halveti halveti halveti halveti
23 Ağustos 201427 Sevval 1435






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • sa : f. Benzetme edâtı olan 'âsâ' nın hafifletilmişidir. Meselâ: Anber-sâ $ : Anber gibi. ◊ (-Sây) f. Sürücü, süren.
  • sa' : Çiy, rutubet, şebnem. * Kur'an-ı Kerim alfabesindeki dördüncü harfin adı. ◊ 1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile. ◊ Vakitler, saatler, zamanlar.
  • şa'ar : Kıl büken.
  • şa'b : Ayrılmak. Dağılmak. * Islah etmek, düzeltmek. * Helâk etmek. * Kırmak. ◊ (C.: şuub) Tâife, cemaat. Kabile.
  • sa'b(e) : (C.: Sıâb) (Suubet. den) Zor, güç, çetin. * Zorlu, güçlü kuvvetli.
  • şa'ban : (Şâbân) Arabi ayların sekizincisi. Mübârek Şuhur-u selâsenin (Üç ayların) ikincisi.
  • sa'ber : Sedir gibi bir ağaç.
  • şa'beze : El çabukluğu.
  • sa'cez : Dökmek.
  • sa'd : Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik. * Kutlu, uğurlu. ◊ Mihnet, meşakkat, zahmet.
  • sa'dane : (C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin etrafı.
  • sa'de : Dişi eşek. * Süngü ağacı. ◊ (C.: Siad) Yumuşak hurma.
  • sa'dî : (M. 1193-1291) Şiraz'da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan ve Divan'ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır. (Bak: Sa'di-i Şirazî) * Saadete, uğura mensub.
  • sa'f : Bir şarap cinsi.
  • sa'fe : Çocuğun başında çıkan çıban. * Kel.
  • sa'k(a) : Ansızın düşmek. * Çağırmak. * Helâk olmak.
  • sa'ka : Bayılma. Baygınlık.
  • sa'l : Başı küçük olan kimse. * Başı küçük deve kuşu. * Tüyü gitmiş eşek.
  • sa'la : Küçük başlı kadın.SA'LA : Zâid dişli kadın. (Müz: Es'al)
  • şa'la' : Kuyruğu beyaz olan davar. ◊ Uzun, tavil.
  • sa'le : Eğri hurma ağacı. * Küçük başlı dişi devekuşu.
  • sa'leb(e) : (C.: Seâlib) Tilki. * Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri.
  • sa'm : Soymak.
  • sa'neb : Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi.
  • sa'net : Et yağı. * Yağ.
  • sa'niye : Takkenin tepesi.
  • sa'r : Katil zehiri. * Kısa boylu adam. * Küçük hıyar. * Yaban soğanının kökü. ◊ Ateşin alevlenmesi.
  • şa'r : (C.: Şüur-Eşâr) Kıl. Saç. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
  • şa'ra : (C.: Şüâr) Çok miktar ağaç. * Bir nevi zerdali. * Kuyruğunda dikeni olan bir cins sinek.
  • şa'ranî : (Hi: 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan tarafları hakkında mu'teber eserleri olan meşhur bir fakihtir. Mizan-ı Şaranî ismiyle bilinen eseri meşhurdur.
  • şa'riyye : Çorbalık makarna, şehriye.
  • şa'riyyet : Fiz: Kılcallık.
  • sa'sa : Dağılmış develer. ◊ İnci, sedef.
  • şa'şa' : Yıldıramak, parıldamak. * Uzun ve yeynicek olmak.
  • sa'saa : Keçiyi sağmak için çağırmak. ◊ Perakende etmek, dağıtmak.
  • şa'şaa : Parlama. Zahirî parlak görünüş. * Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.
  • şa'şaadar : f. Gösterişli, şa'şaalı, parlak.
  • şa'şaapaş : Parlaklık neşreden, şa'şaa saçan.
  • sa'sae : Köpek eniğinin gözü açılmadan gözünü depretip bakmak istemesi.
  • sa'sea : Âciz olmak. * Sözünde kasır olmak.
  • sa'ter : Güvey otu. * Kekik otu.
  • sa'terî : şen ve keyifli kimse. * Kekik otu ile alâkalı. * Soytarı.
  • sa'v : Duymak. İşitmek. * Zayıf adam. * Serçeden küçük bir kuş.
  • şa'va' : Perâkende, dağınık. * Dağıtmak.
  • sa'vat : (Sa've. C.) Kuyruk sallıyan kuşlar.
  • sa've : (C.: Sa'vât) Kuyruk sallıyan kuş.
  • sa'y : Çalışma, Çalışıp çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana gelmesi için elden geleni yapma. * Hızlı yürüme. * Cür'et etme. * Ziyaret etme. * Gammazlık yapma. * Ist: Hac veya More…
  • saab : Zor, güç, çetin.
  • şaab : Ayrılmak. * Yarmak.
  • saade : Yokuş başı.
  • saâdet : Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
  • saâdet-bahş : f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
  • saâdet-hane : f. Büyük bir kimsenin evi.
  • saâdet-meâb : f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan.
  • saâdet-mend : f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan.
  • saâdet-mendî : f. Mutluluk, bahtiyarlık.
  • saâdet-resan : f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan.
  • saak : Bir şiddet sebebi ile helâk olmak, ölmek, bayılmak. * Aklın gitmesi.
  • saal : Dikkat.
  • saalib : (Sa'leb.C.) Tilkiler.
  • saalik : Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler.
  • saan : Suya yakın yerde develerin yattığı yer.
  • şaar : Ağaç, şecer.
  • saat : Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman. * Kıyâmet. ◊ Saatler. Vakitler.
  • sab : Bir acı otun suyu.
  • şab : (Bak: şap)
  • sab' : Parmakla işaret etmek.
  • şab-hane : f. Şap çıkarılan yer.
  • saba : Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr. ◊ Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık.
  • saba-beraber : f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif.
  • sababet : Şiddetli sevgi. Âşıklık.
  • sabae : Bir dinden bir dine geçmek.
  • sabah : Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.
  • sabahat : Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl.
  • sabahgâh : f. Sabah vakti.
  • sabareftar : f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü.
  • sabaret : Kefalet.
  • şabaş : f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
  • şabaşhân : f. Beğenip alkışlayan.
  • sabat : (C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.)
  • sabavet : Çocukluk, sabilik.
  • sabaya : (Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları.
  • sabb : Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek. * Aşık, tutkun.
  • şabb : Genç, delikanlı, yiğit.
  • sabbag : Boyayan, boyacı. * Deri altındaki boyalı madde.
  • sabbar : Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr)
  • sabbare : Soğukluk.
  • şabbe : Genç kadın.
  • sabbur : Katı, şiddetli, şedid.
  • sabeb : (C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer.
  • sabg : Boyama. Boyanma.
  • sabga' : Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun.
  • sabhid : Bey, emir.
  • sabi : Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
  • sâbi' : (Sabi'a) Yedi, yedinci.
  • sabi' : Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi.
  • sâbi'aşer : Onyedinci.
  • sâbian : Yedinci olarak.
  • sabib : Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu.
  • sâbig : (Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol.
  • sâbih : Yüzen, yüzücü.
  • sabih : (Sabiha) Güzel, latif, şirin.
  • şabih : Misil olan, nazir, benzeyen.
  • sâbiha : (C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen.
  • sabiha : Fecir vakti.
  • sâbihât : Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar.
  • sabiî : İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar.
  • sabiîn : (Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar.
  • sâbik(a) : Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden işlenmiş suç.
  • sâbikan : Bundan önce, evvelce.
  • sabikîn : (Bak: Sâbıkûn)
  • sâbikûn (sâbikîn ) : (Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler.
  • sabil : Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar). * Yolcu kimse.
  • sabir : (C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut. ◊ Altın ismi.
  • sabir(e) : Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.
  • sabir-şiken : f. Sabrı kıran, sabrı bozan.
  • sabirî : Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma.
  • sabirîn (sâbirûn) : Sabredenler. (Bak: Sabr)
  • sabirsûz : f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren.
  • sabit : Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş olan.
  • sabite : Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı)
  • sabiyy : (C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse.
  • sabiyye : Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.
  • sabn : Men'etmek, engel olmak.
  • sabr (sabir) : Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden More…
  • sabsab : Irak, uzak, baid.
  • sabsaba : Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek. * Çok inceltmek.
  • şabub : (C.: Şeabib) Sağanak yağmur.
  • sabur : f. Çok sabır gösteren, çok sabreden.
  • saburâne : f. Çok sabır göstermek suretiyle.
  • sabye : (Sabi. C.) Küçük erkek çocukları. Oğlancıklar.
  • sac : Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç. * Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler)
  • sace : Hatıl ağacı. * Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.
  • saci' : Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan. * Kasdedici, kasdeden.
  • sacid : Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: 'Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır.'
  • sacim : (C: Secâm) Akıcı, akan, sâil.
  • şacine : (C.: Şevâcin) Ağaçlı ve meşeli dere.
  • sacir : Selin gelip su ile doldurduğu yer.
  • şacir : Ayak altında ızdırap çekmek.
  • sacur : Köpeğin boynuna takılan tasma.
  • sad : Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir. ◊ Bakır. * Toprağa ağnayan horoz. * Devenin başında More…
  • şad : f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
  • sad suresi : Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir.
  • sad' : Yarılmak, yarmak. * Kesmek, kat'etmek. * Göstermek. İzhar etmek. * Beyân ve meyl etmek, açıklamak.
  • şâd-âbî : f. Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik.
  • şad-hab : f. Uykusu tatlı.
  • sadâ : Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk. * Yankı.
  • sada' : Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek. * Kat'etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak. ◊ More…
  • şadab : (Şâd-âb) f. Suya kanmış, sulu. Taze.
  • şadabter : (şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
  • sadaga : Zayıflık.
  • şadan : f. Sevinçli, bahtiyar.
  • sadef (suduf) : Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı. * Bir yöne ğilmek.
  • sadefçe : f. Küçük sadef.
  • sadefe : (C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi.
  • sadegî : f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük.
  • sadelevh : Saf, bön.
  • sademat : (Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar.
  • saderu : (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı.
  • sadgune : f. Çeşitli. Yüz türlü.
  • sadh : Horozun ötmesi.
  • sadha : Şarabın iyisi. Kendine nisbet olunan bir yerin adı.
  • sadhezar : f. Yüzbin.
  • sadhezarân : Yüzbinlerce.
  • şadi : Mahkeme hademesi. Mübâşir. * İlimden, edebiyattan hissesi olan. * Nağme ile şiir okuyan. ◊ f. Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı.
  • sadi' : Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan.
  • sadic : Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak.
  • sadid : Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin.
  • sadidel : Yaprağı katmerli olan gül.
  • sadig : Zayıf.
  • sadih : Kavi, sağlam, kuvvetli. ◊ Erkek baykuş.
  • sadiha : Bulutun kat kat olması. ◊ Teganni eden.
  • şadihe : Alından buruna varana kadar olan beyazlık.
  • sadik : Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.
  • sadik(a) : Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
  • sadikan : f. Sâdıklar, sâdık dostlar.
  • sadikiyyet : Sâdık oluş, sâdıklık.
  • sadin : (C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi.
  • sadir : Sudur eden, çıkan, meydana gelen. ◊ Şaşan, hayrette kalan.
  • şadirvan : Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.
  • sadis(e) : Altıncı. (6.)
  • sadisen : Altıncı olarak.
  • sadk : Berk, sağlam, muhkem süngü. ◊ Akmak, seyelan.
  • şadkâm : f. Çok sevinçli.
  • sadm : Def'etmek, kovmak. * Güç işe giriftar etmek.
  • şadman : (Bak: şadüman)
  • sadme : Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma. * Birden bire patlama. * Ansızın başa gelen musibet.
  • şadnak : f. Gönlü memnun, mesrur.
  • sadpare : f. Yüz parça. Parça parça olmuş.
  • sadr : Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi. * Kalb, göğüs, ön. * Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer. * Rücu. * Bir aruz kalıbı. * Baş, reis, başkan. * Oturulacak yerlerin More…
  • sadreyn : Rumeli ve Anadolu kazaskerliği.
  • sadrgâh : f. Tam orta yer. * En mühim yer.
  • sadrî : (Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait.
  • sadrnişin : f. Bir toplantıda baş sedirde oturan.
  • sadsal : f. Asır, yüzyıl.
  • sadtu(y) : Çok katlı, yüz katmerli.
  • saduk : Çok sâdık.
  • sadukat : Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr)
  • şadüman : (şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar.
  • sady : Taarruz eden kimse. * Bedeni, endamı hoş olan. * Dimağ. Başın içini dolduran haşev. * Ölü insan cesedi. * Baykuş.
  • şae : Diledi, istedi, murad eyledi.
  • saet : Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.
  • saf : Bir adam boyu yüksekliğindeki duvar. ◊ Tüylü ve yünlü hayvan. ◊ (Bak: Saff)
  • saf (sâfi) : Katışıksız, berrâk, temiz. * Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz.
  • saf' : Sille vurmak, tokat atmak.
  • saf'an : (C.: Safâıne) Sille vurulmuş kişi.
  • safa : Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi'nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme'de bir yerin ismi. ◊ Yüzü More…
  • safa-bahş : f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden.
  • safa-cu : (C.: Safacuyân) f. Rahat ve eğlence arıyan.
  • safa-yi sadr : f. Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak.
  • safahat : (Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif'in manzum eserinin adı.
  • safaih : (Safiha. C.) Düz şeyler. Levhalar.
  • safak : Kıllı derinin altında olan ince deri. ◊ Yeni kırba içine konulmuş su.
  • şafak : Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz. * Nahiye. Cânib. * Nasihat eden kimsenin 'Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun' More…
  • şafak-âlud : f. şafak gibi, şafak renginde.
  • şafak-gûn : f. Şafak renkli, kızıl.
  • safal : Alçaklık. * Rüzgârın dokunduğu yer.
  • safaperver : f. Safa veren. İç açan, safalı.
  • safare : Zurna.
  • safayab : f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş.
  • safbeste : Saf bağlamış, saf olmuş.
  • safd : Yağlamak. * Sağlamlaştırmak, muhkem etmek.
  • safderun : f. Safi, içi temiz, kolay aldanabilen.
  • safderunan : (Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar.
  • safderunane : f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette.
  • safdil : f. Saf, ahmak, bön, kolay aldatılan kimse.
  • safdilâne : f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle.
  • safe : (C.: Savaf-Sâfât) Kanatlarını havada yayıp uçan kuş.
  • şafe : Ayakta çıkan ve dağlamayınca gitmeyen çıban.
  • safed : (C.: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ. *Atâ, bahşiş, hediye.
  • safen : (C.: Esfan) Haya derisi.
  • safer : (C.: Esfâr) Boş ve hâli olmak. * Arabi aylardan ikincisi. * Karın içinde durabilen bir yılanın adı.
  • saff : Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek. * Câmide cemâatın sırası.
  • saff suresi : Kur'an-ı Kerim'de 61. suredir. İsa, Havariyyun Suresi de denir. Medenîdir.
  • saff-beste : f. Saf bağlamış, saf olmuş.
  • saff-der : (C.: Saff-derân) f. Düşman saflarını yaran yiğit.
  • saff-derâne : f. Yiğitçesine.
  • saff-i evvel : İlk saf, birinci saf. * İlk sahabeler. * Bir hareket ve cereyanın ilk sahipleri.
  • saff-şikaf : f. Düşman saflarını yararak bozan yiğit.
  • saff-zen : f. Düşman saflarını vurup yaran yiğitler.
  • saffat : (Saff. C.) Saf olanlar, saf yapanlar. ◊ (C.: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş.
  • saffat suresi : Kur'an-ı Kerim'in 37. suresidir. Mekkîdir.
  • saffeyn : İki sıra. * Muharebede karşılaşan iki taraf.
  • safh : Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme. * Bir şeyin bir tarafı. * Bir şey içirme. * Yüz çevirme.
  • safha : Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri. * Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri. * Kısım. * Bir şeyin düz yüzü. * El ayası. * Bir hâdisede birbiri ardınca görülen More…
  • safi : Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz. * Bozuk olmayan. Hâlis.
  • şafi : Hastaya şifa veren (Allah. C.C.). * Yeter görünen, kifayet eden.
  • şafi' : (Şefaat. den) Şefaat eden. Bir kimsenin suçunun bağışlanması için vasıtalık eden.
  • safif : Kuru ot.
  • safih : Gökyüzü, semâ. * Yassı veya düz olan şey. ◊ Men eden, engel olan.
  • safiha : (C.: Safayih) Yüzün derisi. * Kapı tahtası. * Kâğıdın bir tarafı. * Yassı ve düz nesne. * Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh)
  • şafiî : Şâfiî mezhebinden olan. (Bak: İmam-ı Şâfiî)
  • safil : Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz. ◊ Alçak yer. ◊ Tortu.
  • safile : Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı.
  • safilîn : Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar. * Aşağı taraflar.
  • safiliyyet : Alçaklık, aşağılık.
  • safin : (C.: Sâfinât) Cins at. * Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at.
  • şafin (şefun) : Göz ucuyla bakan kişi.
  • safine : (C.: Sevâfin) Yel, rüzgâr, riyh.
  • safir : Islık veya kuş sesi. * İnce ve güzel ses * Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd. ◊ (Sefir) Sefere çıkan. * Elçi. * Kâtib.
  • safiye : Temiz, katışıksız, bozuk olmayan. * İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz. ◊ (C.: Sevâfi) Toz. * Rüzgâr, yel.
  • safiyet : Saflık, hâlislik, temizlik.
  • safiyullah : Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta efdal ve Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. More…
  • safiyy : Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız.
  • safk : Sesi işitilen vuruş. * Sarfetmek. * Reddetmek. * Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek. * Kullanmak.
  • safka : Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, 'hayrını gör' demeleri. * Yapılan satış.
  • safra : Sarı. * Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder. ◊ Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, More…
  • safragun : Bir cins serçe kuşu.
  • safre : Açlık.
  • safriye : Güz mevsiminden önce biten ot.
  • safsaf : (C.: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri. * Döğülmüş yumuşak toprak. * Mâkul olmayan kelimeler. * Mânâsız şiir. * Yaramaz ve kötü işler. ◊ (C.: Safâsıf) Yüksek düz More…
  • safsafa : Elemek. * Asılsız yapmak. * İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek.
  • safsafe : Ekşi aş. * Ekşili nesne.
  • safsata : Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan olan kıyas. (Bak: Dimağ)
  • safsataperdaz : f. Safsata kabilinden söz söyliyen adam.
  • safsatiyât : Safsatalar, yalan ve yanlış şeytâni sözler.
  • safvan : (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası. * Çok soğuk ve açık olan gün.
  • safve : Hâlis ve seçkin. * Katı yüzlü merhametsiz kimse.
  • safvet : Sâfilik, temizlik, pâklık. Hâlislik.
  • saga : (C.: Sayâg) Kuyumcu.
  • sagair : (Sagire. C.) Küçük günahlar.
  • sagan : Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı.
  • sagar : Zelillik, alçaklık, âdilik. ◊ f. İçki bardağı. Kadeh. ◊ Küçük olmak.
  • sagat : Aslı 'sagavet' olup, bir cihete meyil demek olan 'sagav' masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : 'tasgi' gelir.
  • şagb : Ayıplamak. * Cidal, dövüş, niza. * Şerri tahrik etmek.
  • sagg : Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
  • sagib (sagbân) : Aç kimse. (Müe: Sagbâ)
  • şagil : İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı gerektiren. * Bir mülkte oturan.
  • sagir : Zelil ve aşağılık kimse.
  • sagir(e) : Küçük, ufak. Büluğa ermemiş çocuk.
  • sagire : (C.: Sagair) Küçük günah.
  • sagiye : Koyun. * Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır.
  • sağnak : Birdenbire ve çok fazla yağıp geçen yağmur.
  • sagr : (Sügur. C.) Etrafı kale ile çevrili şehir. * Sahil şehri. * Tepe veya başka bir yerde mağara. * Ağız. Ön dişler.
  • şagr : Köpeğin bir ayağını kaldırıp bevletmesi.
  • şagrabiyye : (C.: Şegârib) Ayak bağlamak.
  • sagsag : Galat kelâm konuşmak.
  • sagsaga : Dişi çıkmamış küçük oğlan. * Bir şeyi ısırmak.
  • şagşaga : Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek.
  • sagsega : Toprak içine bir şey gömmek. * Yemeği yağlı ve iyi pişirmek. * Dişi depretmek.
  • şagva' : (C.: Şuguv) Dişleri birbirine muhalif olup kimi fazla kimi eksik olan kadın.
  • sagy : (Sagv) Meyletmek, yönelmek. * Güneşin batmaya meyletmesi.
  • şagzebiyye : (C.: Şegâzib) Ayak bağlamak.
  • şah : f. Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı. * Bir yere hâkim olan zât. Sâhip. * Asıl. * Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması. ◊ f. Ağaç dalı. Budak. * Boynuz. More…
  • saha : Meydan, yer, avlu, geniş yer. ◊ Kirli ve paslı olmak.
  • şaha : f. Boyunduruk.
  • saha' : (Bak: Sehâ)
  • saha-kâr : f. Eli açık, cömert, sahi.
  • sahabe : (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman.
  • sahabet : Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma.
  • sahabetkâr : f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
  • sahabi : (Bak: Sahâbe)
  • sahabiye : Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab)
  • sahad : Yakmak.
  • şahadet : (Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak. * Delâlet. Alâmet, işaret, iz. * Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid)
  • şahadetname : f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
  • sahafet : Zayıflık, bozukluk. * Hafiflik.
  • sahaif : (Sahife. C.) Sahifeler.
  • saham : (Bir kimse) güneşte yanma.
  • şahamet : Semizlik, yağlılık, şişmanlık.
  • şahan : (şâh. C.) f. şahlar, pâdişahlar.
  • şahane : Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
  • sahanet : Kızgınlık, sıcaklık.
  • sahari : (Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar.
  • saharî : Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı. ◊ (Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller.
  • sahat : (Sâha. C.) Sâhalar, meydanlar, açık yerler, alanlar.
  • sahavet : 'Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.(İhsan ihsandır. Eğer nev'e olsa; veya muhtaca ve fakire olsa, sahavet o vakit tam sahavettir. Eğer, millet için olsa, More…
  • sahavetkâr : f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden.
  • sahb : (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı. ◊ (Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler.
  • şahb : Yaradan kan akmak. * Emzikten süt akmak. * Rengin değişmesi.
  • sahb(et) : Şarabın kırmızı olması. * Saç kılının kırmızıya yakın olması.
  • şahbal : (Şehbal) f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
  • şahbaz : f. İri ve beyaz doğan kuşu. * Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman.
  • şahbeyt : Edb: Bir şiirin en güzel beyti. Gazelde matla'dan sonraki beyt.
  • sahc : Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi. * Kaşımak. * Tırmalamak.
  • şahdane : f. İri inci tanesi. * Kenevir tohumu.
  • şahdar : f. Dallı, budaklı ağaç. * Dallı boynuzlu hayvan.
  • sahe : İnce ve zayıf deve.
  • şahenşah : f. Pâdişahlar pâdişahı. Şâhlar şâhı. En büyük pâdişah.
  • şaheser : f. Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı. * Yüksek değerde olan.
  • sahf : Süngü demirinin keskin olması. * Soymak. * Yüzmek.
  • sahfe : Zayıf akıllılık ve az fikirlilik. ◊ Arka derisine yapışan yağ. ◊ (C.: Sıhâf) Küçük çanak.
  • sahh : (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve 'doğrudur, yanlışsızdır' mânasına gelen bir işâretti. ◊ şiddetinden kulaklar tutulan çığlık. * Sağlam bir şeyle vurmak. More…
  • sahha : Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.
  • sahhab : Gürültücü, patırtıcı.
  • sahhaf : (Sahf. dan) Eski kitap alıp satan kimse.
  • sahhaka : Sevici kadın.
  • sahi : Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen. ◊ (Sehv. den) Hata işleyen.
  • şahî : f. şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın More…
  • sâhib : (Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan.
  • sahib : Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb'in C: Sahb Sahb'ın C: Eshab-Eshab'ın C: (Esâhıb))
  • sahib-firaş : f. Hasta. Yatağa düşmüş.
  • sahib-huruc : f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse.
  • sâhib-i huruc : f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi.
  • sahib-kemal : f. Olgun, kemal sahibi.
  • sahib-kiran : f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar.
  • sahib-nazar : f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan.
  • sâhibat : (Sâhibe. C.) Kadın sâhibler.
  • sâhibe : (Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın.
  • şahic : Eşek, hımar.
  • sahid : Uyanık.
  • şahid : Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu'teber sayılan. Gören. * Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı. * Melâike-i kiram. * Hazır. ◊ More…
  • şahid-zor : f. Yalancı şâhit.
  • şahide : (Müe.) Kadın şâhid. * Mezar taşı. * Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. * f. Dilber, güzel.
  • sahif : (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş. Boş.
  • sahife : Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin hâli.
  • sahih : 'Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade. * Gr: More…
  • şahih : (C.: Şihah) Bahil kişi.
  • sahihan : Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı. ◊ Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.
  • sahik : Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık ve anlaşılmaz söz. ◊ Ezip döğen.
  • şahik : Yüce, büyük dağ. * Yüksek yapı veya ağaç.
  • şahika : Dağ tepesi, zirve.
  • sahil : Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı. ◊ Kişneyen. Kişneyici. ◊ At kişnemesi.
  • sahilhane : f. Yalı evi.
  • sahilnişin : f. Sâhilde oturan.
  • sahilreside : f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış.
  • sahilsaray : Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.
  • şahim : Semiz, yağlı, şişman, besili.
  • sahime : Zayıf dişi deve.
  • sahimet : Kin, çekememezlik. * Hased.
  • şahin : (C.: Şevâhin) Doğan'a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye olunur.
  • sahin(e) : (Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek. ◊ (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış.
  • şahine : Öşür memuru.
  • sahir : (Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan. ◊ Büyücü, büyü yapan, sihir yapan. ◊ Maskaralık eden, maskara eden.
  • sahir-pişe : f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan.
  • sahirâne : f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi.
  • sahire : Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl. * Cehennem. ◊ İçine kızmış More…
  • şahis : (C.: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey'eti. * İnsanın uzaktan görülen karaltısı. ◊ (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan. * Belirten. ◊ Büyük More…
  • sahit : Dargın, kırgın.
  • şahit : (C.: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.
  • sahk : Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme. * Kırma, kırılma. * Sürtme. ◊ Dövmek. * Ezmek. * Eski kaftan, eski elbise.
  • şahkâr : f. En güzel eser. Baş eser. şâheser.
  • sahl : Ses kısıklığı. Ses bozukluğu. * Boğazını boğup şiddetle çağırmak. ◊ Az az vermek.
  • sahle : (C.: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)
  • şahm : Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak. ◊ Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı.
  • şahm-pare : f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
  • sahmem (sahmim) : Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.) *Yaramaz huylu deve.
  • şahmerdan : (Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). * Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak.
  • sahn : Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. * Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık. * Sahne. * Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer. * Büyük kâse. Sahan. * More…
  • şahn : Doldurmak. * Sürüp reddetmek.
  • şahna' : Buğz, düşmanlık, adâvet.
  • sahnan : Çifte zil.
  • sahne : Manzara. * Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri. ◊ Cerahat, yara.
  • şahne : İnzibat memuru, emniyet memuru.
  • şahnişin : f. Şahların oturmalarına lâyık yer. * Evin sokak üzerine olan çıkmaları.
  • sahr : (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş. * Maden kütlesi. * Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit. ◊ Masharaya almak. ◊ Örtmek.
  • şahr (şahir) : Ağızını öttürmek. * Islık çalmak. * Sesi yükseltmek.
  • sahra : (C.: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl. * Yazı. * Kızıl dişi eşek. (Müz-Eshar)
  • sahra-neverd : f. Çölde dolaşan. Göçebe.
  • sahra-nişin : f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren.
  • şahrah : f. Büyük ve işlek yol, cadde. Şaşırılması mümkün olmayan doğru ve işlek yol.
  • sahravat : (Sahra. C.) Sahralar, çöller. Ovalar. Kırlar.
  • sahre(t) : Büyük ve sert taş.
  • şahreg : f. şah damar, büyük damar.
  • sahrinç : Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni.
  • şahs : Acı çekmek. Iztırab çekmek. ◊ (Bak: Şahıs)
  • sahsah : Yağmurun sert ve katı yağması. ◊ (C.: Sahâsıh) Düz yer. ◊ Geniş, düz yer.
  • şahşah : Sözü doğru olan, yalan söylemeyen. * Gayretli, bahadır kimse. ◊ Görevli, vazifeli.
  • sahsah(a) : Döndürmek. * Evin ortası.
  • şahşaha : Kuşun hızla uçması.
  • sahsalik : Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses.
  • şahsar : f. Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk.
  • şahsen : Şahıs olarak, ferd olarak. Şahısça, kendi. * Yalnız uzaktan görerek.
  • şahsî : Şahsa mahsus, şahsa ait, dair. Kişi ile, şahıs ile alâkalı.
  • şahsiyet : Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve makbul bir insan olma.
  • şahsiyyat : Kişinin şahsına, kendine ait sözler. * Birinin kendine ait münasebetsiz sözleri.
  • şahsüvar : (C.: şâhsüvârân) f. Ata iyi binen.
  • saht : Zor güç, * Sert, katı, çetin. * Güçlü, kuvvetli, sağlam. ◊ Boğazlamak.
  • saht (suht) : Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap.
  • şaht (şühut) : Iraklık, uzaklık, bu'd.
  • saht-ligam : f. Gem almaz, sert başlı at.
  • sahtdil : f. Katı yürekli.
  • sahte : f. Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. * Kalp, karışık.
  • sahtegî : f. Sahtelik, yalan, düzme.
  • sahtekâr : f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan.
  • sahtekârî : f. Hilekârlık, sahtekârlık.
  • şahterec : şahtere otu.
  • sahtevekar : f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan.
  • sahtgir : f. Bir şeyi sıkıca tutan.
  • sahti : f. Sertlik, katılık. * Güçlük. * Sıkıntı.
  • sahtiyan : f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri.
  • sahtru : f. Suratı asık, dargın, kırgın.
  • sahun : Gafiller. Allah'ın (C. C.) emrinden gaflet edenler. ◊ Adım tutan eşek.
  • sahur : Gece uyanıklığı, uykusuzluk. * Ayın etrafındaki hâle. * Yer yüzünün gölgesi. ◊ Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr.
  • şahur : f. Ekmek fırını.
  • sahv : Ateş ve ocaktan kül çıkarmak.
  • sahv(e) : Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak. * Hastanın iyileşmesi. * Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek. * Uyanıklık.
  • sahva' : (C.: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer.
  • şahvar : (Şeh-vâr) f. Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. * İri ve iyi cins inci.
  • sahve : En yüksek dağ. * Atın sırtı, eğer konulan yeri. * Su menbaı.
  • şahve : Adım, hatve.
  • sahy : Nemli olmak. * Islaklık, rutubet.
  • şahz : Keskinleştirmek.
  • şahzade : f. Şâh oğlu. Hükümdar veya pâdişah oğlu. Prens.
  • sai : Çalışan. * Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler. * Bir yere vâli olan. * Cemaat başı. * Yan yan giden. * Hızlı yürüyen. * Koğuculuk yapan. More…
  • saib : (Savab. dan) Maksada uygun. * Hedefe doğru ulaşan. * Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan. ◊ Bir yerle veya bir şeyle ilişiği ve alâkası olmayan. ◊ Ak saçlı, beyaz saçlı. More…
  • saibe : Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime.
  • şaibe : Leke, kir. * Süprüntü. Pislik. * Kusur. Noksan. Hata. Eksiklik.
  • said : (Sa'd. dan) Saadetli. Allah (C.C.) kendisini sevmiş. O'nun rızasına ermiş olan. Ahireti için çalışan kimse. Mes'ud. Mübarek. Bahtiyar. ◊ Yukarıdaki temiz toprak, More…
  • saidan : Kol ve bacak.
  • saig : Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek.
  • saigan : Boğazdan kolayca geçerek.
  • saih : Seyahat eden. * Çok zaman oruçla veya ibadetle meşgul olan.
  • saik : Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren. * Sebep. ◊ Kırağı, çiğ. ◊ (Bak: Saak)
  • şaik : Dikenli.
  • şaik(a) : Şevkli, hevesli, şevk verici.
  • saika : Yıldırım. Ölüm, mevt. * Nüzul ateşi. * Semadan gelen şiddetli ses. * Mühlik ve azab. * Bulutları sevke vazifeli melek. ◊ Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep.
  • saika-vari : f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak.
  • saika-zede : f. Yıldırım çarpmış.
  • şaikane : f. İsteklice ve şevkli olarak.
  • sail : (Savlet. den) Saldıran. Kibirli olup başkasına tecavüz eden.
  • sail(e) : (Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan eden.
  • şaile : (C.: Şüvül-Şevâil) Sütü çekilmiş deve.
  • sailiyet : Akıcılık. * Dilencilik.
  • saim : (Savm. dan) Oruçlu, oruç tutan.
  • saime : Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan.
  • saimîn : (Sâim. C.) Oruç tutan kimseler.
  • sair : Seyreden, harekette olan. * Bir şeyden geri kalan. * Maadâ. Geçen, dolaşan. * Yolcu. Seyyar. * Başkası, diğeri.
  • şair : Şiir yazan. Sözünü vezin ve kafiye ile tertib eden. ◊ (C.: Şairât) Arpa. * Kurban devesi.
  • şairâne : f. şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey.
