halveti halveti halveti halveti
24 Temmuz 201426 Ramazan 1435






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • sa : f. Benzetme edâtı olan 'âsâ' nın hafifletilmişidir. Meselâ: Anber-sâ $ : Anber gibi. ◊ (-Sây) f. Sürücü, süren.
  • sa' : Çiy, rutubet, şebnem. * Kur'an-ı Kerim alfabesindeki dördüncü harfin adı. ◊ 1040 dirhemlik hububat ölçeği. Kile. ◊ Vakitler, saatler, zamanlar.
  • şa'ar : Kıl büken.
  • şa'b : Ayrılmak. Dağılmak. * Islah etmek, düzeltmek. * Helâk etmek. * Kırmak. ◊ (C.: şuub) Tâife, cemaat. Kabile.
  • sa'b(e) : (C.: Sıâb) (Suubet. den) Zor, güç, çetin. * Zorlu, güçlü kuvvetli.
  • şa'ban : (Şâbân) Arabi ayların sekizincisi. Mübârek Şuhur-u selâsenin (Üç ayların) ikincisi.
  • sa'ber : Sedir gibi bir ağaç.
  • şa'beze : El çabukluğu.
  • sa'cez : Dökmek.
  • sa'd : Uğur, uğur getiren şey, iyilik, mübareklik, kuvvetlilik. * Kutlu, uğurlu. ◊ Mihnet, meşakkat, zahmet.
  • sa'dane : (C.: Sâdân) Develerin yediği dikenli ot. * Devenin göğsü. * Tırnak dibinin siniri. * Terâzi kefesinin iplerinin altındaki düğme. * Kadın memesinin etrafı.
  • sa'de : Dişi eşek. * Süngü ağacı. ◊ (C.: Siad) Yumuşak hurma.
  • sa'dî : (M. 1193-1291) Şiraz'da doğmuş büyük bir İran şâiridir. Gülistan ve Divan'ında bol bol temsilî hikâyeler kullanmıştır. (Bak: Sa'di-i Şirazî) * Saadete, uğura mensub.
  • sa'f : Bir şarap cinsi.
  • sa'fe : Çocuğun başında çıkan çıban. * Kel.
  • sa'k(a) : Ansızın düşmek. * Çağırmak. * Helâk olmak.
  • sa'ka : Bayılma. Baygınlık.
  • sa'l : Başı küçük olan kimse. * Başı küçük deve kuşu. * Tüyü gitmiş eşek.
  • sa'la : Küçük başlı kadın.SA'LA : Zâid dişli kadın. (Müz: Es'al)
  • şa'la' : Kuyruğu beyaz olan davar. ◊ Uzun, tavil.
  • sa'le : Eğri hurma ağacı. * Küçük başlı dişi devekuşu.
  • sa'leb(e) : (C.: Seâlib) Tilki. * Süngü demirinin ağaç geçirecek yeri.
  • sa'm : Soymak.
  • sa'neb : Başı küçük olan kimse. Küçük başlı kişi.
  • sa'net : Et yağı. * Yağ.
  • sa'niye : Takkenin tepesi.
  • sa'r : Katil zehiri. * Kısa boylu adam. * Küçük hıyar. * Yaban soğanının kökü. ◊ Ateşin alevlenmesi.
  • şa'r : (C.: Şüur-Eşâr) Kıl. Saç. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
  • şa'ra : (C.: Şüâr) Çok miktar ağaç. * Bir nevi zerdali. * Kuyruğunda dikeni olan bir cins sinek.
  • şa'ranî : (Hi: 899-973) Dört hak mezhebin birleşen ve ayrılan tarafları hakkında mu'teber eserleri olan meşhur bir fakihtir. Mizan-ı Şaranî ismiyle bilinen eseri meşhurdur.
  • şa'riyye : Çorbalık makarna, şehriye.
  • şa'riyyet : Fiz: Kılcallık.
  • sa'sa : Dağılmış develer. ◊ İnci, sedef.
  • şa'şa' : Yıldıramak, parıldamak. * Uzun ve yeynicek olmak.
  • sa'saa : Keçiyi sağmak için çağırmak. ◊ Perakende etmek, dağıtmak.
  • şa'şaa : Parlama. Zahirî parlak görünüş. * Bir şeyi birbirine katıp karıştırmak.
  • şa'şaadar : f. Gösterişli, şa'şaalı, parlak.
  • şa'şaapaş : Parlaklık neşreden, şa'şaa saçan.
  • sa'sae : Köpek eniğinin gözü açılmadan gözünü depretip bakmak istemesi.
  • sa'sea : Âciz olmak. * Sözünde kasır olmak.
  • sa'ter : Güvey otu. * Kekik otu.
  • sa'terî : şen ve keyifli kimse. * Kekik otu ile alâkalı. * Soytarı.
  • sa'v : Duymak. İşitmek. * Zayıf adam. * Serçeden küçük bir kuş.
  • şa'va' : Perâkende, dağınık. * Dağıtmak.
  • sa'vat : (Sa've. C.) Kuyruk sallıyan kuşlar.
  • sa've : (C.: Sa'vât) Kuyruk sallıyan kuş.
  • sa'y : Çalışma, Çalışıp çabalama. Gayret sarfetme. Bir maksadın meydana gelmesi için elden geleni yapma. * Hızlı yürüme. * Cür'et etme. * Ziyaret etme. * Gammazlık yapma. * Ist: Hac veya More…
  • saab : Zor, güç, çetin.
  • şaab : Ayrılmak. * Yarmak.
  • saade : Yokuş başı.
  • saâdet : Mes'ud oluş. Talihi iyi olmak. Mutluluk. Said olmak. Allah'ın rızasına ermiş olmak. Her istediğine kavuşmuş olmak.
  • saâdet-bahş : f. Saâdet veren, sevindiren, ferahlandıran.
  • saâdet-hane : f. Büyük bir kimsenin evi.
  • saâdet-meâb : f. Saâdet sâhibi. Saâdet bulan.
  • saâdet-mend : f. Bahtiyar, mutlu. Saâdet bulmuş olan.
  • saâdet-mendî : f. Mutluluk, bahtiyarlık.
  • saâdet-resan : f. Saâdete ulaştıran. Saâdet bulan.
  • saak : Bir şiddet sebebi ile helâk olmak, ölmek, bayılmak. * Aklın gitmesi.
  • saal : Dikkat.
  • saalib : (Sa'leb.C.) Tilkiler.
  • saalik : Dilenciler. * Serseriler. * Kalenderler. * Dervişler.
  • saan : Suya yakın yerde develerin yattığı yer.
  • şaar : Ağaç, şecer.
  • saat : Bir günün yirmi dörtte biri, saat. Zaman, vakit. Muayyen, belli bir vakit. Altmış dakikalık zaman. * Kıyâmet. ◊ Saatler. Vakitler.
  • sab : Bir acı otun suyu.
  • şab : (Bak: şap)
  • sab' : Parmakla işaret etmek.
  • şab-hane : f. Şap çıkarılan yer.
  • saba : Gün doğusundan esen hoş ve lâtif rüzgâr. ◊ Hevâ ve nefsine meyletme. Delikanlılık.
  • saba-beraber : f. Sabâ rüzgârı gibi lâtif ve hafif.
  • sababet : Şiddetli sevgi. Âşıklık.
  • sabae : Bir dinden bir dine geçmek.
  • sabah : Gün doğmasına yakın vakitten, öğle vaktine kadar olan zaman.
  • sabahat : Yüz güzelliği. Güzellik, hüsün ve cemâl.
  • sabahgâh : f. Sabah vakti.
  • sabareftar : f. (En fazla at için kullanılan bir tâbirdir) Rüzgâr gibi çabuk ve hafif giden. * Hoş ve lâtif yürüyüşlü.
  • sabaret : Kefalet.
  • şabaş : f. Alkış etme, alkışlama. Aferin deme. Bir hareketi güzel bulmaktan dolayı alkışlamak veya hediye vermek.
  • şabaşhân : f. Beğenip alkışlayan.
  • sabat : (C.: Sevâbıt-Sâbâtât) Pazar sokağı, iki duvar arasının örtüsü (altı yol olur.)
  • sabavet : Çocukluk, sabilik.
  • sabaya : (Sabiyye. C.) Büluğ çağına varmamış küçük kızlar. Kız çocukları.
  • sabb : Dökmek, akıtmak, boşaltmak. Dökülmek. * Aşık, tutkun.
  • şabb : Genç, delikanlı, yiğit.
  • sabbag : Boyayan, boyacı. * Deri altındaki boyalı madde.
  • sabbar : Çok sabırlı, sabur. (Bak: Sabr)
  • sabbare : Soğukluk.
  • şabbe : Genç kadın.
  • sabbur : Katı, şiddetli, şedid.
  • sabeb : (C.: Asbâb) Çukur yer, iniş yer.
  • sabg : Boyama. Boyanma.
  • sabga' : Kuyruğunun ucu beyaz olan koyun.
  • sabhid : Bey, emir.
  • sabi : Henüz süt emen çocuk. * Büluğ çağına gelmemiş olan çocuk. * Üç yaşını tamamlamayan erkek çocuk.
  • sâbi' : (Sabi'a) Yedi, yedinci.
  • sabi' : Yavru sesi. * Fil, hınzır ve fâre sesi.
  • sâbi'aşer : Onyedinci.
  • sâbian : Yedinci olarak.
  • sabib : Susam yaprağının suyu. * Kına yaprağının suyu.
  • sâbig : (Sâbiga) Tam. Tafsilâtlı. Uzun. Bol.
  • sâbih : Yüzen, yüzücü.
  • sabih : (Sabiha) Güzel, latif, şirin.
  • şabih : Misil olan, nazir, benzeyen.
  • sâbiha : (C.: Sâbihât) Gemi. * Yüzen.
  • sabiha : Fecir vakti.
  • sâbihât : Yüzücü olanlar, yüzenler. Gemiler. * Ehl-i imânın ruhları. * Yıldızlar.
  • sabiî : İtaattan ayrılmakla bâtıla meyleden. * Yıldıza tapan sapkınlar veya yıldıza tapan ehl-i dalâlet kimselerden olanlar.
  • sabiîn : (Sâbiî. C.) (Aslı: Sâbiiyyun) Yıldıza tapanlar. Sapıklardan olanlar.
  • sâbik(a) : Geçmiş. Önceki. * Zamanca veya rütbece ileride olan. * Eskiden işlenmiş suç.
  • sâbikan : Bundan önce, evvelce.
  • sabikîn : (Bak: Sâbıkûn)
  • sâbikûn (sâbikîn ) : (Sâbık. C.) Sâbıklar. Öncekiler. Geçmişler.
  • sabil : Gezkere denilen nesne. (Onunla ters, balçık ve gayri ne olursa taşırlar). * Yolcu kimse.
  • sabir : (C.: Sıber) Kefil. * Yağmursuz beyaz bulut. ◊ Altın ismi.
  • sabir(e) : Tahammül eden, sabreden, bekleyen. Zorluğa karşı göğüs geren, hâlinden şikâyet etmeyip acı ve sızıya katlanan. Belâ ve musibete karşı şikâyet etmeyip Allah'a (C.C.) şükreden.
  • sabir-şiken : f. Sabrı kıran, sabrı bozan.
  • sabirî : Bir çeşit ince giyim eşyası. * Bir cins hurma.
  • sabirîn (sâbirûn) : Sabredenler. (Bak: Sabr)
  • sabirsûz : f. Sabrı yakan, sabırsızlık veren.
  • sabit : Duran, yerinde durup hareket etmeyen. * Doğruluğu isbat edilmiş olan.
  • sabite : Yerinde durur gibi olan yıldız. * Yerinde durup hareket etmeyen herhangi bir şey. (Seyyare'nin zıddı)
  • sabiyy : (C.: Sıbye-Sıbyan) Oğlan. * Meyl ve muhabbet eden kimse.
  • sabiyye : Büluğa ermemiş veya memeden kesilmemiş kız çocuk.
  • sabn : Men'etmek, engel olmak.
  • sabr (sabir) : Acıya ve zorluğa katlanmak. * Bir musibet ve belâya uğrayanın telâş ve feryad etmeyip sonunu bekleyip tahammül ile katlanması. * Muharebede şecaat gösterme. * Bir kimseyi bir şeyden More…
  • sabsab : Irak, uzak, baid.
  • sabsaba : Dövmek. * Ateş etmek. * Kahramanlık göstermek, bahadırlık etmek. * Çok inceltmek.
  • şabub : (C.: Şeabib) Sağanak yağmur.
  • sabur : f. Çok sabır gösteren, çok sabreden.
  • saburâne : f. Çok sabır göstermek suretiyle.
  • sabye : (Sabi. C.) Küçük erkek çocukları. Oğlancıklar.
  • sac : Hint vilâyetinde yetişen siyah ve büyük cins bir ağaç. * Geniş, yuvarlak libas. (Araplar giyerler)
  • sace : Hatıl ağacı. * Altın ve gümüş ayarını astıkları ağaç.
  • saci' : Seci'li ve kafiyeli söz söyleyen, konuşan. * Kasdedici, kasdeden.
  • sacid : Secde eden, Allah'ın (C.C.) huzurunda başını yere koyarak dua eden. Hâdis meâli: 'Bir kulun Rabbine en yakın olduğu an: O'na secde ettiği zamandır.'
  • sacim : (C: Secâm) Akıcı, akan, sâil.
  • şacine : (C.: Şevâcin) Ağaçlı ve meşeli dere.
  • sacir : Selin gelip su ile doldurduğu yer.
  • şacir : Ayak altında ızdırap çekmek.
  • sacur : Köpeğin boynuna takılan tasma.
  • sad : Kur'an alfabesinin onyedinci harfi olup, ebcedî değeri 90'dır. Noktası olmadığından sâd-ı mühmele adı da verilir. ◊ Bakır. * Toprağa ağnayan horoz. * Devenin başında More…
  • şad : f. Sevinçli, ferahlı, memnun, mesrur, şen, bahtiyar.
  • sad suresi : Kur'an-ı Kerim'de 38. Suredir. Dâvud Suresi de denir. Mekkîdir.
  • sad' : Yarılmak, yarmak. * Kesmek, kat'etmek. * Göstermek. İzhar etmek. * Beyân ve meyl etmek, açıklamak.
  • şâd-âbî : f. Sulu olma, suya kanmışlık. Tazelik.
  • şad-hab : f. Uykusu tatlı.
  • sadâ : Seda. Ses. Avaz. Savt. * Erkek baykuş. * Bir böcek adı. * Susuzluk. * Yankı.
  • sada' : Kasd ve teveccüh eyleme. * Bir şeyi âşikâre söylemek. * Mevkiine tevcih ve isabet ettirmek. * Kat'etmek. * İzhar ve beyan etmek. * Yarık ve çatlak. Bir şeyi ikiye yarmak. ◊ More…
  • şadab : (Şâd-âb) f. Suya kanmış, sulu. Taze.
  • şadabter : (şâd-âbter) f. Çok su verilmiş, fazla sulanmış.
  • sadaga : Zayıflık.
  • şadan : f. Sevinçli, bahtiyar.
  • sadef (suduf) : Yüksek büyük dağ. * Her yüksek nesne. * Devenin her dört ayağı. * Bir yöne ğilmek.
  • sadefçe : f. Küçük sadef.
  • sadefe : (C.: Suduf-Esdâf) İnci kabuğu. * Kulak içi.
  • sadegî : f. Sâdelik, süssüzlük, düzlük.
  • sadelevh : Saf, bön.
  • sademat : (Sadme. C.) Vuruşlar, patlamalar. * Ansızın başa gelen belâlar.
  • saderu : (C.: Sâderuyân) f. Yüzünde tüy bitmemiş genç delikanlı.
  • sadgune : f. Çeşitli. Yüz türlü.
  • sadh : Horozun ötmesi.
  • sadha : Şarabın iyisi. Kendine nisbet olunan bir yerin adı.
  • sadhezar : f. Yüzbin.
  • sadhezarân : Yüzbinlerce.
  • şadi : Mahkeme hademesi. Mübâşir. * İlimden, edebiyattan hissesi olan. * Nağme ile şiir okuyan. ◊ f. Sevinçlilik, memnunluk, mesruriyet, gönül ferahlığı.
  • sadi' : Sabah vakti. * Koyun ve deve bölüğü. * Yedi günlük oğlan.
  • sadic : Nakışı olmayan, nakışsız. * Çıplak. * Temiz, pak.
  • sadid : Tıb: Yaradan akan sarı su. İrin.
  • sadidel : Yaprağı katmerli olan gül.
  • sadig : Zayıf.
  • sadih : Kavi, sağlam, kuvvetli. ◊ Erkek baykuş.
  • sadiha : Bulutun kat kat olması. ◊ Teganni eden.
  • şadihe : Alından buruna varana kadar olan beyazlık.
  • sadik : Çok sâdık, içten ve dıştan sadakatlı dost. Doğru sözlü.
  • sadik(a) : Doğru, hakikatli, sadakatlı, dürüst.
  • sadikan : f. Sâdıklar, sâdık dostlar.
  • sadikiyyet : Sâdık oluş, sâdıklık.
  • sadin : (C.: Sedene) Kapıcı. Perdedar. * Kâbe hizmetçisi.
  • sadir : Sudur eden, çıkan, meydana gelen. ◊ Şaşan, hayrette kalan.
  • şadirvan : Etrafında bulunan bir çok musluklardan ve bir fıskiyeden su akan havuz tarzında kubbeli çeşme. Şadırvanlar daha ziyade cami avlularında halkın abdest almaları için yapılırdı.
  • sadis(e) : Altıncı. (6.)
  • sadisen : Altıncı olarak.
  • sadk : Berk, sağlam, muhkem süngü. ◊ Akmak, seyelan.
  • şadkâm : f. Çok sevinçli.
  • sadm : Def'etmek, kovmak. * Güç işe giriftar etmek.
  • şadman : (Bak: şadüman)
  • sadme : Bir vuruş, çarpma, vurma, çatma. * Birden bire patlama. * Ansızın başa gelen musibet.
  • şadnak : f. Gönlü memnun, mesrur.
  • sadpare : f. Yüz parça. Parça parça olmuş.
  • sadr : Her şeyin evveli ve başlangıcının en iyisi. * Kalb, göğüs, ön. * Meclisin önü ve en muteber yeri. Reisin oturduğu yer. * Rücu. * Bir aruz kalıbı. * Baş, reis, başkan. * Oturulacak yerlerin More…
  • sadreyn : Rumeli ve Anadolu kazaskerliği.
  • sadrgâh : f. Tam orta yer. * En mühim yer.
  • sadrî : (Sadriye) Göğüsle ilgili, göğüse ait.
  • sadrnişin : f. Bir toplantıda baş sedirde oturan.
  • sadsal : f. Asır, yüzyıl.
  • sadtu(y) : Çok katlı, yüz katmerli.
  • saduk : Çok sâdık.
  • sadukat : Mehir. Evlenirken erkeğin kadına vereceği para. (Bak: Mehr)
  • şadüman : (şâd-mân) f. Mesruriyet, sevinçlilik. * Mesrur, bahtiyar.
  • sady : Taarruz eden kimse. * Bedeni, endamı hoş olan. * Dimağ. Başın içini dolduran haşev. * Ölü insan cesedi. * Baykuş.
  • şae : Diledi, istedi, murad eyledi.
  • saet : Doğumdan sonra koyunun rahminden çıkan madde.
  • saf : Bir adam boyu yüksekliğindeki duvar. ◊ Tüylü ve yünlü hayvan. ◊ (Bak: Saff)
  • saf (sâfi) : Katışıksız, berrâk, temiz. * Zeki olmayan, derin düşünmeyen, dikkatsiz.
  • saf' : Sille vurmak, tokat atmak.
  • saf'an : (C.: Safâıne) Sille vurulmuş kişi.
  • safa : Gönül şenliği, eğlence. * Duru olmak, itmi'nan ve meserret üzere olmak. Temiz, sâfi olmak. * Hava açık ve ayaz olmak. * Mekke-i Mükerreme'de bir yerin ismi. ◊ Yüzü More…
  • safa-bahş : f. Eğlendiren, rahatlandıran, kederi def'eden, hatırı hoş eden.
  • safa-cu : (C.: Safacuyân) f. Rahat ve eğlence arıyan.
  • safa-yi sadr : f. Gönül şenliği, kalbin itmi'nan ve sevinç içerisinde olması, meserret üzere olmak.
  • safahat : (Safha. C.) Safhalar. * İstiklâl Marşı şâiri Merhum Mehmed Akif'in manzum eserinin adı.
  • safaih : (Safiha. C.) Düz şeyler. Levhalar.
  • safak : Kıllı derinin altında olan ince deri. ◊ Yeni kırba içine konulmuş su.
  • şafak : Tan zamanı. Güneş doğmağa yakın zaman veya güneş battıktan sonraki alaca karanlık. Gündüz. * Nahiye. Cânib. * Nasihat eden kimsenin 'Nasihatım te'sir etsin, sözüm tutulsun' More…
  • şafak-âlud : f. şafak gibi, şafak renginde.
  • şafak-gûn : f. Şafak renkli, kızıl.
  • safal : Alçaklık. * Rüzgârın dokunduğu yer.
  • safaperver : f. Safa veren. İç açan, safalı.
  • safare : Zurna.
  • safayab : f. Safa bulmuş, huzur ve sükûna kavuşmuş.
  • safbeste : Saf bağlamış, saf olmuş.
  • safd : Yağlamak. * Sağlamlaştırmak, muhkem etmek.
  • safderun : f. Safi, içi temiz, kolay aldanabilen.
  • safderunan : (Safderun. C.) f. Kalbi temiz, içi saf olanlar.
  • safderunane : f. Kalbi safi olanlara ve kolay aldananlara yakışır surette.
  • safdil : f. Saf, ahmak, bön, kolay aldatılan kimse.
  • safdilâne : f. Bönlükle, saflıkla. Safdillikle.
  • safe : (C.: Savaf-Sâfât) Kanatlarını havada yayıp uçan kuş.
  • şafe : Ayakta çıkan ve dağlamayınca gitmeyen çıban.
  • safed : (C.: Esfâd) Esirlerin eline ve ayağına bağlanan bağ. *Atâ, bahşiş, hediye.
  • safen : (C.: Esfan) Haya derisi.
  • safer : (C.: Esfâr) Boş ve hâli olmak. * Arabi aylardan ikincisi. * Karın içinde durabilen bir yılanın adı.
  • saff : Bir sıra dizilmiş şey, bir şeyi sıra ile uzun uzadıya dizmek. * Câmide cemâatın sırası.
  • saff suresi : Kur'an-ı Kerim'de 61. suredir. İsa, Havariyyun Suresi de denir. Medenîdir.
  • saff-beste : f. Saf bağlamış, saf olmuş.
  • saff-der : (C.: Saff-derân) f. Düşman saflarını yaran yiğit.
  • saff-derâne : f. Yiğitçesine.
  • saff-i evvel : İlk saf, birinci saf. * İlk sahabeler. * Bir hareket ve cereyanın ilk sahipleri.
  • saff-şikaf : f. Düşman saflarını yararak bozan yiğit.
  • saff-zen : f. Düşman saflarını vurup yaran yiğitler.
  • saffat : (Saff. C.) Saf olanlar, saf yapanlar. ◊ (C.: Sıfâ-Esfâ-Sufâ) Düz kaygan taş.
  • saffat suresi : Kur'an-ı Kerim'in 37. suresidir. Mekkîdir.
  • saffeyn : İki sıra. * Muharebede karşılaşan iki taraf.
  • safh : Suç bağışlama, dostluk etme. Günah ve cürmü afveyleme. * Bir şeyin bir tarafı. * Bir şey içirme. * Yüz çevirme.
  • safha : Aynı şey üzerinde görülen değişik hâllerden her biri. * Bir şeyin gözle görülen yüzlerinden her biri. * Kısım. * Bir şeyin düz yüzü. * El ayası. * Bir hâdisede birbiri ardınca görülen More…
  • safi : Katışıksız. Temiz, süzülmüş ve temiz. * Bozuk olmayan. Hâlis.
  • şafi : Hastaya şifa veren (Allah. C.C.). * Yeter görünen, kifayet eden.
  • şafi' : (Şefaat. den) Şefaat eden. Bir kimsenin suçunun bağışlanması için vasıtalık eden.
  • safif : Kuru ot.
  • safih : Gökyüzü, semâ. * Yassı veya düz olan şey. ◊ Men eden, engel olan.
  • safiha : (C.: Safayih) Yüzün derisi. * Kapı tahtası. * Kâğıdın bir tarafı. * Yassı ve düz nesne. * Enli kılıç. (Bu mânâya C: Sıfâh)
  • şafiî : Şâfiî mezhebinden olan. (Bak: İmam-ı Şâfiî)
  • safil : Sefil olan, düşük ahlâklı ve karaktersiz. ◊ Alçak yer. ◊ Tortu.
  • safile : Dip, alt taraf. Bir şeyin aşağısı.
  • safilîn : Alçaklar, aşağılar, sefiller. Allah'tan (C.C.) uzak olanlar. * Aşağı taraflar.
  • safiliyyet : Alçaklık, aşağılık.
  • safin : (C.: Sâfinât) Cins at. * Üç ayağı üstünde durup dördüncü ayağının tırnağını yerde dikip duran at.
  • şafin (şefun) : Göz ucuyla bakan kişi.
  • safine : (C.: Sevâfin) Yel, rüzgâr, riyh.
  • safir : Islık veya kuş sesi. * İnce ve güzel ses * Tecvidde: Harfin ıslık sesine benzemesidir. Bu vasıfta olan harfler: Ze, sin, sâd. ◊ (Sefir) Sefere çıkan. * Elçi. * Kâtib.
  • safiye : Temiz, katışıksız, bozuk olmayan. * İçinde yapmacık ve uydurma bir şey, fazladan kelime ve kafiye bulunmayan söz. ◊ (C.: Sevâfi) Toz. * Rüzgâr, yel.
  • safiyet : Saflık, hâlislik, temizlik.
  • safiyullah : Peygamberimiz Hz. Muhammed'in (A.S.M.) bir ismidir. Bütün mahlukatta efdal ve Cenab-ı Hakk'ın ihsanı ile onlardan seçilip çıkarılmış tertemiz mânâsına Safiyullâh denilmiştir. Hz. More…
  • safiyy : Temiz, pak. Hâlis, saf, katıksız.
  • safk : Sesi işitilen vuruş. * Sarfetmek. * Reddetmek. * Kanatlarını hareket ettirmek. Deprenmek. * Kullanmak.
  • safka : Bir satış anında müşteri ile satıcının tokalaşarak, 'hayrını gör' demeleri. * Yapılan satış.
  • safra : Sarı. * Karaciğere bağlı öd kesesi içindeki yeşilimsi sarı ve acı su ki, yağların hazmına hizmet eder. ◊ Dengeyi sağlamak için yelkenli gemilerin sintinelerine konan mâden, taş, More…
  • safragun : Bir cins serçe kuşu.
  • safre : Açlık.
  • safriye : Güz mevsiminden önce biten ot.
  • safsaf : (C.: Safsâfe) Her nesnenin kemi, kötüsü, hor ve hakiri. * Döğülmüş yumuşak toprak. * Mâkul olmayan kelimeler. * Mânâsız şiir. * Yaramaz ve kötü işler. ◊ (C.: Safâsıf) Yüksek düz More…
  • safsafa : Elemek. * Asılsız yapmak. * İşe yaramaz hâle getirmek, yaramaz etmek. Hor ve hakir etmek.
  • safsafe : Ekşi aş. * Ekşili nesne.
  • safsata : Hezeyan, yalan, uydurma. Zâhirde doğru, hakikatte yanlış ve yalan olan kıyas. (Bak: Dimağ)
  • safsataperdaz : f. Safsata kabilinden söz söyliyen adam.
  • safsatiyât : Safsatalar, yalan ve yanlış şeytâni sözler.
  • safvan : (Safvâ) Yumuşak, düz ve kaygan taş veya kaya parçası. * Çok soğuk ve açık olan gün.
  • safve : Hâlis ve seçkin. * Katı yüzlü merhametsiz kimse.
  • safvet : Sâfilik, temizlik, pâklık. Hâlislik.
  • saga : (C.: Sayâg) Kuyumcu.
  • sagair : (Sagire. C.) Küçük günahlar.
  • sagan : Mâverâünnehir diyarında bir şehir adı.
  • sagar : Zelillik, alçaklık, âdilik. ◊ f. İçki bardağı. Kadeh. ◊ Küçük olmak.
  • sagat : Aslı 'sagavet' olup, bir cihete meyil demek olan 'sagav' masdarından fiil-i mâzi müfred müennesdir. Muzarisi : 'tasgi' gelir.
  • şagb : Ayıplamak. * Cidal, dövüş, niza. * Şerri tahrik etmek.
  • sagg : Meyletmek, yönelmek, eğilmek.
  • sagib (sagbân) : Aç kimse. (Müe: Sagbâ)
  • şagil : İşgal eden, tutan.* Meşgul eden, meşgul edici. * Meşgul olmayı gerektiren. * Bir mülkte oturan.
  • sagir : Zelil ve aşağılık kimse.
  • sagir(e) : Küçük, ufak. Büluğa ermemiş çocuk.
  • sagire : (C.: Sagair) Küçük günah.
  • sagiye : Koyun. * Umumu nefy için ehad mânâsına da kullanılır.
  • sağnak : Birdenbire ve çok fazla yağıp geçen yağmur.
  • sagr : (Sügur. C.) Etrafı kale ile çevrili şehir. * Sahil şehri. * Tepe veya başka bir yerde mağara. * Ağız. Ön dişler.
  • şagr : Köpeğin bir ayağını kaldırıp bevletmesi.
  • şagrabiyye : (C.: Şegârib) Ayak bağlamak.
  • sagsag : Galat kelâm konuşmak.
  • sagsaga : Dişi çıkmamış küçük oğlan. * Bir şeyi ısırmak.
  • şagşaga : Süngüyü vurduğu kimsede hareket ettirmek.
  • sagsega : Toprak içine bir şey gömmek. * Yemeği yağlı ve iyi pişirmek. * Dişi depretmek.
  • şagva' : (C.: Şuguv) Dişleri birbirine muhalif olup kimi fazla kimi eksik olan kadın.
  • sagy : (Sagv) Meyletmek, yönelmek. * Güneşin batmaya meyletmesi.
  • şagzebiyye : (C.: Şegâzib) Ayak bağlamak.
  • şah : f. Pâdişah. İran veya Afgan hükümdarlarının nâmı. * Bir yere hâkim olan zât. Sâhip. * Asıl. * Atın ön ayaklarını yukarı kaldırarak durması. ◊ f. Ağaç dalı. Budak. * Boynuz. More…
  • saha : Meydan, yer, avlu, geniş yer. ◊ Kirli ve paslı olmak.
  • şaha : f. Boyunduruk.
  • saha' : (Bak: Sehâ)
  • saha-kâr : f. Eli açık, cömert, sahi.
  • sahabe : (Sahâbi) Sâhibler. Sâhib çıkanlar. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed (A.S.M.) sağ iken mü'min olarak görmüş, mü'min olarak vefat etmiş erkek müslüman.
  • sahabet : Sâhib olma, sâhib çıkma. * Sohbetinde bulunmuş olma. * Yardım etme, koruma, arka olma.
  • sahabetkâr : f. Koruyan, sahib çıkan, arka olan.
  • sahabi : (Bak: Sahâbe)
  • sahabiye : Peygamberimiz Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmı sağ iken görmüş olan ve mü'mine olarak vefat etmiş bulunan kadın müslüman. (Bak: Ashab)
  • sahad : Yakmak.
  • şahadet : (Şehâdet) Şâhidlik. * Bir şeyin doğruluğuna inanmak. * Delâlet. Alâmet, işaret, iz. * Allah (C.C.) rızâsı yolunda hayatını fedâ etmek. Din için muharebeden şehitlik. (Bak: Şehid)
  • şahadetname : f. Bir işin yapılmasına müsaade veren resmî izin kâğıdı. Vesika. Diploma.
  • sahafet : Zayıflık, bozukluk. * Hafiflik.
  • sahaif : (Sahife. C.) Sahifeler.
  • saham : (Bir kimse) güneşte yanma.
  • şahamet : Semizlik, yağlılık, şişmanlık.
  • şahan : (şâh. C.) f. şahlar, pâdişahlar.
  • şahane : Şah gibi, şaha yakışır bir surette.
  • sahanet : Kızgınlık, sıcaklık.
  • sahari : (Sahrâ. C.) Çöller, sahrâlar, kırlar.
  • saharî : Kaya cinsinden. Kaya ile alâkalı. ◊ (Sahrâ. C.) Sahrâlar. Çöller.
  • sahat : (Sâha. C.) Sâhalar, meydanlar, açık yerler, alanlar.
  • sahavet : 'Cömertlik, el açıklığı, muhtaç olanlara çok ihsan etmek.(İhsan ihsandır. Eğer nev'e olsa; veya muhtaca ve fakire olsa, sahavet o vakit tam sahavettir. Eğer, millet için olsa, More…
  • sahavetkâr : f. Eli açık, cömert olan. Herkese ihsan eden.
  • sahb : (Sahab) Figan, seslerin birbirine karışması, gürültü, patırtı. ◊ (Sâhib. C.) Yakın dostlar. Sâhipler.
  • şahb : Yaradan kan akmak. * Emzikten süt akmak. * Rengin değişmesi.
  • sahb(et) : Şarabın kırmızı olması. * Saç kılının kırmızıya yakın olması.
  • şahbal : (Şehbal) f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
  • şahbaz : f. İri ve beyaz doğan kuşu. * Mc: Çevik ve becerikli. Yiğit, şanlı, kahraman.
  • şahbeyt : Edb: Bir şiirin en güzel beyti. Gazelde matla'dan sonraki beyt.
  • sahc : Bağırsağın yaş olup cerahat vermesi. * Kaşımak. * Tırmalamak.
  • şahdane : f. İri inci tanesi. * Kenevir tohumu.
  • şahdar : f. Dallı, budaklı ağaç. * Dallı boynuzlu hayvan.
  • sahe : İnce ve zayıf deve.
  • şahenşah : f. Pâdişahlar pâdişahı. Şâhlar şâhı. En büyük pâdişah.
  • şaheser : f. Üstün ve büyük eser. Eserin şâhı. * Yüksek değerde olan.
  • sahf : Süngü demirinin keskin olması. * Soymak. * Yüzmek.
  • sahfe : Zayıf akıllılık ve az fikirlilik. ◊ Arka derisine yapışan yağ. ◊ (C.: Sıhâf) Küçük çanak.
  • sahh : (Sıhhat. den) Eskiden resmi yazılara konulan ve 'doğrudur, yanlışsızdır' mânasına gelen bir işâretti. ◊ şiddetinden kulaklar tutulan çığlık. * Sağlam bir şeyle vurmak. More…
  • sahha : Kulakları sağır eden şiddetli bağırış ve çığlık.
  • sahhab : Gürültücü, patırtıcı.
  • sahhaf : (Sahf. dan) Eski kitap alıp satan kimse.
  • sahhaka : Sevici kadın.
  • sahi : Cömert, eli açık, herkese iyilik etmek isteyen. ◊ (Sehv. den) Hata işleyen.
  • şahî : f. şaha, hükümdara ait, şah ile ilgili. * Hükümdarlık, şahlık. * Eski topların bir çeşiti. * Nişastalı, yumurtalı bir helva. * Tar: Osmanlı Padişahlarından Yavuz Sultan Selim Han'ın More…
  • sâhib : (Sohbet. den) Sohbet edilen kimse. * Bir şeyi koruyan ve ona mâlik olan. * Bir iş yapmış olan. * Bir vasfı olan.
  • sahib : Yoldaş, yol arkadaşı. *Gözcü. (C.: Sıhab-suhban) (Sahıb'in C: Sahb Sahb'ın C: Eshab-Eshab'ın C: (Esâhıb))
  • sahib-firaş : f. Hasta. Yatağa düşmüş.
  • sahib-huruc : f. Ayaklanmış, isyân etmiş, âsi. Ayaklanıp isyân ederek idâreyi ele geçirmiş kimse.
  • sâhib-i huruc : f. İsyan edip ayaklanarak idareyi ele geçirmiş olan kimse. * Büyük kahraman. * Şarktan zuhuru beklenen mehdi.
  • sahib-kemal : f. Olgun, kemal sahibi.
  • sahib-kiran : f. Her zaman muvaffak olan ve üstünlük kazanan hükümdar.
  • sahib-nazar : f. Görüşü, tecrübesi ve düşüncesi kuvvetli olan.
  • sâhibat : (Sâhibe. C.) Kadın sâhibler.
  • sâhibe : (Müe.) Bir şeyin sahib ve mâliki olan kadın.
  • şahic : Eşek, hımar.
  • sahid : Uyanık.
  • şahid : Şahitlik yapan. Bilen, tanıyan. Senet yerine geçecek kadar mâkul ve mu'teber sayılan. Gören. * Resul-ü Ekrem Efendimizin (A.S.M.) bir vasfı. * Melâike-i kiram. * Hazır. ◊ More…
  • şahid-zor : f. Yalancı şâhit.
  • şahide : (Müe.) Kadın şâhid. * Mezar taşı. * Mezara dikine dikilen ve üzerinde yazı ve çiçek motifi bulunan baş ve ayak taşları. * f. Dilber, güzel.
  • sahif : (Sahâfet. den) Zayıf akıllı. Az fikirli kimse. * Gevşek dokunmuş. Boş.
  • sahife : Sayfa, kitap sayfası. *Mc: Bir mâna ifade eden her hangi bir şeyin hâli.
  • sahih : 'Fık: Rükünleri ve şartları tamam olan herhangi bir ibâdet ve muâmele. * Hâlis, kusursuz, şüphesiz. * Edb: Gerek söz bakımından ve gerek mânâca noksanları bulunmayan ifade. * Gr: More…
  • şahih : (C.: Şihah) Bahil kişi.
  • sahihan : Sahih-i Buhari ve Sahih-i Müslim'in birlikte adı. ◊ Doğru olarak, cidden, hakikaten, gerçekten.
  • sahik : Uzak. * Müretteb olan söz. * Hemen anlaşılmaz derece. * Çok karışık ve anlaşılmaz söz. ◊ Ezip döğen.
  • şahik : Yüce, büyük dağ. * Yüksek yapı veya ağaç.
  • şahika : Dağ tepesi, zirve.
  • sahil : Deniz, göl veya akarsu kenarı. Kıyı, yalı. ◊ Kişneyen. Kişneyici. ◊ At kişnemesi.
  • sahilhane : f. Yalı evi.
  • sahilnişin : f. Sâhilde oturan.
  • sahilreside : f. Sâhile varmış, kıyıya ulaşmış.
  • sahilsaray : Deniz kenarındaki kâşâne, büyük yalı.
  • şahim : Semiz, yağlı, şişman, besili.
  • sahime : Zayıf dişi deve.
  • sahimet : Kin, çekememezlik. * Hased.
  • şahin : (C.: Şevâhin) Doğan'a benzer bir kuş ki, av avlamak için terbiye olunur.
  • sahin(e) : (Sihan. dan) Sık. * Kalın, sıkı. * Katı, pek. ◊ (Suhunet. den) Sıcak, kızgın, ısınmış.
  • şahine : Öşür memuru.
  • sahir : (Seher. den) Uykusuz kalan. Uyuyamayan. ◊ Büyücü, büyü yapan, sihir yapan. ◊ Maskaralık eden, maskara eden.
  • sahir-pişe : f. Sihirbazlığı meslek edinmiş olan.
  • sahirâne : f. Büyülercesine olan. Büyüleyici gibi.
  • sahire : Yer yüzü, arz. * Kıyamet günü, Cenab-ı Hakk'ın haşir meydanı için tecrid edeceği Arz-ı Beyza. * Aslâ insan ve hayvan ayak basmadık yer yüzü. Çöl. * Cehennem. ◊ İçine kızmış More…
  • şahis : (C.: Eşhâs) Kişi, kimse. İnsanın cismanî hey'eti. * İnsanın uzaktan görülen karaltısı. ◊ (şahs. dan) Ölçmek için dikilen ve işaret tutulan nişan. * Belirten. ◊ Büyük More…
  • sahit : Dargın, kırgın.
  • şahit : (C.: Şihât) İnce yufka olmuş nesne.
  • sahk : Döğüp yumuşatma. Döğme, döğülme. * Kırma, kırılma. * Sürtme. ◊ Dövmek. * Ezmek. * Eski kaftan, eski elbise.
  • şahkâr : f. En güzel eser. Baş eser. şâheser.
  • sahl : Ses kısıklığı. Ses bozukluğu. * Boğazını boğup şiddetle çağırmak. ◊ Az az vermek.
  • sahle : (C.: Sühul-sihâl) Koyun kuzusuna ve keçi oğlağına derler. (Doğduğu vakitten dört aylık olana kadar.)
  • şahm : Bozulmak ve değişmek. Fâsid ve mütegayyer olmak. ◊ Etler arasında bulunan yağ, iç yağı. Don yağı.
  • şahm-pare : f. İç yağın bir parçası. Bir kısım iç yağı.
  • sahmem (sahmim) : Hâlis (hayırda ve şerde kullanılır.) *Yaramaz huylu deve.
  • şahmerdan : (Şâh-ı merdan) f. Mertlerin şahı, Hazret-i Ali (R.A.). * Aşağı yukarı çıkan büyük demir tokmak.
  • sahn : Evin ortasındaki açıklık, avlu, oyuk. * Boşluk. Boş yer. Orta, meydan, aralık. * Sahne. * Cami ve medreselerdeki umumun toplanmasına âit üstü kubbeli ve örtülü yer. * Büyük kâse. Sahan. * More…
  • şahn : Doldurmak. * Sürüp reddetmek.
  • şahna' : Buğz, düşmanlık, adâvet.
  • sahnan : Çifte zil.
  • sahne : Manzara. * Tiyatro oynandığı yer. Oyun yeri. ◊ Cerahat, yara.
  • şahne : İnzibat memuru, emniyet memuru.
  • şahnişin : f. Şahların oturmalarına lâyık yer. * Evin sokak üzerine olan çıkmaları.
  • sahr : (Sahar - Saharat - Suhur) Kaya. Büyük taş. * Maden kütlesi. * Hazret-i Süleyman (A.S)'in mühürünü çalan ifrit. ◊ Masharaya almak. ◊ Örtmek.
  • şahr (şahir) : Ağızını öttürmek. * Islık çalmak. * Sesi yükseltmek.
  • sahra : (C.: Sahârâ-Sahravât) Kır, ova, çöl. * Yazı. * Kızıl dişi eşek. (Müz-Eshar)
  • sahra-neverd : f. Çölde dolaşan. Göçebe.
