halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti halveti halveti halveti halveti
28 Haziran 20174 Sevval 1438
Ali Bektaş Yazar Ali Bektaş Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir Ali Bektaş Rağmen Ali Bektaş Aşkı Sübhan Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara Halveti Şeyh Mehmet Ali VAHDETİ Hz. Halveti Şeyh Abdulkadir Bilgili (SEBATİ) Hz. Halveti Şeyh İbrahim Gülmez (KANAATİ) Hz.







TASAVVUF’UN DOĞUŞU VE HAKKINDAKİ GÖRÜŞLER


İslâm’daki tasavvuf kendi ruhundan doğmuş ve esaslarını sırf Kur’an-ı Kerim’den ve hadislerden almıştır. Hindistan, İran ve Yunanistan’dan feyiz, fikir, remiz ve zikir almak ihtiyacını hissetmeksizin tasavvuf ruhunu, gayet feyizli ve îlahî esasları ihtiva eden pınarlardan, Kur’an-ı Azimüşşan ve hadislerden alarak mana ve şümulünü bulmuştur. Cenâb-ı Rabb’ül Âlemin kemali marifet (olgun bir irfaniyetle) ve ahlâk terbiyesi yolu ile vahdet bilgisini vücuda getirmiştir. İşte bu bilgi ve yola TASAVVUF diyoruz.

Tasavvuf yolunda tahsil edilen ilme; İlm-i Ledün, Sır İlmi, Aşk İlmi, Gönül İlmi, Maarifet İlmi ve Tevhid İlmi gibi daha bir çok isimler verilmiştir. Bu ilim, Cenâb-ı Resûlullah’dan evvel dünyaya teşrif eden peygamberler ve kavimleri tarafından da Cenâb-ı Resûlullah’dan feyiz alınarak tahsile çalışılmıştır. Çünkü Hadis-i Kutsilerde ve ayetlerde de belirtildiği gibi Cenâb-ı Allah ilk olarak kendine muhabbet için kendi nurundan Cenâb-ı Resûlullah’ın nurunu yarattı ve o nurdan da bütün âlemleri hâlk etti. Bu yüzden bütün peygamberler düştükleri zor durumlardan Cenâb-ı Resûlullah’ın yüzü suyu hürmetine dua ederek kurtulmuşlardır. Örneğin; Âdem (AS) Cennet'ten çıkarıldığı zaman,


-Ya Rabbi! Beni Hazreti Muhammed’in yüzü suyu hürmetine affet diye dua edince Cenâb-ı Allah sordu;
-Ya Âdem! Sen Resûlullah’ı nereden biliyorsun?
-Ya Rabbi! Cennet-i Âlâ’nın kapısında onun ismini senin ism-i şerifinin yanında “Lâ ilahe illallah Muhammeden Resûlullah” yazılı olarak gördüm ve yine Cennet-i Âlâ’daki bütün ağaçların yapraklarında “Lâ ilahe illallah Muhammeden Resûlullah” yazılı idi, demiştir.

Tasavvuf yolunun amacı; Cenâb-ı Allah’ın, Cenâb-ı Resûlullah’ın ve Ehlibeyt’in sır ve hikmetlerini tahsil ederek yaşamaktır. Allah-ü Teâlâ Hazretleri kadim olan kelâmında, Kur’an-ı Kerim’inde Esteuzübillah;

"De ki: Ben ancak sizin gibi bir beşerim, bana vahyolunuyor ki, sizin ilahınız ancak bir ilahtır. Artık her kim Rabb’inin mânevî huzuruna ermek niyazında bulunur oldu ise iyi amel işlesin ve Rabb’inin ibadetine hiçbir kimseyi ortak edinmesin." (Kehf Suresi, ayet 110).

Kitap ve sünnette de salih ameller için bir çok yollar gösterilmiş, hâl ve nevileri söylenmiş ise de, tasavvufta salih amel, Cenâb-ı Resûlullah ve Ehlibeyt'in ahlâkı ile ahlâklanmaktır. Çünkü Cenâb-ı Resûlullah; “Ben güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildim.” buyurmuştur.

Cenâb-ı Hakk’ın emrettiği mücahedat-ı hasene ve ibadet-i saliha o kadar geniştir ki, buna binaen "Cenâb-ı Rabb’ülâlemin’e ulaşma yolları yaratılmışların nefeslerinin sayısı kadar çoktur", denilmiştir. Bu hususta Kur’an-ı Kerim’in Cuma Suresi'nin birinci ayetinde;

"Melik, Kuddûs, Azîz, Hakîm olan Allah için göklerde ne varsa ve yerde ne varsa tesbihte bulunur" buyurulmaktadır. Resul-ü beşir ümmetpenâh aleyhisselavatullah Hazretleri, "Ümmetimin en hayırlısı, nefs ve kalp tasfiyesine en uygun ve dolayısıyla Hakk’a ulaşmaya en yakın olan yola girerek hasıl olacak şevk ve zevkullaha erendir.", buyurmuştur. Buna erdirecek en emin ve en kısa yol olarak “Allah’ı anmak ve onu tanımak” yolunu göstermişlerdir. Yine bir Hadis-i Kudsi’lerinde “İnnel kulubi yesdien kema yesdil hadidü vecilaihe zikrullah” Yani; kalpler de demirin paslanması gibi paslanır, onun cilası Allah’ı zikretmektir, buyurmuşlardır. Kur’an-ı Kerim’in Ra’d Suresi 28. ayetinde;

"-Onlar- o zatlardır ki, Allah'ın zikriyle kalpleri mutmain olduğu halde iman etmişlerdir. Haberiniz olsun ki, Allah'ın zikriyle kalpler mutmain olur." Yine Kur’an-ı Kerim’in Ahzab Suresi 41. ayetinde;

"Ey iman etmiş olanlar! Allah'ı çokça zikredin." nazm-ı celili ile beni çok çok zikredin, buyuran Hakk’ı Cellü Hazretleri üç şeyi ekberiyetle vasıflandırmışlardır.

Birincisi; Zatı şeriflerini “Allahu Ekber” demekle vasıflandırmışlardır. Zatının büyüklüğünü Cenâb-ı Hak ancak kendisi anlatabilir ve yine kendisi anlayabilir. Bu hususta ehlullah Resûlullah’dan rivayet edildiği gibi “Rabb’imi Rabb’imle bildim.” buyurmuşlardır. Bunun zevk edilebilmesi için; Allah-ü Teâlâ, Cenâb-ı Resûlullah’a Hadis-i Kutsi’de beyan ettiği gibi “Habibim! Önce kendi nurumdan seni, senin nurundan da bütün âlemi hâlk ettim” buyurmuştur. Bu Hadis-i Kudsi’den anlaşılan şudur ki; bütün âlem Cenâb-ı Hakk’ın Zat-ı İlahîyeleri ile kaimdir.

İkincisi; Rıza-i Latifleridir ki “Rıdvanullah-i Ekber” demişlerdir. Rıdvanullah-i Ekber; Allah’ın rızası ve hoşnutluğunun büyüklüğü demektir. Evliyaullah’dan rivayet edildiğine göre Allah-ü Teâlâ Musa (AS)’ı Tur-i Sina’ya bin bir kelâma davet ettiğinde;

 

-Ya Musa! Arzın üzerini temaşa et! Buyurdu.