  • şaire : Bir tek arpa, arpa tanesi. * (C.: Şaâyir) Tıb: Arpacık. ◊ (C.: Şâirât - Şevâir) Kadın şair.
  • şairiyy : Arpa satan kimse.
  • sait : (Savt. dan) Sesli. Ses çıkartan.
  • saiyan : (Sâi. C.) Haberciler, haber götürenler. * Çalışanlar.
  • sak : Bir şeyin aslı. * Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri. * Mc: Şiddet.
  • sak' : Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak. * Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek. ◊ Kuşun, kanadını çırparak öttürüp uçması.
  • sak'a : Güneş. * Başın ortası. * Beyaz renkli tavşancıl kuşu.
  • sak'ab : Uzun, tavil.
  • saka : Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi kayışı.
  • şaka : Meşakkatli ve güç. * Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.
  • şaka' (şika') : Bedbahtlık. * Yaramazlık.
  • şaka' (şüku') : Tulu etmek, doğmak. * Çıkmak, huruç etmek. * Dağıtıp perâkende etmek.
  • sakalan : (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
  • sakam : (Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet.
  • sakamet : Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert.
  • sakar : (C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak. ◊ Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem)
  • sakare : Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci.
  • sakat : Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık (yazıda veya sözde).
  • sakatî : Yanlışları çok olan muharrir veya şâir.
  • şakavet : (Bak: şekavet)
  • sakayn : İkizkenar.
  • sakb : (C.: Sukub) Delinme, delme. * Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik. * Sütü çok olan deve. * Çok kırmızı, koyu kırmızı. ◊ (C.: Sukub) İnce, uzun. * Ev ortasında olan More…
  • sakbe : Çadır direği. * Oklava.
  • şakce : Henüz yeni renk almış olan hurma.
  • sakek : At kusurlarından bir kusur.
  • sakf : Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü. ◊ Hızla almak. Sür'atle ahzetmek.
  • saki : (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.SAKİ' : Kırağı, şebnem, çiğ.
  • şaki : (Şekavet. den) Haydut. Yol kesen. Haylaz. * Her çeşit günahı işleyebilen. ◊ Şikâyet eden. * Ağlayan. * Hiddetli ve şevketli. ◊ Şekavette bulunan.
  • sakia : (C.: Savâkı) Yıldırım.
  • sakib : Parlak. * Bir yandan bir yana delip geçen. ◊ (Sâkibe) Dökülen.
  • sakif : Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren.
  • şakife : (C.: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası.
  • şakik : İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı. * Öz kardeş.
  • şakika : (C.: Şakayık) Yarım baş ağrısı. * Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş. * Çatlak, yarık.
  • sakil : Ağır, can sıkıcı. Çirkin. * Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece. ◊ (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba. ◊ Cilâ yapan, parlatan.
  • şakil : Yanakla kulak arası. * Âdet. Hilkat.
  • şakile : Yol. Tarik. Meslek. * Yaradılış. Tıynet. Seciye. Mizac. Bir kimsenin yaratılışının temel hususiyeti.
  • sakim : Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. * Yanlış.
  • sakin : Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.
  • sakinan : (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler.
  • sakinâne : f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce.
  • şakir : Allaha şükreden. Hâlinden memnuniyetini bildiren. (Bak: Şükr)
  • şakirâne : f. şükrederek. şükretmek suretiyle.
  • şakird : f. Talebe, çırak.
  • şakirdân : şakirdler, talebeler.
  • şakirî : (Şakiriyye) Şakird, talebe, tilmiz.
  • şakis : Şerik, ortak. * Hisse, nasip.
  • sakit : Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.
  • sakit(e) : Susan, ses çıkarmayan.
  • sakitâne : f. Ses çıkarmayarak, sessizce.
  • sakiye : (C.: Sevâki) Su arkı, su dolabı.
  • sakiyy : (C.: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut. * Hurma ağacı.
  • şakiz : Gözü değen kişi. * Gözüne uyku gelmeyen. * Daima güneş tarafına yönelen bir nevi büyük kertenkele.
  • sakk : (C.: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap. * Kapı yapmak. * Vurmak, darbetmek. ◊ Kin tutmak.
  • şakk : Yarık, çatlak. Yarılma, çatlama. * Yırtma. Kırma. ◊ (Meşakkat. den) Eziyetli, zahmet verici, güç. ◊ Silahlı kişi. * Şek ve şüphe eden.
  • şakk-i asâ : f. Değneği kırmak. * Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak.
  • sakka : Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu.
  • sakka' : Kulağı çok küçük olan koyun.
  • sakl : Törpü ile eğeleme. Cilâlama.
  • şaklaban : Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.
  • sakme : şiddetle ve kakarak vurmak.
  • sakn : Timsah derisi gibi katı ve sert olan deri.
  • şakn : Eksilmek, noksanlaşmak.
  • sako : Üst tarafa giyilen elbise. (Ceket, aba, palto gibi)
  • sakre : Güneşin çok olan tesiri. * Çakır kuşunun dişisi.
  • saksaka : Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin terslemesi.
  • şakşaka : Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi.
  • sakta : (C.: Sakatât) Sözdeki bozukluk veya yanlışlık.
  • sakta (sikat) : Kapmak. * Düşmek.
  • şakul : (Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir. Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık, eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi.
  • şakulî : Şâkule bağlı, onunla alâkalı, onunla nisbeti olan şey. Geo: Düşey.
  • sakur : Sivri burunlu büyük balta. Külünk. ◊ Deyyus.
  • saky : Sulamak. Su içirmek. * Bedende su toplamak.
  • sal : f. Sene, yıl.
  • sal' : Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik.
  • sal'a : Belâ, âfet. * Ağaç olmayan kumlu yer.SALA' : Kuyruğun sağı veya solu.
  • sal-dide : f. Yaşlı, ihtiyar. * Tecrübeli, gün görmüş.
  • salâ : Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı 'Essalât' veya 'Salât' dır.)
  • sala' : Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması.
  • salâ-han : f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi.
  • salaa : Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri.
  • salabet : Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ) More…
  • salaet : (C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş.
  • salah : Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
  • salahat : Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
  • salahattin : (Bak: Salah-üd din)
  • salahdem : Katı, şiddetli, şedid.
  • salahdi : Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.
  • salahiyet : Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
  • salahiyetdar : f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
  • sâlâr : f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan.
  • salat : Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua. * More…
  • salatîn : (Sultan. C.) Sultanlar.
  • salavat : (Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar. * Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ More…
  • salavatullah : Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi.
  • salaye : (C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş.
  • salayik : Yufka yapmak.
  • salb : Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek. * Kemikten yağ çıkarmak.
  • salben : Asarak, asmakla öldürmek suretiyle.
  • salbetmek : Asarak öldürmek.
  • sald : Kaypak taş. * Taş gibi çok dayanıklı şey. * Dağa çıkmak. * Şiddetle ellerini yere vurmak.
  • saldah : Sağlam ve katı nesne.
  • sale : Âfet, belâ, musibet, dâhiye. ◊ f. Yıllık, senelik.
  • salef (salf) : Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi.
  • salehba : Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât)
  • salenbac : Uzun ince balık.
  • salfa' : Sağlam ve sert yer.
  • salha : (Sâl. C.) f. Yıllar. Seneler.
  • salhhane : f. (Bak: Selhhane)
  • salhurde : f. Çok yaşlı, pek ihtiyar.
  • salib : (C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli. ◊ Titreten. * Hareketli.
  • salib(e) : Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden.
  • salibe : Ayakları yarık olan kadın.
  • salibiyyun : Hristiyanlar.
  • salid : Pak, temiz.
  • salif : Boynun genişliği, kalınlığı.
  • salif(e) : Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem.
  • salig : (C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır.
  • salih : Kara yılan.
  • salih(a) : (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan.
  • saliha : Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse.
  • salihat : Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
  • salihûn : Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler.
  • sâlik : (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan.
  • sâlikân : (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.
  • sâlikûn (sâlikîn) : (Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler.
  • salil : Demirden çıkan ses. Demir sesi.
  • sâlim(e) : Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. More…
  • sâlimen : Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle.
  • sâlimîn : (Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler.
  • sâlis(e) : Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri.
  • sâlisât : (Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler.
  • sâlisen : Üçüncü olarak.
  • saliye : Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye.
  • salk : Şiddetli ses. * Vurmak. * Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.
  • salkame : Azı dişlerinin birbirine dokunması.
  • sall : Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses. ◊ (C.: Sellât) Dar su yolu.
  • salla : (Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir.
  • salle : (C.: Sılât) Kuru yer. * Deri, cild.
  • salm : Kesmek.
  • salma' : Kesmek.
  • salname : f. Yıllık, senelik.
  • salsal : Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık. * Çok anırgan eşek.
  • salsale : Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.
  • salt : Bileyi taşı. * Kişinin kendi öz kızı. * Erkek ismi. * Geniş alın. * Vurmak mânâsına mastar.
  • saltanat : Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset)
  • salus : f. İkiyüzlü, riyakâr.
  • salusî : f. İkiyüzlülük, riyakârlık.
  • salv : Uyluk.
  • salvele : Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a okunan salavat ve dua.
  • saly : Pişirmek. * Yakmak.
  • sam : Ölüm, mevt. * Yer altındaki altın damarı. * Gök kuşağı. * Ateş. * Sersemlik hastalığı. * Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi.
  • şam : Akşam. Akşam yemeği. 'Şe'm, şâm' Arapçada 'sol' mânâsına gelir. 'Yemen' sağ demek olduğundan Hicaz'a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ More…
  • şam u seher : Akşam sabah.
  • sam'a : Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ) * Kuvvetlenip olgunlaşan ot.
  • sam'ar : Katı şiddetli, şedid.
  • sam'are : Sağlam ve dayanıklı, sert.
  • samahmah : Uzun ve çok yoğun olan madde.
  • samam : Belâ. * Zahmet, meşakkat.
  • sâmân : f. Servet. Zenginlik. * Rahmet. * Dinçlik. * Düzen, tertip. * Bir kimsenin varı-yoğu, serveti.
  • sâmânsuz : f. Rahat ve huzuru bozan.
  • şamar : t. Tokat. Belâ, musibet.
  • şamat : (şâme. C.) Vücuttaki benler.
  • samd : Kasdetmek. * Yüksek yer. * Galiz, yoğun.
  • şame : f. Kadın baş örtüsü. * Arapçada: Vücuddaki ben.
  • şâme-geş : f. Başına örtü alan.
  • samece : (C.: Samec) Kandil.
  • samed : Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan. (Allah) *Pek yüksek, dâim. * Refi' ve âli ve içi dolu şey. * Kavmin ulusu.
  • samedanî : Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus.
  • samediyet : Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi.
  • samekmek : Çok kuvvetli adam.
  • samem : Sağırlık.
  • samer : Bozulup fena kokmak.
  • sameyan : Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.
  • samg : Zamk, ağaç sakızı.
  • şamgâh : f. Akşam vakti.
  • samgî : Zamk gibi, zamk halinde olan.
  • samha : Kolaylık. Asânlık. Sühulet.
  • sami : Sertlik, katılık. Kuruluk. ◊ Yüksek, yüce, refi'.
  • şamî : Şam şehrinden olan, Şamlı. * Şam şehri ile alâkalı.
  • sami' : İşiten, duyan, dinleyen.
  • samia : Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.
  • samid : Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. * Hayrette kalan. * Gafil.
  • samih : Cömert, eli açık sahavet sahibi ve civanmert olan.
  • şamih(a) : Ali şey, yüksek. * Mağrur, başını kaldırmış. Mütekebbir. * Tıb: Vücuddaki beyin ve kemik gibi yerlerdeki çıkıntılı, tümsek yerler.
  • samiîn : (Samiûn) Dinleyiciler. * Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler.
  • samil : Kuru, yâbis.
  • şamil(e) : Çevreleyen, içine alan, ihtivâ eden, kaplayan. * Çok şeye birden örtü ve zarf olan. * Fazla şeyleri veya kimseleri ilgilendiren.
  • samim : İç, asıl, öz.
  • samimâne : f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla.
  • samimî : İçten, gönülden, candan. * İçli, dışlı.
  • samimiyet : İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.
  • samin : Semiz, yağlı, besili.
  • samin(e) : Sekizinci.
  • saminen : Sekizinci olarak. Sekizinci derecede.
  • samir : Yemişli, meyvalı ağaç. ◊ Gece toplantıları.
  • samirî : Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa'nın (A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir yahudi.
  • samit : Tatsız bayat süt. * Tuzsuz ekmek.
  • samit(e) : Susan, sükût eden. * Ses çıkarmaz, sessiz. * Gr: Sessiz harf.
  • samitane : f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane.
  • samkuk : Kaba adam.
  • saml : Katılık, sertlik. * Dimdik olmak. * Pekişip kaskatı olmak.
  • samlah : Kulak deliği. * Kulak kiri.
  • samm : Sağır olmak. * Şişenin ağzını tıkamak. * Katı, sağlam ve sert madde. * Vurmak.
  • samm(e) : Zehirleyen. Ağulu. * Sam Yeli denen öldürücü rüzgâr.
  • şamm(e) : (şemm. den) Koklayan, koku alan. * Koklama duygusu. Burun.
  • samma : Sesi çıkmayan, sessiz. * Sağır ve dilsiz. * Katı ve son kaya. * Sağlam ve sert yer. * Belâ. * Zahmet, meşakkat.
  • samme : (C.: Sevvâm) Zehirli hayvan.
  • samsam : Keskin olmak. * Keskin kılıç. Seyf-ü sârim.
  • samsame : Cemaat, topluluk. * Bölük.
  • samt : Susma, sükût.
  • samu : İyi olma, afiyet bulma.
  • samut : (Samt. dan) Az konuşan. * Susmuş. Surat asarak susan.
  • samyeli : Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr.
  • san : f. 'Benzer, andırır' mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
  • şan : (C.: Şuun) Büyük sevap. * Şeref. * Irz, namus. * Nam, şöhret, şan, ün. * Mahiyet. * Gösteriş, çalım. * Tabiat, huy, âdet. * Hal, keyfiyet.
  • san' : Sağlam ve muhkem yer.
  • san'a : Yemen diyarında bir şehrin adı.
  • san'at : Ustalık, hüner, mârifet.
  • san'atger : f. San'atçı.
  • san'atkâr : f. Usta, san'atçı.
  • san'atkârane : f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
  • san'atnüma : San'atkârlığını gösteren, san'at gösteren.
  • san'atperverane : f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek.
  • san'avî : (San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı.
  • sanabir : Şiddet.
  • sanadid : Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.
  • sanadik : (Sunduk. C.) Sandıklar.
  • sanai' : (Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi.
  • sanavber : Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.
  • sanavberî : Kozalak biçiminde. Koni şeklinde.
  • sanayi : San'atlar.
  • sanbur : Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi.
  • sanc : Zil.
  • sancakdar : f. Sancak taşıyan. Alemdar.
  • sance : (C.: Sanecât) Terazi. * Taş.
  • sand : Bendetmek, bağlamak.
  • sandal : (C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç.
  • sandid : Bela. * Meşakkat, zahmet. * Şiddetli yağmur ve rüzgâr.
  • sanduk : (C.: Sanadik) Sandık.
  • sanduka : Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç More…
  • sandukçe : f. Küçük sandık.
  • sandukkar : Veznedar.
  • şane : f. Tarak.
  • sanem : Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel olan. * Putperestlerin İlâhı.
  • sanem-hane : f. Tapınak, puthane.
  • şanesâz : f. Tarak yapan, tarakçı.
  • sanevber : (Bak: Sanavber)
  • sanevî : İkinci. İkinci derecede.
  • şanezede : f. Tarakla saçları taranmış.
  • şanezen : (C.: Şanezenân) f. Baş tarayan. * Mc: Güçlükleri çözen. Zorlukları yenen.
  • sani : İkinci.
  • sâni aşer : Onikinci.
  • sani' : (Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah) ◊ Görülen iş.
  • şani' : 'Adavet etmek, kin tutmak mânasına 'şeneân' dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden More…
  • sania : Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil.
  • sanife : Bez kenarı.
  • sanih : Mübarek fiil, iyi iş.
  • saniha : Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir.
  • saniha-ârâ : f. Hatıra gelen, akla gelen.
  • sanihât : (Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh)
  • saniye : (C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri deve. ◊ Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman.
  • saniyen : İkinci olarak. İkinci derecede.
  • sansür : Fr. Neşr olacak şeylerin (kitap, film veya mektubların) hükümetçe kontrol edilmesi işi.
  • şantaj : Fr. Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma.
  • santit : Ulu, kerim kişi.
  • şantiye : Fr. Bir inşaat yerinde inşaat ve malzeme için hazırlanan yer. * Gemi tezgâhı.
  • santrifüj : yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet. (Bak: Kuvve-i an-il merkeziye)
  • sanvan : (Sunvân) (C.: Esvane) Kaftan. * Giyecek eşyaların muhafaza edildiği dolap veya sandık.
  • şap : (Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim. * Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir More…
  • şape : f. Çığ. Yuvarlandıkça büyüyen kar topu.
  • sar : f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar $ : Çok dağlık yer. ◊ İntikam, öç.
  • şar : f. şehir, belde.
  • sar' : Düşmek. * Yıkıp yere çalmak. * Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak. * Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.
  • sar'a : Tıb : Bir nevi baygınlık hastalığı.
  • sar'î : Sar'a hastalığı ile ilgili.
  • sara : f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi. ◊ Rengi değişmiş olan su.
  • sara' : Sararmış hanzal otu.
  • şarab : İçilecek şey. İçki. * Mey. Bâde. Hamr. İçilmesi haram olan bir içki. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
  • sarad : Yer bağırsağı.
  • sarah : Her şeyin hâlis ve safisi.
  • sarahat : Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt.
  • sarahaten : Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa.
  • saramet : Yiğitlik, mertlik.
  • şarapnel : Fr. Ask: Bir çeşit top mermisi. * Top mermisinden dağılan herbir parça.
  • sararî : (C.: Sarariyyûn) Gemici.
  • sarasir : (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
  • sarasira : Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
  • sarat : Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.
  • saray : (Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev.
  • sarb (sareb) : Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş süt. * 'Zamk-ı talh' denilen ağaç sakızı.
  • sarban : f. Deve sürücüsü. Deveci.
  • sard : Nüfuz etmek, sözü geçer olmak. * Katıksız, saf, hâlis. * Soğuk.
  • sardah (sirdâh) : Düz yer. * Sahrâ, çöl.
  • sare : (Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil). ◊ (C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk. ◊ Cemaat, topluluk.
  • şare : Libas, elbise. * Heyet.
  • sarf : (C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. * Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin More…
  • sarf u nahiv : Dilbilgisi. Gramer.
  • sarfe : Boncuk. * Nurlu bir yıldız ismi.
  • sarfî : (Sarfiye) Masrafa, sarfa ait, gidere dair. * Gr: Sarf kaidesine dair, gramere ait, dilbilgisiyle ilgili.
  • sarfiyyat : Masraflar, giderler.
  • sarh : (C.: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı.
  • sarha : Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
  • sari : (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan. ◊ f. Süren, sürücü.
  • sarî : (C.: Surrâ) Gemici.
  • sari' : Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse.
  • şari' : Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.). * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. * Şüru' eden, başlayan.
  • sarib : Yol, tarik.
  • şarib : (Şürb. den) İçen. Şürbeden. * (C.: Şevarib) Bıyık.
  • şaribe : Su kenarında olan tâife.
  • şarid : Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler. * Şiir tarzındaki ata sözleri.
  • sarif : Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi. ◊ (Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden.
  • şarif : (C.: Şürüf) Yaşlı deve.
  • sarife : (C.: Savârif) Değişiklik. Değişme.
  • sarih : Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded beklenen. * Meded isteyen. ◊ Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan.
  • şarih : Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden. ◊ (C.: Şurah) Yiğit, kahraman.
  • sarihan : Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.
  • sârik : (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.
  • sarik : (Bak: Sârık)
  • şarik : (C.: Şevârık) Güneş. * Parlak cisim. ◊ Çıkan, tulu' eden. * Parlayan.
  • şarika : (C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.
  • sârikane : f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
  • sarim : Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman. ◊ Kesen, kesici. * Şecaatlı.
  • şarim : Ucu yarılmış ok.
  • sarime : Ekini biçilmiş yer.
  • sarir : (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı.
  • sariye : (C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut.
  • şark : Doğu. Güneşin doğduğu taraf. * Güneş ve güneşin aydınlığı. * Yarmak. * Parıldamak. * Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.
  • şark musikisi : (Bak: Musikî)
  • şarkî : Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.
  • şarkiyat : Şark dilleri veya ilimleri hakkında inceleme yapan ilim şubesi.
  • şarkiyyun : Doğulular, şarklılar.
  • şarlatan : Fr. Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız.
  • sarm : (Surm) Bağ kesmek. Meyve toplamak. Bir şeyi kökünden ayırmak.
  • sarma' : Susuz sahra. Suyu olmayan çöl.
  • sarniç : (Bak: Sahrınç)
  • sarr : Kesenin ağzını bağlamak. * Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak. * Yukarı kaldırmak. * Zammetmek, artırmak. ◊ Sevindiren, sürura sebeb olan.
  • sarraf : Sarfeden. Para işleri ile uğraşan. * Cevherci, kuyumcu. Cevherin kıymetini san'atı ile azaltan veya çoğaltan.
  • sarrafân : (Sarraf. C.) Sarraflar.
  • sarram : Ham deri satıcısı.
  • sarrar : Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan.
  • sarre : Kapı, kalem ve semer cızıldaması. * Çağırıp söylemek. * Sayha, yüksek ses.
  • sarsar : Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga. * Ağustos böceği.
  • sarsara : Doğan sesi. * Horoz sesi.
  • sarsarani : (C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık.
  • şart : 'Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey. * Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus. * Yemin. * Hal, vaziyet. * Gr: Biri diğerine bağlı olan More…
  • şartiye : Şart ile olan. Şartlı. (Bak: Şart)
  • şartiyyet : Şartlılık. Şarta bağlı olmaklık.
  • şartname : f. Bir sözleşmede olan şartların yazıldığı resmi kâğıt.
  • saruc : Alçı. * Hamam otu.
  • şaruf : Süpürge.
  • sary : Kalem ve kapı cızıltısı.
  • şaryo : Fr. Araba. Yazı makinelerinde, daktilolarda kâğıdın takıldığı kısım.
  • şasif : Kuru ve zayıf.
  • sasim : Kara ağaç. * Abnus ağacı.
  • şasiye : (C.: şevâss-şasâyât) Dolu sokak.
  • şasr : Seyrek seyrek dikmek.
  • şass : (C.: Şüsus) Balık avlamada kullanılan olta ve ağ.
  • şast : f. Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. * Balık oltası. ◊ f. Altmış. (60)
  • şat : (C.: Şiyâh-Şiyât) Koyun. * Vahşi sığır. ◊ (C.: şutut) Büyük nehir.
  • sat' : Yüksek olmak. Kesmek, kat'etmek.
  • şat' : Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı. * Su arkı. * Cima etmek. * Bağlayıp sağlamlaştırmak.
  • şatahat : Mânevi sarhoşluk. * Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler.
  • şatata : Haktan ve akıldan uzak, hadden aşan söz.
  • şatbe : (C.: Şütab-Şütub) Hurma ağacının budağı. * Yaş ekin yaprağı. * Yarmak. * Kesmek. * Uzun boylu kadın.
  • sath : (Bak: Satıh)
  • sathen : Dış yüzden, dıştan.
  • sathî : Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.
  • sathiyât : Sathi ve âdi şeyler.
  • şathiyyat : Alaylı ve eğlenceli fıkra veya hikâyeler.
  • sati : Adımlarını geniş atan at.
  • sati' : (Sâtı'a) Yükselerek meydana çıkan. * Yükselerek görünen. Nur saçan. Parlak.
  • şati' : (C.: Şevâti) Kenar, kıyı. Cânip, taraf, yön.
  • şatib : Eğri, eğik, mâil.
  • şatibe : Uzun boylu.
  • satih : Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü. * Evin damı. * Yayıp döşemek. * Genişlik. ◊ (Bak: Şıkk)
  • satim : (C.: Sutem) Galiz, kaba.
  • şatim : (Şetm. den) Küfreden, söğüp sayan.
  • satir : Setreden, örten, kapatan. * Günahları, kusurları örten.
  • şatir : (Şetaret. den) Neş'eli. Şen. * Çevik. Hizmete koşup, her işe hazır bulunan. * Vaktiyle vezirlerin yanında giden asker. ◊ Irak, uzak, baid. * Garip, yalnız, kimsesiz.
  • satit : Ses. * Topluluk, cemaat.
  • satl : Kova, tas, küçük leğen.
  • satr : (C.: Sutur) Satır. Yazı sırası.
  • şatr : Taraf, cihet, yön.
  • satranç : 32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur.
  • şatrenc : Satranç oyunu.
  • satt : Cemaat, topluluk. * Cesediyle tokuşmak. * Kovmak, def'etmek. * Zor bir işe giriftar etmek.
  • şatt : Irmak kenarı.
  • satur : (C.: Sevâtir) Satır, büyük bıçak. ◊ Satır.
  • satv : Yürürken sıçramak.
  • satvet : Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek. * Zorluluk.
  • saud : İnişli ve yokuşlu yer.
  • saur : Ocak. Fırın.
  • saut : Enfiye gibi burna çekilen ilâçlar.
  • sav : Vatan. * Niyyet.
  • sav' : Perâkende etmek, dağıtmak, parça parça yapmak.
  • savab : Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.
  • savab-nüma : f. Doğruyu gösteren.
  • savabdide : f. Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş.
  • savafik : Havadis. * Yeni meydana gelen şeyler.
  • savaik : Saikalar, yıldırımlar.
  • savalic : Cirit oynanan eğri sopalar.
  • savarif : (Sârife. C.) Değişmeler. Değişiklikler.
  • savarim : (Sârım. C.) Keskin kılıçlar.
  • savat : (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar. * Derede hayvanlara su içirilen yer.
  • savb : Taraf, cihet, yön. * Dökülmek, nüzul etmek. * Savab. Doğruluk, dürüstlük.
  • savb-i âlî : Yüksek taraf.
  • saver : Eğri boyunlu olmak.
  • savg : Batmak, * Kuyumculuk yapmak.
  • savh : Yarmak. * Ayırmak. * İşitmek, duymak.
  • savi : Kuru, yâbis.
  • şavk : Işık, parıltı. * Şevk.
  • savl : Saldırma, atılma. Saldırış, atılış.
  • savlec : Misk. * Gümüş.
  • savlecan : (C.: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa.
  • savlet : Saldırma. Ani ve şiddetli atılış.
  • savm : Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men'etmek suretiyle yapılan ibâdet.
  • savmaa : (Savmea) (C.: Savâmi') İbadet yeri, hususan Yahudilerin ibadet ettikleri yer. * Hücre.
  • savn : Koruma, muhafaza, sıyanet.
  • savr : (C.: Savâri) Hamle yapmak. * Parçalamak, pâre pâre etmek. * Bir yerde toplanmış küçük hurma ağaçları.
  • savre : Uyuza benzer bir hastalık.
  • savt : Ses. Bağırmak. ◊ (C.: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç. * Bir şeyi diğerine karıştırmak.
  • şavt : (C.: Eşvât) Atın yelmesi ve sıçraması. * Bir tur. * İşin bir kısmı. * Sesin gidebileceği mesafe.
  • savtal : Havuç cinsinden çöğender adı verilen bir bitki.
  • savvag : Kuyumcu.
  • savvane : (C.: Savân) Bir cins çakmak taşı.
  • say' : Suyun akması.
  • say'ariyye : Boyunda olan işaret.
  • sayadid : Belâ. * Zahmet, meşakkat.
  • sayakile : (Saykal. C.) Cilâ yapanlar, cilâcılar. * Cilâ âletleri.
  • şayan : f. Münasib, lâyık, yaraşır.
  • şayan-i temaşa : f. Görülmeğe değer olan.
  • şayanter : f. Daha lâyık, çok lâyık. Elyak.
  • sayarif : (Sayrefî. C.) Sarraflar. * Kurnaz ve işini bilir kimseler.
  • sayasi : (Sisâ. C.) Dağın uçları. * Herhangi bir şeyin asılları. * Çulha tarakları. * Muhkem ve yüksek kaleler.
  • sayb : İnmek.
  • sayd : Av. Avlanmak, sayda gitmek, ava gitmek.
  • sayda' : Çömlek yapılan toprak. * Kaba ve galiz yer. * Belde ismi.
  • saydani : Bir küçük canlı. * Tilki. * Mülk.
  • saydelan : (C.: Sayâdile) Boncuk ve hırdavat satan çerçi.
  • saydelanî : Boncukçu, çerçi.
  • saydele : Eczahane.
  • saydelî : Eczacı.
  • saydenani : Bir küçük canlı.
  • saydgâh : f. Av yeri.
  • saydger : f. Avcı. Sayyad.
  • saye : (C.: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş. ◊ f. Gölge. * Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. * Muavenet, yardım.
  • saye- zar : f. Gölgelik.
  • saye-dar : f. Gölge eden, gölgesi olan, gölgeli. * Sâhip çıkan, koruyan, himâye eden.
  • saye-endaz : f. Gölge salan. * Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan.
  • saye-gâh : f. Gölgeli yer. Gölgelik.
  • saye-güster : f. Gölge eden. * Koruyan, muhafaza ve himaye eden.
  • saye-nişin : f. Gölgede oturan. * Bir şeyin gölgesine sığınan. Korunan, himaye gören.
  • sayed : Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek.
  • sayehan : Çağırmak.
  • şayeste : f. Şayan, uygun, yaraşır, lâyık. * Nümune.
  • şayestegî : f. Uygunluk, liyâkat.
  • şayet : f. ('Lâyık, yaraşır, şâyân' mânâsına gelen 'Şâyesten' mastarından) Şart veya ihtimal gösterir: 'Eğer, belki, olur ki' gibi.
  • sayf : Yaz, yaz mevsimi.
  • sayfî : Yaza ait. Yaz mevsimiyle alâkalı.
  • sayfiye : Yazlık. Gezinecek ve yazın yaşanacak yer.
  • sayfufet : Udûl etmek. Yoldan çıkmak, vazgeçmek.
  • şaygan : f. Uygun, lâyık, münâsib, sezâ. * Bol, çok, mebzul.
  • şayganî : f. Çokluk, bolluk, mebzuliyet. * Münasiblik, lâyıklık, uygunluk.
  • sayh(a) : (C.: Siyâh) Çağırış. Çığlık. Feryad. Nâra. * Azab, eziyet.
  • sayhed : Uzun.
  • sayhud : Çok sıcak olan gün.
  • şayi' : (Şüyu'. dan) Duyulmuş, işitilmiş, şüyu' bulmuş, herkesçe bilinmiş. * Ortaklar arasında taksim olunmamış müşterek hisse.
  • şayia : (Şuyu'. dan) Yayılmış haber, mütevatir. Söylenti.
  • şayib(e) : (C.: Şevâyib) Ayıp. Noksan. * Pis, murdar. * Saçı ve sakalı beyazlamış olan kimse.
  • sayibe : (C.: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve. * 'Ümm-ül bahire' adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü More…
  • sayide : f. Eskimiş, yıpranmış. * Ezilmiş, sürülmüş.
  • sayife : (C.: Sayifât) Ufak, yumuşak kum.
  • şayife : Dişleri fazla olan kimse. (Müe: şefvâ)
  • şayik : Nefsi bir şeye yönelen.
  • sayil : Alında olan beyazlık. * Burun kamışı.
  • sayime : (C.: Sevâyim) Yılın ekserinde yabanda yürüyen davar.
  • sayir : Bakan, seyreden. Seyredici.
  • sayis : (Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü.
  • sayis-hane : f. Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan.
  • sayk : (Bak: Sıyk)
  • şayk : Dağ, cebel.
  • saykal : Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan. * Kılıç bileyen.
  • saykal vurmak : Cilâ vurmak, parlatmak.
  • saykalzede : f. Cilâlı. Cilâlanmış.
  • saykalzen : f. Yaldızcı.
  • saylem : Zorluk, meşakkat.
  • sayref : (C.: Seyârif) Sarraf. * İşini, çıkarını, hesabını bilir, kurnaz kimse.
  • sayrefî : (C.: Sayârife) Sarraf.
  • sayrem : Bir lokma yemek.
  • sayruret : (Sayr. dan) Bir hâlden diğer hâle intikal etmek. Bir şeyin bir şeye dönmesi. * Olmak, edilmek. * Vücud, kevn.
  • saysa : Ham hurma çekirdeği. * İçi boş olan hanzal tanesi.
  • sayyad : Avcı, avcılık yapan.
  • sayyad-i bî-insaf : f. İnsafsız avcı.
  • sayyag : (Sıyâgat. dan) Kuyumcu.
  • sayyere : (Sayruretin fiili) Oldu, olur (meâlinde).
  • sayyib : Yağmur veren bulut.
  • sayyihanî : Medine hurmalarından bir cins.
  • sayyur : Bir işin âkibeti, sonu, neticesi, serencâmı. * Akıl, fikir.
  • saz : f. Kamış. * Bir çalgı âleti. * Takım, silâh, edevat. * Ustalık. * At takımı. * Düzen, tertip, sıra. * Öğrenme. * Kuvvet, kudret. * Menfaat. * Benzer, misil, eş. * Hile. ◊ f. More…
  • şaz : (Bak: şazz)
  • sazec : (C.: Sevâzic) Sâde, basit.
  • sazende : (C.: Sâzendegân) f. Çalgıcı. * Düzenleyici, yapıcı.
  • sazî : f. Düzenleyicilik, yapıcılık.
