreden, kederlenen olmayalım.
    • Tecellilerden şikayetçi olmak, kulun Rabbine olan saygısızlığıdır.
    • İhvan, hangi tecelli içinde olursa olsun, mutlaka güzel düşünmeli ve güzel değerlendirmelidir.
    • Edep ve âdap dışında nefes almayalım.
    • Biz, Cenâb-ı Resûlullah’ın vitrini olmalıyız.
    • Bütün nimetler ve âliyetler, gayret ve hizmet iledir.
    • Biz hangi hali yaşıyorsak bizim için hayırdır ve hikmetlidir.
    • Hikmete tabi olanlar hikmet ehli olurlar.
    • "Senin için Ya Rabbi" zevkiyle hayatı yaşayalım.
    • Huzur, ancak tevhid ile aşk ile sevgi ile Allah’a ve Resûlun’e yönelmek iledir.
    • Güzel ahlâk ve sevgi insanlığın omurgasıdır.
    • Her gününü son gün, her namazını son namaz, her muhabbetini son muhabbet gibi kabul eden kişinin yaşantısı Ehl-i ihvanca olur.
    • Büyük laf etmemeye çalışalım.Tevazu sahibi olalım.
    • Ehl-i Beyt olmak, hem nesebi hem de mezhebidir.
    • Ehl-i Beyt, Kur’an’ın ete kemiğe bürünmüş halidir.
    • Yaptığımız her şey kulluğumuzu ispat edercesine olmalıdır.
    • Halkı memnun etmek için Hakk'ı incitmeyelim.
    • Kemalat, hissedilen ilk nefesten son nefese kadar sadece Allah ve Resûl’u için say ve gayret etmektir.
    • Tevhid-i Ef-al hakikatin zübdesi, tevhidin nüvesidir.
    • Kullukta edebi olmayanın Hak’ta izzet bulması mümkün olamaz.
    • Hikmetleri seyretmenin tek şartı, tecellilere karşı sabırlı olmaktır.
    • Kişi yaşamış olduğu imtihanları aşabildiği kadar tekâmül etmiş olur.
    • Aslında bize zor gelen tecelliler, bizim için ikramdır.
    • Kulluğun esasında yap denileni yapıp sonucuna da razı olmak vardır.
    • Bütün kâinat, kişinin kendi hakikatine misaldir.
    • Öncelediğimiz Allah ve Resûl’u olmalı. Ertelediğimiz ise nefsimizin arzu ve istekleri olmalıdır..
    • Dervişi tekâmül ettirecek olan iştiyakı, kendine olan telkini, ve gayretindeki kararlılığıdır.
    • Her günü yaşamak, her günü diğer günden farklı bir alana taşımak için biz bugünün talebesiyiz.
    • Hatasını kabul edip hatasından dönen kul hayırlı kuldur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İhvan ne dünle ne de yarınla zaman kaybedecek sadece anını ve gününü değerlendirecek.
    • İhvanlık, halde örnek olmaktır.
    • Aile yaşantımızla, tecellilere olan tepkilerimizle, kişilerle olan ünsiyetimizle, her halimizle hele hele de ibadete olan düşkünlüğümüzle fark edilmeliyiz.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, Hak katında şerefli olamaz.
    • İbadet etmenin hoşnutluğunu yaşarken bu hoşnutluğu, ibadet etmeyenlere karşı bir üstünlük saymadan fail Allah'tır zevkiyle yaşamalıyız.
    • Kıyas, şeytani sıfatlardandır.
    • Karşımızda gördüğümüz eksikliği önce kendimizde tetkik etmeliyiz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrine mürşitsiz yol bulamaz.
    • Baki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak Hak’ta ölüp Hak’ta dirilmektir.
    • Hayata ders veren değil de hayattan ders alan talip olmalıyız.
    • Anlayan ve öğrenen olmalıyız.
    • Anladığını genişleten, hayatına uyarlayan olmalıyız.
    • Tasavvuf önce şeriat-ı Muhammediye ile yaşanır.Sonra hakikat-ı Mahmûdiye ile hikmetler talim edilir.
    • Bir meselenin görevlisi olmak ayrı şeydir, gönüllüsü olmak ayrı şeydir.
    • Ehl-i ihvanla konuşularak halledilmeyecek hiçbir mesele olmamalıdır.
    • Hak dostları bir araya geldikleri zaman bakışmaları bile muhabbettir.
