halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti halveti halveti halveti halveti
28 Haziran 20174 Sevval 1438
Ali Bektaş Yazar Ali Bektaş Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir Ali Bektaş Rağmen Ali Bektaş Aşkı Sübhan Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara Halveti Şeyh Mehmet Ali VAHDETİ Hz. Halveti Şeyh Abdulkadir Bilgili (SEBATİ) Hz. Halveti Şeyh İbrahim Gülmez (KANAATİ) Hz.







TASAVVUFUN ANADOLU'YA GİRİŞİ


Ledünni demek, insanlara Allah’ın katından bahşedilen ilim demektir. Yani îlahî ilim demektir. İlahî ilmi beyan eden kültürün, Osmanlı Devleti’nin kuruluşu (1200-1300) yıllarında Anadolumuza dışarıdan üç merkezden geldiği görülmüştür.

1. Horasan
2. Şirvan
3. Erdebil

Yalnız Osmanlı Devleti’nin kuruluşundan daha evvel Mevlâna Celâleddin-i Rumi, Sadreddin-i Konevi, Muhyiddin-i Cündi’nin sayelerinde Konya başlı başına bir irfan merkezi haline gelmişti. 8. yüzyılın sonlarında çok üstün bilgisi ve kemalatıyla bütün İslâm beldelerinde şöhret bulan bir zat zuhur etmişti. Bu zat Horasan’da Haf Köyü'nde doğduğu için Hafî namıyla anılan Zeyneddin’dir. 757’de doğmuş, 838’de vefat etmiş olup, türbesi Herad’dadır. Zeyneddin hacca giderken her indiği yerde bir çok kabiliyet sahiplerini terbiye ve irşat etmekteydi. Bunlardan birisi de Kudüs’ten geçerken kendisinden istifade eden, irfanından faydalanan Abdüllatif-i Mukaddesi’dir (doğumu 786, vefatı 856). Bu zat Zeyneddin-i Hafi hacdan döndüğü zaman onunla birlikte Horasan’a gitmişti. Bir zaman yanında kalmış, hizmetinde bulunduktan sonra müsaadesini alarak evvela Şam’a, oradan Konya’ya, sonra da Bursa’ya gelip yerleşmiştir. Bursa’da Zeyniye isimli tasavvuf yolunu neşreden bu zattır.

Sonra Merzifonlu Sarı Danişmend’in oğlu Abdurrahim Herad’a kadar gitmiş, Zeyneddin-i Hafi’ye intisap etmiş, ondan feyiz ve irfan, daha sonra da icazet alarak, talebe yetiştirmek üzere Anadolu’ya dönmüştür. Bir rivayete göre Zeyneddin-i Hafi, Abdurrahim için, bir aşk kütüğü yakıp Anadolu’nun üzerine attık demiştir. Daha sonra Sultan Murad bu zatı, Anadolu’da halkı bâtınî ve zahirî ilimler ile aydınlatmak üzere vazifelendirmiştir. Kendisi Rumi mahlası ile Türkçe aşıkane şiirler yazmıştır. Vefatı 838’de Merzifon’dadır.

On iki imamlardan, yedincisi İmam Musa Kâzım’ın neslinden olan Hacı Bektaşi Veli de Horasan'dan gelerek Anadolu’ya yerleşmiş erenlerdendir. Kendisi Nişabur’ludur. Lokman Perende Hazretleri'nin irşat ve terbiyesinde yetişmiştir. Horasan’dan gelerek Kırşehir’in Kara höyük (Hacı Bektaş) yöresine yerleşmiştir. Buraya nasıl ve ne zaman geldiği hakkındaki bilgiler rivayet hâlindedir. Osmanlı Devleti’nin askeri ocağı olan Yeniçeri teşkilatı da onun manevi himayesine verilmiştir.

Bektaşilik yolunun ikinci büyük siması, Balım Baba’dır. Bu yolun âdab ve merasimini o koymuştur.

Cengiz’in Horasan’ı işgal etmesi ile bir çok Müslüman Türk kabileleri şamanist olan Moğollar’dan kaçarak Anadolu’ya akın ve iltica etmişlerdir. Bu Türk kabileleri ile birlikte Horasan erenleri denilen bir çok kemal ve irfan sahibi bilginler de Anadolu’ya gelmişlerdir. Hacı Bektaşi Veli de bunlardan biriydi.