Musa (AS) yolculuğu esnasında yolu bir tarlaya uğradı. Baktı ki tarla hiç sürülmemiş, dikeni ve otu hiç toplanmamış, yer yer saban izleri görülüyor. Musa (AS) çiftçiye sordu;


-Ne yapıyorsun?
-Ekin ekiyorum.
-Allah verecek mi?
-Verir inşallah.
Musa (AS) yoluna devam etti. İkinci bir çiftçinin tarlasını biraz daha temizleyerek daha iyi sürdüğünü gördü. Ona da aynı soruları sordu ve aynı cevapları aldı. Üçüncü bir tarlaya geldiğinde gördü ki tarla kadife gibi kat kat sürülmüş, hiç bir yabancı ot kalmamış, toprak tam anlamıyla işlenmiş. Musa (AS) o çiftçiye de;


-Ne yapıyorsun? Diye sordu.
-Ekin ekiyorum, cevabını aldı.
-Allah verecek mi? Dediği zaman, çiftçi hemen öküzün koşumlarını çekerek,
-O kelimeyi bir daha söyle! Dedi.
Musa As;
-Allah verecek mi? Diye tekrar etti.
Çiftçi kendinden emin bir tavırla;
-İster istemez verecek! Diye cevap verince Musa (AS) hayrete düştü.
Daha sonra Musa (AS) Tur-i Sina’ya vardığında Allah (cc) ile bin bir kelâmı konuştuktan sonra,
-Ya Rabbi! Senin hikmetinden sual olunmaz. Emrin gereği arzın üzerindeki rastladığım çiftçilerin cevapları beni hayrete düşürdü.
Bu hususta ne buyurursunuz, diye sordu.
Cenâb-ı Hak:

-Hepsine vereceğim Ya Musa! Birinciye iki buğday sekiz diken, ikinciye beş buğday beş diken vereceğim. Ancak üçüncü rastladığın çiftçiye vermemek bizim şanımızdan değil. Çünkü o ağustos sıcağında o tarlaya yedi kat saban attı, sürdü. Sonra her işinde bizim rızamızı gözetti ve bütün istekleri bizim rızamız içindir. Onun için ona emeğinin tam karşılığını vereceğiz.

Misalden de anlaşıldığı üzere Allah’ın rızasını kazanmak için kişinin, her işinde ve ibadetinde çok emek sarf etmesi gerekmektedir.

Üçüncüsü, “Zikri âlileri ve îlahîleridir” ki; Vele zikrullahi Ekber buyurmuşlardır. Bu cümle Allah’ı anmanın en büyük ibadet olduğunu anlatmaktadır. Nitekim Cenâb-ı Allah Kur’an-ı Kerim’de ;

"Şüphe yok ki, ben, ben Allah'ım, benden başka ilâh yoktur. İmdi bana ibadette bulun, ve beni anmak için namaz kıl." (Tâ Hâ Suresi, ayet 14).

"Artık beni zikrediniz ki ben de sizi zikredeyim." (Bakara Suresi, ayet 152) gibi ayetlerle, zikreden kişiye saadet ve kurtuluş müjdesi vermektedir. Namaz ibadetlerin en şereflisi olduğu halde bazı hâllerde ve vakitlerde eda edilemezken, Allah’ı anmanın zamanı, yeri ve şartı yoktur. Bunun için Allah’ı zikretmenin taat ve ibadetin özü olduğu görülmektedir. Al-i İmran Suresi'nin 191. ayetinde ;

"Onlar ki, ayakta iken de, otururken de ve yanları üzerine yatarlarken de Allah Teâlâ'yı zikrederler ve göklerin ve yerin yaradılışı hakkında tefekkürde bulunurlar. İşte onlar şöylece tesbih ve duada bulunur dururlar. Ey Rabb’imiz!. Sen bunları boşuna yaratmadın, Sen yücesin, artık bizleri ateş azabından koru..."

Nisa Suresi'nin de 103. ayetinde;

"İmdi namazı kılıp bitirdiğiniz zaman ayakta iken ve otururken ve yanlarınız üzerinde iken Allah Teâlâ'yı zikrediniz. Vaktaki emniyet haline gelirsiniz artık namazı tamamiyle eda ediniz. Şüphe yok ki, namaz, mü'minlerin üzerine muayyen vakitlerde bir farize olmuştur." buyrulmaktadır. Bu sebepten Allah’ı kendi özünde duyarak ve bilerek anmak, onu dil ile ve kalp ile söylemek, üstün ve başka bir fazilet kazanmıştır. Çünkü bir kimse namaza dursa, görünürde o kimseden küfre, inkara ve günaha ait bir hâl meydana gelmez. Bu halkın nazarında böyledir. Halbuki diğer taraftan namaz; küfür, inkar ve diğer bütün günah ve kabahatleri bâtında yasaklamaz. Bâtın ise Cenâb-ı Hakk’ın nazargâhıdır.

Namazın ehemmiyetine binaen, Cenâb-ı Hakk’ın rızasına uygun namaz hususunda ehlullah pek çok misaller vermişlerse de bir kaçını nakledelim.

Ehlullah bir vaazında cemaate hitaben:

Üç zümrenin namazında şüphe vardır. Bunlar hamal, avcı ve yolculardır, der. Ezan okunduğundan vaazı burada keser. Bir hafta boyunca bu meslek sahipleri gerek kendi aralarında, gerekse diğer yakınları ile kıldıkları namaz konusunda tartışırlar. Bir hafta sonra ehlullah vaaz için tekrar kürsüye çıktığında müşküllerini sorarlar. Ehlullah konuyu şöyle izah eder:

Hamal odur ki, abdest tazelemesi icap ederken, abdestini tazelemeden namaza duranlardır. Bunlar namaz müddetince bedenleri rahat olmadığı için, yaptıkları ibadetten manen bir zevk duymazlar. Avcı odur ki, kendi kıldığı namazı bırakıp cemaatin hareketleri ile ilgilenen, onlarda kusur arayan kişidir. Yolcu da odur ki, bedenen namaza durduğu halde aklı tartısında, ölçüsünde, bağında, bahçesinde olan kişidir. Bunlar da böyle kıldıkları namaz ile Hakk’ın rızasını kazanamazlar.

Diğer bir misal: İslâm’ın zahiri halifesi Abbasoğullarından Harun-ür Reşid, evliyaullahdan olan kardeşi Behlül-i Dane’yi bir Ramazan Ayı'nda iftar yemeği vermek üzere camiye göndererek namaz kılanları saraya getirmesini ister. Behlül Dane camiye giderek akşam namazını kıldıktan sonra kapıda durup cemaate; teker teker yanına gelmelerini ve halifenin emriyle kendilerine bir soru soracağını söyler ve her çıkan kişinin kulağına imamın zammı sure olarak neler okuduğunu sorar. Bilmeyenleri bırakır, sorusunu bilen üç kişiyi alarak saraya gider. Bütün cemaati bekleyen Harun Reşid üç kişiyi görünce kızarak sorar.


-Bütün cemaat bu mu?
Behlül Dane cevap verir.
-Hayır bütün cemaat bu değil, siz benden namaz kılanları getirmemi istediniz. Namaz kılanlar bu kadar, cemaati isteseydiniz hepsini getirirdim, der.
Allah’ın rızasına en uygun namaz ibadetine bir örnek verirsek: Bir savaş esnasında ok ile ayağından ağır yaralanan İmam-ı Şah’ı (Hz. Ali Keremallahu Veche’yi) muayene eden hekimler yaranın şeklinden dehşete düşerler. Bu yarayı dağlamanın ve oku çıkarmanın çok güç olacağını ve kimsenin buna dayanamayacağını söylerler. O zaman Hz. Ali Keremallahu Veche onlara;

-Bekleyin ben ikindi namazına durduğum zaman siz tedavinizi yapın, der. Hekimler onun buyurduğu gibi oku çıkarıp yarayı dağlarlar. Hz. Ali’de en ufak bir tepki meydana gelmemiştir. Namaz bitince kendisine sorulduğunda cevap olarak:

-Namaza durduğum zaman Rabb’imden başka bir şey düşünmediğim için sizin müdahalenizden acı duymadım, demiştir.

