halveti halveti halveti halveti
23 Ağustos 201427 Sevval 1435






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • k : Osmanlı alfabesinin yirmidördüncü harfi olan kaf ile, yirmibeşinci harfi olan kef harfini karşılar.
  • ka' : (C.: Akva') Düz yer.
  • ka'b : (Ölm: Hi: 32) Yahudi âlimlerinden olup İsrailiyatı İslâmiyet'e en çok aktaranlardan biridir. Hz. Ebubekir devrinde Müslüman olmuştur. Sa'lebi ve Kisai gibi İslâm tarihçileri ondan More…
  • ka'berî : Ailesine, arkadaşına, yoldaşına, kabilesine ve halkına katılık eden, kötü ahlâklı kişi.
  • kâ'beteyn : İki Kâbe. Mekke-i Mükerreme'deki Kâbe-i Muazzama ile, Kudüs'teki Mescid-i Aksâ.
  • ka'd : Çuval.
  • ka'de : Bir defa oturuş. Oturma. * Ist: Namazdaki bir defa oturuş. Teşehhüd için, Ettahiyyâtü duâsını okumak maksadı ile olan oturuş. Birinci oturuşa Ka'de-i ulâ, ikinciye de Ka'de-i âhire More…
  • ka'del : Yağhane sepeti.
  • ka'f : (C.: Kıâf) Ayağı sert olarak basmak. * Ayak ile toprağı yerinden koparıp küremek. * Kap içindeki suyun tamamını içmek. * Koparmak.
  • ka'k : Kuru ekmek. Peksimet.
  • ka'ka : Kuru, yâbis. Meşakkatli yol. * Yemame'den Kûfe'ye giden geniş yol.
  • ka'ka' : Korkak, zayıf kişi.
  • ka'kaa : Silâh çatırtısı. Kılınç veya süngü gibi silâhların birbirine çarpmasından çıkan ses.
  • ka'kea : Men'etmek, engel olmak. * Hapsetmek.
  • ka'm : (C.: Kiâm) Devenin ağzını bağladıkları şey. * İçinde silah saklanan kap. * Bağlamak. * Öpmek.
  • ka'r : Derinlik. Dip. Her şeyin dibi. Nihâyet. * Yemeği dipten yemek. * Çalmak. koparmak. ◊ Karnı yemekten dolmak. * Arkası yağlı olmak.
  • ka's : (C: Kiâs) Parmak kemiği. ◊ Çirkin kokulu toprak. ◊ Ölüm, mevt.
  • ka'ş : (C.: Kuuş) Ağacın başını çekip eğmek. * Cem etmek, toplamak. * Kadınların bindiği merkep.
  • ka'sa : Devamlı olarak yerinde sabit olan kadın. * Arkası içerisine girdiğinden arkasını yere koyamayan kadın.
  • ka'seb : Büyük karınlı, kalın.
  • ka'sele : Yürürken bir ayağını yere sürüyüp tozutmak.
  • ka'sere (ka'serâ) : Yoğun, sağlam, kalın, katı.
  • ka't : Kısa boylu kimse.
  • ka'va' : İncikleri ince olan kadın.
  • ka've : Evin ortası.
  • ka'z : Keçi ve sığırın, ağacın başını çekip kendine eğmesi.
  • kaa : Ev avlusu.
  • kaa' : Acı su.
  • kaaki' : Birbiri ardınca meydana gelen gök gürlemesi.
  • kaan : Hükümdar, hâkan.
  • kaaret : Derinlik.
  • kaas : Boynu göğüse girmek.
  • kaat : Gadap, hiddet, öfke. * Darlık. * Yaşlı koyun. * Davar memesi. * Bağırma ve çığlık şiddeti.
  • kab : Çok eski devir silâhlarından olan yayın kabzası (tutacak yeri) ile köşesi arasındaki mesafe, her 'yay' da 'iki kab' olan miktar.
  • kab' : Seyahat edip gezmek. * Nefesi tutulmak. * Atın burnu içinden çıkan hırıltı.
  • kaba' : (C.: Akbiye) Üste giyilen elbise. Kaftan, cübbe.
  • kaba'ser : (C.: Kabâis) Büyük, kuvvetli, sağlam. Zayıf deve yavrusu. * Deniz canavarlarından bir canavar.
  • kabaçe : f. Entari. Hafif giyecek.
  • kabadayi : Mc: Cesur, kahraman, cengâver. Eskiden kabadayılar ağırbaşlı, fenalıktan kaçınır, iyiliği sever insanlar oldukları için muhitlerinde hürmet görürlerdi. (O.T.D.S.) * Kimseden korkmaz More…
  • kabahat : Kusur, çirkin iş, tekdir edilmeğe müstehak hareket.
  • kabahât : (Kabahat. C.) Kusurlar, kabahatler. Suçlar, çirkin hareketler.
  • kabaih : (Kabayih) (Kabiha. C.) Kabahatlar. Çirkin işler, kabih haller.
  • kabail : (Kabile. C.) Kabileler. Bir soydan türemiş cemaatler, silsileler.
  • kabakulak : Tıb: Daha ziyade tükrük bezlerini şişiren bulaşıcı ve ateşli bir hastalık.
  • kabale : Kadı'nın (hâkimin) verdiği hüccet. * Toptan, götürü ile yapılan satış. * Yahudilerin kendi cemaatlarına verdikleri vergi.
  • kabas : Ciğer hastalığı. * Yüksek ve kalın. * Hafiflik. * Neşat, sevinç.
  • kabatî : (Kıbtî. C.) Çingeneler.
  • kabaza : Hız. Sür'at.