Türk edebiyat tarihimizde halk şiirleri diye söylenen tarzın kaynağı Bektaşi yazıları ve sözleridir. Bektaşiliğin kendi görüşleriyle uyguladıkları inanç ve amellerini kendilerine bırakalım. Basit ve Türkçe olarak söylenmiş sözlerinde tasavvuf felsefesinin en veciz ve ikna edici örnekleri vardır. Mesela:

Erişmeyen vahdete
Vahdetteki lezzete
Girerse de Cennet'e
Lezzet bulası değil

Vahdet tasavvuf ilminde birlik anlamına gelir. Ehli hakikat için de, varılması arzulanan ve bunun için gayret sarf edilen noktadır.

Hacı Bektaşi Veli bir sözünde “Allah’a giden yollar mahlukatın nefesi kadar çoktur.” buyurduğu gibi Bektaşilik’ten başka bir çok yolların, değişik bir görüş ve inanışları da vardır. Fakat İslâm’da değişmeyen hakikat şudur ki; Yol ancak Cenâb-ı Peygamber’in yoludur. Bu yol salikleri için inanç ve itikat, zikir ve fikir, Ehlibeyt'in, ehli sünnet vel cemaatin itikadı ve fikridir. Yani Resul-i Ekrem (SAV) Efendimiz’in inanç ve itikatları üzeredirler. Bu itikada göre bizler, Allah’ı Allah, Peygamberi peygamber, Veli’yi de veli olarak tanırız. Bunun aksi delâlet olur.

Cenâb-ı Hak akıl fikir ile bilinmez, göz ile görünmez, cismani his ile anlaşılmaz. Ancak iman nuru ile anlaşılır ve irfaniyet ile keşfedilir. Hakiki hüviyetini ise kendisinden gayrı bilen yoktur. Bizler onu ancak zatî, subuti ve manevi sıfatları ile biliriz. Aslında dini esaslara uymayan yol dalalettir. Bu yüzden tarikat namı altında dalalete giden, vahdete dahil oluyorum diye şirke dahil olan, fikir ve inanca sahip oluyorum diye itikatsızlığa giden yollar ve kimseler de çok olmuştur.

İkinci bir irfan merkezi Şirvan ise bir vakitler Seyyid Yahya sayesinde bütün dünyaca meşhur olmuş bir yerdi. Seyyid Yahya, Seyyid Bahaeddin-i Şirvani’nin oğlu olup, Şemahi şehrinde doğmuştur. Soyu pak ve münevver seyitler silsilesi ile Ehlibeyt'e dayanan Seyid Yahya, Cemali ile zahir, kemalatı ile bâtın bilinen, nadir yaratılmışlardan bir cevherdir. Tasavvuf ilmini Sadreddin-i Şirvani’den tahsil ederek, hocasının vefatından sonra Bakü’ye gelmiş ve orada ömrünün sonuna kadar kalmıştır. Aydınlatıcı ve irşat edici manevi sohbetlerinden pek çok kimseler istifade etmişlerdir. Hazreti Seyyid tasavvuf âleminde HALVETİ yolunun ikinci kurucusudur. 862 yılında vefat etmiştir. Türbesi Bakü’dedir.

Seyyid Yahya-i Şirvani’ye göre tasavvuf yoluna girmek için kişide şu üç vasıf bulunmalıdır.
1. Nefs ile mücadele (riyazat)
2. Tefekkür edebilmek (akıl ile düşünmek)
3. Hayranlık his ve görüşüne sahip olmak (hayret)

Tasavvufa girmeye istekli olan kimse, riyazet ve mücahede çekmedikçe fikir âlemine ayak basamaz. O âleme girmek müyesser olmadıkça, hayranlık his ve görüşlerine de sahip olamaz. Tenezzül ve terakki fikir âleminde belli olur. Tenezzül ve terakkiyi bir misal ile açıklayalım.

Belh şehrinde padişahlık yapan İbrahim Ethem vezirleriyle bir toplantıda iken, zamanın velisi Beyazıd-i Bestami Hazretleri sarayın kapısına gelerek, padişahla görüşmek ister, muhafızlar izin vermeyince tartışma başlar. Bunu duyan İbrahim Ethem ne olduğunu sorar. Muhafızlar yaşlı bir zatın kendisini görmek istediğini söylerler. İbrahim Ethem muhafızlarına onu içeri almalarını emreder. Beyazıd-i Bestami içeri girince padişah ona ne isteği olduğunu sorar.