Biraz önce bahsettiğimiz gibi namaz, küfür, inkar ve diğer bütün kabahatleri bâtında yasaklamaz. Öyle ise önce bâtınımızı temizlememiz gereklidir. Gerek Kur’an-ı Kerim, gerekse Hadis-i Kudsi’lerde bildirildiğine göre, kişinin bâtınını temizleyen, pak eden ibadet şekli, Allah’ı zikretmektir. Allah’ı zikretmek gönlümüzü her türlü kötülüklerden pak eder. Bu yüzden Cenâb-ı Hakk’ı zikretmek ibadetler ve taatlerin özünü teşkil etmiştir. Böyle olunca Cenâb-ı Hakk’ın ve Resulünün katında ve mutasavvıflar nazarında Hakk’ın zikri cemili bütün ibadetlerin üstünde bir fazilet kazanmıştır. Hakk’ı bâtınen ve zahiren anmak, bu bakımdan namazdan eftâldir. “Vele zikrullahi ekber” de buna işarettir (Ankebut Suresi, ayet 45).

Bir amel ki Allah-ü Teâlâ’nın zikrine sebep oluyor ise, ondan daha üstün ve faideli bir şey olamaz. Yine Hadis-i Kudsi ile Cenâb-ı Hak; “Ene celisun men zekerani” Yani; “Beni zikredenle ben beraberim” buyuruyorlar. Bu Hadis-i Şerif'ten de anlaşılacağı gibi kul, Hakk’ı zikrederek Allah-ü Teâlâ’ya o kadar kemal ile yaklaşır ki, bu yakınlık ancak Cenâb-ı Hakk’ın zatına isnat edilebilir. Bu hususta mutasavvıf şair Kastamonulu Muslihiddin Vahi Hazretleri'nin Varidat-ı Kutsiyelerinden olan (Mirac-ül beyan) namındaki eserinin bir yerinde:


Feyzi zatından ayırma bir nefes
Zikrü fikrin ile cana hem nefes buyurmuşlardır.

Bütün bu sözlerden anlaşılacağı üzere, Hakk’ı zikretmek Muhammed ümmeti için asıl gayedir. Bunların en başında da Kur’an-ı Kerim’i okumak ve dinlemek gelir. “Efdal ibadet ümmeti gıraatil Kur’an” Hadis-i Şerif'i ile ümmetim için ibadetlerin en üstünü Kur’an okumaktır, diyen Resul-ü Beşir aynı zamanda “Lâ tegumüssalatü lâ yügalü fil ardı Allah, Allah” buyuruyor. Yani; yeryüzünde Allah Allah diyen oldukça kıyamet kopmaz telkininde bulunarak, Hak yolunda en kuvvetli unsurun Allah’ı zikretmek olduğunu belirtmişlerdir.

Hz. Ali (KAV) Resul-i Ekrem’den Hak Teâlâ’ya ulaştıracak en yakın yolu sorduğu zaman Hz. Peygamber Allah’ın emrini bekledi. O vakit Hz. Cebrail Hak Teâlâ tarafından gelip “Allah’a yakın yol zikir ve kalp yoludur.” buyurdular. İşte o zaman Cenâb-ı Resûlullah zikretme hâl ve şeklini, Cenâb-ı Hakk’ın bildirdiği şekilde dil ile aşikar (cehri zikir) ve kalp ile gizli (kalbi zikir) olarak sahabelerine talim ve telkin buyurdular.

İslâm’da tasavvuf, işte Kur’an-ı Kerim’den bu yol ve şekil üzere, bu surette doğdu ve yayılmaya başladı. Cenâb-ı Peygamber ve Kur’an-ı Kerim’den zuhur etmeye başlayan İslâm tasavvufu Resul-i Ekrem’den feyiz alarak telkin ve talim yolu ile yayılmıştır. Tasavvuf yolu ve erkânı, asıl kaynağından feyiz ve olgunluğuna uygun bir akım alarak genişlemeye başlamıştır. Bu yüzden pek çok yerde sofiler çoğalmış, içlerinden pek mümtaz, azimkâr ve iradeli simalar yetişmiştir. Bunların başında Beyazıd-i Bestami, Cüneyd-i Bağdadi gibi sofiler ile ilk sofi lakap ve unvanını alan Ebul Haşim Sofiyyul Kufi’yi görmekteyiz. Müslümanlık haddi zatında Allah’ı ve Resulünü tasdikten ibaret olmakla beraber, bu tasdikin bir biat ile perçinlenmesi gerekmektedir. Devri Saadet’te müslümanlar ile Efendimiz arasında muhtelif zamanlarda biatlar yapılmıştır. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de;

 

"Şüphe yok, sana biat edenler, muhakkak ki, Allah'a biat ederler." (Fetih Suresi, ayet 10) ayetinde buyrulduğu üzere tecelli-i îlahîyenin, yani Cenâb-ı Hakk’ın tecelli-i îlahîyesinin Efendimize vaki oluşunu beyan eder. Bununla beraber;

"Allah'ın eli, onların ellerinin üstündedir. Artık kim -ahdını- bozarsa kendi aleyhine bozmuş olur ve her kim de Allah ile üzerine sözleşmede bulunduğu şeyi yerine getirirse ona da -Allah Teâlâ- büyük bir mükâfat verecektir." (Fetih Suresi, ayet 10) ayeti ile de vaki olan mukaveleyi beyan eder.

Devri saadetteki büyük biatlar şunlardır:

Resul-i Ekrem Efendimiz, hicretten önce her sene Hac mevsiminde ve Suk-uaz panayırı günlerinde Mekke’nin dışına çıkıp etraftan gelen kabilelerle görüşerek onları İslâm dinine davet ederdi. Peygamberliğin on birinci senesi Hac mevsiminde de, yine böyle Mekke dışına çıkmıştı. Akabe yakınında Medine ahalisinden olan Hazrec kabilesine ait bir topluluğa rast geldi. Hazrecilerle Haşimiler arasında Abdülmuttalib’in annesi Selma Hatun vasıtasıyla akrabalık bulunuyordu. Resul-i Ekrem onlara Kur’an-ı Kerim okuyarak İslâm dinine davet etti. Onlar, ihtiyarlarından ve Medine’deki Yahudilerden bir peygamber geleceğini işitmişlerdi. Resul-i Ekrem onları İslâm dinine davet edince, bahsedilen Peygamber işte budur, diye söyleştiler ve hemen iman edip peygamberin önünde Kelime-i Şahadet getirdiler. Bunlar altı kişiydiler. Hac mevsiminden sonra Medine’ye döndüler ve İslâm dininin yayılmasına çalıştılar. Bu suretle İslâm dini Hazrec ve Evs kabilelerinde yayılmaya başladı. Peygamberliğin on ikinci senesi yine Hac mevsiminde bu defa Evs kabilesiden iki ve Hazrec kabilesinden on kişi Mekke’ye geldiler. Akabe’de Resul-i Ekrem’le görüşüp ona biat ettiler. O günden sonra Allah’a şirk koşmayacaklarına, zina ve hırsızlık yapmayacaklarına,iftiradan sakınacaklarına ve evlatlarını öldürmeyeceklerine söz verdiler. Buna “Birinci Akabe Biatı” denir.

Peygamberliğin on üçüncü senesi Hac mevsiminde ise, Medine’den yetmiş üç erkek ve iki kadın Mekke’ye gelerek yine Akabe’de Resul-i Ekrem ile buluştular ve Hazreti Peygamber’in Medine’ye hicret buyurması hususunu konuştular. Resul-i Ekrem onlara bazı ayet-i kerimeler okuduktan sonra, kendi nefislerini ve evlad-ı ayâllerini nasıl korurlarsa, onu da öyle koruyacaklarına dair söz vermeleri şartıyla onlardan biat istedi. Onlar da söz verip Hazreti Peygamber'in elini tutarak biat ettiler. Buna “İkinci Akabe Biatı” denir.