  • kabb : İnce belli olmak. * Gönlün eğlendiği gönül eğlencesi. * Makara ortasındaki ağaç.
  • kabba : İnce belli, zayıf kadın. (Müz : Akbeb)
  • kabban : Büyük terazi, baskül.
  • kâbbe : Hüzünden ve gamdan dolayı, hali kötü ve kalbi kırık olmak.
  • kabbe : Yağmur damlası. * Gök gürlemesi.
  • kabce : (C.: Kubec-Kibâc) Keklik kuşu.
  • kabe : Usanmak, bıkmak. * Kırılmak. ◊ Yumurta.
  • kabele : (C.: Kıbel) Göz boncuğu.
  • kabes : Ateş parçası. * Ateş şulesi. * Öğretmek. * Öğrenmek.
  • kabet : Kederli ve ıztırablı olma.
  • kâbi' : Dolu kap.
  • kabia : Kılıç kabzasının başında olan gümüş veya demir.
  • kabih : (Kabiha) Çirkin, fena, kötü, yakışıksız, ayıp.
  • kabiha : (C.: Kabâih) Çirkin davranış, ayıp iş. Fena muamele.
  • kabil : Gibi, türlü, biraz evvel, az önce. Aşikâr. İleri gelen. Kabul eden. * Sınıf, nevi, soy. * Kefil. * Birbirine muhalif kavimden üç beş kişi. ◊ Kabul eden. Olabilir, istidatlı, More…
  • kabile : Birlikte yaşayan, konup göçen, bir sülâleden türemiş insanlar. Bir reisin idaresi altında bulunan ve ekserisi aynı soydan gelen insanlar. ◊ Kadın ebe. * Kabul edici. * Ses More…
  • kabiliyet : Dıştan gelen te'sirleri alabilme gücü. * İstidat, anlayış, kabul edebilirlilik. Kabul edici yüksek bir kuvvete mâlik olmak, olabilirlilik.
  • kabin : f. Güveğinin geline verdiği ağırlık, eşya, para.
  • kabina siğmamak : t. Sabırsızlık, acelecilik. * Şişmanlamak.
  • kabine : Fr. Vekiller hey'eti. Bakanlar kurulu. * Küçük oda. * Doktorun muâyene yeri.
  • kabir : Büyük, ulu. ◊ (Bak: Kabr)
  • kabis : Yusuf Aleyhisselâm'ın rüyasında gördüğü yıldızlardan birisi. ◊ Hızlı giden at. Süratli at.
  • kabisa : Parmak ucuyla yenen şey.
  • kâbise : Ucu üstüne eğri ve kıvrık olan burun.
  • kabise : Üveyik kuşu.
  • kabiz : Kabzeden, tutan.
  • kabkab : Karın, batn.
  • kabkaba : Haykırma, kükreme. (Deve ve arslan hakkında kullanılan bir tâbirdir.)
  • kabl : Önce. Evvel. İleride. Evvelki.
  • kablî : İlke ve önceliğe âit. Hiçbir tecrübeye dayanmadan. Yalnız akıl ile.
  • kablo : Fr. : Telgraf, telefon hatlarında veya elektrik akımı iletmede kullanılan izole edilmiş tellerin bütünü.
  • kabotaj : Fr. Bir ülkenin kendi limanları arasında gemi işletme işi.
  • kabr : (Kabir) Mezar. Merkad. Ölünün toprağa gömüldüğü yer. (Bak: Âlem-i berzah)
  • kabristan : f. Mezarlık.
  • kabs : Her şeyin esası, aslı. * Tâlim etmek. ◊ Parmak ucuyla yemek.
  • kabsa : Başı büyük ve sivri olan kadın.
  • kabt : El ile bir şey toplamak.
  • kabtarî : Yünden dokunan bir elbise.
  • kâbuk : f. Yuva. Kuş yuvası.
  • kabuk : Bir şeyin dışındaki sert örtü, kışır. * Bazı hayvanların katı mahfazaları.
  • kâbul : Avcıların kemendi.
  • kabul : Bir malı satın almak için kabul ettiğini bildiren sözdür. (Bak: İcab)
  • kabulgâh : f. Kabul yeri.
  • kaburga : Göğüs kemiklerinin beheri. Göğüs kemiklerinin bel kemiğine bağlanmak suretiyle meydana getirdikleri şeklin bütünü. * Gemi, sandal, kayık gibi deniz nakil vasıtalarının hayvan kaburgasına More…
  • kabus : Uykuda ağırlık basması. Korkulu ve insanda hareket bırakmayan rüya. Karabasan.
  • kabz : Tutmak. Ele almak. Kavramak. Almak. * Tahsil etmek. Teslim almak. * Amelde zorluk çekmek. * Kuşun süratle uçması. * Mülk.
  • kabz u bast : Ruhen sıkıntı. Daralma ve genişleme. Sıkıntı ve ferahlık. * Birini diğeri üzerine tercih etme. * Münkabız bir adama ferahlık ve sürurluluk vermek, sevindirmek. * Beyan ve ifâde etmek. * Uzun More…
  • kabza : Kılınç gibi şeylerin tutacak yeri. Sap. * El, pençe. * Bir tutam, bir avuç şey.
  • kabzimal : Meyve ve sebze yetiştiricileriyle, satıcı arasındaki aracı.
  • kâc : f. Küçük bir çeşit çam.
  • kâd : Mahzun olma, hüzünlü ve kederli olma. ◊ f. Hırs, tamahkârlık.