-Misafir olmaya geldim.
-Baba yanlış geldin, burası misafirhane değil.
-Peki burası nedir?
-Benim sarayım.
-Peki evladım, senden önce burada kim vardı?
-Benim babam.
-Ondan önce?
-Onun babası.
-Ondan önce?
-Onun babası.
-Peki şimdi onlar neredeler?
-Ahrete göçtüler.
-Her gelen gittiğine göre demek ki burası bir misafirhanedir. Ben de onun için buraya gelmiştim, der ve geri dönerek kapıdan çıkar. Kısa bir tereddütten sonra İbrahim Ethem Beyazıt-i Bestami’nin peşinden koşarak, bu sözleriyle ne demek istediğini sorar: -Bu sözleri anlamak için ilk şart tacını ve tahtını terk etmektir.

O anda İbrahim Ethem gönlünde zuhura gelen sevgi ile tacını ve cübbesini çıkarıp vezirlere doğru atarak, “Bunları isteyen giysin, ben maksuduma gidiyorum.” diyerek Beyazıd-i Bestami’nin arkasından yetişir. Birlikte Beyazıd-i Bestami’nin ikamet ettiği mütevazı evine varırlar. Bundan sonra İbrahim Ethem bir yandan İlm-i Hakikat'i tahsil ederken, diğer yandan fakir halkın yaptığı en hakir işleri yaparak geçimini temin ediyordu. Padişahlığı bırakarak bu işleri yapmasından dolayı da halk tarafından kendisine deli padişah lakâbı takıldı. İbrahim Ethem uzun yıllar bu hizmette bulunduktan sonra kendisinde olgunluk ve kemalat zuhur etti. İmanındaki terakki ile marifetullaha ulaştı.

İbrahim Ethem bir gün sahilde gezerken annesinin oturup deniz kenarında gergef işlediğini gördü ve onun yanına oturup dertleşmeye başladı.
Annesi ona:
-Senin bu pejmürde haline bizler çok üzülüyoruz. Halk seni ısrarla yeniden padişah olarak sarayda görmek istiyor. Bir an önce sarayına geri dön, dedi.
İbrahim Ethem o zaman annesinin elinden iğneyi alıp denize attı ve:
-Ey balıklar! Annemin iğnesini bana geri getirin, diye seslendi. O anda birinin ağzında iğne olmak üzere binlerce balık su yüzüne çıktı. O zaman İbrahim Ethem annesine:
-Anneciğim daha önceden bir sarayım vardı ve belli bir halkın padişahı idim. Şimdi ise gördüğün gibi bütün kâinat benim sarayım ve ben de bütün kâinatın sultanıyım, dedi.
Bu misalden de anlaşıldığı gibi İbrahim Ethem, Beyazıd-i Bestami’ye tenezzül ettiğinden dolayı ondan aldığı tasavvufi terbiye ile imanında büyük bir terakki meydana gelmiştir.
Günümüzde de İlm-i Hakikat'i talim ettiren halkın içinde bir çok veliler vardır. Bunların çoğu, Beyazıd-i Bestami gibi mütevazı halk kitlesi içindedir. Onlar gibi çalışır maişetlerini kazanırlar. İlm-i Hakikat'i de fî sebilillah Cenâb-ı Resûlullah’ın lisanından zuhur ettiği şekilde talip olanlara talim ettirirler. Böylece fikir âleminde tenezzül ve terakki meydana geldikten sonra, eşyanın hakikati o zaman bilinir. Kalbin gerçek sahibi de onda belli olur. Seyyid Yahya Hazretleri ondan sonra (Rabbizedni Tahayyeran) buyurmuştur. Yani: Hayranlık his ve görüşü ile Rabb’i temaşa edin, demek istemiştir.