  • sahra-nişin : f. Çölde oturan. Sahrada hayat geçiren.
  • şahrah : f. Büyük ve işlek yol, cadde. Şaşırılması mümkün olmayan doğru ve işlek yol.
  • sahravat : (Sahra. C.) Sahralar, çöller. Ovalar. Kırlar.
  • sahre(t) : Büyük ve sert taş.
  • şahreg : f. şah damar, büyük damar.
  • sahrinç : Yağmur sularını biriktirmek için bina altında ve toprak içinde yapılan etrafı duvarlı veya çimento sıvalı su mahzeni.
  • şahs : Acı çekmek. Iztırab çekmek. ◊ (Bak: Şahıs)
  • sahsah : Yağmurun sert ve katı yağması. ◊ (C.: Sahâsıh) Düz yer. ◊ Geniş, düz yer.
  • şahşah : Sözü doğru olan, yalan söylemeyen. * Gayretli, bahadır kimse. ◊ Görevli, vazifeli.
  • sahsah(a) : Döndürmek. * Evin ortası.
  • şahşaha : Kuşun hızla uçması.
  • sahsalik : Katı, şiddetli, şedid. * Yaşlanmış, ihtiyar kadın. * Şiddetli ses.
  • şahsar : f. Dallı budaklı ağaçlar. Ağaçlık yer. Koruluk.
  • şahsen : Şahıs olarak, ferd olarak. Şahısça, kendi. * Yalnız uzaktan görerek.
  • şahsî : Şahsa mahsus, şahsa ait, dair. Kişi ile, şahıs ile alâkalı.
  • şahsiyet : Bir kimsenin kendisine mahsus ahvâli. Şahıs olma. Karakter sâhibi ve makbul bir insan olma.
  • şahsiyyat : Kişinin şahsına, kendine ait sözler. * Birinin kendine ait münasebetsiz sözleri.
  • şahsüvar : (C.: şâhsüvârân) f. Ata iyi binen.
  • saht : Zor güç, * Sert, katı, çetin. * Güçlü, kuvvetli, sağlam. ◊ Boğazlamak.
  • saht (suht) : Hışım, hiddet, kızgınlık, gadap.
  • şaht (şühut) : Iraklık, uzaklık, bu'd.
  • saht-ligam : f. Gem almaz, sert başlı at.
  • sahtdil : f. Katı yürekli.
  • sahte : f. Düzme, yapmacık, yalandan, taklit. * Kalp, karışık.
  • sahtegî : f. Sahtelik, yalan, düzme.
  • sahtekâr : f. Sahte iş yapan, hilekâr. Kalpazan.
  • sahtekârî : f. Hilekârlık, sahtekârlık.
  • şahterec : şahtere otu.
  • sahtevekar : f. Yapmacık tavırlar takınan, kendini satmaya çalışan.
  • sahtgir : f. Bir şeyi sıkıca tutan.
  • sahti : f. Sertlik, katılık. * Güçlük. * Sıkıntı.
  • sahtiyan : f. Boyanmış, cilâlanmış deri. Tabaklanmış deri.
  • sahtru : f. Suratı asık, dargın, kırgın.
  • sahun : Gafiller. Allah'ın (C. C.) emrinden gaflet edenler. ◊ Adım tutan eşek.
  • sahur : Gece uyanıklığı, uykusuzluk. * Ayın etrafındaki hâle. * Yer yüzünün gölgesi. ◊ Temcid yemeği. Ramazan'da şafaktan önce yenen yemekr.
  • şahur : f. Ekmek fırını.
  • sahv : Ateş ve ocaktan kül çıkarmak.
  • sahv(e) : Ayılma, ayıklık, aklı başında olmak. * Hastanın iyileşmesi. * Tas: Kendinden geçme hâlinin sona ermesi, his âlemine tekrar dönmek. * Uyanıklık.
  • sahva' : (C.: Sehâvât) Yumuşak, geniş, bol yer.
  • şahvar : (Şeh-vâr) f. Şâha, hükümdara yakışacak tarzda, şah gibi. * İri ve iyi cins inci.
  • sahve : En yüksek dağ. * Atın sırtı, eğer konulan yeri. * Su menbaı.
  • şahve : Adım, hatve.
  • sahy : Nemli olmak. * Islaklık, rutubet.
  • şahz : Keskinleştirmek.
  • şahzade : f. Şâh oğlu. Hükümdar veya pâdişah oğlu. Prens.
  • sai : Çalışan. * Devletçe posta idaresinin kurulmasından evvel mektup ve emanet götürüp getiren kimseler. * Bir yere vâli olan. * Cemaat başı. * Yan yan giden. * Hızlı yürüyen. * Koğuculuk yapan. More…
  • saib : (Savab. dan) Maksada uygun. * Hedefe doğru ulaşan. * Doğru. Yanlışsız. Yanlışlık yapmayan. ◊ Bir yerle veya bir şeyle ilişiği ve alâkası olmayan. ◊ Ak saçlı, beyaz saçlı. More…
  • saibe : Başı boş bırakılmış hayvan. Sâime.
  • şaibe : Leke, kir. * Süprüntü. Pislik. * Kusur. Noksan. Hata. Eksiklik.
  • said : (Sa'd. dan) Saadetli. Allah (C.C.) kendisini sevmiş. O'nun rızasına ermiş olan. Ahireti için çalışan kimse. Mes'ud. Mübarek. Bahtiyar. ◊ Yukarıdaki temiz toprak, More…
  • saidan : Kol ve bacak.
  • saig : Boğazdan kolay ve hoş geçen yiyecek veya içecek.
  • saigan : Boğazdan kolayca geçerek.
  • saih : Seyahat eden. * Çok zaman oruçla veya ibadetle meşgul olan.
  • saik : Dürten, sevkeden, sürükleyen, götüren. * Sebep. ◊ Kırağı, çiğ. ◊ (Bak: Saak)
  • şaik : Dikenli.
  • şaik(a) : Şevkli, hevesli, şevk verici.
  • saika : Yıldırım. Ölüm, mevt. * Nüzul ateşi. * Semadan gelen şiddetli ses. * Mühlik ve azab. * Bulutları sevke vazifeli melek. ◊ Sürükleyen, sevkeden, götüren hal, sebep.
  • saika-vari : f. Yıldırım gibi. Şiddetli korkutarak.
  • saika-zede : f. Yıldırım çarpmış.
  • şaikane : f. İsteklice ve şevkli olarak.
  • sail : (Savlet. den) Saldıran. Kibirli olup başkasına tecavüz eden.
  • sail(e) : (Sual. den) Dilenci. * Fakir. * Soran. * İsteyen. * Akan, seyelan eden.
  • şaile : (C.: Şüvül-Şevâil) Sütü çekilmiş deve.
  • sailiyet : Akıcılık. * Dilencilik.
  • saim : (Savm. dan) Oruçlu, oruç tutan.
  • saime : Çayıra başı boş olarak salıverilen hayvan.
  • saimîn : (Sâim. C.) Oruç tutan kimseler.
  • sair : Seyreden, harekette olan. * Bir şeyden geri kalan. * Maadâ. Geçen, dolaşan. * Yolcu. Seyyar. * Başkası, diğeri.
  • şair : Şiir yazan. Sözünü vezin ve kafiye ile tertib eden. ◊ (C.: Şairât) Arpa. * Kurban devesi.
  • şairâne : f. şairce. şaire benzer surette konuşmakla. Mevzuu şiir sayılabilecek kadar hoş, lâtif olan şey.
  • şaire : Bir tek arpa, arpa tanesi. * (C.: Şaâyir) Tıb: Arpacık. ◊ (C.: Şâirât - Şevâir) Kadın şair.
  • şairiyy : Arpa satan kimse.
  • sait : (Savt. dan) Sesli. Ses çıkartan.
  • saiyan : (Sâi. C.) Haberciler, haber götürenler. * Çalışanlar.
  • sak : Bir şeyin aslı. * Topuktan baldıra doğru bacağın incik yeri. * Mc: Şiddet.
  • sak' : Horozun ötmesi. Bir kimseye vurmak. * Udul etmek, geri dönmek, vazgeçmek. ◊ Kuşun, kanadını çırparak öttürüp uçması.
  • sak'a : Güneş. * Başın ortası. * Beyaz renkli tavşancıl kuşu.
  • sak'ab : Uzun, tavil.
  • saka : Ordunun gerisi, ordunun gerisinde bulunan asker takımı. * Üzengi kayışı.
  • şaka : Meşakkatli ve güç. * Musibet ânında yakasını ve yüzünü yırtan kadın.
  • şaka' (şika') : Bedbahtlık. * Yaramazlık.
  • şaka' (şüku') : Tulu etmek, doğmak. * Çıkmak, huruç etmek. * Dağıtıp perâkende etmek.
  • sakalan : (Sakaleyn) İnsanlar ve cinler.
  • sakam : (Sekam) İllet, hastalık, dert. * Hata ve yanlış. * Zillet.
  • sakamet : Bozukluk, ziyan, noksan, zarar, eksiklik. * Keyifsizlik. * Dert.
  • sakar : (C.: Sükur-Sakâr-Sıkâre-Sukure-Eskur) Çakır kuşu. * Çok ekşimiş süt ve pekmez. * Bir şeyi kırmak. ◊ Cehennem'in bir ismi. (Bak: Cehennem)
  • sakare : Kâfir. * Koğucu, dedikoducu, nemmam. * Müstehak olmayana lânet eden. * Pekmezci.
  • sakat : Bir tarafı bozuk, eksik veya asla bir işe yaramaz olan. * Yanlışlık (yazıda veya sözde).
  • sakatî : Yanlışları çok olan muharrir veya şâir.
  • şakavet : (Bak: şekavet)
  • sakayn : İkizkenar.
  • sakb : (C.: Sukub) Delinme, delme. * Bir taraftan diğer tarafa kadar açık olan delik. * Sütü çok olan deve. * Çok kırmızı, koyu kırmızı. ◊ (C.: Sukub) İnce, uzun. * Ev ortasında olan More…
  • sakbe : Çadır direği. * Oklava.
  • şakce : Henüz yeni renk almış olan hurma.
  • sakek : At kusurlarından bir kusur.
  • sakf : Dam, çatı, tavan. Asuman, gökyüzü. ◊ Hızla almak. Sür'atle ahzetmek.
  • saki : (Saky. dan) Sulayan, içecek su veren, sucu. * Kadeh sunan. İçki sunan.SAKİ' : Kırağı, şebnem, çiğ.
  • şaki : (Şekavet. den) Haydut. Yol kesen. Haylaz. * Her çeşit günahı işleyebilen. ◊ Şikâyet eden. * Ağlayan. * Hiddetli ve şevketli. ◊ Şekavette bulunan.
  • sakia : (C.: Savâkı) Yıldırım.
  • sakib : Parlak. * Bir yandan bir yana delip geçen. ◊ (Sâkibe) Dökülen.
  • sakif : Nüfuz eden, sözünü dinletip geçiren.
  • şakife : (C.: Şukuf) Su dökülmemiş saksı parçası.
  • şakik : İkiye bölünmüş bir şeyin yarısı. * Öz kardeş.
  • şakika : (C.: Şakayık) Yarım baş ağrısı. * Ana - baba bir olan kız kardeş. Öz kız kardeş. * Çatlak, yarık.
  • sakil : Ağır, can sıkıcı. Çirkin. * Gr: Ağır ve kalın okunur harf veya hece. ◊ (Sıklet. den) Ağır, can sıkan, sıkıcı. Çirkin kaba. ◊ Cilâ yapan, parlatan.
  • şakil : Yanakla kulak arası. * Âdet. Hilkat.
  • şakile : Yol. Tarik. Meslek. * Yaradılış. Tıynet. Seciye. Mizac. Bir kimsenin yaratılışının temel hususiyeti.
  • sakim : Hasta, keyifsiz, sağlam olmayan. * Yanlış.
  • sakin : Hareketsiz, kendi hâlinde. Bir yerde oturan. Kararlı. * Gr: Harekesi olmayıp cezimli (sakin okunan) harf.
  • sakinan : (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar. Sâkinler.
  • sakinâne : f. Sâkin olana yakışır şekilde. Sessizce.
  • şakir : Allaha şükreden. Hâlinden memnuniyetini bildiren. (Bak: Şükr)
  • şakirâne : f. şükrederek. şükretmek suretiyle.
  • şakird : f. Talebe, çırak.
  • şakirdân : şakirdler, talebeler.
  • şakirî : (Şakiriyye) Şakird, talebe, tilmiz.
  • şakis : Şerik, ortak. * Hisse, nasip.
  • sakit : Düşen, düşük. Kıymetsiz, sukut eden. Ölü olarak düşmüş çocuk.
  • sakit(e) : Susan, ses çıkarmayan.
  • sakitâne : f. Ses çıkarmayarak, sessizce.
  • sakiye : (C.: Sevâki) Su arkı, su dolabı.
  • sakiyy : (C.: Eskiye, Sakiyye) İri taneli yağmurlu bulut. * Hurma ağacı.
  • şakiz : Gözü değen kişi. * Gözüne uyku gelmeyen. * Daima güneş tarafına yönelen bir nevi büyük kertenkele.
  • sakk : (C.: Sukuk-Sıkâk-Esak) Kitap. * Kapı yapmak. * Vurmak, darbetmek. ◊ Kin tutmak.
  • şakk : Yarık, çatlak. Yarılma, çatlama. * Yırtma. Kırma. ◊ (Meşakkat. den) Eziyetli, zahmet verici, güç. ◊ Silahlı kişi. * Şek ve şüphe eden.
  • şakk-i asâ : f. Değneği kırmak. * Mc: İhtilâfa sebeb olmak, topluluktan ayrılmak.
  • sakka : Çok su dağıtan, çok sulayan, sucu.
  • sakka' : Kulağı çok küçük olan koyun.
  • sakl : Törpü ile eğeleme. Cilâlama.
  • şaklaban : Şen şatır, hoppa. Avutucu, aldatıcı. Güldürücü, soytarı.
  • sakme : şiddetle ve kakarak vurmak.
  • sakn : Timsah derisi gibi katı ve sert olan deri.
  • şakn : Eksilmek, noksanlaşmak.
  • sako : Üst tarafa giyilen elbise. (Ceket, aba, palto gibi)
  • sakre : Güneşin çok olan tesiri. * Çakır kuşunun dişisi.
  • saksaka : Sığırcık kuşunun ötmesi. * Çok söylemek, çok konuşmak. * Serçenin terslemesi.
  • şakşaka : Doğan kuşunun veya serçenin ötmesi.
  • sakta : (C.: Sakatât) Sözdeki bozukluk veya yanlışlık.
  • sakta (sikat) : Kapmak. * Düşmek.
  • şakul : (Çekül) Geo: Bir yerin umumi hattını tâyin için kullanılan âlete denir. Bir ağır cismi ip ile yüksekten sarkıtmakla bir duvarın ne derece yatık, eğri veya doğru olduğu anlaşılması gibi.
  • şakulî : Şâkule bağlı, onunla alâkalı, onunla nisbeti olan şey. Geo: Düşey.
  • sakur : Sivri burunlu büyük balta. Külünk. ◊ Deyyus.
  • saky : Sulamak. Su içirmek. * Bedende su toplamak.
  • sal : f. Sene, yıl.
  • sal' : Baş tepesinin saçsız oluşu, kellik.
  • sal'a : Belâ, âfet. * Ağaç olmayan kumlu yer.SALA' : Kuyruğun sağı veya solu.
  • sal-dide : f. Yaşlı, ihtiyar. * Tecrübeli, gün görmüş.
  • salâ : Namaza davet için çağırmak. Minarede okunan salavat, dua. (Kelimenin aslı 'Essalât' veya 'Salât' dır.)
  • sala' : Kellik. Baş tepesinin saçı dökülüp açık olması.
  • salâ-han : f. Minarede cuma veya cenaze namazına davet için salâvat okuyan kimse. * Meydan okuyan kişi.
  • salaa : Tepenin saçı dökülüp açık kalan yeri.
  • salabet : Metanet, katılık, sulbiyet. * Peklik, dayanma. Sağlamlık. * Mukaddesatı korumak hususunda cesaret, metanet ve sebat gibi sıfatlarla muttasıf olmak. (Bunun zıddı: Lâübalilik) (Bak: Dimağ) More…
  • salaet : (C.: Salâât) Ezme işindeki kullanılan yassı düz taş.
  • salah : Bir şeyin en iyi hâli. Rahatlık, sulh, iyileşme, düzelme, iyilik. Dine olan bağlılık. Her hayra câmi faziletlerin toplanmasında hâsıl olan yüksek bir sıfat. (Mukabili fesad ve fücurdur)
  • salahat : Sâlihlik, günahsız ve temiz oluş, dindarlıkta çok ileri olmak hâli.
  • salahattin : (Bak: Salah-üd din)
  • salahdem : Katı, şiddetli, şedid.
  • salahdi : Kavi, sağlam, dayanıklı ve muhkem.
  • salahiyet : Bir işe karışmağa veya o işi yapmağa hakkı olmak, vazifeli olmak, bir iş için emir almış olmak. * Bir dâvaya bakabilmek.
  • salahiyetdar : f. Vazifeli, salahiyet sâhibi.
  • sâlâr : f. Kafile veya kabile reisi. Baş. Başkan. Reis. En büyük âmir. Başkumandan.
  • salat : Namaz. Belirli vakitlerde Kur'an'da emredildiği tarzda ve Hz. Peygamber'in tarifi vechi ile yapılan ibadet. * Tebrik, tezkiye. * Dua. Peygamberimize (A.S.M.) yapılan dua. * More…
  • salatîn : (Sultan. C.) Sultanlar.
  • salavat : (Salât. C.) Namazlar. * Bütün dualar. İhtiyaçtan gelen ricalar. * Nimetten çıkan şükürler. İbadetler. * Hazret-i Muhammed'e (A.S.M.) memnuniyet ve bağlılık için yapılan dualar. * Nasârâ More…
  • salavatullah : Allah'ın rahmet ve inayeti, kusur ve günahları aff u mağfiret etmesi.
  • salaye : (C.: Salâyât) Bir şey ezmede kullanılan yassı düz taş.
  • salayik : Yufka yapmak.
  • salb : Asmak. Darağacına çekmek. Çarmıha germek. * Kemikten yağ çıkarmak.
  • salben : Asarak, asmakla öldürmek suretiyle.
  • salbetmek : Asarak öldürmek.
  • sald : Kaypak taş. * Taş gibi çok dayanıklı şey. * Dağa çıkmak. * Şiddetle ellerini yere vurmak.
  • saldah : Sağlam ve katı nesne.
  • sale : Âfet, belâ, musibet, dâhiye. ◊ f. Yıllık, senelik.
  • salef (salf) : Kibirlilik. Tekebbürlük hali. * Kin tutmak, buğz etmek. * Zevci indinde zevcenin kadri olmamak. * Misafir için olan yemeğin yetmemesi.
  • salehba : Dayanıklı ve kuvvetli deve. (Müe: Salehebât)
  • salenbac : Uzun ince balık.
  • salfa' : Sağlam ve sert yer.
  • salha : (Sâl. C.) f. Yıllar. Seneler.
  • salhhane : f. (Bak: Selhhane)
  • salhurde : f. Çok yaşlı, pek ihtiyar.
  • salib : (C.: Sulub-Salbân) Haç. * Şiddetli, şedit. * Heybetli. ◊ Titreten. * Hareketli.
  • salib(e) : Bir şeyin vücudunu veya vukuunu inkâr eden. * Kapıp götüren, zorla alan. * Alan. * Bir şeyin vücudunun olmadığını veya meydana gelmediğini söyleyip isbat eden.
  • salibe : Ayakları yarık olan kadın.
  • salibiyyun : Hristiyanlar.
  • salid : Pak, temiz.
  • salif : Boynun genişliği, kalınlığı.
  • salif(e) : Evvelce geçen, geçmiş. Mukaddem.
  • salig : (C.: Sulag) Altı yaşındaki sığır.
  • salih : Kara yılan.
  • salih(a) : (Salâh. dan) İşe yarar, elverişli, uygun, iyi. Haklı olan, itikatlı, dindar, dinî emirlere uyan. * Faziletli, ehl-i takva olan.
  • saliha : Safi gümüş. * İyi, sâlih kimse.
  • salihat : Dine uygun iyi hareketler. Cenab-ı Hakk'ın ve Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın beğeneceği işler, iyilikler. * Hayır ve hasenat sâhibi müslüman kadınlar.
  • salihûn : Salih kimseler, günahkâr olmayanlar, salihler.
  • sâlik : (Sülûk. dan) Bir yolda giden. Belli bir yol tutup giden. * Bir tarikat yolunda olan.
  • sâlikân : (Sâlik. C.) Sâlikler. Bir tarikata girmiş veya bir şeyhe bağlanmış kimseler.
  • sâlikûn (sâlikîn) : (Sâlik. C.) Sâlikler. Sülûk edenler.
  • salil : Demirden çıkan ses. Demir sesi.
  • sâlim(e) : Sağlam. * Sıhhatli. Sağ. Noksansız, eksiksiz. * Her türlü tehlikeden uzak olan. Emin ve korkusuz olan. * Gr: Kelimelerdeki harfler bozulmadan cemi' eki katılarak yapılan çoğul hali. More…
  • sâlimen : Sağ, sağlam ve sıhhatta olarak. * Emin olarak, emniyetle.
  • sâlimîn : (Sâlim. C.) Sağ, sağlam ve sıhhatta olanlar. Sâlimler.
  • sâlis(e) : Üçüncü. * Sâniyenin altmışta biri.
  • sâlisât : (Sâlise. C.) Sâliseler. Sâniyenin altmışta biri kadar olan vakitler.
  • sâlisen : Üçüncü olarak.
  • saliye : Edb: Yeni yılı tebrik maksadıyla sene başında yazılan tarihli medhiye.
  • salk : Şiddetli ses. * Vurmak. * Hâmile kadının ağrısı tutup bağırması.
  • salkame : Azı dişlerinin birbirine dokunması.
  • sall : Demirlerin birbirlerine sürtünmelerinden çıkan ses. ◊ (C.: Sellât) Dar su yolu.
  • salla : (Salli) Duâ olsun, şânı yücelsin meâlinde söylenir.
  • salle : (C.: Sılât) Kuru yer. * Deri, cild.
  • salm : Kesmek.
  • salma' : Kesmek.
  • salname : f. Yıllık, senelik.
  • salsal : Kuru balçık. Kumla karışıp kurumuş olan balçık. * Çok anırgan eşek.
  • salsale : Demirlerin birbirine dokunmaktan ses çıkarmaları.
  • salt : Bileyi taşı. * Kişinin kendi öz kızı. * Erkek ismi. * Geniş alın. * Vurmak mânâsına mastar.
  • saltanat : Kudret, kuvvet. * Hâkimiyet, padişahlık. * Tantana, gösteriş, debdebe. * Şatafatlı hayat. Bolluk. Zenginlik. (Bak: Siyaset)
  • salus : f. İkiyüzlü, riyakâr.
  • salusî : f. İkiyüzlülük, riyakârlık.
  • salv : Uyluk.
  • salvele : Peygamberimiz Aleyhissalâtü Vesselâm'a okunan salavat ve dua.
  • saly : Pişirmek. * Yakmak.
  • sam : Ölüm, mevt. * Yer altındaki altın damarı. * Gök kuşağı. * Ateş. * Sersemlik hastalığı. * Hazret-i Nuh'un (A.S.) oğullarından birinin ismi.
  • şam : Akşam. Akşam yemeği. 'Şe'm, şâm' Arapçada 'sol' mânâsına gelir. 'Yemen' sağ demek olduğundan Hicaz'a nisbetle sol taraftaki memleketlere Şam, sağ More…
  • şam u seher : Akşam sabah.
  • sam'a : Küçük kulaklı kadın. (Müz: Asmâ) * Kuvvetlenip olgunlaşan ot.
  • sam'ar : Katı şiddetli, şedid.
  • sam'are : Sağlam ve dayanıklı, sert.
  • samahmah : Uzun ve çok yoğun olan madde.
  • samam : Belâ. * Zahmet, meşakkat.
  • sâmân : f. Servet. Zenginlik. * Rahmet. * Dinçlik. * Düzen, tertip. * Bir kimsenin varı-yoğu, serveti.
  • sâmânsuz : f. Rahat ve huzuru bozan.
  • şamar : t. Tokat. Belâ, musibet.
  • şamat : (şâme. C.) Vücuttaki benler.
  • samd : Kasdetmek. * Yüksek yer. * Galiz, yoğun.
  • şame : f. Kadın baş örtüsü. * Arapçada: Vücuddaki ben.
  • şâme-geş : f. Başına örtü alan.
  • samece : (C.: Samec) Kandil.
  • samed : Her şeyin kendine muhtaç olup, kendisi hiç kimseye ve hiç bir şeye muhtaç olmayan. (Allah) *Pek yüksek, dâim. * Refi' ve âli ve içi dolu şey. * Kavmin ulusu.
  • samedanî : Samed olan Allah (C.C.) ile alâkalı. İlahî. Allah'a mahsus.
  • samediyet : Allah'ın (C.C.) hiç bir şeye muhtaç olmadığı gibi hazinesinden hiçbir şey eksilmemesi ve kudretine de hiç bir şey ağır gelmemesi.
  • samekmek : Çok kuvvetli adam.
  • samem : Sağırlık.
  • samer : Bozulup fena kokmak.
  • sameyan : Sıçramak. * Kalkmak. * Yürekli, cesaretli, kahraman, bahadır kişi.
  • samg : Zamk, ağaç sakızı.
  • şamgâh : f. Akşam vakti.
  • samgî : Zamk gibi, zamk halinde olan.
  • samha : Kolaylık. Asânlık. Sühulet.
  • sami : Sertlik, katılık. Kuruluk. ◊ Yüksek, yüce, refi'.
  • şamî : Şam şehrinden olan, Şamlı. * Şam şehri ile alâkalı.
  • sami' : İşiten, duyan, dinleyen.
  • samia : Duyma, işitme duygusu, işitme kuvveti.
  • samid : Yükselen, başını kaldırıp göğsünü kabartan. * Hayrette kalan. * Gafil.
  • samih : Cömert, eli açık sahavet sahibi ve civanmert olan.
  • şamih(a) : Ali şey, yüksek. * Mağrur, başını kaldırmış. Mütekebbir. * Tıb: Vücuddaki beyin ve kemik gibi yerlerdeki çıkıntılı, tümsek yerler.
  • samiîn : (Samiûn) Dinleyiciler. * Bir nevi icraatta alâkadar olmayıp dinleyici olanlar, devam edenler.
  • samil : Kuru, yâbis.
  • şamil(e) : Çevreleyen, içine alan, ihtivâ eden, kaplayan. * Çok şeye birden örtü ve zarf olan. * Fazla şeyleri veya kimseleri ilgilendiren.
  • samim : İç, asıl, öz.
  • samimâne : f. Samimi olarak. İçten duyarak, riyasızlıkla.
  • samimî : İçten, gönülden, candan. * İçli, dışlı.
  • samimiyet : İçten ve kalbden olan sevgi ve bağlılık.
  • samin : Semiz, yağlı, besili.
  • samin(e) : Sekizinci.
  • saminen : Sekizinci olarak. Sekizinci derecede.
  • samir : Yemişli, meyvalı ağaç. ◊ Gece toplantıları.
  • samirî : Hz. Musa Peygamber zamanında Yahudileri şirke sevk eden. Hz. Musa'nın (A.S.) bulunmadığı yerde kavmini yaptığı buzağı heykeline taptırmağa çalışan bir yahudi.
  • samit : Tatsız bayat süt. * Tuzsuz ekmek.
  • samit(e) : Susan, sükût eden. * Ses çıkarmaz, sessiz. * Gr: Sessiz harf.
  • samitane : f. Sessizce, ses çıkarmaksızın, sâkitane.
  • samkuk : Kaba adam.
  • saml : Katılık, sertlik. * Dimdik olmak. * Pekişip kaskatı olmak.
  • samlah : Kulak deliği. * Kulak kiri.
  • samm : Sağır olmak. * Şişenin ağzını tıkamak. * Katı, sağlam ve sert madde. * Vurmak.
  • samm(e) : Zehirleyen. Ağulu. * Sam Yeli denen öldürücü rüzgâr.
  • şamm(e) : (şemm. den) Koklayan, koku alan. * Koklama duygusu. Burun.
  • samma : Sesi çıkmayan, sessiz. * Sağır ve dilsiz. * Katı ve son kaya. * Sağlam ve sert yer. * Belâ. * Zahmet, meşakkat.
  • samme : (C.: Sevvâm) Zehirli hayvan.
  • samsam : Keskin olmak. * Keskin kılıç. Seyf-ü sârim.
  • samsame : Cemaat, topluluk. * Bölük.
  • samt : Susma, sükût.
  • samu : İyi olma, afiyet bulma.
  • samut : (Samt. dan) Az konuşan. * Susmuş. Surat asarak susan.
  • samyeli : Sıcak memleketlerde esen bunaltıcı rüzgâr.
  • san : f. 'Benzer, andırır' mânâlarına gelerek birleşik kelimeler yapılır.
  • şan : (C.: Şuun) Büyük sevap. * Şeref. * Irz, namus. * Nam, şöhret, şan, ün. * Mahiyet. * Gösteriş, çalım. * Tabiat, huy, âdet. * Hal, keyfiyet.
  • san' : Sağlam ve muhkem yer.
  • san'a : Yemen diyarında bir şehrin adı.
  • san'at : Ustalık, hüner, mârifet.
  • san'atger : f. San'atçı.
  • san'atkâr : f. Usta, san'atçı.
  • san'atkârane : f. San'atlı olarak, özenip meharetle yapılmak suretiyle, sanatkâra yakışır şekilde.
  • san'atnüma : San'atkârlığını gösteren, san'at gösteren.
  • san'atperverane : f. San'atkârcasına, san'atkârlığına çok kıymet vererek.
  • san'avî : (San'aviye) San'atlı oluş. San'ata mensub. Muntazam yapılı.
  • sanabir : Şiddet.
  • sanadid : Bahadır ve şeci' olanlar. Kahramanlar. İleri gelenler, reisler, padişahlar.
  • sanadik : (Sunduk. C.) Sandıklar.
  • sanai' : (Sania. C.) Tertibli, uydurma işler. Tuzaklar. * Sanayi.
  • sanavber : Çam fıstığı kozalağı veya onun şeklinde olan. Çam fıstığı.
  • sanavberî : Kozalak biçiminde. Koni şeklinde.
  • sanayi : San'atlar.
  • sanbur : Yalnız olan hurma ağacı. * Oğlu, kızı, kavmi ve kabilesi olmayan kişi.
  • sanc : Zil.
  • sancakdar : f. Sancak taşıyan. Alemdar.
  • sance : (C.: Sanecât) Terazi. * Taş.
  • sand : Bendetmek, bağlamak.
  • sandal : (C.: Sanâdil) Büyük başlı deve. * Güzel kokulu bir ağaç.
  • sandid : Bela. * Meşakkat, zahmet. * Şiddetli yağmur ve rüzgâr.
  • sanduk : (C.: Sanadik) Sandık.
  • sanduka : Türbelerde mezarların üzerine tahtadan sandık şeklinde yapılan ve üstüne yeşil çuha örtülen yerin adıdır. Kadın sandukaları düz olduğu halde, erkek sandukalarının baş tarafına bir ağaç More…
  • sandukçe : f. Küçük sandık.
  • sandukkar : Veznedar.
  • şane : f. Tarak.
  • sanem : Kâfirlerin, önünde ibadet ettikleri heykel, put. * Mc: Çok güzel olan. * Putperestlerin İlâhı.
  • sanem-hane : f. Tapınak, puthane.
  • şanesâz : f. Tarak yapan, tarakçı.
  • sanevber : (Bak: Sanavber)
  • sanevî : İkinci. İkinci derecede.
  • şanezede : f. Tarakla saçları taranmış.
  • şanezen : (C.: Şanezenân) f. Baş tarayan. * Mc: Güçlükleri çözen. Zorlukları yenen.
  • sani : İkinci.
  • sâni aşer : Onikinci.
  • sani' : (Sun'. dan) Sanatkârca yapan. Yaratan. San'at eseri olarak meydana getiren. İşleyen, yapan. (Allah) ◊ Görülen iş.
  • şani' : 'Adavet etmek, kin tutmak mânasına 'şeneân' dan ism-i fâil olup, buğz eden, kin tutan demektir. Esas murad ise; buğz edip geçmiş olan değil, buğzunda devam ve ısrar eden More…
  • sania : Uydurma, düzme. Tuzak, hile. * İş, amel, fiil.
  • sanife : Bez kenarı.
  • sanih : Mübarek fiil, iyi iş.
  • saniha : Zihne gelen fikir. Mütâlâa. Çok düşünmeden gelen fikir.
  • saniha-ârâ : f. Hatıra gelen, akla gelen.
  • sanihât : (Sâniha. C.) Çok düşünmeden akla, fikre gelen şeyler. (Bak: Sünuh)
  • saniye : (C.: Sevâni) Su taşıyan deve. Su yükledikleri ve su çektirdikleri deve. ◊ Dakikanın altmışta birisi. Çok kısa bir zaman.
  • saniyen : İkinci olarak. İkinci derecede.
  • sansür : Fr. Neşr olacak şeylerin (kitap, film veya mektubların) hükümetçe kontrol edilmesi işi.
  • şantaj : Fr. Bir kimsenin suçunu veya yüz karasını meydana çıkarmak tehdidiyle menfaat sağlamaya çalışma.
  • santit : Ulu, kerim kişi.
  • şantiye : Fr. Bir inşaat yerinde inşaat ve malzeme için hazırlanan yer. * Gemi tezgâhı.
  • santrifüj : yun. Merkezden uzaklaşan kuvvet. Merkezkaç kuvvet. (Bak: Kuvve-i an-il merkeziye)
  • sanvan : (Sunvân) (C.: Esvane) Kaftan. * Giyecek eşyaların muhafaza edildiği dolap veya sandık.
  • şap : (Şep) Kim: Antiseptik bir cisim olup alüminyum ve potasyum sulfatından mürekkep, tadı buruk ve suda tuz gibi erir bir cisim. * Hayvanların ağız ve ayaklarında görülen ateşli, salgın bir More…
  • şape : f. Çığ. Yuvarlandıkça büyüyen kar topu.
  • sar : f. Yer, mekân bildiren, birleşik kelimeler yapılan bir ek'tir. Bir şeyin kesretle bulunduğunu gösterir. Meselâ: Kühsar $ : Çok dağlık yer. ◊ İntikam, öç.
  • şar : f. şehir, belde.
  • sar' : Düşmek. * Yıkıp yere çalmak. * Edb: Şiirin beytini iki mısra' veya iki kafiyeli yapmak. * Tıb: Bir hastalık ki, teneffüs cihâzını his ve hareketten meneder.
  • sar'a : Tıb : Bir nevi baygınlık hastalığı.
  • sar'î : Sar'a hastalığı ile ilgili.
  • sara : f. Hâlis, saf, katıksız. *Hz. İbrahim'in (A.S.) birinci zevcesinin ismi. ◊ Rengi değişmiş olan su.
  • sara' : Sararmış hanzal otu.
  • şarab : İçilecek şey. İçki. * Mey. Bâde. Hamr. İçilmesi haram olan bir içki. (Bak: Mubikat-ı seb'a)
  • sarad : Yer bağırsağı.
  • sarah : Her şeyin hâlis ve safisi.
  • sarahat : Sarih olmak, zâhir olmak. Açıklık. * Kaymağı alınmış süt.
  • sarahaten : Açık ve sarih olarak. Açıktan açığa.
  • saramet : Yiğitlik, mertlik.
  • şarapnel : Fr. Ask: Bir çeşit top mermisi. * Top mermisinden dağılan herbir parça.
  • sararî : (C.: Sarariyyûn) Gemici.
  • sarasir : (Sarsar. C.) şiddetli ve gürültülü rüzgârlar.
  • sarasira : Şam vilâyetinde yetişen bir otun adı.
  • sarat : Suyun çok durmaktan dolayı renginin ve kokusunun değişmesi.
  • saray : (Seray) f. Büyük kimselerin veya padişahların oturduğu yüksek ve büyük bina. Büyük, muntazam ve tantanalı konak, ev.
  • sarb (sareb) : Sütü birbiri üstüne sağmak. * Bevlini hapsetmek. * Çok ekşimiş süt. * 'Zamk-ı talh' denilen ağaç sakızı.
  • sarban : f. Deve sürücüsü. Deveci.
  • sard : Nüfuz etmek, sözü geçer olmak. * Katıksız, saf, hâlis. * Soğuk.
  • sardah (sirdâh) : Düz yer. * Sahrâ, çöl.
  • sare : (Sayr : Olmak. dan) Oldu (meâlinde fiil). ◊ (C.: Savâr) Hâcet, ihtiyaç. * Susuzluk. ◊ Cemaat, topluluk.
  • şare : Libas, elbise. * Heyet.
  • sarf : (C.: Süruf) Harcama, masraf, gider. * Fazl. * Hile. * Men etme. Bir kimseyi yolundan ve işinden ayırıp başka tarafa yöneltme. * Farz. * Gr: Bir lisanı meydana getiren kelimelerin More…
  • sarf u nahiv : Dilbilgisi. Gramer.
  • sarfe : Boncuk. * Nurlu bir yıldız ismi.
  • sarfî : (Sarfiye) Masrafa, sarfa ait, gidere dair. * Gr: Sarf kaidesine dair, gramere ait, dilbilgisiyle ilgili.
  • sarfiyyat : Masraflar, giderler.
  • sarh : (C.: Suruh) Büyük köşk, yüksek yapı.
  • sarha : Çağırmak, bağırmak, feryad etmek.
  • sari : (Sâriye) Sirayet eden, bulaşıcı, geçici olan. Genişleyip başkasına da geçmeğe, yayılmağa müstaid olan. ◊ f. Süren, sürücü.
  • sarî : (C.: Surrâ) Gemici.
  • sari' : Düşmüş. Yere düşmüş sar'alı kimse.
  • şari' : Şeriatı meydana koyan, teşri eden. Allah (C.C.). * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) bir ismi. * Şüru' eden, başlayan.
  • sarib : Yol, tarik.
  • şarib : (Şürb. den) İçen. Şürbeden. * (C.: Şevarib) Bıyık.
  • şaribe : Su kenarında olan tâife.
  • şarid : Tutunup beğenilmiş ve yayılmış şiirler. * Şiir tarzındaki ata sözleri.
  • sarif : Kapı gıcırtısı. * Diş gıcırtısı. * Makara sesi. ◊ (Sarf. dan) Değiştiren. * Harcayan, sarf eden.
  • şarif : (C.: Şürüf) Yaşlı deve.
  • sarife : (C.: Savârif) Değişiklik. Değişme.
  • sarih : Kurtaran, maded veren. İmdad eden. * Çağırılan, kendisinden meded beklenen. * Meded isteyen. ◊ Açık, belirli âşikâr. Sâf ve hâlis olan.
  • şarih : Şerheden, açıklayan. Bir şeyin mânasını izhâr eden. ◊ (C.: Şurah) Yiğit, kahraman.
  • sarihan : Açık ve belirli olarak. Açıkça. Meydanda ve âşikâr olarak.
  • sârik : (Sârıka) Çalan, hırsızlık yapan. Hırsız.
  • sarik : (Bak: Sârık)
  • şarik : (C.: Şevârık) Güneş. * Parlak cisim. ◊ Çıkan, tulu' eden. * Parlayan.
  • şarika : (C.: Şevârık) Aydınlık, nur, ziya, ışık.
  • sârikane : f. Hırsız gibi, hırsızcasına.
  • sarim : Kesilmiş. * Biçilmiş ekin, döğülmemiş harman. ◊ Kesen, kesici. * Şecaatlı.
  • şarim : Ucu yarılmış ok.
  • sarime : Ekini biçilmiş yer.
  • sarir : (Kapı, kalem vs. de) Cızırtı, gıcırtı.
  • sariye : (C.: Sevari) Direk. * Gece yağmur yağdıran bulut.
  • şark : Doğu. Güneşin doğduğu taraf. * Güneş ve güneşin aydınlığı. * Yarmak. * Parıldamak. * Avrupa kültürünün dışında kalan müslüman ülkeleri.
  • şark musikisi : (Bak: Musikî)
  • şarkî : Şark ile alâkalı. Ciheti şarka, doğuya doğru olan.
  • şarkiyat : Şark dilleri veya ilimleri hakkında inceleme yapan ilim şubesi.
  • şarkiyyun : Doğulular, şarklılar.
  • şarlatan : Fr. Yalancı. Yüksekten atarak karşısındakini aldatan. Hayasız.
  • sarm : (Surm) Bağ kesmek. Meyve toplamak. Bir şeyi kökünden ayırmak.
  • sarma' : Susuz sahra. Suyu olmayan çöl.
  • sarniç : (Bak: Sahrınç)
  • sarr : Kesenin ağzını bağlamak. * Hıfzetmek. * Cem'etmek, toplamak. * Yukarı kaldırmak. * Zammetmek, artırmak. ◊ Sevindiren, sürura sebeb olan.
  • sarraf : Sarfeden. Para işleri ile uğraşan. * Cevherci, kuyumcu. Cevherin kıymetini san'atı ile azaltan veya çoğaltan.
  • sarrafân : (Sarraf. C.) Sarraflar.
  • sarram : Ham deri satıcısı.
  • sarrar : Orak kuşu denilen ve yaz sıcaklarında öten bir hayvan.
  • sarre : Kapı, kalem ve semer cızıldaması. * Çağırıp söylemek. * Sayha, yüksek ses.
  • sarsar : Gürültü ile gelen pek soğuk rüzgâr, yel. Kasırga. * Ağustos böceği.
  • sarsara : Doğan sesi. * Horoz sesi.
  • sarsarani : (C.: Sarsaraniyyât) Bir deve cinsi. * Bir cins balık.
  • şart : 'Bir kısım muamelelerde lüzumlu olan hüküm. Bir şeyin olması ona bağlı olan şey. * Kayıt. Bir iş için mutlaka lüzumlu olan husus. * Yemin. * Hal, vaziyet. * Gr: Biri diğerine bağlı olan More…
  • şartiye : Şart ile olan. Şartlı. (Bak: Şart)
  • şartiyyet : Şartlılık. Şarta bağlı olmaklık.
  • şartname : f. Bir sözleşmede olan şartların yazıldığı resmi kâğıt.
  • saruc : Alçı. * Hamam otu.
  • şaruf : Süpürge.
  • sary : Kalem ve kapı cızıltısı.