  • şazib : (C.: Şüzeb) Zayıf, ince belli davar. * Katı yer, sert arazi. ◊ Vatanından başka bir tarafa giden kimse.
  • şaziyye : (C.: Şezâyâ) Kavis, yay. * Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça. * Kırılan kemikten meydana gelen parçalar. * İncik kemiği.
  • sazkâr : f. Uygun, muvafık.
  • sazkârî : f. Uygunluk, muvafakat.
  • şazz : (Şâzze) Kaide hârici olan. Umumi nizamdan ayrılmış olan, müstesna bulunan.
  • se : Kur'an alfabesinin dördüncü harfidir. Ebced hesabında 500 sayısının karşılığıdır. ◊ f. Üç.
  • se'b : Tuluk. * Genişletmek. * Boğmak.
  • se'bül : (C.: Sevâbil) Aş havucu. * Pirinç, buğday, nohut, mercimek.
  • se'd : Zayıf yağan yağmur. * Yaz gecelerinde olan rutubet. * Boğaz ıslatan her cins nesne.
  • se'met : Kederli olmak. Melül olmak. * Bıkmak, usanmak.
  • şe'n : İş, yeni olan hal. * Şan. * Tavır. * Hâdise. * Vâkıa. * Kasdetmek. * Emr ü hal. * Tıb: Baştan göze gelen kan damarı. Baştan kaşa, kaştdan göze kan getiren iki damar ismi. * Fls: Bir şeyin More…
  • se'r : İntikam, öç almak. * Kin. * Kısas etmek.
  • se'se' : Defetmek, kovmak.
  • se'see : Suya kandırmak.
  • se'sem : Kara abnus ağacı.
  • se't : Boğmak.
  • se'te : (C.: Set) Kara balçık.
  • se'v : Niyet. * Vatan. * Çekişme, kavga, niza.
  • şe'v : Geçmek, takaddüm eylemek. * Son, nihayet. * Devenin yuları. * Zembil. * Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak. * Kaygan.
  • şe'z (şe's) : Kaba ve katı.
  • se-pa : f. Üç ayaklı. Sehpâ.
  • sea : Güç, iktidar.
  • şea' : Dağılıp parçalanmak.
  • seab : (C.: Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar.
  • seabib : (Su'bub. C.) Saf su akan yerler. ◊ Salya.
  • şeabib : (Şü'bub. C.) (Bak: Şü'bub)
  • seabin : (Su'bân. C.) Büyük yılanlar, ejderhalar.
  • seaf : Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir. * Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.
  • şeaf : Hırs. * Mübâlağa. * Kalbin aşktan yanması.
  • şeafe : (C.: Şüuf-Şiâf-Şeafât) Dağ başı. * Her nesnenin âlâsı ve üstü.
  • şeair : (Şiâr. C.) Âdetler, İslâm işaretleri. İslâmlara ait kaideler.
  • şeal : Davar kuyruğunun beyazlığı.
  • sealil : (Sü'lul. C.) Memeler. * Vücudda meydana gelen siğiller.
  • seam : Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • şeamat : (Şeâmet. C.) Uğursuzluklar, şeâmetler.
  • şeamet : Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık.
  • şeanla' : Uzun, tavil.
  • searir : Bir ot cinsi. * Burun içinde olan yarık.
  • şearir : Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez. * Her yöne dağılmak.
  • şeas : Toz. * Tozlu olmak. * Yayılmak, münteşir olmak. * Dirilmek.
  • seat : Kokmak.
  • şeayir : (Şâire. C.) Hac için hazırlanan nişanlı kurbanlar. Şâireler. Safâ. Merve, Mina ve Arafat gibi, menâsik-i haccın edâ edilecek yerleri ve dinin alâmetleri. Menâsik ve âyin rüsumu.
  • şeb : f. Gece, karanlık.
  • seb' : İçmek için şarap satın almak. * Yakmak. * Bir kimseyi değnek veya kamçı ile dövmek. ◊ Yırtmak. * Parçalamak. * Kahretmek. * Sökmek. ◊ (Seb'a) Yedi.(7)
  • şeb'an : Karnı doymuş, tok. * Emin.
  • seb'în : Yetmiş.
  • seb'îne merre : Yetmiş defa.
  • seb'ûn : (Bak: Seb'în)
  • şeb-i firkat : f. Ayrılık gecesi, firkat karanlığı.
  • şeb-i yelda : f. En uzun gece.
  • şebaat : Dolgunluk, tokluk.
  • şebab : (Şebibe) Gençlik. * Yiğit, civan. * Gençler.
  • şebabane : f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
  • şebabiyet : Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
  • şebah : (C.: Eşbâh) Cüsse, cisim, ceset. Şahıs. Karaltı.
  • sebahat : (Bak: Sibâhat)
  • şebahet : Benzeme, benzeyiş.
  • sebaik : (Sebika. C.) Eritilip kalıplara dökülmüş mâdenler. Külçeler.
  • sebak : (C.: Esbâk) Ders. * Yarış. * Koşu yapanların aralarında koydukları ödül.
  • şebak : Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak. * Koyu karanlık.
  • sebak-âmuz : f. Ders arkadaşı.
  • sebak-daş : f. Ders arkadaşı.
  • sebak-gâh : f. Ders öğrenilen yer. Mekteb, medrese.
  • sebak-hân : f. Ders okuyan, talebe.
  • şebaket : Kafes veya ağ gibi örülme.
  • şebam : Anasını emmesin diye kuzu ve oğlak ağzına takılan ağaç ağızlık. * Araptan bir kabile.
  • şebaman : Paça bağı.
  • şeban : (şeb. C.) f. Geceler.
  • şebane : f. Geceye ait. Gece ile alâkalı. Gece vakti olan. Gecelik.
  • şebangah : f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer.
  • şebanruz : f. 24 saatlik zaman. 'Gece gündüz'.
  • sebat : Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak. * Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak. * Bir meslekte, meşru bir More…
  • şebat : (C.: şebâ-şebevât) Tezlik, çabukluk. * Cihet, yön, taraf.
  • sebata : Saçın kıvırcık olmayıp sarkık olması.
  • sebatî : Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma.
  • sebatkâr : f. Sağlam, yerinden oynamaz. * Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan.
  • sebaya : (Sebbî. C.) Harbde esir düşenler.
  • sebb : Küfür, küfran. Sövüp saymak.
  • şebb : Meşhur taş. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
  • sebbab : (Sebb. den) Çok küfür eden. Küfürbaz.
  • sebbabe : Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.
  • sebbabegezâ : f. Şaşarak parmağını ısıran.
  • sebbah : (Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü. * Yüzgeç.
  • sebbahe : Yüzücü kuşlar sınıfı.
  • sebbak : Eritip kalıba döken, eritici.
  • şebbake : (C.: şebâbik) Birbirine girmiş nesne.
  • şebbe : Genç kadın.
  • sebbetmek : Söğmek, sövüp saymak.
  • sebc : (C.: Esbâc) Orta vasat.
  • sebca' : (C.: Sübuc) Karnı büyük olan kadın. (Müz: Esbec)
  • sebe : Yaşlılıktan dolayı bunamak.
  • şebe : Bakırla çinko madeninden yapılan pirinç. * Benzeme, müşabehet.
  • sebe' : (Sebâ) Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın mucizesi sonunda imana gelen ve onunla evlenen Belkıs'ın Yemen'de hükmü altında bulundurduğu mâmur şehrinin ismi. * Bir Arab kavminin More…
  • sebe' suresi : Kur'an-ı Kerim'in 34. Suresi olup Mekkîdir.
  • sebeb : Vâsıta. Âlet. * Alâka. * Bahane. * Edb: Harekeli bir harf ile sâkin bir harften veya iki harekeli harften meydana gelen parça. (Bak: Esbab, Esbabperest)
  • şebeb : Üç yaşına girip dişleri tamamlanmış olan sığır.
  • sebebiyet : İcab ettirme, sebep olma.
  • şebec : Ovanın ve sahranın bir miktarı.
  • sebed : Sepet. * Az saç, kıl. Başta az tüy olması.
  • şebefruz : (Şeb-efruz) f. Gece vakti ışık veren. Geceyi aydınlatan.
  • şebeh : (Şibih) Benzer, nazir, benzeyen şey. * Bakır ile çinkodan karıştırılıp yapılan pirinç madeni. ◊ (C.: Eşbâh) Karaltı. * Şahıs. * Ceset.
  • sebehlel : Bâtıl, boş, abes.
  • şebeke (şebike) : Balık ağı. * Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Kafes şeklinde olan yer. * Hüviyet sureti. * Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı. * Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular. More…
  • sebel : Tıb: Bulanık görme hastalığı. * Göze inen perde. * Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur. * Buğday başı.
  • sebele : Bıyık.
  • şebem : Soğukluk.
  • şebengiz : (Şeb-engiz) f. Yarasa kuşu.
  • sebenta : Çeri, öncü. * Ayı.
  • sebet : Kıvırcık olmayan saç. ◊ Hüccet, delil.
  • şebet : (Bak: şâbet)
  • sebete : (C.: Sebât) Ot, nebat, bitki. * Otu çok olan yer.
  • sebg (sübug) : Nimet bolluğu. * Olgunlaşmak, kemâle yetişmek. Tamam olmak.
  • şebgerd : (şeb-gerd) f. Gece dolaşan kol. Bekçi. * Ay, kamer.
  • şebgir : (Şeb-gir) f. Geceleyin uyumayan. * Sabah vakti. * Gece giden kervan.
  • şebgun : f. 'Gece renkli' Kara, siyah.
  • sebh : Atın seğirtmesi. * Sür'atle gitmek. * Maaşında tasarruf etmek. * Suda yüzme. ◊ Genişlik. * Hafiflik.
  • şebh : Çekmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. ◊ Süt sağarken çıkan ses.
  • sebha : Ot yetişmeyen yer. * Şap taşının çıktığı yer. * Tuzla
  • sebhale : Sübhânallah demek.
  • şebhan : f. Geceleyin öten bir cins bülbül. ◊ Uzun, tavil.
  • şebhiz : (C.: Şebhizân) f. Geceleri uyanıp kalkarak iş gören.
  • şebhun : (Şeb-hun) f. Gece baskını.
  • sebi : (C.: Sebâyâ) Savaşta esir düşen kimse.
  • şebib : Bıçak üstüne sürçmek.
  • sebibe : (C.: Sebâib) Atın alın kılı, yele ve kuyruğu. * İnce keten bezi parçası.
  • şebibe : Gençlik. Yiğitlik.
  • sebic(e) : Yatık veya sekik adı verilen, ağzı dar şarap testisi. * Gecelik.
  • sebid : Başa yağ sürmeyi terketmek.
  • sebih : Kuş yeleğinin kopup düşeni. * Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp eğirmek için koydukları bez parçası.
  • şebih : (Şibh. den) Benzer, benzeyen, mümasil, nazir.
  • sebiha : Gecelik. Geceleyin giyilen elbise.
  • şebihun : f. Gece baskını. Şebhun.
  • sebike : Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya gümüş. * Hafif, küçük.
  • şebike : f. Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Balık ağı. * Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Bak: Şebeke)
  • sebil : Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan yer.
  • sebilhane : f. Sebil olarak su dağıtılan yer.
  • sebilullah : Allah (C.C.) yolu. Karşılıksız. Allah rızası.
  • sebin : Bir dağın adı.
  • sebir : Suret. * Renk. * Asıl. * Heyet.
  • şebistan : f. Yatak odası. * Harem dairesi. * Gece ibadetine mahsus oda.
  • sebit : Aklın sabit olması, aklın durması.
  • şebit : Bahadır, kahraman, yiğit.
  • sebk : İleri geçme, ilerleme. Öne göçme. * Vâki olma. * Koşuda kazanan hayvan. ◊ Bir şeyi eritme. Kalıba dökme. * Edb: İbarenin tarz ve terkibi.
  • şebk : Karıştırmak.
  • sebkat : Geçmek, ilerlemek.
  • sebla' : Uzun kirpikli göz.
  • seblet : (C.: Sibâl) Bıyık.
  • şebnem : f. Çiğ. Rutubet. Gece nemi. Neda.
  • şebpere : f. Yarasa.
  • şebperest : (Şeb-perest) f. Geceye ve rü'yaya ve uykuya fazla kıymet veren.
  • sebr : Denemek, imtihan. * Yara, kuyu vesâirenin derinliğini anlamak için yoklamak. ◊ Men'etmek, engel olmak. * Helâk etmek. * Hapsetmek.
  • şebr : Karışlamak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Ücret. * Kira.
  • sebre : (C.: Seberât) Pek soğuk olan erken vakit.
  • şebreng : f. 'Gece renginde olan' Siyah, kara.
  • şebrev : (Şeb-rev) f. Gece giden. Karanlıkta yürüyen. Gece yolculuğu eden.
  • sebseb : (C.: Sebâsib) Issız büyük çöl. * Kâfirlerin bayramı.
  • sebt : (C.: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek. * Boyun vurmak. * Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü. * Cumartesi günü. * Şaşırmak, hayrette kalmak. * Çok zeki, dâhiye. * Başı tıraş etmek. More…
  • şebtab : (Şeb-tâb) f. Ateş böceği.
  • sebtane : Tüfek.
  • sebtel : Satıl adı verilen kab. (At bakıcıları onunla davara su verirler.) * Susak. (Pınarlarda su içilir.) ◊ Ot tohumundan bir tohum. ◊ Çürük yumurta.
  • sebu : f. Testi.
  • sebu' : (C.: Sebâ') Yırtıcı hayvan. Canavar.
  • sebuçe : f. Küçük testi. * Küçük kap.
  • sebuh : (Sibh. den) Yüzgeç.
  • sebuha : Mekke şehri.
  • sebuiye : Yırtıcıya mensub, canavarlıkla ilgili.
  • sebuiyet : Yırtıcılık, parçalayıcılık. Yırtıcı hayvanın fıtri hassası.
  • sebük : f. Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan.
  • sebük-endiş : f. Derin düşünmeyen, sathi düşünen.
  • sebük-inân : f. Çabuk koşan.
  • sebükbâr : f. Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. * Derdi, düşüncesi olmayan.
  • sebükhîz : f. Çabuk kalkan, hareket eden.
  • sebükî : f. Hafiflik.
  • sebükmağz : f. Hafif beyinli, düşüncesiz. Ahmak. Akılsız.
  • sebükmâye : f. İtibarsız, değersiz, kıymetsiz.
  • sebükmizac : f. Hafif mizaçlı.
  • sebükre'y : f. Düşüncesiz, hafif fikirli.
  • sebükrev : f. Çabuk giden.
  • sebükruh : f. Hafif ruhlu. * Zarif ve şen olan. Hoşa giden, hoş sohbet. * Mc: Lâübâli.
  • sebükser : (C.: Sebükserân) f. Hafif düşünceli. * Sefih, aşağılık.
  • şebur : Boru.
  • seby : Harpte esir alınma. * Uzaklaştırma. * Bir yerden başka bir yere sürüp giderme.
  • sebz : f. Yeşil, yeşil renkli.
  • sebzevat : f. Yeşil bitkiler, yeşil nebatlar.
  • sebzezar : f. Çayırlık, çimenlik, yeşillik. * Bostan, sebze tarlası.
  • sebzfam : f. Yeşil renkli.
  • sebzin : .f Rengi yeşil. Yeşil renkli.
  • şebzindedar : (Şeb-zindedâr) f. Geceleri çalışan, gece vakti işle meşgul olan. * Gece bekçisi. * Geceleri uyumayıp ibadet eden.
  • sebzpuş : f. Yeşil elbiseli, yeşil örtülü.
  • sec' : (C.: Escâ-Esâci) Kumru sesi. * Kafiyeli söz.
  • sec'a : Kuşların cıvıltısı gibi olan ses. * Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli yazı.
  • seca' : Yarasa.
  • secaât : Kuşların ötüşleri, sec'aları. * Nesir halindeki yazının kafiyeleri.
  • şecaat : Yiğitlik, cesurluk. Korkulu anda kalb kuvveti ile cesaretini muhafaza etme.
  • secah : Letafet, güzellik. Rıfk. Adl. * Yumuşak yer.
  • secahat : Mülâyemet, rıfk. Cemalin tenasüp içindeki kemali.
  • secavend : f. Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.
  • secaya : (Seciye. C.) Karakterler, huylar, seciyeler, ahlâk ve tabiatlar.
  • şecb : Helak etmek, mahvetmek. * Kederlenmek, tasalı olmak.
  • secc : (Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su akmak. ◊ Gayet ince olan nesne. * Duvar sıvamak. * Hoş kokulu nesne ezmek.
  • şecc : Baş yarma ve yarılma. * Geminin, denizi yararak yol alması.
  • seccac : Çağlayan. Şarıltı ile akan. ◊ Suyu çok olan süt.
  • seccade : Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
  • seccan : (Sicn. den) Gardiyan, zindancı, hapishane memuru.
  • şeccat : (şecce. C.) Yüzde ve başta meydana gelen yaralar.
  • şecce : Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara.
  • secde : Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak More…
  • secde suresi : Kur'an-ı Kerim'in 32. Suresidir. Mekkîdir.
  • secdegâh : f. Namaz kılınıp secde edilecek yer. İbadet yapılacak yer.
  • secdeteyn : Birbiri arkası yapılan iki secde.
  • şecea : Küt ve kötürüm kimseler.
  • şeceb : Hüzün ve gussalı olma.
  • secec : Dökülmüş su.
  • secede : (Sâcid. C.) Secde edenler.
  • secel : Genişlik, vüs'at. * Büyüklük, azamet.
  • şecen : (C.: Eşcân-şücun) Dal, budak, kol. * Hâcet, ihtiyaç. * Keder, hüzün.
  • secencel : (Secencele) Ayna.
  • secer : Yassı ve enli.
  • şecer(e) : Ağaç. Kütük. * Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.
  • şecerât : (şecere. C.) şecereler.
  • şeceristan : f. Orman, ağaçlık yer, koruluk.
  • seces : Bozuk ve bulanık su.
  • secfan : Ev önünde olan perdenin iki kanadı.
  • sech : Tırmalama. * Bir şeyin kabuğunu veya derisini soyup sıyırma.
  • seci' : Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara 'Seci'-i mukayyed' More…
  • şeci' : Kahraman. Yiğit. Şecaatli.
  • şecib : Helâk olan, mahvolan.
  • secic : Asan, kolay. * Yumuşak yer. ◊ Su sesi.
  • secif : Perde, setre. * Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.
  • seciha : Tabiat. * Miktar.
  • secil : Uzun, tavil.
  • secile : Büyük kova. * Dökülmüş su.
  • secir : Posa. ◊ Dost.
  • şecir : Küçük ve kısa ağaç.
  • secis : Yılın ve zamanın sonu.
  • seciye : Huy, karakter. Huy güzelliği. Ahlâk durumu.
  • secl : (Sicâl) İçi su dolu kova.
  • secla' : Karnı büyük kadın. (Müz: Escel) * Her büyük cisim. ◊ Emziği uzun dişi deve.
  • şecn : (C.: Şücun) Dere içinde ağaçlar arasında olan yol.
  • secr : Kızdırmak. * Doldurmak. * İnleyerek çağırmak.
  • şecr : İki çenenin arası. * Harcamak, sarfetmek. * Tarh etmek, kovmak.
  • şecra' : Meşelik.
  • secsec : Ne yumuşak ne sert olan yer.
  • secur : Tennur kızdırılan nesne.
  • şecv : Gam, gussa. Keder. * Tezyin-i savt. Yâni sesi güzelleştirmek.
  • şecze : Zayıf yağan yağmur.
  • seda : Çiy denilen yaşlık, kırağı. ◊ (Bak: Sadâ)
  • seda' : (C.: Esdiye) Bezin hatâsı.
  • sedacet : Sâdelik.
  • sedad : İstikamet ve kasd. * Haklı ve doğru şey. * Akıl.
  • şedaid : (Şedâyid) Afât. Meşakkatli haller. Şiddetli musibetler.
  • sedail : (Sedil. C.) Askılar. Perdeler. Zarlar. Örtüler.
  • şedak : Ağızın her iki yanının geniş olması.
  • şedaka : Çok konuşan kadın.
  • sedane : Etlilik, semizlik, besililik.
  • şedar : Sözü şiir ile kesme. * Hayvan bağlanan yer.
  • sedare : Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek.
  • sedaya : (Sedâ. C.) Memeler.
  • sedc : Yalan.
  • sedd : Tıkamak, kapamak, mâni olmak. * Baraj. * Perde, Mânia. * Rıhtım. * Set, tümsek.
  • şedd : Sıkı bağlama, sıkı bağlanma, sıkma. * Tasvir.
  • seddad : Tıpa. Şişe tıpası. * Tampon.
  • şeddad : Kâfir. * Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani More…
  • şeddadane : f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
  • şeddadî : Çok büyük ve sağlam yapı.
  • şedde : Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret. ( $ ) * Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak. ◊ More…
  • şede : Çok hırslı olmak.
  • sedef : Karanlık ve aydınlığın karışması. * Gece ve sabah. * Sabahın evveli. ◊ (Bak: Sadef)
  • şedef : (C.: Şüduf) Her nesnenin şahsı.
  • sedel : (C.: Südul-Esdâl-Esdül) Bir kuş adı. * Örtmek, setretmek.
  • sedem : Hüzün, keder, tasa. * Nedâmet, pişmanlık.
  • seden : (Sedâne) Hizmet.
  • sedene : (Sâdin. C.) Kapıcılar. Perdedarlar. Kâbe-i Mükerremenin kapıcıları.
  • sedg : Baş yarığı. * Baş yarma.
  • sedh : Döşemek. * Uçuk hastalığı. * Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak. * Deve çökertmek. * Kırba doldurmak.
  • şedh : Baş yarmak. * Kırmak. * Atın yüzünde beyazlığın çok olması. ◊ Tembel olmak.
  • sedid : Doğru. Yanlış ve yalan olmayan. * Müstakil. * Muhkem. Metin.
  • şedid(e) : Sert, sıkı, şiddetli. * Musibet, belâ. * Tecvidde: Rahve harflerinin zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali.
  • sedif : Deve hörgücü. * Her canlının sırtı.
  • sedil : (C.: Sedâil) Askı. Perde. Örtü. Zar.
  • sedin : Semiz, besili, etli ve cüsseli kimse.
  • sedir : Köşk. * Nehir. * Karyola. * Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.
  • sedk : Lâzım olmak, icab etmek, lüzum.
  • şedkam : Geniş, vâsi.
  • sedl : İrsal etmek, göndermek, yollamak.
  • sedm : Dik fışkıran su.
  • sedn : Vücut organlarının anormal biçimde gelişmesi. ◊ Tapınak. * Puthane.
  • sedr : Tenbel olmak. * İrsal, gönderme. * Gözü hareket ettirmek.
  • sedum : Peygamber Lut Aleyhisselâm'ın kavminin şehri.
  • sedv : El uzatmak.
  • şedv : 'Irlamak; teganni ve terennüm.'
  • sedy : Meme.
  • sedya' : Büyük memeli kadın.
  • seele : (Sâil. C.) Dilenciler.
  • sef' : Alâmet. İşaret. * Yandırmak. * Kara etmek. * Çekmek.
  • şef' : Çift. * Kurban bayramı günü. * Namazların her iki rek'atı demektir. Dört rek'atlı bir namazın evvelki iki rek'atında Şef'-i evvel, diğer iki rek'atına da Şef'-i More…
  • şefa : Kenar, taraf, uç.
  • sefa' : Buğday başının kılçığı. * Orak. * Kuyu içinden çıkan toprak.
  • şefaat : Şefaat etmek. Af için vesile olmak. * Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber More…
  • şefaceref : (Şefâcürf) Yar üstü. Uçurum kenarı.
  • şefafet : Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma.
  • sefahet : (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.
  • sefain : (Sefine. C.) Gemiler.
  • şefak : Korku, havf.
  • sefaka : Katılık. * Sıklık.
  • şefakat : Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip acımak, sevmek.
  • sefalet : Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
  • şefan : Yağmurlu soğuk rüzgâr.
  • sefare : Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek.
  • sefaret : Sefirlik, elçilik.
  • sefarethane : f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
  • sefaric : (Sefercel. C.) Ayvalar.
  • şefaric : Bir cins helva.
  • sefasif : (Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar.
  • şefaşif : Çok susamak.
  • sefat : (C.: Esfât) Sele, sepet. * Ağaç veya balık pulu.
  • sefe : Kepek.
  • şefe : f. Dudak. * Kenar.
  • sefeh : Akılsızlık.
  • şefeka : Esirgemek, korumak.
  • sefele : (Sâfil. C.) Alçak kimseler. Aşağı kimseler. Alçaklar.
  • şefellec : Burun delikleri büyük, dudakları yumru kalın ve sarkık olan adam. * Ferci vasi avret.
  • sefen : Nasır. * Sertlik, katılık, huşunet.
  • sefenc : Yeyni, hafif.
  • sefer : Yolculuk. * Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali. * Def'a, kerre. * Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek. (Bak: Mukim) ◊ (Safer) Arabi ayların ikincisinin ismi.
  • seferber : f. Harbe hazırlık hali. * Sefere hazırlık içinde olan asker ve bu askerin durumu.
  • sefercel : (C.: Sefâric) Ayva.
  • sefere : Yazıcılar.
  • sefergüzin : f. Yolculuk yapan, seyahat eden.
  • seferî : Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı. * Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden More…
  • şefetan : İki dudak.
  • şefeteyn : İki dudak.
  • şefevat : (şefe. C.) Dudaklar. * Kenarlar.
  • şefevî : (Şefeviye) Dudağa ait. Dudakla alâkalı.
  • seff : Dokumak. * Yapmak. * Ahzetmek, almak. * Toz haline getirilmiş ilâç. * İlâcı toz haline getirme.
  • şeff : Yünden yapılan çok ince elbise.
  • şeffaf : Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.
  • seffah : Cömert, eliaçık, civanmerd. * Güzel konuşan, hatip. * Kan dökücü, gaddar.
  • seffak : (Sefk. den) Kan döken, kan dökücü.
  • seffud : (C.: Sefafid) Kebap pişirilen demir.
  • sefh : (C.: Süfuh) Dağ eteği. * Su dökmek. * Kan dökmek.
  • sefi' : Şiddetle tutup çekme.
  • şefi' : Şefaatçı. Suçların affı için yardım eden.
  • sefid : (Sepid) f. Ak, beyaz.
  • sefidî : Beyazlık, aklık.
  • sefif : Deve beline çekilen kolan.
  • şefif : Soğuktan incinmek. * Soğuk.
  • sefih : Zevk ve eğlenceye düşkün. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan.
  • sefihan : Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval.
  • sefihane : f. Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak.
  • sefik : (C.: Sefâsik) Katı, şiddetli, şedid. * Sık dokunmuş bez.
  • şefik(a) : Şefkatli, esirgeyen. Rikkat sahibi. Merhametli.
  • şefikane : f. Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek.
  • sefil : Sefalet çeken, muhtaçlık içinde olan. Çok sıkıntıda bulunan. * Uslu huy sahibi.
  • sefile : Mc: Fâhişe. Namussuz kadın.
  • sefine : Gemi. * Çeşitli mevzulara dair kitap. * Göğün güney yarım küresinde bir burç adı.
  • sefir : Elçi. Bir devletten diğer devlete bazı işler için gönderilen memur. * Islık sesi.
  • sefit : Keremli, cömert kimse.
  • sefiyy : Saçılmış toprak. * Bulut.
  • sefk : Dökme, akıtma.
  • şefkat : Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak.
  • sefn : Keser. * Timsah derisi gibi olan sert deri. * Yutmak. * Kazık.
  • şefn : Akıllı ve zeyrek kişi.
  • sefne (sifne) : (C.: Sifen-Sifnât) Devenin çöktüğünde yere değen yerleri.
  • şefnin : Irak diyarında ve karga büyüklüğünde olan bir kuş.
  • sefr : Ev süpürmek. * Yüzünü açmak. * Yazı yazmak. * Islâh etmek, düzeltmek. ◊ Arslan. * Deve ferci. * Eyer kuskunu. * Yavaş yürüyen deve.
  • sefsaf : (C.: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş. * Un elerken elekten kalkan toz.
  • şefşaf : Soğuk yumuşak rüzgâr.
  • şefşef : Yaramaz huylu. * Titremek.
  • sefsefe : Nişasta, un gibi şeyleri eleme.
  • şefşefe : Zayıflatmak. * Hareket ettirmek, depretmek. * Karışmak.
  • seft : Kabir üstüne koyulan taş. * Tabut.
  • şeft-alû : f. Yarık erik. Şeftali.
  • sefuf : İlâçlar, devâlar, mâcunlar.
  • sefuh : Dökülmüş su.
  • sefva' : Hızlı yürüyen katır.
  • sefy : Savurmak. Saçmak.
  • seg : f. Köpek, kelb.
  • sega' : Koyun ve keçi sesi.
  • segab : (C.: Sügbân) Kesmek. * Dere içinde yağmurdan biriken su. * İyi ve tatlı su. ◊ Açlık.
  • şegab : Çanak kırığını tamir eden. * Çanak yapan. ◊ Fitne uyandıran.
  • segabet : Açlık.
  • şegaf : Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri. * Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık. * Bir nesneyi çevirip kaplamak. ◊ Delicesine sevme.
  • şegafdâr : f. Delirtici.
  • şegal : f. Çakal.
  • segame : (C.: Sigâm) Beyaz çiçekli bir ot.
  • segar : (C.: Süğür) Ön dişler. * Ağız. (Dar geçit ağızlarına ve diğer yerlerin boş olan korku yerlerine de denir.) * Yaş hıyar.
  • segban : (Bak: Sekbân)
  • segil : Yaramaz huylu kimse. * Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse.
  • şegire : Çuvaldız.
  • segpeçe : f. Köpek yavrusu.
  • seha : (C.: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu. * Yarasa kuşu. ◊ Büyük cüsseli. Azim-ül cüsse. ◊ Cömertlik, el açıklığı.
  • şeha : f. Ey pâdişah! Ey şâh.
  • seha' : Tıb: Beyin zarı.
  • sehab : (C.: Sehâib) Bulut. * Karanlık. * Bulut gibi uçuşan böcekler. ◊ Çağırgan, gürültücü kişi.
  • şehab : Su ile karışmış süt. ◊ (Bak: şihab)
  • sehab-alud : f. Bulutlu.
  • sehabe : Tek bulut.
  • sehabî : Bulut ile alâkalı.
  • şehacir : Rahm.
  • şehadet : (Bak: şahadet)
  • şehadetnâme : (Bak: şahadetname)
  • sehah : Yumuşak ve sıcak yer.
  • sehaib : (Sehâbe. C.) Bulutlar.
  • sehale : Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları.
  • seham : Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler. * Sıcak esen rüzgâr. ◊ Yaş ağaç. * Demir.
  • şehamet : Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür'et. Bahadırlık. * Tez anlayışlı olmak. ◊ Yağlılık, semizlik, besililik.
  • şehametlû : Tar: İran Şahları hakkında ünvan olarak kullanılan bir tâbir idi.
  • sehane : Heyet. * Süs, ziynet. * Renk.
  • sehanet : Kalınlık. * Sıklık. * Katılık, peklik. ◊ Sıcaklık.
  • sehar : Bir havuç cinsi.
  • şehav : Açmak, feth.
  • sehavet : (Bak: Sahavet)
  • sehay : Nâme üstüne nesne bağlamak. * Keşf etmek. * Kabuk soymak.
  • sehaya : (Sehâ. C.) Beyin zarları.
  • şehazan : Karnı aç olan kimse.
  • sehb : Sahra, çöl. Düz yer. * Çok söylemek, çok konuşmak. ◊ Çekmek. * şiddetle yemek ve içmek.
  • sehba : Üç ayaklı küçük masa. * İdama mahkûm olanların idam edildiği üç ayaklı âlet.
  • şehba' : Kır renkte olan şey. * Kır katır, kır at. * Tam teçhizatlı asker birliği. * Pek kıtlık olan sene.
  • şehbal : (Bak: şahbal)
  • şehbaz : (Bak: şahbaz)
  • sehbel : Büyük, iri vücutlu, şişman deve. * Büyük ve geniş tuluk. * Büyük keler.
  • şehbender : Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanı idi.
  • şehbeyt : (Bak: şahbeyt)
  • sehc : Seyretmek. * Ezmek.
  • şehd : Bal. Gömeç balı, asel.
  • şehd-ab : (şehd-âbe) f. Bal şerbeti.
  • şehd-amiz : f. Bal gibi tatlı. Balla karışık.
  • şehd-kâm : f. Tadı damağında kalmış.
  • şehdanec : İncinin irisi ve iyisi. * Kendir otunun tohumu.
  • şehdere : Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız. * İsrafçı, müsrif. * Karnı büyük kimse.
  • sehef : Çok susamak.
  • sehek : Balık kokusu. * Demir pası. * Rüzgârın yerden savurduğu toprak. * Bir şeyin pis pis kokması.
  • sehem : (C.: Sihâm-Eshüm-Sehmân) Ok. * Nâsib.
  • seher : Tan. Sabah olmağa başladığı vakit. ◊ Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı.
  • sehergâh : f. Sabahlık. Sabah zamanı. Sabah vaktine âit.
  • seherhîz : f. Sabahları erken kalkan. Erkenci. * Sabahleyin esen.
  • şehevat : (şehvet. C.) şehvetler, nefsanî istekler, arzular.
  • şehevî : Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.
  • sehf : Maktulün can çekişirken olan ıztırabı, acısı.
  • sehh : Dökmek.
  • sehha' : (Sehh'ten mübalağa sigası) 'Çok dökücü' mânasına gelir.
  • sehhac : Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse.