Hazreti Seyyid Yahya’nın bu yolu süratle her tarafa, hatta Mısır, Hicaz ve Hindistan’a kadar yayılmıştır. Hele Anadolu’dan birbiri ardınca bir çok iştiyak sahipleri Bakü’ye koşmuşlardır. Mesela; Aydınlı Ömer Dede ve kardeşi Ali, Karamanlı Habib, Çankırı’da karacalarda meftun Hacı Hamza, Şeyh Sinan, Baba Resul, Derviş Kemal, Erzincanlı Mehmet Bahaeddin gibi. Hatta daha evvel Seyyid Yahya’nın mürşidi, Sadreddin Hazretleri'nin yanına gidip, tasavvuf dersi alarak dönenler de vardı. Mesela; Timurlenk Amasya’yı zapt ettiğinde oranın bilginlerinden İlyas isminde birini bir hizmetle vazifelendirerek Şirvan’a göndermişti. Bu zat orada talebelere ders okuturken, Şeyh Sadreddin’den de tasavvuf ilmini almış, bir müddet sonra da onun müsaadesiyle Amasya’ya dönmüştü. Mürşidinin vefatından sonra Amasya’da Halvetîye yolu üzerine irşada başlamıştı. İşte Pir İlyas Amasyavi dedikleri zat budur. Vefatından sonra yerine sırasıyla Abdurrahman Çelebi, Zekeriya Halvetî vs. geçmişlerdir.

Baba İlyas Horasani ise başkadır. Hazreti Seyyid Yahya, İslâm âleminde bir çok kıymetli eserler bırakmıştır. Bilhassa Kelime-i Tevhidin harfleri adedi esas alınarak yirmidört fasıl üzerine tertip ettiği ESRARÜTTALİBİN adındaki basılmış risalesi tasavvuf konusunda yazılmış önemli eserlerdendir. Ayrıca Şifaül Esrar, Esrar-ül Vahiy, Keşfil Kulub, Meratibi esrarı kalp, Menazilül arifin vs. gibi önemli eserleri de bulunmaktadır. Seyyid Yahya Şirvani terbiye ve irşadında yetiştirdiği Aydınlı Ömer Dede’yi Gence - Berdia - Karabağ cihetlerine irşat maksadıyla göndermişti. O vakit Tebriz hükümdarı Uzun Hasan ve oğlu Sultan Yâkub, Ömer Dede’yi Tebriz’e davet etmişlerdir. Sultan Yâkub da kendisine intisap etmiştir. Ömer Dede Hazretleri, Uzun Hasan’ın eşi Selçuk Hatun’un kendisi için Tebriz’de yaptırdığı dergâhın avlusunda meftundur. (H. 892). Dede Hazretleri’nin şiirleri bilhassa naatleri eşsizdir.

Çün doğup tuttu cihan yüzünü hüsnün güneşi
Kim ola sevmeye bu veçhile sen mahuveşi
Matlaı ile başlayan naatı herkesin methine ve sevgisine mazhar olmuştur. Bu naat bir çok edip ve şairler tarafından tanzir ve tahmis edilmiştir. Dede Hazretleri Aydınlı oldukları için Ruşeni mahlasını almışlardır. Ömer Dede’nin şiirlerini okumak isteyenler Nuri Osmaniye kütüphanesinde Mecmua-i Nefise’ye bakabilirler.

 

Diyarbakırlı İbrahim isimli bir zat Tebriz’e giderek Ömer Dede’den îlahî ilmi tahsil etmiş, bilahare Mısır’a dönüp orada ismine nispetle Gülşeniye adındaki tasavvuf yolunu kurmuş ve yürütmüştür. Bu zatı kendisinden 300 yıl evvel yaşamış olan Mevlâna Celâleddin-i Rumi Hazretleri haber vermiş ve vasıflarını anlatmıştır. Bunu bir gazeli ile de belgelemiştir. Bu gazelin matlaı şöyledir;
Dedim ruhu hubu Gülşenire
Anı çeşmi çırağı Ruşenira
Böyle bir zatın zuhur edeceğine dair zuhurundan çok evvel vaki olan keşifleri Mevlana Celâleddin’in Ruh ve Sır âlemlerine olan nüfuzu ve o âlemlerdeki manevi yetkisi bakımından kayda şayandır. Anadolu’da, İstanbul ve Rumeli’de tasavvuf cereyanlarını yayan zatların bir çoğunun Erzincan’a gidip Mehmet Bahaeddin’den irfan alanlar olduğu görülmektedir. Tasavvuf alanında Halvetî kolunun yalnız buralarda değil, Suriye, Mısır hatta Fas’a kadar yayılmış olduğu görülür.