  • şaryo : Fr. Araba. Yazı makinelerinde, daktilolarda kâğıdın takıldığı kısım.
  • şasif : Kuru ve zayıf.
  • sasim : Kara ağaç. * Abnus ağacı.
  • şasiye : (C.: şevâss-şasâyât) Dolu sokak.
  • şasr : Seyrek seyrek dikmek.
  • şass : (C.: Şüsus) Balık avlamada kullanılan olta ve ağ.
  • şast : f. Okçuların baş parmaklarına taktıkları yüksük. * Balık oltası. ◊ f. Altmış. (60)
  • şat : (C.: Şiyâh-Şiyât) Koyun. * Vahşi sığır. ◊ (C.: şutut) Büyük nehir.
  • sat' : Yüksek olmak. Kesmek, kat'etmek.
  • şat' : Yerden yeni çıkan taze ekin yaprağı. Ekinlerin taze çıkan filizleri, yaprağı. * Su arkı. * Cima etmek. * Bağlayıp sağlamlaştırmak.
  • şatahat : Mânevi sarhoşluk. * Kendinden geçer bir hâle gelmek ve böyle istiğrak hâlinde iken söylenen müvazenesiz sözler.
  • şatata : Haktan ve akıldan uzak, hadden aşan söz.
  • şatbe : (C.: Şütab-Şütub) Hurma ağacının budağı. * Yaş ekin yaprağı. * Yarmak. * Kesmek. * Uzun boylu kadın.
  • sath : (Bak: Satıh)
  • sathen : Dış yüzden, dıştan.
  • sathî : Görünüşe göre, derinliğine dalmadan, üstünkörü olarak, satha dâir ve âit.
  • sathiyât : Sathi ve âdi şeyler.
  • şathiyyat : Alaylı ve eğlenceli fıkra veya hikâyeler.
  • sati : Adımlarını geniş atan at.
  • sati' : (Sâtı'a) Yükselerek meydana çıkan. * Yükselerek görünen. Nur saçan. Parlak.
  • şati' : (C.: Şevâti) Kenar, kıyı. Cânip, taraf, yön.
  • şatib : Eğri, eğik, mâil.
  • şatibe : Uzun boylu.
  • satih : Düz. Bir şeyin dış yüzü, üstü. * Evin damı. * Yayıp döşemek. * Genişlik. ◊ (Bak: Şıkk)
  • satim : (C.: Sutem) Galiz, kaba.
  • şatim : (Şetm. den) Küfreden, söğüp sayan.
  • satir : Setreden, örten, kapatan. * Günahları, kusurları örten.
  • şatir : (Şetaret. den) Neş'eli. Şen. * Çevik. Hizmete koşup, her işe hazır bulunan. * Vaktiyle vezirlerin yanında giden asker. ◊ Irak, uzak, baid. * Garip, yalnız, kimsesiz.
  • satit : Ses. * Topluluk, cemaat.
  • satl : Kova, tas, küçük leğen.
  • satr : (C.: Sutur) Satır. Yazı sırası.
  • şatr : Taraf, cihet, yön.
  • satranç : 32 taşla, 64 haneli bir tahta üzerinde, iki kişi arasında muhakemeye dayanılarak oynanan ve meşru olmayan bir oyundur.
  • şatrenc : Satranç oyunu.
  • satt : Cemaat, topluluk. * Cesediyle tokuşmak. * Kovmak, def'etmek. * Zor bir işe giriftar etmek.
  • şatt : Irmak kenarı.
  • satur : (C.: Sevâtir) Satır, büyük bıçak. ◊ Satır.
  • satv : Yürürken sıçramak.
  • satvet : Ezici kuvvet. Hışım ve şiddetle kavrayıp almak. Birisinin üzerine şiddetle sıçramak ve hamle etmek. * Zorluluk.
  • saud : İnişli ve yokuşlu yer.
  • saur : Ocak. Fırın.
  • saut : Enfiye gibi burna çekilen ilâçlar.
  • sav : Vatan. * Niyyet.
  • sav' : Perâkende etmek, dağıtmak, parça parça yapmak.
  • savab : Doğruluk. Yanlış olmayan. Doğru dürüst.
  • savab-nüma : f. Doğruyu gösteren.
  • savabdide : f. Doğru ve haklı görülmüş. Beğenilmiş.
  • savafik : Havadis. * Yeni meydana gelen şeyler.
  • savaik : Saikalar, yıldırımlar.
  • savalic : Cirit oynanan eğri sopalar.
  • savarif : (Sârife. C.) Değişmeler. Değişiklikler.
  • savarim : (Sârım. C.) Keskin kılıçlar.
  • savat : (Aslı: Sevâd'dır) Gümüş üstüne kurşunla yapılan kara kalem nakışlar. * Derede hayvanlara su içirilen yer.
  • savb : Taraf, cihet, yön. * Dökülmek, nüzul etmek. * Savab. Doğruluk, dürüstlük.
  • savb-i âlî : Yüksek taraf.
  • saver : Eğri boyunlu olmak.
  • savg : Batmak, * Kuyumculuk yapmak.
  • savh : Yarmak. * Ayırmak. * İşitmek, duymak.
  • savi : Kuru, yâbis.
  • şavk : Işık, parıltı. * Şevk.
  • savl : Saldırma, atılma. Saldırış, atılış.
  • savlec : Misk. * Gümüş.
  • savlecan : (C.: Savâlic) Cirit oynanılan eğri sopa.
  • savlet : Saldırma. Ani ve şiddetli atılış.
  • savm : Oruç. İkinci fecirden başlıyarak güneşin batmasına kadar yemekten, içmekten ve cinsi mukarenetten nefsi men'etmek suretiyle yapılan ibâdet.
  • savmaa : (Savmea) (C.: Savâmi') İbadet yeri, hususan Yahudilerin ibadet ettikleri yer. * Hücre.
  • savn : Koruma, muhafaza, sıyanet.
  • savr : (C.: Savâri) Hamle yapmak. * Parçalamak, pâre pâre etmek. * Bir yerde toplanmış küçük hurma ağaçları.
  • savre : Uyuza benzer bir hastalık.
  • savt : Ses. Bağırmak. ◊ (C.: Siyât-Esvât) Kamçı, kırbaç. * Bir şeyi diğerine karıştırmak.
  • şavt : (C.: Eşvât) Atın yelmesi ve sıçraması. * Bir tur. * İşin bir kısmı. * Sesin gidebileceği mesafe.
  • savtal : Havuç cinsinden çöğender adı verilen bir bitki.
  • savvag : Kuyumcu.
  • savvane : (C.: Savân) Bir cins çakmak taşı.
  • say' : Suyun akması.
  • say'ariyye : Boyunda olan işaret.
  • sayadid : Belâ. * Zahmet, meşakkat.
  • sayakile : (Saykal. C.) Cilâ yapanlar, cilâcılar. * Cilâ âletleri.
  • şayan : f. Münasib, lâyık, yaraşır.
  • şayan-i temaşa : f. Görülmeğe değer olan.
  • şayanter : f. Daha lâyık, çok lâyık. Elyak.
  • sayarif : (Sayrefî. C.) Sarraflar. * Kurnaz ve işini bilir kimseler.
  • sayasi : (Sisâ. C.) Dağın uçları. * Herhangi bir şeyin asılları. * Çulha tarakları. * Muhkem ve yüksek kaleler.
  • sayb : İnmek.
  • sayd : Av. Avlanmak, sayda gitmek, ava gitmek.
  • sayda' : Çömlek yapılan toprak. * Kaba ve galiz yer. * Belde ismi.
  • saydani : Bir küçük canlı. * Tilki. * Mülk.
  • saydelan : (C.: Sayâdile) Boncuk ve hırdavat satan çerçi.
  • saydelanî : Boncukçu, çerçi.
  • saydele : Eczahane.
  • saydelî : Eczacı.
  • saydenani : Bir küçük canlı.
  • saydgâh : f. Av yeri.
  • saydger : f. Avcı. Sayyad.
  • saye : (C.: Sâyât) Koyun yatağı. Nişan için dikilen taş. Yolun tanınması için bir yere yığıp höyük yapılan taş. ◊ f. Gölge. * Mc: Himaye, sahip çıkma, koruma. * Muavenet, yardım.
  • saye- zar : f. Gölgelik.
  • saye-dar : f. Gölge eden, gölgesi olan, gölgeli. * Sâhip çıkan, koruyan, himâye eden.
  • saye-endaz : f. Gölge salan. * Mc: Koruyuculuk eden, himâyecilik yapan.
  • saye-gâh : f. Gölgeli yer. Gölgelik.
  • saye-güster : f. Gölge eden. * Koruyan, muhafaza ve himaye eden.
  • saye-nişin : f. Gölgede oturan. * Bir şeyin gölgesine sığınan. Korunan, himaye gören.
  • sayed : Başını yukarı kaldırıp kibirlenmek ve sağına soluna iltifat etmemek.
  • sayehan : Çağırmak.
  • şayeste : f. Şayan, uygun, yaraşır, lâyık. * Nümune.
  • şayestegî : f. Uygunluk, liyâkat.
  • şayet : f. ('Lâyık, yaraşır, şâyân' mânâsına gelen 'Şâyesten' mastarından) Şart veya ihtimal gösterir: 'Eğer, belki, olur ki' gibi.
  • sayf : Yaz, yaz mevsimi.
  • sayfî : Yaza ait. Yaz mevsimiyle alâkalı.
  • sayfiye : Yazlık. Gezinecek ve yazın yaşanacak yer.
  • sayfufet : Udûl etmek. Yoldan çıkmak, vazgeçmek.
  • şaygan : f. Uygun, lâyık, münâsib, sezâ. * Bol, çok, mebzul.
  • şayganî : f. Çokluk, bolluk, mebzuliyet. * Münasiblik, lâyıklık, uygunluk.
  • sayh(a) : (C.: Siyâh) Çağırış. Çığlık. Feryad. Nâra. * Azab, eziyet.
  • sayhed : Uzun.
  • sayhud : Çok sıcak olan gün.
  • şayi' : (Şüyu'. dan) Duyulmuş, işitilmiş, şüyu' bulmuş, herkesçe bilinmiş. * Ortaklar arasında taksim olunmamış müşterek hisse.
  • şayia : (Şuyu'. dan) Yayılmış haber, mütevatir. Söylenti.
  • şayib(e) : (C.: Şevâyib) Ayıp. Noksan. * Pis, murdar. * Saçı ve sakalı beyazlamış olan kimse.
  • sayibe : (C.: Siyeb) Adak için ayrılıp üstüne binilmeyen ve sütü içilmeyen dişi deve. * 'Ümm-ül bahire' adı verilen ve peşpeşe üç dişi deve doğuran deve. Bu deveye de binilmez, sütü More…
  • sayide : f. Eskimiş, yıpranmış. * Ezilmiş, sürülmüş.
  • sayife : (C.: Sayifât) Ufak, yumuşak kum.
  • şayife : Dişleri fazla olan kimse. (Müe: şefvâ)
  • şayik : Nefsi bir şeye yönelen.
  • sayil : Alında olan beyazlık. * Burun kamışı.
  • sayime : (C.: Sevâyim) Yılın ekserinde yabanda yürüyen davar.
  • sayir : Bakan, seyreden. Seyredici.
  • sayis : (Siyaset. den) At uşağı, seyis. Koyun güdücü.
  • sayis-hane : f. Üzerine yük yüklenip yolcunun da bindiği hayvan.
  • sayk : (Bak: Sıyk)
  • şayk : Dağ, cebel.
  • saykal : Cilâ. Cilâ yapan âlet. Parlatan. * Kılıç bileyen.
  • saykal vurmak : Cilâ vurmak, parlatmak.
  • saykalzede : f. Cilâlı. Cilâlanmış.
  • saykalzen : f. Yaldızcı.
  • saylem : Zorluk, meşakkat.
  • sayref : (C.: Seyârif) Sarraf. * İşini, çıkarını, hesabını bilir, kurnaz kimse.
  • sayrefî : (C.: Sayârife) Sarraf.
  • sayrem : Bir lokma yemek.
  • sayruret : (Sayr. dan) Bir hâlden diğer hâle intikal etmek. Bir şeyin bir şeye dönmesi. * Olmak, edilmek. * Vücud, kevn.
  • saysa : Ham hurma çekirdeği. * İçi boş olan hanzal tanesi.
  • sayyad : Avcı, avcılık yapan.
  • sayyad-i bî-insaf : f. İnsafsız avcı.
  • sayyag : (Sıyâgat. dan) Kuyumcu.
  • sayyere : (Sayruretin fiili) Oldu, olur (meâlinde).
  • sayyib : Yağmur veren bulut.
  • sayyihanî : Medine hurmalarından bir cins.
  • sayyur : Bir işin âkibeti, sonu, neticesi, serencâmı. * Akıl, fikir.
  • saz : f. Kamış. * Bir çalgı âleti. * Takım, silâh, edevat. * Ustalık. * At takımı. * Düzen, tertip, sıra. * Öğrenme. * Kuvvet, kudret. * Menfaat. * Benzer, misil, eş. * Hile. ◊ f. More…
  • şaz : (Bak: şazz)
  • sazec : (C.: Sevâzic) Sâde, basit.
  • sazende : (C.: Sâzendegân) f. Çalgıcı. * Düzenleyici, yapıcı.
  • sazî : f. Düzenleyicilik, yapıcılık.
  • şazib : (C.: Şüzeb) Zayıf, ince belli davar. * Katı yer, sert arazi. ◊ Vatanından başka bir tarafa giden kimse.
  • şaziyye : (C.: Şezâyâ) Kavis, yay. * Ağaç kıymığı gibi, bir şeyden kopmuş parça. * Kırılan kemikten meydana gelen parçalar. * İncik kemiği.
  • sazkâr : f. Uygun, muvafık.
  • sazkârî : f. Uygunluk, muvafakat.
  • şazz : (Şâzze) Kaide hârici olan. Umumi nizamdan ayrılmış olan, müstesna bulunan.
  • se : Kur'an alfabesinin dördüncü harfidir. Ebced hesabında 500 sayısının karşılığıdır. ◊ f. Üç.
  • se'b : Tuluk. * Genişletmek. * Boğmak.
  • se'bül : (C.: Sevâbil) Aş havucu. * Pirinç, buğday, nohut, mercimek.
  • se'd : Zayıf yağan yağmur. * Yaz gecelerinde olan rutubet. * Boğaz ıslatan her cins nesne.
  • se'met : Kederli olmak. Melül olmak. * Bıkmak, usanmak.
  • şe'n : İş, yeni olan hal. * Şan. * Tavır. * Hâdise. * Vâkıa. * Kasdetmek. * Emr ü hal. * Tıb: Baştan göze gelen kan damarı. Baştan kaşa, kaştdan göze kan getiren iki damar ismi. * Fls: Bir şeyin More…
  • se'r : İntikam, öç almak. * Kin. * Kısas etmek.
  • se'se' : Defetmek, kovmak.
  • se'see : Suya kandırmak.
  • se'sem : Kara abnus ağacı.
  • se't : Boğmak.
  • se'te : (C.: Set) Kara balçık.
  • se'v : Niyet. * Vatan. * Çekişme, kavga, niza.
  • şe'v : Geçmek, takaddüm eylemek. * Son, nihayet. * Devenin yuları. * Zembil. * Kuyudan kazıp toprak çıkarmak. Kuyudan çıkan toprak. * Kaygan.
  • şe'z (şe's) : Kaba ve katı.
  • se-pa : f. Üç ayaklı. Sehpâ.
  • sea : Güç, iktidar.
  • şea' : Dağılıp parçalanmak.
  • seab : (C.: Sâbân) Sel yolu. Su akıtmak mânasına mastar.
  • seabib : (Su'bub. C.) Saf su akan yerler. ◊ Salya.
  • şeabib : (Şü'bub. C.) (Bak: Şü'bub)
  • seabin : (Su'bân. C.) Büyük yılanlar, ejderhalar.
  • seaf : Devenin ağzında olan bir hastalıktır ve burnunun ve gözlerinin kılları dökülür. O devenin erkeğine esaf, dişisine nâfâ denir. * Tırnağın çevresinin kopup ayrılması.
  • şeaf : Hırs. * Mübâlağa. * Kalbin aşktan yanması.
  • şeafe : (C.: Şüuf-Şiâf-Şeafât) Dağ başı. * Her nesnenin âlâsı ve üstü.
  • şeair : (Şiâr. C.) Âdetler, İslâm işaretleri. İslâmlara ait kaideler.
  • şeal : Davar kuyruğunun beyazlığı.
  • sealil : (Sü'lul. C.) Memeler. * Vücudda meydana gelen siğiller.
  • seam : Bir çeşit deve yürüyüşü.
  • şeamat : (Şeâmet. C.) Uğursuzluklar, şeâmetler.
  • şeamet : Uğursuzluk, kötülük, bedbahtlık.
  • şeanla' : Uzun, tavil.
  • searir : Bir ot cinsi. * Burun içinde olan yarık.
  • şearir : Davar yanırına üşüşen sinek ve üvez. * Her yöne dağılmak.
  • şeas : Toz. * Tozlu olmak. * Yayılmak, münteşir olmak. * Dirilmek.
  • seat : Kokmak.
  • şeayir : (Şâire. C.) Hac için hazırlanan nişanlı kurbanlar. Şâireler. Safâ. Merve, Mina ve Arafat gibi, menâsik-i haccın edâ edilecek yerleri ve dinin alâmetleri. Menâsik ve âyin rüsumu.
  • şeb : f. Gece, karanlık.
  • seb' : İçmek için şarap satın almak. * Yakmak. * Bir kimseyi değnek veya kamçı ile dövmek. ◊ Yırtmak. * Parçalamak. * Kahretmek. * Sökmek. ◊ (Seb'a) Yedi.(7)
  • şeb'an : Karnı doymuş, tok. * Emin.
  • seb'în : Yetmiş.
  • seb'îne merre : Yetmiş defa.
  • seb'ûn : (Bak: Seb'în)
  • şeb-i firkat : f. Ayrılık gecesi, firkat karanlığı.
  • şeb-i yelda : f. En uzun gece.
  • şebaat : Dolgunluk, tokluk.
  • şebab : (Şebibe) Gençlik. * Yiğit, civan. * Gençler.
  • şebabane : f. Genç ve yiğit olarak. Genç gibi, yiğitçesine.
  • şebabiyet : Gençlik, tazelik. Yiğitlik. Civanlık.
  • şebah : (C.: Eşbâh) Cüsse, cisim, ceset. Şahıs. Karaltı.
  • sebahat : (Bak: Sibâhat)
  • şebahet : Benzeme, benzeyiş.
  • sebaik : (Sebika. C.) Eritilip kalıplara dökülmüş mâdenler. Külçeler.
  • sebak : (C.: Esbâk) Ders. * Yarış. * Koşu yapanların aralarında koydukları ödül.
  • şebak : Şehvet galip olup cimaa çok hırslı olmak. * Koyu karanlık.
  • sebak-âmuz : f. Ders arkadaşı.
  • sebak-daş : f. Ders arkadaşı.
  • sebak-gâh : f. Ders öğrenilen yer. Mekteb, medrese.
  • sebak-hân : f. Ders okuyan, talebe.
  • şebaket : Kafes veya ağ gibi örülme.
  • şebam : Anasını emmesin diye kuzu ve oğlak ağzına takılan ağaç ağızlık. * Araptan bir kabile.
  • şebaman : Paça bağı.
  • şeban : (şeb. C.) f. Geceler.
  • şebane : f. Geceye ait. Gece ile alâkalı. Gece vakti olan. Gecelik.
  • şebangah : f. Gece vakti, geceleyin. * Gecelenecek yer.
  • şebanruz : f. 24 saatlik zaman. 'Gece gündüz'.
  • sebat : Yerinden oynamamak, dayanmak. Kararlı olmak. * Sözde durmak, ahde vefâ etmek. İman ve İslâmiyete hizmette, Allah'a ibadet ve taatta sâbit ve berkarar olmak. * Bir meslekte, meşru bir More…
  • şebat : (C.: şebâ-şebevât) Tezlik, çabukluk. * Cihet, yön, taraf.
  • sebata : Saçın kıvırcık olmayıp sarkık olması.
  • sebatî : Sebatlılık. Sözünde ve kararında durma.
  • sebatkâr : f. Sağlam, yerinden oynamaz. * Ahdine, vefakârlığına sâdık ve sağlam olan.
  • sebaya : (Sebbî. C.) Harbde esir düşenler.
  • sebb : Küfür, küfran. Sövüp saymak.
  • şebb : Meşhur taş. * Ateş yakmak. * Cenk koparmak, kavga çıkarmak.
  • sebbab : (Sebb. den) Çok küfür eden. Küfürbaz.
  • sebbabe : Şehâdet parmağı. Sağ elin baştan ikinci parmağı.
  • sebbabegezâ : f. Şaşarak parmağını ısıran.
  • sebbah : (Sibahat. dan) Suda yüzen, yüzücü. * Yüzgeç.
  • sebbahe : Yüzücü kuşlar sınıfı.
  • sebbak : Eritip kalıba döken, eritici.
  • şebbake : (C.: şebâbik) Birbirine girmiş nesne.
  • şebbe : Genç kadın.
  • sebbetmek : Söğmek, sövüp saymak.
  • sebc : (C.: Esbâc) Orta vasat.
  • sebca' : (C.: Sübuc) Karnı büyük olan kadın. (Müz: Esbec)
  • sebe : Yaşlılıktan dolayı bunamak.
  • şebe : Bakırla çinko madeninden yapılan pirinç. * Benzeme, müşabehet.
  • sebe' : (Sebâ) Hazret-i Süleyman Aleyhisselâm'ın mucizesi sonunda imana gelen ve onunla evlenen Belkıs'ın Yemen'de hükmü altında bulundurduğu mâmur şehrinin ismi. * Bir Arab kavminin More…
  • sebe' suresi : Kur'an-ı Kerim'in 34. Suresi olup Mekkîdir.
  • sebeb : Vâsıta. Âlet. * Alâka. * Bahane. * Edb: Harekeli bir harf ile sâkin bir harften veya iki harekeli harften meydana gelen parça. (Bak: Esbab, Esbabperest)
  • şebeb : Üç yaşına girip dişleri tamamlanmış olan sığır.
  • sebebiyet : İcab ettirme, sebep olma.
  • şebec : Ovanın ve sahranın bir miktarı.
  • sebed : Sepet. * Az saç, kıl. Başta az tüy olması.
  • şebefruz : (Şeb-efruz) f. Gece vakti ışık veren. Geceyi aydınlatan.
  • şebeh : (Şibih) Benzer, nazir, benzeyen şey. * Bakır ile çinkodan karıştırılıp yapılan pirinç madeni. ◊ (C.: Eşbâh) Karaltı. * Şahıs. * Ceset.
  • sebehlel : Bâtıl, boş, abes.
  • şebeke (şebike) : Balık ağı. * Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Kafes şeklinde olan yer. * Hüviyet sureti. * Ağ gibi yapılmış ve gerilmiş hat ve yolların tamamı. * Ağ şeklinde olan nesiçler, dokular. More…
  • sebel : Tıb: Bulanık görme hastalığı. * Göze inen perde. * Buluttan çıkıp da henüz yere ulaşmamış yağmur. * Buğday başı.
  • sebele : Bıyık.
  • şebem : Soğukluk.
  • şebengiz : (Şeb-engiz) f. Yarasa kuşu.
  • sebenta : Çeri, öncü. * Ayı.
  • sebet : Kıvırcık olmayan saç. ◊ Hüccet, delil.
  • şebet : (Bak: şâbet)
  • sebete : (C.: Sebât) Ot, nebat, bitki. * Otu çok olan yer.
  • sebg (sübug) : Nimet bolluğu. * Olgunlaşmak, kemâle yetişmek. Tamam olmak.
  • şebgerd : (şeb-gerd) f. Gece dolaşan kol. Bekçi. * Ay, kamer.
  • şebgir : (Şeb-gir) f. Geceleyin uyumayan. * Sabah vakti. * Gece giden kervan.
  • şebgun : f. 'Gece renkli' Kara, siyah.
  • sebh : Atın seğirtmesi. * Sür'atle gitmek. * Maaşında tasarruf etmek. * Suda yüzme. ◊ Genişlik. * Hafiflik.
  • şebh : Çekmek. * Muhkem etmek, sağlamlaştırmak. ◊ Süt sağarken çıkan ses.
  • sebha : Ot yetişmeyen yer. * Şap taşının çıktığı yer. * Tuzla
  • sebhale : Sübhânallah demek.
  • şebhan : f. Geceleyin öten bir cins bülbül. ◊ Uzun, tavil.
  • şebhiz : (C.: Şebhizân) f. Geceleri uyanıp kalkarak iş gören.
  • şebhun : (Şeb-hun) f. Gece baskını.
  • sebi : (C.: Sebâyâ) Savaşta esir düşen kimse.
  • şebib : Bıçak üstüne sürçmek.
  • sebibe : (C.: Sebâib) Atın alın kılı, yele ve kuyruğu. * İnce keten bezi parçası.
  • şebibe : Gençlik. Yiğitlik.
  • sebic(e) : Yatık veya sekik adı verilen, ağzı dar şarap testisi. * Gecelik.
  • sebid : Başa yağ sürmeyi terketmek.
  • sebih : Kuş yeleğinin kopup düşeni. * Pamuk ve yün atıldıktan sonra dürüp eğirmek için koydukları bez parçası.
  • şebih : (Şibh. den) Benzer, benzeyen, mümasil, nazir.
  • sebiha : Gecelik. Geceleyin giyilen elbise.
  • şebihun : f. Gece baskını. Şebhun.
  • sebike : Eritilerek kalıba dökülmüş şey, külçe. Kalıba dökülmüş altın veya gümüş. * Hafif, küçük.
  • şebike : f. Kötü niyetle çalışan gizli topluluk. * Balık ağı. * Batı taraflarında Arapların kullandıkları hasırdan örülmüş bir cins başlık. (Bak: Şebeke)
  • sebil : Açık ve büyük yol. Büyük cadde. * Allah rızası için su dağıtılan yer.
  • sebilhane : f. Sebil olarak su dağıtılan yer.
  • sebilullah : Allah (C.C.) yolu. Karşılıksız. Allah rızası.
  • sebin : Bir dağın adı.
  • sebir : Suret. * Renk. * Asıl. * Heyet.
  • şebistan : f. Yatak odası. * Harem dairesi. * Gece ibadetine mahsus oda.
  • sebit : Aklın sabit olması, aklın durması.
  • şebit : Bahadır, kahraman, yiğit.
  • sebk : İleri geçme, ilerleme. Öne göçme. * Vâki olma. * Koşuda kazanan hayvan. ◊ Bir şeyi eritme. Kalıba dökme. * Edb: İbarenin tarz ve terkibi.
  • şebk : Karıştırmak.
  • sebkat : Geçmek, ilerlemek.
  • sebla' : Uzun kirpikli göz.
  • seblet : (C.: Sibâl) Bıyık.
  • şebnem : f. Çiğ. Rutubet. Gece nemi. Neda.
  • şebpere : f. Yarasa.
  • şebperest : (Şeb-perest) f. Geceye ve rü'yaya ve uykuya fazla kıymet veren.
  • sebr : Denemek, imtihan. * Yara, kuyu vesâirenin derinliğini anlamak için yoklamak. ◊ Men'etmek, engel olmak. * Helâk etmek. * Hapsetmek.
  • şebr : Karışlamak. * Hediye vermek, atâ etmek. * Ücret. * Kira.
  • sebre : (C.: Seberât) Pek soğuk olan erken vakit.
  • şebreng : f. 'Gece renginde olan' Siyah, kara.
  • şebrev : (Şeb-rev) f. Gece giden. Karanlıkta yürüyen. Gece yolculuğu eden.
  • sebseb : (C.: Sebâsib) Issız büyük çöl. * Kâfirlerin bayramı.
  • sebt : (C.: Esbât-Sübut-Esbüt) Rahat etmek. * Boyun vurmak. * Saç sarkıtmak. Bir çeşit deve yürüyüşü. * Cumartesi günü. * Şaşırmak, hayrette kalmak. * Çok zeki, dâhiye. * Başı tıraş etmek. More…
  • şebtab : (Şeb-tâb) f. Ateş böceği.
  • sebtane : Tüfek.
  • sebtel : Satıl adı verilen kab. (At bakıcıları onunla davara su verirler.) * Susak. (Pınarlarda su içilir.) ◊ Ot tohumundan bir tohum. ◊ Çürük yumurta.
  • sebu : f. Testi.
  • sebu' : (C.: Sebâ') Yırtıcı hayvan. Canavar.
  • sebuçe : f. Küçük testi. * Küçük kap.
  • sebuh : (Sibh. den) Yüzgeç.
  • sebuha : Mekke şehri.
  • sebuiye : Yırtıcıya mensub, canavarlıkla ilgili.
  • sebuiyet : Yırtıcılık, parçalayıcılık. Yırtıcı hayvanın fıtri hassası.
  • sebük : f. Hafif. Ağırbaşlılığı ve ağırlığı olmayan.
  • sebük-endiş : f. Derin düşünmeyen, sathi düşünen.
  • sebük-inân : f. Çabuk koşan.
  • sebükbâr : f. Yükü hafif. Ağırlıksız, eşyası az olan. * Derdi, düşüncesi olmayan.
  • sebükhîz : f. Çabuk kalkan, hareket eden.
  • sebükî : f. Hafiflik.
  • sebükmağz : f. Hafif beyinli, düşüncesiz. Ahmak. Akılsız.
  • sebükmâye : f. İtibarsız, değersiz, kıymetsiz.
  • sebükmizac : f. Hafif mizaçlı.
  • sebükre'y : f. Düşüncesiz, hafif fikirli.
  • sebükrev : f. Çabuk giden.
  • sebükruh : f. Hafif ruhlu. * Zarif ve şen olan. Hoşa giden, hoş sohbet. * Mc: Lâübâli.
  • sebükser : (C.: Sebükserân) f. Hafif düşünceli. * Sefih, aşağılık.
  • şebur : Boru.
  • seby : Harpte esir alınma. * Uzaklaştırma. * Bir yerden başka bir yere sürüp giderme.
  • sebz : f. Yeşil, yeşil renkli.
  • sebzevat : f. Yeşil bitkiler, yeşil nebatlar.
  • sebzezar : f. Çayırlık, çimenlik, yeşillik. * Bostan, sebze tarlası.
  • sebzfam : f. Yeşil renkli.
  • sebzin : .f Rengi yeşil. Yeşil renkli.
  • şebzindedar : (Şeb-zindedâr) f. Geceleri çalışan, gece vakti işle meşgul olan. * Gece bekçisi. * Geceleri uyumayıp ibadet eden.
  • sebzpuş : f. Yeşil elbiseli, yeşil örtülü.
  • sec' : (C.: Escâ-Esâci) Kumru sesi. * Kafiyeli söz.
  • sec'a : Kuşların cıvıltısı gibi olan ses. * Edb: Nesir hâlindeki kafiyeli yazı.
  • seca' : Yarasa.
  • secaât : Kuşların ötüşleri, sec'aları. * Nesir halindeki yazının kafiyeleri.
  • şecaat : Yiğitlik, cesurluk. Korkulu anda kalb kuvveti ile cesaretini muhafaza etme.
  • secah : Letafet, güzellik. Rıfk. Adl. * Yumuşak yer.
  • secahat : Mülâyemet, rıfk. Cemalin tenasüp içindeki kemali.
  • secavend : f. Kur'an-ı Kerim'de doğru okunması için yapılan işaretler.
  • secaya : (Seciye. C.) Karakterler, huylar, seciyeler, ahlâk ve tabiatlar.
  • şecb : Helak etmek, mahvetmek. * Kederlenmek, tasalı olmak.
  • secc : (Sücuc) Akıcı bir şeyin kesretle dökülüp akması, akıtılması. Su akmak. ◊ Gayet ince olan nesne. * Duvar sıvamak. * Hoş kokulu nesne ezmek.
  • şecc : Baş yarma ve yarılma. * Geminin, denizi yararak yol alması.
  • seccac : Çağlayan. Şarıltı ile akan. ◊ Suyu çok olan süt.
  • seccade : Genellikle üzerinde secdeye varmakta yâni namaz kılmakta kullanılan küçük halı, kilim cinsinden sergi.
  • seccan : (Sicn. den) Gardiyan, zindancı, hapishane memuru.
  • şeccat : (şecce. C.) Yüzde ve başta meydana gelen yaralar.
  • şecce : Başa ve yüze vurarak meydana getirilen yara.
  • secde : Allah'ın (C.C.) huzurunda yere kapanış. İbadet ve Allah'a (C.C.) memnuniyetini ve itaatini bildirmek veya şükretmek için yere kapanarak alın, burun ucu, eller, dizler ve ayak More…
  • secde suresi : Kur'an-ı Kerim'in 32. Suresidir. Mekkîdir.
  • secdegâh : f. Namaz kılınıp secde edilecek yer. İbadet yapılacak yer.
  • secdeteyn : Birbiri arkası yapılan iki secde.
  • şecea : Küt ve kötürüm kimseler.
  • şeceb : Hüzün ve gussalı olma.
  • secec : Dökülmüş su.
  • secede : (Sâcid. C.) Secde edenler.
  • secel : Genişlik, vüs'at. * Büyüklük, azamet.
  • şecen : (C.: Eşcân-şücun) Dal, budak, kol. * Hâcet, ihtiyaç. * Keder, hüzün.
  • secencel : (Secencele) Ayna.
  • secer : Yassı ve enli.
  • şecer(e) : Ağaç. Kütük. * Sülâle. Bir soyun bütün fertlerini gösterir cetvel.
  • şecerât : (şecere. C.) şecereler.
  • şeceristan : f. Orman, ağaçlık yer, koruluk.
  • seces : Bozuk ve bulanık su.
  • secfan : Ev önünde olan perdenin iki kanadı.
  • sech : Tırmalama. * Bir şeyin kabuğunu veya derisini soyup sıyırma.
  • seci' : Edb: Nesrin kafiyesidir. Seci'ler, ya cümlelerin sonunda yahut arasında bulunur. Sondaki seci'ler bir kelime vasıtasiyle birbirine bağlanır, onlara 'Seci'-i mukayyed' More…
  • şeci' : Kahraman. Yiğit. Şecaatli.
  • şecib : Helâk olan, mahvolan.
  • secic : Asan, kolay. * Yumuşak yer. ◊ Su sesi.
  • secif : Perde, setre. * Bir kapıya birbiri üstüne iki perde asmak.
  • seciha : Tabiat. * Miktar.
  • secil : Uzun, tavil.
  • secile : Büyük kova. * Dökülmüş su.
  • secir : Posa. ◊ Dost.
  • şecir : Küçük ve kısa ağaç.
  • secis : Yılın ve zamanın sonu.
  • seciye : Huy, karakter. Huy güzelliği. Ahlâk durumu.
  • secl : (Sicâl) İçi su dolu kova.
  • secla' : Karnı büyük kadın. (Müz: Escel) * Her büyük cisim. ◊ Emziği uzun dişi deve.
  • şecn : (C.: Şücun) Dere içinde ağaçlar arasında olan yol.
  • secr : Kızdırmak. * Doldurmak. * İnleyerek çağırmak.
  • şecr : İki çenenin arası. * Harcamak, sarfetmek. * Tarh etmek, kovmak.
  • şecra' : Meşelik.
  • secsec : Ne yumuşak ne sert olan yer.
  • secur : Tennur kızdırılan nesne.
  • şecv : Gam, gussa. Keder. * Tezyin-i savt. Yâni sesi güzelleştirmek.
  • şecze : Zayıf yağan yağmur.
  • seda : Çiy denilen yaşlık, kırağı. ◊ (Bak: Sadâ)
  • seda' : (C.: Esdiye) Bezin hatâsı.
  • sedacet : Sâdelik.
  • sedad : İstikamet ve kasd. * Haklı ve doğru şey. * Akıl.
  • şedaid : (Şedâyid) Afât. Meşakkatli haller. Şiddetli musibetler.
  • sedail : (Sedil. C.) Askılar. Perdeler. Zarlar. Örtüler.
  • şedak : Ağızın her iki yanının geniş olması.
  • şedaka : Çok konuşan kadın.
  • sedane : Etlilik, semizlik, besililik.
  • şedar : Sözü şiir ile kesme. * Hayvan bağlanan yer.
  • sedare : Sıcaklığın fazlalığından dolayı tenbelleşmek.
  • sedaya : (Sedâ. C.) Memeler.
  • sedc : Yalan.
  • sedd : Tıkamak, kapamak, mâni olmak. * Baraj. * Perde, Mânia. * Rıhtım. * Set, tümsek.
  • şedd : Sıkı bağlama, sıkı bağlanma, sıkma. * Tasvir.
  • seddad : Tıpa. Şişe tıpası. * Tampon.
  • şeddad : Kâfir. * Çok eskiden Yemen'de Âd Kavminin hükümdarı Allah'a isyan ederek Cennet'e benzetmek iddiasiyle İrem bağını yaptırmış, bu bağdaki köşke girmeden kavmi ile yani More…
  • şeddadane : f. şeddad gibi, ona benzer surette, zâlimce.
  • şeddadî : Çok büyük ve sağlam yapı.
  • şedde : Kur'an-ı Kerim okurken tek sessiz harfin iki defa okunmasına yarayan işaret. ( $ ) * Seğirtmek. Yürümekle şiddet göstermek. Bir şeyi kuvvetlendirmek, sağlamlaştırmak. ◊ More…
  • şede : Çok hırslı olmak.
  • sedef : Karanlık ve aydınlığın karışması. * Gece ve sabah. * Sabahın evveli. ◊ (Bak: Sadef)
  • şedef : (C.: Şüduf) Her nesnenin şahsı.
  • sedel : (C.: Südul-Esdâl-Esdül) Bir kuş adı. * Örtmek, setretmek.
  • sedem : Hüzün, keder, tasa. * Nedâmet, pişmanlık.
  • seden : (Sedâne) Hizmet.
  • sedene : (Sâdin. C.) Kapıcılar. Perdedarlar. Kâbe-i Mükerremenin kapıcıları.
  • sedg : Baş yarığı. * Baş yarma.
  • sedh : Döşemek. * Uçuk hastalığı. * Bir nesneyi açıp yaymak ve arkası üstüne bırakmak. * Deve çökertmek. * Kırba doldurmak.
  • şedh : Baş yarmak. * Kırmak. * Atın yüzünde beyazlığın çok olması. ◊ Tembel olmak.
  • sedid : Doğru. Yanlış ve yalan olmayan. * Müstakil. * Muhkem. Metin.
  • şedid(e) : Sert, sıkı, şiddetli. * Musibet, belâ. * Tecvidde: Rahve harflerinin zıddı olan, sükûn ile harf söylendiğinde sesin akmaması hali.
  • sedif : Deve hörgücü. * Her canlının sırtı.
  • sedil : (C.: Sedâil) Askı. Perde. Örtü. Zar.
  • sedin : Semiz, besili, etli ve cüsseli kimse.
  • sedir : Köşk. * Nehir. * Karyola. * Odanın baş köşesine konulan döşenmiş kerevet.
  • sedk : Lâzım olmak, icab etmek, lüzum.
  • şedkam : Geniş, vâsi.
  • sedl : İrsal etmek, göndermek, yollamak.
  • sedm : Dik fışkıran su.
  • sedn : Vücut organlarının anormal biçimde gelişmesi. ◊ Tapınak. * Puthane.
  • sedr : Tenbel olmak. * İrsal, gönderme. * Gözü hareket ettirmek.
  • sedum : Peygamber Lut Aleyhisselâm'ın kavminin şehri.
  • sedv : El uzatmak.
  • şedv : 'Irlamak; teganni ve terennüm.'
  • sedy : Meme.
  • sedya' : Büyük memeli kadın.
  • seele : (Sâil. C.) Dilenciler.
  • sef' : Alâmet. İşaret. * Yandırmak. * Kara etmek. * Çekmek.
  • şef' : Çift. * Kurban bayramı günü. * Namazların her iki rek'atı demektir. Dört rek'atlı bir namazın evvelki iki rek'atında Şef'-i evvel, diğer iki rek'atına da Şef'-i More…
  • şefa : Kenar, taraf, uç.
  • sefa' : Buğday başının kılçığı. * Orak. * Kuyu içinden çıkan toprak.
  • şefaat : Şefaat etmek. Af için vesile olmak. * Fık: Âhiret günü bir kısım günahkâr mü'minlerin affedilmeleri ve itaatli mü'minlerin de yüksek mertebelere ermeleri için Peygamber More…
  • şefaceref : (Şefâcürf) Yar üstü. Uçurum kenarı.
  • şefafet : Şeffaflık, saydamlık, şeffaf olma.
  • sefahet : (Sefeh) Zevk ve eğlenceye ve yasak şeylere düşkünlük. Akılsızlık edip lüzumsuz yere, sonunu düşünmeden, hazz-ı nefs için masraf etmek.
  • sefain : (Sefine. C.) Gemiler.
  • şefak : Korku, havf.
  • sefaka : Katılık. * Sıklık.
  • şefakat : Şefkat, acıyarak şefkatle sevmek. Karşılık istemeden merhamet edip acımak, sevmek.
  • sefalet : Fakirlik, yoksulluk. Fakirlikten gelen sıkıntı. Sefillik.
  • şefan : Yağmurlu soğuk rüzgâr.
  • sefare : Süprüntü. * Islah etmek, düzeltmek.
  • sefaret : Sefirlik, elçilik.
  • sefarethane : f. Sefirlik, elçilik. Elçilik konağı.
  • sefaric : (Sefercel. C.) Ayvalar.
  • şefaric : Bir cins helva.
  • sefasif : (Sefsâf. C.) Yerden toz kaldırarak esen rüzgârlar.
  • şefaşif : Çok susamak.
  • sefat : (C.: Esfât) Sele, sepet. * Ağaç veya balık pulu.
  • sefe : Kepek.
  • şefe : f. Dudak. * Kenar.
  • sefeh : Akılsızlık.
  • şefeka : Esirgemek, korumak.
  • sefele : (Sâfil. C.) Alçak kimseler. Aşağı kimseler. Alçaklar.
  • şefellec : Burun delikleri büyük, dudakları yumru kalın ve sarkık olan adam. * Ferci vasi avret.
  • sefen : Nasır. * Sertlik, katılık, huşunet.
  • sefenc : Yeyni, hafif.
  • sefer : Yolculuk. * Muharebe. Harb. Muharebeye hazır bulunma hali. * Def'a, kerre. * Fık: Muayyen bir mesafeye gitmek. (Bak: Mukim) ◊ (Safer) Arabi ayların ikincisinin ismi.