  • sehhah : (Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne.
  • sehhar : (Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan. * Çok aldatıcı.
  • sehi : f. Düz, doğru. * Fidan gibi boy.
  • sehi-kamet : f. Düzgün boy.
  • şehic : Katır sesi. * Kuzgun avazı.
  • şehid : Şâhid olan. * Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman. Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah'ın rızasına eren. (Naklinde ve gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları More…
  • şehik : Hıçkırıkla içini çekme. * Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma. * Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.
  • sehil : Bükülmemiş iplik. * Bir kat bükülmüş iplik. * İpliği bir kat olan bez. * Eşeğin göğsünden gelen hırıltı.
  • sehim : Hisse sâhibi. Hissedar.
  • şehim(e) : (Şehamet. den) Şehametli, kurnaz ve akıllı yiğit.
  • sehin : Altı görünmeyen sık ve kalın nesne.
  • sehine : Bulamaç aşı.
  • şehir : Meşhur. Şeref ve şan sahibi. * Alemlerce meşhur, Resul-ü Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
  • şehiy (e) : (Şehvet. den) İştahlandırıcı. İsteklendiren, istek uyandıran.
  • şehka : Hıçkırık. Keskin çığlık.
  • sehl : (C.: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise. * Nakit, para. nakit akçe. * İpliği bir kat bükmek. * Ezmek. * Dövmek. ◊ Kolay. * Toprağı yumuşak düz yer. * Sâde. ◊ Yere More…
  • şehl : Gözün siyahının maviye yakın olması. * Koyun gözü.
  • şehla : Elâ göz. Koyu mavi göz. Tatlı şaşı. * Mc: Çok güzel.
  • şehleb : Uzun boylu.
  • sehlen : Kolaylıkla, kolay surette.
  • şehlevend : f. Boylu boslu, güzel genç.
  • sehlter : f. En kolay, çok kolay.
  • sehm : Ok. * Hisse. nasib * Kısım. * Hazine geliri. * Korku, dehşet. * Hazz. * Yay. ◊ f. Dehşet, korku.
  • şehm : Korku.
  • sehm-gin : f. Korkunç, korkulu.
  • sehm-nâk : f. Korkunç, korkulu.
  • sehma' : Dübür, mak'ad, kıç. * Ağaç.
  • sehme : Karalık, siyahlık.
  • sehna' : Heyet. * Suret.
  • şehname : f. İran Şairi Firdevsî'nin destan şeklindeki eseri. * Büyük hükümdarların kahramanlık mâcerâlarını anlatan büyük manzum eser.
  • şehnaz : f. Eski Osmanlı müziğinde meşhur bir makam ismi. * Meşhur bir dünya güzelinin ismi. * Çok güzel olan.
  • şehnişin : f. Binanın dışarı çıkıntısı. Balkon.
  • şehniz : Çörek otu.
  • şehper : f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
  • şehr : Ay. 30 günlük zaman. * Bir şeyi izhar etmek. Teşhir etmek.
  • şehr-i âyin : (Şehrâyin) f. Şenlik. Büyük hâkimiyet ve kuvvete ait sürur, sevinç, donanma.
  • sehran : Geceleri uyanık duran.
  • şehreka : (C.: Şühruk-Şührûk-Şührîk) Çıkrık.
  • şehri : f. Şehirli. * İstanbul'lu, İstanbul'da doğup büyüme. * Mc: Kibar, ince.
  • şehristan : f. Büyük şehir.
  • şehriyar : f. Hükümdar, padişah. * En iktidarlı.
  • şehriyye : Çok yaşamış pir. Çok yaşlı, ihtiyar.
  • şehrud : f. Büyük ırmak. Nehir.
  • şehşeh : Karışmak.
  • sehuk : (C.: Sühuk) Uzun. * Çok uzun hurma ağacı.
  • sehum : Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi.
  • sehv : Keşfetmek, bulmak. * İzâle etmek. * Kabuk soymak. ◊ Hata, yanlış, yanılma.
  • sehva' : Geceden bir saat.
  • şehvanî : şehvetle ilgili, şehvete ait. * şehvete çok düşkün olan kimse.
  • sehve : Ev önünde yapılan sofa. * Gevşek yürüyüşlü deve.
  • sehven : Yanlışlıkla, yanılmak suretiyle.
  • şehvet : Hevâ-yı nefsin meyli ve arzusu. * Bir şeyi fazla istemek. * Cinsî istek. Mahbube için olan istek, iştiha. (Yemek, içmek, uyumak da şehvetin şubelerindendir.)Kudsi Hadis'te Cenab-ı Hak More…
  • şehvet-engiz : f. Şehvet uyandıran. Kuvve-yi şeheviyeyi tahrik eden.
  • şehvet-perest : f. Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan.
  • sehviyat : (Sehv. C.) Yanlışlar, yanlışlıklar, sehivler.
  • şehzade : (Bak: şahzade)
  • şehzare : Fâhiş nesne.
  • şeîle : (C.: Şâil-Şeâyil) Ucu yanmış fitil.
  • sek' : Gitmek.
  • seka' : Kulağı olmayan dişi hayvan.
  • şeka' : Maraz, hastalık. * Hiddet, kızgınlık, gadap. * İncelemek. ◊ Rezalet, rezillik, alçaklık. * Bedbahtlık, kutsuzluk. ◊ şikâyet.
  • sekab : Dayanıp itimat edilen, güvenilen. ◊ Yakınlık.
  • şekab : Çukur yer.
  • sekaf : Kabile, soy. Nisbet. ◊ Uzunluk.
  • sekafe : Akıllılık.
  • şekah : Yakınlık.
  • şekahteb : İki boynuzlu koç.
  • şekakil : Bir Hind ağacının dalları.
  • sekal : (C.: Eskâl) Misafir. * Mal, mülk, metâ. * Ev metaı, ev eşyası. * İns ve cinnin bir ünvanı. (Bak: Sakalân)
  • sekam : Hastalık. İllet. Bozukluk. (Bak: Sakam)
  • şekavet : Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak. * Haydutluk, eşkiyalık.
  • şekaya : şikâyetler. Memnuniyetsizlikler.
  • şekaz : Gitmek. * Uzaklık. * Bir adamın gözünün çok değer olması.
  • sekb : Su dökmek. Su dökülme.
  • sekban : f. Köpek besleyicisi. * Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. * Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. * Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. More…
  • sekbe : (C.: Sekebât) Başta olan kepek. * Takke.
  • şekd (şükd) : Atâ ve ihsan etmek. Hediye vermek.
  • sekebe : Güzel kokulu bir ağaç.
  • sekel : Musibet, belâ. * Çocuğun ölümü.
  • sekem : Yolun orta yeri. * Lâzım olmak, icab etmek.
  • seken : Ev ahâlisi. * Mesken, ev. * Kalbin teskin olduğu nesne.
  • sekene : Sâkin olanlar, oturanlar. Bir yerde devamlı oturanlar.
  • seker : Hurma şarabı.
  • şeker : f. şeker.
  • şeker(e) : Davarın sütü çok olmak. * Dolmak.
  • şeker-ab : f. İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk.
  • sekerat : Sarhoşluk. * Hayretler. şiddetler. * Mestlikler.
  • şekergüftar : f. Sözü şeker gibi tatlı.
  • şekergüzar : (Şeker-güzâr) f. İyilik bilen, teşekkür eden.
  • şekerhab : f. Otururken gelen tatlı uyku.
  • şekeristan : f. Şeker kamışı tarlası.
  • şekerpare : f. Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. * Bir nakış çeşiti. * Bir cins tatlı.
  • şekerriz : f. Pek tatlı, şeker saçan. * Sevinçten dolayı gelen gözyaşı.şEKEVAT : (şekve. C.) şikâyetler.
  • sekf : Bulmak.
  • seki : Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme More…
  • şekib : Sabır, tahammül.
  • şekiba : f. Sabırlı, tahammüllü, mütehammil.
  • şekil : (Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül. * Şebih ve misil. * Hey'et. * Suret. Surette benzerlik. * Bir adamın tab' ve hevasına muvafık olan şey. * Muhtelif, müşkil işlerin More…
  • şekim(et) : (C.: Şekâim) Mukavemet, dayanma. Sebat. * Dizgin, gem. * Kazan ve çömlek kulpu.
  • sekine(t) : Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti. * Telâş ve hafifliğin zıddıdır. * Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın More…
  • şekir : Ağacın çevresinde kökünden biten fidanlar. * Fercte olan kıllar.
  • şekire : Sütü çok olan davar.
  • sekit : Kırağı.
  • sekk : (C.: Sukûk-Sikâk) Çuvaldız. Çivi. * Alçaklık. * Dar nesne. ◊ Seyahat etmek, gezmek.
  • şekk : (C.: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek. * Lüzum. * Yarmak. * Yapışmak.
  • sekka' : Su ulaştıran.
  • sekkab : Delici, delen.
  • sekkak : Bıçakçı, çakıcı.
  • sekkakî : (Hi: 555-626) Harzem'li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. 'Miftâh-ül Ulûm' isminde sarf ve nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri More…
  • sekkar : Lânet eden kişi.
  • sekkare : şarap yapan.
  • şekkerîn : f. Şekerli, tatlı.
  • şekl : (Bak: şekil)
  • sekla : Çocuğunu kaybeden kadın.
  • şekla' : Beyaz dişi koyun. * Hâcet, ihtiyaç.
  • şeklen : Şekilce. Şekil bakımından.
  • şeklî : Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair.
  • şekm : Sertlik. * Güç. Kuvvet.
  • sekn : Sâkin olmak.
  • sekr : (Sekir) Sarhoşluk.
  • sekr-âver : f. Sarhoş eden, sarhoşluk veren, baş döndüren.
  • sekran : Sarhoş, mest olan adam.
  • sekre : Sarhoşluk. * Şaşkınlık. * Şiddet.
  • şeks : Ahlâksız, yaramaz kimse.
  • sekseke : Hamakat, ahmaklık.
  • şekt : Bedel etmek, karşılık vermek.
  • sekte : Durma, kısılma. * Kanın birdenbire durması. * Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak. * Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.
  • sektedâr : Susan, sesini kesen. * Zarara uğramış olan. * Aheng ve düzeni bozulmuş.
  • sekub : (Sekabe) Ateşin alevlenmesi. * Yıldızın parlaması. * Işıklı, ışık veren. * Parlamak. ◊ (Bak: Sükub)
  • şekub : Ruşen olmak, parlamak.
  • şekufe : (Bak: şükufe)
  • sekun : Yemen vilâyetinde bir kabile adı.
  • şekur : Çok şükreden. Allahın (C.C.) lütuflarına karşı pek fazla memnuniyetini, sevincini gösteren. Az şükredene dahi çok nimet veren Allah (C.C.). (Bak: şükr)
  • şekva : Şikâyet, âciz kaldığını ve zayıflığını haber vermek. * Su kabının ağzını açmak.
  • şekve : Şikâyet etmek. * Siyahça oğlak derisi.
  • sel' : Baş yarmak.
  • sel'a : Hıyarcık hastalığı. * Yarmak.
  • sel'af : Yutmak.
  • sela : (C.: Eslâ) Çocuğun ana karnında iken içinde bulunduğu ince deri.
  • sela' : Bir acı ağaç. * Medine'de bir dağ. * Yarmak. Parçalamak. * Ayak yarığı. (Bu mânâya C.: Sülu) ◊ Pişirmek. * Eritmek.
  • şela'la' : Uzun boylu kişi.
  • selacika : (Selçuk. C.) Selçuklular.
  • selah : (C.: Selhân) Keklik yavrusu.
  • selahif : (Sulahfât. C.) Kaplumbağalar.
  • selahiyet : (Bak: Salâhiyet)
  • selaik : (Selika. C.) Güzel söz söyleme ve yazma kabiliyetleri.
  • selak : (C.: Selekân) Yüksek, düz yer. Deve yanırının onulmuş ve yeri ağarmış olan izi. * Çuval kulpunun birisini birisine koymak.
  • şelalat : (Şelâle. C.) Büyük çağlayanlar, şelâleler.
  • selale : Çanak içinde yalanan nesne.
  • şelale : Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.
  • selalim : (Süllem. C.) Merdivenler.
  • selam : 'Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma. * Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. More…
  • selaman : Bir mekânın adı. * Büyük ağaç.
  • selamet : Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak. * Neticede imân ile kabre girmek. * Edb: Doğruluk, sağlamlık.
  • selamlik : (Bak: Harem)
  • selase : Üç.
  • selaset : Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.
  • selasil : (Silsile. C.) Silsileler. * Zincir gibi olanlar. Zincirler. * Sıradağlar.
  • selasûn : (Selâsîn) Otuz, 30.
  • selata : Kahır, galebe, hiddet. * Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran. * Merhametsiz olmak. * Acı söz söylemek.
  • selatin : (Sultan. C.) Sultanlar.
  • selb : Zorla alma, kapma, soyma. * Nefy ve inkâr etme. * Kaldırma, giderme, izale. * Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması. ◊ Ayıp. * 'Noksan etmek ve çekmek' More…
  • selben : İnkâr yoluyla, * Gidererek, kaldırarak, yok ederek.
  • selbî : Nefiy ile alâkalı, nefye mensub olan.
  • selbub : Bir dere.
  • selc : (C.: Süluc) Kar. ◊ Yutmak.
  • selcem : (C.: Selâcim) Uzun, tavil.* Uzun ok. şalgam.
  • şelcem : (C.: şelâcim) şalgam.
  • seleb : Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar. * Kişinin malı mülkü ve metâı.
  • selecan : Yutmak.
  • selef : (Self) Eskiden olan. Evvelce bulunmuş olan. * Yerine geçilen. * Önde olmak, ileri geçmek. * Eski adam.
  • selel : Helâk olmak, mahvolmak.
  • şelel : Bir eli tutmaz olmak. * Bir nesneyi seyrek dikmek. * Ovmakla gitmeyen leke.
  • selem : Teslim etmek. * Ayıplardan uzak olmak. * Selef. * Peşin para ile veresiye mal alma. ◊ Diş gediği.
  • selenka' : Yıldırım.
  • selentah : Geniş, açık yer.
  • self : Yeri düzeltmek. *Büyük dağarcık.
  • selfa' : Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse. * Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın. * Kuvvetli deve.
  • selfe : Ahmak. * Kurt.
  • selg : Ayırmak. * Yarmak.
  • selh : Soyma, deri soymak. * Her ayın son günü. * Bir yerden bir şeyi çıkarmak.
  • selh-hane : f. Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, 'salhâne' şeklinde kullanılır.)
  • selha : Kıyamet günü.
  • selib : Soyulmuş, giderilmiş, alınmış. * Tıraş olunmuş. * Aklı başından alınmış.
  • selif : Eski zamanda geçmiş olan.
  • seliha : Kabuk. * Soyulmuş veya bozulmuş şey. * Tarçın yerine kullanılan bir ağacın adı.
  • selik : Arpa, buğday ve bunlara benzer hububatın yarması.
  • selika : Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri. * Tabiat. ◊ Güzel söz söyleme ve yazma istidadı.
  • selil : Netice, semere. * Yeni doğmuş erkek çocuk. * Büyük, geniş dere.
  • şelil : (C.: Eşille) Deve ve at ardına yapılan palas. * Çok sulu dere ortası. * Kısa gömlek.
  • selile : Yeni doğmuş kız çocuğu.
  • şelim : Şam yakınında bir beyt-i mukaddes.
  • selim(e) : (Selâmet. den) Sağlam, kusursuz. Refah ve selâmet üzere bulunan.
  • selis : Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade. ◊ Kolay, yumuşak. * Boyun eğmiş, bağlı.
  • selit : Kahredici, galebe edici. * Susam yağı. * Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk. * Zeytinyağı.
  • selk : Bir yerden haber getirmek. * Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak. * Katı ve sert söylemek. * Çağırmak. ◊ Çekmek veya çekilmek. * Gitmek. * İthal etmek, More…
  • selka' : (C.: Selâki) Otsuz, susuz ve ıssız yer.
  • sell : Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma. * Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme.
  • şell : Seyrek seyrek dikmek. * Çolak. * Çolaklık. Kolun eğri oluşu.
  • sellac : Buzcu, buz satan adam.
  • sellah : (Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen.
  • sellat : (Selle. C.) Sepetler, seleler.
  • selle : Koyun ve keçi sürüsü. * Yıkmak, hedm. * Kuyu içinden çıkartılan toprak. ◊ (C.: Sellât - Silâl) Sepet, sele.
  • sellebâf : f. Sepet, küfe vs. ören kimse. Sepetçi.
  • selleme : Selâm ve selâmet versin, kusur ve ayıptan hâli ve beri eylesin meâlinde duâ.
  • sellemehüsselam : Gelişi-güzel. Rastgele.
  • selm : Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova. (Bak: Silm)
  • selme : Rahne, gedik.
  • selmec : (C.: Selâmic) İnce uzun demir.
  • selmet (silmet) : Taş.
  • sels : Beyaz boncuk dizilen iplik. ◊ Akmak, seyelân.
  • selsal : Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su.
  • selsebil : Cennet'te bir çeşme veya ırmak. * Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.
  • selsel : Tatlı ve yumuşak su.
  • selsele : Ulaştırmak, vardırmak. * Zincir örmek.
  • şelşele : Dökmek. * Su damlatmak.
  • selt : Karın gürüldemesi.
  • selub : (C.: Süleb) Müddeti tamam olmadan yavrusunu düşüren deve.
  • seluc : Rahat olmak. Mutmain olmak.
  • seluf : Suya gelen develerin dâima önlerinde gelen deve.
  • seluk : Yemen vilâyetinde bir köydür ve 'kilâb-ı selukiyye' denilen büyük köpekleriyle meşhurdur.
  • selukiyye : Kaptan kamarası.
  • selul : Ölü olarak doğmuş çocuk.
  • selv : Kanaat vermek.
  • selva : Bal, asel. * Bıldırcının büyüğü.
  • şelvar : f. şalvar.
  • selvet : Kalb rahatı. Gönül rahatı.
  • sem' : İşitmek. Kulak ile dinlemek. * Kurdun sırtlandan olan eniği.
  • şem' : Mum, ışık.
  • şem'a : Işık, çıra. Nur. * Muma batmış fitil.
  • sem'an : Dinliyerek. * İşiterek, duyarak.
  • şem'dan : f. şamdan.
  • şem'un : Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek More…
  • sema : Gök yüzü. Asuman. Gök. * Her şeyin sakfı. * Gölgelik. * Bulut ve emsali örtü.
  • sema' : Yağlı yemek yedirmek. * Baş yarmak. * Ekmeği terid etmek. * Sakalı boyamak. ◊ İşitmek, kulakla dinlemek. * Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri.
  • şema' : (C.: şümu') Mum. Meclise zevk veren, meclisi süsliyen mum. * Oyun. * Mizaç, huy. ◊ Yüce, yüksek, ulu âli.
  • sema'ma' : Küçük başlı. * Yular.
  • şema'ma' : Küçük başlı. * Aceleci kişi.
  • semaan : (Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle.
  • semaat : Dinlemek, kulak vermek.
  • semacet : Kötü görünüş, çirkinlik. * Söz çirkinliği. * Kabahat.
  • semad : Davar tersi. * Gül.
  • semadir : Sarhoşluk vaktinde veya uyku geldiğinde göze ârız olan zayıflık.
  • semaen : İşiterek, duyarak.
  • semahat : Cömertlik. İyilik severlik. El açıklığı.
  • semahic : Deniz içinde bir alanın adı.
  • şemahter : Kötü, menhus.
  • semaî : İşitmekle öğrenilen. İşitmeğe dair ve müteallik. * Gr: Bir kaideye bağlı olmayan, işitilmekle öğrenilen.
  • semaî müennes : Bir kaideye bağlı olarak müennes işareti olmayıp kelimenin aslında müenneslik var gibi kabul edilen ve işitilmekle öğrenilen müennes kelime. (Bak: Müennes-i semaî)
  • şemail : (Şimal. C.) Huylar, ahlâklar, tabiatlar.
  • şemaim : (Şemime. C.) Güzel kokular.
  • şemak : Neşat, sevinç. Ferah.
  • semakil : Somak ve tadım denilen ekşi taneler.
  • şemakmak : Uzun, tavil. * şâd ve neşeli kimse.
  • şemal : (C.: Şemâlât) Kıble ardında kutup tarafından esen yel. * Ahlâk. * Kılıç.
  • semale : (C.: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık. * Tereyağı. *Araptan bir kabile.
  • semame : (C.: Semâm) Bir nevi kuş. * Sür'atle yürüyen dişi deve.
  • seman : Sekiz.
  • semane : f. Tavan. * Bıldırcın.
  • semanet : Semizlik, yağlılık, besililik.
  • semanîn : Seksen. 80
  • semaniye : Sekiz. 8
  • semanûn : Seksen. 80
  • semapare : f. Gök parçası.
  • semar : Meyva, yemiş. ◊ Duru süt.
  • şemarih : (Şimrâh. C.) Dağ tepeleri. * Hurma veya üzüm salkımları.
  • semarug : Başı yumru yumurta gibi olan mantar.
  • semasire : (Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.
  • şemate : Destenik çiçeği. * Düşmana belâ, gam ve tasa geldiğinde şâd olup sevinmek.
  • şematet : Kuru gürültü. şamata.
  • şematetkârane : f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
  • semavat : (Sema. C.) Gökler, semalar.
  • semave : Örtü. * Şam yolunda bir bâdiyenin adı.
  • semavî : Gökle alâkalı, semaya dair ve müteallik. * İnsan eseri olmayan, vahiyle gelmiş bulunan.
  • semaviyyât : Semavî olan şeyler.
  • şemayil : Ahlâk.
  • sembol : Fr. Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti.
  • şemc : Şey mânasına gelen bir isim. * Bir nesneyi seyrek dikmek.
  • semcer : Çok su katılmış olan süt.
  • semdar : f. Zehirli.
  • semed : Devamı gelmeyen sarnıç suyu.
  • semehder : Geniş, bol, vâsi.
  • semek : Balık.
  • semel : Eski kaftan, eski elbise. ◊ Sarhoşluk.
  • şemel : Perâkendelik, dağınıklık. * Toplanmak, cem'olmak. * Az nesne.
  • semele (sümle) : Kap dibinde kalan azıcık su. ◊ Kap dibinde kalan artık.
  • semen : Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiatı. ◊ Yağ. Erimiş tereyağı. (Bak: Simen) ◊ f. Yâsemin.
  • semen-bu : f. Yâsemin gibi kokan, yâsemin kokulu.
  • semen-fam : f. Yâsemin renkli, rengi yâsemin gibi olan.
  • semend : f. Çevik ve güzel at.
  • semenî : Tereyağı.
  • semer : Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak.
  • semer(e) : Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.
  • semerât : (Semere. C.) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler.
  • şemerdel : Uzun boyunlu, seri davar.
  • semeredâr : f. Verimli, semereli, kârlı. * Yemiş veren.
  • semerrec(e) : Üç defa haraç çıkarmak.
  • semertul : Uzun, tavil.
  • şemet : Saçın akı karasına karışmak.
  • semg : Yarmak.
  • semh : Cömertlik, keremli olma.
  • şemh : Uzak niyet ve kasıt. * Tekebbür etmek, kibirlenmek.
  • semha : Kolaylık, sühulet.
  • semhac : Arkası uzun olan at ve eşek.
  • semhak : Yağmursuz bulut.
  • şemhar : Büyümek. Uzamak.
  • semhec : Yağlı tadı azmış süt.
  • semher : Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip 'rumh-i semherî' derler.)
  • semhuk : Uzun, tavil.
  • semi' : İşiten, duyan.
  • semi'na ve ata'na : İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne meâlindedir.
  • semic : (Semc) Çirkin, kötü görüşlü.
  • semik : (C.: Esmika-Sümuk) Zelve. (Öküzün boynuna takılır.)
  • semil : Sarhoş.
  • semile : Artmış, artık şey. * Dere içinde kalan su artığı.
  • şemille (şemlâl-şemlil) : Yeyni, hafif.
  • şemim : Koku. Hoş koku.
  • şemime : (C.: Şemâim) Güzel kokulu şey, râyiha.
  • semin : (Semine) Çok değerli, pahalı, kıymetli. ◊ Semiz. Eti yağı bol.
  • semir : Arkadaş, refik. * Gece anlatılan kıssa ve hikâye. ◊ Meyvalı, yemişli. Meyva veren. * Sinici olan su.
  • semire : Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.
  • şemire : Hızlı yürüyen deve.
  • şemirr : Katı, şiddetli, şedid.
  • semit : Temiz pişirilmiş olan kebap. * Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş. * Doldurulmuş bağırsak. * Birbiri üstüne yığılmış kiremit. * Bir kat sahtiyan.
  • şemit : Karışık.
  • semiy : Aynı isimde olmak. Adaş, hemnâm.
  • semiyye : Yüce, yüksek, refia.
  • semiz : t. Eti, yağı bol. Besili.
  • şemizer : Hızlı yürüyen deve.
  • seml : (c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak. * Göz çıkarmak. * Pâk edip temizleyip arıtmak.
  • şeml : Az şey. Perâkendelik. * Örtmek, bürünmek, toplanmak. * Topluluk, cemaat, insan yığını.
  • semlah : Tadı azmış olan yağlı süt.
  • semlak : (C.: Semâlik) Düz, yüksek yer.
  • şemlak : Yaşlı, pir, ihtiyar.
  • şemle : (C.: şümül) Kilim. * Az miktar su.
  • semm : Cem' etmek, toplamak. * İyi etmek. ◊ (Simm - Sümm) (C.: Sümum) Delik. ◊ Zehir, ağu.
  • şemm : Koku hissetmek, koklamak.
  • semmak : Balıkçı.
  • şemmam : Yeşil, kızıl ve sarı hatları ve güzel kokusu olan küçük bir cins kavun.
  • semman : Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi.
  • semmdar : f. Zehirli.
  • şemme : Bir defa koklamak. * En küçük mikdar.
  • semmî : (Semmiye) Zehirle alâkalı. Zehirli.
  • şemmus : Yavuz tosun at.
  • semn : Semizlik, beslilik, yağlılık. * Tereyağı.
  • sempati : Fr. Cana yakınlık, sıcak kanlılık. * Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi.
  • şemr : Yürürken sallanmak.
  • semra : (Müe.) Esmer. Kumral renkte olan.
  • semra' : Yemişli ağaç. Meyveli ağaç.
  • semre : (C.: Semür-Semürât) Sakız ağacı.
  • şems : Güneş, âfitab.
  • şems-abad : f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
  • şems-pare : f. Güneş parçası. * Mc: Çok parlak.
  • semsak : Yâsemin.
  • semsam : (C.: Semâsim) Hafif edepsiz kişi. * Aceleci kimse. ◊ Eline ne alırsa kıran.
  • şemseddin : (Şems-üd din) Dinin güneşi. * Erkek adıdır.
  • şemşelik : Derisi ve âzâsı sarkık ve sülpük olan kadın. * Seri yürüyüşlü kadın.
  • semsem : Tilki. * Bir yerin adı.
  • şemşem : Ağaç üstünde kalan azıcık hurma.
  • semsere : Bir kimsenin elbise ve kumaşını satıvermek.
  • şemsî : Güneşe ait. Güneşle alâkalı.
  • şemşir : f. Kılıç.
  • şemşir-baz : f. İyi kılıç kullanan, kılıç oynatan. * Kılıçla ustalık gösteren.
  • şemşir-bedest : f. Elinde kılıç tutan.
  • şemşir-ger : (C.: Şemşirgerân) f. Kılıççı.
  • şemşir-zen : f. Kılıç çeken, kılıçla vuran.
  • semt : Yön, taraf, cihet. * Koz: Açıklık. ◊ Paklık, nezâfet, temizlik.
  • şemta : Saçı ağarmış kadın. Kocakarı, acuze. * Akı karasına karışmış saç.
  • şemtit : Perakende, dağınık, müteferrik.
  • şemu' : Gülen, oynayan. Gülücü, oynayıcı.
  • semud : (Sümud) Kur'anda ismi geçen bir kavim adı. Sâlih Peygamber'in kavmi.
  • semuh : (Semahat. dan) Çok cömert.
  • şemul : Sâfi halis şarap. * Kıble mukabilinden esen rüzgar.
  • semum : Zehirli şey. * Sam yeli. * Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder.
  • semunyun : Yaban kerevizi.
  • semure : Dikenli bir ağaç. * Sakız ağacı.
  • semüvv : Ad koymak, isim vermek.
  • şen : f. Naz, eda, cilve. * Göze ve gönüle hoş görünen hal. * Bayındır, ma'mur. * Sevinçli, ferahlı.
  • şen' (şin') : Buğz ve adâvet etmek. Kin bağlamak. Düşmanlık yapmak.
  • sena : Şimşek parıltısı. * Ulviyet. Yükseklik. * Aydınlık. * Bir ot ismi. ◊ Medihle tarif. Medhetmek, övmek.
  • sena'buk : Kötü kokulu bir ot.
  • senaa : Cemali güzel.
  • şenaat : Fenâlık, kötülük, alçaklık. * Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket.
  • senabik : (Sünbük. C.) At ve katır gibi hayvanların tırnakları.
  • senabil : Sünbüller. Başaklar.
  • senaf : Deve bağlanan ip. * Deve göğüsü.
  • senagû : f. Medheden, öven, sena eden.
  • senahan : f. Medheden, alkışlayan, öven.
  • şenak : Devenin yularını çekmek. * Çok yemekten mide dolmak. * Yaralamaktan dolayı alınan az diyet.
  • senakâr : f. Öven. Medheden.
  • senakârane : f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
  • senam : (C.: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü. * Her nesnenin yücesi, yükseği.
  • senan : Parlak, ziyâdar, ışıklı.
  • şenan : Buğz, adâvet, kin, düşmanlık.
  • senanir : (Sinnevr. C.) Kediler.
  • şenar : Büyük utanç, ayıp.
  • senaver : f. Medheden, öven.
  • senaverî : f. Birisini medhedene, övene ait. Senakârane.
  • senaya : Öndeki dört dişler, ön dişler.
  • şenayi' : (Şenia. C.) Çok günahlı hareketler. Kötü işler.
  • senber : Her umuru bilen, her işten anlayan.
  • şenbih : f. Gün. * Cumartesi günü.
  • senbol : (Bak: Sembol)
  • senc : f. Ölçen, tartan, değerlendiren.
  • şenc : Hıçkırık tutmak.
  • şencar : Eşek marulu adı verilen bir cins ot.
  • sence : (C.: Senecât) Terazi taşı.
  • senceref : Sülügen adı verilen kızıl taş.
  • sencide : f. Ölçülmüş, tartılmış, değerli. * Tam yerinde söylenmiş söz.
  • sencilat : Bir cins koku.
  • sencileyin : Senin gibi.
  • sendel : f. Sandal. * Sandal ağacı.
  • sendere : Büyük kile. * Ok yapılan bir nevi ağaç. * Sür'at, hız.
  • sendüve : (C.: Senâdâ) Meme.
  • sene : Yıl.
  • şeneb : Dişlerin keskin olması. * Parlamak, ruşen olmak.
  • seneb(e) : Zamandan bir parça.
  • şenec : Derinin buruşması.
  • sened : Kuvvetli olabilecek söz. * Tapu. * Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce'. * İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan More…
  • şenef : Buğz. * Kibir.
  • senem : Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak.
  • senen : Yol, tarik.
  • sener : (C.: Senânir) Kedi. * Ulu kişi. * Boğaz kemiği. * Kuyruk sokumu.
  • şenes : Galiz. Kaba.
  • seneta : Sekenler. Durmalar, duruşlar. Davranışlar.
  • seneteyn : İki yıl. İki sene.
  • senevat : (Sene. C.) Yıllar, seneler.
  • senevî : Seneye ait. Bir yıl içinde olan. Senelik. Seneye mensub.
  • şenf : (C.: Şünuf) Salkım küpe.
  • seng : f. Taş, hacer. * Vezin. Tartı ve temkin. * Sıklet. * Beraberlik. * Ağırlık.
  • şeng : f. Neşeli, kıvrak. * Haydut, şaki, eşkiya.
  • seng-endaz : f. Taş atan. Dokunaklı söz söyleyen.
  • şengare(t) : Kötü huyluluk.
  • sengdil : (C.: Sengdilân) f. Taş yürekli, merhametsiz, acımaz.
  • sengin : f. Taştan olan, taştan yapılmış.
  • sengistan : f. Taşı çok olan yer. Taşlık yer.
  • senglah : f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
  • sengpare : f. Taş parçası.
  • sengsar : f. Taşlık yer.
  • sengtraş : f. Taş yontucu, taş yontan sanatkâr.
  • sengzar : f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
  • senh : Arız olmak.
  • şeni' : (Şeni'a) Kötü, çok fena, çirkin, günahlı iş.
  • senih : Mübarek fiil, iyi ve güzel hareket.
  • senin : Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları.
  • senine : (C.: Senayin) Kumdan tepe.
  • seniy : (C.: Sinâ-Seniyyât) Ön dişini burkan hayvan.
  • seniyye : (C.: Senâyâ) Ön dişlerin birisi. * Sarp ve yokuş yerde olan yol. ◊ (Seniye) Yüksek. Çok mühim ve kıymetli, âli olan.
  • senkendaz : Eski kalelerde kale dibine sokulan düşmana yukarıdan ağır taşlar vesaire atmak için altı açık cumba gibi çıkmalara verilen addır. Kale kapılarını müdafaa için üst taraflarına da böyle More…
  • senn : Zırh çıkarmak. * Halinden döndürmek. * Koymak. * Keskinleştirmek. * Tasvir etmek. * Dökmek.