Resul-i Ekrem hicretin altıncı, peygamberliğin on dokuzuncu yılında Zilkade ayının başlarında bin beş yüz kadar ashabı ile Medine’den çıkıp Mekke’ye gitti. Niyetleri muharebe etmek değil, yalnız umre yapmaktı. Bunun için yanlarına Arap adetlerine göre yolculukta bulundurulan bir kılıçtan başka silah almadılar. Hudeybiye’nin sonunda suyu çekilmiş bir kuyu başında konakladılar. Müslümanların geldiğini haber alan Mekkeliler etraflarındaki kabileleri de toplayarak müslümanları Mekke’ye sokmamaya karar verdiler. Müslümanlarla Mekkeliler arasında elçiler ve heyetler vasıtasıyla çeşitli görüşmeler yapıldı. Mekkeliler müslümanların gerçekten Hac niyetiyle geldiklerine kani olunca, müslümanlarla anlaşma yapmaya karar verdiler ve Hudeybiye Barışı denilen anlaşma yapıldı. Ancak Mekke’ye elçi olarak giden Hz. Osman orada tutuklu bulunuyordu. Mekkeliler onu geri vermek istemediler. Bu yüzden Resul-i Ekrem müslümanlara savaşmak mecburiyetinde olduklarını bildirerek onlardan ölünceye kadar kendisinden ayrılmayacaklarına dair biat istedi. Bütün müslümanlar orada, ölünceye kadar sabretmek, sebat etmek ve asla kaçmamak üzere Peygamber Efendimize biat ettiler. Buna “Biat-ı Rıdvan” denildi. Müslümanların bu biatı Kureyş’e korku ve dehşet verdi. Hemen Hz. Osman’ı serbest bıraktılar ve anlaşmaya uyacaklarını bildirdiler. Anlaşma uyarınca müslümanlar o yıl Hac etmeden geri döndüler. Devri saadetteki büyük biatların dördüncüsü ise şöyle zuhur etti: Mekke’nin fethinden sonra Fahri Âlem Efendimiz Safa üstüne çıkıp oturdu. Önce erkekler birer birer gelip İslâm üzerine biat eylediler. Resul-i Ekrem de Allah’a ve Resulüne itaat etmek üzere onların biatını kabul etti. Daha sonra kadınlar gelerek Fatıma anamız vasıtasıyla, yani Resul-i Ekrem Fatıma anamızın bir elinden tutarak, kadınlar da diğer elinden tutarak biatlarını yaptılar.

Rıdvan biatında müslümanlar o gün Resûlullah’ın elini tutarak kendisinden asla ayrılmayacaklarına söz vermişlerdir. İşte onların bu samimi ittihadı kendilerini o tehlikeden kurtarmıştı. Binaenaleyh bir müslümanın bu gün, özü ve fiili birbirine uygun ve düzgün, fazilet ve istikamette muttasıf, muhabbet ve itimada layık kâmil bir insan huzurunda o güne kadar işlemiş olduğu günahlardan tövbe-i nush eder. Yani bir daha işlememek üzere sahihan tövbe eder. Tövbe ettiği günden itibaren kimseye fenalık etmeyeceğine, yalan söylemeyeceğine, kimsenin malını çalmayacağına, velhasıl her türlü günahlardan sakınacağına dair söz vermesi ve bu taahhüdüne Allah’ı ve Resûlullah’ı ve aynı zamanda tanınmış büyük mutasavvıflardan birini de şahit tutması, yukarıda bahsi geçen o birinci muahedeyi yenilemek ve tekid etmekten ibarettir. İşte bâtın-ı şeriat, yani şeriattan içeri olan tasavvuf yoluna girmek bu demektir. Ondan sonra o kişinin bütün işleri ve hareketleri, o intisap ettiği (bağlandığı) zatın nezaret ve murakabesine tâbi olur. Bu usul ve sistem gayet tesirli ve en güzel bir ahlâk rabıtasıdır.

İslâm prensiplerine uygun olarak; irşad, aydınlatma, güzel ahlâkı tahsil etme, karşılıklı yardımlaşma, insan ve hatta bütün canlılara şefkat gösterme, fertler arasında kardeşlik, samimiyet ve sevgi teminine çalışma, ancak tasavvuf terbiyesiyle mümkündür.

Buna misal olarak, bu sistem dahilinde tasavvufa, yani Hak yoluna girmiş, memleket hatta dünya çapında büyük ün kazanmış mutasavvıflarımız vardır. Mesela; isimleri hürmetle anılan Hamid Hamidüddin Aksaray-i Hazretleri'nin nezaret ve murakabesinde yetişmiş olduğu görülen Hacı Bayram-ı Veli, Kudüs’ten Basra’ya gelip yerleşen Abdüllatif-i Mukaddesi’nin nezaret ve murakabesinde yetişen, sorumluluğuna Orhan Gazi ve Hüdavendigar zamanında bütün Osmanlı ülkesinin müftülüğü verilmiş olan büyük Türk ve İslâm bilgini Şemsüddin-i Mehmet bin Hamza’tül Fenari, Muhiddin-i Arabi Hazretleri'nin nezaret ve murakabesinde yetişenlerden aynı zamanda da üvey oğlu olan Sadreddin-i Konevi, Tebrizli Şemseddin Hazretleri'nin irşad edip yetiştirdiği Mevlâna Celâleddin-i Rumi, Sadeddin-i Kaçgari Hazretleri'nin nezaret ve manevi murakabesi altında yetişen ve doğunun dünyaya tanıttığı en yüksek namı almış bilginlerimizden Mevlâna Nureddin-i Abdurrahman Cami, Bakü’de bulunan Seyyid Yahya-i Şirvani’den yetişen Aydınlı Ömer Dede, Davud-u Kayseri, Şahabeddin-i Sivasi gibi adetleri ve vasıfları ciltler dolduracak bir çok tasavvuf ehli böylece hep bu sistem dahilinde yetişmişlerdir.

Konunun nefsini bilme hususunda belirtildiği gibi Hacı Bayram-ı Veli bir ilahisinde;
Bayram özünü bildi
Bileni anda buldu
Bilen ol kendi oldu
Sen seni bil, sen seni demişlerdir.

Bu beytin manasını tasavvuf görüşü ile şöyle anlayacağız; Allah-ü Teâlâ kişinin hakikatini, kalbine dercetmiştir. Sonra o hakikati nefsani sıfatlarla örtmüştür, demek isteniyor. Bu ne demektir? Eğer bir kimse nefsinin âfaki sıfatlarını, yani kinini, kibirini, riyasını, hasedini ve dünyevi bütün ihtiraslarını kalbinden bilerek ayırmaya muvaffak olursa, ondan sonra kalbine yönelirse kendi hakikatini bilir. Bundan dolayı Rabb’ini de bilmiş olur. Dolayısıyla bileni onda bulur. Bilen de o kendisi olur, demektir. Bu manayı bize kuvvetlendiren “Men arefe nefsehu fakat arefe Rabb’ehu” Hadis-i Şerif’i zuhura gelmiştir. Yani; nefsini bilen Rabb’ini de bilir, demektir. Yalnız bu Hadis-i Şerif’de geçen nefsden murad, tasavvuf ehlinin nazarında insanın hakikatidir. Yani; kendi hakikatini bilen, o hakikatte Rabb’ini bilir, demektir.

İnsan kendi hakikatini keşfettikten sonra Hak Teâlâ’nın sırları kendisine aşikâr olur. Zira Cenâb-ı Hak insanın hakikatini, zatının mazharı ve esması olarak yaratmıştır. Tasavvuf yolunda gaye Hak olduğuna göre, Hacı Bayram-ı Veli Hazretleri bunu bilmenin ve görmenin hariçte aranmayıp bizatihi insanın kendisinde olduğunu anlatmak istemiş, “Sen seni bil, sen seni” sözleriyle de bunu pekiştirmiştir. Şu halde evvela kişi nefsini, yani kendi hakikatini bilecektir. Velhasıl evvela sen seni bileceksin, daha sonra nefsin manasını bileceksin. Madem ki nefs manasındaki maarifet hasıl olmayınca, Maarifet-i Hak da hasıl olmuyor, o halde nefsin terbiyesi ile meşgul olup riyazata ve mücahadeye girerek, insanın sıfatını manasına yetiştirmesi lazımdır. Çünkü Hakk’ın sıfatları insanın manasında zahir olur. Cenâb-ı Hak ilm-i ezelide önce zatından zatına tecelli ederek kendi özünden bir cevher hâlk etti. Bu cevhere ise sıfatları ile tecelli ederek buna “Nur-i Muhammedî” dedi. Bu nurdan da bütün âlemleri hâlk etti. Bu âlemleri de yine en güzel sıfatları ile süsledi. İşte insanın manasından zahir olan bu sıfatlardır. Bunlar Hakk’ın sıfatları olup, biz Hakk’ın bu sıfatlarının mazharlarıyız. Mazhar; bir şeyin göründüğü yer demektir. Örneğin; elektrik kendini lambada ışık olarak, motorda hareket olarak, sobada ısı olarak, buzdolabında soğukluk olarak, televizyonda ses ve görüntü olarak göstermektedir. Elektriğin değişik araçlarda o aracın durumuna göre kendisini gösterdiği gibi, Cenâb-ı Hak dahi insanın fâni sıfatlarından, bâki olan kendi sıfatlarını göstermektedir.