  • seferber : f. Harbe hazırlık hali. * Sefere hazırlık içinde olan asker ve bu askerin durumu.
  • sefercel : (C.: Sefâric) Ayva.
  • sefere : Yazıcılar.
  • sefergüzin : f. Yolculuk yapan, seyahat eden.
  • seferî : Seferde olma hali. Harbe ait, muharebe ile alâkalı. * Namazı kısaltmak veya oruç tutmak gibi sefere ait bir hâlde bulunmak. Fık: Ortalama 90 km. lik bir mesafeyi veya daha fazlasını giden More…
  • şefetan : İki dudak.
  • şefeteyn : İki dudak.
  • şefevat : (şefe. C.) Dudaklar. * Kenarlar.
  • şefevî : (Şefeviye) Dudağa ait. Dudakla alâkalı.
  • seff : Dokumak. * Yapmak. * Ahzetmek, almak. * Toz haline getirilmiş ilâç. * İlâcı toz haline getirme.
  • şeff : Yünden yapılan çok ince elbise.
  • şeffaf : Işığa mâni olmayan, ışık geçiren parlak cisim. Saydam.
  • seffah : Cömert, eliaçık, civanmerd. * Güzel konuşan, hatip. * Kan dökücü, gaddar.
  • seffak : (Sefk. den) Kan döken, kan dökücü.
  • seffud : (C.: Sefafid) Kebap pişirilen demir.
  • sefh : (C.: Süfuh) Dağ eteği. * Su dökmek. * Kan dökmek.
  • sefi' : Şiddetle tutup çekme.
  • şefi' : Şefaatçı. Suçların affı için yardım eden.
  • sefid : (Sepid) f. Ak, beyaz.
  • sefidî : Beyazlık, aklık.
  • sefif : Deve beline çekilen kolan.
  • şefif : Soğuktan incinmek. * Soğuk.
  • sefih : Zevk ve eğlenceye düşkün. Sefahete düşmüş. Malını düşünmeden harcayan.
  • sefihan : Heybe gibi çatıp içine birşeyler konulan iki çuval.
  • sefihane : f. Eğlenceye ve lüzumsuz masraflara düşkün olarak.
  • sefik : (C.: Sefâsik) Katı, şiddetli, şedid. * Sık dokunmuş bez.
  • şefik(a) : Şefkatli, esirgeyen. Rikkat sahibi. Merhametli.
  • şefikane : f. Merhametlice, acıyarak. Acımak suretiyle. şefkat ederek.
  • sefil : Sefalet çeken, muhtaçlık içinde olan. Çok sıkıntıda bulunan. * Uslu huy sahibi.
  • sefile : Mc: Fâhişe. Namussuz kadın.
  • sefine : Gemi. * Çeşitli mevzulara dair kitap. * Göğün güney yarım küresinde bir burç adı.
  • sefir : Elçi. Bir devletten diğer devlete bazı işler için gönderilen memur. * Islık sesi.
  • sefit : Keremli, cömert kimse.
  • sefiyy : Saçılmış toprak. * Bulut.
  • sefk : Dökme, akıtma.
  • şefkat : Başkasının kederiyle alâkalanmak, acıyarak sevmek. Yardıma, sevgiye muhtaç olanlara karşılıksız olarak merhamet ve sevgiyle yardıma koşmak.
  • sefn : Keser. * Timsah derisi gibi olan sert deri. * Yutmak. * Kazık.
  • şefn : Akıllı ve zeyrek kişi.
  • sefne (sifne) : (C.: Sifen-Sifnât) Devenin çöktüğünde yere değen yerleri.
  • şefnin : Irak diyarında ve karga büyüklüğünde olan bir kuş.
  • sefr : Ev süpürmek. * Yüzünü açmak. * Yazı yazmak. * Islâh etmek, düzeltmek. ◊ Arslan. * Deve ferci. * Eyer kuskunu. * Yavaş yürüyen deve.
  • sefsaf : (C.: Sefâsif) Alçak, kemter şey, hakir iş. * Un elerken elekten kalkan toz.
  • şefşaf : Soğuk yumuşak rüzgâr.
  • şefşef : Yaramaz huylu. * Titremek.
  • sefsefe : Nişasta, un gibi şeyleri eleme.
  • şefşefe : Zayıflatmak. * Hareket ettirmek, depretmek. * Karışmak.
  • seft : Kabir üstüne koyulan taş. * Tabut.
  • şeft-alû : f. Yarık erik. Şeftali.
  • sefuf : İlâçlar, devâlar, mâcunlar.
  • sefuh : Dökülmüş su.
  • sefva' : Hızlı yürüyen katır.
  • sefy : Savurmak. Saçmak.
  • seg : f. Köpek, kelb.
  • sega' : Koyun ve keçi sesi.
  • segab : (C.: Sügbân) Kesmek. * Dere içinde yağmurdan biriken su. * İyi ve tatlı su. ◊ Açlık.
  • şegab : Çanak kırığını tamir eden. * Çanak yapan. ◊ Fitne uyandıran.
  • segabet : Açlık.
  • şegaf : Yürek kabı. Yüreği çevreleyen nâzik deri. * Sağ tarafta iyeği kemiği altında olan bir hastalık. * Bir nesneyi çevirip kaplamak. ◊ Delicesine sevme.
  • şegafdâr : f. Delirtici.
  • şegal : f. Çakal.
  • segame : (C.: Sigâm) Beyaz çiçekli bir ot.
  • segar : (C.: Süğür) Ön dişler. * Ağız. (Dar geçit ağızlarına ve diğer yerlerin boş olan korku yerlerine de denir.) * Yaş hıyar.
  • segban : (Bak: Sekbân)
  • segil : Yaramaz huylu kimse. * Cüssesi küçük, ayakları ince olan kimse.
  • şegire : Çuvaldız.
  • segpeçe : f. Köpek yavrusu.
  • seha : (C.: Sihâ) Ev içi. Her nesnenin kabuğu. * Yarasa kuşu. ◊ Büyük cüsseli. Azim-ül cüsse. ◊ Cömertlik, el açıklığı.
  • şeha : f. Ey pâdişah! Ey şâh.
  • seha' : Tıb: Beyin zarı.
  • sehab : (C.: Sehâib) Bulut. * Karanlık. * Bulut gibi uçuşan böcekler. ◊ Çağırgan, gürültücü kişi.
  • şehab : Su ile karışmış süt. ◊ (Bak: şihab)
  • sehab-alud : f. Bulutlu.
  • sehabe : Tek bulut.
  • sehabî : Bulut ile alâkalı.
  • şehacir : Rahm.
  • şehadet : (Bak: şahadet)
  • şehadetnâme : (Bak: şahadetname)
  • sehah : Yumuşak ve sıcak yer.
  • sehaib : (Sehâbe. C.) Bulutlar.
  • sehale : Altın, gümüş gibi değerli maddelerin kırıntıları.
  • seham : Sıcak günlerde havada iplik iplik olduğu hayâl edilen nesneler. * Sıcak esen rüzgâr. ◊ Yaş ağaç. * Demir.
  • şehamet : Akıl ve zekâ ile beraber olan yiğitlik. Kahramanlık. Cür'et. Bahadırlık. * Tez anlayışlı olmak. ◊ Yağlılık, semizlik, besililik.
  • şehametlû : Tar: İran Şahları hakkında ünvan olarak kullanılan bir tâbir idi.
  • sehane : Heyet. * Süs, ziynet. * Renk.
  • sehanet : Kalınlık. * Sıklık. * Katılık, peklik. ◊ Sıcaklık.
  • sehar : Bir havuç cinsi.
  • şehav : Açmak, feth.
  • sehavet : (Bak: Sahavet)
  • sehay : Nâme üstüne nesne bağlamak. * Keşf etmek. * Kabuk soymak.
  • sehaya : (Sehâ. C.) Beyin zarları.
  • şehazan : Karnı aç olan kimse.
  • sehb : Sahra, çöl. Düz yer. * Çok söylemek, çok konuşmak. ◊ Çekmek. * şiddetle yemek ve içmek.
  • sehba : Üç ayaklı küçük masa. * İdama mahkûm olanların idam edildiği üç ayaklı âlet.
  • şehba' : Kır renkte olan şey. * Kır katır, kır at. * Tam teçhizatlı asker birliği. * Pek kıtlık olan sene.
  • şehbal : (Bak: şahbal)
  • şehbaz : (Bak: şahbaz)
  • sehbel : Büyük, iri vücutlu, şişman deve. * Büyük ve geniş tuluk. * Büyük keler.
  • şehbender : Ticaret nezaretinin teşekkülünden evvel ticaret işlerine bakmak ve tüccarlar arasındaki ihtilâfları halletmekle vazifelendirilen memurun ünvanı idi.
  • şehbeyt : (Bak: şahbeyt)
  • sehc : Seyretmek. * Ezmek.
  • şehd : Bal. Gömeç balı, asel.
  • şehd-ab : (şehd-âbe) f. Bal şerbeti.
  • şehd-amiz : f. Bal gibi tatlı. Balla karışık.
  • şehd-kâm : f. Tadı damağında kalmış.
  • şehdanec : İncinin irisi ve iyisi. * Kendir otunun tohumu.
  • şehdere : Üç ile altı yaş arasında hareket eden oğlan veya kız. * İsrafçı, müsrif. * Karnı büyük kimse.
  • sehef : Çok susamak.
  • sehek : Balık kokusu. * Demir pası. * Rüzgârın yerden savurduğu toprak. * Bir şeyin pis pis kokması.
  • sehem : (C.: Sihâm-Eshüm-Sehmân) Ok. * Nâsib.
  • seher : Tan. Sabah olmağa başladığı vakit. ◊ Geceleri uyumayıp uyanık durma hastalığı.
  • sehergâh : f. Sabahlık. Sabah zamanı. Sabah vaktine âit.
  • seherhîz : f. Sabahları erken kalkan. Erkenci. * Sabahleyin esen.
  • şehevat : (şehvet. C.) şehvetler, nefsanî istekler, arzular.
  • şehevî : Şehvetle alâkalı. Hayvanî, nefsanî duygularla alâkalı, onlara ait.
  • sehf : Maktulün can çekişirken olan ıztırabı, acısı.
  • sehh : Dökmek.
  • sehha' : (Sehh'ten mübalağa sigası) 'Çok dökücü' mânasına gelir.
  • sehhac : Yeri eliyle veya ayağıyla sıyıran kimse.
  • sehhah : (Mübalağa ile) Semiz ve besili nesne.
  • sehhar : (Sihir. den) Büyü gibi bir kuvvetle çeken. Büyü yapan. * Çok aldatıcı.
  • sehi : f. Düz, doğru. * Fidan gibi boy.
  • sehi-kamet : f. Düzgün boy.
  • şehic : Katır sesi. * Kuzgun avazı.
  • şehid : Şâhid olan. * Meşhude. Allah (C.C.) yolunda canını feda eden müslüman. Hak için hayatını feda ederek ölen. Allah'ın rızasına eren. (Naklinde ve gaslinde Rahmet melekleri hazır oldukları More…
  • şehik : Hıçkırıkla içini çekme. * Nefesi dışarı çıkarma. Soluk alma. * Nefesi dışarı çıkararak eşeğin anırması.
  • sehil : Bükülmemiş iplik. * Bir kat bükülmüş iplik. * İpliği bir kat olan bez. * Eşeğin göğsünden gelen hırıltı.
  • sehim : Hisse sâhibi. Hissedar.
  • şehim(e) : (Şehamet. den) Şehametli, kurnaz ve akıllı yiğit.
  • sehin : Altı görünmeyen sık ve kalın nesne.
  • sehine : Bulamaç aşı.
  • şehir : Meşhur. Şeref ve şan sahibi. * Alemlerce meşhur, Resul-ü Ekremin (A.S.M.) bir ismi.
  • şehiy (e) : (Şehvet. den) İştahlandırıcı. İsteklendiren, istek uyandıran.
  • şehka : Hıçkırık. Keskin çığlık.
  • sehl : (C.: Sühul) Beyaz pamuk bezinden olan elbise. * Nakit, para. nakit akçe. * İpliği bir kat bükmek. * Ezmek. * Dövmek. ◊ Kolay. * Toprağı yumuşak düz yer. * Sâde. ◊ Yere More…
  • şehl : Gözün siyahının maviye yakın olması. * Koyun gözü.
  • şehla : Elâ göz. Koyu mavi göz. Tatlı şaşı. * Mc: Çok güzel.
  • şehleb : Uzun boylu.
  • sehlen : Kolaylıkla, kolay surette.
  • şehlevend : f. Boylu boslu, güzel genç.
  • sehlter : f. En kolay, çok kolay.
  • sehm : Ok. * Hisse. nasib * Kısım. * Hazine geliri. * Korku, dehşet. * Hazz. * Yay. ◊ f. Dehşet, korku.
  • şehm : Korku.
  • sehm-gin : f. Korkunç, korkulu.
  • sehm-nâk : f. Korkunç, korkulu.
  • sehma' : Dübür, mak'ad, kıç. * Ağaç.
  • sehme : Karalık, siyahlık.
  • sehna' : Heyet. * Suret.
  • şehname : f. İran Şairi Firdevsî'nin destan şeklindeki eseri. * Büyük hükümdarların kahramanlık mâcerâlarını anlatan büyük manzum eser.
  • şehnaz : f. Eski Osmanlı müziğinde meşhur bir makam ismi. * Meşhur bir dünya güzelinin ismi. * Çok güzel olan.
  • şehnişin : f. Binanın dışarı çıkıntısı. Balkon.
  • şehniz : Çörek otu.
  • şehper : f. Kuş kanadının en uzun tüyü.
  • şehr : Ay. 30 günlük zaman. * Bir şeyi izhar etmek. Teşhir etmek.
  • şehr-i âyin : (Şehrâyin) f. Şenlik. Büyük hâkimiyet ve kuvvete ait sürur, sevinç, donanma.
  • sehran : Geceleri uyanık duran.
  • şehreka : (C.: Şühruk-Şührûk-Şührîk) Çıkrık.
  • şehri : f. Şehirli. * İstanbul'lu, İstanbul'da doğup büyüme. * Mc: Kibar, ince.
  • şehristan : f. Büyük şehir.
  • şehriyar : f. Hükümdar, padişah. * En iktidarlı.
  • şehriyye : Çok yaşamış pir. Çok yaşlı, ihtiyar.
  • şehrud : f. Büyük ırmak. Nehir.
  • şehşeh : Karışmak.
  • sehuk : (C.: Sühuk) Uzun. * Çok uzun hurma ağacı.
  • sehum : Hâlin ve durumun değişmesi. Yüzün renginin değişmesi.
  • sehv : Keşfetmek, bulmak. * İzâle etmek. * Kabuk soymak. ◊ Hata, yanlış, yanılma.
  • sehva' : Geceden bir saat.
  • şehvanî : şehvetle ilgili, şehvete ait. * şehvete çok düşkün olan kimse.
  • sehve : Ev önünde yapılan sofa. * Gevşek yürüyüşlü deve.
  • sehven : Yanlışlıkla, yanılmak suretiyle.
  • şehvet : Hevâ-yı nefsin meyli ve arzusu. * Bir şeyi fazla istemek. * Cinsî istek. Mahbube için olan istek, iştiha. (Yemek, içmek, uyumak da şehvetin şubelerindendir.)Kudsi Hadis'te Cenab-ı Hak More…
  • şehvet-engiz : f. Şehvet uyandıran. Kuvve-yi şeheviyeyi tahrik eden.
  • şehvet-perest : f. Şehvetine çok düşkün. Nefsi arzularının esiri olan.
  • sehviyat : (Sehv. C.) Yanlışlar, yanlışlıklar, sehivler.
  • şehzade : (Bak: şahzade)
  • şehzare : Fâhiş nesne.
  • şeîle : (C.: Şâil-Şeâyil) Ucu yanmış fitil.
  • sek' : Gitmek.
  • seka' : Kulağı olmayan dişi hayvan.
  • şeka' : Maraz, hastalık. * Hiddet, kızgınlık, gadap. * İncelemek. ◊ Rezalet, rezillik, alçaklık. * Bedbahtlık, kutsuzluk. ◊ şikâyet.
  • sekab : Dayanıp itimat edilen, güvenilen. ◊ Yakınlık.
  • şekab : Çukur yer.
  • sekaf : Kabile, soy. Nisbet. ◊ Uzunluk.
  • sekafe : Akıllılık.
  • şekah : Yakınlık.
  • şekahteb : İki boynuzlu koç.
  • şekakil : Bir Hind ağacının dalları.
  • sekal : (C.: Eskâl) Misafir. * Mal, mülk, metâ. * Ev metaı, ev eşyası. * İns ve cinnin bir ünvanı. (Bak: Sakalân)
  • sekam : Hastalık. İllet. Bozukluk. (Bak: Sakam)
  • şekavet : Her çeşit kötülük içinde olmak. Belâ ve zillete düşmek. Sıkıntıda kalmak. * Haydutluk, eşkiyalık.
  • şekaya : şikâyetler. Memnuniyetsizlikler.
  • şekaz : Gitmek. * Uzaklık. * Bir adamın gözünün çok değer olması.
  • sekb : Su dökmek. Su dökülme.
  • sekban : f. Köpek besleyicisi. * Padişahın köpeklerini av yerine götüren seyman. * Vaktiyle Yeniçeri Ordusunda bir asker sınıfının ismi. * Köy düğününde silâhlı ve oyun yapan gençler kafilesi. More…
  • sekbe : (C.: Sekebât) Başta olan kepek. * Takke.
  • şekd (şükd) : Atâ ve ihsan etmek. Hediye vermek.
  • sekebe : Güzel kokulu bir ağaç.
  • sekel : Musibet, belâ. * Çocuğun ölümü.
  • sekem : Yolun orta yeri. * Lâzım olmak, icab etmek.
  • seken : Ev ahâlisi. * Mesken, ev. * Kalbin teskin olduğu nesne.
  • sekene : Sâkin olanlar, oturanlar. Bir yerde devamlı oturanlar.
  • seker : Hurma şarabı.
  • şeker : f. şeker.
  • şeker(e) : Davarın sütü çok olmak. * Dolmak.
  • şeker-ab : f. İki dost arasındaki kırgınlık, aradaki soğukluk.
  • sekerat : Sarhoşluk. * Hayretler. şiddetler. * Mestlikler.
  • şekergüftar : f. Sözü şeker gibi tatlı.
  • şekergüzar : (Şeker-güzâr) f. İyilik bilen, teşekkür eden.
  • şekerhab : f. Otururken gelen tatlı uyku.
  • şekeristan : f. Şeker kamışı tarlası.
  • şekerpare : f. Çok tatlı ve şekerli olan bir kayısı cinsi. * Bir nakış çeşiti. * Bir cins tatlı.
  • şekerriz : f. Pek tatlı, şeker saçan. * Sevinçten dolayı gelen gözyaşı.şEKEVAT : (şekve. C.) şikâyetler.
  • sekf : Bulmak.
  • seki : Direğin altında konulan taş ayak, kürsü taşı, kapıların yanlarında ve bahçelerde havuzların etrafında yapılan sed ve peyke, odaların zeminden yüksekçe olarak bir kısmına yapılan döşeme More…
  • şekib : Sabır, tahammül.
  • şekiba : f. Sabırlı, tahammüllü, mütehammil.
  • şekil : (Şekl) Biçim, dış görünüş. Çehre. Tarz. Formül. * Şebih ve misil. * Hey'et. * Suret. Surette benzerlik. * Bir adamın tab' ve hevasına muvafık olan şey. * Muhtelif, müşkil işlerin More…
  • şekim(et) : (C.: Şekâim) Mukavemet, dayanma. Sebat. * Dizgin, gem. * Kazan ve çömlek kulpu.
  • sekine(t) : Sükûn ve itmi'nan, temkin. Nefisteki telâşın kesilmesi ile hâsıl olan kalb huzuru ve sükûneti. * Telâş ve hafifliğin zıddıdır. * Kalb rahatlığı, kalb kuvveti veren çok mühim bir duânın More…
  • şekir : Ağacın çevresinde kökünden biten fidanlar. * Fercte olan kıllar.
  • şekire : Sütü çok olan davar.
  • sekit : Kırağı.
  • sekk : (C.: Sukûk-Sikâk) Çuvaldız. Çivi. * Alçaklık. * Dar nesne. ◊ Seyahat etmek, gezmek.
  • şekk : (C.: Şükuk) Şüphe, zan. Bir şeyin varlığı ile yokluğu arasında tereddüt etmek. * Lüzum. * Yarmak. * Yapışmak.
  • sekka' : Su ulaştıran.
  • sekkab : Delici, delen.
  • sekkak : Bıçakçı, çakıcı.
  • sekkakî : (Hi: 555-626) Harzem'li olup edebiyat ve kelâm ilminde çok kıymetli ve mühim bir İslâm âlimidir. 'Miftâh-ül Ulûm' isminde sarf ve nahivden ve aruz kafiyesinden bahseden eseri More…
  • sekkar : Lânet eden kişi.
  • sekkare : şarap yapan.
  • şekkerîn : f. Şekerli, tatlı.
  • şekl : (Bak: şekil)
  • sekla : Çocuğunu kaybeden kadın.
  • şekla' : Beyaz dişi koyun. * Hâcet, ihtiyaç.
  • şeklen : Şekilce. Şekil bakımından.
  • şeklî : Şekille alâkalı, şekilce. Dış görünüşe dair.
  • şekm : Sertlik. * Güç. Kuvvet.
  • sekn : Sâkin olmak.
  • sekr : (Sekir) Sarhoşluk.
  • sekr-âver : f. Sarhoş eden, sarhoşluk veren, baş döndüren.
  • sekran : Sarhoş, mest olan adam.
  • sekre : Sarhoşluk. * Şaşkınlık. * Şiddet.
  • şeks : Ahlâksız, yaramaz kimse.
  • sekseke : Hamakat, ahmaklık.
  • şekt : Bedel etmek, karşılık vermek.
  • sekte : Durma, kısılma. * Kanın birdenbire durması. * Bir işin görülmesinde kesiklik, durgunluk hâsıl olmak. * Tecvidde: Kıraat esnasında nefes almadan sesi kesmeğe denir.
  • sektedâr : Susan, sesini kesen. * Zarara uğramış olan. * Aheng ve düzeni bozulmuş.
  • sekub : (Sekabe) Ateşin alevlenmesi. * Yıldızın parlaması. * Işıklı, ışık veren. * Parlamak. ◊ (Bak: Sükub)
  • şekub : Ruşen olmak, parlamak.
  • şekufe : (Bak: şükufe)
  • sekun : Yemen vilâyetinde bir kabile adı.
  • şekur : Çok şükreden. Allahın (C.C.) lütuflarına karşı pek fazla memnuniyetini, sevincini gösteren. Az şükredene dahi çok nimet veren Allah (C.C.). (Bak: şükr)
  • şekva : Şikâyet, âciz kaldığını ve zayıflığını haber vermek. * Su kabının ağzını açmak.
  • şekve : Şikâyet etmek. * Siyahça oğlak derisi.
  • sel' : Baş yarmak.
  • sel'a : Hıyarcık hastalığı. * Yarmak.
  • sel'af : Yutmak.
  • sela : (C.: Eslâ) Çocuğun ana karnında iken içinde bulunduğu ince deri.
  • sela' : Bir acı ağaç. * Medine'de bir dağ. * Yarmak. Parçalamak. * Ayak yarığı. (Bu mânâya C.: Sülu) ◊ Pişirmek. * Eritmek.
  • şela'la' : Uzun boylu kişi.
  • selacika : (Selçuk. C.) Selçuklular.
  • selah : (C.: Selhân) Keklik yavrusu.
  • selahif : (Sulahfât. C.) Kaplumbağalar.
  • selahiyet : (Bak: Salâhiyet)
  • selaik : (Selika. C.) Güzel söz söyleme ve yazma kabiliyetleri.
  • selak : (C.: Selekân) Yüksek, düz yer. Deve yanırının onulmuş ve yeri ağarmış olan izi. * Çuval kulpunun birisini birisine koymak.
  • şelalat : (Şelâle. C.) Büyük çağlayanlar, şelâleler.
  • selale : Çanak içinde yalanan nesne.
  • şelale : Büyük çağlayan. Akarsuyun yüksekten çoklukla akması.
  • selalim : (Süllem. C.) Merdivenler.
  • selam : 'Ayıplardan, âfetten sâlim oluş. Selâmet, emniyet. Sulh. Asâyiş. Bütün korktuklarından emin olma. * Allah'ın (C.C.) rızasına erişmek için mü'minlerin birbirlerine yaptığı dua. More…
  • selaman : Bir mekânın adı. * Büyük ağaç.
  • selamet : Kurtuluş, tehlikeden sâlim olmak. Korktuklarından, fenalıklardan kurtulmak. * Neticede imân ile kabre girmek. * Edb: Doğruluk, sağlamlık.
  • selamlik : (Bak: Harem)
  • selase : Üç.
  • selaset : Edb: Anlatıştaki kolaylık ve rahatlık. Açık, kolay, akıcı ve âhenkli ifade.
  • selasil : (Silsile. C.) Silsileler. * Zincir gibi olanlar. Zincirler. * Sıradağlar.
  • selasûn : (Selâsîn) Otuz, 30.
  • selata : Kahır, galebe, hiddet. * Kötü konuşan, gönül inciten, kalb kıran. * Merhametsiz olmak. * Acı söz söylemek.
  • selatin : (Sultan. C.) Sultanlar.
  • selb : Zorla alma, kapma, soyma. * Nefy ve inkâr etme. * Kaldırma, giderme, izale. * Man: İki şey arasında nisbet-i vücudiyenin kalkması. ◊ Ayıp. * 'Noksan etmek ve çekmek' More…
  • selben : İnkâr yoluyla, * Gidererek, kaldırarak, yok ederek.
  • selbî : Nefiy ile alâkalı, nefye mensub olan.
  • selbub : Bir dere.
  • selc : (C.: Süluc) Kar. ◊ Yutmak.
  • selcem : (C.: Selâcim) Uzun, tavil.* Uzun ok. şalgam.
  • şelcem : (C.: şelâcim) şalgam.
  • seleb : Yemen vilâyetinde yetişen bir ağacın kabuğudur. Ondan ipler ve urganlar yaparlar. * Kişinin malı mülkü ve metâı.
  • selecan : Yutmak.
  • selef : (Self) Eskiden olan. Evvelce bulunmuş olan. * Yerine geçilen. * Önde olmak, ileri geçmek. * Eski adam.
  • selel : Helâk olmak, mahvolmak.
  • şelel : Bir eli tutmaz olmak. * Bir nesneyi seyrek dikmek. * Ovmakla gitmeyen leke.
  • selem : Teslim etmek. * Ayıplardan uzak olmak. * Selef. * Peşin para ile veresiye mal alma. ◊ Diş gediği.
  • selenka' : Yıldırım.
  • selentah : Geniş, açık yer.
  • self : Yeri düzeltmek. *Büyük dağarcık.
  • selfa' : Bahadır. Kahraman ve cesâretli kimse. * Yüzsüz, utanmaz, hayâsız, kötü kadın. * Kuvvetli deve.
  • selfe : Ahmak. * Kurt.
  • selg : Ayırmak. * Yarmak.
  • selh : Soyma, deri soymak. * Her ayın son günü. * Bir yerden bir şeyi çıkarmak.
  • selh-hane : f. Hayvan kesilip yüzülen yer. Mezbâha. (Bu kelime galat olarak, 'salhâne' şeklinde kullanılır.)
  • selha : Kıyamet günü.
  • selib : Soyulmuş, giderilmiş, alınmış. * Tıraş olunmuş. * Aklı başından alınmış.
  • selif : Eski zamanda geçmiş olan.
  • seliha : Kabuk. * Soyulmuş veya bozulmuş şey. * Tarçın yerine kullanılan bir ağacın adı.
  • selik : Arpa, buğday ve bunlara benzer hububatın yarması.
  • selika : Üstüne binen kişinin, ayaklarını sallamasından dolalyı, devenin yanlarında meydana gelen ayak izleri. * Tabiat. ◊ Güzel söz söyleme ve yazma istidadı.
  • selil : Netice, semere. * Yeni doğmuş erkek çocuk. * Büyük, geniş dere.
  • şelil : (C.: Eşille) Deve ve at ardına yapılan palas. * Çok sulu dere ortası. * Kısa gömlek.
  • selile : Yeni doğmuş kız çocuğu.
  • şelim : Şam yakınında bir beyt-i mukaddes.
  • selim(e) : (Selâmet. den) Sağlam, kusursuz. Refah ve selâmet üzere bulunan.
  • selis : Selâsetli. Fasih ve beliğ olan. Düzgün ve akıcı ifade. ◊ Kolay, yumuşak. * Boyun eğmiş, bağlı.
  • selit : Kahredici, galebe edici. * Susam yağı. * Kötü sözlü şerli kimse. Ağzı bozuk. * Zeytinyağı.
  • selk : Bir yerden haber getirmek. * Yumurtayı rafadan pişirmek. Bir kimseyi başı üstüne bırakmak. * Katı ve sert söylemek. * Çağırmak. ◊ Çekmek veya çekilmek. * Gitmek. * İthal etmek, More…
  • selka' : (C.: Selâki) Otsuz, susuz ve ıssız yer.
  • sell : Yavaşça çekip sıyırma. Sıyrılma. * Çıkarma, çıkarılma. Çekme, çekilme.
  • şell : Seyrek seyrek dikmek. * Çolak. * Çolaklık. Kolun eğri oluşu.
  • sellac : Buzcu, buz satan adam.
  • sellah : (Selh. den) Kasaplık hayvan kesen veya yüzen.
  • sellat : (Selle. C.) Sepetler, seleler.
  • selle : Koyun ve keçi sürüsü. * Yıkmak, hedm. * Kuyu içinden çıkartılan toprak. ◊ (C.: Sellât - Silâl) Sepet, sele.
  • sellebâf : f. Sepet, küfe vs. ören kimse. Sepetçi.
  • selleme : Selâm ve selâmet versin, kusur ve ayıptan hâli ve beri eylesin meâlinde duâ.
  • sellemehüsselam : Gelişi-güzel. Rastgele.
  • selm : Barış, sulh. İtaat. Tek kulplu kova. (Bak: Silm)
  • selme : Rahne, gedik.
  • selmec : (C.: Selâmic) İnce uzun demir.
  • selmet (silmet) : Taş.
  • sels : Beyaz boncuk dizilen iplik. ◊ Akmak, seyelân.
  • selsal : Hafif soğuk, tatlı ve lezzetli su.
  • selsebil : Cennet'te bir çeşme veya ırmak. * Mc: Tatlı, lâtif, leziz su.
  • selsel : Tatlı ve yumuşak su.
  • selsele : Ulaştırmak, vardırmak. * Zincir örmek.
  • şelşele : Dökmek. * Su damlatmak.
  • selt : Karın gürüldemesi.
  • selub : (C.: Süleb) Müddeti tamam olmadan yavrusunu düşüren deve.
  • seluc : Rahat olmak. Mutmain olmak.
  • seluf : Suya gelen develerin dâima önlerinde gelen deve.
  • seluk : Yemen vilâyetinde bir köydür ve 'kilâb-ı selukiyye' denilen büyük köpekleriyle meşhurdur.
  • selukiyye : Kaptan kamarası.
  • selul : Ölü olarak doğmuş çocuk.
  • selv : Kanaat vermek.
  • selva : Bal, asel. * Bıldırcının büyüğü.
  • şelvar : f. şalvar.
  • selvet : Kalb rahatı. Gönül rahatı.
  • sem' : İşitmek. Kulak ile dinlemek. * Kurdun sırtlandan olan eniği.
  • şem' : Mum, ışık.
  • şem'a : Işık, çıra. Nur. * Muma batmış fitil.
  • sem'an : Dinliyerek. * İşiterek, duyarak.
  • şem'dan : f. şamdan.
  • şem'un : Hz. İsa'nın (A.S.) havarilerindendir. Petros veya Sen Piyer de denir. Antakya kilisesini yaptırmıştır. Mi: 65'de Roma'da Neron tarafından hapsedilmiş ve çarmıha gerilerek More…
  • sema : Gök yüzü. Asuman. Gök. * Her şeyin sakfı. * Gölgelik. * Bulut ve emsali örtü.
  • sema' : Yağlı yemek yedirmek. * Baş yarmak. * Ekmeği terid etmek. * Sakalı boyamak. ◊ İşitmek, kulakla dinlemek. * Mevlevilerin zikir esnasındaki dönüşleri.
  • şema' : (C.: şümu') Mum. Meclise zevk veren, meclisi süsliyen mum. * Oyun. * Mizaç, huy. ◊ Yüce, yüksek, ulu âli.
  • sema'ma' : Küçük başlı. * Yular.
  • şema'ma' : Küçük başlı. * Aceleci kişi.
  • semaan : (Semaen) İşiterek, dinleyerek, dinlemek suretiyle.
  • semaat : Dinlemek, kulak vermek.
  • semacet : Kötü görünüş, çirkinlik. * Söz çirkinliği. * Kabahat.
  • semad : Davar tersi. * Gül.
  • semadir : Sarhoşluk vaktinde veya uyku geldiğinde göze ârız olan zayıflık.
  • semaen : İşiterek, duyarak.
  • semahat : Cömertlik. İyilik severlik. El açıklığı.
  • semahic : Deniz içinde bir alanın adı.
  • şemahter : Kötü, menhus.
  • semaî : İşitmekle öğrenilen. İşitmeğe dair ve müteallik. * Gr: Bir kaideye bağlı olmayan, işitilmekle öğrenilen.
  • semaî müennes : Bir kaideye bağlı olarak müennes işareti olmayıp kelimenin aslında müenneslik var gibi kabul edilen ve işitilmekle öğrenilen müennes kelime. (Bak: Müennes-i semaî)
  • şemail : (Şimal. C.) Huylar, ahlâklar, tabiatlar.
  • şemaim : (Şemime. C.) Güzel kokular.
  • şemak : Neşat, sevinç. Ferah.
  • semakil : Somak ve tadım denilen ekşi taneler.
  • şemakmak : Uzun, tavil. * şâd ve neşeli kimse.
  • şemal : (C.: Şemâlât) Kıble ardında kutup tarafından esen yel. * Ahlâk. * Kılıç.
  • semale : (C.: Simâl) Kap veya havuz dibinde olan artık. * Tereyağı. *Araptan bir kabile.
  • semame : (C.: Semâm) Bir nevi kuş. * Sür'atle yürüyen dişi deve.
  • seman : Sekiz.
  • semane : f. Tavan. * Bıldırcın.
  • semanet : Semizlik, yağlılık, besililik.
  • semanîn : Seksen. 80
  • semaniye : Sekiz. 8
  • semanûn : Seksen. 80
  • semapare : f. Gök parçası.
  • semar : Meyva, yemiş. ◊ Duru süt.
  • şemarih : (Şimrâh. C.) Dağ tepeleri. * Hurma veya üzüm salkımları.
  • semarug : Başı yumru yumurta gibi olan mantar.
  • semasire : (Simsar. C.) Simsarlar, komisyoncular, tellâllar.
  • şemate : Destenik çiçeği. * Düşmana belâ, gam ve tasa geldiğinde şâd olup sevinmek.
  • şematet : Kuru gürültü. şamata.
  • şematetkârane : f. Kuru gürültü yapmak suretiyle, arsızca, gürültü ile bağırmak.
  • semavat : (Sema. C.) Gökler, semalar.
  • semave : Örtü. * Şam yolunda bir bâdiyenin adı.
  • semavî : Gökle alâkalı, semaya dair ve müteallik. * İnsan eseri olmayan, vahiyle gelmiş bulunan.
  • semaviyyât : Semavî olan şeyler.
  • şemayil : Ahlâk.
  • sembol : Fr. Kararlaştırılmış bir mânası olan işaret. Bir mânanın şekil veya madde halinde gösterilmiş sureti.
  • şemc : Şey mânasına gelen bir isim. * Bir nesneyi seyrek dikmek.
  • semcer : Çok su katılmış olan süt.
  • semdar : f. Zehirli.
  • semed : Devamı gelmeyen sarnıç suyu.
  • semehder : Geniş, bol, vâsi.
  • semek : Balık.
  • semel : Eski kaftan, eski elbise. ◊ Sarhoşluk.
  • şemel : Perâkendelik, dağınıklık. * Toplanmak, cem'olmak. * Az nesne.
  • semele (sümle) : Kap dibinde kalan azıcık su. ◊ Kap dibinde kalan artık.
  • semen : Baha, kıymet. Değer. Tutar. Satılan şeyin fiatı. ◊ Yağ. Erimiş tereyağı. (Bak: Simen) ◊ f. Yâsemin.
  • semen-bu : f. Yâsemin gibi kokan, yâsemin kokulu.
  • semen-fam : f. Yâsemin renkli, rengi yâsemin gibi olan.
  • semend : f. Çevik ve güzel at.
  • semenî : Tereyağı.
  • semer : Geceleyin kıssa söylemek, hikâye anlatmak.
  • semer(e) : Meyve, yemiş mahsul. Verim. Netice.
  • semerât : (Semere. C.) Meyveler, faydalar. Kârlar. Menfaatler.
  • şemerdel : Uzun boyunlu, seri davar.
  • semeredâr : f. Verimli, semereli, kârlı. * Yemiş veren.
  • semerrec(e) : Üç defa haraç çıkarmak.
  • semertul : Uzun, tavil.
  • şemet : Saçın akı karasına karışmak.
  • semg : Yarmak.
  • semh : Cömertlik, keremli olma.
  • şemh : Uzak niyet ve kasıt. * Tekebbür etmek, kibirlenmek.
  • semha : Kolaylık, sühulet.
  • semhac : Arkası uzun olan at ve eşek.
  • semhak : Yağmursuz bulut.
  • şemhar : Büyümek. Uzamak.
  • semhec : Yağlı tadı azmış süt.
  • semher : Eskiden süngü ağacı yapan bir kimsenin adı. (Ona nisbet edip 'rumh-i semherî' derler.)
  • semhuk : Uzun, tavil.
  • semi' : İşiten, duyan.
  • semi'na ve ata'na : İşittik ve kabul ettik, itaat ederiz, baş üstüne meâlindedir.
  • semic : (Semc) Çirkin, kötü görüşlü.
  • semik : (C.: Esmika-Sümuk) Zelve. (Öküzün boynuna takılır.)
  • semil : Sarhoş.
  • semile : Artmış, artık şey. * Dere içinde kalan su artığı.
  • şemille (şemlâl-şemlil) : Yeyni, hafif.
  • şemim : Koku. Hoş koku.
  • şemime : (C.: Şemâim) Güzel kokulu şey, râyiha.
  • semin : (Semine) Çok değerli, pahalı, kıymetli. ◊ Semiz. Eti yağı bol.
  • semir : Arkadaş, refik. * Gece anlatılan kıssa ve hikâye. ◊ Meyvalı, yemişli. Meyva veren. * Sinici olan su.
  • semire : Kaymağı çalkalayıp bir yere toplamadan evvel üstünde görünen yağ parçaları.
  • şemire : Hızlı yürüyen deve.
  • şemirr : Katı, şiddetli, şedid.
  • semit : Temiz pişirilmiş olan kebap. * Arınmış, temizlenmiş ve pâk olmuş. * Doldurulmuş bağırsak. * Birbiri üstüne yığılmış kiremit. * Bir kat sahtiyan.
  • şemit : Karışık.
  • semiy : Aynı isimde olmak. Adaş, hemnâm.
  • semiyye : Yüce, yüksek, refia.
  • semiz : t. Eti, yağı bol. Besili.
  • şemizer : Hızlı yürüyen deve.
  • seml : (c.: Esmâl) Sulh etmek, barışmak. * Göz çıkarmak. * Pâk edip temizleyip arıtmak.
  • şeml : Az şey. Perâkendelik. * Örtmek, bürünmek, toplanmak. * Topluluk, cemaat, insan yığını.
  • semlah : Tadı azmış olan yağlı süt.
  • semlak : (C.: Semâlik) Düz, yüksek yer.
  • şemlak : Yaşlı, pir, ihtiyar.
  • şemle : (C.: şümül) Kilim. * Az miktar su.
  • semm : Cem' etmek, toplamak. * İyi etmek. ◊ (Simm - Sümm) (C.: Sümum) Delik. ◊ Zehir, ağu.
  • şemm : Koku hissetmek, koklamak.
  • semmak : Balıkçı.
  • şemmam : Yeşil, kızıl ve sarı hatları ve güzel kokusu olan küçük bir cins kavun.
  • semman : Süzme yağ yapan. Hâlis yağ yapan veya satan kişi.
  • semmdar : f. Zehirli.
  • şemme : Bir defa koklamak. * En küçük mikdar.
  • semmî : (Semmiye) Zehirle alâkalı. Zehirli.
  • şemmus : Yavuz tosun at.
  • semn : Semizlik, beslilik, yağlılık. * Tereyağı.
  • sempati : Fr. Cana yakınlık, sıcak kanlılık. * Tıb: Her omurilik boyunca olan sağlı sollu yirmi üç boğumdan geçen iki paralel ağ şeklinde sinir sistemi.
  • şemr : Yürürken sallanmak.
  • semra : (Müe.) Esmer. Kumral renkte olan.
  • semra' : Yemişli ağaç. Meyveli ağaç.
  • semre : (C.: Semür-Semürât) Sakız ağacı.
  • şems : Güneş, âfitab.
  • şems-abad : f. Güneşi bol yer. Günlük güneşlik yer.
  • şems-pare : f. Güneş parçası. * Mc: Çok parlak.
  • semsak : Yâsemin.
  • semsam : (C.: Semâsim) Hafif edepsiz kişi. * Aceleci kimse. ◊ Eline ne alırsa kıran.
  • şemseddin : (Şems-üd din) Dinin güneşi. * Erkek adıdır.
  • şemşelik : Derisi ve âzâsı sarkık ve sülpük olan kadın. * Seri yürüyüşlü kadın.
  • semsem : Tilki. * Bir yerin adı.
  • şemşem : Ağaç üstünde kalan azıcık hurma.
  • semsere : Bir kimsenin elbise ve kumaşını satıvermek.
  • şemsî : Güneşe ait. Güneşle alâkalı.
  • şemşir : f. Kılıç.
  • şemşir-baz : f. İyi kılıç kullanan, kılıç oynatan. * Kılıçla ustalık gösteren.
  • şemşir-bedest : f. Elinde kılıç tutan.
  • şemşir-ger : (C.: Şemşirgerân) f. Kılıççı.
  • şemşir-zen : f. Kılıç çeken, kılıçla vuran.
  • semt : Yön, taraf, cihet. * Koz: Açıklık. ◊ Paklık, nezâfet, temizlik.