  • kad : Gr : İsmiyye veya harfiyye olan bir kelimedir. İsmiyye olduğunda iki vecihle kullanılır. yerine muzari olur. Yetişir, kifayet eder mânasınadır. Yahut kelimesine müradif isim olur. Harfiyye More…
  • kad' : Men etmek, engel olmak.
  • kadah : Çömlek içinde pişen yemeğin kokusu. ◊ Küçük toprak çanak.
  • kadana : Forsaların ayağına vurulan zincir.
  • kadastro : Fr. Bir ülkedeki arazi ve mülklerin alanını, sınırlarını ve yerini belirtip plânlama işi.
  • kadd : Boy, bos.
  • kadd ü kamet : Boy bos.
  • kadd-i bâlâ : f. Yüksek, uzun boy.
  • kadd-i bülend : f. Uzun, yüksek boy.
  • kadda' : şiddetli.
  • kaddah : Kadeh yapan. Kadeh yapıcı. * Zemmeden. Gıybet eden. Hicveden, yeren.
  • kaddahe : Çakmak taşı.
  • kaddesallah : Allah mübarek ve mukaddes eylesin.
  • kaddese : Takdis etti, takdis eder, takdis etsin, mutlu olsun.
  • kade : Gr: Yardımcı fiillerdendir. Cümlede ifade edilen hükmün yaklaştığını bildirmek için söylenir. Mübtedâ ile haberin başına gelerek, birincisini isim adı ile merfu' kılar, haberini de More…
  • kadem : Ayak. Adım. Metrenin üçte biri kadar olan uzunluk. Oniki parmak uzunluğu, yarım arşın. * Uğur.
  • kadem-bus : f. Ayak öpen.
  • kademe : Derece, sıra. * Merdiven basamağı.
  • kademe kademe : Basamak basamak, derece derece.
  • kademî : Ayakla alâkalı. Ayağa mensub.
  • kademiyye : Ayak bastı parası. * Eskiden hükûmete ait bir davetiye veya emri tebliğ etmek için gönderilen memura, masrafları karşılığı olarak verilen ücret.
  • kademkeş : f. Ayağını çeken. Yanaşmayan, gitmeyen.
  • kademnih : f. Ayak basıcı.
  • kademnihade : f. Gelmiş, ayak basmış olan.
  • kademran : f. Adım atan, ilerliyen.
  • kademrence : f. Lütfen kabul, tenezzül.
  • kader : Cenâb-ı Hakk'ın kâinatta olmuş ve olacak her şeyin evsafını ve havassını ve sâir geleceğini ve geçmişini ezelden bilip, levh-i mahfuzunda takdiri ve yazması. Takdir-i İlâhî. * Ezelî More…
  • kaderî : Kader ile alâkalı. Kader, tali' nev'inden olan.
  • kaderiye : Kul, kendi yaptıklarının halıkıdır deyip ifrat ederek Hak mezhebinden ayrılan bir dalâlet fırkası. (Bak: mu'tezile)
  • kadh : Zemmetme, çekiştirme. Bir kimsenin ayıb ve kusurlarını söyleyerek gıybet etme. * Men'etmek, engel olmak. * Çakmak taşını çakmak. * Bir kimsenin işine halel vermek.
  • kadî : Hâkim. Peygamber (A.S.M.) nâmına suçluyu ve suçsuzu ayırıp şeriatla hükmeden hâkim. * Kaza eden.
  • kadî naibi : Kadıların (hâkimlerin), gitmedikleri yerlere gönderdikleri vekiller.
  • kadîb : (C.: Kıdbân) İnce ve düz fidan, dal veya çubuk. * Erkeklik âleti.
  • kadîd : Kurutulmuş et. * Pek zayıf, kuru ve çelimsiz insan. * Etleri dökülmüş olup yalnız kemikten ibaret olan gövde. İskelet.
  • kadîh : Tencere dibinde arta kalan.
  • kadih(a) : (Kadh. dan) Bir kimse hakkında kötü söz söyleyen. Zemmedici, çekiştirici, kötüleyici.
  • kadim : (A, uzun okunur) Ayak basan. Ulaşan. Varan. * Azanın mukaddemesi olan insanın başı.
  • kadîm : Eski zaman. * Başlangıcı olmayan. Uzun zamandan beri var olan. * Evveli bilinmeyen hâl ve keyfiyet.
  • kadim(a) : Kemirici hayvan.
  • kadime : Ordunun ileri karakolu. * Kuşun kanadının ön tarafındaki uzun tüyleri.
  • kadîmen : Eskiden beri. Kadim olarak.
  • kadîmî : Eskiden beri var olan. Eski.
  • kadir : Bir işi yapmaya gücü yeten. Kudret sâhibi ve herşeye kudreti yeten. (Allah C.C.)
  • kadîr : Mukaddir. Muktedir. Kudreti mutlak olan ve her hususa muktedir olan. Nihayetsiz kudret sahibi.
  • kadir alayi : Tar: Kadir gecesi padişahların saraydan çıkıp, civardaki camilerden birinde namaz kılmaları münâsebetiyle yapılan merâsim.
  • kadir gecesi : (Bak: Leyle-i Kadir)
  • kadir-endaz : f. İyi ok atan ve attığı her oku hedefe isâbet ettiren kimse.
  • kadir-şinas : f. Kıymet ve değerden anlayan. Değerli kimseleri tanıyabilen.
  • kadirdan : f. Kadirbilir. Değerbilir.
  • kadirga : Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan harp gemilerinden biri. Kürek ve yelkenle kullanılırdı. Kadırgalar 25 oturaklı idi ve her küreği dörder adam tarafından çekilirdi. (O.T.D.S.) More…
  • kadirî : Abdülkadir-i Geylanî Hazretlerinin yolunda olan, onun tarikatına mensub. olan. (Bak: Geylanî)
  • kâdiye : Soğuk. * Afet, belâ.