Belli bir süre içinde insan, o sıfatların mazharı olur. Yani Allah’ın Hayat sıfatı bizim diriliğimizde, Hakk’ın İlim sıfatı bizim bilgimizde, Hakk’ın Semi sıfatı işitmemizde, Hakk’ın Basar sıfatı görmemizde, Hakk’ın İrade’si isteklerimizde, Kuvvet sıfatı kuvvetimizde, Kelam sıfatı sözlerimizde zahir olur. Tekvin ise bu sıfatları hâlk edici sıfatıdır. İnsan, sıfatını manasına yetiştirerek maarifeti nefs hasıl eder. O vakit insanın nefsinin manası sırf Hak gibi görünür. Ancak tasavvuf ilminde hakikate talib olan kimseye kendi manasından Hakk’ı ayırdetmesi talim ettirilir.

"Siz Allah’ı anmasını bilmezsiniz, bunu ehlinden sorun, onlar size talim ettirirler" (Enbiya Suresi, ayet 7). Ehlinden talim etmeyenler kendi manasına Hak dese Hakk’ı bilmemiş olur. “Men arefe nefsehu” makamına varmamış olur. “Fakat arefe Rabbehu” makamına varıldığında, çok kimseler burada yanlışlığa, gaflete düşmüşlerdir. Nefsin manasını Hak tasavvur ettikleri için bu hataya maruz kalmışlardır. Buna binaen Hak sıfatı kendilerinde zahir olduğu için Enel Hak davasını etmişlerdir.

Bu konuda Beyazıd-ı Bestami Hazretleri; 30 yıl çeşitli mücahedat ve riyazat ile talep kapısında oturduktan sonra, "Dostla benim aramda olan perdeyi kaldırdılar. Gördüm ki perde arkasında Beyazıd zahir oldu. (Demek oluyor ki Beyazıd, Beyazıd’da tecelli etti) Öyle sandım ki istediğim ben imişim. Çünkü gördüm, görünen Beyazıd imiş ve Beyazıd’ın manasında görünen Hak sıfatı imiş. Beyazıd’ın manasını bildim. “Men arefe nefsehu, fakat arefe Rabbehu” muhakkak oldu", buyurmuşlardır.

Yine bu olaya ışık tutmak üzere: Cebrail (AS) Hazreti Muhammed (SAV)’e vahiy getirdiği bir gün, Efendimiz sordu.

-Ya Cebrail vahyi kimden alıyorsun?
-Görmedim Ya Resûlullah, bir perde arkasından alıyorum.
Bir müddet sonra Cebrail (AS) vahiy zamanı geldiğini Cenâb-ı Resûlullah’a arz eder ve vahyi almak üzere müsaade ister. Cebrail (AS) Cenâb-ı Resûlullah’ın yanından ayrılırken Cenâb-ı Resûlullah;
-Ya Cebrail, vahyi aldıktan sonra gördüğün perdeyi arala ve arkasında kim var bak, buyurdu.
Cebrail (AS) vahyi aldıktan sonra perdeyi aralayınca gördü ki, Cenâb-ı Resûlullah perdenin arkasında oturuyor. Arza dönerken bütün gayreti ve hızı ile Efendimizin bulunduğu mahalle ulaşıp kendisine durumu anlatır ve hayretini ifade eder. Efendimiz ona; -Ya Cebrail bu akıl ötesi bir iştir, diyerek onu hoşnut eder.

Velhasıl bir kimse kendi manasını bilip, ondan Hakk’ı bilmese, “Bana maarifeti nefs hasıl oldu” dese doğru olmaz. Demek oluyor ki, kim ki kendi manasını bilir, o kimse Rabb’ini bilir. Eğer bir kimse ki kendinin ne olduğunu bilmezse o kimse Hakk’ı da bilemez. Hele başkasını hiç bilemez.

Örnek: Bir memba suyu çıktığı kaynağında saf ve temizdir. Ancak bu kaynaktan çıkan su, geçtiği toprak tabakalarından almış olduğu koku ve katkılarla arzın belli bir yerinde kendini gösterdiğinde, su olarak o kaynağın suyu olduğu halde, tat ve koku bakımından geçtiği yolların özelliğini taşır. Bu yoldan aldığı katkılar kaynak suyunun aslına ait değildir. Cenâb-ı Hakk’ın insandaki tecellisinde de, tecelli eden Hak olmakla beraber fiiliyatta kişinin nefsinin özelliklerini taşır. Bu özellikler Hakk’a ait olmayıp o kişiye aittir. Aynı kaynağın suyu özel bir boru hattı ile kullanılacak mahale getirildiğinde, kaynak suyunun isim ve özelliğini taşır. Buna başka bir katkı karışmaz. Nefsini bilen insan da, Cenâb-ı Hak’tan gelen tecelliyi, daha önce izah edilen özel bir yol olan Ahlâk-i Muhammedî yolu ile alırsa, bu insanda Hakk’ın tecellisi görülür. Eğer o kişi bu tecelliye mazhar olduğuna arif değilse onda maarifeti nefs hasıl olmaz.

İnsanda olgunluk odur ki, Ahlâk-ı Muhammediye’ye aykırı her türlü düşünce ve davranışları nefsinden uzaklaştırıp, nefsini Ahlâk-ı Muhammediye ile terbiye etmiş olsun. Her şey bunun içindedir. Böylece nefs, Kur’an-ı Kerim’in emrettiği ve istediği

Yani; "Rabb’ine dön!" (Fecr Suresi, ayet 28) Hitabına uyarak Cenâb-ı Hakk’ı anlamış olur. Çünkü insan olmaktan murat Maarifet-i Hak hasıl etmektir. Esasen bu hususta Cenâb-ı Rabb’ülâlemin Kur’an-ı Kerim’inde insanı yaratmaktaki maksadının aynı zamanda kendisini bilmek ve tanımak olduğunu;

"Ve cinleri ve insanları ancak bana ibadet etsinler diye yarattım.” (Zariyat Suresi, ayet 56) ayet-i kerimesi ile beyan etmektedir. Yani; ben cin ve insanı hâlk ettim ki ancak bana ibadet edip beni bilsinler ve hâlkiyyetim ile vahdaniyetim onlara malum olsun, buyurmuşlardır. Aynı zamanda Hadis-i Kudsi’de Hak Teâlâ buyuruyor ki (Küntü kenzen mahfiyyen feahbebtü en uğrafe fe halaktül halke liuğrafe) Yani “Ben gizli bir hazine idim. Bilinmekliğimi diledim. Onun için bu halkı ve âlemleri yarattım” demektir.