  • şemta : Saçı ağarmış kadın. Kocakarı, acuze. * Akı karasına karışmış saç.
  • şemtit : Perakende, dağınık, müteferrik.
  • şemu' : Gülen, oynayan. Gülücü, oynayıcı.
  • semud : (Sümud) Kur'anda ismi geçen bir kavim adı. Sâlih Peygamber'in kavmi.
  • semuh : (Semahat. dan) Çok cömert.
  • şemul : Sâfi halis şarap. * Kıble mukabilinden esen rüzgar.
  • semum : Zehirli şey. * Sam yeli. * Gündüz vakti sıcak çölde esen pek sıcak rüzgar olup, bitki ve hayvanları mahveder.
  • semunyun : Yaban kerevizi.
  • semure : Dikenli bir ağaç. * Sakız ağacı.
  • semüvv : Ad koymak, isim vermek.
  • şen : f. Naz, eda, cilve. * Göze ve gönüle hoş görünen hal. * Bayındır, ma'mur. * Sevinçli, ferahlı.
  • şen' (şin') : Buğz ve adâvet etmek. Kin bağlamak. Düşmanlık yapmak.
  • sena : Şimşek parıltısı. * Ulviyet. Yükseklik. * Aydınlık. * Bir ot ismi. ◊ Medihle tarif. Medhetmek, övmek.
  • sena'buk : Kötü kokulu bir ot.
  • senaa : Cemali güzel.
  • şenaat : Fenâlık, kötülük, alçaklık. * Cenab-ı Hakk'ın emrine muhalif hareket.
  • senabik : (Sünbük. C.) At ve katır gibi hayvanların tırnakları.
  • senabil : Sünbüller. Başaklar.
  • senaf : Deve bağlanan ip. * Deve göğüsü.
  • senagû : f. Medheden, öven, sena eden.
  • senahan : f. Medheden, alkışlayan, öven.
  • şenak : Devenin yularını çekmek. * Çok yemekten mide dolmak. * Yaralamaktan dolayı alınan az diyet.
  • senakâr : f. Öven. Medheden.
  • senakârane : f. Senakârlıkla. Övercesine. Medheden birine yakışır şekilde.
  • senam : (C.: Esnâm-Esnime) Deve hörgücü. * Her nesnenin yücesi, yükseği.
  • senan : Parlak, ziyâdar, ışıklı.
  • şenan : Buğz, adâvet, kin, düşmanlık.
  • senanir : (Sinnevr. C.) Kediler.
  • şenar : Büyük utanç, ayıp.
  • senaver : f. Medheden, öven.
  • senaverî : f. Birisini medhedene, övene ait. Senakârane.
  • senaya : Öndeki dört dişler, ön dişler.
  • şenayi' : (Şenia. C.) Çok günahlı hareketler. Kötü işler.
  • senber : Her umuru bilen, her işten anlayan.
  • şenbih : f. Gün. * Cumartesi günü.
  • senbol : (Bak: Sembol)
  • senc : f. Ölçen, tartan, değerlendiren.
  • şenc : Hıçkırık tutmak.
  • şencar : Eşek marulu adı verilen bir cins ot.
  • sence : (C.: Senecât) Terazi taşı.
  • senceref : Sülügen adı verilen kızıl taş.
  • sencide : f. Ölçülmüş, tartılmış, değerli. * Tam yerinde söylenmiş söz.
  • sencilat : Bir cins koku.
  • sencileyin : Senin gibi.
  • sendel : f. Sandal. * Sandal ağacı.
  • sendere : Büyük kile. * Ok yapılan bir nevi ağaç. * Sür'at, hız.
  • sendüve : (C.: Senâdâ) Meme.
  • sene : Yıl.
  • şeneb : Dişlerin keskin olması. * Parlamak, ruşen olmak.
  • seneb(e) : Zamandan bir parça.
  • şenec : Derinin buruşması.
  • sened : Kuvvetli olabilecek söz. * Tapu. * Üzerine dayanılacak ve itimad edilecek şey. Mutemed. Melce'. * İki kişi veya çok kimseler arasındaki anlaşmayı tesbit eden ve karşılıklı imzalanan More…
  • şenef : Buğz. * Kibir.
  • senem : Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak.
  • senen : Yol, tarik.
  • sener : (C.: Senânir) Kedi. * Ulu kişi. * Boğaz kemiği. * Kuyruk sokumu.
  • şenes : Galiz. Kaba.
  • seneta : Sekenler. Durmalar, duruşlar. Davranışlar.
  • seneteyn : İki yıl. İki sene.
  • senevat : (Sene. C.) Yıllar, seneler.
  • senevî : Seneye ait. Bir yıl içinde olan. Senelik. Seneye mensub.
  • şenf : (C.: Şünuf) Salkım küpe.
  • seng : f. Taş, hacer. * Vezin. Tartı ve temkin. * Sıklet. * Beraberlik. * Ağırlık.
  • şeng : f. Neşeli, kıvrak. * Haydut, şaki, eşkiya.
  • seng-endaz : f. Taş atan. Dokunaklı söz söyleyen.
  • şengare(t) : Kötü huyluluk.
  • sengdil : (C.: Sengdilân) f. Taş yürekli, merhametsiz, acımaz.
  • sengin : f. Taştan olan, taştan yapılmış.
  • sengistan : f. Taşı çok olan yer. Taşlık yer.
  • senglah : f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
  • sengpare : f. Taş parçası.
  • sengsar : f. Taşlık yer.
  • sengtraş : f. Taş yontucu, taş yontan sanatkâr.
  • sengzar : f. Taşlık yer, taşı çok olan yer.
  • senh : Arız olmak.
  • şeni' : (Şeni'a) Kötü, çok fena, çirkin, günahlı iş.
  • senih : Mübarek fiil, iyi ve güzel hareket.
  • senin : Taşı kazıyıp yonttuklarında dökülen parçaları.
  • senine : (C.: Senayin) Kumdan tepe.
  • seniy : (C.: Sinâ-Seniyyât) Ön dişini burkan hayvan.
  • seniyye : (C.: Senâyâ) Ön dişlerin birisi. * Sarp ve yokuş yerde olan yol. ◊ (Seniye) Yüksek. Çok mühim ve kıymetli, âli olan.
  • senkendaz : Eski kalelerde kale dibine sokulan düşmana yukarıdan ağır taşlar vesaire atmak için altı açık cumba gibi çıkmalara verilen addır. Kale kapılarını müdafaa için üst taraflarına da böyle More…
  • senn : Zırh çıkarmak. * Halinden döndürmek. * Koymak. * Keskinleştirmek. * Tasvir etmek. * Dökmek.
  • şenn : (C.: Şinân) Eski kırba. * Araptan bir kabile. * Dağılıp perâkende olmak.
  • şennar : (C.: Şenâir) Ayıp. Utanç. Kötülük.
  • şenşene : Usul. Âdet.
  • sent : Etin kokması.
  • şenun : Aç. Ne zayıf, ne semiz olan deve.
  • senut : Yere saçılan buğday.
  • sepid : f. Ak, beyaz.
  • sepide : f. Tan vakti.
  • sepidedem : f. Sabah aydınlığı.
  • sepidî : f. Aklık, beyazlık.
  • septisizm : Fr. Fls: Müsbet veya menfi hiçbir kat'i hükme varamıyan ve dâim şüphe içinde olmayı kabul eden sapık felsefe sistemi. Şüphecilik. (Bak: Sofestaî, Sofizm)
  • sepükpây : f. Ayağına çabuk olan.
  • ser : f. Baş. Tepe. Uç. Nihayet. Zirve. Gaye. * Baş, başkan, reis.
  • ser' : Üzüm çubuğu. * Yaş ve taze çubuk. * Yumuşak bedenli yiğit. * Uzun boylu adam. ◊ Yumurtlamak.
  • şer' : Emir ve nehy gibi hükümleri vaz' etmek. * Bir işe başlamak. * Dalmak. * Girmek. * Zâhir etmek, göstermek. * Cenab-ı Hakk'ın emri. Âyet, hadis, icma-i ümmetle ve kıyas-ı fukaha ile More…
  • şer'ab : Uzun. * Uzununa kesmek. Uzunlamasına yarmak.
  • ser'an : Evmek, acele etmek.
  • şer'an : şeriatça, şeriata göre. Kanunca, kanuna göre.
  • şer'î : Şeriata uygun, İslâmiyetçe makbul olan. İlâhî kanuna dair. Meşru'.
  • şer'î takvim : (Bak: Takvim-i Arabî)
  • şer'iyye(t) : Şeriata uygun olma. Kanun ve nizamlara muvafık bulunma.
  • ser-agaz : f. Yeniden ve baştan başlama.
  • ser-amed : (C.: Ser-âmedan) f. İleri gelen, başta bulunan.
  • ser-azad : f. Hür, serbest. Başı boş. * Dertsiz, rahat.
  • ser-be-ceyb : f. Kaderden, düşünceden veya hayâdan dolayı başını önüne eğmiş olan.
  • ser-dade : f. Baş vermiş, baş göstermiş olan.
  • ser-efgende : (C.: Serefgendegân) f. Başını eğen.
  • ser-efraz : f. Başını yükselten, yukarı kaldıran. * Benzerlerinden üstün olan. * Baş kaldıran. * Başı dik, alnı açık. * Haklı ve galib.
  • ser-endaz : (C.: Ser-endazân) f. Çekinmez, pervasız, korkusuz.
  • ser-giran : f. Başı ağır. * Mc: Çok sarhoş.
  • ser-kerde : f. Bir güruhun, bir takımın başı, reisi. * Şaki, haydut.
  • sera : f. 'Şarkı söyleyen' mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nağme-serâ $ : Şarkı söyleyen, nağme söyleyen. ◊ Yer, toprak. Arz. * Malı çok olmak. Zengin More…
  • sera' : Yay yapımında kullanılan bir ağaç cinsi.
  • sera-perde : f. Saray perdesi. Eskiden harem dairesinin önüne çekilen büyük perde. * Padişah çadırı, otağ.
  • serab : Şaşkın hâle gelme. Çorak yerlerde, çölde sıcak ve ışığın te'siriyle ileride, yakında yahut ufukta su veya yeşillik var gibi görünme hâdisesi.
  • serabil : (Sirbâl. C.) Gömlekler.
  • serabistan : f. Serap yeri. (Fâni, bekasız dünyadan kinayedir.)
  • seraçe : f. Küçük saray. Küçük konak. Saraycık.
  • seradik : (Sürâdik) Padişaha mahsus çadır perdesi veya büyük sarayın perdesi. * Cibinlik tarzında yapılan perdeden oda.
  • seradikat : Padişaha mahsus perdeler.
  • şerafeddin : (Aslı: Şerefüd din'dir) Dinin şerefi.
  • şerafet : Şeriflik, şereflilik. Hz. Peygamber'in (A.S.M.) torunu Hz. Hüseyin'in (R.A.) sülâlesinden ve onun izinden giden temiz müslümanlık hâleti.
  • serafil : (C.: Serâfilât) Şalvar. Don.
  • serah : Kıl taramak. * Halâs etmek. * Davar gütmek. * Eşini boşamak.
  • serahin : (Sirhân. C.) Yırtıcı hayvanlardan olan kurtlar.
  • serahor : Osmanlı İmparatorluğunun ilk devirlerinde ordunun bir yerden başka bir yere hareketinde yolların yapılması ile beraber ağırlıkların nakil vesairesi veyahut memleket içinde zelzele, deprem More…
  • şeraif : (Şerife. C.) Mutlular, kutlu kimseler.
  • serair : (Sır. C.) Gizli şeyler, sırlar.
  • şerait : (Şart. C.) Şartlar.
  • serak : Hırsızlık yapmak.
  • şeraket : Şeriklik, ortaklık. * Arkadaşlık, refâkat.
  • seramac : f. Boyunduruk.
  • serapa : f. Bir uçtan bir uca. Baştan ayağa kadar.
  • serar : Ayın son gecesi.
  • şerar : Şerir den mastardır ve yaramazlık mânâsına gelir. * İnsanın yüzüne çarpan ses. ◊ (Bak: şerare)
  • şerarat : Şerareler, kıvılcımlar.
  • şerarat-i neyyirane : f. Parlak kıvılcımlar, ışık saçan şerareler. * Mc: İslâmiyetin kuvvet ve hakkaniyetinden gelen parlaklık.
  • serare : İyilik. * Şeref.
  • şerare : (Şerâr) Kıvılcım. Elektrik kıvılcımı. Müsbet ve menfi (+ ve -) elektrik kutuplarının birbirine çok yakın olmasından veya dokunmasından hâsıl olan kıvılcımların parlayışı.
  • şerarefigen : f. Kıvılcım saçan.
  • şeraret : Şerlilik, kötülük, fenalık. * Kıvılcım.
  • serari : (Süriyye. C.) Câriyeler, odalıklar.
  • seraser : f. Baştan başa, bütün, hep mecmuan, külliyen.
  • şeraset : Huysuzluk, geçimsizlik. Titizlik.
  • serasime : f. Sersem.
  • serasimegî : f. Sersemlik.
  • şeraşir : Nefis. * Beden, vücut, ceset. * Ağırlık.
  • serasker : f. Ordu kumandanı. Komutan. * Harbiye nâzırı, milli savunma bakanı.
  • şerat : (C.: Eşrât) Alâmet, iz, işâret, nişân. * Bir şeyin en bayağı ve âdisi.
  • seratî : Keskin.
  • seravil : (C.: Serâvilât) İç donu. * Şalvar.
  • seray : f. Büyük konak, kâşâne. * Saray. * Hükümet konağı.
  • seray-dar : f. Eskiden büyük yerlerde yemek ve sofra işlerine bakan kimse.
  • seraya : (Seriye. C.) Düşman üzerine yollanan askerler.
  • serayende : (C.: Serâyendegân) Şarkıcı, şarkı söyliyen.
  • şerayi' : Şeriatlar. Cenâb-ı Hakkın hükümleri, emirleri, kanunları.
  • şerayin : (Şeryân ve Şiryân. C.) Nabız damarları, atar damarlar.
  • şeraze : Katı kurumak.
  • şerazim : (Şirzime. C.) Küçük ve az olan topluluklar. Küçük cemaatler.
  • serb : (C.: Sürub) İçyağı. * Helâk olmak. * Bozulmak, fâsid olmak. * Beğenmeme. Azarlama. Çekiştirme.
  • serbalin : f. Baş yastığı.
  • serbaz : (C.: Serbâzân) f. Korkusuz, cesur, cesâretli. Yiğit.
  • serbazî : f. Yiğitlilik, cesurluk, korkusuzluk.
  • şerbe : Bir içim su.
  • serbeha : f. Baş pahası. Diyet. Haraç.
  • serbend : f. Başa bağlanan veya sarılan şey.
  • serbeser : f. Baştan başa.
  • serbest : f. Kayıtsız. Başıboş. İstediği gibi hareket edebilen. * Sıkılmayan. * Engelsiz.
  • serbestâne : f. Serbestçe.
  • serbeste : f. Başı bağlı. * Gizli, kapalı, örtülü.
  • serbestî : f. Serbestlik.
  • serbestiyet : f. Serbestlik. Serbest oluş.
  • serbesücud : f. Secde edici. Başını yere değdirici.
  • serbezemin : f. Başı yere eğilmiş olan.
  • şerbin : Katran ağacı.
  • serbülend : (C.: Serbülendân) f. Yüce. Başı yüksek.
  • serbülendî : f. Başı yükseklik. Yücelik.
  • serc : (C.: Süruc) At takımı, eyer.
  • şerc : Kıç, dübür. * Cem'etmek, toplamak. Birbiri üstüne yığmak. * Fırka. * Nev, cins.
  • şerca' : Uzun tavil. * Taht. * Cenaze.
  • şerce : Dağdan aşağı sahraya inen akıcı su.
  • şerceb : Uzun, tavil.
  • şercele : Yemiş kabı.
  • sercem : Uzun.
  • şercem : (C.: şerâcim) şalgam.
  • serçeşme : (C.: Serçeşmegân) f. Çeşme başı, su başı. Pınar. * Pir, şeyh. Baş. * (Tanzimattan evvel) yardımcı askerlerin maddi işlerine bakan kimse.
  • sercuc : Ahmak.
  • sercümle : f. Hepsi, tamamı, bütün.
  • serd : Sözü muttasıl ve güzel bir eda ile söylemek. * Halkaları birbirine geçirmek. * Delmek. * Dikmek. * Vurmak. ◊ f. Bârid, soğuk, bürudetli olan. * Sert, kaba, hoyrat. ◊ Çanak More…
  • şerda : Benzemek. Misil.
  • serdab : f. Yer altında olan serin ve soğuk oda, bodrum. Böyle yerler ekseriyetle sıcak bölgelerde, gündüzleri sıcaktan korunmak için yapılırdı. Anadolu'nun bazı yerlerinde buna 'zir-i More…
  • serdah : Geniş ve düz yer.
  • serdar : f. Askerin başı. Kumandan.
  • serdarân : (Serdâr. C.) f. Kumandanlar, serdarlar, komutanlar.
  • serdarî : f. Başkumandanlık, serdarlık.
  • serdefter : f. Defterin başında yazılı olan. En ileri geçen, en başta bulunan.
  • serdengeçti : Tar: Akıncılardan düşman ordusu içine dalmak veya muhasara altına alınan bir kaleye girmek için fedai yazılan kimseler. Bunlara ellerinde kınlarından sıyrılmış kılıçlarla bu tehlikeli işlere More…
  • serdetmek : Tertipli ve güzel bir şekilde konuşmak.
  • serdî : f. Soğukluk, bürudet. * Kabalık, sertlik, hoyratlık.
  • serdümen : Gemilerde baş dümenci, dümen kullanmakla vazifeli tayfa. Eskiden harp gemilerinde çavuştan yüksek bir rütbe.
  • sere : Başparmağın ucundan şehadet parmağının ucuna kadar germek suretiyle hâsıl olan uzunluk ölçüsü. Karıştan küçüktür ve dört sere bir arşın sayılırdı. ◊ Suyun çok olması. * Devenin More…
  • şere : Yemeğe karşı çok hırslı.
  • sereb : (C.: Esrâb) Yer altında olan ev. * Kırbadan akan su. * Ot.
  • şerebe : (C.: Şireb-Şerebât) Ağaç dibine su toplanması için yapılan havuz.
  • şerec : (C.: Şüruc) Donyağı.
  • sered : Dudağın yarılması.
  • seref : Boş yere ve lüzumsuz harcamak, israf etmek. * Hatâ etmek. * Âdet, haslet iyi huy.
  • şeref : Yükseklik, yücelik. Büyüklük. * İnsanlar arasında geçerli ve makbul olma. Büyük bir makam sâhibi olma. * Cenab-ı Hakka itâat ve ubudiyyeti ve yüksek hizmeti ile çok ihsanına mazhar olma. * More…
  • şeref-bahş : f. şereflendiren. şeref veren.
  • şeref-efza : f. Şeref artıran.
  • şeref-pezir : f. Şeref ve itibar bulan.
  • şeref-riz : f. Şeref veren.
  • şeref-varid : f. Şerefle gelen.
  • şeref-yab : f. şeref bulan, şeref kazanan.
  • şeref-zahir : f. Şerefle çıkan.
  • şerefe : Minarenin ezan okunan yeri. Yüksek kale ve emsali yerlerdeki burç, çıkıntı.
  • şereh : Tamahkârlık, açgözlülük, şiddetli hırs.
  • sereka : İpeğin gayet iyisi. * Beyaz ipek. * (Sârik. C.) Hırsızlar.
  • şereke : (c.: Şerek-Eşrâk) Ağ, tuzak. * Ulu yol, büyük yol. * Yol ortası. (Bu mânaya. C.: Şürek)
  • şerekrak (şerakruk) : Yeşil kanatlı, siyah burunlu, güvercin büyüklüğünde kırmızı bir kuş.
  • serem : Dişin, ağızda kökünden kırılması.
  • şerem-sar : f. (Şerm-sâr) Utanan, utanmış, sıkılgan.
  • serencam : f. Başa gelen, baştan geçen ibretli hadise. * Bir işin sonu. * Vak'a.
  • serendî : Katı, şiddetli, şedid. (Müe: Serendât)
  • serendib : (Hintçe) Hindistan'ın güneyindeki Seylân adasının ismi.
  • şereng : f. Zehir.
  • serer : (C.: Esirre) Ayın son gecesi. * Ebenin doğan çocuğun göbeğinden kestiği parça. * Mantar üstünde olan kabuk, balçık, toprak (Bu mânâya C.: Esrâr ve C: Esârir).
  • şerer : (Şerare ve Şerere. C.) Kıvılcımlar.
  • şerere : (C.: Şirer-Şirâr) Ateş kıvılcımı.
  • şererfeşan : f. Kıvılcım saçan.
  • şerernâk : f. Kıvılcım saçan.
  • seres : Zayıf endamlı.
  • şeres : Elin yarılması. * Kaba ve galiz olmak.
  • şeret : (C.: Eşrât) Alâmet. İşaret, belirti.
  • seretan : Tıb: Kanser hastalığı. * Yutmak. * Yengeç. * Cevza Burcu ile Esed Burcu arasındaki burcun ismi. (Rumi 9 Haziran'da başlar)
  • şeretiyy : (C.: Şurut-Şuratâ) Çeri başı. * Pazar başı.
  • sereyan : Yayılma, dağılma. * Geçme, sirayet.
  • serf : Yemek yemek.
  • serfiraz : f. Başını yukarı kaldıran, yükselten. Benzerlerinden üstün olan.
  • serfirazî : f. Serfirazlık.
  • serfüru : f. Baş eğme. Söz dinleme. İtaat, inkıyad. * Mütezellil olan.
  • serfüru-bürde : f. Baş eğmiş. * Düşünceye dalmış.
  • sergerdan : f. Başı dönmüş, şaşkın. Hayran.
  • sergerde : f. Kötü işlerde elebaşı olan. * Başı bozuk. * Reis.
  • sergerm : f. Kızgın, öfkeli. Kafası kızmış. * Neşeli. Sarhoş. Mest.
  • sergeşte : f. Sersem. Başı dönmüş. Avâre ve mütehayyir olan. Hayrette kalmış.
  • sergin : f. Gübre, fışkı.
  • sergüzeşt : f. Macera, baştan geçen hâller.
  • serh : Kıl taramak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uzun, büyük ağaç. * Güdülen davar ve sığır sürüsü. * Otlak, mera. * İrsal etmek.
  • şerh : Açma, genişletme. * Açıklama. Anlaşılanı anlatma. Bir yazı veya konuşmayı kolay anlaşılması için izah etme, tafsil etme. * Bir şeyi dilim dilim kesme. * Bollaştırma. * Bir müşkil ve mübhem More…
  • şerha : Dilim. Kesilip dilimlenmiş şey. parça.
  • serhad : Hudut başı. İki devlet toprağının birleştiği sınır.
  • serhadlû : Hudut boylarını bekleyen, hudutlardaki kalelerde vazife gören askerler.
  • serhan : Canavar. Kurt.
  • şerhan : (Şerhen) İzah etmek, açıklamak suretiyle. Şerhederek. ◊ Çok tamahkâr, ziyade hırs sâhibi, açgözlü, haris.
  • serhas : Sivri uçlu bitki.
  • serhayl : f. Kervan veya kafile başı. * Baş, başkan.
  • serhed : Hörgüç yağı. * Semiz, yağlı, besili.
  • seri'(a) : Çabuk, hızlı. * Az vakitte çok iş yapan.
  • serian : Çabuk, tez elden, acele.
  • şerib : Yabancı kimse ile oturup şarap içen. * Davarını yabancı kimsenin davarıyla birlikte sulamak.
  • serid : Yağla ıslanmış ekmek. (Terid derler.)
  • şeride : Kavun dilimi.
  • şerif(e) : Şerefli, mübarek. * Peygamber neslinden ve Hazret-i Hüseyin soyundan olup İslâmiyete tam sadâkatla bağlı temiz kimse. (Bak: Sâdât)
  • serih : (C.: Serâyih) Nâlin kayışı.
  • şeriha : (C.: Şerâih) Vücuttan kopmayarak ayrılmış olan et parçası. * Et dilimi.
  • serik : Hırsızlık.
  • şerik : Ortak. * Arkadaş.
  • serika : Çalınmış. Çalınmış şey.
  • serir : Tahta karyola. * Üzerinde oturulan yüksekçe yer. * Taht.
  • şerir(e) : Şerli. Şer işleyen. Kötülük yapan. Kötü.
  • serir-nişin : f. Tahtta oturan, padişah.
  • serirara : (Serir-ârâ) f. Tahtı süsliyen. Tahtta oturan. Pâdişah. Hükümdar. Şah.
  • serire : (C.: Serâir) Gizli şey, gizli sır. Gizli hal veya fikir. * Yatak.
  • seriredân : f. İçteki sırrı bilen.
  • serirî : Yatırarak hastaya bakma, klinik.
  • şeris : Yaramaz huylu kimse. ◊ Eski nalin.
  • şerit : Hurma yaprağından yapılan urgan.
  • seriyy : (C.: Esriye-Seryân) Nefis. * Kavi, kuvvetli. * Reis. * Küçük nehir, ırmak. ◊ Çok, kesir.
  • şeriyy : İyi, kıymetli at.
  • seriyye : Düşman üzerine gönderilen süvari müfrezesi.
  • şerka' : Kulağı uzunlamasına yarık olan koyun.
  • serkâr : f. Müdür, iş başı, kâhya.
  • serkat : (Bak: Sirkat)
  • serkâtib : f. Baş kâtib. Hükümdarların başkâtibleri.
  • serkeş : f. İnatçı, isyan eden. Kafa tutan. Asi.
  • serkeşâne : f. İtaatsizlikle, dikbaşlılıkla, inatla.
  • serkeşî : f. İtaatsizlik, inatçılık, serkeşlik, dikbaşlılık.
  • serkub : f. Başa vuran, başa kakan. * Başa vuracak şey.
  • serkuçe : f. Sokak başı.
  • serkuy : f. Yol, sokak veya mahalle başı.
  • serlevha : f. Yazıda başlık.
  • serm : Birinin dişlerini kırma.
  • şerm : Yarmak. * Atâ etmek, hediye vermek.
  • şerm (şirm) : f. Utanç. Utanma. Hayâ etme. Hicab etme.
  • serma : f. Kış. Soğuk.
  • serma-dide : f. Çok üşümüş. Donmuş.
  • sermak : Pazı otu.
  • sermaye : f. Ana mal. Esas para. İlk elde mevcut olan para. * Kazanılmış ilim. * Hayat. Ömür.
  • sermayedâr : f. Sermâyesi olan.
  • sermed : Dâimî, sürekli, ebedî, ezelî. * Uzun gece.
  • sermeden : Ebedî olarak.
  • sermedî : Daimî, ebedî, sürekli.
  • sermediyet : Daimlik, süreklilik. Sonsuzluk, ebedîlik. * Rabbanîlik ve uluhiyyet.
  • sermele : Yemeği sakalına döküp ellerini bulaştıra bulaştıra yemek.
  • şermende : f. Utanmış, mahcub. Utanılacak bir iş yapan.
  • sermenzil : f. Durak yeri.
  • sermeşk : f. Talebenin öğrenmesi için yazılan örnek yazı.
  • sermest : f. Başı dönmüş, kendinden geçmiş.
  • sermestî : f. Sarhoşluk.
  • sermeta : Yaş balçık.
  • şermgin : f. Utangaç. Utanan, hayâ eden.
  • şermin : f. Mahcub. Utangaç.
  • şermnâk : f. Mahcub. Utangaç.
  • şermsâr : f. Utangaç, müstahyi, mahcub.
  • sermuharrir : f. Baş muharrir. Baş yazar.
  • şernak : Göz kapağının ağır ve kalın olması. * Ekinin bir mertebe uzun olması.
  • sername : f. Mektup, kitap vs. nin başına yazılan yazı. Önsöz.
  • sernigûn : f. Baş aşağı olmuş. * Tersine dönmüş. * Bahtsız.
  • şernis : Eli ve ayağı kaba olan.
  • sernüvişt : f. Yazı başlığı. * Başa yazılan, alın yazısı. Kader, mukadderat.
  • serpaş : f. Gürz. Çomak. * Eskiden muhârebelerde giyilen demir başlık.
  • serpençe : f. Güçlü kuvvetli kimse.
  • serpuş : f. Başa giyilen başı örten külâh, takke, sarık.
  • serpuşe : f. Başörtüsü.
  • serr : Çocuğun göbeğini kesmek. * Göbekte ağrı olmak. * Şâdlık, neşeli ve sevinçli olma.
  • şerr : Kötü iş, kötülük. Fenâlık. * Kavga. * Allaha isyan, emirlerine uymama, muhalif hareket etme. * Fenâ adam, fenâlık yapan adam, kötü adam. * Daha kötü, en kötü.
  • şerr ü fesad : Kötülük ve bozukluk. şer ve fesat.
  • serra : Kolaylık, rahatlık, genişlik. * Sevinçli oluş. * Bolluk.
  • şerrede : Ayırdı mânâsına Teşridden mâzi fiili. (Bak: Teşrid)
  • serrişte : f. İp ucu. Emâre, delil. Vesile. * Başa kakmak. * Maksad.
  • sersam : f. İnsana sersemlik veren bir hastalık. * Sersem.
  • sersar : Çok sözlü, çok konuşan. Herze ve hezeyan söyleyen. * Büyük bir nehrin adı.
  • serşar : f. Ağzına kadar dolu. Dökülecek derecede dolu. * İleri giden, sınırı aşan.
  • sersere : Bir kimse konuşurken söz katmak.
  • şerşere : Ateş üstüne koyunca cızlayıp ötmek. * Yarmak. * Kesmek. * Meta, mal mülk. * Ağırlık. (Bu mânâya C.: Şerâşir)
  • serseri : f. Ötede beride gezen, başı boş. İşi gücü olmayıp boşta dolaşan, haylaz, derbeder, avare. * Boş söz.
  • serseriyâne : f. Serserice.
  • serşikeste : f. Ucu kırılmış olan. Başı kırık.
  • sert : Aşağı getirmek. * Yutmak.SERT $ : Çiriş mâaunu.
  • sertab : f. İnatçı, muannid.
  • sertac : f. Baş tacı olan. Çok sevilen. Hürmet edilen. En ileri.
  • sertak : f. Evin üstünde bulunan etrafı açık oda veya daire.
  • sertapa : f. Baştan ayağa. Baştan aşağı.
  • sertaser : (Serteser) f. Baştan başa, bütün, hep.
  • sertem : Uzun, tavil. * Yumuşak sözlü kişi. * Hışmını ve gadabını süratle yenen kimse.
  • sertiye : Zayıf vücutlu, ahmak adam.
  • sertiz : f. Baştarafı sivri olan, ucu sivri, keskin.
  • seru : f. Boynuz. * şarap kadehi.
  • serupa(y) : f. Tas: Dervişin, tarikat ve mevlevihâne ile bağını kesmek.
  • şerur : Çok şerli.
  • serüven : Başa gelen, heyecan verici hâdise. Sergüzeşt, macera.
  • serv : f. Selvi, servi. * Cömertlik, mürüvvet. ◊ Mal artırmak. * Suyun çok olması.
  • serv-endam : f. Selvi boylu. Uzun ve biçimli boylu olan kimse.
  • serva : f. Masal. * Söz.
  • servakt : f. Kimse bulunmayan boş oda veya daire. * Yalnız görüşülecek yer.
  • şerval : f. şalvar.
  • servan : Malı çok olan kimse.
  • şervat : Uzun, tavil.
  • server : f. Reis. Baş. Seyyid.
  • serveran : (Server. C.) f. Başlar, başkanlar, serverler, reisler, ulu kimseler.
  • serverî : f. Başlık, başkanlık, serverlik, reislik. Ululuk.
  • servet : f. Mal, mülk, zenginlik.
  • sery : Davarı iyi gütmek. * Yıldırımın parlayıp çakması. * Kurt, eşine çıkmak. * Hiddetlenmek, kızmak.
  • şerye : Çekirdekten biten hurma ağacı. * Az pahalı nesne.
  • serye (seryâ) : Yaş yer.
  • şerz : (C.: Şerâriz-Şevâriz) Şiddet. * Zorluk. * Kuvvet. * Kalabalık, galizlik. Kat'etmek, kesmek.
  • serzakir : f. Başta gelen zâkir, zikredenlerin başı. (Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâm'dan kinâye olur.)
  • şerze : f. Kuduruk, kudurmuş.
  • serzede : f. Baş göstermiş, uç vermiş, çıkmış.
  • serzemin : f. Başını yere koyarak.
  • serzeniş : f. Takaza, tekdir. Başa kakma, çıkışma, azarlama.
  • şerzime : Küçük insan topluluğu. (Bak: Şirzime)
  • şeş : f. Altı. 6
  • şeş-cihet : f. Altı yön, altı cihet. (Bak: Cihat-ı sitte)
  • şeş-pa : f. Altı ayaklı.
  • şeş-per : f. Altı kanat. * Eski savaş âletlerinden 6 dilimli bir topuz.
  • şesar : (Şâsır) Geyik buzağısı. (Müe: Şesara)
  • şesasa : şiddet. * Yaramazlık. * Sığır üstüne yük vurmak. * Kuru ve sert yer. * Acele.
  • şesel : Yoğunluk.
  • şesen : Huşunet, haşinlik.
  • şeşhane : f. Namlusunda 6 yivi bulunan tüfek veya top.
  • şesib : Yay.
  • şesis : Sütü gitmiş hayvan.
  • şess : (C.: şisâs) Boya otu.
  • şest : f. Balık oltası. * Okçuların parmaklarına taktıkları yüksük.
  • şesu' : Uzak. * Ayakkabısının tasması parçalanmış olan.
  • şeşüm : Altıncı, sâdis.
  • şesus : (C.: Şesâyıs) Sütü az olan deve.
  • şet' : Açlıktan veya hastalıktan dolayı acı duymak.
  • set'et : Böy denilen zehirli böcek.
  • seta : Hamakat, ahmaklık.
  • seta' : Boyunun uzun olması.
  • setair : (Sitâre. C.) Örtünülecek veya perdelenecek şeyler.
  • şetame : Çirkin yüzlü ve yaramaz sözlü olmak.
  • şetaret : Şenlik. Şatır ve şuh olmak. * Yarım olmak. * Göz ucuyla bakmak. * Hafiflik. (Ağırbaşlılığın zıddı.)
  • setat : Sakalın hafif olması.
  • şetat : Hadden aşırı olmak. * Hakdan uzak. * Zulüm, cevr, yalan, kizb, saçma. ◊ Dağılmak, perakende ve dağılmış olmak.
  • sete' : Bezin hatâsı.
  • seteh : (C.: Estâh) Oturak yeri.
  • setel : Her nesnenin kötüsü, yaramazı.
  • şeten : (C.: Eştân) Sağlam bükülmüş uzun urgan. * Uzak olmak. * Sağlam yapmak.
  • şeter : Gözün kapaklarının devrik olması. * Bir kale adı.
  • şetet : Perişaniyet, dağınıklık, teşettüt.
  • şeteviyy : Kışa mensup, kış ile ilgili. * Kış evi. * Kış kaftanı, kışlık elbise. * Kış yağmuru.
  • seth : Bir kimsenin arkasına vurmak.
  • şetibe : Uzununa kesilmiş olan sahtiyan parçası.
  • setih : Arkası üstüne yatmış. * Dağarcık. * Büyük tulum.
  • şetim : Küfredilmiş sövülmüş kimse. * Kerih ve kabih olan, çirkin.
  • şetime : Sövme, sövüş, sövüp sayma.
  • setir : Örtülmüş, kapalı. Mestur.
  • setire : Parmak otu.
  • şetit(e) : Dağılmak, müteferrik olmak. Çeşitli.
  • setl : (C.: Estâl) Pınarlarda su içmeye mahsus susak. * Hamam tası. * Bakıcıların hayvanlara su verdikleri kap. ◊ Birbiri ardınca bir bir çıkmak.
  • şetm : Sövmek, azarlamak, küfretmek.
  • şetn : Dokumak. Çulhalık.
  • setr : (Setir) Örtme, kapama, gizleme. ◊ Hat. * Saf. * Yazmak.
  • setre : Yarı resmi ceket. * Düz yakalı ilikli çuha elbise.
  • şett : Dağınık olmak, târumar etmek, dağıtmak. Başka başka olmak.
  • şetta : Çeşitli, başka başka, ayrı ayrı. Çok ve müteferrik olan.
  • şettam : (şetm. den) Çok küfreden.
  • settar(e) : Örten, kapayan gizleyen. En çok gizleyen ve örten.
  • şette (şetât) : Perâkende olmak, dağılmak.
  • settuka : İki tarafı gümüş ve içi bakır olan akça.
  • şetun : Irak, uzak, baid.
  • şetut : Büyük hörgüçlü dişi deve.
  • şetutî : Büyük hörgüçlü deve.
  • setv(e) : (C.: Setavât) Hamle etmek. * Kahretmek. * Hiddetlenmek, kızmak, gadap etmek.
  • şetva : Mısır'da bir köy.
  • şetve : Kış olmak. * Soğuk olmak. * Kıtlık olmak.
  • şeub : Ölüm, mevt.
  • şev : f. Gece. Leyl.
  • sev' : Akmak.
  • sev'e : Kabiha ve fâhişe hasleti. * Ut yeri.
  • seva : Mukim olmak, ikamet etmek, oturmak. * Zayıf olmak. ◊ Beraber olma. Beraberlik. Denk, müsavi.
  • şeva : Kolay. * Vücut organları. (El, ayak gibi). * Malın kötüsü.
  • sevab : Hayır. Hayırlı iş. Allah (C.C.) tarafından mükâfatlandırılacak doğruluk ve iyilik karşılığı. Allah'ın (C.C.) rızasını kazanmağa mahsus iyi amel.
  • sevabik : (Sâbıka. C.) Geçmiş şeyler. Geçmiş haller. Geçmişte işlenmiş suç ve kabahatlar.
  • sevabit : (Sâbite. C.) Merkezlerinden ayrılmaz görünen yıldızlar. * Sâbit olanlar, sâbitler.
  • sevad : Karaltı. Uzakta karaltı halinde görülen kalabalık. * Ekseri insanlar. * Şehir. Kasaba. Karye. Köy. * Karartı. Yazı karalama.
  • sevafil : (Sâfil. C.) Alçaklar. (İnsan ve yer hakkında kullanılır)
  • şevagil : (Şagile. C.) Uğraşmalar, meşguliyetler.
  • şevahid : (Şâhid. C.) Şahitler, şehadet edenler.
  • şevahik : (şahika. C.) Yüksek tepeler, şahikalar.
  • sevahil : (Sahil. C.) Sahiller, yalılar. Deniz veya ırmak kenarları.
  • şevahin : (Şahin. C.) Şahinler, doğan kuşları.
  • sevaî : İpek kumaş.
  • şevai' : (Şâyi'. C.) Yayılmış bulunanlar. Şâyi olanlar.
  • şevaib : (Şâibe. C.) Kusurlar, lekeler, noksanlar, ayıplar. * Şüpheler $* Eserler, izler, nişânlar.
  • sevaid : (Sâid. C.) Dirsekten bileğe kadar olan kısımlar.
  • sevaim : (Sâime. C.) Otlak hayvanları. Çayıra başı boş salınan hayvanlar. * Zekâtı icab eden koyun, keçi, sığır, deve gibi çift tırnaklı hayvanlar.
  • şevair : (Şâire. C.) Kadın şâirler.
  • sevaiye : Yaramaz olmak. * Kederli ve gamkin olmak.
  • sevakî : (Sakıye. C.) Su yerleri, sâkiyeler.
  • sevakib : (Sâkibe. C.) Parlak yıldızlar.
  • şevakil : (Şâkile. C.) Tarikler, yollar. Mezhebler, tarikatlar, meslekler. Şâkileler.
  • sevakin : (Sâkin. C.) Bir yerde oturanlar, sakin olanlar.
  • sevakit : (Sâkıta. C.) Düşükler, düşmüşler.
  • sevalif : (Sâlif ve Sâlife. C.) Geçmişler. Geçmiş insanlar.
  • sevam : Yabanda otlayıp gezen hayvan. * (Sâmme. C.) Zehirli hayvanlar.
  • şevamih : (Şâmiha. C.) Yüksek yerler, tepeler, yüksekler.
  • şevamil : (Şâmile. C.) Şâmil olanlar, içine alanlar, çevreliyenler.
  • sevani : (Saniye. C.) Saniyeler. * İkinci derecede şeyler.
  • sevanih : (Sâniha. C.) İçe doğan fikirler.
  • şevar : Ev esvabı, elbise, libas. * Heyet.
  • şevari' : (Şâri'. C.) Büyük yollar, caddeler.
  • şevarib : (Şârib. C.) Bıyıklar.
  • şevarid : (Şâride. C.) Dağılmış, dağınık şeyler.
  • şevarik : (Şârıka. C.) Nurlar, aydınlıklar. Parlaklıklar.
  • şevat : (C.: şivâ) Baş derisi.
  • şevatî : (Şâti. C.) Kenarlar, kıyılar.
  • sevati' : (Sâtı. C.) Belli ve yüksek olan şeyler.
  • sevatir : (Sâtur. C.) Büyük bıçaklar, satırlar.
  • şevayib : (Şayibe. C.) Şâyibeler, noksanlıklar, ayıplar.
  • şevaz (şüvâz) : Tütünsüz ateş.
  • şevazî : Dağların dik tepeleri.
  • sevazic : (Sâzec. C.) Sâde ve basit şeyler.
  • şevazz : (şâzze. C.) Müstesnalar. Kaide hârici olanlar.
  • sevb : (C.: Siyâb-Esvâb-Esvüb) Elbise. Giyilecek eşya. Kaftan. Bez. (Bunların sahibine 'sevvab' derler.) * Rücu' manasına mastar.
  • şevb : Karıştırmak. * İçilecek olan şeye katılıp karıştırılan şey.
  • şevbec : Oklava.
  • sevda : f. Fazla sevgi sebebiyle meydana gelen bir çeşit hastalık. Aşk. * Hırs. Tama. * Heves, istek. *Siyah. * Balgamdan, kandan ve safradan başka vücuddan çıkan bir nevi ifrazat. * Gam. Keder, More…
  • sevdafeza : f. Sevda artıran.
  • sevdager : (C.: Sevdagerân) f. Sevdalı, âşık. Meftun.
  • sevdagerî : f. Âşıklık, sevdalılık.
  • sevdakâr : f. Sevdalı. Âşık.
  • sevdaperest : f. İfrat derecede düşkün, tutkun. * Tamahkâr.