  • kadiye : Azlık. Az cemaat.
  • kadiz : Hep olduğu yerde kalan büyük fıçı.
  • kadkeşide : f. Boy atmış, uzamış. Boyu uzamış.
  • kadr : İtibar. Değer, kıymet. Haysiyet. Derece miktarı. Miktar. Meblağ. Takat. Takdir, rızkı taksim eylemek. Gına.
  • kadr suresi : Kur'an-ı Kerim'de 97. sure olup İnna Enzelna diye de söylenir.
  • kadro : ing. Bir işin yürütülebilmesi için icab eden bir cinsten şeylerin, bilhassa insanların tamamı veya bütünü.
  • kadum : (C.: Kudm) Keser. * Şam yakınında bir köyün adı.
  • kadv : Yemeğin kokusu iyi olmak.
  • kady : Yemeğin kokusu güzel olmak.
  • kaf : Ufuk. * karfinin ismi. * Bir dağ adı.
  • kaf suresi : Kur'an-ı Kerim'in 50. suresidir. Bâsikat ismi de verilir. Mekkîdir.
  • kaf'a : Yağcılar tokmağı. * Hurma kabuğundan yapılan, zenbile benzer kulpsuz bir nesne. ◊ Yumuşak kuru ot. * Parmakları soğuktan dökülmüş ayak.
  • kafa : (C.: Akfâ) Baş. Kafa. * Ense, arka. * Akıl, zekâ, anlayış.
  • kafadar : f. Arkası sıra giden, peşinden ayrılmayan. * Kafaları birbirine uyan, kafaca birbirine denk olan arkadaş.
  • kafar : Katıksız ekmek.
  • kafave : Sütten yapılan azık.
  • kafavî : Kafa ile alâkalı.
  • kafd : Bileğin eğri olması.
  • kafder : Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
  • kafedan : Attarların eczâ koydukları kese veya torba.
  • kafender : Çirkin yüzlü, katı başlı kimse.
  • kafer : Zayıf ve etsiz olmak.
  • kafes : Tel, ince demir veya ağaç çubuklarından yapılan ve içine kuş ve saire konulan şey. * Dışardan içerisi görünmesin diye, ince tahta çubuklarından yapılıp harem pencerelerine takılan siper, * More…
  • kaff : Parmak arasına birşey gizlemek. * Ot kurutmak.
  • kaffaf : Parmakları arasında birşey gizleyip çalan kimse.
  • kaffal : Çilingir. Anahtarcı.
  • kaffan : Büyük terazi.
  • kâffe : Hep. Bütün. Cümle.
  • kâffeten : Bütünü. Hepsi birden.
  • kafh (kifâh) : Başa vurmak. * İçi boş olan şeyi vurmak.
  • kâfi : Kifayet eden. Vâfi, başka şeye ihtiyaç bırakmayan. Yeten, yetişen, elveren.
  • kafî : Birine uyup peşinden giden.
  • kâfil : Birinin yerine ödemeyi kabul eden. Kefil olan.
  • kafîl : Kuru ağaç. * Parça parça olmuş ot. * Kamçı. Bir otun adı.
  • kafile : (A, uzun okunur) Birlikte sefere çıkanların cemaatı. Kervan.
  • kafile-sâlâr : f. Kafile reisi. Kafile başı.
  • kafîne : Kafasından kesilen koyun.
  • kâfir : Hakkı görmeyen ve örten. İyilik bilmeyen. Allah'ı inkâr eden. Dinsiz.
  • kafîr : Hayvan tersi.
  • kâfirane : f. Kâfire yakışır şekilde, kâfir gibi.
  • kâfirûn : Kâfirler.
  • kâfirûn suresi : Kur'an-ı Kerim'de 109. sure olup El-Kâfirûn da denilir.
  • kafiye : Tâbi olan şey. * Herşeyin son tarafı. *Edb: Manzum yazılan satırların ses bakımından sonlarının aynı olması. (Yaman, duman, saman... gibi.)
  • kafiyeperdâz : f. Kafiye uyduran. Şair, nâzım.
  • kafiyeperestlik : Kafiye için safiyeyi feda edecek derecede kafiyeye ehemmiyet vermek. Birinci derecede kafiyeyi düşünüp, mânayı arka plana atmak.
  • kafiyesenc : f. Kafiye dizen. Nâzım, şair.
  • kafiz : (C: Kufzân-Akfize) Ölçek.
  • kafkaf : şahtere otu. ◊ şarap, hamr.
  • kafkafe : Titremek, titretmek.
  • kafn : Kafa.
  • kafr : Arz. Çöl. Beyâban.
  • kafs : Sıçramak. * Hafiflik. * Sevinç, neşat. * Hayvanın ayaklarını bağlamak. ◊ Zorla birşey almak. * Gadap, hiddet. * Mevt, ölüm.
  • kafş : Yemekten lezzet alma, fazla yemek yemek. * Pabuç. * Cem'etmek, toplamak.
  • kafsal : Arslan.
  • kafşelil : Kepçe.
  • kafta : Cima etmek.
  • kaftan : Ekseriya mükâfat ve taltif olarak giydirilen süslü üstlük elbise. Hil'at, esvab.
  • kâfur : Beyaz ve yarı şeffaf, kolaylıkla parçalanan bir madde. Sert, güzel kokulu, katı ve yağlı bir madde. * Cennette bir kaynak ismi.
  • kafur (kufur) : Hurma çiçeğinin kılıfı.