Şu halde bütün mahluklar maarifet için yaratılmışlardır. Hiç bir mahluk yoktur ki Allah’ı bilmesin ve onun vahdaniyetine şahadet etmesin. Her birisinin kendi hâlince maarifeti ve maarifetten nasibi vardır. Örneğin; arı ismi altında bulunan bütün arılar bir miktar bal yapmaktadırlar.Ancak Kur’an-ı Kerim’in Nahl Suresi'nde insanlara gıda olan balı yapan arıdan misal verilmiştir. Bütün kuşlar uçma özelliğine sahip iken Nuh As’ın gemisinden gönderilen kuş bir güvercindi. Aynı zamanda Cenâb-ı Resûlullah’ın bir hikmet tahtında Mekke’den Medine’ye hicretinde dinlenmek için uğradığı Serv Mağarası'nın kapısına yuva yapan kuş da güvercindi. Ebabil kuşları da Ebrehe’nin fil ordusuna karşı Mekke’yi müdafaa etmek için vazife almışlardır. Örümceklerin her çeşidi ağ yapmakla vazifelidir. Ancak bunlardan bir tanesi Serv Mağarası'nın ağzına ağını germiştir. Bütün balıklar yaratılış itibariyle denizde hâlk edildiği halde ancak bir balık Yunus As’ı taşıma şerefine ermiş ve Yunus balığı ismi ile isimlendirilmiştir. Burada verdiğimiz misaller gibi arzın üzerinde buna benzer birçok misaller verilebilir. İşte bunlar mahlukatın maarifetine ait örneklerdir. Yalnız maarifetin hakikati Hak Teâlâ’nın zatına ve sıfatına mahsus bir ilim olup, insandan başkasında bulunmaz. O da her insanda değil, ancak kâmil insanda bulunur ve kâinatta Cenâb-ı Resûlullah’dan başka bir kâmil insan yoktur. Cenâb-ı Resûlullah’dan sonra zuhura gelen ve kâmil insan diye adlandırılan kişiler Cenâb-ı Resûlullah’ın ruhaniyetinden aldıkları feyz ve muhabbeti kendilerine tâbi olanlara talim ettirmektedirler. Âl-i İmran Suresi 31. ayetinde ;

"Ey Habibim de ki; Allah’ı seviyorsanız, bana tâbi olun ki Allah da sizi sevsin ve sizin için günahlarınızı bağışlasın. Allah-ü Teâlâ gafurdur, râhimdir.” buyurmaktadırlar. Kim ki maarifetin hakikatini tahsil etmişse esasen o insan kâmil insandır.

Maarifetullah üçtür:
1. Maarifeti am
2. Maarifeti has
3. Maarifeti hassülhas
Birincisinde, az önce örneklerle zikredilen bütün mahlukat beraber ve müşterektir. İkincisi ve üçüncüsü yalnız insana mahsustur. Bu konuda Hak ehli olanlar katından ve tasavvuf penceresinden, mana yolunu bulanların söyledikleri pek çok sözler vardır. Gözü olanlar kalp şehrini seyre çıkarlar. Bunlar görmenin de Hak olduğunu bilirler. Zira böyle olanların kalpleri, Hadis-i Kudsi’de buyurulduğu gibi Allah’ın îlahî nazargâhı, arşı, beyti ve hazinesidir. “Kalbül mü'mini beytillahi ve kalbül mü'mini arşullahi ve kalbül mü'mini hazainullahi” ve bu kalpler Allah’ın sonsuz feyzinin tecelligâhıdır. EŞREF RUMİ Hazretleri bir beytinde:

Bu gönül şehrini seyran ederken
Sırrım dedi bana seyran içinde buyurmuşlardır.

Bu sebeptendir ki gönül ehlinin söz ve davranış yönünden kanunları geçerli olup, bütün vaziyetleri ve tavırları da Kur'an’a ve sünnete uygundur. Çünkü suretleri Hak’tır. Hak’ta zulmet (perde) olmadığı gibi, Suret-i Hak’ta dahi zulmet yoktur. Mevlana (MUSLİHİDDİN-İ VAHİ-İ KASTAMONİ) Hazretleri bu alandaki manzum yazılarında;


Nuru Ahmed kendi nurumdan dedi
Men reeniden muradı bu idi


Kim ki almaz Mim-i Ahmed’den murad
Ol tarih-i Hak’da kaldı bi murad diye izah buyurmuşlardır.

Seyitler taifesinden olan CÜNEYD-İ BAĞDADİ “Leyse fi cebeti seviyullah” , MANSUR “Enel Hak” , ŞEBELİ Hazretleri “Ene esmaü ve ene kavli” gibi sözler buyurmuşlardır.

Ariflerin başkanı olarak anılan MUHİDDİN-İ ARABİ Hazretleri de “Lev arraf tumuni le seced tumuni”; "Benim hakikatimi bilseydiniz, bana secde ederdiniz", buyurmuşlardır. MUHİDDİN-İ ARABİ yaşadığı yüzyılda Allah’ın nazarını üzerinde bulunduran bir şahıstı. Yani tasavvuf sözü ile Nazargâh-ı İlahîyye'ye mazhar idi. Onun için bu tarzda sözler söylemeye bi Hakk’ın yetkili bulunuyordu. Böyle sözler başkası için küfürdür. Okuyanların yanlış manaya kapılmaması bilhassa lazımdır. Her mutasavvıfın kendi makam, rütbe ve meşrebine göre söyleme yetkisi vardır. Bununla beraber hepsininki gayede birleşir. Fark ortadan kalkar.

NİYAZİ MISRİ Hazretleri ise yukarıda söylenenlerden daha açık, anlaşılması nispeten daha kolay olarak şöhrete mazhar olmuş yazılarının birinde şöyle diyor;


Derman arardım derdime
Derdim bana derman imiş
Bürhan arardım aslıma
Aslım bana bürhan imiş

Bu mısrada geçen dert; kişinin özünde gizli olan ve Cenâb-ı Allah’ı bilememesinden kaynaklanan derttir. Dermanı ise kişinin kendi özünü bilmesindedir. Kişi bunu bildirecek delili ararken, kendi özünün kendisine delil olduğunu idrak eder.

 

Sağım solum gözler idim
Ben dost yüzün görsem deyu
Ben taşrada arar idim
Ol can içinde canan imiş

Kişi önce kendisini kendisine bildirecek delili, yani dost cemalini dışarıda arar. Ancak kendisini bildikten sonra aradığının aslında kendi cismi içinde var olduğunu müşahede eder.


Savm-u Salat-u Hac ile
Sanma biter zahid işin
İnsan-ı kâmil olmaya
Lazım olan irfan imiş

Cenâb-ı Hakk’ı müşahede için yalnız oruç, namaz ve hac gibi şartları yerine getirmek yeterli değildir. Kâmil bir insan olabilmek için ayrıca irfaniyet mektebinde tahsil etmek gereklidir.


Kande gelir yolun senin
Ya kande varır menzilin
Nerden gelip gittiğini
Anlamayan hayvan imiş
Nereden geldiğini idrak etmeyen, nereye gideceğini de bilemez.

"Onlar hayvandır, hatta daha aşağıdırlar, onlar Hak’tan gafillerdir." (Araf Suresi, ayet 179). Cenâb-ı Allah bu ayet-i kerime ile Hak’tan gafil olanların hayvan, hatta hayvandan da aşağı olduklarını beyan etmektedir.


Mürşit gerektir bildire
Hakk’ı sana Hakkel yakin
Mürşidi olmayanların
Bildikleri güman imiş

Allah’ı bilmenin üç mertebesinden biri İlmel yakin, ikincisi Aynel yakin, üçüncüsü Hakkel yakin mertebesidir. İlmel yakin kitaplarla öğrenilebilir. Aynel yakin, bu bilgilerle beraber öğrendiklerini uygulamakla anlaşılır. Hakkel yakin ise, bir mürşidin terbiyesinde az önce bahsedilen irfaniyet eğitimi ile yaşanabilir. Mürşit terbiyesi görmeyenlerin bildikleri ise şüphelidir.