Biraz evvel arz edildiği gibi bu kolun ikinci üstadı Seyyid Yahya Şirvani, Şemahi’de doğmuş Azeri bir Türk’tür. Böyle olduğu halde tertip ettiği Evrad-ı Şerif o zaman yalnız Türklerde değil, Fas’a kadar bir çok beldelerde okunduğu bilinmektedir. Böylece İslâm tasavvufunun tek vücut gibi nasıl bir bütün olduğu görülür. Zira Halvetiye gibi kırk kadar şubeye ayrılmış olan geniş bir tasavvuf yolunun ileri gelenleri içinde bir Tebrizli, bir Şirazlı, bir Erzincanlı, bir Faslı, bir Bakülü ve bir çok yerli ve başka ırklardan olan kimselerin birbirlerine sımsıkı bağlanmış oldukları görülmektedir. Bu kalp birliği İslâm âleminde Birinci Dünya Savaşı’na kadar hissedilir derecede devam edegelmiştir. Sonra bu bütünlük, izahı mevzuumuzun dışında kalan bir çok sebeplerden dolayı çözülmüştür.

Özet olarak İslâm dini hem kuvvetli bir vatanperverliği hem de dinden doğan ve onunla kaim olan gönül birliğini içine alan kuruluştur. İslâm dinini kim incelerse, İslâm dini o kimseye büyük bir vahdet zevki verir. Üçüncü irfan merkezinin Erdebil olduğundan bahsedilmişti. Burası Azerbaycan’ın Tiflis ve Bakü ile Şiraz arasında ticaret merkezi olan iktisadi yönden önemli bir yerdir. Daha sonra İran’a hükmeden Safevi sülalesinin de zuhura geldiği ve ikbale erdiği bir belde olduğu için tarih cihetiyle de ayrı bir kıymeti vardır.

Hamidüddin Aksarayi Hazretleri tasavvuf ilmini, Erdebil’e gidip Hoca Alaeddin Ali’den tahsil etmiştir. Bu zat İsmail Hakkı merhumun silsile-namesindeki beyanına göre, Şeyh-Şah da denilen İbrahim’in babasıdır. Hamidüddin yahut Hamid-i Aksarayi Hazretleri esasen ilmi arayan bir kimse idi. Zamanının en meşhur ders verenlerinden okumuş, tabii ve müspet ilimleri elde etmişti. Lakin aradığı kalp huzurunu ve fikri kanaati bir türlü elde edemeyince Şam’a kadar gidip Beyazıd-i Bestami Hazretleri'nin dergâhına inmişlerdir. Bu seyahat Hamidüddin Hazretleri'nin fikir ve tasavvufi hayatının başlangıcıdır. Kendisi Kayseri’de dünyaya gelmişlerdir. Aksaray’ı tercih ederek oraya yerleşmiş olması kendisine Aksarayi denmesine sebep olmuştur. Aynı zamanda Hamid-i Aksarayi de denmektedir. Hamidüddin Şam’da tefekküratına devam ederek Rahmani ve Ruhani zevk ve kokular almakla beraber Şam’a gelip giden alimlerden manevi ilme vâkıf en yüksek makamda kimin olduğunu sormakta idi. Senelerce devam eden bu arama ve incelemelerden sonra Hamid’e Erdebil’i haber verdiler. Bunun üzerine Hamidüddin’in derhal Erdebil’e hareket ettiğini ve oradan kâmil olarak döndüğünü görmekteyiz. Erdebil’de ne kadar kaldığını bilmiyoruz.

Hamidüddin’in üveysi meşrepten olduğunu da rivayet ederler. Bu şu demektir ki: Senelerce evvel vefat etmiş bir zatın kendisini manada ruhen irşat etmesidir. Beyazıt-i Bestami Hazretleri'nin kendisini manen ruhdan ruha terbiye ve irşat ettiğini de söyleyenler vardır. Ancak Hamidüddin’in Erdebil’e gittiği de muhakkaktır. Çünkü ruhdan ruha telkin almak ve içini aydınlatmak, onun manevi ve ruhani irşatlarıyla îlahî maarifet tahsiline yol almak mümkün ise de, zahiren de birisinden bunun tamamlanması lazımdır. Hamidüddin’in Erdebil’den ayrılış hâl ve şeklini Laali zade Abdülbâki Efendi risalesinde şöyle anlatır:

 