  • kafv : Bir kimsenin ardına düşüp ittibâ etmek, ona tâbi olup uyma.KAFY : Uymak. * Kafasına vurmak.
  • kafz (kafazân) : Sıçramak.
  • kafzea : (C: Kafâzi) Başın çevre yanlarının saçı.
  • kâgaz : f. Kâğıt.
  • kağithane : Kâğıt fabrikası. * İstanbul'da vaktiyle böyle bir fabrikanın bulunduğu yerdeki mesire.
  • kağni : (Kağlı) İki tekerleri dingille sâbit öküz arabası.
  • kagşar : Yıkılmak üzere. Yıkılıp harabolmaya yüz tutmuş.
  • kâh : f. Köşk, kasır. * Tek oda. Bir gözlü oda. * Yüksek binâ. ◊ f. Saman. Saman çöpü.
  • kah : Sultan.
  • kaha : Ev ortası, saha.
  • kahal : Koyunların derisini kurutan bir hastalık.
  • kahame : İlerlemiş yaşlılık.
  • kahb : Yaşlı, ihtiyar. * Büyük dağ.
  • kâhban : f. Harman bekçisi.
  • kahbe : Namussuz kadın. Fâhişe. * Mc: Hilekâr, kalleş ve sözünde durmaz adam.
  • kahd : Koyunun beyaz kuzusu. * Açılmamış nergis.
  • kâhdan : f. Samanlık. İçine saman doldurulan oda.
  • kahde : (C.: Kıhâd) Devenin hörgücü dibi.
  • kahf : Kap içindeki suyun tamamını içme.
  • kâhgil : f. Samanlı sıva çamuru.
  • kahhar : Galib-i Mutlak ve her an kahretmeğe muktedir olan Allah (C.C.) Hak Celle ve A'lâ'nın esmâ ve sıfâtındandır.
  • kahharane : Kahharcasına. Kahredercesine.
  • kahif : Şiddetli yağmur.
  • kâhil : Saçına ak düşmüş adam. Yaşlı, ihtiyar. Tembel.
  • kâhilane : f. Tembelce, tembelcesine, tembel olana yakışır surette.
  • kâhin : Karışık ve tahmini sözlerle gaibden haber verdiği söylenen kimse. Haberci. Falcı. * Âlim.
  • kâhinane : f. Kâhin gibi ve ona benzer şeklide haberler veren. Bir nevi zan ile gaibden haber verir gibi.
  • kâhine : Kadın kâhin.
  • kahir : (A, uzun okunur) Üstün gelen. Yenen. Galip gelen. * Zorlayan. Mecbur eden.
  • kahit : Şiddetli kıtlık olan sene.
  • kahiz : Müşkil, zor nesne.
  • kahkaha : Yüksek sesle ve çokça gülme.
  • kahkaha' : Öldürücü bir yılan.
  • kahkahazen : f. Kahkaha atan, fazlaca yüksek sesle gülen.
  • kahkar : Katı, sert, sağlam taş. ◊ Taş.
  • kahkara : Geri geriye gelme, dövüşerek çekilme.
  • kahkarî : Birdenbire geri dönme, aniden arkaya dönme. * Geri çekilmekle ilgili, geri dönmekle ilgili.
  • kahkariye : Geri dönme. Rücu'.
  • kahl : Zemmetmek. * Nimete nankörlük etmek. ◊ Göze sürme çekmek.
  • kahl (kuhul) : Kurumak.
  • kahlese : Yuvarlak baş.
  • kahm : (Kuhum) : Düşünmeden kendini bir iş içine atmak.
  • kahpe : (Bak: Kahbe)
  • kahr : Zorlama. Cebir. * Ezme. Mahvetme. * Fazlaca üzüntü. Keder içine işleme. * Cenâb-ı Hakkın şiddetli ve azab verici vasıflarının tecellisi. (Kahr, lütfun zıddıdır.) (Bak: Celal) ◊ More…
  • kahraman : (C.: Kahramanan) f. Yiğit, cesur, bahadır. * Fars mitolojisinde Rüstem'in yendiği kişi. * İş buyuran, hüküm sâhibi.
  • kahramanan : (Kahraman. C.) f. Kahramanlar. Cesur kimseler, yiğitler.
  • kahramanane : f. Kahramanca, yiğitçe, cesurane.
  • kahramanî : f. Yiğitlik, kahramanlık, cesurluk.
  • kahreban : Kehribar.
  • kahrenî : Kahr ile, zorla. Ezerek, cebren.
  • kaht : Kıtlık. Kuraklık. Kuraklıktan dolayı mahsulün yetişmemesi.
  • kaht ü galâ : Yokluk. Kıtlık. Fakirlik. * Pahalılık.
  • kahus : Uzun boylu erkek.
  • kahvalti : t. Sabah ve ikindi vakitleri yenilen hafif yemek.
  • kahve : şarap. * Hâlis süt. * Kahve. * Güzel koku. * Bolluk, bereket. * Kahvehane.
  • kâhya : Büyük konaklarda ev işlerini idare eden kimselerle san'at ve ticaret sahiplerinin işlerine bakmak üzere hükümet tarafından seçilen kimselere eskiden verilen addır.
  • kahz : (Ok atmak. * Sıçramak. * Yarmak.
  • kahz (kihz) : İbrişim karışıklı beyaz bez.
  • kaib : (C.: Kevâib) Tomurcuk memeli kız.
  • kaibe : Hüzün ve gamdan perişan olmak.
  • kaîd : (C.: Kavayid) Çekirge. * Ulu, yüce kişi.