  • şenn : (C.: Şinân) Eski kırba. * Araptan bir kabile. * Dağılıp perâkende olmak.
  • şennar : (C.: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük.
  • şenşene : Usul. Âdet.
  • sent : Etin kokması.
  • şenun : Aç. Ne zayıf, ne semiz olan deve.
  • senut : Yere saçılan buğday.
  • sepid : f. Ak, beyaz.
  • sepide : f. Tan vakti.
  • sepidedem : f. Sabah aydınlığı.
  • sepidî : f. Aklık, beyazlık.
  • septisizm : Fr. Fls: Müsbet veya menfi hiçbir kat'i hükme varamıyan ve dâim şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefe sistemi. Şüphecilik. (Bak: Sofestaî, Sofizm)
  • sepükpây : f. Ayağına çabuk olan.
  • ser : f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. * Baş, başkan, reis.
  • ser' : Üzüm çubuğu. * Yaş ve taze çubuk. * Yumuşak bedenli yiğit. * Uzun boylu adam. ◊ Yumurtlamak.
  • şer' : Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek. * Bir işe başlamak. * Dalmak. * Girmek. * Zâhir etmek, göstermek. * Cenab-ı Hakk'ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile More…
  • şer'ab : Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak.
  • ser'an : Evmek, acele etmek.
  • şer'an : şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
  • şer'î : Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'.
  • şer'î takvim : (Bak: Takvim-i Arabî)
  • şer'iyye(t) : Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma.
  • ser-agaz : f. Yeniden ve baştan başlama.
  • ser-amed : (C.: Ser-âmedan) f. İleri gelen, başta bulunan.
  • ser-azad : f. Hür, serbest. Başı boş. * Dertsiz, rahat.
  • ser-be-ceyb : f. Kaderden, düşünceden veya hayâdan dolayı başını önüne eğmiş olan.
  • ser-dade : f. Baş vermiş, baş göstermiş olan.
  • ser-efgende : (C.: Serefgendegân) f. Başını eğen.
  • ser-efraz : f. Başını yükselten, yukarı kaldıran. * Benzerlerinden üstün olan. * Baş kaldıran. * Başı dik, alnı açık. * Haklı ve galib.
  • ser-endaz : (C.: Ser-endazân) f. Çekinmez, pervasız, korkusuz.
  • ser-giran : f. Başı ağır. * Mc: Çok sarhoş.
  • ser-kerde : f. Bir güruhun, bir takımın başı, reisi. * Şaki, haydut.
  • sera : f. 'Şarkı söyleyen' mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nağme-serâ $ : Şarkı söyleyen, nağme söyleyen. ◊ Yer, toprak. Arz. * Malı çok olmak. Zengin More…
  • sera' : Yay yapımında kullanılan bir ağaç cinsi.
  • sera-perde : f. Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. * Padişah çadırı, otağ.
  • serab : Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.
  • serabil : (Sirbâl. C.) Gömlekler.
  • serabistan : f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.)
  • seraçe : f. Küçük saray. Küçük konak. Saraycık.
  • seradik : (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. * Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.
  • seradikat : Padişaha mahsus perdeler.
  • şerafeddin : (Aslı: Şerefüd din'dir) Dinin şerefi.
  • şerafet : Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti.
  • serafil : (C.: Serâfilât) Şalvar. Don.
  • serah : Kıl taramak. * Halâs etmek. * Davar gütmek. * Eşini boşamak.
  • serahin : (Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar.
  • serahor : Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem More…
  • şeraif : (Şerife. C.) Mutlular, kutlu kimseler.
  • serair : (Sır. C.) Gizli şeyler, sırlar.
  • şerait : (Şart. C.) Şartlar.
  • serak : Hırsızlık yapmak.
  • şeraket : Şeriklik, ortaklık. * Arkadaşlık, refâkat.
  • seramac : f. Boyunduruk.
  • serapa : f. Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar.
  • serar : Ayın son gecesi.
  • şerar : Şerir den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir. * İnsanın yüzüne çarpan ses. ◊ (Bak: şerare)
  • şerarat : Şerareler, kıvılcımlar.
  • şerarat-i neyyirane : f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
  • serare : İyilik. * Şeref.
  • şerare : (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
  • şerarefigen : f. Kıvılcım saçan.
  • şeraret : Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım.
  • serari : (Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar.
  • seraser : f. Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen.
  • şeraset : Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik.
  • serasime : f. Sersem.
  • serasimegî : f. Sersemlik.
  • şeraşir : Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık.
  • serasker : f. Ordu kumandanı. Komutan. * Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı.
  • şerat : (C.: Eşrât) Alâmet, iz, işâret, nişân. * Bir şeyin en bayağı ve âdisi.
  • seratî : Keskin.
  • seravil : (C.: Serâvilât) İç donu. * Şalvar.
  • seray : f. Büyük konak, kâşâne. * Saray. * Hükümet konağı.
  • seray-dar : f. Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse.
  • seraya : (Seriye. C.) Düşman üzerine yollanan askerler.
  • serayende : (C.: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.
  • şerayi' : Şeriatlar. Cenâb-ı Hakkın hükümleri, emirleri, kanunları.
  • şerayin : (Şeryân ve Şiryân. C.) Nabız damarları, atar damarlar.
  • şeraze : Katı kurumak.
  • şerazim : (Şirzime. C.) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler.
  • serb : (C.: Sürub) İçyağı. * Helâk olmak. * Bozulmak, fâsid olmak. * Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.
  • serbalin : f. Baş yastığı.
  • serbaz : (C.: Serbâzân) f. Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit.
  • serbazî : f. Yiğitlilik, cesurluk, korkusuzluk.
  • şerbe : Bir içim su.
  • serbeha : f. Baş pahası. Diyet. Haraç.
  • serbend : f. Başa bağlanan veya sarılan şey.
  • serbeser : f. Baştan başa.
  • serbest : f. Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. * Sıkılmayan. * Engelsiz.
  • serbestâne : f. Serbestçe.
  • serbeste : f. Başı bağlı. * Gizli, kapalı, örtülü.
  • serbestî : f. Serbestlik.
  • serbestiyet : f. Serbestlik. Serbest oluş.
  • serbesücud : f. Secde edici. Başını yere değdirici.
  • serbezemin : f. Başı yere eğilmiş olan.
  • şerbin : Katran ağacı.
  • serbülend : (C.: Serbülendân) f. Yüce. Başı yüksek.
  • serbülendî : f. Başı yükseklik. Yücelik.
  • serc : (C.: Süruc) At takımı, eyer.
  • şerc : Kıç, dübür. * Cem'etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak. * Fırka. * Nev, cins.
  • şerca' : Uzun tavil. * Taht. * Cenaze.
  • şerce : Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su.
  • şerceb : Uzun, tavil.
  • şercele : Yemiş kabı.
  • sercem : Uzun.
  • şercem : (C.: şerâcim) şalgam.
  • serçeşme : (C.: Serçeşmegân) f. Çeşme başı, su başı. Pınar. * Pir, şeyh. Baş. * (Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse.
  • sercuc : Ahmak.
  • sercümle : f. Hepsi, tamamı, bütün.
  • serd : Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek. * Halkaları birbirine geçirmek. * Delmek. * Dikmek. * Vurmak. ◊ f. Bârid, soğuk, bürudetli olan. * Sert, kaba, hoyrat. ◊ Çanak More…
  • şerda : Benzemek. Misil.
  • serdab : f. Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna 'zir-i More…
  • serdah : Geniş ve düz yer.
  • serdar : f. Askerin başı. Kumandan.
  • serdarân : (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar.
  • serdarî : f. Başkumandanlık, serdarlık.
  • serdefter : f. Defterin başında yazılı olan. En ileri geçen, en başta bulunan.
  • serdengeçti : Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere More…
  • serdetmek : Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.
  • serdî : f. Soğukluk, bürudet. * Kabalık, sertlik, hoyratlık.
  • serdümen : Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe.
  • sere : Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı. ◊ Suyun çok olması. * Devenin More…
  • şere : Yemeğe karşı çok hırslı.
  • sereb : (C.: Esrâb) Yer altında olan ev. * Kırbadan akan su. * Ot.
  • şerebe : (C.: Şireb-Şerebât) Ağaç dibine su toplanması için yapılan havuz.
  • şerec : (C.: Şüruc) Donyağı.
  • sered : Dudağın yarılması.
  • seref : Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek. * Hatâ etmek. * Âdet, haslet iyi huy.
  • şeref : Yükseklik, yücelik. Büyüklük. * İnsanlar arasında geçerli ve makbul olma. Büyük bir makam sâhibi olma. * Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma. * More…
  • şeref-bahş : f. şereflendiren. şeref veren.
  • şeref-efza : f. Şeref artıran.
  • şeref-pezir : f. Şeref ve itibar bulan.
  • şeref-riz : f. Şeref veren.
  • şeref-varid : f. Şerefle gelen.
  • şeref-yab : f. şeref bulan, şeref kazanan.
  • şeref-zahir : f. Şerefle çıkan.
  • şerefe : Minarenin ezan okunan yeri. Yüksek kale ve emsali yerlerdeki burç, çıkıntı.
  • şereh : Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
  • sereka : İpeğin gayet iyisi. * Beyaz ipek. * (Sârik. C.) Hırsızlar.
  • şereke : (c.: Şerek-Eşrâk) Ağ, tuzak. * Ulu yol, büyük yol. * Yol ortası. (Bu mânaya. C.: Şürek)
  • şerekrak (şerakruk) : Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş.
  • serem : Dişin, ağızda kökünden kırılması.
  • şerem-sar : f. (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan.
  • serencam : f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak'a.
  • serendî : Katı, şiddetli, şedid. (Müe: Serendât)
  • serendib : (Hintçe) Hindistan'ın güneyindeki Seylân adasının ismi.
  • şereng : f. Zehir.
  • serer : (C.: Esirre) Ayın son gecesi. * Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça. * Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya C.: Esrâr ve C: Esârir).
  • şerer : (Şerare ve Şerere. C.) Kıvılcımlar.
  • şerere : (C.: Şirer-Şirâr) Ateş kıvılcımı.
  • şererfeşan : f. Kıvılcım saçan.
  • şerernâk : f. Kıvılcım saçan.
  • seres : Zayıf endamlı.
  • şeres : Elin yarılması. * Kaba ve galiz olmak.
  • şeret : (C.: Eşrât) Alâmet. İşaret, belirti.
  • seretan : Tıb: Kanser hastalığı. * Yutmak. * Yengeç. * Cevza Burcu ile Esed Burcu arasındaki burcun ismi. (Rumi 9 Haziran'da başlar)
  • şeretiyy : (C.: Şurut-Şuratâ) Çeri başı. * Pazar başı.
  • sereyan : Yayılma, dağılma. * Geçme, sirayet.
  • serf : Yemek yemek.
  • serfiraz : f. Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan.
  • serfirazî : f. Serfirazlık.
  • serfüru : f. Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. * Mütezellil olan.
  • serfüru-bürde : f. Baş eğmiş. * Düşünceye dalmış.
  • sergerdan : f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran.
  • sergerde : f. Kötü işlerde elebaşı olan. * Başı bozuk. * Reis.
  • sergerm : f. Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. * Neşeli. Sarhoş. Mest.
  • sergeşte : f. Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış.
  • sergin : f. Gübre, fışkı.
  • sergüzeşt : f. Macera, baştan geçen hâller.
  • serh : Kıl taramak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uzun, büyük ağaç. * Güdülen davar ve sığır sürüsü. * Otlak, mera. * İrsal etmek.
  • şerh : Açma, genişletme. * Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme. * Bir şeyi dilim dilim kesme. * Bollaştırma. * Bir müşkil ve mübhem More…
  • şerha : Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça.
  • serhad : Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır.
  • serhadlû : Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler.
  • serhan : Canavar. Kurt.
  • şerhan : (Şerhen) İzah etmek, açıklamak suretiyle. Şerhederek. ◊ Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris.
  • serhas : Sivri uçlu bitki.
  • serhayl : f. Kervan veya kafile başı. * Baş, başkan.
  • serhed : Hörgüç yağı. * Semiz, yağlı, besili.
  • seri'(a) : Çabuk, hızlı. * Az vakitte çok iş yapan.
  • serian : Çabuk, tez elden, acele.
  • şerib : Yabancı kimse ile oturup şarap içen. * Davarını yabancı kimsenin davarıyla birlikte sulamak.
  • serid : Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.)
  • şeride : Kavun dilimi.
  • şerif(e) : Şerefli, mübarek. * Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse. (Bak: Sâdât)
  • serih : (C.: Serâyih) Nâlin kayışı.
  • şeriha : (C.: Şerâih) Vücuttan kopmayarak ayrılmış olan et parçası. * Et dilimi.
  • serik : Hırsızlık.
  • şerik : Ortak. * Arkadaş.
  • serika : Çalınmış. Çalınmış şey.
  • serir : Tahta karyola. * Üzerinde oturulan yüksekçe yer. * Taht.
  • şerir(e) : Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.
  • serir-nişin : f. Tahtta oturan, padişah.
  • serirara : (Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah.
  • serire : (C.: Serâir) Gizli şey, gizli sır. Gizli hal veya fikir. * Yatak.
  • seriredân : f. İçteki sırrı bilen.
  • serirî : Yatırarak hastaya bakma, klinik.
  • şeris : Yaramaz huylu kimse. ◊ Eski nalin.
  • şerit : Hurma yaprağından yapılan urgan.
  • seriyy : (C.: Esriye-Seryân) Nefis. * Kavi, kuvvetli. * Reis. * Küçük nehir, ırmak. ◊ Çok, kesir.
  • şeriyy : İyi, kıymetli at.
  • seriyye : Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi.
  • şerka' : Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.
  • serkâr : f. Müdür, iş başı, kâhya.
  • serkat : (Bak: Sirkat)
  • serkâtib : f. Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri.
  • serkeş : f. İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi.
  • serkeşâne : f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla.
  • serkeşî : f. İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık.
  • serkub : f. Başa vuran, başa kakan. * Başa vuracak şey.
  • serkuçe : f. Sokak başı.
  • serkuy : f. Yol, sokak veya mahalle başı.
  • serlevha : f. Yazıda başlık.
  • serm : Birinin dişlerini kırma.
  • şerm : Yarmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
  • şerm (şirm) : f. Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme.
  • serma : f. Kış. Soğuk.
  • serma-dide : f. Çok üşümüş. Donmuş.
  • sermak : Pazı otu.
  • sermaye : f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. * Hayat. Ömür.
  • sermayedâr : f. Sermâyesi olan.
  • sermed : Dâimî, sürekli, ebedî, ezelî. * Uzun gece.
  • sermeden : Ebedî olarak.
  • sermedî : Daimî, ebedî, sürekli.
  • sermediyet : Daimlik, süreklilik. Sonsuzluk, ebedîlik. * Rabbanîlik ve uluhiyyet.
  • sermele : Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek.
  • şermende : f. Utanmış, mahcub. Utanılacak bir iş yapan.
  • sermenzil : f. Durak yeri.
  • sermeşk : f. Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı.
  • sermest : f. Başı dönmüş, kendinden geçmiş.
  • sermestî : f. Sarhoşluk.
  • sermeta : Yaş balçık.
  • şermgin : f. Utangaç. Utanan, hayâ eden.
  • şermin : f. Mahcub. Utangaç.
  • şermnâk : f. Mahcub. Utangaç.
  • şermsâr : f. Utangaç, müstahyi, mahcub.
  • sermuharrir : f. Baş muharrir. Baş yazar.
  • şernak : Göz kapağının ağır ve kalın olması. * Ekinin bir mertebe uzun olması.
  • sername : f. Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz.
  • sernigûn : f. Baş aşağı olmuş. * Tersine dönmüş. * Bahtsız.
  • şernis : Eli ve ayağı kaba olan.
  • sernüvişt : f. Yazı başlığı. * Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat.
  • serpaş : f. Gürz. Çomak. * Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık.
  • serpençe : f. Güçlü kuvvetli kimse.
  • serpuş : f. Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
  • serpuşe : f. Başörtüsü.
  • serr : Çocuğun göbeğini kesmek. * Göbekte ağrı olmak. * Şâdlık, neşeli ve sevinçli olma.
  • şerr : Kötü iş, kötülük. Fenâlık. * Kavga. * Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme. * Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam. * Daha kötü, en kötü.
  • şerr ü fesad : Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat.
  • serra : Kolaylık, rahatlık, genişlik. * Sevinçli oluş. * Bolluk.
  • şerrede : Ayırdı mânâsına Teşridden mâzi fiili. (Bak: Teşrid)
  • serrişte : f. İp ucu. Emâre, delil. Vesile. * Başa kakmak. * Maksad.
  • sersam : f. İnsana sersemlik veren bir hastalık. * Sersem.
  • sersar : Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen. * Büyük bir nehrin adı.
  • serşar : f. Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. * İleri giden, sınırı aşan.
  • sersere : Bir kimse konuşurken söz katmak.
  • şerşere : Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek. * Yarmak. * Kesmek. * Meta, mal mülk. * Ağırlık. (Bu mânâya C.: Şerâşir)
  • serseri : f. Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. * Boş söz.
  • serseriyâne : f. Serserice.
  • serşikeste : f. Ucu kırılmış olan. Başı kırık.
  • sert : Aşağı getirmek. * Yutmak.SERT $ : Çiriş mâaunu.
  • sertab : f. İnatçı, muannid.
  • sertac : f. Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri.
  • sertak : f. Evin üstünde bulunan etrafı açık oda veya daire.
  • sertapa : f. Baştan ayağa. Baştan aşağı.
  • sertaser : (Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep.
  • sertem : Uzun, tavil. * Yumuşak sözlü kişi. * Hışmını ve gadabını süratle yenen kimse.
  • sertiye : Zayıf vücutlu, ahmak adam.
  • sertiz : f. Baştarafı sivri olan, ucu sivri, keskin.
  • seru : f. Boynuz. * şarap kadehi.
  • serupa(y) : f. Tas: Dervişin, tarikat ve mevlevihâne ile bağını kesmek.
  • şerur : Çok şerli.
  • serüven : Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera.
  • serv : f. Selvi, servi. * Cömertlik, mürüvvet. ◊ Mal artırmak. * Suyun çok olması.
  • serv-endam : f. Selvi boylu. Uzun ve biçimli boylu olan kimse.
  • serva : f. Masal. * Söz.
  • servakt : f. Kimse bulunmayan boş oda veya daire. * Yalnız görüşülecek yer.
  • şerval : f. şalvar.
  • servan : Malı çok olan kimse.
  • şervat : Uzun, tavil.
  • server : f. Reis. Baş. Seyyid.
  • serveran : (Server. C.) f. Başlar, başkanlar, serverler, reisler, ulu kimseler.
  • serverî : f. Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk.
  • servet : f. Mal, mülk, zenginlik.
  • sery : Davarı iyi gütmek. * Yıldırımın parlayıp çakması. * Kurt, eşine çıkmak. * Hiddetlenmek, kızmak.
  • şerye : Çekirdekten biten hurma ağacı. * Az pahalı nesne.
  • serye (seryâ) : Yaş yer.
  • şerz : (C.: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet. * Zorluk. * Kuvvet. * Kalabalık, galizlik. Kat'etmek, kesmek.
  • serzakir : f. Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan kinâye olur.)
  • şerze : f. Kuduruk, kudurmuş.
  • serzede : f. Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış.
  • serzemin : f. Başını yere koyarak.
  • serzeniş : f. Takaza, tekdir. Başa kakma, çıkışma, azarlama.
  • şerzime : Küçük insan topluluğu. (Bak: Şirzime)
  • şeş : f. Altı. 6
  • şeş-cihet : f. Altı yön, altı cihet. (Bak: Cihat-ı sitte)
  • şeş-pa : f. Altı ayaklı.
  • şeş-per : f. Altı kanat. * Eski savaş âletlerinden 6 dilimli bir topuz.
  • şesar : (Şâsır) Geyik buzağısı. (Müe: Şesara)
  • şesasa : şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. * Acele.
  • şesel : Yoğunluk.
  • şesen : Huşunet, haşinlik.
  • şeşhane : f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top.
  • şesib : Yay.
  • şesis : Sütü gitmiş hayvan.
  • şess : (C.: şisâs) Boya otu.
  • şest : f. Balık oltası. * Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük.
  • şesu' : Uzak. * Ayakkabısının tasması parçalanmış olan.
  • şeşüm : Altıncı, sâdis.
  • şesus : (C.: Şesâyıs) Sütü az olan deve.
  • şet' : Açlıktan veya hastalıktan dolayı acı duymak.
  • set'et : Böy denilen zehirli böcek.
  • seta : Hamakat, ahmaklık.
  • seta' : Boyunun uzun olması.
  • setair : (Sitâre. C.) Örtünülecek veya perdelenecek şeyler.
  • şetame : Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.
  • şetaret : Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
  • setat : Sakalın hafif olması.
  • şetat : Hadden aşırı olmak. * Hakdan uzak. * Zulüm, cevr, yalan, kizb, saçma. ◊ Dağılmak, perakende ve dağılmış olmak.
  • sete' : Bezin hatâsı.
  • seteh : (C.: Estâh) Oturak yeri.
  • setel : Her nesnenin kötüsü, yaramazı.
  • şeten : (C.: Eştân) Sağlam bükülmüş uzun urgan. * Uzak olmak. * Sağlam yapmak.
  • şeter : Gözün kapaklarının devrik olması. * Bir kale adı.
  • şetet : Perişaniyet, dağınıklık, teşettüt.
  • şeteviyy : Kışa mensup, kış ile ilgili. * Kış evi. * Kış kaftanı, kışlık elbise. * Kış yağmuru.
  • seth : Bir kimsenin arkasına vurmak.
  • şetibe : Uzununa kesilmiş olan sahtiyan parçası.
  • setih : Arkası üstüne yatmış. * Dağarcık. * Büyük tulum.
  • şetim : Küfredilmiş sövülmüş kimse. * Kerih ve kabih olan, çirkin.
  • şetime : Sövme, sövüş, sövüp sayma.
  • setir : Örtülmüş, kapalı. Mestur.
  • setire : Parmak otu.
  • şetit(e) : Dağılmak, müteferrik olmak. Çeşitli.
  • setl : (C.: Estâl) Pınarlarda su içmeye mahsus susak. * Hamam tası. * Bakıcıların hayvanlara su verdikleri kap. ◊ Birbiri ardınca bir bir çıkmak.
  • şetm : Sövmek, azarlamak, küfretmek.
  • şetn : Dokumak. Çulhalık.
  • setr : (Setir) Örtme, kapama, gizleme. ◊ Hat. * Saf. * Yazmak.
  • setre : Yarı resmi ceket. * Düz yakalı ilikli çuha elbise.
  • şett : Dağınık olmak, târumar etmek, dağıtmak. Başka başka olmak.
  • şetta : Çeşitli, başka başka, ayrı ayrı. Çok ve müteferrik olan.
  • şettam : (şetm. den) Çok küfreden.
  • settar(e) : Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.
  • şette (şetât) : Perâkende olmak, dağılmak.
  • settuka : İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça.
  • şetun : Irak, uzak, baid.
  • şetut : Büyük hörgüçlü dişi deve.
  • şetutî : Büyük hörgüçlü deve.
  • setv(e) : (C.: Setavât) Hamle etmek. * Kahretmek. * Hiddetlenmek, kızmak, gadap etmek.
  • şetva : Mısır'da bir köy.
  • şetve : Kış olmak. * Soğuk olmak. * Kıtlık olmak.
  • şeub : Ölüm, mevt.
  • şev : f. Gece. Leyl.
  • sev' : Akmak.
  • sev'e : Kabiha ve fâhişe hasleti. * Ut yeri.
  • seva : Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak. * Zayıf olmak. ◊ Beraber olma. Beraberlik. Denk, müsavi.
  • şeva : Kolay. * Vücut organları. (El, ayak gibi). * Malın kötüsü.
  • sevab : Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
  • sevabik : (Sâbıka. C.) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve kabahatlar.
  • sevabit : (Sâbite. C.) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar. * Sâbit olanlar, sâbitler.
  • sevad : Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık. * Ekseri insanlar. * Şehir. Kasaba. Karye. Köy. * Karartı. Yazı karalama.
  • sevafil : (Sâfil. C.) Alçaklar. (İnsan ve yer hakkında kullanılır)
  • şevagil : (Şagile. C.) Uğraşmalar, meşguliyetler.
  • şevahid : (Şâhid. C.) Şahitler, şehadet edenler.
  • şevahik : (şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar.
  • sevahil : (Sahil. C.) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları.
  • şevahin : (Şahin. C.) Şahinler, doğan kuşları.
  • sevaî : İpek kumaş.
  • şevai' : (Şâyi'. C.) Yayılmış bulunanlar. Şâyi olanlar.
  • şevaib : (Şâibe. C.) Kusurlar, lekeler, noksanlar, ayıplar. * Şüpheler $* Eserler, izler, nişânlar.
  • sevaid : (Sâid. C.) Dirsekten bileğe kadar olan kısımlar.
  • sevaim : (Sâime. C.) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar. * Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.
  • şevair : (Şâire. C.) Kadın şâirler.
  • sevaiye : Yaramaz olmak. * Kederli ve gamkin olmak.
  • sevakî : (Sakıye. C.) Su yerleri, sâkiyeler.
  • sevakib : (Sâkibe. C.) Parlak yıldızlar.
  • şevakil : (Şâkile. C.) Tarikler, yollar. Mezhebler, tarikatlar, meslekler. Şâkileler.
  • sevakin : (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar, sakin olanlar.
  • sevakit : (Sâkıta. C.) Düşükler, düşmüşler.
  • sevalif : (Sâlif ve Sâlife. C.) Geçmişler. Geçmiş insanlar.
  • sevam : Yabanda otlayıp gezen hayvan. * (Sâmme. C.) Zehirli hayvanlar.
  • şevamih : (Şâmiha. C.) Yüksek yerler, tepeler, yüksekler.
  • şevamil : (Şâmile. C.) Şâmil olanlar, içine alanlar, çevreliyenler.
  • sevani : (Saniye. C.) Saniyeler. * İkinci derecede şeyler.
  • sevanih : (Sâniha. C.) İçe doğan fikirler.
  • şevar : Ev esvabı, elbise, libas. * Heyet.
  • şevari' : (Şâri'. C.) Büyük yollar, caddeler.
  • şevarib : (Şârib. C.) Bıyıklar.
  • şevarid : (Şâride. C.) Dağılmış, dağınık şeyler.
  • şevarik : (Şârıka. C.) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.
  • şevat : (C.: şivâ) Baş derisi.
  • şevatî : (Şâti. C.) Kenarlar, kıyılar.
  • sevati' : (Sâtı. C.) Belli ve yüksek olan şeyler.
  • sevatir : (Sâtur. C.) Büyük bıçaklar, satırlar.
  • şevayib : (Şayibe. C.) Şâyibeler, noksanlıklar, ayıplar.
  • şevaz (şüvâz) : Tütünsüz ateş.
  • şevazî : Dağların dik tepeleri.
  • sevazic : (Sâzec. C.) Sâde ve basit şeyler.
  • şevazz : (şâzze. C.) Müstesnalar. Kaide hârici olanlar.
  • sevb : (C.: Siyâb-Esvâb-Esvüb) Elbise. Giyilecek eşya. Kaftan. Bez. (Bunların sahibine 'sevvab' derler.) * Rücu' manasına mastar.
  • şevb : Karıştırmak. * İçilecek olan şeye katılıp karıştırılan şey.
  • şevbec : Oklava.
  • sevda : f. Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. * Hırs. Tama. * Heves, istek. *Siyah. * Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan çıkan bir nevi ifrazat. * Gam. Keder, More…
  • sevdafeza : f. Sevda artıran.
  • sevdager : (C.: Sevdagerân) f. Sevdalı, âşık. Meftun.
  • sevdagerî : f. Âşıklık, sevdalılık.
  • sevdakâr : f. Sevdalı. Âşık.
  • sevdaperest : f. İfrat derecede düşkün, tutkun. * Tamahkâr.
  • sevdavî : Kuruntulu, meraklı. * Sevda ile âlâkalı.
  • sevdazede : f. Âşık, meftun, sevdalı.
  • sevde : Karalık, siyahlık.
  • sevded : Ulu olmak.
  • şeve : Göz değmesi, nazar değmesi.
  • seveban : Hastalığın iyileşmesi.
  • şeveh : (şevh) Kara olmak ve çirkinlik. (Bak: şâhet-il vücuh)
  • sevel : Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.
  • severan : Tozun, dumanın kalkması.
  • şeves : Gururdan dolayı göz ucuyla bakma.
  • sevf : Koklamak.
  • sevg : Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi. * Kolay, âsan ve yumuşak olmak.
  • sevgend : f. Yemin, kasem, and.
  • sevh : Batmak.
  • şevh : Kara ve çirkin olmak.
  • şevha : Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın. ◊ Yay yapımında kullanılan ağaç.
  • sevhak : Uzun.
  • şevheb : (C.: şevahib) Kirpi.
  • şevher : f. Erkek eş, koca, zevc.
  • sevik : (C.: Esvika-Sevik) Kavut adı verilen kavrulmuş un. Kavut satıcısına 'sevvâk' denir.
  • sevile : İnsan topluluğu.
  • sevim : Sevme. * Câzibe.
  • seviş : Misafire yemek ve azık vermek.
  • sevit : Karışmış, muhtelit.
  • seviyy : Bir, beraber. * Düz, doğru.
  • seviyye : Müsavilik, birlik, beraberlik. * Düzlük, doğruluk. ◊ (C.: Sevâyât) Koyun yatağı.
  • seviyyen : Müsavi olarak. Bir düziye. Eşit olarak.
  • seviyyet : Eşitlik, müsavilik, denklik.
  • sevk : Önüne katıp sürmek, ileri sürmek. Yollamak, göndermek. * Neticeye bağlamak. ◊ Misvak yapmak.
  • şevk : Çok istek, şiddetli arzu. * Neş'e. *Bir şeyi bir yere şeye sağlamca bağlama. * Memnun. Şâduman. (Bak: Himmet, Şavk) ◊ Diken. * Birinin hiddet ve şevketi görünmek. * Ekin.
  • şevk u iştiyak : Şevk ve arzu. Şevk ve iştiyak.
  • şevk-âlud : f. şevkli, neşeli, sevinçli, keyifli.
  • şevk-âver : f. Neşe veren, neşe getiren, şevklendiren.
  • şevk-bahş : f. şevk veren, şevklendiren. * Meşhur bir çeşit lâle.
  • şevk-efzâ : f. şevklendiren, neşe artıran.
  • şevkeran : Baldıran otu.
  • şevket : Kudret ve kuvvetten doğma haşmet. Padişaha mahsus heybet ve saltanat. * Diken. Diken batmak.
  • şevketlû : Tar: Padişahlar hakkında kullanılmış bir tâbir olup, azamet ve heybet sahibi mânalarına gelir.
  • şevkî : Neşe ve şevk ile alâkalı.
  • şevkistan : f. Dikenlik.
  • sevkiyat : Asker gönderme ve eşyasını te'min ve sevketme işleri.
  • sevl : Karnı göbeğinden aşağıya sarkmak. ◊ Bal arısı.
  • sevla' : Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel) ◊ (C.: Süvül) Karnı sarkık kadın. (Müz: Esvel)
  • sevleb : (C.: Sevâlib) Tilki.
  • sevm : Satılık bir şeye kıymet takdir etme, paha biçme. * Su-i kasd. Zulüm ve minnete giriftar etmek. Derde sokmak. * Dağlamak. * Başına buyruk olup istediği yere gitmek. * Kuş havada dolaşmak. * More…
  • sevmele : Leğen.
  • şevnir : Çörek otu.
  • sevr : Öküz, boğa. * Koz: Boğa burcu. * Dünyaya müekkel melâikeden birisinin ismi. (Bak: Sahretullah)
  • şevr : Davarı baharda otlamağa bırakmak. * Kovandan bal almak. * Satılığa çıkarmak.
  • sevret : Kızgınlık, hiddet, öfke. * Hücum. Dövüş. * Hükümdarın şiddet veya kudreti. * Tezlik.
  • sevs : Arpaya, buğdaya ve ona benzer hububata bit düşmesi.
  • şevsa : Karın içinde olan yel.
  • şevşat : Tez yürüyüşlü dişi deve.
  • şevşeb : Karınca.
  • sevsen : Susam.
  • şevtab : El silecek bez. El bezi.
  • sevva : Seviyelendiren, düzelten. * Doğruya götüren.
  • sevvab : Elbise satan, elbiseci.
  • şevval : Arabi aylardan onuncusu. Ramazandan sonraya geldiği için ilk üç günü mübarek Ramazan bayramıdır.
  • sevvam : (Sâmme. C.) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar.
  • sevvib : Geri çekmek. * Men'etmek, engel olmak.
  • şevzak : şahin kuşu.
  • sevzak (sevzenik) : Çakır doğan kuşu.
  • şevzeb : Uzun, tavil.
  • şevzenik : Şahin kuşu.
  • sey' : Meme başında olan süt.
  • şey' : Miktar. * Uzaklık. * Arslan eniği. ◊ Nesne, şey. * İstemek, dilemek.
  • şey'an : Uzaktan gören. * İleriyi gören, her şeyin sonunu düşünen.
  • şey'en feşey'en : Yavaş yavaş, azar azar.
  • seyahat : Yolculuk, gezi.
  • seyahin : Basra ırmağının adı.
  • şeyatin : Şeytanlar. (Bak: Şeytan)
  • seyb : (C.: Süyub) Su akmak. * Bahşiş, hediye, atâ. * Medfun mal, gömülü mal.