Alaeddin Ali Hazretleri bir gün Hamidüddin’i halvet hanesine götürmüş, orada kendisine; "Ey hidayete ermiş kerâmet sahibi oğul, aynada tecelli eden Cilve-i Rabb’aninin arzusu budur ki; Acem tarafından gelip, bizden bu ilmi alarak Anadolu’ya götüren kalmadı. Ey velayete layık olan âşık, şimdiden sonra Anadolu tarafına giderek, orada bu ilmi gönüllere aşıla ve o beldenin hakikat nuru ol." Buyurmuş ve kucaklaşarak onu Anadolu’ya yolcu etmiştir. Bu suretle ayrılan Hamidüddin Hazretleri evvela Bursa’ya yerleşti. Fakat müderrislik aklına yatmıyordu. Ancak görünürde de bir iş ile meşgul olmak lazım geldiğinden, geceleri hamur yoğurup ekmek pişirir, ertesi sabah isteyenlere satardı. Bu sebepten Bursa ahalisi kendisine “Somuncu Baba” “Ekmekçi Koca” gibi isimler vermişlerdir. Bu fırın halen Bursa’da mevcuttur. Bu zatın Bursa’ya geldiği devirde Bursa, medreseleriyle şöhret bulmuş bir belde idi. Bursa’nın Sultaniye Medresesinde yüksek dini eserleri okutmakla meşgul olan Molla Fenari (Şemseddin-i Mehmet bin Hamzatül Fenari)'nin daha sonra Somuncu Baba’ya intisap ederek, îlahî irfana mazhar olduğunu görüyoruz.

Sultan Yıldırım Beyazıt’ın kazandığı Niğbolu Zaferi'ne bir armağan olarak Bursa’ya yaptırmakta olduğu Ulu Camii’nin inşaatı o yıllarda bitmişti. Açılma merasimi de bir cuma günü yapılacaktı. Padişah o gün cuma namazında, hitabet, imamet ve namazdan sonraki vaazın velayet âleminin sultanı olan Emir Buhari Hazretleri tarafından yapılmasını arzu ediyordu. Fakat Emir Buhari Hazretleri'nin, Bursa’da Somuncu Baba varken bu gibi işlerin bir başkası tarafından yapılmasının münasip olmayacağını arz etmesi üzerine, Somuncu Baba, Sultan Yıldırım’ın arzusunu yerine getirmek zorunda kalmıştır.

Vaazında Fatiha Suresi'ne yedi türlü veya yedi mertebeden mana verdiği söylenir. Bir rivayete göre; birinci manadan sonra bunu herkes anladı, ikinci manadan sonra bunu bazılarınız anlamadı, üçüncü manadan sonra bunu yarınız anladı yarınız anlamadı, dördüncü manadan sonra bunu pek azınız anladı, beşinci manadan sonra bunu birkaç kişi anladı, altıncı manadan sonra bunu içinizden bir kişi anladı, yedinci manayı verdikten sonra bunu bizden başka anlayan olmadı bundan sonrasına da gerek yoktur, diyerek kürsüden inmiştir. Bu olaydan sonra hüviyeti meydana çıkmış olan Somuncu Baba’yı ziyaretçiler fazla rahatsız etmeye başladılar. Bu yüzden Somuncu Baba’nın Bursa’yı terk ettiğini görüyoruz. Daha sonra kendisinin, Hacı Bayram Hazretleri ile beraber evvela Şam’da, müteakiben Hac’da görüldüğü, daha sonra da Aksaray’a gelip yerleştiği bilinmektedir. Somuncu Baba’nın vefatına kadar Hacı Bayram’ın kendisini terk etmediğini ve nihayet vefatlarını müteakip, Peygamber Efendimiz'in hakikat nurundan olan manevi emaneti alarak Ankara’ya döndüğünü görmekteyiz. Hacı Bayram Hazretleri bu suretle manevi devlete mazhar olmuştur. Bu manevi devletin en büyük emanetin teslimi veya devri meselesi manevi bir emir ve tembih ile vukua gelir. Bu bir velayet sırrıdır. Rabb’ani maarifin Anadolu’ya gelişi ve yayılması hakkında daha geniş bilgi için kaynak olarak İsmail Hakkı Hazretleri'nin “Celvetiye silsilenamesi”, Rifat Efendi'nin “Mirat-ül Mekasidi”, Bandırmalı zade Ahmet Münüb Efendi''nin “Miratül Türuk” ve Sami Yüssünküli’nin “Esma-ı Ezhar” gibi kitaplarının okunması tetkik için tavsiyeye değerdir.



Ali BEKTAŞ
İstanbul, 01 Ocak 2012


SON EKLENENLER
GÜNÜN AYETİ
Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
(İNŞİRÂH - 5 )


NAMAZ VAKİTLERİ