  • kaid : (A, uzun okunur) Süren. Sevkeden. * Koyunların önünden giden ve 'Küsem' denilen koyun. * Yedeğine alıp çeken. Çavuş. Serasker, kumandan. * Sıradağ. * Geniş ark. ◊ More…
  • kaidan : (Kaid. C.) Kumandanlar, komutanlar, seraskerler.
  • kaide : Esas. Temel. Düstur. Nizam. Yol. Ayaklık. * Dip taraf. * Bir şeyin meydana gelmesine şart ve düstur olan husus. * Bir ilim ve fennin düsturlarından her biri. * Fık: Hayızdan ve çocuktan More…
  • kaiden : Oturarak, oturduğu hâlde.
  • kaideşiken : f. Kaide ve usullere uymayarak. Kuralları çiğniyerek.
  • kaideşikenâne : f. Usul ve kaideye riayet etmeyerek, kuralları çiğneyerek, kaideyi bozarak.
  • kaideten : Kaide ve hükümlere göre. Kurala uygun olarak.
  • kaidevî : Kaide ve kural ile alâkalı. * Mat: Tabana ait.
  • kaif : Yeri kazıp götüren, toprağı sürükleyen yağmur.
  • kail : Söyleyen. Anlatan. Nakleden. Söz sahibi. İnanmış. * Boyun eğmiş. Rıza göstermiş, razı olmuş.
  • kaile : (C.: Kavâil) Dağ başı.
  • kaim : Ayakta duran. Mevcut. Baki. * Vaktini ibadetle geçiren.
  • kaime : Uzun bir kâğıda yazılan ferman. * Kitap yaprağı. * Kâğıt para.
  • kaimen : Ayakta durarak. Yıkılmamış. * Canlı olarak.
  • kâin : Olan. Var olan. Bulunan. Mevcut.
  • kâinat : Var edilen şeylerin hepsi. Yaratılanlar. Mevcudat. Âlemler.
  • kâinat-efruz : f. Kâinatı süsleyen, cihanı donatan.
  • kaîr : Daha derin, çok derin.
  • kaîs : Çok yağmur.
  • kâj : f. Eğri, bükülmüş. * Şaşı.
  • kak : Uzun, tavil. * Alaca karga.
  • kakül : (Kâgül) f. Alnın üzerine sarkıtılan kısa kesilmiş saç.
  • kakum : Kürkü makbul bir cins kedi.
  • kakunc : Kanbel otu. (İt üzümünün bir nevidir.)
  • kakuze : (C.: Kavâkiz) Boş maşrapa.
  • kal : (A, uzun okunur) Söz.
  • kal u kîl : Dedi denildi şeklindeki nakiller.
  • kal' : Bir şeyi kökünden çekip koparmak. * Kendisinden iyi kalay çıkan maden. * Azletmek. Bir tarafa ayırmak.
  • kal'a : Kale. Eskiden yapılan büyük merkezlerin ve şehirlerin bulunduğu etrafı duvarlarla çevrili ve düşmanın hücumundan muhafaza edilen yüksek yerlerde inşa edilmiş yapı. * Çobanın çantası. * Hurma More…
  • kal'a-bend : f. Bir kale içinde yaşamağa mahkûm olmuş olan. Kal'aya bağlanmış.
  • kal'a-dâr : f. Kale koruyucusu, kal'a muhafızı. Dizdar.
  • kal'a-gir : f. Kale tutan.
  • kal'a-küşa : f. Kale zapteden.
  • kal'a-nişin : f. Kalede oturan.
  • kâla : f. Kumaş. * Ev eşyası, giyim eşyası. * Sermaye, anamal.
  • kala : Buğz, adâvet.
  • kalafat : Geminin tahtalarının aralıklarını üstüpü vs. ile doldurup üzerine zift sürme işi. * Sahte süs, düzen. ◊ Vaktiyle Yeniçeri Ağasının giydiği kırmızı bir başlık.
  • kalah : Diş sarılığı. * Sarık uzunluğu.
  • kalaid : (Kılâde. C.) Gerdanlıklar. * Akarsular.
  • kalail : (Kalil. C.) Az şeyler, kaliller.
  • kalak : Can sıkıntısı. Gönül darlığı. Kararsızlık. * Zahmet. Meşakkat.
  • kalalib : (Kullâb. C.) Çengeller, kancalar. Uçları eğri olup bir şeyler asmağa yarayan demirler.
  • kalânis : Takkeler, külâhlar.
  • kalânisî : Takkeci.
  • kalansuve (kulensiye) : (C.: Kalânis-Kalânis-Kılâs) Takke, külâh, kavuk. (Bak: Kalensüve)
  • kalantor : Zenginliğini göstermeye özenen kellifelli ve şişman adam.
  • kalar : f. Büyük sel yarıntısı.
  • kalavra : Eskimiş meşin eşya veya yamalı ayakkabı.
  • kalaye : Kilise odası.
  • kalb : Vücudun kan dolaşımı merkezi. Yürek. * Gönül. * Herşeyin ortası. * Bir halden diğer bir hale çevirme. Değiştirme.
  • kalben : İçten, kalbden, yürekten, gönülden. Samimi olarak. Kendi kendine.
  • kalbgâh : f. Ordunun sağ ve sol kanadlarının ortası. Merkez bölümü. * Canevi.
  • kalbî : İçten. Yürekten. Kalbe ait ve müteâllik. Samimiyetle. Riyâsızca.
  • kalbolma : t. Başka hâle gelme. Değişme.
  • kâlbüd : f. Kalıp, şekil. * Gövde, beden, insan veya hayvan cesedi.
  • kalbzen : f. Kalpazan. Sahte para basan. * Yalancı.
  • kald : Gümüş bilezik.