  • sevdavî : Kuruntulu, meraklı. * Sevda ile âlâkalı.
  • sevdazede : f. Âşık, meftun, sevdalı.
  • sevde : Karalık, siyahlık.
  • sevded : Ulu olmak.
  • şeve : Göz değmesi, nazar değmesi.
  • seveban : Hastalığın iyileşmesi.
  • şeveh : (şevh) Kara olmak ve çirkinlik. (Bak: şâhet-il vücuh)
  • sevel : Koyunlarda olan bir hastalıktır. Hasta koyun sürüye uymaz, otlak yerinde döner durur.
  • severan : Tozun, dumanın kalkması.
  • şeves : Gururdan dolayı göz ucuyla bakma.
  • sevf : Koklamak.
  • sevg : Aşağı batmak. Suyun boğaza girmesi. * Kolay, âsan ve yumuşak olmak.
  • sevgend : f. Yemin, kasem, and.
  • sevh : Batmak.
  • şevh : Kara ve çirkin olmak.
  • şevha : Avurtları ve burun delikleri geniş olan çirkin yüzlü kadın. ◊ Yay yapımında kullanılan ağaç.
  • sevhak : Uzun.
  • şevheb : (C.: şevahib) Kirpi.
  • şevher : f. Erkek eş, koca, zevc.
  • sevik : (C.: Esvika-Sevik) Kavut adı verilen kavrulmuş un. Kavut satıcısına 'sevvâk' denir.
  • sevile : İnsan topluluğu.
  • sevim : Sevme. * Câzibe.
  • seviş : Misafire yemek ve azık vermek.
  • sevit : Karışmış, muhtelit.
  • seviyy : Bir, beraber. * Düz, doğru.
  • seviyye : Müsavilik, birlik, beraberlik. * Düzlük, doğruluk. ◊ (C.: Sevâyât) Koyun yatağı.
  • seviyyen : Müsavi olarak. Bir düziye. Eşit olarak.
  • seviyyet : Eşitlik, müsavilik, denklik.
  • sevk : Önüne katıp sürmek, ileri sürmek. Yollamak, göndermek. * Neticeye bağlamak. ◊ Misvak yapmak.
  • şevk : Çok istek, şiddetli arzu. * Neş'e. *Bir şeyi bir yere şeye sağlamca bağlama. * Memnun. Şâduman. (Bak: Himmet, Şavk) ◊ Diken. * Birinin hiddet ve şevketi görünmek. * Ekin.
  • şevk u iştiyak : Şevk ve arzu. Şevk ve iştiyak.
  • şevk-âlud : f. şevkli, neşeli, sevinçli, keyifli.
  • şevk-âver : f. Neşe veren, neşe getiren, şevklendiren.
  • şevk-bahş : f. şevk veren, şevklendiren. * Meşhur bir çeşit lâle.
  • şevk-efzâ : f. şevklendiren, neşe artıran.
  • şevkeran : Baldıran otu.
  • şevket : Kudret ve kuvvetten doğma haşmet. Padişaha mahsus heybet ve saltanat. * Diken. Diken batmak.
  • şevketlû : Tar: Padişahlar hakkında kullanılmış bir tâbir olup, azamet ve heybet sahibi mânalarına gelir.
  • şevkî : Neşe ve şevk ile alâkalı.
  • şevkistan : f. Dikenlik.
  • sevkiyat : Asker gönderme ve eşyasını te'min ve sevketme işleri.
  • sevl : Karnı göbeğinden aşağıya sarkmak. ◊ Bal arısı.
  • sevla' : Sürüye uymayıp otlakta dönüp duran hasta veya delirmiş koyun. (Müz: Esvel) ◊ (C.: Süvül) Karnı sarkık kadın. (Müz: Esvel)
  • sevleb : (C.: Sevâlib) Tilki.
  • sevm : Satılık bir şeye kıymet takdir etme, paha biçme. * Su-i kasd. Zulüm ve minnete giriftar etmek. Derde sokmak. * Dağlamak. * Başına buyruk olup istediği yere gitmek. * Kuş havada dolaşmak. * More…
  • sevmele : Leğen.
  • şevnir : Çörek otu.
  • sevr : Öküz, boğa. * Koz: Boğa burcu. * Dünyaya müekkel melâikeden birisinin ismi. (Bak: Sahretullah)
  • şevr : Davarı baharda otlamağa bırakmak. * Kovandan bal almak. * Satılığa çıkarmak.
  • sevret : Kızgınlık, hiddet, öfke. * Hücum. Dövüş. * Hükümdarın şiddet veya kudreti. * Tezlik.
  • sevs : Arpaya, buğdaya ve ona benzer hububata bit düşmesi.
  • şevsa : Karın içinde olan yel.
  • şevşat : Tez yürüyüşlü dişi deve.
  • şevşeb : Karınca.
  • sevsen : Susam.
  • şevtab : El silecek bez. El bezi.
  • sevva : Seviyelendiren, düzelten. * Doğruya götüren.
  • sevvab : Elbise satan, elbiseci.
  • şevval : Arabi aylardan onuncusu. Ramazandan sonraya geldiği için ilk üç günü mübarek Ramazan bayramıdır.
  • sevvam : (Sâmme. C.) Akrep ve yılan gibi zehirli hayvanlar.
  • sevvib : Geri çekmek. * Men'etmek, engel olmak.
  • şevzak : şahin kuşu.
  • sevzak (sevzenik) : Çakır doğan kuşu.
  • şevzeb : Uzun, tavil.
  • şevzenik : Şahin kuşu.
  • sey' : Meme başında olan süt.
  • şey' : Miktar. * Uzaklık. * Arslan eniği. ◊ Nesne, şey. * İstemek, dilemek.
  • şey'an : Uzaktan gören. * İleriyi gören, her şeyin sonunu düşünen.
  • şey'en feşey'en : Yavaş yavaş, azar azar.
  • seyahat : Yolculuk, gezi.
  • seyahin : Basra ırmağının adı.
  • şeyatin : Şeytanlar. (Bak: Şeytan)
  • seyb : (C.: Süyub) Su akmak. * Bahşiş, hediye, atâ. * Medfun mal, gömülü mal.
  • şeyb : İhtiyarlık. Yaşlılık. * Saç, sakal ağarması.
  • şeyd : Binayı kireçle yapmak.
  • seyda : Efendi, hoca, şeyh, seyyid mânasına talebelerin hocalarına karşı söylediği bir hürmet lâfzıdır.
  • şeyda : f. Tutkun. Divane. * Çok sevgiden hâsıl olan hal.
  • şeydâi : f. Çok fazla sevgiden hâsıl olan divanelik, şaşkınlık.
  • seyehan : Gezi, seyahat. * Gölgenin güneşle birlikte dönmesi. ◊ (Vapur v.s.) batma.
  • seyelan : Akma. Cereyan. * Sel felâketi.
  • seyeran : (Bak: Seyran)
  • seyf : Kılıç.
  • seyfeddin : (Seyf-üd din) Dinin kılıcı, dinin askeri.
  • seyfî : (Seyfiye) Askerliğe ait, kılıçla alâkalı. * Kılıç şeklinde.
  • seyfullah : Allah'ın (C.C.) kılıcı, askeri. *Ashab-ı Kiram'dan Hz. Hâlid İbn-i Velid'e (R.A.) verilen ünvan.
  • seyh : Yere batmak. * Sefer. * Akarsu. * Dikilmiş aba. * Atâ etmek, hediye vermek. * Çizgili elbise. ◊ Helâk edici, mahveden. * Ayağın batması.
  • şeyh : Yaşlı adam. * Bir kabilenin ileri geleni. Kabile reisi. * Tarikatta müridlerin reisi. (Bak: Müteşeyyih, Tarikat)
  • şeyhan : '(şeyheyn) Esasen iki şeyh demek olup; bazı eserlerde, Buharî ve Müslim yerinde kullanılır. Her ikisinin Hadis Kitablarına birden Sahihan denir. * Hazret-i Ebubekir ile Hazret-i More…
  • seyhec : (Seyhuc) : Katı, şiddetli şedid.
  • seyhek : Katı yel. Şiddetli rüzgâr.
  • şeyhem : (C.: şeyâhim) Erkek kirpi.
  • şeyheyn : (Bak: şeyhan)
  • şeyhuhet : (Şihet-Şeyhuhiyet) İhtiyarlık, yaşlılık.
  • seyis : Atın tımarına, yemine vesairesine bakan adam, uşak.
  • seykane : İnce bellilik.
  • seyl : Sel. şiddetle gelen şey.
  • seylab : (Seylâbe) f. Taşkın su, sel.
  • şeylem : Sarhoşluk veren ve bazan buğdayların arasında çıkan siyah bir tohum.
  • seylhiz : f. Taşkın ve coşkun su.
  • şeym : Çok soğuk su. * Kılıç çıkarmak. * Kınına sokmak.
  • şeyn : Kusur, ayıp, noksan, kabahat. Yaramaz şey.
  • seyna' : Bir ağacın adı. * Ağaç, şecer.
  • seyr : Yürüyüş. * Eğlenme ve ibret için bakma. Gezip görme. * Görülecek şey ve yer. * Uzaktan bakıp karışmama. * Yolculuk.
  • seyr ü sefer : Gidiş geliş. Trafik.
  • seyr ü seyelân : Devamlı akıp gitme ve değişme.
  • seyr ü süluk : Tas: Takib edilecek usûl. Bir terbiye yoluna girip devam etme. Tarikata devam etme.
  • seyran : (Aslı: Seyeran) Gezme, gezinme. Bakıp görme. * Hareket etme. * Açılma, ferahlanma, teferrüc.
  • seyrangâh : f. Seyir yeri. Gezme ve eğlenme yeri.
  • seyruret : Yürümek, gezmek.
  • şeyt : Helâk olmak, mahvolmak. * Yanmak. * Kaynamak.
  • şeytan : İblis.
  • şeytanet : Şeytanlık. Aldatıcılık. Kurnazlık, hilekârlık.
  • şeytanî : Şeytanla alâkalı. Şeytana yaraşır.
  • şeytanî pişe : f. Şeytanın yolu. Şeytana ait meşguliyet.
  • seytel : Vahşi sığır.
  • seytere : Havâle olunmak.
  • seyyad : Avcı. (Bak: Sayyad)
  • şeyyad : (Şeyd. den) Riyâkâr. Yüze gülen. * Sıvacı.
  • seyyaf : (Seyf. den) Kılıçlı. * Kılıç yapan, kılıççı. * Cellât.
  • seyyah : (Siyâhat. tan) Seyahat eden, dolaşan, gezen. Turist, yolcu.
  • seyyahîn : (Seyyahûn) Seyyahlar. Gezip âlemi seyredenler. Turistler, dolaşanlar, gezenler.
  • seyyal(e) : Akıcı şey, su gibi sıvı olup akan. Çokça akan su. * Yer değiştiren her şey.
  • seyyalât : (Seyyale. C.) Akıcı olanlar, yerinde durmayıp gidenler, akanlar. Seyyal maddeler.
  • seyyar(e) : Bir yerde durmayıp yer değiştiren. * Gökte veyâ güneş etrâfında dolaşan yıldız. Gezegen. * Kervan, kafile. * Otomobil.
  • seyyarat : (Seyyare. C.) Seyyareler, gezegenler.
  • şeyyebet : (Şeyb. den) İhtiyarlattı (meâlinde fiildir.).Şeyyebetnî : Beni ihtiyarlattı, beni ihtiyar etti (mânâsında)
  • seyyi' : Kötü, fena.
  • seyyiat : (Seyyie. C.) Kötülük, günahlar, suçlar. Kötülüğe karşı çekilen sıkıntılar.
  • seyyib(e) : Kadın görmüş erkek, erkek görmüş kadın. Dul kadın.
  • seyyibât : (Seyyib. C.) Dul kalmış kadınlar.
  • seyyid : Efendi. * Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) soyundan olan, onun izinden giden. * Temiz ve fazilet sâhibi Müslüman zât. * Resül-i Ekrem (A.S.M.) herkesin imamı, büyüğü, önderi olduğundan More…
  • seyyide : Peygamber (A.S.M.) sülâlesinden gelen ve O'nun izinden giden temiz kadın, hanım.
  • seyyie : Kötülük, günah, suç. Yaramazlık, fenâlık.
  • şeyyir : (C.: Şiyâr) Semiz ve besili hayvan.
  • şeyzem : Katı ve uzun.
  • şeyzenuk : şahin kuşu.
  • şeyzuman : Kurt.
  • seza : f. Lâyık, münasip.
  • şeza : Kokulu şeylerin şiddetle kokması.
  • şeza' : Sinirin yarılması.
  • sezab : Sedef otu.
  • sezase : Kötü huylu ve yaramaz dirlikli olmak.
  • şezat : Budak kırmak. * At sineği. * Bir gemi cinsi. * Tuz. * Kuvvet ve şiddet bakiyyesi. * Ağaç ismi.
  • sezavar : f. Münâsib, uygun, lâyık, şâyân.
  • şezaze : Çok kurumak.
  • şezb : Ağaçtan budanan kuru odun. * Geçmek, intikal etmek. * Sınır. (Bu mânâya C.: Eşzâb)
  • şezebe : (C.: Şüzub ) Ağacın çeşitli budaklarından budanıp kesilmiş olan.
  • şezen : Nahiye, cânip, taraf. * Kaba ve sağlam yer.
  • şezerat : (Şezre. C.) İşlenmeden mâdenin içinden toplanılan altın parçaları. * Süs olarak kullanılan altın ve inci tâneleri.
  • şezf : Şiddet. * Darlık.
  • şezim : Sağlam, muhkem ve uzun.
  • şeziyye : (C.: Şezâyâ) Bir parça nesne.
  • şezr : Kızgınlık ve hiddetten dolayı gözucuyla bakmak.
  • şezr (şezir) : Altın mâdeninden toplanan altın ufağı. * İnci parçaları.
  • şezre : Bir kimseye yüz yüze bakmayıp şiddet ve öfke ile yandan bakış. Hasmâne bakış. Dargın bakışı gibi bakma. Göz değdirme. * İpi soluna bükme. * Tersine bükülmüş ip, urgan. * El değirmenini sola More…
  • şezz : Çuval kulpuna ağaç sokmak. (O ağaca 'şizâz' derler.)
  • sezze : Seyâ denilen gün. Keferenin ateş gecesi günü.
  • si : f. Otuz.
  • şi'b : (C.: Şiâb) Keçiyolu, dar yol, dağ yolu.
  • si'la' : (C.: Seâli) Helâk. * Cin sâhirleri.
  • şi'r : (Şiir) Anlama, idrak. * Edb: Edebiyatta kıymeti olan, nazımlı ve kafiyeli şair sözü. (Bak: Şiir)
  • şi'ra : Yaldırık adı verilen büyük, nurlu yıldız. ◊ Koz: İki yıldızın adı.
  • şi'ren : Şiir tarzında, şiir olarak.
  • şi'şa' : Uzun, yeynicek kimse. * Uzun boyunlu deve.
  • si'sia : Sığınacak yer, sığınak, melce'. * Her nesnenin aslı. * Horozun baldırında çıkan fazlalık parmak.
  • si'v : Saat.
  • si'va' : Saat.
  • si'venn : Deve kuşunun erkeği.
  • sia : Genişlik, bolluk. * Açlıklık. Zenginlik.
  • siab : (Sa'b. C.) Güçlükler, zorluklar. Zor ve çetin şeyler.
  • şiab : (Şi'b. C.) Dar yollar. Dağ yolları. Patikalar. * (Şube. C.) Şubeler. (Bak: Şuâb)
  • şiar : İz, belirti, işaret, nişan, ayırt edici iyi âdet. * Üstünlük veren işaret. * İnsanın gömleği. * Ölüm. * (Şa'r. C.) Kıllar.
  • şiar-i râz : f. Sırların şiârı, sırrı gizleyen perde, işâret.
  • şiare : (C.: Şeâyir) Hac amelleri. * Hac nişanları. İbadet için alem kılınan her nesne.
  • siayet : Dedikodu, gıybet, koğuculuk.
  • sib : Suyun aktığı yer. ◊ f. Elma.
  • şib : Üzerine kar düşen dağ. * Su içerken devenin dudağından çıkan ses. ◊ f. İniş. Aşağı doğru eğiklik.
  • sib' : Susuzluk.
  • şib' : Tokluk.
  • siba' : Cima. * Kesret-i cima ile iftihar edişmek. * (Sebu. C.) Canavarlar, yırtıcı hayvanlar. ◊ Tulu etmek, doğmak. * Kalbin meyli. ◊ Esir etmek.
  • şiba' : (Şeb'ân. C.) Karnı doymuş olanlar, tok kimseler. ◊ Tokluk, doyma.
  • sibab : Sövme, küfretme, şetm.
  • şibab : Bıçak üstüne sürçmek. * At neşesi.
  • sibag : (C.: Esbiga) Boya. * Yaradılış.
  • sibah : Güzel şeyler. Güzel olanlar. şule. ◊ Tuzlu ve çorak yerler.
  • sibahat : Suda yüzmek.
  • sibak : (Sebk. den) Bir şeyin öncelik hali. Birisinden ileri geçmek. Bir şeyin geçmişi. * Bağ, bağlantı.
  • şibak : (Şebeke. C.) Kafesler, şebekeler, ağlar, tuzaklar.
  • sibak u siyak : Sözün gelişi. Sözün (öncesinin sonraya olan) uygunluğu.
  • sibar : Cerrahların yara yokladıkları mil.
  • sibb : Tülbent. Baş örtüsü.
  • sibd : (C.: Esbâd) Belâ, zahmet, meşakkat, dahiye.
  • şibdi' : (C.: Şebâdi) Akrep. * Dil, lisan. * Belâ. * Şiddet.
  • sibga : Boya, renk, levn. * Din, mezheb.
  • sibgatullah : Cenab-ı Hakk'ın dilediği tarz, manevî renk, biçim ve şekilde yaratması. İslâmî ahlâk ve karakteri halketmesi. * Allah'ın dini.
  • şibh : Benzer. Benzeyen şey.
  • sibhal : Şişman, büyük keler. * Deve. * Kırba. * Câriye.
  • sibhale : Azası iri ve uzun olan.
  • sibkan : Bitlis veya Van vilâyetleri civarında bir aşiret adıdır.
  • şibl : Aslan yavrusu.
  • sibr : (C.: Esbâr) Beyaz bulut. * Taraf, yön, cânip. * Çoğul, cemi.
  • şibr : Karış.
  • şibrak : Yırtmak. * Parçalamak.
  • sibt : (C.: Esbât) Kişinin oğlundan ve kızından olan evladı. * Torun. ◊ Palamutla dibağat olunmuş sığır derisi. ◊ (C.: Esbât) Torun.
  • sibteyn : İki torun.
  • sibtir : (C.: Sibetrât) Uzun, tavil. * Uzun boyunlu bir kuş.
  • sibyan : (Sabi. C.) Çocuklar, sabiler.
  • şica' : (Bak: Şücâ)
  • şicab : Divit kapağı. * Her nesnenin ağzına, yarığına ve gedik yerine koyup tıkadıkları nesne.
  • sical : Münavebe. Arab ata sözlerinde: 'Harp sicaldir' denir. Yani: Bazan galibiyet ve bazan mağlubiyet ile devam eder. * (Secl. C.) Büyük ve içleri dolu su kovaları.
  • şicar : Kapı ardına koyup sürgü olarak kullanılan ağaç. * Kiremit tahtası altına konulup çakılan ağaç. * Kapı ağacı. * Deve alâmetlerinden bir alâmet.
  • siccil : Kumlu çamurun taşlaşmış hâli. Kumlu çamurdan terekküb ve tahaccür etmiş taş. * Ateşte pişerek taş gibi olmuş tuğla.
  • siccin : Sert, şiddetli olan şey. * Dâim olan. * Fâsık ve fâcirlerin amel defterlerinin konulduğu yer. * Cehennemde bir vâdi'nin adı. Fâcirlerin ruhunun gittiği yer.
  • sicil : Resmi vesikaların kaydedildiği kütük denen büyük defter. * Memurların durumu hakkında tutulan dosya.
  • sicistan : Bir cins darı.
  • sicl : Turp.
  • siclat : Bir güzel kokulu çiçek.
  • sicm (sicâm) : Seyelân etmek, akmak.
  • sicn : (C.: Sücun) Hapis, zindan.
  • şid : f. Nur, ziya, aydınlık. * Güneş. ◊ Kireç. Sıva.
  • sid(e) : (C.: Sidân) Kurt, * Yaşlı keçi. * Arslan.
  • sida' : Sahrâ, çöl. * Yazı.
  • sidad : Şişe tıpası. Yarık kapatacak şey.
  • şidad : (Şedid. C.) Sertler. Şiddetliler.
  • sidak : Kadın eşe verilen nikâh parası. Nikâh akçesi.
  • sidar : Küçük gömlek. * Başa örttükleri bez, baş örtüsü. * Devenin göğsünde olan nişan ve alâmet.
  • sidder : Bir oyun adı.
  • şiddet : Sertlik, katılık. * Ziyadelik. * Sıkılık. * Tecvidde: Harf sükun ile ve nefesin hepsi habs olarak sakin bir halde okunduğu zaman savtın asla akmamasına denir. Şiddet iki kısma More…
  • siddîk : Çok samimi, dâimâ doğruluk üzere ve Allah'a ve Peygamberine çok sâdık olan erkek. Sözü ile işi bir olan.
  • siddîka : Doğruluk ve samimiyette çok sâdık olan kadın. * Allah yolunda çok sâdık olan Hazret-i Aişe (R.A.) vâlidemiz ve Hazret-i Meryemin vasıf ve isimlerdir.
  • siddîkîn : Sıddık olanlar, Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar. Hazret-i Ebubekir (R.A.) gibi olanlar ve Onun izini takib edenler. Allah yolunun sadakatte en ileri olanları.
  • şided : (Şiddet. C.) Şiddetler.
  • sidk : Doğru söz. Hakikata muvâfık olan. Bir şeyin her hususu tam ve kâmil olması. * Ahdinde sâbit olmak. * Peygamberlere mahsus en mühim beş hasletten birisi. * Kalb temizliği.
  • şidk : (C.: Eşdâk) Ağızın kulaktan tarafı. * Ağzın kenarı.
  • sidk u selâmet : Doğruluk ve selâmetlik için oluş.
  • sidn : Etli ve gövdeli şişman kimse.
  • sidr : Tenbel kimse. * Bir deniz adı. * (Sidre. C.) Arabistan kirazları.
  • sidre : Ağaca teşbih edilen, yedinci kat gökte bir makam ismi.
  • sidre ağaci : Arabistan kirazı denen bir ağaç.
  • şie : Alâmet, işaret, nişan.
  • sif : (C.: Esyâf) Deniz sahili. * Hurma lifi.
  • sif' : Toprak. * Buhmâ otunun dikeninin az olması.
  • şifa : Hastalıktan iyi olma, iyileşme. Hastalıktan kurtulma.
  • şifa-bahş : f. Şifa veren, iyilik veren, iyileştiren.
  • sifad : Hayvanların çiftleşmesi.
  • sifah : Zina.
  • şifah : (Şefe. C.) Dudaklar.
  • şifahane : f. Hastahane.
  • şifahen : Sözle, ağızdan. Konuşmak suretiyle.
  • şifahî : Ağızdan, şifahen, sözlü.
  • şifahiyât : Ağızdan söylenilen, şifahî olan, sözlü ifadeler.
  • şifakâr : f. Şifalı. Şifaya sebeb olan.
  • sifal : (Sifâle) f. Topraktan yapılmış (çanak, çömlek, testi gibi) şey. * Orak. * Fıstık, ceviz, bâdem kabuğu. ◊ Değirmen altına döşenen deri. * Değirmen süpürgesi.
  • şifanapezir : (Şifâ-nâpezir) f. Tedavi edilmez, şifa bulmaz, tedavi olmaz.
  • sifanet : Marangozluk.
  • şifapezir : f. İyileşebilir, şifa bulabilir, geçebilir.
  • sifar : Deveye burunduruk yapılan demir. * Sefer. Islâh, düzeltme. * Misafirlik.
  • sifare : Habercilik.
  • şifaresan : f. Şifaya erişen, hastalığı iyileşen.
  • şifasaz : f. şifa veren, iyi eden.
  • sifat : Bir kimse veya şeyin hal ve vasfı, keyfiyeti. * Suret, çehre, yüz. Nişan, alâmet. * Bir şeyin keyfiyetini izah için kullanılan kelime.
  • sifât : (Sıfat. C.) Sıfatlar, vasıflar.
  • sifat terkibi : Sıfat tamlaması. Meselâ: 'Kâmil insan' kelimeleri bir sıfat terkibidir. Burada Türkçe ifâdeye göre 'kâmil insan' terkibinden birinci kelime sıfat (belirten), ikinci More…
  • şifayab : f. Şifa bulma, iyileşme.
  • şife : (Bak: Şefe)
  • siff : Kuru deri.
  • şiff : Ziyade, çok, fazla. * Eksik, noksan. (Ezdattandır)
  • sifir : Hiç. Olmayan bir şeyin ismi. * Hiç bir sayı olmamak. * Müsbetle menfi ortası, eksi ile artının arası. * Fiz: Suyun donma derecesi.
  • sifle : Adi, alçak, zelil, terbiyesiz.
  • siflekâm : f. Adi kişilerin işine yarayan.
  • sifleperver : f. Alçak ve âdi kimseleri koruyan ve kullanan.
  • sifr : Yazılmış nesne, mektup.
  • şifre : Fr. Gizli ve işaretle yazı usulü. * Haberleşmede kullanılan belirli bazı işaretler. * Herkesin anlayamadığı, bazı kimselere mahsus anlaşma usulü.
  • sifrid : (C.: Safârid) Toygar adı verilen küçük kuş.
  • sifsil : Bir ot cinsi.
  • sifsir : (C.: Sefâsir-Sefâsire) Simsar. Bir şeyi alıp satan. * Zarif, zerâfetli. * Hizmetçi, hâdim. * Tabi, itaat eden, uyan.
  • şifte : f. Düşkün, tutkun, meftun.
  • şiftedil : f. Gönül vermiş, meftun, tutkun.
  • şiftegî : f. Kaçıklık, tutkunluk, meftuniyet.
  • siftit (siftât) : Kavi, kuvvetli, iri yarı, cesim kimse.
  • siga : Gr: Fiilin tasrifinden (çekiminden) meydana gelen çeşitli şekillerden her biri. Kip.
  • sigal : f. Düşünce, fikir. * Kuruntu, endişe.
  • sigaliş : f. Düşünüş, kuruş.
  • sigar : Çocukluk hali. Küçüklük. Zelli oluş. ◊ (Bak: Sıgar) ◊ Küçükler.
  • sigar ü kibar : Küçükler ve büyükler.
  • sigreb : Küçük dişler.
  • sih : f. Demir şiş. * Kebap şişi.
  • şih(a) : Yavşan denilen ot.
  • sihab : Miskten ve karanfilden yapılan gerdanlık.
  • şihab : Parlak yıldız. * Kıvılcım. * Yıldızdan fırladığı zannedilen ve dünyanın atmosferinde bir an görünüp kaybolan gök taşı.
  • sihae : (C.: Sihâ-Eshiye) Nâme bağı.
  • sihaf : (Sahfe. C.) Geniş düz kaplar.
  • siham : (Sehm. C.) Oklar. * Sehimler, hisseler.
  • sihan : Kalınlık. * İçi boş zarf. * Soba borusu gibi bir şeyin kalınlığı. * Sımsıkı madde.
  • şihat : (Bak: Şeyhuhet)
  • şihban : (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
  • şihdare : Fahiş ve israfçı ve dedikoducu kimse. * Kısa boylu ve şişman kimse.
  • şihe : f. At kişnemesi.
  • sihhat : Sağlamlık. Doğruluk. Sağlık. * Edb: Sözün yanlış ve eksik olmamasıdır.
  • sihhî : Sıhhata, sağlamlığa, doğruluğa dâir ve müteallik.
  • sihhiye : Sağlık ve hekimlik işleriyle uğraşan dâire. * Sağlık işleri.
  • sihir-âmiz : f. Sihir gibi tesir eden, büyüleyici.
  • sihirbâz : Büyü yapan, büyücü. Sâhir, neffase.
  • sihle : (C.: Sehil) Yoğun, büyük nesne. ◊ İri taneli kum.
  • sihna' : (Sıhnat) Balık yahnisi.
  • şihne : Adâvet, düşmanlık. * Davar bağladıkları yer. ◊ Emniyet memuru. İnzibat memuru.
  • sihr : (Sihir) Büyü, gözbağıcılık, büyücülük, hilekârlık. * Aldatmak. * Haktan uzaklaşmak. Bâtıl şeyi hak diye göstermek. * Lâtif ve dakik olan şey. Büyü kadar te'siri olan şey. * Şiir ve More…
  • sihre : Kaynana, kayınvâlide.
  • sihrî : Evlenmelerden meydana gelen akrabalık.
  • sihriyet : Evlenmek suretiyle meydana gelen akrabalık.
  • sihriz : Kızıl hurma.
  • sihtit : Katı, şiddetli, şedid. * Çok yükselen toz. * Katıksız kavut denilen kavrulmuş un.
  • sihve : (C.: Sahevât) Dağ üstünde yapılan burc.
  • şiî : Şia fırkasından olan.
  • şiir : Güzel tertibli manzume. Tahayyül ve tasavvurları ve bâzı hakikatları hoşa gidecek şekilde ifâde eden ölçülü söz. * Man: Muhayyelâttan terekküb eden kıyas.
  • sik'al : Suda ıslanmış kuru hurma.
  • sika : (C.: Sikat) (Vüsuk. dan) İnanç, güven, itimad, emniyet. * Güvenilir ve inanılır kimse. ◊ (C.: Sıyak) Yel, rüzgar, riyh. * Ses.
  • şika : (Şekve. C.) Şikâyetler, sızıltılar.
  • sika' : Kadınların, kirlenmemesi için başörtülerinin üstüne örttükleri ikinci örtü. ◊ Devenin burnuna bağladıkları nesne. * Kadınların örtündükleri peçe. ◊ Sakaların içine su More…
  • sikab : Su çeken. Su çekici.
  • şikab : İki dağ arası. * İki kaya arası.
  • sikaf : Rende. * Süngü ağacını düzeltecek ağaç.
  • şikâf : f. (Şikâften: 'Yarmak' mastarından) Yarık, yırtık, çatlak. * Kelime sonuna gelerek 'yırtıcı, yırtan' mânâsına kullanılır. Meselâ: Ciğer-şikâf $ : Ciğer parçalayan.
  • şikak : Ayak yarığı. * Ot. * Muhalefet etmek, karşı gelmek. ◊ Nifak, ikilik, ittifaksızlık.
  • sikal : Ağır olan, ağır şeyler. (Bak: Sekal)
  • şikal : Devenin palanını bağlıyan ip. * Devenin ayağının bağlandığı ip, köstek. * El ve ayak zinciri. * Üç ayağı beyaz olan at.
  • sikaliş : (Bak: Sigâliş)
  • şikar : f. Av, avlanan hayvan. Avlama. * Düşmandan ele geçirilen mal. Ganimet. ◊ Mc: Değerli, kıymetli.
  • şikaristan : f. Av yeri, avı çok olan yer.
  • sikat : (Sika. C.) İnanılır kimseler. İtimad edilen, kendilerine güvenilen kimseler.
  • şikayat : (Şikâyet. C.) Şikâyetler.
  • sikaye : Su içilen kap. Maşraba. * İçme suyunun toplanması için yapılan yer.
  • sikayet : Birine içecek su verme.
  • şikayet : Sızlanma, sızıltı. * Haksız olan, haksız iş yapan bir kimseyi üst makama bildirmek.
  • şikb : (C.: Şekâbe-Şikâb-Şükub) Mağara ve kaya yarığı. * Çukur yer.
  • sikbac : Ekşi aş.
  • sikec : Başı kızıl olan zehirli bir yılan.
  • sikek : (Sikke. C.) Sikkeler.
  • şikem : f. Karın.
  • şikembe : f. İşkembe.
  • şikembende : f. Midesine düşkün. Çok yiyen.
  • şikemderd : Karın ağrısı.
  • şikemperver : f. Yemek tiryakisi, boğazına düşkün.
  • şiken : f. (Şikesten mastarından) Kıvrım, büküm. * Koparan, parçalayan mânâsında birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Haysiyet-şiken $ : f. Haysiyet kıran.
  • şikenc : f. Kıvrım, büklüm.
  • şikence : f. İşkence. Azap. Eziyet.
  • şikened : Kırıyor, kesiyor.
  • şikest : f. Kırma, kırılma. * Kıran. * Yenilme, mağlubiyet.
  • şikeste : f. Kırılış, yeniliş, mağlub olmuş. Kırık. Tâlik yazının bir çeşidi.
  • şikestebâl : f. Kanadı kırık, kırık kanatlı. * Mc: Kederli, üzgün.
  • şikestedil : f. Gönlü kırık, mahzun, kederli, hüzünlü.
  • şikestegî : f. Kırıklık.
  • şikestepâ : f. Ayağı kırık.
  • şikestezebân : f. Peltek.
  • şikiba : (Şikibende) Sabırlı.
  • şikk : (Şikk) İslâmiyetin zuhurundan biraz önce yaşamış iki kâhinin adıdır. Bunlardan eskisi Arablarda ilk kâhindir. Acaib bir mahluk olup, alnının ortasında yalnız bir gözü (veya alnını ikiye More…
  • şikk-i muhalif : Aksi taraf. Bir fikrin başka zıt ciheti, karşı tarafı.
  • şikkayn : Bir işin iki ciheti. Bir şeyin iki şıkkı.
  • sikke : Damga. Nereye ve kime ait olduğunun bilinmesi için konulan işaret, mühür. Umumi damga. * Dirhem. * Para üstüne vurulan damga. * Düz, doğru yol. * Mevlevilerin keçe külâhlarının ismi. * More…
  • şikke : (C.: Şikek) Balta cinsinden olan silâhların sapı. * Girecek deliğe sıkışıp tutmak için sokulan çivi.
  • sikkehane : f. Para basılan yer.
  • sikkezen : f. Madeni para basan.
  • sikkif : Çok keskin sirke.
  • sikkîn : Bıçak.
  • sikkîr : Devamlı sarhoş kimse.
  • şikl : Güçlük. * Naz.
  • siklet : Ağırlık. Mânevi sıkıntı.
  • şikn : Az, kalil.
  • sikr : Rüzgârın eserken dinmesi.
  • şiks : (C.: Aşkâs) Bir parça yer. * Her nesnenin bir miktarı.
  • siksak : Hamâkat, ahmaklık.
  • şikşaka : (C.: Şekâşık) Devenin ağzında olan dağarcığı. (Ağzından çıkarıp kükretir.) * Zayıf, yaşlı kimse. * Uzun ince çubuk. * Ağzın çevresi.
  • sikt : Ana karnından ölü olarak düşen çocuk. * Çakmaktan düşen ateş.
  • şikve (şekâve) : Bedbahtlık. * Yaramazlık.
  • siky : Yer sulamak. Sulu ekin.
  • şikz : (C.: Şekazân) Keler eniği.
  • şikza' : Çok acıkmış tavşancıl.
  • sil' : (c.: Eslâ) Dağ yarığı.
  • sil'a : Bedende olan ur. * Ticaret malı. * Sülük.
  • sila : Kavuşmak, ulaşmak, vuslat. * Âşıkın mâşukuna kavuşması. * Doğduğu yeri, hısım akrabayı gidip görme. * Bahşiş, hediye. * Gr: Cümlenin içinde ism-i mensub bulunmasıyla, dahil olduğu cümlenin More…
  • sila' : Kebap. * Isınmak için yakılan ateş. ◊ Arınmış, temizlenmiş nesne.
  • silab : (C.: Sülüb) Kara mâtem donu.
  • silah : Musâlaha mânâsına mastar.
  • silahdar : Tar: Sarayın ileri gelen erkânından birinin ünvanıdır. 'Silahdar-ı şehriyarî' de denilirse de mâruf olan 'Silahdar Ağa'dır.
  • silahendaz : Silah atan. * Tüfekli piyade neferi, harp gemilerinde gemicilik ile mükellef olmayıp silah taşıyan bahriye askerleri.
  • silahhane : f. Askerî depo. Silahların saklandığı yer.
  • silahşör : Silahları karıştırıcı, silahlarla oynayıp uğraşıcı. * Eski zamanda bir sınıf silahlı asker, hususiyle muhtelif silahları kullanmakta fevkalâde meleke ve maharet ile mümtaz olup, maiyyette More…
  • silak : Diş dibinde olan kabarcıklar. * Belâgatla okuyan hatip.
  • şilak : Cima etmek. * Vurmak. * Kulağı uzunlamasına yarmak.
  • silal : (Selle. C.) Sepetler, seleler. ◊ Yaş ot.
  • silam : Hamd, şükür. * Taş. * Su.
  • silame : (C.: Sılâmât) Bölük, cemaat, topluluk, fırka.
  • silan : Sapına girmiş olan kılıç ve bıçak ucu.
  • silat : (Sıla. C.) Sılalar. * Bahşişler, armağanlar, hediyeler.
  • silb (selebe) : (C.: Silebe) Dişleri kütelmiş ve kuyruğu dökülmüş yaşlı deve.
  • sile : Bir şâire, yazdığı medhiye karşılığı olarak verilen para.
  • silfed : Ahmak kimse. * Kurt.
  • silhem : Bir kimsenin cisminde değişiklik olması.
  • sili : f. Tokat. Şamar.
  • silif : Bacanak.
  • silizen : f. Tokat vuran, şamar atan, döven.
  • silk : Dizi, sıra. * Yol, tarik. * İplik, hayt.
  • silk(a) : Çöğenler adı verilen havuç. * Pancar. * Kurt, zi'b. * Şerli, ahlâksız kadın.
  • silka' : Arkası üstüne yatmak.
  • sill : Bir çıban. * Sırtmadan zayıflamak. Erime. * Verem. ◊ (C.: Aslâl) Bir nevi ot. * Bir nevi yılan.
  • sille : (C.: Sılât) Vuslat, kavuşma. * Hediye, atâ. ◊ f. Tokat. Şamar.
  • silm : Barışmak, sulh, barışıklık. * İtaat. İslâm, müslim olmak.
  • silsil : Kapı halkası.
  • silsile : Birbirine bağlanan, bir sıra meydana getiren şey. Zincir. Zincir gibi birbirine ekli ve bitişik olan. * Soy, sop. * Sıradağ. * Seri. Dizi. * Ard arda gelen şeylerin meydana getirdiği sıra. More…
  • silsile-name : f. Meşhur ve mühim kimselerin soyunu, silsilesini gösteren cetvel.
  • silv : Gamdan, tasadan ve aşktan hâli olmak.
  • şilv : Vücut azâlarından biri.
  • silyane : (C.: Salayan) Bakla.
  • sim : f. Gümüş. Gümüş para. * Gümüşten. Sırmadan.
  • sim ü zer : Gümüş ve altın.
  • sim-ten : f. Gümüş tenli.
  • sima : Yüz, çehre. Beniz. * Eser, alâmet.
  • sima' : Dinlemek, kulak vermek. İşitmek. * Çalgı dinlemek. * Herkesin işitmesi istenilen güzel zikir ve sözler. * Mevlevilerin ve sair dervişlerin 'ney' veya 'def' ile berâber More…
  • simad : Şişe tıpası. ◊ Az su.
  • simag : Ağızın bir tarafı.
  • simah : Kulak deliği, kulak. ◊ (Bak: Sımah)
  • simak : (Semek. C.) Balıklar. * Parlak yıldız. * İki parlak yıldızdan birisi. * Bir şeyi yükseltip kaldıracak âlet.
  • simal : Medet etmek. * Medetçi, yardımcı ve mutemed kişi.
  • şimal : Sol, sol taraf. Sağın ve cenubun zıddı. Kuzey.
  • şimalen : Soldan, sol taraftan, şimalden, kuzey taraftan.
  • şimalî : şimale ait, sola ve kuzeye ait.
  • simam : (Semm. C.) Zehirler. ◊ Tıpa. Şişe tıpası.
  • simame : Kan damarlarında tıkanıklık yapan kan pıhtısı.
  • siman : (Semin. C.) Semizler, besililer, yağlılar.
  • simar : (Semere. C.) Meyveler, yemişler. * Mc: Faydalar.
  • şimas : Davarın ürkek olması.
  • simat : (C.: Sümut) Sofra. Yemek masası. * Yemek. * Ziyâfet. ◊ Damga, iz. Nişan, alâmet.
  • simatoğraf : (Bak: Sinematoğraf)
  • simavî : Çehreye ait, yüz şekline dair. * Simavlı.
  • sime : (C.: Sumem) Bahâdır, kahraman kimse. * Berk, muhkem nesne. * Büyük erkek yılan. ◊ (C.: Simât) Damga, alâmet, nişan.
  • şime : (C.: Şiyem) Huy, tabiat.
  • simen : Semizlik, yağlılık, besililik. (Bak: Semen)
  • şimendifer : Fr. Demir yolu katarı, tren. * Demir yolu.
  • simendud : (Sim-endud) f. Gümüş kaplı. Gümüş yaldızlı.
  • simer (semer) : (C.: Esmâr) Kıssa, hikâye. * Akşamdan sonra olan.
  • simin : f. Gümüşten. * Gümüş gibi, gümüşe benzer.
  • simin-ten : f. Gümüş tenli. Gümüş gibi beyaz ve parlak vücutlu.
  • simk : Yüce olmak, yükselmek.
  • simlah : Kulak kiri.
  • simm : Belâ, âfet. * Arslan.
  • simme : Hâlis ve temiz.
  • simmî : (C.: Esmiyâ) Adaş, isimleri aynı olan kişilerin herbiri.
  • simn : (Simâne) : Semizlik, yağlılık, besililik, şişmanlık.
  • şimrac : (C.: Şemâric) Seyrek seyrek dikmek. * Yalan karışık söz.
  • şimrah : (C.: Şemârih) Hurma veya üzüm salkımı. * Dağ tepesi.
  • şimşad : f. Şimşir ağacı.
  • simsam(e) : Keskin kılıç. * Kılıcın keskin olması.
  • simsar : (C.: Semâsire) Komisyoncu, tellâl, aracı.
  • simsim : (C.: Semâsım) Şişman ve etli adam. ◊ Susam.
  • şimşir : (Bak: Şemşir)
  • simt : (C.: Sümut) Boncuk veya inci dizilmiş iplik. ◊ (C.: Sümut) Dizi. Dizilmiş şey.