Her mürşide dil verme kim
Yolunu sarpa uğratır
Mürşidi Kâmil olanın
Yolu gayet asan imiş

Ben mürşidim diyerek ortaya çıkan Erkân-ı Muhammediye’den yoksun, Ahlâk-ı Muhammediye’den mahrum kişiler insanlara Hakkel yakin olarak Allah’ı bildiremezler. Hatta onları daha da çıkmaza sokarlar. Ancak Cenâb-ı Resûlullah’ın mürşitlik vazifesini, yine ondan aldıkları feyiz ve muhabbet ile teberrüken ifa eden mürşitler ise insanları Sırat-ı Mustakim olan doğru yolda, kolaylıkla Cenâb-ı Hakk’a ulaştırırlar.

 

Anla hemen bir söz durur
Yokuş değil dümdüz durur
Âlem kamu bir yüz durur
Onu gören hayran imiş

Velhasıl uzun sözün kısası, cümle âlemde bir olan Allah’ın yüzüdür. Bunu görebilenler ve bu gördüğüne sensin diyebilenlerin yolu Sırat-ı Mustakim’dir.

"Doğu da, batı da Allah'ındır. Artık hangi bir yerde -yüzünüzü- kıbleye çevirirseniz Allah'ın zatı oradadır, şüphe yok ki Allah Teâlâ'nın rahmeti geniştir, o her şeyi bilendir." (Bakara Suresi, ayet 115).


İşit NİYAZİ’nin sözün
Bir nesne örtmez Hak yüzün
Hak’tan ayan bir nesne yok
Gözsüzlere pinhan imiş

Hiçbir şey Cenâb-ı Hakk’ın yüzünü örtemez. Hakk’ın görüşü ile her zerrede Hak görülür. Görüşleri Hakk’ın görüşü olmayanlara Cenâb-ı Hak gizlidir.


"O, evveldir ve âhirdir ve zâhirdir ve bâtınıdır ve O, her şeyi bilendir." (Hadid Suresi, ayet 3) ayet-i kerimesi bunun delilidir.

Daha nice kimseler, hakikatin özetini nazmen, nesren, teşbihlerle, kitaplar dolusu çeşitli tarzda yazılmış eserlerle işleyerek gönül ehli olanların dimağına bu hususta çeşni bahşetmişlerdir. Hak maarifetine ve hakikate dair her tabaka halk için, halk şiirlerine katılmış güzel süzme sözler de vardır. Hepsinin maksadı Hakk’ın kemali zuhurunu beyan, Cemal ve Celâli’nin hakikatlerini ayan etmektir. Bu bahiste daha ötesini öğrenebilmek için ehlinden tahsil etmek icap etmektedir. Şimdiye kadar söylenilen sözlerden de anlaşılacağı gibi tasavvuf; şeriat ilminin manevi hükümlerini beyan ve izah eder. Kalp ihlasının doğruluğunu ve meydana gelişini gösterir. Tasavvuf, Allah’ın sonsuz maarifetinden zuhura gelen İslâmi bir felsefedir. Fakat bu felsefe hiç bir zaman tabii bir ilim değildir. Tasavvuf ilmi îlahî hikmet ile yoğrulmuş bir ahlâk ilmidir. Bundan dolayı ihlas nuru ile kendilerine tâbi olan mü'minleri aydınlatmış olan mutasavvıf-ı kiram, birer hüsnü ahlâk numunesi olagelmişlerdir. Zaten îlahî maarifetle neş'e bulan bir insan, kötü ahlâk sahibi olamaz. Kur’an-ı Kerim’in her sayfası birer ahlâk ve hikmet dersidir. Peygamber Efendimiz'in güzel sözlerinin her biri, hikmet ve ahlâk hazinesidir. Tasavvuf ilmini de içine alan, kütüphanemizi ve evlerimizi süsleyen ahlâkî kitaplarımız, binlerce cildi teşkil eder. Meraklı olanlar için bu hususta kaynak olarak, Mesnevi-i Şerifler, Füsus-ül Hikem’ler, İhya il Ulumlar, Pend-i Attarlar, Ahlâk-ı Celâller, Ahlâk-ı Nasıriler gibi hepsi meydanda, her biri cihanlar değerinde birer hakikat hazinesi, birer hikmet, felsefe ve tasavvuf definesi kitaplar örnek olarak sayılabilir.

Bunların okunmasından da anlaşılacağı üzere, tasavvuf ilmi iyi ahlâkın gayesidir. Bundaki formülü şöyle özetleyebiliriz. Ahlâk bilgisinin gayesi nefsi bilmektir, nefsi bilmenin gayesi de Halîk’ı bilmektir. Tasavvuf da budur. Tasavvuf terbiyesinde insan için dört mertebe vardır; nefs mertebesi, kalp mertebesi, ruh mertebesi, sır mertebesi.

Cenâb-ı Hakk’ı evvela nefs mertebesinde bilmelidir. Sırasıyla kalp, ruh ve daha sonra da sırren bilmek gelir. İnsanda yıldıza benzeyen nur kalptir veya kalp yıldıza teşbih edilir. Aya benzeyen nur ruhtur, veya ruh aya teşbih edilir. Güneşe benzeyen nur da sır dediğimiz âlemdir. Lakin yıldızların, ayın ve güneşin zuhuru görmemizde daim olmadığı gibi, bu nurlarında insanda doğuş ve oluşları daim değildir.

Mesela; karanlık bir odada çevremizi görmemiz için bir mum yakarsak, bununla bir kısım cisimleri belli bir ölçüde görebiliriz. Mum ışığı karanlığa göre en iyi görünendir. Mum ışığı mevcut iken bir gaz lambası yakarsak, cisimler daha iyi görünmeye başlar. Mum ışığının parlaklığı lamba ışığı karşısında sönük kalır. Aynı odada 100 mumluk bir elektrik lambası yakıldığında, cisimler çok daha iyi görünürken, mum ve gaz lambasının ışığı sönük kalır. Bu odanın kapakları açılıp güneş ışığı ile aydınlatıldığında, yanan her üç ışık hükümsüz kalır. O zaman cisimler çok daha net görünür. Şimdi bu misal ışığında diyebiliriz ki; nefis nuru zulmette insan için cüzzi bir aydınlık sağlar. Kalp nuru zuhur edince nefis nuru sönük kalır. Zulmet daha aydınlanır. Ruh nuru zuhur edince, nefis ve kalp nurları sönük kalır, aydınlık artar. Sır nuru zuhur edince, zulmet tamamen ortadan kalkar. Sır nuru yanında diğer nurlar mat olur.

Bu sebeptendir ki bazı rahipler ve Hint fakirlerinde görülen olağanüstü tecelliyat, tasavvuf tabiriyle meratibi mukayyededen hasıl olmuştur. Yani kendisinde doğa üstü bir olay zuhur eden kişi Nefs-i Emmare mertebesinde ise, olayı nefsinden bilip nefsine güveniyorsa, gurur ve kibirli ise, bu kendisinde görülen hâl mukayyettir. Her ne kadar halk nazarında muteber ise de Hak nazarında muteber değildir.

Tasavvuf görüşü ile muteber olanı, ıtlak üzerine olan Hak tecellisidir. Bu tecelli değişik ve süreklidir. Bunun için Hakk’ın hakiki dostları, bu tecelliye vasıl olmadıkça müsterih olmazlar ve her hangi bir makamda karar kılmazlar. Olağanüstü olaylar iki kısımdır. Birine istidrac, diğerine kerâmet denir. Her ikisi de Hak Teâlâ’nın vermesiyle olursa da, mesela bazı hiç din ile alâkası olmayan kişilerde gördüğümüz doğa üstü şeylere istidrac denir.