  • kale : (A, uzun okunur) Dedi. O söyledi. ◊ f. Kumaş. * Ham kavun, kelek. ◊ Söz söylemek. ◊ (Bak: Kal'a)
  • kaleb : Dudak dışarıya sarkmak. ◊ (C.: Kavâlib) Kalıp.
  • kalebe : Hastalık. İllet.
  • kalehzem : Yeyni, hafif. * Suyu çok olan büyük deniz.
  • kalem : (C.: Aklâm) Kamış. Yazı için ucu inceltilen bir nevi ince ve sert kamış. * Yazı yazmak için kullanılan her türlü âlet. * İfâde. Üslub. * Mâden, taş ve tahta üzerinde oymak için ucu sivri More…
  • kalem suresi : Kur'an-ı Kerim'in 68. suresinin ismidir. Mekkîdir.
  • kalemdan : f. Kalem kutusu, kalemlik.
  • kalemen : Yazı ile, kalem ile. * Sayıca, sayı bakımından.
  • kalemgir : f. Yazı yazarken kalemin kâğıda takılmadan rahatlıkla kayması.
  • kalemî : (Kalemiyye) Kalemle alâkalı. Kalemle münâsebet ve alâkası olan.
  • kalemiyye : Eskiden kalemlerde yazı karşılığı olarak alınan para.
  • kalemkâr : f. Tülbent veya ince kumaş üzerine fırça ile şekiller yapan yazmacı. * Maden üzerine kazarak şekiller yapan kimse. * Duvar veya tavanlara süs yapan, nakkaş.
  • kalemkârî : f. Resimcilik, ince nakkaşlık. * İnce nakkaşın elinden çıkmış.
  • kalemkeş : f. Yazan, yazıcı, yazar, müellif. * Çizen. * Yazıda silinti yapan.
  • kalemrev : f. Bir hükümdar veya hükümetin hükmünün geçtiği yer.
  • kalemzede : f. Yazılmış, kaleme alınmış.
  • kalemzen : f. Yazan, yazıcı, kâtib.
  • kalen : (A, uzun okunur) Söylemek suretiyle. Söyleyerek.
  • kalender : f. Dünyayı terkederek elini çekip Allah yolunda giden kimse. * Dünyâdan elini çekip herşeyi hoş gören kimse. * Dünya alâkalarından uzak, alâyişe aldanmaz hakikat adamı. Filozof.
  • kalenderâne : f. Kalenderce. Kalender olan bir kimseye yakışır surette.
  • kalenderî : 'f. Feylesofluk; kalenderlik; dervişlik; serserilik. * Edb: Halk edebiyatı tâbirlerindendir. Halk şâirleri 'mef'ulü, mefaîlü, mefaîlü, feûlün' vezninde tanzim ettikleri More…
  • kalensüve : Üzerine sarık sarılarak başa giyilen külâh. * Mantarın başlığı, tablası.
  • kales : Kusuntu.
  • kalet : (C.: Kılât) Helâk olmak. * Dağlarda, içinde su biriken çukur. * Göz çukuru. * Baş parmağın dibinde olan çukur.
  • kalfa : Sarayla konaklardaki cariyeler hakkında kullanılan bir tâbir idi. Konaklarda bu tâbir, daha çok bunların eskileri ve yaşlıları hakında kullanılırdı. Gençlerine 'kız' denilir ve More…
  • kalgay : Eskiden Kırım Hanlığı'nın veliahtlerine verilen ünvan.
  • kalh : Eşek anırtısı. Aygır kişnemesi. ◊ Ferc.
  • kalheban : Uzun, tavil.
  • kalhebe : Beyaz bulut.
  • kâlî : Veresiye satmak.
  • kali : f. Halı.
  • kalî : Dedikoducu, gıybet eden, çekiştirici. * Söylemekle. Söylenmiş. Söz olarak. Söze dair ve müteallik.
  • kali' : (Kal. dan) Kökten söküp atan. Kökünden çıkaran.
  • kalib : (Ka, uzun okunur) Hususi bir biçim, bir şekil alması istenen bazı şeylerin konmasına mahsus araç. (Buz kalıbı, çizme kalıbı gibi) * Hususi surette dökülmesi istenen şeylere mahsus zarf. * More…
  • kalîb : Kuyu, çok eski zamandan kalmış kuyu.
  • kâlib (kelib) : İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim ettiren kimse.
  • kaliçe : f. Küçük halı.
  • kalif : Sünnet olmamış kimse.
  • kalîf : Hurma kabuğu.
  • kalifiye : Fr. Yetişmiş usta, işçi vs.
  • kâlih : Katı, şiddetli, şedid.
  • kalil : Az. * Bodur kimse.
  • kalilen : Az olarak.
  • kalita : ing. Eskiden kalyon cinsinden yük gemisi.
  • kalite : Fr. Vasıf.
  • kaliyye : Tava kebabı. * Kavrulmuş.
  • kalizem : Kuyu. * Suyu çok olan deniz.
  • kalkadis : Siyah boya.
  • kalkal : Deprenmiş, hareket etmiş.
  • kalkale : Bir şeyi titretmek. * Tecvidde: Okurken harflerin üzerinde birden durarak harfi, mahrecinden çıkar çıkmaz kesmek suretiyle bu harfleri tekrar okumak. Kalkale ile okunan harfler şunlardır: More…
  • kalla' : Beylere koğuculuk yapan yalancı. * Halk içinde tanınmak için kendine bir alâmet yapan kimse.
  • kallab : (Kalb. den) Düzenbaz, hilekâr. * Kalpazan. Sahte para basan kimse.