  • şeyb : İhtiyarlık. Yaşlılık. * Saç, sakal ağarması.
  • şeyd : Binayı kireçle yapmak.
  • seyda : Efendi, hoca, şeyh, seyyid mânasına talebelerin hocalarına karşı söylediği bir hürmet lâfzıdır.
  • şeyda : f. Tutkun. Divane. * Çok sevgiden hâsıl olan hal.
  • şeydâi : f. Çok fazla sevgiden hâsıl olan divanelik, şaşkınlık.
  • seyehan : Gezi, seyahat. * Gölgenin güneşle birlikte dönmesi. ◊ (Vapur v.s.) batma.
  • seyelan : Akma. Cereyan. * Sel felâketi.
  • seyeran : (Bak: Seyran)
  • seyf : Kılıç.
  • seyfeddin : (Seyf-üd din) Dinin kılıcı, dinin askeri.
  • seyfî : (Seyfiye) Askerliğe ait, kılıçla alâkalı. * Kılıç şeklinde.
  • seyfullah : Allah'ın (C.C.) kılıcı, askeri. *Ashab-ı Kiram'dan Hz. Hâlid İbn-i Velid'e (R.A.) verilen ünvan.
  • seyh : Yere batmak. * Sefer. * Akarsu. * Dikilmiş aba. * Atâ etmek, hediye vermek. * Çizgili elbise. ◊ Helâk edici, mahveden. * Ayağın batması.
  • şeyh : Yaşlı adam. * Bir kabilenin ileri geleni. Kabile reisi. * Tarikatta müridlerin reisi. (Bak: Müteşeyyih, Tarikat)
  • şeyhan : '(şeyheyn) Esasen iki şeyh demek olup; bazı eserlerde, Buharî ve Müslim yerinde kullanılır. Her ikisinin Hadis Kitablarına birden Sahihan denir. * Hazret-i Ebubekir ile Hazret-i More…
  • seyhec : (Seyhuc) : Katı, şiddetli şedid.
  • seyhek : Katı yel. Şiddetli rüzgâr.
  • şeyhem : (C.: şeyâhim) Erkek kirpi.
  • şeyheyn : (Bak: şeyhan)
  • şeyhuhet : (Şihet-Şeyhuhiyet) İhtiyarlık, yaşlılık.
  • seyis : Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak.
  • seykane : İnce bellilik.
  • seyl : Sel. şiddetle gelen şey.
  • seylab : (Seylâbe) f. Taşkın su, sel.
  • şeylem : Sarhoşluk veren ve bazan buğdayların arasında çıkan siyah bir tohum.
  • seylhiz : f. Taşkın ve coşkun su.
  • şeym : Çok soğuk su. * Kılıç çıkarmak. * Kınına sokmak.
  • şeyn : Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey.
  • seyna' : Bir ağacın adı. * Ağaç, şecer.
  • seyr : Yürüyüş. * Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme. * Görülecek şey ve yer. * Uzaktan bakıp karışmama. * Yolculuk.
  • seyr ü sefer : Gidiş geliş. Trafik.
  • seyr ü seyelân : Devamlı akıp gitme ve değişme.
  • seyr ü süluk : Tas: Takib edilecek usûl. Bir terbiye yoluna girip devam etme. Tarikata devam etme.
  • seyran : (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme. * Hareket etme. * Açılma, ferahlanma, teferrüc.
  • seyrangâh : f. Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri.
  • seyruret : Yürümek, gezmek.
  • şeyt : Helâk olmak, mahvolmak. * Yanmak. * Kaynamak.
  • şeytan : İblis.
  • şeytanet : Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık.
  • şeytanî : Şeytanla alâkalı. Şeytana yaraşır.
  • şeytanî pişe : f. Şeytanın yolu. Şeytana ait meşguliyet.
  • seytel : Vahşi sığır.
  • seytere : Havâle olunmak.
  • seyyad : Avcı. (Bak: Sayyad)
  • şeyyad : (Şeyd. den) Riyâkâr. Yüze gülen. * Sıvacı.
  • seyyaf : (Seyf. den) Kılıçlı. * Kılıç yapan, kılıççı. * Cellât.
  • seyyah : (Siyâhat. tan) Seyahat eden, dolaşan, gezen. Turist, yolcu.
  • seyyahîn : (Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar, gezenler.
  • seyyal(e) : Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su. * Yer değiştiren her şey.
  • seyyalât : (Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler.
  • seyyar(e) : Bir yerde durmayıp yer değiştiren. * Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen. * Kervan, kafile. * Otomobil.
  • seyyarat : (Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler.
  • şeyyebet : (Şeyb. den) İhtiyarlattı (meâlinde fiildir.).Şeyyebetnî : Beni ihtiyarlattı, beni ihtiyar etti (mânâsında)
  • seyyi' : Kötü, fena.
  • seyyiat : (Seyyie. C.) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.
  • seyyib(e) : Kadın görmüş erkek, erkek görmüş kadın. Dul kadın.
  • seyyibât : (Seyyib. C.) Dul kalmış kadınlar.
  • seyyid : Efendi. * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden. * Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât. * Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan More…
  • seyyide : Peygamber (A.S.M.) sülâlesinden gelen ve O'nun izinden giden temiz kadın, hanım.
  • seyyie : Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık.
  • şeyyir : (C.: Şiyâr) Semiz ve besili hayvan.
  • şeyzem : Katı ve uzun.
  • şeyzenuk : şahin kuşu.
  • şeyzuman : Kurt.
  • seza : f. Lâyık, münasip.
  • şeza : Kokulu şeylerin şiddetle kokması.
  • şeza' : Sinirin yarılması.
  • sezab : Sedef otu.
  • sezase : Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak.
  • şezat : Budak kırmak. * At sineği. * Bir gemi cinsi. * Tuz. * Kuvvet ve şiddet bakiyyesi. * Ağaç ismi.
  • sezavar : f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân.
  • şezaze : Çok kurumak.
  • şezb : Ağaçtan budanan kuru odun. * Geçmek, intikal etmek. * Sınır. (Bu mânâya C.: Eşzâb)
  • şezebe : (C.: Şüzub ) Ağacın çeşitli budaklarından budanıp kesilmiş olan.
  • şezen : Nahiye, cânip, taraf. * Kaba ve sağlam yer.
  • şezerat : (Şezre. C.) İşlenmeden mâdenin içinden toplanılan altın parçaları. * Süs olarak kullanılan altın ve inci tâneleri.
  • şezf : Şiddet. * Darlık.
  • şezim : Sağlam, muhkem ve uzun.
  • şeziyye : (C.: Şezâyâ) Bir parça nesne.
  • şezr : Kızgınlık ve hiddetten dolayı gözucuyla bakmak.
  • şezr (şezir) : Altın mâdeninden toplanan altın ufağı. * İnci parçaları.
  • şezre : Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme. * İpi soluna bükme. * Tersine bükülmüş ip, urgan. * El değirmenini sola More…
  • şezz : Çuval kulpuna ağaç sokmak. (O ağaca 'şizâz' derler.)
  • sezze : Seyâ denilen gün. Keferenin ateş gecesi günü.
  • si : f. Otuz.
  • şi'b : (C.: Şiâb) Keçiyolu, dar yol, dağ yolu.
  • si'la' : (C.: Seâli) Helâk. * Cin sâhirleri.
  • şi'r : (Şiir) Anlama, idrak. * Edb: Edebiyatta kıymeti olan, nazımlı ve kafiyeli şair sözü. (Bak: Şiir)
  • şi'ra : Yaldırık adı verilen büyük, nurlu yıldız. ◊ Koz: İki yıldızın adı.
  • şi'ren : Şiir tarzında, şiir olarak.
  • şi'şa' : Uzun, yeynicek kimse. * Uzun boyunlu deve.
  • si'sia : Sığınacak yer, sığınak, melce'. * Her nesnenin aslı. * Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak.
  • si'v : Saat.
  • si'va' : Saat.
  • si'venn : Deve kuşunun erkeği.
  • sia : Genişlik, bolluk. * Açlıklık. Zenginlik.
  • siab : (Sa'b. C.) Güçlükler, zorluklar. Zor ve çetin şeyler.
  • şiab : (Şi'b. C.) Dar yollar. Dağ yolları. Patikalar. * (Şube. C.) Şubeler. (Bak: Şuâb)
  • şiar : İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. * Üstünlük veren işaret. * İnsanın gömleği. * Ölüm. * (Şa'r. C.) Kıllar.
  • şiar-i râz : f. Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret.
  • şiare : (C.: Şeâyir) Hac amelleri. * Hac nişanları. İbadet için alem kılınan her nesne.
  • siayet : Dedikodu, gıybet, koğuculuk.
  • sib : Suyun aktığı yer. ◊ f. Elma.
  • şib : Üzerine kar düşen dağ. * Su içerken devenin dudağından çıkan ses. ◊ f. İniş. Aşağı doğru eğiklik.
  • sib' : Susuzluk.
  • şib' : Tokluk.
  • siba' : Cima. * Kesret-i cima ile iftihar edişmek. * (Sebu. C.) Canavarlar, yırtıcı hayvanlar. ◊ Tulu etmek, doğmak. * Kalbin meyli. ◊ Esir etmek.
  • şiba' : (Şeb'ân. C.) Karnı doymuş olanlar, tok kimseler. ◊ Tokluk, doyma.
  • sibab : Sövme, küfretme, şetm.
  • şibab : Bıçak üstüne sürçmek. * At neşesi.
  • sibag : (C.: Esbiga) Boya. * Yaradılış.
  • sibah : Güzel şeyler. Güzel olanlar. şule. ◊ Tuzlu ve çorak yerler.
  • sibahat : Suda yüzmek.
  • sibak : (Sebk. den) Bir şeyin öncelik hali. Birisinden ileri geçmek. Bir şeyin geçmişi. * Bağ, bağlantı.
  • şibak : (Şebeke. C.) Kafesler, şebekeler, ağlar, tuzaklar.
  • sibak u siyak : Sözün gelişi. Sözün (öncesinin sonraya olan) uygunluğu.
  • sibar : Cerrahların yara yokladıkları mil.
  • sibb : Tülbent. Baş örtüsü.
  • sibd : (C.: Esbâd) Belâ, zahmet, meşakkat, dahiye.
  • şibdi' : (C.: Şebâdi) Akrep. * Dil, lisan. * Belâ. * Şiddet.
  • sibga : Boya, renk, levn. * Din, mezheb.
  • sibgatullah : Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi. * Allah'ın dini.
  • şibh : Benzer. Benzeyen şey.
  • sibhal : Şişman, büyük keler. * Deve. * Kırba. * Câriye.
  • sibhale : Azası iri ve uzun olan.
  • sibkan : Bitlis veya Van vilâyetleri civarında bir aşiret adıdır.
  • şibl : Aslan yavrusu.
  • sibr : (C.: Esbâr) Beyaz bulut. * Taraf, yön, cânip. * Çoğul, cemi.
  • şibr : Karış.
  • şibrak : Yırtmak. * Parçalamak.
  • sibt : (C.: Esbât) Kişinin oğlundan ve kızından olan evladı. * Torun. ◊ Palamutla dibağat olunmuş sığır derisi. ◊ (C.: Esbât) Torun.
  • sibteyn : İki torun.
  • sibtir : (C.: Sibetrât) Uzun, tavil. * Uzun boyunlu bir kuş.
  • sibyan : (Sabi. C.) Çocuklar, sabiler.
  • şica' : (Bak: Şücâ)
  • şicab : Divit kapağı. * Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup tıkadıkları nesne.
  • sical : Münavebe. Arab ata sözlerinde: 'Harp sicaldir' denir. Yani: Bazan galibiyet ve bazan mağlubiyet ile devam eder. * (Secl. C.) Büyük ve içleri dolu su kovaları.
  • şicar : Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç. * Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç. * Kapı ağacı. * Deve alâmetlerinden bir alâmet.
  • siccil : Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş taş. * Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla.
  • siccin : Sert, şiddetli olan şey. * Dâim olan. * Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer. * Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.
  • sicil : Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter. * Memurların durumu hakkında tutulan dosya.
  • sicistan : Bir cins darı.
  • sicl : Turp.
  • siclat : Bir güzel kokulu çiçek.
  • sicm (sicâm) : Seyelân etmek, akmak.
  • sicn : (C.: Sücun) Hapis, zindan.
  • şid : f. Nur, ziya, aydınlık. * Güneş. ◊ Kireç. Sıva.
  • sid(e) : (C.: Sidân) Kurt, * Yaşlı keçi. * Arslan.
  • sida' : Sahrâ, çöl. * Yazı.
  • sidad : Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey.
  • şidad : (Şedid. C.) Sertler. Şiddetliler.
  • sidak : Kadın eşe verilen nikâh parası. Nikâh akçesi.
  • sidar : Küçük gömlek. * Başa örttükleri bez, baş örtüsü. * Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.
  • sidder : Bir oyun adı.
  • şiddet : Sertlik, katılık. * Ziyadelik. * Sıkılık. * Tecvidde: Harf sükun ile ve nefesin hepsi habs olarak sakin bir halde okunduğu zaman savtın asla akmamasına denir. Şiddet iki kısma More…
  • siddîk : Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan.
  • siddîka : Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın. * Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.
  • siddîkîn : Sıddık olanlar, Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar. Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar ve Onun izini takib edenler. Allah yolunun sadakatte en ileri olanları.
  • şided : (Şiddet. C.) Şiddetler.
  • sidk : Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil olması. * Ahdinde sâbit olmak. * Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten birisi. * Kalb temizliği.
  • şidk : (C.: Eşdâk) Ağızın kulaktan tarafı. * Ağzın kenarı.
  • sidk u selâmet : Doğruluk ve selâmetlik için oluş.
  • sidn : Etli ve gövdeli şişman kimse.
  • sidr : Tenbel kimse. * Bir deniz adı. * (Sidre. C.) Arabistan kirazları.
  • sidre : Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.
  • sidre ağaci : Arabistan kirazı denen bir ağaç.
  • şie : Alâmet, işaret, nişan.
  • sif : (C.: Esyâf) Deniz sahili. * Hurma lifi.
  • sif' : Toprak. * Buhmâ otunun dikeninin az olması.
  • şifa : Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.
  • şifa-bahş : f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren.
  • sifad : Hayvanların çiftleşmesi.
  • sifah : Zina.
  • şifah : (Şefe. C.) Dudaklar.
  • şifahane : f. Hastahane.
  • şifahen : Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle.
  • şifahî : Ağızdan, şifahen, sözlü.
  • şifahiyât : Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler.
  • şifakâr : f. Şifalı. Şifaya sebeb olan.
  • sifal : (Sifâle) f. Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. * Orak. * Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu. ◊ Değirmen altına döşenen deri. * Değirmen süpürgesi.
  • şifanapezir : (Şifâ-nâpezir) f. Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz.
  • sifanet : Marangozluk.
  • şifapezir : f. İyileşebilir, şifa bulabilir, geçebilir.
  • sifar : Deveye burunduruk yapılan demir. * Sefer. Islâh, düzeltme. * Misafirlik.
  • sifare : Habercilik.
  • şifaresan : f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen.
  • şifasaz : f. şifa veren, iyi eden.
  • sifat : Bir kimse veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti. * Suret, çehre, yüz. Nişan, alâmet. * Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime.
  • sifât : (Sıfat. C.) Sıfatlar, vasıflar.
  • sifat terkibi : Sıfat tamlaması. Meselâ: 'Kâmil insan' kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre 'kâmil insan' terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci More…
  • şifayab : f. Şifa bulma, iyileşme.
  • şife : (Bak: Şefe)
  • siff : Kuru deri.
  • şiff : Ziyade, çok, fazla. * Eksik, noksan. (Ezdattandır)
  • sifir : Hiç. Olmayan bir şeyin ismi. * Hiç bir sayı olmamak. * Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası. * Fiz: Suyun donma derecesi.
  • sifle : Adi, alçak, zelil, terbiyesiz.
  • siflekâm : f. Adi kişilerin işine yarayan.
  • sifleperver : f. Alçak ve âdi kimseleri koruyan ve kullanan.
  • sifr : Yazılmış nesne, mektup.
  • şifre : Fr. Gizli ve işaretle yazı usulü. * Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. * Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü.
  • sifrid : (C.: Safârid) Toygar adı verilen küçük kuş.
  • sifsil : Bir ot cinsi.
  • sifsir : (C.: Sefâsir-Sefâsire) Simsar. Bir şeyi alıp satan. * Zarif, zerâfetli. * Hizmetçi, hâdim. * Tabi, itaat eden, uyan.
  • şifte : f. Düşkün, tutkun, meftun.
  • şiftedil : f. Gönül vermiş, meftun, tutkun.
  • şiftegî : f. Kaçıklık, tutkunluk, meftuniyet.
  • siftit (siftât) : Kavi, kuvvetli, iri yarı, cesim kimse.
  • siga : Gr: Fiilin tasrifinden (çekiminden) meydana gelen çeşitli şekillerden her biri. Kip.
  • sigal : f. Düşünce, fikir. * Kuruntu, endişe.
  • sigaliş : f. Düşünüş, kuruş.
  • sigar : Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş. ◊ (Bak: Sıgar) ◊ Küçükler.
  • sigar ü kibar : Küçükler ve büyükler.
  • sigreb : Küçük dişler.
  • sih : f. Demir şiş. * Kebap şişi.
  • şih(a) : Yavşan denilen ot.
  • sihab : Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık.
  • şihab : Parlak yıldız. * Kıvılcım. * Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı.
  • sihae : (C.: Sihâ-Eshiye) Nâme bağı.
  • sihaf : (Sahfe. C.) Geniş düz kaplar.
  • siham : (Sehm. C.) Oklar. * Sehimler, hisseler.
  • sihan : Kalınlık. * İçi boş zarf. * Soba borusu gibi bir şeyin kalınlığı. * Sımsıkı madde.
  • şihat : (Bak: Şeyhuhet)
  • şihban : (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
  • şihdare : Fahiş ve israfçı ve dedikoducu kimse. * Kısa boylu ve şişman kimse.
  • şihe : f. At kişnemesi.
  • sihhat : Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık. * Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır.
  • sihhî : Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik.
  • sihhiye : Sağlık ve hekimlik işleriyle uğraşan dâire. * Sağlık işleri.
  • sihir-âmiz : f. Sihir gibi tesir eden, büyüleyici.
  • sihirbâz : Büyü yapan, büyücü. Sâhir, neffase.
  • sihle : (C.: Sehil) Yoğun, büyük nesne. ◊ İri taneli kum.
  • sihna' : (Sıhnat) Balık yahnisi.
  • şihne : Adâvet, düşmanlık. * Davar bağladıkları yer. ◊ Emniyet memuru. İnzibat memuru.
  • sihr : (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık. * Aldatmak. * Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek. * Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey. * Şiir ve More…
  • sihre : Kaynana, kayınvâlide.
  • sihrî : Evlenmelerden meydana gelen akrabalık.
  • sihriyet : Evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık.
  • sihriz : Kızıl hurma.
  • sihtit : Katı, şiddetli, şedid. * Çok yükselen toz. * Katıksız kavut denilen kavrulmuş un.
  • sihve : (C.: Sahevât) Dağ üstünde yapılan burc.
  • şiî : Şia fırkasından olan.
  • şiir : Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz. * Man: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas.
  • sik'al : Suda ıslanmış kuru hurma.
  • sika : (C.: Sikat) (Vüsuk. dan) İnanç, güven, itimad, emniyet. * Güvenilir ve inanılır kimse. ◊ (C.: Sıyak) Yel, rüzgar, riyh. * Ses.
  • şika : (Şekve. C.) Şikâyetler, sızıltılar.
  • sika' : Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci örtü. ◊ Devenin burnuna bağladıkları nesne. * Kadınların örtündükleri peçe. ◊ Sakaların içine su More…
  • sikab : Su çeken. Su çekici.
  • şikab : İki dağ arası. * İki kaya arası.
  • sikaf : Rende. * Süngü ağacını düzeltecek ağaç.
  • şikâf : f. (Şikâften: 'Yarmak' mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. * Kelime sonuna gelerek 'yırtıcı, yırtan' mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf $ : Ciğer parçalayan.
  • şikak : Ayak yarığı. * Ot. * Muhalefet etmek, karşı gelmek. ◊ Nifak, ikilik, ittifaksızlık.
  • sikal : Ağır olan, ağır şeyler. (Bak: Sekal)
  • şikal : Devenin palanını bağlıyan ip. * Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek. * El ve ayak zinciri. * Üç ayağı beyaz olan at.
  • sikaliş : (Bak: Sigâliş)
  • şikar : f. Av, avlanan hayvan. Avlama. * Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet. ◊ Mc: Değerli, kıymetli.
  • şikaristan : f. Av yeri, avı çok olan yer.
  • sikat : (Sika. C.) İnanılır kimseler. İtimad edilen, kendilerine güvenilen kimseler.
  • şikayat : (Şikâyet. C.) Şikâyetler.
  • sikaye : Su içilen kap. Maşraba. * İçme suyunun toplanması için yapılan yer.
  • sikayet : Birine içecek su verme.
  • şikayet : Sızlanma, sızıltı. * Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst makama bildirmek.
  • şikb : (C.: Şekâbe-Şikâb-Şükub) Mağara ve kaya yarığı. * Çukur yer.
  • sikbac : Ekşi aş.
  • sikec : Başı kızıl olan zehirli bir yılan.
  • sikek : (Sikke. C.) Sikkeler.
  • şikem : f. Karın.
  • şikembe : f. İşkembe.
  • şikembende : f. Midesine düşkün. Çok yiyen.
  • şikemderd : Karın ağrısı.
  • şikemperver : f. Yemek tiryakisi, boğazına düşkün.
  • şiken : f. (Şikesten mastarından) Kıvrım, büküm. * Koparan, parçalayan mânâsında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Haysiyet-şiken $ : f. Haysiyet kıran.
  • şikenc : f. Kıvrım, büklüm.
  • şikence : f. İşkence. Azap. Eziyet.
  • şikened : Kırıyor, kesiyor.
  • şikest : f. Kırma, kırılma. * Kıran. * Yenilme, mağlubiyet.
  • şikeste : f. Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi.
  • şikestebâl : f. Kanadı kırık, kırık kanatlı. * Mc: Kederli, üzgün.
  • şikestedil : f. Gönlü kırık, mahzun, kederli, hüzünlü.
  • şikestegî : f. Kırıklık.
  • şikestepâ : f. Ayağı kırık.
  • şikestezebân : f. Peltek.
  • şikiba : (Şikibende) Sabırlı.
  • şikk : (Şikk) İslâmiyetin zuhurundan biraz önce yaşamış iki kâhinin adıdır. Bunlardan eskisi Arablarda ilk kâhindir. Acaib bir mahluk olup, alnının ortasında yalnız bir gözü (veya alnını ikiye More…
  • şikk-i muhalif : Aksi taraf. Bir fikrin başka zıt ciheti, karşı tarafı.
  • şikkayn : Bir işin iki ciheti. Bir şeyin iki şıkkı.
  • sikke : Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga. * Dirhem. * Para üstüne vurulan damga. * Düz, doğru yol. * Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi. * More…
  • şikke : (C.: Şikek) Balta cinsinden olan silâhların sapı. * Girecek deliğe sıkışıp tutmak için sokulan çivi.
  • sikkehane : f. Para basılan yer.
  • sikkezen : f. Madeni para basan.
  • sikkif : Çok keskin sirke.
  • sikkîn : Bıçak.
  • sikkîr : Devamlı sarhoş kimse.
  • şikl : Güçlük. * Naz.
  • siklet : Ağırlık. Mânevi sıkıntı.
  • şikn : Az, kalil.
  • sikr : Rüzgârın eserken dinmesi.
  • şiks : (C.: Aşkâs) Bir parça yer. * Her nesnenin bir miktarı.
  • siksak : Hamâkat, ahmaklık.
  • şikşaka : (C.: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.) * Zayıf, yaşlı kimse. * Uzun ince çubuk. * Ağzın çevresi.
  • sikt : Ana karnından ölü olarak düşen çocuk. * Çakmaktan düşen ateş.
  • şikve (şekâve) : Bedbahtlık. * Yaramazlık.
  • siky : Yer sulamak. Sulu ekin.
  • şikz : (C.: Şekazân) Keler eniği.
  • şikza' : Çok acıkmış tavşancıl.
  • sil' : (c.: Eslâ) Dağ yarığı.
  • sil'a : Bedende olan ur. * Ticaret malı. * Sülük.
  • sila : Kavuşmak, ulaşmak, vuslat. * Âşıkın mâşukuna kavuşması. * Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme. * Bahşiş, hediye. * Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin More…
  • sila' : Kebap. * Isınmak için yakılan ateş. ◊ Arınmış, temizlenmiş nesne.
  • silab : (C.: Sülüb) Kara mâtem donu.
  • silah : Musâlaha mânâsına mastar.
  • silahdar : Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. 'Silahdar-ı şehriyarî' de denilirse de mâruf olan 'Silahdar Ağa'dır.
  • silahendaz : Silah atan. * Tüfekli piyade neferi, harp gemilerinde gemicilik ile mükellef olmayıp silah taşıyan bahriye askerleri.
  • silahhane : f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer.
  • silahşör : Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı. * Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette More…
  • silak : Diş dibinde olan kabarcıklar. * Belâgatla okuyan hatip.
  • şilak : Cima etmek. * Vurmak. * Kulağı uzunlamasına yarmak.
  • silal : (Selle. C.) Sepetler, seleler. ◊ Yaş ot.
  • silam : Hamd, şükür. * Taş. * Su.
  • silame : (C.: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.
  • silan : Sapına girmiş olan kılıç ve bıçak ucu.
  • silat : (Sıla. C.) Sılalar. * Bahşişler, armağanlar, hediyeler.
  • silb (selebe) : (C.: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve.
  • sile : Bir şâire, yazdığı medhiye karşılığı olarak verilen para.
  • silfed : Ahmak kimse. * Kurt.
  • silhem : Bir kimsenin cisminde değişiklik olması.
  • sili : f. Tokat. Şamar.
  • silif : Bacanak.
  • silizen : f. Tokat vuran, şamar atan, döven.
  • silk : Dizi, sıra. * Yol, tarik. * İplik, hayt.
  • silk(a) : Çöğenler adı verilen havuç. * Pancar. * Kurt, zi'b. * Şerli, ahlâksız kadın.
  • silka' : Arkası üstüne yatmak.
  • sill : Bir çıban. * Sırtmadan zayıflamak. Erime. * Verem. ◊ (C.: Aslâl) Bir nevi ot. * Bir nevi yılan.
  • sille : (C.: Sılât) Vuslat, kavuşma. * Hediye, atâ. ◊ f. Tokat. Şamar.
  • silm : Barışmak, sulh, barışıklık. * İtaat. İslâm, müslim olmak.
  • silsil : Kapı halkası.
  • silsile : Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan. * Soy, sop. * Sıradağ. * Seri. Dizi. * Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra. More…
  • silsile-name : f. Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel.
  • silv : Gamdan, tasadan ve aşktan hâli olmak.
  • şilv : Vücut azâlarından biri.
  • silyane : (C.: Salayan) Bakla.
  • sim : f. Gümüş. Gümüş para. * Gümüşten. Sırmadan.
  • sim ü zer : Gümüş ve altın.
  • sim-ten : f. Gümüş tenli.
  • sima : Yüz, çehre. Beniz. * Eser, alâmet.
  • sima' : Dinlemek, kulak vermek. İşitmek. * Çalgı dinlemek. * Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler. * Mevlevilerin ve sair dervişlerin 'ney' veya 'def' ile berâber More…
  • simad : Şişe tıpası. ◊ Az su.
  • simag : Ağızın bir tarafı.
  • simah : Kulak deliği, kulak. ◊ (Bak: Sımah)
  • simak : (Semek. C.) Balıklar. * Parlak yıldız. * İki parlak yıldızdan birisi. * Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet.
  • simal : Medet etmek. * Medetçi, yardımcı ve mutemed kişi.
  • şimal : Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey.
  • şimalen : Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.
  • şimalî : şimale ait, sola ve kuzeye ait.
  • simam : (Semm. C.) Zehirler. ◊ Tıpa. Şişe tıpası.
  • simame : Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.
  • siman : (Semin. C.) Semizler, besililer, yağlılar.
  • simar : (Semere. C.) Meyveler, yemişler. * Mc: Faydalar.
  • şimas : Davarın ürkek olması.
  • simat : (C.: Sümut) Sofra. Yemek masası. * Yemek. * Ziyâfet. ◊ Damga, iz. Nişan, alâmet.
  • simatoğraf : (Bak: Sinematoğraf)
  • simavî : Çehreye ait, yüz şekline dair. * Simavlı.
  • sime : (C.: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse. * Berk, muhkem nesne. * Büyük erkek yılan. ◊ (C.: Simât) Damga, alâmet, nişan.
  • şime : (C.: Şiyem) Huy, tabiat.
  • simen : Semizlik, yağlılık, besililik. (Bak: Semen)
  • şimendifer : Fr. Demir yolu katarı, tren. * Demir yolu.
  • simendud : (Sim-endud) f. Gümüş kaplı. Gümüş yaldızlı.
  • simer (semer) : (C.: Esmâr) Kıssa, hikâye. * Akşamdan sonra olan.
  • simin : f. Gümüşten. * Gümüş gibi, gümüşe benzer.
  • simin-ten : f. Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu.
  • simk : Yüce olmak, yükselmek.
  • simlah : Kulak kiri.
  • simm : Belâ, âfet. * Arslan.
  • simme : Hâlis ve temiz.
  • simmî : (C.: Esmiyâ) Adaş, isimleri aynı olan kişilerin herbiri.
  • simn : (Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık.
  • şimrac : (C.: Şemâric) Seyrek seyrek dikmek. * Yalan karışık söz.
  • şimrah : (C.: Şemârih) Hurma veya üzüm salkımı. * Dağ tepesi.
  • şimşad : f. Şimşir ağacı.
  • simsam(e) : Keskin kılıç. * Kılıcın keskin olması.
  • simsar : (C.: Semâsire) Komisyoncu, tellâl, aracı.
  • simsim : (C.: Semâsım) Şişman ve etli adam. ◊ Susam.
  • şimşir : (Bak: Şemşir)
  • simt : (C.: Sümut) Boncuk veya inci dizilmiş iplik. ◊ (C.: Sümut) Dizi. Dizilmiş şey.
  • simurga : Kanatlı ve çok büyük hayvan olup eski devirlerde yaşadığı rivâyet edilir. (Bak: Anka)
  • simya : (Fr: Alşimi) Kim: Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için kimya ilminin ilerlemesine hizmeti More…
  • simyan : (Simân) (Süryanice) Hak.
  • sîn : Çin. * Kirli olan ve kokan deve yünü.
  • şin : Kur'an alfabesinin onüçüncü harfi olup, ebcedî değeri 300'dür. ◊ Çok nikâhlı kimse. * Huruf-u mu'cemeden bir harf. ◊ (Bak: Şeyn)
  • sina : Musâ Peygamberin (A.S.) Allah (C.C.) kelâmına nâil olduğu, Süveyş ile Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve bir dağ ismi. Cebel-i Musa veya Tur-u Sinâ da denir. * İbn-i Sinâ'nın ceddinin More…
  • sina' : Deve ayağına bağladıkları ip.
  • sinaat : (C.: Sanâyi') San'at, mahâret, ustalık.
  • sinab : Hardal. * Hardal ve kuru üzümden yapılan bir cins kuru boya.
  • sinad : Muhkem, dayanıklı, kuvvetli dişi deve. * Yüce. * Yüce yer, yüksek yer.
  • şinah : f. Suda yüzme.
  • sinaî : (Sınâiyye) San'atla ve sanayi ile alâkalı. * İnsan yapısı.
  • sinaiyyat : (Sınâi. C.) Sanatla ilgili olan şeyler. * İnsan yapısı şeyler.
  • şinak : (C.: Eşnâk) Sivri başlı kimse. * Kırba bağladıkları ip. * Başı büyük olan at. * Kuş tuzağı.
  • sinan : (C.: Esinne) Mızrak, süngü.
  • sinar : Çınar.
  • şinar : Ayıp. * Hayâ, utanma, âr. ◊ f. Suda yüzme.
  • sinare : Demir iğ. * İğ başı. * Yay kabzası. * Kulak.
  • şinas : f. Tanıyan, bilen, anlayan. Tarih-şinas $ : f. Tarihten anlayan, tarih bilen. ◊ Uzun, tavil.
  • şinaver : f. Suda yüzen. Yüzgeç.
  • sinaye : Yünden ve kıldan yapılan ip.
  • sindan : Örs.
  • sindiban : Pelit ağacı.
  • sindid : (C.: Sanâdid) Baş, başkan, reis, ileri gelen.
  • sine : Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.) ◊ An. Bir lahzacık. * İki ağızlı balta. ◊ f. Göğüs. Sadır. Kalb.
  • sine-bend : f. Göğüs bağı, sütyen.
  • sine-gâh : f. Göğüs.
  • sinematoğraf : Fr. Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir.
  • sinepüryan : (Sinebiryan) Kalbi yanmış, sinebiryan olmuş, çok hasret çekmiş.
  • sinesaf : f. Sarılıp kucaklaşmış.
  • sinesuz : f. Yürek yakan.
  • sinet : Uyuklamak.
  • şinev : f. İşiten, dinleyen.
  • sinf : Söğüt yaprağı.
  • sinh : (C.: Esnâh-Sünuh) Diş çukuru, diş yuvası. ◊ (C.: Esnâh) Her nesnenin aslı ve kökü.