    • İhvanlığın dört ana esası vardır; ihlas, şecaat, cesaret ve cömertliktir.
    • Hayatın tamamında, her adımda, her bir nefeste; bir tuzak, bir imtihan vardır.
    • Gönül, Rahman ile coşarsa; kişi karşılaştığı her türlü tecelliye sabır ve tefekkür ile mukavemet gösterir.
    • İhvan, ne Dünya ne de ahiret beklentisi olmaksızın kulluğunu fi-sebilillah yaşamalıdır.
    • Kur’ân'ı öğrenmeye, okumaya, okutmaya, anlamaya ve yaşamaya çalışalım.
    • İslam, yap denileni yapmak; yapma denilenden uzak durmaktır.
    • Kulluğunu yarına erteleyenin Allah sevgisi yeterli değildir.
    • Tekâmül etmek için sürekli gayret halinde olmalıyız.
    • İnsana olan sevgisizlik Allah’a olan sevgisizliktir.
    • Allah’a vuslat ancak Aşk-ı sübhan ile olur.
    • Hak’ta bâki olabilmek için kayıtsız şartsız teslim olmalıyız.
    • Dilimizde zikrullah ile gönlümüzde her daim muhabbetullah ile inşa olmaya çalışmalıyız.
    • Şeriatın ihlâl olduğu yerde hakikat olmaz.
    • Her türlü tecelliden istifade edecek kadar arif,hiçbir zorluktan yılmayacak kadar da dirayetli olalım.
    • Arif olan baktığı her zerreden, karşılaştığı her tecelliden kendisine istikamet arar.
    • Ehl-i ihvan hatasında ve günahında ısrar etmeyen ve tövbesinde aceleci davranandır.
    • Âşık maşukundan gelen cefalardan haz duymazsa gerçek aşık olamaz.
    • Kendisindeki gayrilikten arınan insan için dışarıda ve içeride gayri olan hiçbir şey kalmaz.
    • Kişinin samimiyeti, sadakati ve sevgisi ona istikamet verir.
    • Bizden istenilen öncelikle safiyet, samimiyet ve sadakattir.
    • Ehl-i ihvan öyle bir kristalize olacak, safiyet kazanacak, kendi benliğinden öyle bir sıyrılıp latifleşecek, şeffaflaşacak, kendine ait bir renk zan düşünce ve duygu kalmayacak ki Allah’ın boyasıyla boyansın yani Resûlullah’ın haliyle hallenmiş olsun.
    • Gayret, kulluğun esasıdır.
    • Biz bildiklerimizle amel edelim. Bilmediklerimiz, bize bildirilecektir.
    • Her Ehl-i ihvan bulunduğu cemiyette fark edilmelidir.
    • Bizim sabrımıza, bize kötülük yapanların şahitlik etmesi lazım.
    • Asli maksadımız, nefsimizi ve Rabbimizi tanımaktır.
    • Gayret etmeyen kişiden kâmil insan olmaz.
    • İhvan, kendi hakikatine seyri sülük ederken hem dünyasını hem de ukbâsını saadete erdirmiş olur.
    • Muhabbetimiz Resûlullah’ın ve Ehl-i Beyt’in muhabbeti, davamız Hak davası olsun.
    • Eğer insan Rahman’ın aynası olacaksa yansıtıcılığının çok net,arı ve duru olması lazımdır.
    • Eğer bir olumsuzlukla, zorlukla karşılaşıyorsak, bu bizim olumsuzluluğumuzdandır.
    • Arz ve semada her ne olursa insan ile ilişkilidir.
    • Sözümüzün ilk müşterisi kendi kulağımız olmalıdır.
    • İslâm şahitlik ile başlar, şuhut ile yaşanır. Ve yine şahitlik ile kemal bulur.
    • Hangi başarı vardır ki uğraşsız gayretsiz ve gönülsüz zuhura gelsin.
    • Aşığın ölümü Hakk’ta vuslat, sonsuzluğa uyanmak ve sonsuzluğu yaşamak olur.
    • Artık etrafımızla ve kendimizle olan kavgamızı bitirip, sevgiyle nefes almanın gayretinde olmalıyız.
    • Kişinin kararlılığı tecellilere gösterdiği mukavemeti kadardır.
    • Aşık hep maşukundan söz etsinler, hep ondan konuşsunlar ister; zaten gayrı şeyler aşığı rahatsız eder.