  • simurga : Kanatlı ve çok büyük hayvan olup eski devirlerde yaşadığı rivâyet edilir. (Bak: Anka)
  • simya : (Fr: Alşimi) Kim: Adi madenleri altın madenine çevirmek gayesini güden bir çalışma. Bu çalışma bir takım maddelerin bulunmasına sebep olduğu için kimya ilminin ilerlemesine hizmeti More…
  • simyan : (Simân) (Süryanice) Hak.
  • sîn : Çin. * Kirli olan ve kokan deve yünü.
  • şin : Kur'an alfabesinin onüçüncü harfi olup, ebcedî değeri 300'dür. ◊ Çok nikâhlı kimse. * Huruf-u mu'cemeden bir harf. ◊ (Bak: Şeyn)
  • sina : Musâ Peygamberin (A.S.) Allah (C.C.) kelâmına nâil olduğu, Süveyş ile Akabe Körfezi arasındaki bir yer ve bir dağ ismi. Cebel-i Musa veya Tur-u Sinâ da denir. * İbn-i Sinâ'nın ceddinin More…
  • sina' : Deve ayağına bağladıkları ip.
  • sinaat : (C.: Sanâyi') San'at, mahâret, ustalık.
  • sinab : Hardal. * Hardal ve kuru üzümden yapılan bir cins kuru boya.
  • sinad : Muhkem, dayanıklı, kuvvetli dişi deve. * Yüce. * Yüce yer, yüksek yer.
  • şinah : f. Suda yüzme.
  • sinaî : (Sınâiyye) San'atla ve sanayi ile alâkalı. * İnsan yapısı.
  • sinaiyyat : (Sınâi. C.) Sanatla ilgili olan şeyler. * İnsan yapısı şeyler.
  • şinak : (C.: Eşnâk) Sivri başlı kimse. * Kırba bağladıkları ip. * Başı büyük olan at. * Kuş tuzağı.
  • sinan : (C.: Esinne) Mızrak, süngü.
  • sinar : Çınar.
  • şinar : Ayıp. * Hayâ, utanma, âr. ◊ f. Suda yüzme.
  • sinare : Demir iğ. * İğ başı. * Yay kabzası. * Kulak.
  • şinas : f. Tanıyan, bilen, anlayan. Tarih-şinas $ : f. Tarihten anlayan, tarih bilen. ◊ Uzun, tavil.
  • şinaver : f. Suda yüzen. Yüzgeç.
  • sinaye : Yünden ve kıldan yapılan ip.
  • sindan : Örs.
  • sindiban : Pelit ağacı.
  • sindid : (C.: Sanâdid) Baş, başkan, reis, ileri gelen.
  • sine : Uyuklama, uykuya dalma başlangıcı. Uyku ile uyanıklık arası. (O anda insan, sesi duyduğu halde anlamaz.) ◊ An. Bir lahzacık. * İki ağızlı balta. ◊ f. Göğüs. Sadır. Kalb.
  • sine-bend : f. Göğüs bağı, sütyen.
  • sine-gâh : f. Göğüs.
  • sinematoğraf : Fr. Hareket yazmak demek olup kısaltılmış şekliyle sinema demektir.
  • sinepüryan : (Sinebiryan) Kalbi yanmış, sinebiryan olmuş, çok hasret çekmiş.
  • sinesaf : f. Sarılıp kucaklaşmış.
  • sinesuz : f. Yürek yakan.
  • sinet : Uyuklamak.
  • şinev : f. İşiten, dinleyen.
  • sinf : Söğüt yaprağı.
  • sinh : (C.: Esnâh-Sünuh) Diş çukuru, diş yuvası. ◊ (C.: Esnâh) Her nesnenin aslı ve kökü.
  • sini : f. Büyük tepsi, sini.
  • şinid : İşitme. Duyma.
  • şinide : f. İşitilmiş. Duyulmuş.
  • sinif : Kısım, bölüm, tabaka.
  • sinifî : Sınıfla alâkalı, kısıma ait.
  • şinik : On litre su alabilen teneke kutu kadar olan mahsul ölçüsü. Yarım gaz tenekesi. (Isparta havalisine mahsus hububat ölçüsü)
  • sinimmar : Ay, kamer. * Gece uyumayan erkek. * Harami. * Tar: Rum milletinden bir üstâdın adıdır. Numan bin Münzir için Hira'da bir köşk yapmıştı. Bunun bir eşini daha kimseye yapmasın diye Numan More…
  • sinin : (Sene. C.) Sünun. Seneler. * Sina Dağı.
  • sinn : Berd-i acûz günlerinden bir gün. * Seleye benzer bir nesnedir, içine ekmek koyarlar. * Deve sidiği. ◊ (C.: Esnân) Yaş. Yaşanmış olan zaman. * Diş. * Medine'de bir dağın More…
  • sinne : (C.: Sinen) Kalem başı. * Sapan demiri.
  • sinnen : Yaşça, yaş bakımından.
  • sinnevr : (C.: Senânir) Kedi.
  • sinsin : (C.: senâsin) İyeği kemiklerinin arka tarafının ucu.
  • sintah : Büyük karınlı kuvvetli deve.
  • sintel : Kısa boylu.
  • sinv : Dal, budak. Bir kökten çatallanan dallar. * İki kardeş. * Misil. Şebih, benzer. * Amca. * Oğul.
  • şinvay : Kulağın işitmesi.
  • sinvu ebî : Babamın kardeşi.
  • siny : (C.: Esnâ) Her nesnenin büklümü. * Dağın kısıkdar yeri. * Orta, vasat.
  • sinyal : Fr. Kararlaştırılmış bir haberi verme işareti. İşaret.
  • sipah : (C.: Sipâhan) Asker, leşker, nefer. * Ordu.
  • sipahdar : f. En büyük asker, serasker.
  • sipahi : Ask: Osmanlı askerlik teşkilâtında 'Timar' namiyle öşür ve rüsumunu aldıkları araziye mukabil, harp zamanlarında kendi hayvanları ve kanunen götürmeğe mecbur oldukları silâhlı More…
  • sipahsalar : f. Askerlerin en büyüğü. Serasker.
  • sipar : f. Veren, fedâ eden.
  • sipare : (Si-pâre) f. Kur'an-ı Kerimin herbir cüz'ü. * Küçük kitap, mecmua. * Otuz cüz.
  • sipariş : f. Ismarlamak, ısmarlayış.
  • sipas : f. Şükretme, dua etme.
  • sipas-dâr : f. Hamdeden, şükreden.
  • sipeh : f. Asker, leşker. * Ordu.
  • sipeh-büd : f. Başbuğ, başkomutan, başkumandan.
  • sipeh-keş : f. Başkumandan, başbuğ.
  • sipenc : f. Konaklama yeri, misafirhane, otel. * Dünya. * Misafir.
  • siper : f. Arkasına saklanılacak şey. Koruyan. * Mânia. Sığınak veya set arkası, duvar altı gibi kuytu yerler. * Okun, giderken kabzayı zedelememesi için sol elin üzerine konulan âlet. * Muharebede More…
  • sir : f. Tok, kanmış, doymuş. * Sarımsak. ◊ Yarık. Delik. * Balık yahnisi. ◊ (Bak: Sırr)
  • şir : f. Aslan. * Süt.
  • şir'a : (Şeria-Meşrea) Lügat mânası, bir ırmak veya herhangi bir su menbaından su içmek veya almak için girilen yol demektir.
  • sir'et : Nefis. * Koyun. * Geyik. * Kadınlar.
  • sir-ab : f. Suya kanma. Suya tok olmak. * Sulu. * Körpe, tâze.
  • şira : Satın alma, satın alınma.
  • sira' : Hızla gitmek, acele etmek.
  • şira' : Yelken. Gemi yelkeni.
  • sirac : Işık. Lâmba. Fener. Mum. Kandil. * Şevk veren şey.
  • sirad : Gön, sahtiyan.
  • şirad (şürud) : Dağılmak. * Kaçmak.
  • siraf (saruf) : Hayvanın kızmakla erkeğini araması.
  • şirak : (C.: Şürük) Nalbant kayışı.
  • siram : Hurma ve yemiş toplayacak vakit. * Toplanmış hurma ve yemiş.
  • siran : (Sur. C.) Kaleler, kal'alar, hisarlar.
  • şiran : f. (Şir. C.) Aslanlar.
  • şirane : f. Aslanca, gazanferâne.
  • sirar : Devenin sütü çok olsun ve yavrusu emmesin diye emziğinin dibine bağladıkları ip. ◊ (C.: Esirre) Sürur, sevinç. * Sırayla konuşmak. * Ay sonu.
  • şirar : Ateş kıvılcımları. * Şerirler. Şerli kimseler.
  • sirat : Etrafı hudutlu ve işlek cadde. Geniş yol.
  • şirat : Neşter.
  • siravari : f. Sıralı halde, sıra gibi.
  • sirayet : Yayılmak, bulaşmak, geçmek.
  • şiraz : Süzülmüş yoğurt.
  • şiraze : f. Kitap ciltlerinin iki ucuna konulan ve yaprakları muntazam tutan, ibrişimden örülmüş ince şerit. * Pehlivan kispetinin paçası. * Mc: Düzen, nizam, esas.
  • şiraze-bend : f. Şiraze bağlayan. * Düzenleyen, tanzim eden, düzen veren.
  • sirb : (C.: Esrâb) Çekirge ve balık yumurtası. * Sığır sürüsü.
  • şirb : (Şürb) İçme veya içirme nöbeti. İçmek.
  • sirbal : (C.: Serâbil) Gömlek, kamis.
  • şirceng : f. Arslan gibi savaşan.
  • sircin : Kurumuş davar tersi.
  • sirdab : (C.: Seradib) Yer altında su soğutacak yer.
  • şirdah : Büyük ayaklı.
  • sirdaş : (Bak: Sırrdaş)
  • şirdil : (C.: Şirdilân) f. Aslan yürekli. Cesaretli. Cesur.
  • sire : (C.: Sıyer) Koyun ağılı.
  • şire : f. Süt. * Şıra.
  • şirec : Şırılgan yağı. * Üzüm suyu. Şira.
  • siret : Bir kimsenin içi, hâli, hareketi, ahlâkı. * İnsanın tutmuş olduğu mânevi yol.
  • sirf(e) : Sadece, yalnızca. * Sâfi ve hâlis şey. Karışık olmayan.
  • sirhak : Çağırmak.
  • sirhan : (C.: Serâhin) Vahşi hayvanlardan olan kurt.
  • şirhar : 'f. Tar: Acemiliğe alınmayan veya sayısı beşten az olan esirlerden bir kısmı. Pencik kanuni hükümlerine göre esirler: Şirhâr, beççe, gulamçe, gulâm, sakallı ve pir olmak üzere sınıflara More…
  • şirin : f. Tatlı. Sevimli. Cana yakın.
  • şirin-cemal : f. Sevimli yüzlü.
  • şirin-edâ : f. Lâtif ve şirin edâlı.
  • şirinî : f. Tatlılık, cana yakınlık, sevimlilik.
  • şirinkâm : f. Tadı damağında kalmış.
  • şirinkâr : f. Hoş ve tatlı muamele eden.
  • şirinzeban : f. Tatlı dilli.
  • sirişk : f. Göz yaşı. * Ateş şeraresi.
  • sirişt : f. Yaradılış, hilkat, huy, tabiat.
  • sirişte : f. Yoğrulmuş, karıştırılmış.
  • şirk : En büyük günah olan Allah'a (C.C.) ortak kabul etmek. Allah'tan (C.C.) ümidini keserek başkasından meded beklemek.
  • şirk-âlud : f. Şirk karışık, sapıtmış. Şirk bulaşmış. Cenâb-ı Hak'tan gaflet edip başkasından meded bekler surette.
  • sirkat : (Serkat) Çalma. Hırsızlık.
  • sirkatibi : Eskiden hükümdarların yanlarında bulundurdukları hususi kâtib.
  • sirke-furuş : f. Sirkeci, sirke satan kimse. * Mc: Ekşimiş yüzlü kişi.
  • şirket : Ortaklık, iş ortaklığı. * Huk: İki veya daha fazla şahsın emek ve malları ile müştereken, iktisadî bir gayeye erişmek için bir akidle birleşmeleri. (Bak: Cem'iyyet)
  • sirkin : Kuru davar tersi.
  • sirm : (C.: Esrâm-Esârım) Ağaçtan yemiş düşürmek. * Ekin biçmek. * Cem'olmuş beytler.
  • sirme : (C.: Sırm) Bulut parçası. * Deve ve koyun sürüsü.
  • şirmerd : f. Arslan yürekli, cesur.
  • sirp : Yugoslavya'da yaşayan bir kavim adı. Veya o kavimden birisi.
  • şirpençe : (Şir-pençe) f. (Aslan pençesi) Vücutta ve daha ziyade sırtta çıkan çok tehlikeli bir çıban.
  • sirr : Gizli hakikat. Gizli iş. Herkese söylenmeyen şey. ◊ (C.: Esrar-Esirre) El ayasında ve alında olan hatlar. * Gizli nesne. * Cima etmek. * Zikir. * Hâlis. * En iyi, en faziletli. More…
  • sirran : Gizli olarak, gizlice.
  • sirrdaş : Birbirinin sırrını bilen. * Sır saklıyan.
  • sirre : Soğuk rüzgâr. Şiddetli soğuk. * Şiddetli sayha, çığlık.
  • şirret : Terbiyesizlik, hayasızlık, edebsizlik. * Geçimsiz, huysuz ve kavgacı.
  • sirrî : (Sırriyye) Sır ile, gizlilik ile ilgili.
  • şirrib : Şaraba karşı hırsı olan.
  • şirrir : (C.: Eşrâr-Eşirrâ) Çok şer işleyen, pek çok şerir.
  • sirsir : Çekirgeye benzer bir hayvan.
  • sirval : (c.: Serâvil) şalvar.
  • şirvaz : Yoğun, kalın ve büyük.
  • sirve : (C.: Sirâ) Küçük ok. * Çekirge yumurtası.
  • şiryan : (Şeryân) Kırmızı kan damarı. Atar damar.
  • şirzime : Küçük, ehemmiyetsiz cemaat. Bir miktar insan grubu.
  • şis (şisâ') : Çekirdeği katılaşmış olmayan hurma. (Hurma aşılanmasa çekirdeği katılaşmaz.)
  • şis' : (C.: Şüsu') Nâline tasma vurmak. * Nâlin tasması.
  • sisa : (C.: Sıyas-Sıyasâ) Köşk. * Kale. * Sığınacak yer. * Çulha mekiği. * Horoz mahmuzu. * Sığır boynuzu.
  • sisa' : (C.: Seyâsi) Davar arkası. * Omuz başı.
  • şisb : (C.: şesâyib) şiddet. * Nasip.
  • şişe : Camdan yapılmış ağzı dar uzunca kap. Lâmbaya geçirilen camdan küçük baca. * Çeşitli maksatlarla çakılan çıta.
  • şişehane : Şişe yapılan yer.
  • şişhane : (Aslı: Şeşhane) Eskiden kullanılan namlusu altı yivli tüfek. * İstanbul'da bir semt adı.
  • şisi' : Büyük ve çok mal. * Dar yer. Bir yerin uç tarafı. * Nalın kayışı. * Bir malı dikkatle bekleyip koruyan.
  • sismoğraf : Fr: Zelzelenin yerini, saatini, yön ve hızını kaydeden âlet.
  • sistem : Fr. Bir bütün meydana getirecek şekilde, karşılıklı olarak birbirine bağlı unsurların hepsi. * İlimde bir bütün meydana getirecek esasların hepsi. * Bir nizâm dâiresinde çalışan takım. * More…
  • sît : Çatırtı, patırtı, gürültü. * Ün, şöhret, nam.
  • şit : Hz. Âdem'in (A.S.) oğullarından ve ondan sonra peygamber olan zât olup kendisine 50 sayfalık kitab nâzil olmuştur. Kâbe-i Mükerreme'yi ilk önce taştan bina eden zât olduğu Kısas-ı More…
  • şita : Kış. Senenin soğuk mevsimi.
  • sita' : Deve boynunda uzunluğuna olan alâmet. * Ev direği.
  • şitab : f. (Şitâften: Koşmak fiilinin kökü) Seğirtmek, koşmak. Çabukluk, acele etmek.
  • sitad : f. Alma, alış.
  • şitaî : (Şitâiye) Kışa ait. Kışlık. Kışa dair.
  • sitam : Kılıcın ağızı.
  • sitan : (-istan) f. Mekân adı yapmağa yarayan ek. Meselâ: Gül-sitan $ : (Gül-istan) Gül bahçesi, güllük. ◊ f. Alan, alıcı. Can-sitan $ : Can alan.
  • sitare : (Setr. den) (C.: Setâir) Örtünülecek, perdelenecek şey. ◊ f. Yıldız, kevkeb.
  • sitat : Husumet, düşmanlık.
  • sitayiş : f. Övme, medhetme. Medih.
  • sitayiş-kâr : f. Medheden, öven.
  • sitebr : f. Kalın, kaba, yoğun.
  • sitem : f. Haksızlık, zulüm. * Nâzikâne çıkışma. * Eziyet, cefa.
  • sitem-âmiz : f. Hâin. İnsafsız, haksız.
  • sitem-kâr : (C.: Sitemkârân) f. Haksızlık ve zulüm yapan. Zâlim.
  • sitem-keş : f. Zulme ve haksızlığa uğrayan. Zulüm çeken. Mazlum.
  • sitem-reside : f. Siteme uğramış, zulme uğramış. Zulüm çekmiş.
  • şitevî : (Şiteviyye) Kışa ait. Kış mevsimiyle ilgili. * Kış sebzesi, kışlık sebze.
  • sitiz : (Sitize) f. Kavga, cidal, çekişme.
  • sitize-cu : f. Kavgacı.
  • sitize-kâr : f. Kavgacı.
  • sitr : (C.: Estâr) Örtü. * Perde.
  • şitre : Yarım, nısf.
  • sitt : Hanım. (Aslı seyyidet iken muharref ve âmi arapçada sitt ve sitte olarak kullanılır.)
  • sitte : Altı. (6) Altılık.
  • sittîn : (Sittûn) Altmış. 60
  • sîv : f. Elma.
  • siva : Başka, gayrı, diğer. Kasd. (Bak: Mâsiva)
  • şiva' : Kebap.
  • sivad : Gizli söz, sır.
  • sivak : (C.: Süvük) Misvak. * Dişini yıkamak.
  • şival : Az şey.
  • sivar : (C.: Sirân-Asvire) Sığır sürüsü. * Misk kabı. ◊ (C.: Esvire - Esâvir-Suur) Bilezik.
  • şivar : Meşveret etmek, konuşmak, istişâre etmek, danışmak.
  • şivaz : Dumansız ateş. * Susamak. (Bak: Şuvaz)
  • sivcar : Tazı ve köpeğin boynuna halka geçirmek. Tasma takmak.
  • şive : Söyleyiş. Tarz. Ağız. Üslub. * Eda. Naz.
  • şivebâz : f. Cilveli, şive ve naz eden.
  • şivekâr : f. İşveli, şiveli, cilveli.
  • şiven : f. İnleme, sızlanma. * Mâtem, yas.
  • sivil : Fr. Asker olmayan. * Başı bozuk. * Mülkî. * Tebdil-i kıyafetle gezen polis. * Medeni.
  • siya' : Samanlı balçık.
  • şiya' : Zahir olmak, görünmek. * Çobanın kavalından çıkan ses. * Odun takıltısı.
  • siyab : (Sevb. C.) Elbiseler, giyecek şeyler.
  • siyabe : Kızlığın bozulması, bekâretin zâil olması.
  • siyac : Dikenli duvar.
  • siyadet : Seyyidlik. (Bak: Seyyid)
  • siyafet : Kılıççılık sanatı.
  • siyagat : Kuyumculuk.
  • siyah : (Sayha. C.) Bağırmalar, çığlıklar, haykırışlar, feryadlar. ◊ f. Kara, esved. * Zenci.
  • siyaha : Suyun akması. * Oruç tutmak.
  • siyahat : (Seyyehân - Siyâh - Süyuh) İbret, terehhüb ve ibadet için yer yüzünde gezip yürümek. (Dervişlerin seyahatı bundandır.)
  • siyahbaht : f. Tâlihsiz, kara bahtlı.
  • siyahçerde : f. Esmer, karayağız olan.
  • siyahfam : f. Siyah renkli.
  • siyahî : f. Siyahla alâkalı. * Zenci. * Siyahlık, karalık.
  • siyahkâr : (C.: Siyâhkârân) f. Günah işlemiş, suçlu.
  • siyahkede : f. Kapkara yer.
  • siyahlika : f. Kara yüzlü.
  • siyahpuş : f. Siyahlar giymiş. Karalar giymiş. * Mâtemli, yaslı.
  • siyahruz : f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız.
  • siyak : Söz gelişi, ifade tarzı. * Üslub, tarz, yol. * Sürmek, sevk. * Ruhun çıkması.
  • siyakat : Binek hayvanını arkasından sürme.
  • siyal : (Sıyâlet) Saldırma, hamle etme, üzerine atılma.
  • siyam : (Savm. C.) Oruçlar. (Bak: Oruç, Ramazan) ◊ Oruç. (Bak: Sıyam)
  • şiyam : Yerden kazılan toprak.
  • siyan : Elbise saklama yeri, sandık.
  • siyanet : Koruma veya korunma. Himaye veya muhafaza. ◊ Koruma, muhafaza, hıfz.
  • siyar : (C.: Sirân-Asvire) Misk kabı. * Sığır sürüsü.
  • siyas(i) : (Sıysa. C.) Kaleler, kal'alar. * Köşkler. * Sığınacak yerler.
  • siyaset : Memleket idare etme san'atı. Devlet idare tarzı. * Dünya ve âhirette necatlarına sebeb olacak bir yola, insanları irşad ile beşeriyetin salâhına çalışmak. * Diplomatlık. Politika. * More…
  • siyaseten : Siyaset bakımından, siyasî bakımdan.
  • siyasî : Siyaset icabı olan. * Siyaset adamı. * Politik.
  • siyasiyyun : Politikacılar, siyasetçiler. Devlet idaresine çalışanlar.
  • siyat : (Savt. C.) Kırbaçlar, kamçılar.
  • şiyat : Yanmış yün ve pamuk kokusu.
  • siydane : (C.: Saydân) Taş çömlek.
  • siye : Koyun yatağı.
  • şiyem : (Şime. C.) Huylar, tabiatlar.
  • siyer : (Siret. C.) Tarzlar, gidişler, yollar.
  • siyera' : İbrişimle karışık alaca bez.
  • siyk : (Sevk. den) Sevk olunan (meâlinde). ◊ Kesif toz ve fena ter kokusu.
  • siyonist : (Kudüs'ün eski adı olan Sion. dan) Filistin'de bağımsız bir Yahudi devleti kurmak isteyen. Yahudi fikrinin taraftarı. Bir şeyi Yahudilerin gaye ve menfaatına göre değerlendiren. More…
  • siysa : (C.: Sıyâs) Kale. Kal'a. * Sığınacak yer. * Köşk.
  • siyy : Arz-ı Arabdan bir yer. * Çöl, sahra. * Benzer, misil.
  • siyyan : (Siyy. C.) Birbirine denk ve eşit. Müsavi.
  • siyyanen : Birbirine denk ve eşit olarak. Müsavi bir tarzda.
  • siyye : Yay başı.
  • şiz : Abnus ağacı.
  • şizaf : Katılık, sertlik.
  • skolastik : Lât. Kurun-u vustâda (Orta çağlarda) Hristiyan âleminde, papazların dinî görüşüne ve onların baskısı altındaki dinî fikirlerine göre yapılan tedrisat usulü.
  • slogan : ing. Kısa ve te'sirli propaganda sözü.
  • sofi : Ehl-i tasavvuf. Riyazet ve nefisle mücahede ile hakikate ermeğe çalışan. Tarikata mensub, mânevi kemâlât için çalışan. * Yanıltıcı, safsatacı. (Bak: İşrakiyyun)
  • sohbet : Konuşma, sevdiği kimselerle yapılan toplantı. * Birlikte oturup tatlı tatlı hakikat üzerine konuşmak.
  • şöhre : Ünlü, şöhretli, meşhur.
  • şöhret : Ad yapma. Ün. Şân. * Hadis ilminde: Meşhur hadis mânasında kullanılır.
  • şöhretgir : f. şöhretli, ünlü. Meşhur.
  • şöhretşiâr : f. şöhretli. şöhret sahibi.
  • sokrat : Eski bir Yunan Feylesofu. (M.Ö. 470-400) Vahdaniyete ve ruhun bakiliğine inanmış ve bu fikrini yaymağa çalışmış. 'Dünyada yalnız bir şey öğrenebildim, o da hiç bir şey More…
  • solcu : (Bak: Ashab-ı Şimal)
  • sömestr : Fr. Okullarda bir ders yılının ayrıldığı iki dönemin herbiri.
  • sorguç : Başa takılan tuğ. * Bazı kuşların tepelerinde bulunan tüyden süs.
  • sosyal : Fr. İçtimaî. Cemiyete ait.
  • sosyalist : Fr. Sosyalizm taraftarı olan.
  • sosyalizm : Fr. İktisadî teşebbüsleri ve teşekkülleri devlete vermek isteyen görüş. İştirakiyecilik.
  • sosyoloğ : Fr. İçtimaî bilgilerle uğraşan, toplu insan yaşayışı ve onların idare işlerinde bilgi sahibi olmaya çalışan. İçtimaiyatçı.
  • spiker : ing. Konuşmacı. Radyo programlarını takdim eden, haber bültenlerini okuyan kişi.
  • spiritualizm : Fr. Fls: Ruh gibi maddî olmayan varlıkları kabul eden görüş ve düşünüş. Ruhiyatçılık.
  • staj : Fr. Mesleki bilgisini artırmak maksadıyla başka birinin nezareti altında yapılan çalışma.
  • stajyer : Fr. Staj yapan kimse.
  • strateji : yun. Askeri sevk ve idare ilmi, sevk-ul-ceyş.
  • stratosfer : Fr. Atmosferin ortalama 30 km. kalınlığındaki ikinci tabakası.
  • su' : Kötülük. * İyi olmayan. Kötü, fena.
  • sü'b : Akıl geri gelmek. * Gittikten sonra yine eski yerine dönmek, mekânına gelmek.
  • su'ban : (C.: Saâbin) Büyük yılan. Ejderha. * Koz: Semanın kuzey yarım küresinde bulunan Tinnîn Burcu'nun çevirdiği büyük kavisin ortasında ve küçük ayı dörtgeninin tam karşısında bulunan en More…
  • sü'ban : (Bak: Su'ban)
  • su'be : Yeşil başlı kertenkele.
  • şu'be : Bölük, bölüm. * Dal, budak. * İkinci derecedeki kollar. Kol.
  • su'bub : (C.: Seâbib) Saf su akan yer.
  • şu'bub : (Bak: şü'bub)
  • şü'bub : Birden yağan sağanaklı yağmur. * Hiddetli ve şiddetli olan. * Şiddetli güneş harareti.
  • su'l : (C.: Süul) Devede sonradan çıkan küçük meme. * Koyunda küçük meme. * Asıl dişin yanında çıkan fazlalık diş.
  • şu'le : Alev, ateş alevi. Alevlenmiş odun.
  • şu'lebâr : f. Işıklı.
  • şu'ledâr : f. Alevlenmiş, alevli. Işıklı.
  • şu'lefeşân : f. Işık saçan, parlatan.
  • şu'legir : f. Tutuşan, alevlenen, alev alan.
  • şu'lenümâ : f. Alev gösteren, alevli.
  • şu'lepâş : f. Işık saçan.
  • şu'leperver : f. Işıklandıran. Alevlendirici.
  • şu'lepuş : f. Alev içinde kalmış, alevle örtülü.
  • şu'leriz : f. Işıldayan, alev saçan.
  • su'luk : (C.: Saâlik) Fakir. * Dilenci. * Serseri.
  • sü'lul : Meme başı. * Vücutta meydana gelen siğil, sivilce.
  • şu'm : (Şum) f. Uğursuzluk. Meş'um olma. Uğursuz.
  • su'n : (C.: Seâne) Yarısı kesilmiş kırba.
  • su'r : (C.: Es'âr) Yiyecek, içecek artığı.
  • sü'r : Arslanın bir kimseye hamle etmesi, saldırması.
  • su'rur : Ağaç sakızı parçası.
  • su(y) : f. Cihet, yön, taraf. Semt. Yan.
  • şua : (C.: Şu') Sorgun ağacı.
  • şua' : Bir ışık kaynağından uzanan ışık telleri.
  • şuaat : Işıklar, parıltılar, nurlar.
  • şuab : (şu'be. C.) şubeler. Kollar, bir cisimden ayrılan çatallar. (Bak: Şiâb)
  • şuabat : (Şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, takımlar, bölükler. Dallar.
  • süac : Koyun avazı, koyun sesi.
  • suada' : Sıkıntıdan dolayı uzun uzadıya solumak. * Ev ortası.
  • suadî : Topalak otu.
  • sual : İsteme. İstek. * Soru. Sorulan şey. * Dilencilik. ◊ Öksürük.
  • süal : Bir kabile ismi. ◊ Öksürük.
  • şual : (şu'le. C.) Alevler, şu'leler. Ateş alevleri.
  • sualât : (Suâl. C.) Suâller, sorular. İstemeler, istekler.
  • süar : Ateşin harareti. * Çok acıkmak.
  • şuara : (Şâir. C.) Şâirler. * Kur'an-ı Kerim'in 26. suresinin ismidir. Mekkîdir.
  • sub' : (Bak: Sübu') ◊ Yedide bir.
  • süb' : Yedide bir.
  • suba (sabâ) : (C.: Esbâ) Gece ile gündüz eşit olduğunda gündoğusundan esen rüzgâr.
  • subabe : Kap içinde kalan su. * Bir nesnenin bakiyesi. Artık.
  • sübaî : Yedi harfli, yedili.
  • şuban : f. Çoban.
  • şüban : Çoban.
  • şübanî : Kırmızı yüzlü.
  • subare : Taş.
  • subaşi : Şimdiki zabıta ve daha ziyade belediye memurlarının gördükleri işleri gören ve kasabaların idaresi başında bulunan memurun ünvanı idi.
  • subat : (Bak: Sübât)
  • sübat : Dalgınlık. * Uzun dinlenme. * İstirahat zamanı. * Uzun uyku şeklinde olan baygınlık. Koma. * Dehir, zaman. ◊ (Sübe. C.) Cemaatler, bölükler.
  • sübata : Süprüntülük, virâne.
  • subbah : (Sâbih. C.) Yüzenler, yüzücüler (suda).
  • şübban : Gençler, delikanlılar.
  • sübbet : İnsanın oturak yeri.
  • sübbuh : Tesbih edilen (Allah. C.C.)
  • şübbut : Kalkan balığı.
  • sube : At sürüsü. * Yirmi ile kırk arasında olan keçi sürüsü. * Kabın içinde kalan su. Artık su.
  • sübe : On kişiden fazla olan erkek cemaatı. * Havuzun ortası.
  • şübeh : (şübhe C.) şübheler, şekler. şübhe edilenler.
  • subesu : f. Taraf taraf. Her tarafa. Her yanda.
  • subh : Sabah vakti. Sabah. Tan vakti. Şafak zamanı.
  • subha : Nur ve azamet. * Sabahla öğle arası, kuşluk vakti. (Bak: Sübha) ◊ Sabah uykusu.
  • sübha : Uyku, nevm. * Fâriğ olmak, vazgeçmek, çekilmek. İşi bitirmek. ◊ Çekilen tesbih, tesbih tânesi. * Duâ ve nâfile namaz.
  • sübhakeş : f. Tesbih çeken.
  • sübhan : Allah (C.C.)
  • sübhanallah : Cenab-ı Hakk'ın mahlukatı ve eserleri karşısında duyulan hayret ve taaccübü ifade etmek için söylenir.
  • sübhanî (sübhaniye) : Allah (C.C.) ile alâkalı. İlâhî. Allah'a mahsus, Onun eserlerine âit ve müteallik. Allah'ın Sübhan sıfatına âid.
  • subhdem : f. Sabah vakti.
  • şübhe : (C.: Şübeh - Şübühât) Tereddüd. Bir şeyin doğru olup olmadığına veya var olup olmadığına dair kat'i kanaat ve bilgi sahibi olmamak hâli.
  • subhgâh : f. Sabah vakti. Tan yeri.
  • subjektif : (Bak: Sübjektif)
  • sübjektif : Fr. Bilen akıl ile alâkalı. * Eşyanın hakikatına değil de ferdin düşünce ve duygularına dayanan. Şahsî görüşe göre olan. İndî, nefsî olan.
  • sübjektivizm : Fr. Fls: Akıldan başka realite kabul etmeyen, yanlış bir nazariye.
  • şübke : (C.: Şübük) Yakınlık. Akrabalık, hısımlık.
  • subr : Her cismin tek kenarı ve yoğunluğu. * Ufak taşlı yer.
  • subre : Birikinti, yığın.
  • şübrüm : Kısa boylu kimse.
  • sübrut : (C.: Sebâriyet) Az. * Otsuz ve susuz yer. * Fakir adam.
  • sübt : Hatmi gibi bir otun adı. ◊ Ayıp.
  • subu' : Dinini terk edip başka dine girmek.
  • sübüha : (C.: Sübühât) Nur. * Azamet, büyüklük.
  • subuhat : (Subha. C.) Secdeler ve cemal-i İlâhî nurları ve celal ve azamet-i İlâhiye. (Bak: Azamet, Cemal)
  • sübül : (Sebil. C.) Yollar, caddeler.
  • sübur : Helâk, helâket. Mahvolmak. * Men olmak, kovulup sürülmek.
  • sübut : Sâbit, berkarar ve pâyidar olup durmak. Oynak ve müteharrik olmamak. Kat'i olarak meydana çıkmak. Sâbit oluş. ◊ (Sebt. C.) Cumartesiler. Cumartesi günleri.
  • sübutî : Varlığı kat'iyyen isbat edilene ait. Müsbet, isbatlı olan. (Bak: İman-ı bil-âhiret)
  • şüca' : (Şec'a - Şica') Yiğit, cesur, bahadır. Şecaatli.
  • süccad : (Sâcid. C.) Secde edenler.
  • sücced : (Sâcid. C.) Secde edenler. Secde edip yere kapananlar.
  • şücea' : (Şeci'. C.) Yiğitler, cesurlar.
  • şüceyre : Çalı, ufak ağaç.
  • sücfe : Geceden bir saat.
  • sücle : Karnın geniş ve büyük olması. Şişmanlık.
  • şücne : Sıklığından birbirine girmiş ağaçların damarları.
  • sücre : (C.: Sücür) Yağmur suyundan biriken su. ◊ Derenin orta geniş yeri.
  • şücub : Ev içinde olan direk.
  • sücud : Secdeye varmak. Cenab-ı Hakk'ın huzurunda hiçliğini, aczini bilip teslimiyetle yere kapanıp duâ ve tesbih etmek. (Bak: Secde) * (Sâcid. C.) Secde ederek yere kapananlar, secde edenler. More…
  • sücuf : (Secf. C.) Perdeler, örtüler.
  • sücul : (Secl. C.) Büyük su kovaları.
  • sücun : (Sicn. C.) Hapishaneler, zindanlar, ceza evleri. * Mc: Dünyanın sıkıntıları.
  • şücun : Ağaç dalları. * Füruât, teferruat.
  • şücur : Muhtelif ve çeşitli olmak.
  • sücv : Gece sükuneti, gecenin sessizliği. * Zulmet istikrarı.
  • sud : (Sevda. C.) Rengi kara olan şeyler. * Sevdalar. ◊ f. Kâr, faide, kazanç.
  • şüd : 'f. Geçti, gitti; gidiş, gitme. Oldu, olma. Amed şüd $ : Geldi gitti.'
  • sud'a : Deve ve koyun bölüğü.
  • süda : Kendi kendine çobansız gezen hayvan. * Bir şeyi kendi kolayına bırakmak.
  • suda' : Baş ağrısı. * Rahatsız etme, sıkıntı verme, sıkma.
  • süda' : Bir otun adı. ◊ Geçmek.
  • suda-ger : f. Bezirgân, tüccar.
  • suda-gerî : f. Ticaret.
  • sudagî : Zülüfte olan nişan ve alâmet.
  • sudah : Horozun ötmesi.
  • sudam (sidâm) : Hayvanların başında olan bir hastalık.
  • südasî : Altılı. Altılık. Altı harfli.
  • sudd : Dağ.
  • südd : Dağ. * Bulut. * Mâni, engel.
  • suddad : (C.: Sadâyid) 'Sâm-ı ebras' denilen kertenkele. * Suya varacak yol.
  • südde : (C.: Süded) Kapı, eşik.
  • sude : f. Ezilmiş, dövülmüş. Sürmüş, sürülmüş.
  • süded : (Südde. C.) Kapılar, eşikler.
  • sudeka : (Sadik. C.) Doğru ve hakiki dostlar.
  • sudg : (C.: Esdâg) şakak. * şakaklardan sarkan saç.
  • südg : (C.: Esdâg) Göz ile kulak arası ve onun üzerine sarkan zülüf.
  • sudkan : (Sadîk. C.) Hakiki ve doğru dostlar. Sadîkler.
  • sudmend : f. Kazançlı, faydalı, kârlı.
  • sudre : Acem gömleği.
  • süds : (Südüs) Altı kısımda bir kısım.
  • sudud : Men'etmek, engel olmak.
  • şüdun : Kavi ve kuvvetli olmak. * Terbiyeden müstağni olmak.
  • sudur : Olma, meydana gelme. Sâdır olma. * (Sadr. C.) Göğüsler, sadırlar.
  • süeba' : Esnemek.
  • sueda : (Said. C.) Saidler. Allah'ın (C.C.) rızâsına erenler. Mes'ud olanlar.
  • süeda : (Bak: Suedâ)
  • suf : (C.: Evsâf) Yün dokuma. Yünden yapılmış dokuma. * Yün, yapağı, ibrişim.
  • süf'a : Kırmızılığa yakın olan siyahlık.
  • şüf'a : Bir malı müşteriye, mal olduğu fiata satmak. * Huk: Satılmakta olan bir yerde hissesi bulunan veya oraya bitişik komşu olanın satılan şeyi almakta birinci derecede hakkı olması.
  • süfae : (C.: Süfâ) Bir ot cinsi.
  • şüfafe : Kap dibinde kalan su.
  • süfal : Yavaş giden deve. Geç yürüyüşlü deve.
  • sufar : Yürekte sarı suların toplanması. ◊ f. Ok gezi. * İğne deliği.
  • sufariye : Sarı asma adı verilen bir kuş.
  • şüfea' : (Şefi'. C.) Şefaatçiler. Şefaat edenler, bir suçun bağışlanması için aracılık yapanlar.
  • sufef : (Sofa. C.) Sofalar.
  • süfeha : (Sefih. C.) Sefihler. İçkici, müsrif ve günahkâr kimseler.
  • süfela : (Sefil. C.) Sefiller.
  • süfera : (Sefir. C.) Sefirler, elçiler.
  • suffa : (Suffe) Sofa, avlu. * Set. Seki.
  • suffah : Enli uzun taş.
  • süffar : (Sâfir. C.) Yolcular.
  • sufi : (C.: Sufiyyun) Tasavvuf ehli. Sofu. Mutasavvıf.
  • süfl : Tortu, çöküntü.
  • süfla : (Sâfil. den) Daha alçak, adi. * Günah ve basit işlere mahsus. * Kılıksız, kıyafetsiz.
  • süflî : Aşağıda bulunan. * Alçak, pek aşağı olan.
  • süfliyat : Fâni dünya ile alâkalı işler. Nefsâni, heva ve hevese tabi olan kimselerin işleri.
  • süfliyyet : Alçaklık, bayağılık, âdilik.
  • sufn : Çobanların dağarcığı.
  • sufr : (Sıfr) : Bakır. Tunç.
  • şüfr : (C.: Eşfâr) Kirpiğin bittiği yer. * Her şeyin kenarı.
  • süfre : Sofra, mâide. * (C.: Süfür) Misafire yolda yemesi için hazırlanan azık.
  • şüfre (şefre) : (C.: Eşfâr) Yassı büyük bıçak. * Gön ve sahtiyan kestikleri bıçkı. * Kılıç ağızı. * Kirpik biten yer.
  • sufret : Sarı renk, sarılık. * Beniz solukluğu.
  • sufrit : (C.: Safârit) Fakir.
  • sufruf : Üzüm çöpü. * Hurma çöpü.
  • süfte : f. Delinmiş, delikli.
  • süfte-guş : f. Kulağı delinmiş olan. Kulağı delik.
  • süftece : (C.: Süfâtic) İçi kovuk boş cisim. * Bir yerden bir yere armağan olarak gönderilen şey. * Yol korkusundan emin olmak için tâcirlere borç olarak verilen para.
  • sufuf : (Saf. C.) Saflar. Sıralar.
  • şüfuf : Zayıf olmak.
  • süful : Alçaklık. * Alçaklığa meyil ve teveccüh etmek. Alçaklığa yönelmek.
  • süfül : (C.: Esfâl) Her şeyin köpüğü ve tortusu. * Örtmek. * Yemek.
  • sufun : (Süfun) (Sefine. C.) Sefineler. Gemiler.
  • süfün : (Bak: Sufun)
  • şüfun : Göz ucuyla bakmak.
  • süfüvv : Yürümeye ve uçmaya başlamak.
  • sufvan : Atın, üç ayak üzerine durup dördüncünün tırnağını yere dikip durması.
  • süfyanî : Süfyan'dan olan, Süfyan'a mensub, Süfyan'a müteallik. Zübdet-ül Buharî Tercemesine göre, Süfyanî: Müslümanlara kötülük eden, sefil, kötü, alçak olan kimse demektir.
  • şugl : İş, meşgul olunacak şey, gaile.
  • şugmum : Uzun, tavil.
  • sugra : (Suğra) Daha küçük, pek küçük. * Man: Hadd-i asgarın bulunduğu cümle. Birinci kaziyye. Küçük önerme. (Bak: Hadd-i asgar)
  • sugre : (C.: Sügur) Göğüs çukuru. * Boğaz çukuru. * Gedik.
  • şugul : (Şugl. C.) İşler, uğraşacak şeyler, gaileler.
  • şügül : (C.: Eşgâl) Meşgul ve gafil olmak. Gaflette bulunmak.
  • sugur : Düşmana yakın hududlar, serhadler. * Mağara. * Ön dişler. * Ağızlar.
  • şügur : Yükseltmek. * Hâli etmek, boşaltmak.
  • sugv : Meyletmek, yönelmek, eğilme.
  • sugvar : f. Kederli, acılı.