  • sini : f. Büyük tepsi, sini.
  • şinid : İşitme. Duyma.
  • şinide : f. İşitilmiş. Duyulmuş.
  • sinif : Kısım, bölüm, tabaka.
  • sinifî : Sınıfla alâkalı, kısıma ait.
  • şinik : On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü)
  • sinimmar : Ay, kamer. * Gece uyumayan erkek. * Harami. * Tar: Rum milletinden bir üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira'da bir köşk yapmıştı. Bunun bir eşini daha kimseye yapmasın diye Numan More…
  • sinin : (Sene. C.) Sünun. Seneler. * Sina Dağı.
  • sinn : Berd-i acûz günlerinden bir gün. * Seleye benzer bir nesnedir, içine ekmek koyarlar. * Deve sidiği. ◊ (C.: Esnân) Yaş. Yaşanmış olan zaman. * Diş. * Medine'de bir dağın More…
  • sinne : (C.: Sinen) Kalem başı. * Sapan demiri.
  • sinnen : Yaşça, yaş bakımından.
  • sinnevr : (C.: Senânir) Kedi.
  • sinsin : (C.: senâsin) İyeği kemiklerinin arka tarafının ucu.
  • sintah : Büyük karınlı kuvvetli deve.
  • sintel : Kısa boylu.
  • sinv : Dal, budak. Bir kökten çatallanan dallar. * İki kardeş. * Misil. Şebih, benzer. * Amca. * Oğul.
  • şinvay : Kulağın işitmesi.
  • sinvu ebî : Babamın kardeşi.
  • siny : (C.: Esnâ) Her nesnenin büklümü. * Dağın kısıkdar yeri. * Orta, vasat.
  • sinyal : Fr. Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret.
  • sipah : (C.: Sipâhan) Asker, leşker, nefer. * Ordu.
  • sipahdar : f. En büyük asker, serasker.
  • sipahi : Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında 'Timar' namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı More…
  • sipahsalar : f. Askerlerin en büyüğü. Serasker.
  • sipar : f. Veren, fedâ eden.
  • sipare : (Si-pâre) f. Kur'an-ı Kerimin herbir cüz'ü. * Küçük kitap, mecmua. * Otuz cüz.
  • sipariş : f. Ismarlamak, ısmarlayış.
  • sipas : f. Şükretme, dua etme.
  • sipas-dâr : f. Hamdeden, şükreden.
  • sipeh : f. Asker, leşker. * Ordu.
  • sipeh-büd : f. Başbuğ, başkomutan, başkumandan.
  • sipeh-keş : f. Başkumandan, başbuğ.
  • sipenc : f. Konaklama yeri, misafirhane, otel. * Dünya. * Misafir.
  • siper : f. Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. * Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. * Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. * Muharebede More…
  • sir : f. Tok, kanmış, doymuş. * Sarımsak. ◊ Yarık. Delik. * Balık yahnisi. ◊ (Bak: Sırr)
  • şir : f. Aslan. * Süt.
  • şir'a : (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir.
  • sir'et : Nefis. * Koyun. * Geyik. * Kadınlar.
  • sir-ab : f. Suya kanma. Suya tok olmak. * Sulu. * Körpe, tâze.
  • şira : Satın alma, satın alınma.
  • sira' : Hızla gitmek, acele etmek.
  • şira' : Yelken. Gemi yelkeni.
  • sirac : Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil. * Şevk veren şey.
  • sirad : Gön, sahtiyan.
  • şirad (şürud) : Dağılmak. * Kaçmak.
  • siraf (saruf) : Hayvanın kızmakla erkeğini araması.
  • şirak : (C.: Şürük) Nalbant kayışı.
  • siram : Hurma ve yemiş toplayacak vakit. * Toplanmış hurma ve yemiş.
  • siran : (Sur. C.) Kaleler, kal'alar, hisarlar.
  • şiran : f. (Şir. C.) Aslanlar.
  • şirane : f. Aslanca, gazanferâne.
  • sirar : Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine bağladıkları ip. ◊ (C.: Esirre) Sürur, sevinç. * Sırayla konuşmak. * Ay sonu.
  • şirar : Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler.
  • sirat : Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol.
  • şirat : Neşter.
  • siravari : f. Sıralı halde, sıra gibi.
  • sirayet : Yayılmak, bulaşmak, geçmek.
  • şiraz : Süzülmüş yoğurt.
  • şiraze : f. Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. * Pehlivan kispetinin paçası. * Mc: Düzen, nizam, esas.
  • şiraze-bend : f. Şiraze bağlayan. * Düzenleyen, tanzim eden, düzen veren.
  • sirb : (C.: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası. * Sığır sürüsü.
  • şirb : (Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek.
  • sirbal : (C.: Serâbil) Gömlek, kamis.
  • şirceng : f. Arslan gibi savaşan.
  • sircin : Kurumuş davar tersi.
  • sirdab : (C.: Seradib) Yer altında su soğutacak yer.
  • şirdah : Büyük ayaklı.
  • sirdaş : (Bak: Sırrdaş)
  • şirdil : (C.: Şirdilân) f. Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur.
  • sire : (C.: Sıyer) Koyun ağılı.
  • şire : f. Süt. * Şıra.
  • şirec : Şırılgan yağı. * Üzüm suyu. Şira.
  • siret : Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. * İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
  • sirf(e) : Sadece, yalnızca. * Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan.
  • sirhak : Çağırmak.
  • sirhan : (C.: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt.
  • şirhar : 'f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara More…
  • şirin : f. Tatlı. Sevimli. Cana yakın.
  • şirin-cemal : f. Sevimli yüzlü.
  • şirin-edâ : f. Lâtif ve şirin edâlı.
  • şirinî : f. Tatlılık, cana yakınlık, sevimlilik.
  • şirinkâm : f. Tadı damağında kalmış.
  • şirinkâr : f. Hoş ve tatlı muamele eden.
  • şirinzeban : f. Tatlı dilli.
  • sirişk : f. Göz yaşı. * Ateş şeraresi.
  • sirişt : f. Yaradılış, hilkat, huy, tabiat.
  • sirişte : f. Yoğrulmuş, karıştırılmış.
  • şirk : En büyük günah olan Allah'a (C.C.) ortak kabul etmek. Allah'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek.
  • şirk-âlud : f. Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette.
  • sirkat : (Serkat) Çalma. Hırsızlık.
  • sirkatibi : Eskiden hükümdarların yanlarında bulundurdukları hususi kâtib.
  • sirke-furuş : f. Sirkeci, sirke satan kimse. * Mc: Ekşimiş yüzlü kişi.
  • şirket : Ortaklık, iş ortaklığı. * Huk: İki veya daha fazla şahsın emek ve malları ile müştereken, iktisadî bir gayeye erişmek için bir akidle birleşmeleri. (Bak: Cem'iyyet)
  • sirkin : Kuru davar tersi.
  • sirm : (C.: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek. * Ekin biçmek. * Cem'olmuş beytler.
  • sirme : (C.: Sırm) Bulut parçası. * Deve ve koyun sürüsü.
  • şirmerd : f. Arslan yürekli, cesur.
  • sirp : Yugoslavya'da yaşayan bir kavim adı. Veya o kavimden birisi.
  • şirpençe : (Şir-pençe) f. (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok tehlikeli bir çıban.
  • sirr : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey. ◊ (C.: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar. * Gizli nesne. * Cima etmek. * Zikir. * Hâlis. * En iyi, en faziletli. More…
  • sirran : Gizli olarak, gizlice.
  • sirrdaş : Birbirinin sırrını bilen. * Sır saklıyan.
  • sirre : Soğuk rüzgâr. Şiddetli soğuk. * Şiddetli sayha, çığlık.
  • şirret : Terbiyesizlik, hayasızlık, edebsizlik. * Geçimsiz, huysuz ve kavgacı.
  • sirrî : (Sırriyye) Sır ile, gizlilik ile ilgili.
  • şirrib : Şaraba karşı hırsı olan.
  • şirrir : (C.: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen, pek çok şerir.
  • sirsir : Çekirgeye benzer bir hayvan.
  • sirval : (c.: Serâvil) şalvar.
  • şirvaz : Yoğun, kalın ve büyük.
  • sirve : (C.: Sirâ) Küçük ok. * Çekirge yumurtası.
  • şiryan : (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
  • şirzime : Küçük, ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.
  • şis (şisâ') : Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği katılaşmaz.)
  • şis' : (C.: Şüsu') Nâline tasma vurmak. * Nâlin tasması.
  • sisa : (C.: Sıyas-Sıyasâ) Köşk. * Kale. * Sığınacak yer. * Çulha mekiği. * Horoz mahmuzu. * Sığır boynuzu.
  • sisa' : (C.: Seyâsi) Davar arkası. * Omuz başı.
  • şisb : (C.: şesâyib) şiddet. * Nasip.
  • şişe : Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca. * Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.
  • şişehane : Şişe yapılan yer.
  • şişhane : (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul'da bir semt adı.
  • şisi' : Büyük ve çok mal. * Dar yer. Bir yerin uç tarafı. * Nalın kayışı. * Bir malı dikkatle bekleyip koruyan.
  • sismoğraf : Fr: Zelzelenin yerini, saatini, yön ve hızını kaydeden âlet.
  • sistem : Fr. Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. * İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. * Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. * More…
  • sît : Çatırtı, patırtı, gürültü. * Ün, şöhret, nam.
  • şit : Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı More…
  • şita : Kış. Senenin soğuk mevsimi.
  • sita' : Deve boynunda uzunluğuna olan alâmet. * Ev direği.
  • şitab : f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek, koşmak. Çabukluk, acele etmek.
  • sitad : f. Alma, alış.
  • şitaî : (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.
  • sitam : Kılıcın ağızı.
  • sitan : (-istan) f. Mekân adı yapmağa yarayan ek. Meselâ: Gül-sitan $ : (Gül-istan) Gül bahçesi, güllük. ◊ f. Alan, alıcı. Can-sitan $ : Can alan.
  • sitare : (Setr. den) (C.: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey. ◊ f. Yıldız, kevkeb.
  • sitat : Husumet, düşmanlık.
  • sitayiş : f. Övme, medhetme. Medih.
  • sitayiş-kâr : f. Medheden, öven.
  • sitebr : f. Kalın, kaba, yoğun.
  • sitem : f. Haksızlık, zulüm. * Nâzikâne çıkışma. * Eziyet, cefa.
  • sitem-âmiz : f. Hâin. İnsafsız, haksız.
  • sitem-kâr : (C.: Sitemkârân) f. Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim.
  • sitem-keş : f. Zulme ve haksızlığa uğrayan. Zulüm çeken. Mazlum.
  • sitem-reside : f. Siteme uğramış, zulme uğramış. Zulüm çekmiş.
  • şitevî : (Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili. * Kış sebzesi, kışlık sebze.
  • sitiz : (Sitize) f. Kavga, cidal, çekişme.
  • sitize-cu : f. Kavgacı.
  • sitize-kâr : f. Kavgacı.
  • sitr : (C.: Estâr) Örtü. * Perde.
  • şitre : Yarım, nısf.
  • sitt : Hanım. (Aslı seyyidet iken muharref ve âmi arapçada sitt ve sitte olarak kullanılır.)
  • sitte : Altı. (6) Altılık.
  • sittîn : (Sittûn) Altmış. 60
  • sîv : f. Elma.
  • siva : Başka, gayrı, diğer. Kasd. (Bak: Mâsiva)
  • şiva' : Kebap.
  • sivad : Gizli söz, sır.
  • sivak : (C.: Süvük) Misvak. * Dişini yıkamak.
  • şival : Az şey.
  • sivar : (C.: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü. * Misk kabı. ◊ (C.: Esvire - Esâvir-Suur) Bilezik.
  • şivar : Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.
  • şivaz : Dumansız ateş. * Susamak. (Bak: Şuvaz)
  • sivcar : Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak.
  • şive : Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub. * Eda. Naz.
  • şivebâz : f. Cilveli, şive ve naz eden.
  • şivekâr : f. İşveli, şiveli, cilveli.
  • şiven : f. İnleme, sızlanma. * Mâtem, yas.
  • sivil : Fr. Asker olmayan. * Başı bozuk. * Mülkî. * Tebdil-i kıyafetle gezen polis. * Medeni.
  • siya' : Samanlı balçık.
  • şiya' : Zahir olmak, görünmek. * Çobanın kavalından çıkan ses. * Odun takıltısı.
  • siyab : (Sevb. C.) Elbiseler, giyecek şeyler.
  • siyabe : Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.
  • siyac : Dikenli duvar.
  • siyadet : Seyyidlik. (Bak: Seyyid)
  • siyafet : Kılıççılık sanatı.
  • siyagat : Kuyumculuk.
  • siyah : (Sayha. C.) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar. ◊ f. Kara, esved. * Zenci.
  • siyaha : Suyun akması. * Oruç tutmak.
  • siyahat : (Seyyehân - Siyâh - Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.)
  • siyahbaht : f. Tâlihsiz, kara bahtlı.
  • siyahçerde : f. Esmer, karayağız olan.
  • siyahfam : f. Siyah renkli.
  • siyahî : f. Siyahla alâkalı. * Zenci. * Siyahlık, karalık.
  • siyahkâr : (C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu.
  • siyahkede : f. Kapkara yer.
  • siyahlika : f. Kara yüzlü.
  • siyahpuş : f. Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. * Mâtemli, yaslı.
  • siyahruz : f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız.
  • siyak : Söz gelişi, ifade tarzı. * Üslub, tarz, yol. * Sürmek, sevk. * Ruhun çıkması.
  • siyakat : Binek hayvanını arkasından sürme.
  • siyal : (Sıyâlet) Saldırma, hamle etme, üzerine atılma.
  • siyam : (Savm. C.) Oruçlar. (Bak: Oruç, Ramazan) ◊ Oruç. (Bak: Sıyam)
  • şiyam : Yerden kazılan toprak.
  • siyan : Elbise saklama yeri, sandık.
  • siyanet : Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza. ◊ Koruma, muhafaza, hıfz.
  • siyar : (C.: Sirân-Asvire) Misk kabı. * Sığır sürüsü.
  • siyas(i) : (Sıysa. C.) Kaleler, kal'alar. * Köşkler. * Sığınacak yerler.
  • siyaset : Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı. * Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak. * Diplomatlık. Politika. * More…
  • siyaseten : Siyaset bakımından, siyasî bakımdan.
  • siyasî : Siyaset icabı olan. * Siyaset adamı. * Politik.
  • siyasiyyun : Politikacılar, siyasetçiler. Devlet idaresine çalışanlar.
  • siyat : (Savt. C.) Kırbaçlar, kamçılar.
  • şiyat : Yanmış yün ve pamuk kokusu.
  • siydane : (C.: Saydân) Taş çömlek.
  • siye : Koyun yatağı.
  • şiyem : (Şime. C.) Huylar, tabiatlar.
  • siyer : (Siret. C.) Tarzlar, gidişler, yollar.
  • siyera' : İbrişimle karışık alaca bez.
  • siyk : (Sevk. den) Sevk olunan (meâlinde). ◊ Kesif toz ve fena ter kokusu.
  • siyonist : (Kudüs'ün eski adı olan Sion. dan) Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurmak isteyen. Yahudi fikrinin taraftarı. Bir şeyi Yahudilerin gaye ve menfaatına göre değerlendiren. More…
  • siysa : (C.: Sıyâs) Kale. Kal'a. * Sığınacak yer. * Köşk.
  • siyy : Arz-ı Arabdan bir yer. * Çöl, sahra. * Benzer, misil.
  • siyyan : (Siyy. C.) Birbirine denk ve eşit. Müsavi.
  • siyyanen : Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda.
  • siyye : Yay başı.
  • şiz : Abnus ağacı.
  • şizaf : Katılık, sertlik.
  • skolastik : Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.
  • slogan : ing. Kısa ve te'sirli propaganda sözü.
  • sofi : Ehl-i tasavvuf. Riyazet ve nefisle mücahede ile hakikate ermeğe çalışan. Tarikata mensub, mânevi kemâlât için çalışan. * Yanıltıcı, safsatacı. (Bak: İşrakiyyun)
  • sohbet : Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı. * Birlikte oturup tatlı tatlı hakikat üzerine konuşmak.
  • şöhre : Ünlü, şöhretli, meşhur.
  • şöhret : Ad yapma. Ün. Şân. * Hadis ilminde: Meşhur hadis mânasında kullanılır.
  • şöhretgir : f. şöhretli, ünlü. Meşhur.
  • şöhretşiâr : f. şöhretli. şöhret sahibi.
  • sokrat : Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. 'Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey More…
  • solcu : (Bak: Ashab-ı Şimal)
  • sömestr : Fr. Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri.
  • sorguç : Başa takılan tuğ. * Bazı kuşların tepelerinde bulunan tüyden süs.
  • sosyal : Fr. İçtimaî. Cemiyete ait.
  • sosyalist : Fr. Sosyalizm taraftarı olan.
  • sosyalizm : Fr. İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik.
  • sosyoloğ : Fr. İçtimaî bilgilerle uğraşan, toplu insan yaşayışı ve onların idare işlerinde bilgi sahibi olmaya çalışan. İçtimaiyatçı.
  • spiker : ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi.
  • spiritualizm : Fr. Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş. Ruhiyatçılık.
  • staj : Fr. Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti altında yapılan çalışma.
  • stajyer : Fr. Staj yapan kimse.
  • strateji : yun. Askeri sevk ve idare ilmi, sevk-ul-ceyş.
  • stratosfer : Fr. Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası.
  • su' : Kötülük. * İyi olmayan. Kötü, fena.
  • sü'b : Akıl geri gelmek. * Gittikten sonra yine eski yerine dönmek, mekânına gelmek.
  • su'ban : (C.: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha. * Koz: Semanın kuzey yarım küresinde bulunan Tinnîn Burcu'nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en More…
  • sü'ban : (Bak: Su'ban)
  • su'be : Yeşil başlı kertenkele.
  • şu'be : Bölük, bölüm. * Dal, budak. * İkinci derecedeki kollar. Kol.
  • su'bub : (C.: Seâbib) Saf su akan yer.
  • şu'bub : (Bak: şü'bub)
  • şü'bub : Birden yağan sağanaklı yağmur. * Hiddetli ve şiddetli olan. * Şiddetli güneş harareti.
  • su'l : (C.: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme. * Koyunda küçük meme. * Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş.
  • şu'le : Alev, ateş alevi. Alevlenmiş odun.
  • şu'lebâr : f. Işıklı.
  • şu'ledâr : f. Alevlenmiş, alevli. Işıklı.
  • şu'lefeşân : f. Işık saçan, parlatan.
  • şu'legir : f. Tutuşan, alevlenen, alev alan.
  • şu'lenümâ : f. Alev gösteren, alevli.
  • şu'lepâş : f. Işık saçan.
  • şu'leperver : f. Işıklandıran. Alevlendirici.
  • şu'lepuş : f. Alev içinde kalmış, alevle örtülü.
  • şu'leriz : f. Işıldayan, alev saçan.
  • su'luk : (C.: Saâlik) Fakir. * Dilenci. * Serseri.
  • sü'lul : Meme başı. * Vücutta meydana gelen siğil, sivilce.
  • şu'm : (Şum) f. Uğursuzluk. Meş'um olma. Uğursuz.
  • su'n : (C.: Seâne) Yarısı kesilmiş kırba.
  • su'r : (C.: Es'âr) Yiyecek, içecek artığı.
  • sü'r : Arslanın bir kimseye hamle etmesi, saldırması.
  • su'rur : Ağaç sakızı parçası.
  • su(y) : f. Cihet, yön, taraf. Semt. Yan.
  • şua : (C.: Şu') Sorgun ağacı.
  • şua' : Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.
  • şuaat : Işıklar, parıltılar, nurlar.
  • şuab : (şu'be. C.) şubeler. Kollar, bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
  • şuabat : (Şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, takımlar, bölükler. Dallar.
  • süac : Koyun avazı, koyun sesi.
  • suada' : Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. * Ev ortası.
  • suadî : Topalak otu.
  • sual : İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik. ◊ Öksürük.
  • süal : Bir kabile ismi. ◊ Öksürük.
  • şual : (şu'le. C.) Alevler, şu'leler. Ateş alevleri.
  • sualât : (Suâl. C.) Suâller, sorular. İstemeler, istekler.
  • süar : Ateşin harareti. * Çok acıkmak.
  • şuara : (Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
  • sub' : (Bak: Sübu') ◊ Yedide bir.
  • süb' : Yedide bir.
  • suba (sabâ) : (C.: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr.
  • subabe : Kap içinde kalan su. * Bir nesnenin bakiyesi. Artık.
  • sübaî : Yedi harfli, yedili.
  • şuban : f. Çoban.
  • şüban : Çoban.
  • şübanî : Kırmızı yüzlü.
  • subare : Taş.
  • subaşi : Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.
  • subat : (Bak: Sübât)
  • sübat : Dalgınlık. * Uzun dinlenme. * İstirahat zamanı. * Uzun uyku şeklinde olan baygınlık. Koma. * Dehir, zaman. ◊ (Sübe. C.) Cemaatler, bölükler.
  • sübata : Süprüntülük, virâne.
  • subbah : (Sâbih. C.) Yüzenler, yüzücüler (suda).
  • şübban : Gençler, delikanlılar.
  • sübbet : İnsanın oturak yeri.
  • sübbuh : Tesbih edilen (Allah. C.C.)
  • şübbut : Kalkan balığı.
  • sube : At sürüsü. * Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü. * Kabın içinde kalan su. Artık su.
  • sübe : On kişiden fazla olan erkek cemaatı. * Havuzun ortası.
  • şübeh : (şübhe C.) şübheler, şekler. şübhe edilenler.
  • subesu : f. Taraf taraf. Her tarafa. Her yanda.
  • subh : Sabah vakti. Sabah. Tan vakti. Şafak zamanı.
  • subha : Nur ve azamet. * Sabahla öğle arası, kuşluk vakti. (Bak: Sübha) ◊ Sabah uykusu.
  • sübha : Uyku, nevm. * Fâriğ olmak, vazgeçmek, çekilmek. İşi bitirmek. ◊ Çekilen tesbih, tesbih tânesi. * Duâ ve nâfile namaz.
  • sübhakeş : f. Tesbih çeken.
  • sübhan : Allah (C.C.)
  • sübhanallah : Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir.
  • sübhanî (sübhaniye) : Allah (C.C.) ile alâkalı. İlâhî. Allah'a mahsus, Onun eserlerine âit ve müteallik. Allah'ın Sübhan sıfatına âid.
  • subhdem : f. Sabah vakti.
  • şübhe : (C.: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.
  • subhgâh : f. Sabah vakti. Tan yeri.
  • subjektif : (Bak: Sübjektif)
  • sübjektif : Fr. Bilen akıl ile alâkalı. * Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan.
  • sübjektivizm : Fr. Fls: Akıldan başka realite kabul etmeyen, yanlış bir nazariye.
  • şübke : (C.: Şübük) Yakınlık. Akrabalık, hısımlık.
  • subr : Her cismin tek kenarı ve yoğunluğu. * Ufak taşlı yer.
  • subre : Birikinti, yığın.
  • şübrüm : Kısa boylu kimse.
  • sübrut : (C.: Sebâriyet) Az. * Otsuz ve susuz yer. * Fakir adam.
  • sübt : Hatmi gibi bir otun adı. ◊ Ayıp.
  • subu' : Dinini terk edip başka dine girmek.
  • sübüha : (C.: Sübühât) Nur. * Azamet, büyüklük.
  • subuhat : (Subha. C.) Secdeler ve cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye. (Bak: Azamet, Cemal)
  • sübül : (Sebil. C.) Yollar, caddeler.
  • sübur : Helâk, helâket. Mahvolmak. * Men olmak, kovulup sürülmek.
  • sübut : Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş. ◊ (Sebt. C.) Cumartesiler. Cumartesi günleri.
  • sübutî : Varlığı kat'iyyen isbat edilene ait. Müsbet, isbatlı olan. (Bak: İman-ı bil-âhiret)
  • şüca' : (Şec'a - Şica') Yiğit, cesur, bahadır. Şecaatli.
  • süccad : (Sâcid. C.) Secde edenler.
  • sücced : (Sâcid. C.) Secde edenler. Secde edip yere kapananlar.
  • şücea' : (Şeci'. C.) Yiğitler, cesurlar.
  • şüceyre : Çalı, ufak ağaç.
  • sücfe : Geceden bir saat.
  • sücle : Karnın geniş ve büyük olması. Şişmanlık.
  • şücne : Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.
  • sücre : (C.: Sücür) Yağmur suyundan biriken su. ◊ Derenin orta geniş yeri.
  • şücub : Ev içinde olan direk.
  • sücud : Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek. (Bak: Secde) * (Sâcid. C.) Secde ederek yere kapananlar, secde edenler. More…
  • sücuf : (Secf. C.) Perdeler, örtüler.
  • sücul : (Secl. C.) Büyük su kovaları.
  • sücun : (Sicn. C.) Hapishaneler, zindanlar, ceza evleri. * Mc: Dünyanın sıkıntıları.
  • şücun : Ağaç dalları. * Füruât, teferruat.
  • şücur : Muhtelif ve çeşitli olmak.
  • sücv : Gece sükuneti, gecenin sessizliği. * Zulmet istikrarı.
  • sud : (Sevda. C.) Rengi kara olan şeyler. * Sevdalar. ◊ f. Kâr, faide, kazanç.
  • şüd : 'f. Geçti, gitti; gidiş, gitme. Oldu, olma. Amed şüd $ : Geldi gitti.'
  • sud'a : Deve ve koyun bölüğü.
  • süda : Kendi kendine çobansız gezen hayvan. * Bir şeyi kendi kolayına bırakmak.
  • suda' : Baş ağrısı. * Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma.
  • süda' : Bir otun adı. ◊ Geçmek.
  • suda-ger : f. Bezirgân, tüccar.
  • suda-gerî : f. Ticaret.
  • sudagî : Zülüfte olan nişan ve alâmet.
  • sudah : Horozun ötmesi.
  • sudam (sidâm) : Hayvanların başında olan bir hastalık.
  • südasî : Altılı. Altılık. Altı harfli.
  • sudd : Dağ.
  • südd : Dağ. * Bulut. * Mâni, engel.
  • suddad : (C.: Sadâyid) 'Sâm-ı ebras' denilen kertenkele. * Suya varacak yol.
  • südde : (C.: Süded) Kapı, eşik.
  • sude : f. Ezilmiş, dövülmüş. Sürmüş, sürülmüş.
  • süded : (Südde. C.) Kapılar, eşikler.
  • sudeka : (Sadik. C.) Doğru ve hakiki dostlar.
  • sudg : (C.: Esdâg) şakak. * şakaklardan sarkan saç.
  • südg : (C.: Esdâg) Göz ile kulak arası ve onun üzerine sarkan zülüf.
  • sudkan : (Sadîk. C.) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler.
  • sudmend : f. Kazançlı, faydalı, kârlı.
  • sudre : Acem gömleği.
  • süds : (Südüs) Altı kısımda bir kısım.
  • sudud : Men'etmek, engel olmak.
  • şüdun : Kavi ve kuvvetli olmak. * Terbiyeden müstağni olmak.
  • sudur : Olma, meydana gelme. Sâdır olma. * (Sadr. C.) Göğüsler, sadırlar.
  • süeba' : Esnemek.
  • sueda : (Said. C.) Saidler. Allah'ın (C.C.) rızâsına erenler. Mes'ud olanlar.
  • süeda : (Bak: Suedâ)
  • suf : (C.: Evsâf) Yün dokuma. Yünden yapılmış dokuma. * Yün, yapağı, ibrişim.
  • süf'a : Kırmızılığa yakın olan siyahlık.
  • şüf'a : Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak. * Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması.
  • süfae : (C.: Süfâ) Bir ot cinsi.
  • şüfafe : Kap dibinde kalan su.
  • süfal : Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve.
  • sufar : Yürekte sarı suların toplanması. ◊ f. Ok gezi. * İğne deliği.
  • sufariye : Sarı asma adı verilen bir kuş.
  • şüfea' : (Şefi'. C.) Şefaatçiler. Şefaat edenler, bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.
  • sufef : (Sofa. C.) Sofalar.
  • süfeha : (Sefih. C.) Sefihler. İçkici, müsrif ve günahkâr kimseler.
  • süfela : (Sefil. C.) Sefiller.
  • süfera : (Sefir. C.) Sefirler, elçiler.
  • suffa : (Suffe) Sofa, avlu. * Set. Seki.
  • suffah : Enli uzun taş.
  • süffar : (Sâfir. C.) Yolcular.
  • sufi : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf.
  • süfl : Tortu, çöküntü.
  • süfla : (Sâfil. den) Daha alçak, adi. * Günah ve basit işlere mahsus. * Kılıksız, kıyafetsiz.
  • süflî : Aşağıda bulunan. * Alçak, pek aşağı olan.
  • süfliyat : Fâni dünya ile alâkalı işler. Nefsâni, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri.
  • süfliyyet : Alçaklık, bayağılık, âdilik.
  • sufn : Çobanların dağarcığı.
  • sufr : (Sıfr) : Bakır. Tunç.
  • şüfr : (C.: Eşfâr) Kirpiğin bittiği yer. * Her şeyin kenarı.
  • süfre : Sofra, mâide. * (C.: Süfür) Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık.
  • şüfre (şefre) : (C.: Eşfâr) Yassı büyük bıçak. * Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı. * Kılıç ağızı. * Kirpik biten yer.
  • sufret : Sarı renk, sarılık. * Beniz solukluğu.
  • sufrit : (C.: Safârit) Fakir.
  • sufruf : Üzüm çöpü. * Hurma çöpü.
  • süfte : f. Delinmiş, delikli.
  • süfte-guş : f. Kulağı delinmiş olan. Kulağı delik.
  • süftece : (C.: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim. * Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey. * Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para.
  • sufuf : (Saf. C.) Saflar. Sıralar.
  • şüfuf : Zayıf olmak.
  • süful : Alçaklık. * Alçaklığa meyil ve teveccüh etmek. Alçaklığa yönelmek.
  • süfül : (C.: Esfâl) Her şeyin köpüğü ve tortusu. * Örtmek. * Yemek.
  • sufun : (Süfun) (Sefine. C.) Sefineler. Gemiler.
  • süfün : (Bak: Sufun)
  • şüfun : Göz ucuyla bakmak.
  • süfüvv : Yürümeye ve uçmaya başlamak.
  • sufvan : Atın, üç ayak üzerine durup dördüncünün tırnağını yere dikip durması.
  • süfyanî : Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir.
  • şugl : İş, meşgul olunacak şey, gaile.
  • şugmum : Uzun, tavil.
  • sugra : (Suğra) Daha küçük, pek küçük. * Man: Hadd-i asgarın bulunduğu cümle. Birinci kaziyye. Küçük önerme. (Bak: Hadd-i asgar)
  • sugre : (C.: Sügur) Göğüs çukuru. * Boğaz çukuru. * Gedik.
  • şugul : (Şugl. C.) İşler, uğraşacak şeyler, gaileler.
  • şügül : (C.: Eşgâl) Meşgul ve gafil olmak. Gaflette bulunmak.
  • sugur : Düşmana yakın hududlar, serhadler. * Mağara. * Ön dişler. * Ağızlar.
  • şügur : Yükseltmek. * Hâli etmek, boşaltmak.
  • sugv : Meyletmek, yönelmek, eğilme.
  • sugvar : f. Kederli, acılı.
  • suh : Duvar.
  • şuh : f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı, işveli. * Açık saçık, hayasız. Oynak. ◊ (Şıh) Bahil, cimri, hasis kimse.
  • şuh-meşreb : f. Açık meşrebli, şen ve neşeli.
  • süha : Bir yıldız ismi. Dübb-ü ekber (Büyük Ayı) yıldız kümesinden gözü kuvvetli olan kimselerin görebileceği en küçük yıldız.
  • şuha : Karın ağrısı.
  • sühad : Uyanıklık.
  • suhaf : Akciğer veremi.
  • sühaf : Verem hastalığı.
  • sühal : Çocuk doğunca beraber çıkan su. * Zayıf adamlar.
  • sühale : Küçük tavşan.
  • süham : (Sühamî - Sühamiye) Lezzetli, sindirici, hoş içilecek şey. * Kuş yelekleri arasındaki yumuşak tüyler. * Yumuşak kumaş, elbise. ◊ Yabanda biten ot. * Yaz ısısı. * Sıcak yel. * More…
  • suhan : f. Törpü.
  • sühan : f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz.
  • sühan-ârâ : f. Düzgün ve güzel söz söyleyen.
  • sühan-çin : f. Söz getirip götüren, söz toplayan, dedikoducu.
  • sühan-dân : f. Güzel söz söyleyen.
  • sühan-fehm : f. Sözün, kelâmın değerini takdir eden.
  • sühan-gû : f. Söz söyleyen, söz söyleyici.
  • sühan-güzar : f. Güzel konuşan, güzel söz söyleyen.
  • sühan-perdaz : f. Güzel ve düzgün söz söyleyen.
  • sühan-pira : f. Süslü konuşan, süslü söz söyleyen.
  • sühan-rân : f. Güzel söyleyen, güzel konuşan.
  • sühan-senc : (C.: Sühansencân) f. Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan.
  • sühan-şinas : f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden.
  • sühan-ver : f. Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan.
  • suhansera : (C.: Suhanserâyân) f. Ahenkli söz söyleyen.
  • suhar : Umman kasabası. * Bir erkek ismi.
  • suhare : Başkasıyla alay eden. ◊ Yağ kıkırdağı.