    • Kişi mutmain olmadıkça kulluğunda, dostluğunda hep hüsrandadır.
    • Cemal aşıkları için gayri olan her şey haramdır.
    • Zikrin esası namazdır, muhabbetullahdır.
    • İhvan, hayatın tamamında Rahman’ın iradesi altında yaşamaya dikkat ve özen göstermelidir.
    • Her şeye rağmen seveceğiz
    • Her şeye rağmen hizmette gayretli olacağız
    • Kulluk, içinde Rabbi'nden başkasını bulundurmayan, gayrilerden boşalmış hiçlik makamıdır.
    • Hayatın ve kulluğun emanetçisi olduğumuzu, bu emaneti taşımamız ve ehline teslim etmemiz gerektiğini hatırdan çıkartmamalıyız.
    • Hayatı hep Hakkça yaşamanın gayretinde olmalıyız.
    • Hayat, bizi kullukta belirli bir kıvama taşımak içindir.
    • Kendine gafil olan, Allah’a arif olamaz.
    • Her varlık Hakk'tandır ve Hak ile kaimdir.
    • Bütün masivalardan arınmak, “ölmezden önce ölmek” Hak’ta ebed olmak; olağanüstü bir azim ve gayret ister.
    • Kişinin kararlılığı, cesareti, azmi ve sevgisi bir arada tekmil olursa; kişinin önünde aşamayacağı engel ve mâni olmaz.
    • Talibin âli ve en yüce değerlere ulaşabilmesi, Allah ve Resûlu’ne olan muhabbeti, sevgisi ile orantılıdır.
    • Hedefimiz ve gayemiz, bugün tevhid noktasında Allah’ı Resulullah’ı ve Ehl-i Beyt’i dünden daha farklı idrak etmek ve yaşamaktır.
    • Tevhid adına bize yapılan teklifatın tamamını yaşamak, bizi kendimize döndürmek ve kendi hakikatimizle tanıştırmak içindir.
    • Tevhid meratiplerindeki yaşam talimlerinin tamamı, bizi kendi ruh derinliğimizdeki iç potansiyelimizden istifade ettirmek adınadır.
    • İhvanın bilip, yapmak isteyip de yapamamasının sebebi kendisinde yetersiz olan kararlılığı, gayreti ve talebidir.
    • Cenab-ı Resûlullah’ın tezahür etmediği hiçbir mekân, mükerrem ve münevver olamaz.
    • Hiç kimse kendi gerçeğine olan seyrinde mürşitsiz yol kat edemez.
    • Kulluk adına yaşanılacak ne kadar âli değerler varsa, bunların tamamı ancak mürşid-i kâmilin nezaretinde ve refakatinde yaşanılabilir.
    • Bâki olabilmenin, sonsuzluğa ulaşabilmenin tek şartı; Hak ile Hak olmak, Hakk’ta ölüp Hakk’ta dirilmektir.
    • Yaşadığımız ne tür olumsuzluk olursa olsun, bizim hedefimize olan iştiyâkımızı arttırmalıdır.
    • Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.
    • Ehl-i ihvan hiçbir zaman olumsuzluk adına hesap yapmamalıdır.
    • İhvan, kendisini yargılayan, kendisini öz eleştiriye açık tutan ve kendini kemâle taşıyan olmalıdır.
    • İhvan, ancak telkin edilen hikmetli sözleri, hadisleri ve ayetleri yaşantısına uyarlayarak gayretinde istikamet bulabilir.
    • Kim hidayeti dilerse hidayete ulaşacak; kim hidayete ulaşmak istemezse Rahmân da ona hidayet etmeyecek.
    • İnancı olmayanın istikameti olmaz.
    • İnsan-ı asli Allah’ın aynasıdır.
    • Nurun olduğu yerde zulüm, dinin olduğu yerde kin, sevginin olduğu yerde nefret olmaz.
    • Ehl-i ihvan demek arif olan gerçeklere eren demektir.
    • Herkes tercihinden yönelişinden meyil ve rızasından sorumludur.
    • Nimete ulaşmak için mutlaka hizmete talip olmalıyız.
    • İhvan düşünmekle, keşfetmekle ve gayret ile kemâlat bulur.
    • “Rabbim” diyen için zaten zorluk yoktur.
    • Hedefi olmayanın istikameti de olmaz.
    • İslam, aslen teslim olmak ve selamet bulmaktır.
    NAMAZ VAKİTLERİ