  • suh : Duvar.
  • şuh : f. Şen ve hareketlerinde serbest olan. * Nazlı, işveli. * Açık saçık, hayasız. Oynak. ◊ (Şıh) Bahil, cimri, hasis kimse.
  • şuh-meşreb : f. Açık meşrebli, şen ve neşeli.
  • süha : Bir yıldız ismi. Dübb-ü ekber (Büyük Ayı) yıldız kümesinden gözü kuvvetli olan kimselerin görebileceği en küçük yıldız.
  • şuha : Karın ağrısı.
  • sühad : Uyanıklık.
  • suhaf : Akciğer veremi.
  • sühaf : Verem hastalığı.
  • sühal : Çocuk doğunca beraber çıkan su. * Zayıf adamlar.
  • sühale : Küçük tavşan.
  • süham : (Sühamî - Sühamiye) Lezzetli, sindirici, hoş içilecek şey. * Kuş yelekleri arasındaki yumuşak tüyler. * Yumuşak kumaş, elbise. ◊ Yabanda biten ot. * Yaz ısısı. * Sıcak yel. * More…
  • suhan : f. Törpü.
  • sühan : f. Söz, kelâm. Kavl, lâfz.
  • sühan-ârâ : f. Düzgün ve güzel söz söyleyen.
  • sühan-çin : f. Söz getirip götüren, söz toplayan, dedikoducu.
  • sühan-dân : f. Güzel söz söyleyen.
  • sühan-fehm : f. Sözün, kelâmın değerini takdir eden.
  • sühan-gû : f. Söz söyleyen, söz söyleyici.
  • sühan-güzar : f. Güzel konuşan, güzel söz söyleyen.
  • sühan-perdaz : f. Güzel ve düzgün söz söyleyen.
  • sühan-pira : f. Süslü konuşan, süslü söz söyleyen.
  • sühan-rân : f. Güzel söyleyen, güzel konuşan.
  • sühan-senc : (C.: Sühansencân) f. Hesaplı ve ölçülü konuşan, lüzumsuz konuşmayan.
  • sühan-şinas : f. Söz bilen, sözün kıymetini takdir eden.
  • sühan-ver : f. Fasih bir şekilde ve düzgün konuşan.
  • suhansera : (C.: Suhanserâyân) f. Ahenkli söz söyleyen.
  • suhar : Umman kasabası. * Bir erkek ismi.
  • suhare : Başkasıyla alay eden. ◊ Yağ kıkırdağı.
  • sühbe : Derin.
  • şühbe : Siyaha galip olan beyazlık.
  • suhd : (C.: Eshâd) Çocukla birlikte çıkan sarı su.
  • şüheda : (şâhid ve şehid. C.) şâhidler. * şehidler. (Bak: şehid)
  • suhen : (Sehun - Suhun) f. Söz.
  • süheyl : Kolay, uygun ve yumuşak. * Semânın güney tarafında ve Yemenden daha iyi görülen bir yıldız adı. (Bunun için buna Süheyl-i Yemâni denir. Kuzey kutup yıldızının naziri, benzeridir.)
  • süheyla : Yumuşak huylu kadın.
  • suhf : Akıl ve fikrin zayıf olması.
  • şuhh (şihh) : Bahillik.
  • suhk : Uzak olmak. * Cehennemde bir derenin adı. * Mahrumiyet.
  • sühl : Eşeğin göğsünden çıkan hırıltı.
  • suhme : Karalık, siyahlık.
  • sühme : Nasip. * Hısımlık, akrabalık, karâbet.
  • suhnan : Sıcak, kızgın. * Sıcak gün.
  • suhne : Kızgınlık. * Gözü yaşlı, dertli olmak.
  • sühnun : Rüzgârın ve yağmurun evveli.
  • suhre : Maskara, gülünç, eğlenceli. * Zoraki iş gören, ücretsiz zoraki çalışan kimse ve hayvan. ◊ (C.: Suhar) Geniş ve düz olan iki dağ aralığı. * Kırmızıya benzer renk.
  • sühre : Seher vaktinin evveli. * Fecr-i kâzib zamanı.
  • şühre : Zahir ve vâzıh olmak. Görünmek. Açık olmak.
  • suhrekâr : f. Maskaralık yapan. Maskara.
  • suhriyen : (Sıhriyya) Musahhar kılınan, hizmette çalıştırılan. * Gülünç olan.
  • suhriyye : Maskaralık.
  • suht : Haram mal, her nevi haram. * Yok eylemek. Gidermek. Bir şeyin kökünü kazımak mânasına saht'dan alınmıştır. ◊ Kızgınlık, gadab. (Rızânın zıddı)
  • suhte : f. Yanmış, tutuşmuş. Yanık. * (C.: Suhtegân) Softa. Medrese talebesi.
  • suhub : (Sehâb. C.) Bulutlar.
  • şühub : Mütegayyer olmak, değişmek.
  • şühüb : (Şihâb. C.) Kıvılcımlar.
  • sühud : Uyanıklık.
  • sühüd : Uyanıklık.
  • şuhud : (Bak: şühud)
  • şühud : şâhidler. * Görme, şahid olma. * Müşahede etme. * Görünecek halde şekillenme.
  • şühudî : Keşfe ve görmeğe dair. Görünebilir olana ait ve mensub.
  • suhuf : (Sahife. C.) Sahifeler. * Bâzı Peygamberlere gelen sahife halindeki kitap.
  • sühuh(a) : Dökülmek. * Semiz ve besili olmak.
  • sühuk : Kaftanın eskimesi.
  • sühuk(e) : Şiddetli rüzgâr. Katı yel.
  • suhulet : Kolaylık. (Bak: Sühulet)
  • sühulet : Kolaylık. Kolaylık vasıtası. * Yavaşlık. Nâzik muamele. * Elverişli. Kullanışlı. * Paraca kolaylık. (Bak: Suhulet)
  • sühulet-bahş : f. Kolaylık veren. Kolay kullanılan. Pratik.
  • sühum : Demirci çekici.
  • şuhum : (Şahm. C.) Yağlar, içyağlar.
  • sühumet : Akrabalık, hısımlık.
  • suhun : (Sahne. C.) Sahneler.
  • sühunet : Sıcaklık, hararet. Hararet derecesi. ◊ Katılık, peklik.
  • suhur : (Sahr. C.) Kayalar, büyük taşlar.
  • sühur : Uyanık olmak.
  • şuhur : (Bak: şühur)
  • şühur : (şehr. C.) Aylar. 30 günlük müddetler.
  • şühus : Yüksek olmak. * Bir yerden bir yere gitmek. * Gözünü bir yere dikip hareket ettirmeden ve kapağını açıp yummadan durmak. * Bir hâdisenin meydana gelmesinden dolayı acı çekip kararsız olmak. More…
  • sühve : Yumuşak. Sükun, sessizlik.
  • suk : Çarşı, pazar. Alım satım yeri.
  • suk' : Taraf, yön. * Nahiye.
  • suk'a : Başın ortasındaki beyazlık.
  • suka : Çarşı adamı, esnaf.
  • suka' : Horoz sesi, horoz ötüşü.
  • sukab : (Sukbe. C.) Delikler.
  • şükaf : (Bak: şikâf)
  • şukak : Bir çeşit hayvan hastalığı.
  • sükala' : (Sakil. C.) Ağırlar. Kabalar. Çirkinler. Sözü sohbeti çekilmeyen kimseler.
  • sükara : (Sekren. C.) Sarhoşlar.
  • şükara : Sütlü deve. * Sütlü koyun.
  • sükat : Yüksek yerden düşen nesne.
  • şükat : (şâki. C.) şikâyet edenler, şikâyetçiler.
  • sukata : Kırıntı, döküntü, artık.
  • sukataçin : f. Kırıntı, döküntü toplayan. Artık toplayan.
  • sukatahâr : f. Kırıntı, artık yiyen.
  • sukaybe : Küçük delik, delikçik.
  • sukb : (C.: Sükub) Delmek. * Yırtmak.
  • sukbe : (C.: Sukub - Sukab - Sukabât) Delik.
  • sukî : Çarşı ve pazarla alâkalı. * Çarşılı, pazarlı.
  • sükk : Meşhur bir Arap tabibin adı. * Ağzı ve dibi dar olan kuyu.
  • şukka : Parça. Kâğıt veya kumaş parçası. * Küçük tezkere.
  • sükkân : (Sâkin. C.) İkamet edenler, oturanlar. * Gemi kuyruğu.
  • sükker : şeker.
  • sükkerî : şekerden yapılma tatlı. * Şekerle alâkalı.
  • sükl : Kadının çocuğunu kaybetmesi.
  • sukl(e) : Böğür. * Taraf, yön.
  • şükle : Gözün ağındaki kırmızılık.
  • şükm : Ücret, ivaz. Cezâ. Karşılık. Amelin ücreti.
  • sukm (sekam) : (C.: Eskâm) Zahmet, meşakkat. Hastalık, maraz.
  • sükn : Yolun ortası.
  • sükna : Oturacak yer. Mesken.
  • sükne : Kuş sürüsü. * Boyna takılan heykel ve halka. Boyna vurulan demir.
  • şükr : (Şükür) Allah'ın (C. C.) nimetlerine karşı memnunluk göstermek. Allah'a teşekkür.
  • şükran : İyilik bilmek. Minnettarlık. Şükretme hâli.
  • şükraniyet : Şükranlık.
  • şukre : Sâfi kızıllık, tam ve koyu kırmızılık.
  • şükrgüzar : f. İyilik bilen, teşekkür eden.
  • sükte : Çocukları avutup susturmada kullanılan şey.
  • sukub : (Sakb ve Sukb. C.) Delmeler veya delinmeler. * Bir tarafdan diğer tarafa kadar açık olan delikler. ◊ (Sukbe. C.) Delikler.
  • sükub : (Sekub) Kendi kendine dökülen su. Suyun dökülmesi. ◊ (Sakb. C.) Delikler. ◊ Yetişmek.
  • sukuf : (Sakf. C.) Tavanlar, ev örtüleri. * Uzun ve sarkık şeyler. * Semavat.
  • şükuf(e) : f. Çiçek. Zühre. Tomurcuk.
  • şükufezar : f. Çiçek bahçesi.
  • şüküfte : f. 'Açılmış' mânasına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: Nev-şüküfte $ : Yeni açılmış.
  • şükuh : f. Azamet, ululuk, celal.
  • sukuk : şeriat mahkemesince verilen ilâmlar ve onda geçen tabirler.
  • sükuk : (Bak: Sukuk)
  • şukuk : (Şakk. C.) Çatlaklar, yarıklar.
  • şükuk : (şekk. C.) şekler, şüpheler.
  • sükul (sâkil) : Evlâdı ölüp yalnız kalan kadın.
  • sükûn : Durgunluk. Sâkin olmak. Hareketsizlik. * Dinmek, kesilmek. * Gr: Bir harfin (a,e,i,o) okunmayıp yalnız ses vermesi, harfin harekesiz olarak kendi sesi ile okunması. (Bak: Cezm)
  • şukune : Azlık.
  • sükûnet : Vakarlılık, ciddiyet. * Durgunluk. Rahatlık. * Hareketsizlik.
  • sükûnetgâh : f. Dinlenme yeri. * Mc: Kabir, mezar.
  • sükûnetperver : f. Dinlendirici, rahatlandırıcı.
  • sükûnetyâb : f. Durgunlaşan, sükûnet bulan, duran.
  • şükur : Hacet, ihtiyaç. * Mühim işler, umûr-u mühimme.
  • sükuredyun : Yaban sarmısağı.
  • sukut : Düşme. Yukardan aşağıya birden iniverme. * Değerini kaybetme. Bozulma. * Devrilme. * Mahvolma. * Ahlâk bakımından alçalma. * Büyük bir vazifeden ayrılma. * Sarkma. * Çocuğun eksik veya ölü More…
  • sükût : Susma. Konuşmama.
  • sükûtî : Sessizlikte olan. Çok ses çıkarmayan. Az konuşan.
  • sukutiye : Paraşüt.
  • sukve : Toprak kap.
  • sukya : (Saky. den) Sulamak.
  • sülae : Hurma yaprağının, başında olan dikeni.
  • sülah : Necis, pis.
  • sulahfat : (C.: Selâhif) Kaplumbağa.
  • sülal : İshal olmak.
  • sülale : Sıkınca parmakların arasından dışarı çıkan safi balçık. * Meni akıntısı. ◊ Soy, sop. Bir kimsenin soyu.
  • sülam : El arkası.
  • sülama : Parmak kemiği. * Küçük içi boş kemik.
  • sülas : Akıl gitmek. * Delirmek.
  • sülasa' : Salı.
  • sülasî : Üçlü. Üçe mensub. * Gr: Harf-i aslîsi üç harf olan kelime.
  • sülasî mezid : Esası, kelime kökü üç harften ibaret olduğu halde, başka harfler ilâvesiyle, başka masdar teşkil edilmiş olur. Aslı üç harfli masdar demektir.
  • sülasî mezidün fih : Gr: Zaid harf almış ve kökünde üç aslî harf bulunan kelime.
  • sülasî mücerred : Gr: Üç harfli aslî kelime kökü.
  • sulb : Sert, katı. Taş gibi olan. * Omurga kemiği. * Sülâle, zürriyet.
  • sulbî : Birinin sulbünden gelme. Kendi evlâdı. Kendi oğlu.
  • sulbiye : Nesebi hâlis olan.
  • sulbiyet : Katılık, sertlik. Taş gibi olmak. * Cisimlerin katı hâli. * Mc: Duygusuzluk.
  • suleha : (Sâlih. C.) Salihler. Salâhiyetli, günah işlemeyen iyi insanlar. İlim ve amelde, ibâdet, taat ve takvâda terakki ve teâli eden büyük zâtlar.
  • sülehfat : (C.: Selâhıf) Kaplumbağa.
  • sülek : (C.: Sülekân) Keklik kuşunun erkeği. (Müe: Süleke) ◊ Cemaat, topluluk.
  • sulfato : (Sulfata) Fr. Kinin. Sıtma hapı.
  • sülfe : Kişinin aceleyle hazırladığı yemek.
  • sulh : Barış. Uyuşma. * Muharebeyi terk için anlaşma. * Rahatlık.
  • sulh-âmiz : f. Ara bulucu, barıştırıcı.
  • sulh-nâme : f. Sulh, barış kâğıdı.
  • sulh-perver : f. Sulhçu. Dâimâ sulh ve sükun isteyen. Harp ve çarpışmak istemeyen. Barışsever.
  • sulhen : Sulh tarzında, barış yoluyla. Anlaşmak suretiyle.
  • suliyy : Ateşin yanması.
  • sulla' : (C.: Sıllâ) Enli yassı taş. * Ot bitmeyen mevzi.
  • sullaa : Büyük, enli taş. * Ot yetişmeyen yer.
  • süllaf : (Selef. C.) Selefler. Önce gelip geçmiş olanlar.
  • sülle : Cemaat, topluluk, çok cemaat. * Çok para.
  • şülle : Niyyet. * Uzak emir.
  • süllem : Merdiven, basamak. * Derece. * Tıb: Kulağın içindeki içiçe daireler şeklinde olan boşluğun adı.
  • sülme : Çatlak, gedik.
  • sulsul : (C.: Salâsıl) Üveyik kuşu.
  • sulsule : Havuz veya kap dibinde kalan su artığı.
  • sult : (C.: Eslât) Büyük bıçak.
  • sült : Hububattan buğdaya benzer bir tanenin adı.
  • sulta : Baskı, otorite.
  • sülta : Uzun ok.
  • sültah : Düz kaypak taş.
  • sultan : Reis. İslâm Hükümdarı. Hâkimiyet sahibi. Padişah. * Allah. (C.C.) * Kuvvet, kudret ve hâkimiyet sâhibi. * Hükümdar âilesinden olan anne, kız gibi kadınlardan her biri. * Hüccet ve delil. * More…
  • sultan reşad : (Mi: 1844-1918) Meşrutiyet devri Osmanlı Padişahıdır. Merhametli ve halim tabiatlı olan bu dindar ve abdestsiz gezmiyen padişah, Mevlevi Tarikatına bağlı idi. Boş vakitlerini Mesnevi More…
  • sultan selim han : (Bak: Yavuz Sultan Selim)
  • süluc : (Selc. C.) Karlar.
  • suluh : Sahte olmayıp geçer akçalar. Sağlam ve hakiki paralar.
  • süluk : (Silk. den) Belli bir gruba girme. Bir yolu takib etme. Bir tarikata bağlanma. Mânevi terakki mertebelerinde devam etme.
  • sulul : Bozulup fena kokmak.
  • sülüs : Üçte bir. Üç parçadan biri. * Bir yazı çeşidi.
  • sülüsan : Üçte iki. Üç kısımdan iki kısım.
  • sülüseyn : Üç parçada iki parça, üç kısımda iki kısım. Üçte iki.
  • sülüsî : Sülüsle, yani üçte birle ilgili. * Bir yazı sitili.
  • sum : Sarımsak.
  • süm : f. Dört ayaklı hayvanların tırnağı.
  • şum : Hayırsız kişi.
  • sum' : Pervane denilen kelebek.
  • sum'a : İhlâssızlıktan çıkan, işitilsin ve bilinsin için yapılan iş, gizli riyakârlık.
  • süm'a : (Bak: Sum'a)
  • şuma : f. Siz. (Bak: Şahıs zamiri)
  • sümak : Hâlis, sâfi.
  • sümame : (C.: Sümâm) Bir zayıf ot. * Cem etmek, toplamak, biriktirmek.
  • sümanat : (C.: Sümâni-Sümâniyât) Bıldırcın kuşu.
  • şümar : f. Hesap, sayı. * Sevgi, muhabbet. ◊ f. Sayan, sayıcı. Eden, edici.
  • şümarende : f. Sayan, hesab eden.
  • sumari : Dübür.
  • şümaride : f. Sayılmış, hesab edilmiş.
  • sumat (sumt) : Susmak, sükut etmek.
  • sume : Koyuna yapılan işaret ve nişan.
  • sümeniyye : Puta tapanlardan bir fırka.
  • şümhut : Uzun, tavil.
  • sümkat : Kızıl, kırmızı, ahmer.
  • sumluh : Kulak kiri.
  • summ : İşitmez olanlar, sağır olanlar. Duymayanlar.
  • sümm : Kumaş. * Şey. * Atıf harflerinden bir harf.
  • sümmak : Türkçede 'tadım' denilen ekşi taneler.
  • summaki : Gayet sert, değerli ve parlak olan bir taş.
  • sümme : Sonra, ba'dehu gibi mânalara gelen bir zarftır. Bazan istiâre olarak 'vav' mânâsına da kullanılır. * Harf-i atıftır. Sonraki mânayı evvelkiyle bağlar veya tertib, mühlet More…
  • sümmeha : Yalan ve bâtıl nesne. * Yer ile gök arası. * Her tarafa dağılıp gitmek.
  • sümn : Sekizde bir.
  • sumnat : f. Kilise, puthane.
  • sümne : Kadınların şişmanlamak için kullandıkları bir ilâç.
  • sümpare : Zımpara.
  • sümr : Mal.
  • sümre(t) : Esmerlik, karayağızlık.
  • şümruh : Hurma budağı.
  • şüms : (C.: Şümus) Vahşi erkek davar. * Bir nevi gerdanlık.
  • sumsum : Çok katı olan.
  • sümu : Yücelik, yükseklik.
  • şümu' : (Şem'. C.) Mumlar. * Balmumları.
  • sümud : Taganni eylemek. * Eğlenmek. * Kibirlenip somurtmak. * Kafa tutmak. * Sersem olmak.
  • sumug : (Samg. C.) Zamklar.
  • sümuh : Atın yorulduğunu bilmeden yürümesi.
  • şümuh : Pek yüksek olmak. * Sedid. Sağlam sed.
  • sümuhat : El açıklığı, cömertlik.
  • sümuk : Yüce olmak, yükselmek. * Uzamak.
  • sumul : Sertlik, kuruluk, katılık.
  • sümul : Kaftanın eskimesi, elbisenin yıpranması.
  • şümul : Kaplamak. İhtivâ etmek. İçine almak. * Hükmü altına almak.
  • sümum : (Semm. C.) Zehirler, ağular.
  • sümün : Sekizde bir.
  • sümür : Gümüş.
  • şümürde : f. Hesap edilmiş, hesaplanmış, sayılmış.
  • şümus : (şems. C.) şemsler, güneşler.
  • sumut : Susma, sükut. * Somurtma.
  • sümut : (Simât. C.) Sofralar, yemek masaları. * Sofraya veya masaya gelmiş yemekler. ◊ (Simt. C.) Taburlar, saflar. * Diziler, sıralar. ◊ (Semt. C.) Semtler, yönler.
  • sümüvv : Yücelik. Yükseklik.
  • sun' : Yapmak. * Eser, yapılan iş. * Te'sir. * Güzel iş yapmak.
  • sun'î : İnsan yapısı, uydurma, takma, sahte, yaradılıştan olmayan.
  • sunafir : Her nesnenin hâlisi. Her şeyin iyisi ve doğrusu.
  • sünaî : İkili. * Gr: Aslî harfi iki harf olan kelime.
  • sunan : Koltuk kokusu.
  • şünan : Perâkende, dağılmış.
  • sünat (sinât) : (C.: Sünut Esnât) Sakalı olmyaan veya bir maktar çenesinde olup başka yerinde olmayan köse kimse.
  • sünbade : f. Zımpara.
  • sünbazih : Zımpara.
  • sünbe : Suret.
  • sünbük : (C.: Senâbik) At, eşek gibi tek tırnaklı hayvanların tırnağı.
  • sünbülât : (Sünbül. C.) Sünbüller, başaklar.
  • sünbüle : Başak.
  • sunbur : (C: Sanâbir) Demirden veya kalaydan olan ibriğin emziği. * Havuzun çevresine yapılan lüle ve oluk.
  • sündüs : Sırmadan kabartma deseni. Eski bir çeşit ipekli kumaş. Parlak renkli, çiçekli, işlemeli, nakışlı olarak dokunmuş ipek kumaş. Altun veya gümüş tellerle işlemeli ve nakışlı olarak dokunmuş More…
  • sündüs-misal : f. Sündüsten yapılmış gibi.
  • sündüsî : Sündüsten yapılmış.
  • sünen : Sünnetler. * Ehl-i hadis ıstılahında: Ahkâm hadislerine Sünen tâbir edilir. (Bak: Kütüb-ü sitte, Sünnet)
  • sünepe : Miskin, mıymıntı. Üstü başı kirli, pis.
  • şünhub(e) : (C.: Şenâhıb) Dağbaşı.
  • sünnet : Kanun, yol, âdet. * Siret-i hasene. * Ist: Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm'ın sözü, emri, hal ve takriri. ◊ Göbekle kasık arası. * Atın bileğinin ardındaki uzunca kıllar. More…
  • sünnetullah : İlâhî kanunlar. * Kanun, âdet. (Bak: Âdetullah)
  • sünnî : Sünnet ehlinden olan kimse. Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) izinden giden, bütün düsturlarını Şeriat-ı İslâmiyeden alan, Ehl-i Sünnet denen ve Fırka-i Nâciye ismiyle More…
  • şünşün : Zeyrek ve akıllı genç yiğit.
  • şüntür : (C.: şenâtir) Parmak.
  • sunuat : Yapılanlar. San'atlı yapılan şeyler.
  • sünud : Dayanmak, güvenmek, itimad.
  • şünue : Uzak olmak. Irak olmak.
  • sunuf : (Sınıf. C.) Sınıflar. * Dereceler, mertebeler. * Nikablar, yaşmaklar. * Soylar, neviler.
  • sünuh : (C.: Sünuhat) Çok düşünmeden akla ve kalbe gelen mânâ. * Zuhur etmek. Vaki olmak. * Sözü kinâye ve târiz ile söylemek. * Kolay olmak. * Birini güçlüğe düşürmek. ◊ Sâbit olma. More…
  • sünuh (senâha) : Fâsid ve mütegayyer olmak. Bozulmak ve değişmek.
  • sünuhat : (Sünuh. C.) Kalbe gelen mânalar, doğuşlar. (Bak: Sâniha)
  • sünun : (Sene. C.) Seneler, yıllar.
  • sünya : İstisnadan bir isim.
  • sünyan : (C.: Süniyye) Ednâ, alçak, rezil, kepâze.
  • şünzuve : (C.: Şenazi) Dağ kenarı.
  • süpare : (Bak: Sipare)
  • suples : Fr. Yumuşaklık, esneklik.
  • süpürde : f. Ismarlanmış, sipariş olunmuş. * Bırakılmış, verilmiş.
  • şüpüş : f. Bit.
  • sur : (Suret. C.) Kıyamet günü İsrafil Aleyhisselâm'ın çalacağı boru. Buna Sur-u İsrafil de denir. * Boynuzdan yapılan düdük. ◊ Bir şehri kuşatan yüksekçe kale duvarı. Yüksek More…
  • şur : f. Tuzlu, kekremsi. * şamata, gürültü.
  • sur'a : Bahadırlık, kahramanlık. * Güreşçilik.
  • sür'a : Evmek, acele etmek.
  • sür'at : Çabukluk. Hız.
  • sür'aten : Sür'atle, hemen, derhal, çabuk.
  • sür'ub : Gelincik adı verilen hayvan.
  • sür'uf : Yumuşak, hafif.
  • şur-baht : f. Bahtsız, talihsiz.
  • şur-efgen : f. Karma karışık yapan, kargaşalık çıkaran.
  • şur-engiz : f. Gürültü çıkaran, şamata yapan.
  • sur-na(y) : f. Zurna.
  • sur-naî : f. Zurnacı.
  • sur-name : (Suriye) f. Edb: Düğün, ziyafet, şenlik gibi halleri tasvir için yazılan yazılar.
  • süra : Gece seyri.
  • şura : Konuşma yeri, istişare meclisi. Büyüklerin istişare için toplanma yeri. * Meşveret için toplantı. * Meşveret etme.
  • şura suresi : Kur'an-ı Kerim'in 42. suresi olup, 'Hâ mim ayn sin kaf' Suresi de denir.
  • suraa : Pehlivan ve bahadır kimse.
  • şurab (şurâbe) : f. Kirli ve acı su. * Mc: Gözyaşı.
  • şürabiye : f. Bir şeye bakmak için boyun uzatmak.
  • süradik : (Serâdik) Saray perdesi. Padişaha mahsus sarayın veya çadırın perdeleri.
  • sürag : f. İz, işaret, eser.
  • surah : Bir tavus kuşu ismi. * Kapının gıcırdaması. * Ses. * İnlemek. ◊ f. Delik. Gedik.
  • surahi : Su şişesi, sürahi.
  • suram : Zillet ve hastalık. * Emzikten son çıkan süt.
  • sürat : Her nesnenin üstü ve ortası.
  • sürb : f. Kurşun, kalay. Kurşun ve kalay karışımı.
  • şürb : İçme. İçilme.
  • sürbe : (C.: Süreb - Sürüb) Güruh, cemaat. * Yığın, küme. * Sürü. * Gidecek yer.
  • sürcuce : Tabiat. * Tarikat.
  • sürdah : (C.: Serâdih) Semiz etli dişi deve. * Ufak otlar yetişen yumuşak yer.
  • sürdak : (C: Sürâdikat) Kapıya asılan perde ve çardak. * Çadır. Bezden olan ev.
  • sürde : Ekmeği yağla ıslamak.
  • sure : Kur'an-ı Kerim'in 114 bölümünden her biri. * Derece. * Duracak yer. Menzilet. * Şeref ve şan. * Güzel inşa edilmiş bina. Sur. * Refi'. * Alâmet, nişan.
  • şure : f. Çorak, tuzlu, verimsiz toprak. ◊ Heyet.
  • şürebe : Çok içen. Çok içici olan.
  • sured : (C.: Surdân) Göçgen adı verilen küçük kuş. * Davar arkasında yanırdan olan beyazlık.
  • şüref : (şerefe ve şürfe. C.) şerefeler.
  • şürefa : (Şerif. C.) Şerifler. Hazret-i Hüseyin Radıyallahü Anh vasıtasiyle Peygamberimiz (A.S.M.) soyundan gelenler. * Şerefliler. Allah (C.C.) yolunda sabır ve sebat ile devam eden temiz insanlar. More…
  • süreha' : (Sarih. C.) Saf ırklar.
  • şüreka : (şerik. C.) şerikler, ortaklar.
  • surencan : Şekil ve kabuğu kestaneye benzeyen bir ot kökü.
  • suret : (C.: Sur - Suver) Biçim, görünüş. * Kılık. Tarz. * Yol. Gidiş. Hal. * Tasvir. Dıştan görünen şekil. * Çare.
  • suretâ : Görünüşte. Zâhiren.
  • suretbend : f. Tasvir yapan. Resimci.
  • sureten : Suret itibariyle, suret olarak, görünüşte. Sanki.
  • suretger : f. Suret yapan, resim çizen, ressam.
  • suretperest : f. Görünüşe, surete çok kıymet veren. Esasa kıymet vermeyen. * Resimleri çok seven ve meftun olan. (Bak: Sanem-perest)
  • suretpezir : f. Meydana çıkan, hâsıl olan, şekillenen.
  • suretyâb : f. şekil bulan, suretlenen, meydana gelen.
  • süreycî : Bir demirci adı. (İyi kılıçları ona nisbet edip 'süreycî' derler.)
  • süreyya : 'Ülker (Pervin) yıldızı. Yedi (veya altı) yıldızlardır ki; ikişer ikişer karşılıklı dururlar ve Ayın geçtiği yerlere yakın görünürler. Gerdanlığa benzemesinden Felekiyâtta 'Ikd-ı More…
  • şurezar : Çorak yerler, verimsiz araziler.
  • sürfe : f. Öksürük.
  • sürh : Kırmızı, kızıl, ahmer. * Kırmızı mürekkeb. ◊ Seri nesne.
  • sürh-âb : f. Kırmızı su. * Mc: Kan veya şarap.
  • sürha : Su yolu.
  • sürhî : Kırmızılık, kızıllık.
  • sürhub : Uzun, tavil.
  • surî : Surete ait, görünüşe ait ve müteallik. Hakiki, ciddi ve samimi olmayan. Zâhirî.
  • şuride : f. Perişan, karışık. * Tutkun, âşık, meftun.
  • şuridegî : f. Karışıklık, perişanlık. * Tutkunluk, düşkünlük.
  • şuriş : f. Karışıklık, kargaşalık.
  • şuristan : Çorak yerler.
  • süriyye : (C.: Serâri) Cariye, odalık.
  • sürm : (C.: Esrem) Necisin çıktığı yer. ◊ Ön dişlerin dökülmesi.
  • sürmüle : Tilkinin dişisi. * Sırtlanın dişisi. * Bir erkek ismi.
  • surna-pa : f. Zürafa.
  • sürpriz : Fr. Beklenilmeyen bir anda meydana gelen ve şaşırtarak insanı sevindiren veya üzen hâdise. Umulmadık şey.
  • sürr : Yeni doğmuş çocuğun kesilmiş göbeği.
  • şürr : Ayıp. * Yayıp döşemek. * Kurutmak için güneşe sermek.
  • surrad : Yağmuru olmayan ince bulut.
  • sürrak : (Sârik. C.) Hırsızlar, sârikler.
  • surre : (C.: Surer) Para kesesi, para çıkını. * Hac zamanında İslâm Devletinin pâdişahı tarafından fakir ve muhtaçlara dağıtılması için Mekke ve Medineye her yıl gönderilen para ve sâir şeyler.
  • sürre : (C.: Sürer - Sürrât) Göbek.
  • sürrî : Göbekle alâkalı. Göbeğe ait.
  • sürriyye : Sahibi tarafından başka yerde oturtulan cariye.
  • şürruf : Ters ve balçık taşımada kullanılan ve tezkere denilen âlet.
  • şürse : Papuç. Nâlin. Ayakkabı.
  • şürsuf : (C.: Şerasif) İyeği kemiğinin yumuşak kısmı.
  • sursur : Büyük kuvvetli deve.
  • sürsur : Âlim ve akıllı kişi.
  • şürşur : Yund kuşu dedikleri kuş.
  • şurta : (Yelkenliye) uygun rüzgâr. * Önde gidip düşmanla savaşan asker. * Polis, jandarma.
  • şürta : (C.: Şurat-Şuratâ) Malı mülkü ile tanınan meşhur bir kimse. * Askerin önünde yürüyüp düşman ile evvel cenk eden taife. Öncü kuvvet.
  • sürtüm : Kap içinde kalan yemek artığı.
  • sürü : Tar: Devşirme suretiyle alınan Hristiyan çocuklarının yüzer, yüzellişer, ikiyüzer veya daha fazla kişilik kafileler halinde sevkedilmeleri. Sürü adı verilen bu kafileler, sürücülerle More…
  • şuru' : Başlama. Mübaşeret etme.
  • şüru' : Başlamak. (Bak: şuru')
  • sürub : (Serb. C.) İçyağları. * Çekiştirmeler, azarlamalar. ◊ Taşraya gitmek.
  • süruc : (Serc. C.) Eyerler, at takımları.
  • surud : Soğuk yer.
  • sürud : f. Terennüm. Şarkı, türkü.
  • suruf : (Sarf. C.) Dilbilgisi kitapları, gramerler.
  • suruh : (Sarh. C.) Köşkler, yüksek binalar.
  • şüruh : (Şerh. C.) Şerhler, açıklamalar.
  • şüruk : Tulu' etmek, doğmak.
  • sürun : Kalça başı.
  • sürur : (Serir. C.) Tahtlar. Yatacak yerler. ◊ Sevinç. Neş'eli olmak.
  • şürur : (şerr. C.) şerler. Kötülükler.
  • süruş : (C.: Süruşân) f. Melek. * Cebrâil (A.S.)
  • şurut : (Şart. C.) Şartlar. Bir şeyde bulunması lâzım gelen esaslar, temeller.
  • şürut : (Bak: şurut)
  • süryanî : Eski Suriye halkından. Sâmilerin Aramî kolundan ve garb kısmından olan ve bunların dininden olan.
  • sürye : Gece seyri. * Ulaşmak, varmak.
  • sus : Huy, tabiat, tıynet. * Buğday ve arpa biti. Hububata düşen kurt. Güve. * Miyan kökü. ◊ Yemeği yalnız başına yiyen kötü insan.
  • şus : Pak etmek, temizlemek.
  • şüs : f. Akciğer.
  • şüş : f. Karaciğer.
  • susen : f. Susam.
  • susmar : f. Kertenkele denen küçük bir hayvan. Keler.
  • süst : f. Gevşek, tembel, sölpük.
  • şüst : f. Yıkama.
  • şüste : f. Yıkanmış.
  • süstî : f. Gevşeklik, uyuşukluk, tembellik.
  • şüsu' : Uzak olma. * Ayakkabıya kayış tasma takma.
  • şüsub : Atın ince ve zayıf olması. * Şiddet.
  • şusy : Ölünün şişip el ve ayağının sertleşmesi.
  • sut : (C.: Suvâ-Esvâ) Yolda ve sahrada işaret için dikilen taş.
  • süta' : Nezle.
  • sütahî : Oturak yeri büyük olan kişi.
  • şutbe : (C.: Şütab) Kılıcın yüzünde yapılan yol.
  • sütre : Perde. Örtü. Perdelenecek şey. * Namaz kılarken kıble cihetinde duvar ve sâir olmadığından, önden geçenlerin namaza zarar vermemeleri için, ön tarafa dikilen şey. (En az altmış cm. More…
  • şuttar : Pazu hareketi.
  • sutu' : Yükselme, yukarı çıkma. * Belli olma. (Toz, koku v.b) yayılma.
  • sütu' : Zâhir olmak, görünmek. * Yükselmek, yüksek olmak.
  • sütude : (C.: Sütudegân) f. Övülmüş, medhedilmiş. * Övülüp medhedilmeğe değer.
  • sütuh : f. Yorgun, bezgin. * Sıkıntılı, kederli. * Beceriksiz.
  • şütum : (şetm. C.) Küfürler, sövmeler.
  • sütun : f. Direk, amud, rükün. Silindir biçiminde destek. * Gazete veya kitap sahifelerinde yukarıdan aşağıya olan bölünmüş kısımlardan herbiri. Kolon.
  • sutur : (Satır. C.) Satırlar, yazı dizileri.
  • sütur : (Sitr. C.) Örtüler. Perdeler. ◊ f. Binek ve yük hayvanı. ◊ (Bak: Sutur)
  • şutur : Irak, uzak, baid. * Bir memesi birisinden uzun olan koyun. * İki emziği kurumuş olan deve. ◊ Irak, uzak, baid.
  • şütür : f. Deve.
  • şütür gürbe : 'f. 'Deve ile kedi' : İyilik fenalık; münasebetsiz, karışık; iyi ile kötü.'
  • süturbân : f. Hayvana bakan. Seyis.
  • şütürbân : f. Deveci. Deve çobanı.
  • şütürbâr : f. Bir deve yükü kadar olan ağırlık.
  • süturdân : f. Ahır.
  • sütürde : f. Tıraş edilmiş. Yontulmuş.
  • şütürdil : f. Deve huylu, kinci, inatçı.
  • sütüre : f. Ustura.
  • sütürg : f. Büyük, iri, muazzam.
  • şütürgâv : f. Zürafa.
  • şütürleb : f. Deve dudaklı. Dudağı deve dudağı gibi sarkık olan kimse.
  • şütürmürg : f. Devekuşu.
  • şütürpâ : f. Deve ayaklı. * Kekik otu.
  • sütut : Zulmet, karanlık. * İnsanlara zahmet verenler.
  • şutut : (şatt. C.) Büyük nehirler.
  • şuub : (şa'b. C.) Cemaatler. Taifeler. Kabileler.
  • şuubat : (şu'be. C.) Şubeler, kısımlar, bölümler.
  • suubet : Zorluk, güçlük.
  • şüubiyye : Arabiyi acemden faziletli saymayan bir taife.
  • suud : Yükselmek. Yukarı çıkmak. Derece artmak. ◊ Mübarek. * Mübarek sayılan yıldızlar.
  • suude : İyi addetmek. Mübarek saymak.
  • şuun : (Şe'n. C.) İşler, fiiller. Havadis.
  • şüun : (Bak: şuun)
  • şuunat : Şuunlar. Keyfiyetler, haller. * Emirler. Kasıtlar. Talepler.
  • şüunât : (Bak: şuunât)
  • suur : (Sivâr. C.) Bilezikler.
  • şuur : Anlayış, idrak. Vicdan. Hiss-i zâhirle duymak. * Kendi varlığından haberi olma. * Bir şeyi hoşça tanıma. * İnceliklerini iyice idrak etme. * (Şa'r. C.) Kıllar.
  • suut : Enfiye.
  • suva' : Sa' denilen ve ahkâm-ı İslâmiyede muteber olan ölçek. * Su içmek için kullanılan taş. Maşraba.
  • süva' : Geceden bir parça. * Nuh Aleyhisselâm'ın kavminin taptıkları put.
  • suvab : (C.: Su'bân) Bit sirkesi.
  • süvaf : Fena, helâk, mahvolma. * Hayvanların ölümü.
  • suvan (sivân) : (C.: Esvine) Kaftan ve giyecek eşya koyup saklanılan yer veya kap.
  • suvar : (Bak: Süvar)
  • süvar : f. Ata binmiş. Binici.
  • süvar olmak : Ata binmek. Yola çıkmak.
  • süvarî : Atlı asker, atlı. * Gemi kaptanı.
  • şüvaye : Büyük nesnelerin küçüğü. * Kıt'a.
  • şuvaz : Kızgın, ateşli maden. Kızgın ateş. * Susama.
  • şüvaz : (Bak: şuvaz)
  • süvba' : Gittikten sonra yine dönmek.
  • suver : Boynuz. * (Suret. C.) Suretler.
  • süver : (Sure. C.) Sureler.
  • suveyda : (Bak: Süveyda)
  • süveyda : Siyahlık.
  • süveyş : Akdeniz'le Kızıl Deniz'i birbirine bağlayan büyük kanal.
  • şuveyy : Yavaş.
  • süvre : (C.: Sivere-Sire) Dişi sığır.
  • süvüm : f. Üçüncü.
  • suvvam : (Sâim. C.) Oruç tutanlar.
  • suy : f. Cihet, yön, taraf. ◊ Kurumak.
  • şuy : f. Koca, eş, zevc.
  • şuyide : f. Yıkanmış.
  • süyu' : Suyun akması.
  • şüyu' : Herkes tarafından duyulmuş, öğrenilmiş. * Yayılma, şayi' olma.
  • suyuf : (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
  • süyuf : (Seyf. C.) Kılıçlar.
  • süyuh : (Seyh. C.) Akarsular, nehirler, ırmaklar. * Çizgili elbiseler.
  • şüyuh : (Şeyh. C.) Şeyhler. İhtiyarlar.
  • süyul : (Seyl. C.) Seller.
  • süyum : Emin, mahfuz.
  • süyutî : (Bak: Celaleddin-i Süyutî)
  • suz : f. (Suhten: Yanmak mastarından) 'Yakan, yakıcı, yanmak, tutuşmak' mânâlarına gelerek mürekkeb kelimeler yapar. ◊ f. Yanma, tutuşma. Ateş. Sıcaklık.
  • şüzam : Tuz. * Akrep ve arı dikeni.
  • suzan : f. Yakan, yakıcı. Ateşli.
  • suzen : f. İğne.
  • suzende : f. Yakan. Yakıcı.
  • suzenger : f. İğne yapan, iğneci.
  • suzer : (C.: Suzerât) Necis, pis, murdar.
  • suzî : f. Yanma ile, tutuşma ile ilgili.
  • suziş : f. Yakma. Yanma. * Dokunma, te'sir etme, etki yapma. * Büyük acı. Yürek yanması.
  • şüzub : Davarın ince belli olması.
  • şüzur : (Şezre. C.) Süs eşyası olarak kullanılan altun veya inci gibi şeyler. * İşlenmemiş madenin içinden toplanan altın parçaları.
  • şüzuz : (Şâzz. dan) Kaide ve kanun dışı kalmak. Yalnız kalmak. * Karşı olmak, muhalif olmak.
  • şüzzaz : Müteferrik, perâkende, parçalanmış, dağılmış. * Az olan cemaat. Kabilenin haricinde kalan.




  • Derken kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş, kendisine tarafımızdan bir ilim öğretmiştik. Mûsâ ona, “Sana öğretilen bilgilerden bana, doğruya iletici bir bilgi öğretmen için sana tabi olayım mı?” dedi.
    (Bkz. Kehf, 65-66)
    Lâ ilâhe illallah Muhammeden Resûlullah'ın zuhur merkezdir insan.