  • sühbe : Derin.
  • şühbe : Siyaha galip olan beyazlık.
  • suhd : (C.: Eshâd) Çocukla birlikte çıkan sarı su.
  • şüheda : (şâhid ve şehid. C.) şâhidler. * şehidler. (Bak: şehid)
  • suhen : (Sehun - Suhun) f. Söz.
  • süheyl : Kolay, uygun ve yumuşak. * Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)
  • süheyla : Yumuşak huylu kadın.
  • suhf : Akıl ve fikrin zayıf olması.
  • şuhh (şihh) : Bahillik.
  • suhk : Uzak olmak. * Cehennemde bir derenin adı. * Mahrumiyet.
  • sühl : Eşeğin göğsünden çıkan hırıltı.
  • suhme : Karalık, siyahlık.
  • sühme : Nasip. * Hısımlık, akrabalık, karâbet.
  • suhnan : Sıcak, kızgın. * Sıcak gün.
  • suhne : Kızgınlık. * Gözü yaşlı, dertli olmak.
  • sühnun : Rüzgârın ve yağmurun evveli.
  • suhre : Maskara, gülünç, eğlenceli. * Zoraki iş gören, ücretsiz zoraki çalışan kimse ve hayvan. ◊ (C.: Suhar) Geniş ve düz olan iki dağ aralığı. * Kırmızıya benzer renk.
  • sühre : Seher vaktinin evveli. * Fecr-i kâzib zamanı.
  • şühre : Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.
  • suhrekâr : f. Maskaralık yapan. Maskara.
  • suhriyen : (Sıhriyya) Musahhar kılınan, hizmette çalıştırılan. * Gülünç olan.
  • suhriyye : Maskaralık.
  • suht : Haram mal, her nevi haram. * Yok eylemek. Gidermek. Bir şeyin kökünü kazımak mânasına saht'dan alınmıştır. ◊ Kızgınlık, gadab. (Rızânın zıddı)
  • suhte : f. Yanmış, tutuşmuş. Yanık. * (C.: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi.
  • suhub : (Sehâb. C.) Bulutlar.
  • şühub : Mütegayyer olmak, değişmek.
  • şühüb : (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
  • sühud : Uyanıklık.
  • sühüd : Uyanıklık.
  • şuhud : (Bak: şühud)
  • şühud : şâhidler. * Görme, şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek halde şekillenme.
  • şühudî : Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub.
  • suhuf : (Sahife. C.) Sahifeler. * Bâzı Peygamberlere gelen sahife halindeki kitap.
  • sühuh(a) : Dökülmek. * Semiz ve besili olmak.
  • sühuk : Kaftanın eskimesi.
  • sühuk(e) : Şiddetli rüzgâr. Katı yel.
  • suhulet : Kolaylık. (Bak: Sühulet)
  • sühulet : Kolaylık. Kolaylık vasıtası. * Yavaşlık. Nâzik muamele. * Elverişli. Kullanışlı. * Paraca kolaylık. (Bak: Suhulet)
  • sühulet-bahş : f. Kolaylık veren. Kolay kullanılan. Pratik.
  • sühum : Demirci çekici.
  • şuhum : (Şahm. C.) Yağlar, içyağlar.
  • sühumet : Akrabalık, hısımlık.
  • suhun : (Sahne. C.) Sahneler.
  • sühunet : Sıcaklık, hararet. Hararet derecesi. ◊ Katılık, peklik.
  • suhur : (Sahr. C.) Kayalar, büyük taşlar.
  • sühur : Uyanık olmak.
  • şuhur : (Bak: şühur)
  • şühur : (şehr. C.) Aylar. 30 günlük müddetler.
  • şühus : Yüksek olmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak. * Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak. More…
  • sühve : Yumuşak. Sükun, sessizlik.
  • suk : Çarşı, pazar. Alım satım yeri.
  • suk' : Taraf, yön. * Nahiye.
  • suk'a : Başın ortasındaki beyazlık.
  • suka : Çarşı adamı, esnaf.
  • suka' : Horoz sesi, horoz ötüşü.
  • sukab : (Sukbe. C.) Delikler.
  • şükaf : (Bak: şikâf)
  • şukak : Bir çeşit hayvan hastalığı.
  • sükala' : (Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.
  • sükara : (Sekren. C.) Sarhoşlar.
  • şükara : Sütlü deve. * Sütlü koyun.
  • sükat : Yüksek yerden düşen nesne.
  • şükat : (şâki. C.) şikâyet edenler, şikâyetçiler.
  • sukata : Kırıntı, döküntü, artık.
  • sukataçin : f. Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan.
  • sukatahâr : f. Kırıntı, artık yiyen.
  • sukaybe : Küçük delik, delikçik.
  • sukb : (C.: Sükub) Delmek. * Yırtmak.
  • sukbe : (C.: Sukub - Sukab - Sukabât) Delik.
  • sukî : Çarşı ve pazarla alâkalı. * Çarşılı, pazarlı.
  • sükk : Meşhur bir Arap tabibin adı. * Ağzı ve dibi dar olan kuyu.
  • şukka : Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere.
  • sükkân : (Sâkin. C.) İkamet edenler, oturanlar. * Gemi kuyruğu.
  • sükker : şeker.
  • sükkerî : şekerden yapılma tatlı. * Şekerle alâkalı.
  • sükl : Kadının çocuğunu kaybetmesi.
  • sukl(e) : Böğür. * Taraf, yön.
  • şükle : Gözün ağındaki kırmızılık.
  • şükm : Ücret, ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti.
  • sukm (sekam) : (C.: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz.
  • sükn : Yolun ortası.
  • sükna : Oturacak yer. Mesken.
  • sükne : Kuş sürüsü. * Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.
  • şükr : (Şükür) Allah'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah'a teşekkür.
  • şükran : İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
  • şükraniyet : Şükranlık.
  • şukre : Sâfi kızıllık, tam ve koyu kırmızılık.
  • şükrgüzar : f. İyilik bilen, teşekkür eden.
  • sükte : Çocukları avutup susturmada kullanılan şey.
  • sukub : (Sakb ve Sukb. C.) Delmeler veya delinmeler. * Bir tarafdan diğer tarafa kadar açık olan delikler. ◊ (Sukbe. C.) Delikler.
  • sükub : (Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi. ◊ (Sakb. C.) Delikler. ◊ Yetişmek.
  • sukuf : (Sakf. C.) Tavanlar, ev örtüleri. * Uzun ve sarkık şeyler. * Semavat.
  • şükuf(e) : f. Çiçek. Zühre. Tomurcuk.
  • şükufezar : f. Çiçek bahçesi.
  • şüküfte : f. 'Açılmış' mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-şüküfte $ : Yeni açılmış.
  • şükuh : f. Azamet, ululuk, celal.
  • sukuk : şeriat mahkemesince verilen ilâmlar ve onda geçen tabirler.
  • sükuk : (Bak: Sukuk)
  • şukuk : (Şakk. C.) Çatlaklar, yarıklar.
  • şükuk : (şekk. C.) şekler, şüpheler.
  • sükul (sâkil) : Evlâdı ölüp yalnız kalan kadın.
  • sükûn : Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik. * Dinmek, kesilmek. * Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması. (Bak: Cezm)
  • şukune : Azlık.
  • sükûnet : Vakarlılık, ciddiyet. * Durgunluk. Rahatlık. * Hareketsizlik.
  • sükûnetgâh : f. Dinlenme yeri. * Mc: Kabir, mezar.
  • sükûnetperver : f. Dinlendirici, rahatlandırıcı.
  • sükûnetyâb : f. Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran.
  • şükur : Hacet, ihtiyaç. * Mühim işler, umûr-u mühimme.
  • sükuredyun : Yaban sarmısağı.
  • sukut : Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme. * Değerini kaybetme. Bozulma. * Devrilme. * Mahvolma. * Ahlâk bakımından alçalma. * Büyük bir vazifeden ayrılma. * Sarkma. * Çocuğun eksik veya ölü More…
  • sükût : Susma. Konuşmama.
  • sükûtî : Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan.
  • sukutiye : Paraşüt.
  • sukve : Toprak kap.
  • sukya : (Saky. den) Sulamak.
  • sülae : Hurma yaprağının, başında olan dikeni.
  • sülah : Necis, pis.
  • sulahfat : (C.: Selâhif) Kaplumbağa.
  • sülal : İshal olmak.
  • sülale : Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni akıntısı. ◊ Soy, sop. Bir kimsenin soyu.
  • sülam : El arkası.
  • sülama : Parmak kemiği. * Küçük içi boş kemik.
  • sülas : Akıl gitmek. * Delirmek.
  • sülasa' : Salı.
  • sülasî : Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime.
  • sülasî mezid : Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir.
  • sülasî mezidün fih : Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime.
  • sülasî mücerred : Gr: Üç harfli aslî kelime kökü.
  • sulb : Sert, katı. Taş gibi olan. * Omurga kemiği. * Sülâle, zürriyet.
  • sulbî : Birinin sulbünden gelme. Kendi evlâdı. Kendi oğlu.
  • sulbiye : Nesebi hâlis olan.
  • sulbiyet : Katılık, sertlik. Taş gibi olmak. * Cisimlerin katı hâli. * Mc: Duygusuzluk.
  • suleha : (Sâlih. C.) Salihler. Salâhiyetli, günah işlemeyen iyi insanlar. İlim ve amelde, ibâdet, taat ve takvâda terakki ve teâli eden büyük zâtlar.
  • sülehfat : (C.: Selâhıf) Kaplumbağa.
  • sülek : (C.: Sülekân) Keklik kuşunun erkeği. (Müe: Süleke) ◊ Cemaat, topluluk.
  • sulfato : (Sulfata) Fr. Kinin. Sıtma hapı.
  • sülfe : Kişinin aceleyle hazırladığı yemek.
  • sulh : Barış. Uyuşma. * Muharebeyi terk için anlaşma. * Rahatlık.
  • sulh-âmiz : f. Ara bulucu, barıştırıcı.
  • sulh-nâme : f. Sulh, barış kâğıdı.
  • sulh-perver : f. Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever.
  • sulhen : Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle.
  • suliyy : Ateşin yanması.
  • sulla' : (C.: Sıllâ) Enli yassı taş. * Ot bitmeyen mevzi.
  • sullaa : Büyük, enli taş. * Ot yetişmeyen yer.
  • süllaf : (Selef. C.) Selefler. Önce gelip geçmiş olanlar.
  • sülle : Cemaat, topluluk, çok cemaat. * Çok para.
  • şülle : Niyyet. * Uzak emir.
  • süllem : Merdiven, basamak. * Derece. * Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı.
  • sülme : Çatlak, gedik.
  • sulsul : (C.: Salâsıl) Üveyik kuşu.
  • sulsule : Havuz veya kap dibinde kalan su artığı.
  • sult : (C.: Eslât) Büyük bıçak.
  • sült : Hububattan buğdaya benzer bir tanenin adı.
  • sulta : Baskı, otorite.
  • sülta : Uzun ok.
  • sültah : Düz kaypak taş.
  • sultan : Reis. İslâm Hükümdarı. Hâkimiyet sahibi. Padişah. * Allah. (C.C.) * Kuvvet, kudret ve hâkimiyet sâhibi. * Hükümdar âilesinden olan anne, kız gibi kadınlardan her biri. * Hüccet ve delil. * More…
  • sultan reşad : (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi More…
  • sultan selim han : (Bak: Yavuz Sultan Selim)
  • süluc : (Selc. C.) Karlar.
  • suluh : Sahte olmayıp geçer akçalar. Sağlam ve hakiki paralar.
  • süluk : (Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme.
  • sulul : Bozulup fena kokmak.
  • sülüs : Üçte bir. Üç parçadan biri. * Bir yazı çeşidi.
  • sülüsan : Üçte iki. Üç kısımdan iki kısım.
  • sülüseyn : Üç parçada iki parça, üç kısımda iki kısım. Üçte iki.
  • sülüsî : Sülüsle, yani üçte birle ilgili. * Bir yazı sitili.
  • sum : Sarımsak.
  • süm : f. Dört ayaklı hayvanların tırnağı.
  • şum : Hayırsız kişi.
  • sum' : Pervane denilen kelebek.
  • sum'a : İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli riyakârlık.
  • süm'a : (Bak: Sum'a)
  • şuma : f. Siz. (Bak: Şahıs zamiri)
  • sümak : Hâlis, sâfi.
  • sümame : (C.: Sümâm) Bir zayıf ot. * Cem etmek, toplamak, biriktirmek.
  • sümanat : (C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu.
  • şümar : f. Hesap, sayı. * Sevgi, muhabbet. ◊ f. Sayan, sayıcı. Eden, edici.
  • şümarende : f. Sayan, hesab eden.
  • sumari : Dübür.
  • şümaride : f. Sayılmış, hesab edilmiş.
  • sumat (sumt) : Susmak, sükut etmek.
  • sume : Koyuna yapılan işaret ve nişan.
  • sümeniyye : Puta tapanlardan bir fırka.
  • şümhut : Uzun, tavil.
  • sümkat : Kızıl, kırmızı, ahmer.
  • sumluh : Kulak kiri.
  • summ : İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar.
  • sümm : Kumaş. * Şey. * Atıf harflerinden bir harf.
  • sümmak : Türkçede 'tadım' denilen ekşi taneler.
  • summaki : Gayet sert, değerli ve parlak olan bir taş.
  • sümme : Sonra, ba'dehu gibi mânalara gelen bir zarftır. Bazan istiâre olarak 'vav' mânâsına da kullanılır. * Harf-i atıftır. Sonraki mânayı evvelkiyle bağlar veya tertib, mühlet More…
  • sümmeha : Yalan ve bâtıl nesne. * Yer ile gök arası. * Her tarafa dağılıp gitmek.
  • sümn : Sekizde bir.
  • sumnat : f. Kilise, puthane.
  • sümne : Kadınların şişmanlamak için kullandıkları bir ilâç.
  • sümpare : Zımpara.
  • sümr : Mal.
  • sümre(t) : Esmerlik, karayağızlık.
  • şümruh : Hurma budağı.
  • şüms : (C.: Şümus) Vahşi erkek davar. * Bir nevi gerdanlık.
  • sumsum : Çok katı olan.
  • sümu : Yücelik, yükseklik.
  • şümu' : (Şem'. C.) Mumlar. * Balmumları.
  • sümud : Taganni eylemek. * Eğlenmek. * Kibirlenip somurtmak. * Kafa tutmak. * Sersem olmak.
  • sumug : (Samg. C.) Zamklar.
  • sümuh : Atın yorulduğunu bilmeden yürümesi.
  • şümuh : Pek yüksek olmak. * Sedid. Sağlam sed.
  • sümuhat : El açıklığı, cömertlik.
  • sümuk : Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak.
  • sumul : Sertlik, kuruluk, katılık.
  • sümul : Kaftanın eskimesi, elbisenin yıpranması.
  • şümul : Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. * Hükmü altına almak.
  • sümum : (Semm. C.) Zehirler, ağular.
  • sümün : Sekizde bir.
  • sümür : Gümüş.
  • şümürde : f. Hesap edilmiş, hesaplanmış, sayılmış.
  • şümus : (şems. C.) şemsler, güneşler.
  • sumut : Susma, sükut. * Somurtma.
  • sümut : (Simât. C.) Sofralar, yemek masaları. * Sofraya veya masaya gelmiş yemekler. ◊ (Simt. C.) Taburlar, saflar. * Diziler, sıralar. ◊ (Semt. C.) Semtler, yönler.
  • sümüvv : Yücelik. Yükseklik.
  • sun' : Yapmak. * Eser, yapılan iş. * Te'sir. * Güzel iş yapmak.
  • sun'î : İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.
  • sunafir : Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu.
  • sünaî : İkili. * Gr: Aslî harfi iki harf olan kelime.
  • sunan : Koltuk kokusu.
  • şünan : Perâkende, dağılmış.
  • sünat (sinât) : (C.: Sünut Esnât) Sakalı olmyaan veya bir maktar çenesinde olup başka yerinde olmayan köse kimse.
  • sünbade : f. Zımpara.
  • sünbazih : Zımpara.
  • sünbe : Suret.
  • sünbük : (C.: Senâbik) At, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı.
  • sünbülât : (Sünbül. C.) Sünbüller, başaklar.
  • sünbüle : Başak.
  • sunbur : (C: Sanâbir) Demirden veya kalaydan olan ibriğin emziği. * Havuzun çevresine yapılan lüle ve oluk.
  • sündüs : Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş More…
  • sündüs-misal : f. Sündüsten yapılmış gibi.
  • sündüsî : Sündüsten yapılmış.
  • sünen : Sünnetler. * Ehl-i hadis ıstılahında: Ahkâm hadislerine Sünen tâbir edilir. (Bak: Kütüb-ü sitte, Sünnet)
  • sünepe : Miskin, mıymıntı. Üstü başı kirli, pis.
  • şünhub(e) : (C.: Şenâhıb) Dağbaşı.
  • sünnet : Kanun, yol, âdet. * Siret-i hasene. * Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. ◊ Göbekle kasık arası. * Atın bileğinin ardındaki uzunca kıllar. More…
  • sünnetullah : İlâhî kanunlar. * Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah)
  • sünnî : Sünnet ehlinden olan kimse. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) izinden giden, bütün düsturlarını Şeriat-ı İslâmiyeden alan, Ehl-i Sünnet denen ve Fırka-i Nâciye ismiyle More…
  • şünşün : Zeyrek ve akıllı genç yiğit.
  • şüntür : (C.: şenâtir) Parmak.
  • sunuat : Yapılanlar. San'atlı yapılan şeyler.
  • sünud : Dayanmak, güvenmek, itimad.
  • şünue : Uzak olmak. Irak olmak.
  • sunuf : (Sınıf. C.) Sınıflar. * Dereceler, mertebeler. * Nikablar, yaşmaklar. * Soylar, neviler.
  • sünuh : (C.: Sünuhat) Çok düşünmeden akla ve kalbe gelen mânâ. * Zuhur etmek. Vaki olmak. * Sözü kinâye ve târiz ile söylemek. * Kolay olmak. * Birini güçlüğe düşürmek. ◊ Sâbit olma. More…
  • sünuh (senâha) : Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.
  • sünuhat : (Sünuh. C.) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar. (Bak: Sâniha)
  • sünun : (Sene. C.) Seneler, yıllar.
  • sünya : İstisnadan bir isim.
  • sünyan : (C.: Süniyye) Ednâ, alçak, rezil, kepâze.
  • şünzuve : (C.: Şenazi) Dağ kenarı.
  • süpare : (Bak: Sipare)
  • suples : Fr. Yumuşaklık, esneklik.
  • süpürde : f. Ismarlanmış, sipariş olunmuş. * Bırakılmış, verilmiş.
  • şüpüş : f. Bit.
  • sur : (Suret. C.) Kıyamet günü İsrafil Aleyhisselâm'ın çalacağı boru. Buna Sur-u İsrafil de denir. * Boynuzdan yapılan düdük. ◊ Bir şehri kuşatan yüksekçe kale duvarı. Yüksek More…
  • şur : f. Tuzlu, kekremsi. * şamata, gürültü.
  • sur'a : Bahadırlık, kahramanlık. * Güreşçilik.
  • sür'a : Evmek, acele etmek.
  • sür'at : Çabukluk. Hız.
  • sür'aten : Sür'atle, hemen, derhal, çabuk.
  • sür'ub : Gelincik adı verilen hayvan.
  • sür'uf : Yumuşak, hafif.
  • şur-baht : f. Bahtsız, talihsiz.
  • şur-efgen : f. Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran.
  • şur-engiz : f. Gürültü çıkaran, şamata yapan.
  • sur-na(y) : f. Zurna.
  • sur-naî : f. Zurnacı.
  • sur-name : (Suriye) f. Edb: Düğün, ziyafet, şenlik gibi halleri tasvir için yazılan yazılar.
  • süra : Gece seyri.
  • şura : Konuşma yeri, istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri. * Meşveret için toplantı. * Meşveret etme.
  • şura suresi : Kur'an-ı Kerim'in 42. suresi olup, 'Hâ mim ayn sin kaf' Suresi de denir.
  • suraa : Pehlivan ve bahadır kimse.
  • şurab (şurâbe) : f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı.
  • şürabiye : f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
  • süradik : (Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri.
  • sürag : f. İz, işaret, eser.
  • surah : Bir tavus kuşu ismi. * Kapının gıcırdaması. * Ses. * İnlemek. ◊ f. Delik. Gedik.
  • surahi : Su şişesi, sürahi.
  • suram : Zillet ve hastalık. * Emzikten son çıkan süt.
  • sürat : Her nesnenin üstü ve ortası.
  • sürb : f. Kurşun, kalay. Kurşun ve kalay karışımı.
  • şürb : İçme. İçilme.
  • sürbe : (C.: Süreb - Sürüb) Güruh, cemaat. * Yığın, küme. * Sürü. * Gidecek yer.
  • sürcuce : Tabiat. * Tarikat.
  • sürdah : (C.: Serâdih) Semiz etli dişi deve. * Ufak otlar yetişen yumuşak yer.
  • sürdak : (C: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak. * Çadır. Bezden olan ev.
  • sürde : Ekmeği yağla ıslamak.
  • sure : Kur'an-ı Kerim'in 114 bölümünden her biri. * Derece. * Duracak yer. Menzilet. * Şeref ve şan. * Güzel inşa edilmiş bina. Sur. * Refi'. * Alâmet, nişan.
  • şure : f. Çorak, tuzlu, verimsiz toprak. ◊ Heyet.
  • şürebe : Çok içen. Çok içici olan.
  • sured : (C.: Surdân) Göçgen adı verilen küçük kuş. * Davar arkasında yanırdan olan beyazlık.
  • şüref : (şerefe ve şürfe. C.) şerefeler.
  • şürefa : (Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. Allah (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar. More…
  • süreha' : (Sarih. C.) Saf ırklar.
  • şüreka : (şerik. C.) şerikler, ortaklar.
  • surencan : Şekil ve kabuğu kestaneye benzeyen bir ot kökü.
  • suret : (C.: Sur - Suver) Biçim, görünüş. * Kılık. Tarz. * Yol. Gidiş. Hal. * Tasvir. Dıştan görünen şekil. * Çare.
  • suretâ : Görünüşte. Zâhiren.
  • suretbend : f. Tasvir yapan. Resimci.
  • sureten : Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki.
  • suretger : f. Suret yapan, resim çizen, ressam.
  • suretperest : f. Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. * Resimleri çok seven ve meftun olan. (Bak: Sanem-perest)
  • suretpezir : f. Meydana çıkan, hâsıl olan, şekillenen.
  • suretyâb : f. şekil bulan, suretlenen, meydana gelen.
  • süreycî : Bir demirci adı. (İyi kılıçları ona nisbet edip 'süreycî' derler.)
  • süreyya : 'Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta 'Ikd-ı More…
  • şurezar : Çorak yerler, verimsiz araziler.
  • sürfe : f. Öksürük.
  • sürh : Kırmızı, kızıl, ahmer. * Kırmızı mürekkeb. ◊ Seri nesne.
  • sürh-âb : f. Kırmızı su. * Mc: Kan veya şarap.
  • sürha : Su yolu.
  • sürhî : Kırmızılık, kızıllık.
  • sürhub : Uzun, tavil.
  • surî : Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî.
  • şuride : f. Perişan, karışık. * Tutkun, âşık, meftun.
  • şuridegî : f. Karışıklık, perişanlık. * Tutkunluk, düşkünlük.
  • şuriş : f. Karışıklık, kargaşalık.
  • şuristan : Çorak yerler.
  • süriyye : (C.: Serâri) Cariye, odalık.
  • sürm : (C.: Esrem) Necisin çıktığı yer. ◊ Ön dişlerin dökülmesi.
  • sürmüle : Tilkinin dişisi. * Sırtlanın dişisi. * Bir erkek ismi.
  • surna-pa : f. Zürafa.
  • sürpriz : Fr. Beklenilmeyen bir anda meydana gelen ve şaşırtarak insanı sevindiren veya üzen hâdise. Umulmadık şey.
  • sürr : Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği.
  • şürr : Ayıp. * Yayıp döşemek. * Kurutmak için güneşe sermek.
  • surrad : Yağmuru olmayan ince bulut.
  • sürrak : (Sârik. C.) Hırsızlar, sârikler.
  • surre : (C.: Surer) Para kesesi, para çıkını. * Hac zamanında İslâm Devletinin pâdişahı tarafından fakir ve muhtaçlara dağıtılması için Mekke ve Medineye her yıl gönderilen para ve sâir şeyler.
  • sürre : (C.: Sürer - Sürrât) Göbek.
  • sürrî : Göbekle alâkalı. Göbeğe ait.
  • sürriyye : Sahibi tarafından başka yerde oturtulan cariye.
  • şürruf : Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.
  • şürse : Papuç. Nâlin. Ayakkabı.
  • şürsuf : (C.: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.
  • sursur : Büyük kuvvetli deve.
  • sürsur : Âlim ve akıllı kişi.
  • şürşur : Yund kuşu dedikleri kuş.
  • şurta : (Yelkenliye) uygun rüzgâr. * Önde gidip düşmanla savaşan asker. * Polis, jandarma.
  • şürta : (C.: Şurat-Şuratâ) Malı mülkü ile tanınan meşhur bir kimse. * Askerin önünde yürüyüp düşman ile evvel cenk eden taife. Öncü kuvvet.
  • sürtüm : Kap içinde kalan yemek artığı.
  • sürü : Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle More…
  • şuru' : Başlama. Mübaşeret etme.
  • şüru' : Başlamak. (Bak: şuru')
  • sürub : (Serb. C.) İçyağları. * Çekiştirmeler, azarlamalar. ◊ Taşraya gitmek.
  • süruc : (Serc. C.) Eyerler, at takımları.
  • surud : Soğuk yer.
  • sürud : f. Terennüm. Şarkı, türkü.
  • suruf : (Sarf. C.) Dilbilgisi kitapları, gramerler.
  • suruh : (Sarh. C.) Köşkler, yüksek binalar.
  • şüruh : (Şerh. C.) Şerhler, açıklamalar.
  • şüruk : Tulu' etmek, doğmak.
  • sürun : Kalça başı.
  • sürur : (Serir. C.) Tahtlar. Yatacak yerler. ◊ Sevinç. Neş'eli olmak.
  • şürur : (şerr. C.) şerler. Kötülükler.
  • süruş : (C.: Süruşân) f. Melek. * Cebrâil (A.S.)
  • şurut : (Şart. C.) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar, temeller.
  • şürut : (Bak: şurut)
  • süryanî : Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dininden olan.
  • sürye : Gece seyri. * Ulaşmak, varmak.
  • sus : Huy, tabiat, tıynet. * Buğday ve arpa biti. Hububata düşen kurt. Güve. * Miyan kökü. ◊ Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan.
  • şus : Pak etmek, temizlemek.
  • şüs : f. Akciğer.
  • şüş : f. Karaciğer.
  • susen : f. Susam.
  • susmar : f. Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler.
  • süst : f. Gevşek, tembel, sölpük.
  • şüst : f. Yıkama.
  • şüste : f. Yıkanmış.
  • süstî : f. Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik.
  • şüsu' : Uzak olma. * Ayakkabıya kayış tasma takma.
  • şüsub : Atın ince ve zayıf olması. * Şiddet.
  • şusy : Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.
  • sut : (C.: Suvâ-Esvâ) Yolda ve sahrada işaret için dikilen taş.
  • süta' : Nezle.
  • sütahî : Oturak yeri büyük olan kişi.
  • şutbe : (C.: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol.
  • sütre : Perde. Örtü. Perdelenecek şey. * Namaz kılarken kıble cihetinde duvar ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. More…
  • şuttar : Pazu hareketi.
  • sutu' : Yükselme, yukarı çıkma. * Belli olma. (Toz, koku v.b) yayılma.
  • sütu' : Zâhir olmak, görünmek. * Yükselmek, yüksek olmak.
  • sütude : (C.: Sütudegân) f. Övülmüş, medhedilmiş. * Övülüp medhedilmeğe değer.
  • sütuh : f. Yorgun, bezgin. * Sıkıntılı, kederli. * Beceriksiz.
  • şütum : (şetm. C.) Küfürler, sövmeler.
  • sütun : f. Direk, amud, rükün. Silindir biçiminde destek. * Gazete veya kitap sahifelerinde yukarıdan aşağıya olan bölünmüş kısımlardan herbiri. Kolon.
  • sutur : (Satır. C.) Satırlar, yazı dizileri.
  • sütur : (Sitr. C.) Örtüler. Perdeler. ◊ f. Binek ve yük hayvanı. ◊ (Bak: Sutur)
  • şutur : Irak, uzak, baid. * Bir memesi birisinden uzun olan koyun. * İki emziği kurumuş olan deve. ◊ Irak, uzak, baid.
  • şütür : f. Deve.
  • şütür gürbe : 'f. 'Deve ile kedi' : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile kötü.'
  • süturbân : f. Hayvana bakan. Seyis.
  • şütürbân : f. Deveci. Deve çobanı.
  • şütürbâr : f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık.
  • süturdân : f. Ahır.
  • sütürde : f. Tıraş edilmiş. Yontulmuş.
  • şütürdil : f. Deve huylu, kinci, inatçı.
  • sütüre : f. Ustura.
  • sütürg : f. Büyük, iri, muazzam.
  • şütürgâv : f. Zürafa.
  • şütürleb : f. Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse.
  • şütürmürg : f. Devekuşu.
  • şütürpâ : f. Deve ayaklı. * Kekik otu.
  • sütut : Zulmet, karanlık. * İnsanlara zahmet verenler.
  • şutut : (şatt. C.) Büyük nehirler.
  • şuub : (şa'b. C.) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.
  • şuubat : (şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, bölümler.
  • suubet : Zorluk, güçlük.
  • şüubiyye : Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.
  • suud : Yükselmek. Yukarı çıkmak. Derece artmak. ◊ Mübarek. * Mübarek sayılan yıldızlar.
  • suude : İyi addetmek. Mübarek saymak.
  • şuun : (Şe'n. C.) İşler, fiiller. Havadis.
  • şüun : (Bak: şuun)
  • şuunat : Şuunlar. Keyfiyetler, haller. * Emirler. Kasıtlar. Talepler.
  • şüunât : (Bak: şuunât)
  • suur : (Sivâr. C.) Bilezikler.
  • şuur : Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa'r. C.) Kıllar.
  • suut : Enfiye.
  • suva' : Sa' denilen ve ahkâm-ı İslâmiyede muteber olan ölçek. * Su içmek için kullanılan taş. Maşraba.
  • süva' : Geceden bir parça. * Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin taptıkları put.
  • suvab : (C.: Su'bân) Bit sirkesi.
  • süvaf : Fena, helâk, mahvolma. * Hayvanların ölümü.
  • suvan (sivân) : (C.: Esvine) Kaftan ve giyecek eşya koyup saklanılan yer veya kap.
  • suvar : (Bak: Süvar)
  • süvar : f. Ata binmiş. Binici.
  • süvar olmak : Ata binmek. Yola çıkmak.
  • süvarî : Atlı asker, atlı. * Gemi kaptanı.
  • şüvaye : Büyük nesnelerin küçüğü. * Kıt'a.
  • şuvaz : Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş. * Susama.
  • şüvaz : (Bak: şuvaz)
  • süvba' : Gittikten sonra yine dönmek.
  • suver : Boynuz. * (Suret. C.) Suretler.
  • süver : (Sure. C.) Sureler.
  • suveyda : (Bak: Süveyda)
  • süveyda : Siyahlık.
  • süveyş : Akdeniz'le Kızıl Deniz'i birbirine bağlayan büyük kanal.
  • şuveyy : Yavaş.
  • süvre : (C.: Sivere-Sire) Dişi sığır.
  • süvüm : f. Üçüncü.
  • suvvam : (Sâim. C.) Oruç tutanlar.
  • suy : f. Cihet, yön, taraf. ◊ Kurumak.
  • şuy : f. Koca, eş, zevc.
  • şuyide : f. Yıkanmış.
  • süyu' : Suyun akması.
  • şüyu' : Herkes tarafından duyulmuş, öğrenilmiş. * Yayılma, şayi' olma.
  • suyuf : (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
  • süyuf : (Seyf. C.) Kılıçlar.
  • süyuh : (Seyh. C.) Akarsular, nehirler, ırmaklar. * Çizgili elbiseler.
  • şüyuh : (Şeyh. C.) Şeyhler. İhtiyarlar.
  • süyul : (Seyl. C.) Seller.
  • süyum : Emin, mahfuz.
  • süyutî : (Bak: Celaleddin-i Süyutî)
  • suz : f. (Suhten: Yanmak mastarından) 'Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak' mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. ◊ f. Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık.
  • şüzam : Tuz. * Akrep ve arı dikeni.
  • suzan : f. Yakan, yakıcı. Ateşli.
  • suzen : f. İğne.
  • suzende : f. Yakan. Yakıcı.
  • suzenger : f. İğne yapan, iğneci.
  • suzer : (C.: Suzerât) Necis, pis, murdar.
  • suzî : f. Yanma ile, tutuşma ile ilgili.
  • suziş : f. Yakma. Yanma. * Dokunma, te'sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek yanması.
  • şüzub : Davarın ince belli olması.
  • şüzur : (Şezre. C.) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler. * İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.
  • şüzuz : (Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak. * Karşı olmak, muhalif olmak.
  • şüzzaz : Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış. * Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.




  • Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan
    (O’na saygı gösterenler) içindir.
    (BEYYİNE-8)
    Kulluk, sadece ibadetten ibaret değildir.