Yukarıda sözü geçtiği gibi insan olarak herkeste bulunan kalp ve ruha ait nurların doğuş ve batışları, yıldız ve ay gibi sabit olmayıp, geçicidir. Hak Teâlâ onlara yaptıkları nefsani perhizlere mukabil bu hâlleri rızası olmaksızın verir. Halbuki kerâmet olan hususları Cenâb-ı Hak, salih kullarına bir fazilet olarak ihsan eder. Çünkü onlar hizmetlerinden dolayı herhangi bir karşılık beklemezler. Bunun için istidracın kaynağı ne olursa olsun makamı delâlet, kerâmetin makamı velayet (velilik) olur. İstidracı kerâmetten ayırdedebilmek için şu hususlara dikkat edilir. Kendisinde olağanüstü hâller görünen kimse, Cenâb-ı Allah’ın emirlerine ve Peygamber Efendimiz'in sünnetine uymuyorsa bu istidracdır ve bu kişi delâlettedir. Allah’ın emirlerine ve Resûlullah’ın sünneti seniyyesine uyan salih kişilerde görünen olağanüstü hâller ise kerâmettir. Kişinin makamına ve rabıtasına göre çeşitli şekil ve hâllerde zuhur edebilir.

Kur’an-ı Kerim’in Şuara Suresi'nde nakledilen Musa (AS) ile Firavun arasında zuhur eden kıssada, Firavun’un büyücüleri nefislerine uyguladıkları perhizlerle, Firavun’un adına ipleri ve sopaları yılan biçiminde gösterdiler.

"Ve Allah kimi sapıklıkta bırakırsa artık O'nun için ondan sonra bir dost yoktur. Ve zâlimleri göreceksin ki, azabı gördükleri zaman diyeceklerdir ki: Acaba geri dönmeğe bir yol var mıdır?" (Şûra Suresi, ayet 44). Bu istidraca bir misaldir. Bu gösterilen sihir sonucu oluşan yılanları Musa As’ın asasının ejderha olarak yutması ise mucizeye misaldir. Çünkü bu Allah adına ve Allah’ın emriyle zuhura gelmiştir. Yine Kur’an-ı Kerim’in Kehf Suresi'nde bahsedilen Musa ile Hızır’ın yolculuğunda, Hızır’ın gemiyi delmesinin, çocuğu öldürmesinin, ve yıkılacak duvarı tamir etmesinin hikmetlerini Musa’ya anlatması kerâmettir.

Veliler şahı İmam-ı Ali Keremallahu Veche’nin, Hayber’in fethinde bir kişinin gücüyle kımıldatılamayacak ağırlıkta olan kale kapısını cenk anında kalkan olarak kullanması da kerâmete bir misaldir.

Tekrar ahlâkî kısma dönelim: Cenâb-ı Peygamber (SAV) bir hadislerinde “La yü’minü ehadüküm hatta yühibbü ilahihi meyühibbü linefsihi” "Sizden biriniz nefsiniz için hoş gördüğünüz iyi bir şeyi mü’min kardeşiniz hakkında da istemedikçe kâmil mü’min olamazsınız", buyurmuşlardır. Ve yine diğer bir Hadis-i Şerif'iyle “Ennesü ayellahi fil ardı veechüm ileyhi enfeahüm liayalih” "Yeryüzünde insanlar Cenâb-ı Hakk’ın ailesi mesabesindedir. İnsanlar içinde Hakk’ın en sevgili kulu, onun ayâli hakkında en faideli olanıdır", buyuruyorlar.

Yaratılış itibariyle bütün insanlar Cenâb-ı Hak nazarında birdir. Allah’ın Rahman ve Rahim sıfatlarına inanan kimseler, Allah’ın Rahman sıfatı ile bütün âleme merhametli olduğuna, Rahim sıfatı ile de özel merhametinin olduğuna inanırlar. Rahim sıfatına mazhar olan kişi âlemdeki bütün yaratılmışların bir sevgi bağı ile bağlanmış olduğunu seyreder. Nitekim bu hususta YUNUS EMRE bir beytinde;
Yetmiş iki milleti
Bir göz ile görmeyen
Halka müderris olsa
Yine Hakk’a asidir buyuruyor.

Bütün insanları aynı göz ile seyretmek için, o kişinin tasavvuf zevki ile mücehhez olması lazımdır. Bu zevke eren Yunus Emre Hazretleri diğer bir beyitlerinde;
Elif okuduk ötürü
Pazar eyledik götürü
Yaratılanı severiz
Yaratandan ötürü buyurmuşlardır.

Bu Hadis-i Şerif’ler ve beyitlerde bildirildiği gibi, ahlâkî kanun ve düsturların hakikat manasına arif olmak, tasavvuf ilmine agâh olmaya bağlıdır. Sofi isminden ve tasavvuf ilminden bahseden bir çok kitaplar bu kanaati kuvvetlendirmektedir. İmam-ı Ebil Kasım Abdülkerim bin Hazin-i KUŞEYRİ’nin yazdığı Risale namındaki eser bu kitaplardan en başta gelenidir.

İslâm’da tasavvuf tariflerinin bundan dört asır evvel iki bini geçtiği bilinmektedir. İlimler içerisinde hakikati anlatan bir ilim varsa, o da ancak tasavvuftur. Risale-i Kuşeyriyye’de tasavvuf; "Hak Teâlâ’nın seni sende öldürmesi ve kendisiyle diriltmesidir", denilmektedir. CÜNEYD-İ BAĞDADİ Hazretleri de, "Tasavvuf; kayıtsız şartsız Hak Teâlâ ile olmaktır", demektedir. Müntehibat-ı nefs-i Kuşeyriyye’de "Tasavvuf; Cenâb-ı Hakk’ı topyekün anlamak, dinlemek, aşkla tâbi olup amel etmektir", denmiştir.

Sofiyyun taifesine sofi denilmesinin sebebi, Arapça’da yün manasına gelen sofiden elbise giymelerinden ve dünya ziynetine rağbet etmeyişlerinden doğmuş bir kelimedir.

Kısacası tasavvuf; lügat manası ile yünden elbise giyme, hakikat manası ile de emmare olan nefsin isteklerinden pak olmak ve bütün eşya âlemini Hakk’ın mazharı bilmektir. Bu hususta Nefahatül-üns bilginlerimizden İSMAİL HAKKI CELVETİ Hazretleri'nin Ruhül Mesnevisinin birinci cildi, Hadikatül Evliya ile Katip Çelebi’nin Keşfüzzünun adındaki eserlerinden daha izahlı olarak bilgi edinmek mümkündür. Sofi ismi Resûlullah Efendimiz’in o saadetli zamanında yoktu. Bu tabiin asrında zuhur etmiş bir kelimedir. Tahminen hicretin 150 - 200. yıllarında kullanılmaya başlanmıştır.

Tasavvuf ilminin tabiin asrında en muhterem temsilcisi Ebu Haşimi Kufi’ye sofi denilmiştir. Onun talebeleri de sofiye veya sofiyyun namlarıyla isimlendirilmişlerdir. Bu cihetle sofiden tasavvuf kelimesi doğmuş, bu da tasavvuf ilmine isim olmuştur. Evvela sofi lakap ve kelimesi meydana gelmiştir. Bu kelimenin batılı düşünürlerin dedikleri gibi Yunanca’nın sofus veya sofyası ile bir alâkası yoktur.

Lisanımızda konuşurken sofi ile sofu kelimelerini de birbirinden ayırmak doğru olacaktır. Din ve ahiret taassubuna düşkün olarak İslâmiyeti yüzeysel bir biçimde yaşayanlara sofu denir. Allah’ın hikmetlerini sezen, Allah’ın rızasına talip olan ve Allah’a yakın olmayı arzulayarak Hakk’a vuslat yoluna girenlere sofi denir. Böylece hakikatleri diğerlerinden ayırırsak Hazreti Sofiyye’nin ruhaniyetlerini de hoşnut etmiş oluruz.

Mesela: Hz. Mevlana sofu değil sofi’dir. Hatta safi’dir. Safi olmak sofinin gayesi olan bir makamdır. Sofuluğun gayesi din ve ahiret taassubu, sofiliğin ise safi olmaklık ve vuslattır.

 



Ali BEKTAŞ
İstanbul, 01 Ocak 2011


SON EKLENENLER
GÜNÜN AYETİ
Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
(İNŞİRÂH - 5 )


NAMAZ VAKİTLERİ