  • kallas : Takke dikici, takke diken.
  • kallaş : Kalleş. Hileci, dönek.
  • kallavî : Vaktiyle vezirlerin giydikleri bir cins kavuk.
  • kalle : Az olmak.
  • kalleys : San'a şehrinde bir kilise.
  • kalli : t. Sözlü. Dil ile.
  • kallidnâ : Boynumuza geçir, tak (manâsındadır).
  • kalm : Kesmek.
  • kalmes : Ulu kişi, seyyid.
  • kalori : Lat. Bir kilogram suyu bir derece ısıtmak için lâzım olan ısı miktarı. * Gıdaların vücuda yarayışlı olması ve hararet vermesi bakımından değeri.
  • kalp : t. Hileli. Sahte. Taklit. * Yalandan cesaret satan korkak adam. * Yalancı. Kendisine güvenilmez olan.
  • kaltaban : f. Namussuz. Pezevenk.
  • kalû : (A, uzun okunur) Dediler. Onlar söylediler (meâlinde fiil).
  • kalû belâ : Cenab-ı Hak ruhları yaratıp, onlara Rabbiniz değil miyim, meâlinde: 'Elestü Bi-Rabbiküm' buyurduğunda, ruhlar: 'Evet Rabbimizsin' meâlindeki Kalu Belâ diye cevap More…
  • kâluc : f. Küçük parmak. * Güvercin kuşu.
  • kâlus : f. Ahmak, ebleh, akılsız.
  • kalus : (C.: Kulus-Kalâyıs) Ayakları uzun genç deve. * Yüksek. * Murdarlıklar akan çay. Kirli ırmak.
  • kâlusane : f. Akılsızcasına, ahmakçasına.
  • kaluşe : f. Çömlek. * Tencere.
  • kaly : Et ve buğday kavurmak. * Buğz, adavet, düşmanlık.
  • kalyan : f. Nargile.
  • kalyon : Buharlı gemilerin icadından evvel kullanılan yelkenli ve kürekli harp gemilerinden biri.
  • kâm : f. İstek. Arzu. Maksad. Murad. Dilek. Lezzet. * Ağzın üstü. Damak. * Koyun, sığır ağılı. * Ağaç kilit.
  • kâm na kâm : f. İster istemez.
  • kâm u nâkâm : Elbette, ister istemez.
  • kam' : Kahretmek. Zelil etmek. * Zabtetmek. Ezmek. Kırmak. * Hasta etmek. * Başına vurmak. * Bir sese kulak verip dinlemek. * Ağzı dar olan bir şeyin içine huni ile akıcı maddeyi koymak. * Huni. More…
  • kâm-binan : (Kâm-bin. C.) f. Bahtiyarlar, mesutlar, mutlu kimseler.
  • kâm-binî : f. Bahtiyarlık, saadet, mutluluk.
  • kama : İki tarafı keskin, ucu sivri ve enli bıçak. * Duvara veya keresteye çakılan büyük tahta çivi. * Ağaç, kütük ve sâireyi yarmak için kullanılan ucu ince, arka tarafı kalın ağaç veya demir More…
  • kamakim : (Kumkuma. C.) İçlerine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testiler.
  • kamame : Süprüntülük.
  • kamara : Vapurlarda mevki sayılan odalar ve salonlar. * Gemide kaptan gibi erkâna mahsus odalar. * Buğday ve arpa gibi mahsul demetlerinden harman yerinde yapılan küme. * Avrupa devletlerinde millet More…
  • kamarî : (Kumriye. C.) Dişi kumrular.
  • kamarot : Vapurlarda kamaraların hizmetini gören adam.
  • kamatir (kamtarir) : Katı, sağlam.
  • kâmbahş : f. Herkesin isteğini yerine getiren. * Bağışçı, ihsan edici.
  • kamber : (Bak: Kanber)
  • kâmbin : f. Merâmına erdiren. İsteğine kavuşturan.
  • kamcere : Islah etmek.
  • kâmcu : f. İsteğini ve meramını arıyan. Maksadına ve gayesine ulaşmak isteyen.
  • kâme : f. Arzu, istek, meram, gaye, maksad.KAM'E $ (Kumu') : Hakaret.
  • kame : (C.: Kumme) Başını sudan kaldıran davar.
  • kamea : (C.: Kamâ) Büyük gök sinek. * Gözün kirpikleri diplerinde çıkan sivilceler.
  • kamed : Binanın temeli.
  • kamel : Bitli kişi. * Karnın büyük olması.
  • kamen : Lâyık.
  • kamencer : Yaycı, kavvas.
  • kamer : Gökteki ay. Hilâl. * Ay ışığında uyumayıp uyanık durmak.
  • kamer suresi : Kur'an-ı Kerim'in 54. Suresinin ismi olup İktarabet Suresi de denir. Mekkîdir.
  • kamerî : Ay ile alâkalı.
  • kamerî sene : Arabi aylara göre olan yıl. Senesi 360 gün olan yıl. (Bak: Hicret)
  • kameriyye : Çardak. Bahçelerde, mehtaplı gecelerde oturmak üzere yapılıp, etrâfı sarmaşık v.s. çiçeklerle örtülü bulunan yer. Küçük köşk.
  • kamervari : f. Ay gibi, kamere benzercesine.
  • kames : Suya daldırmak ve batırmak. * Hareket edip acı çekmek.
  • kamet : (A, uzun okunur) Namaza başlama işâreti, namaz kılmak için okunan ezan. * Boy. Boy-bos. Endam.
  • kamet almak : Namaza başlamak için, hususen farz namazından önce ezan okumak.
  • kamez : Menfaatsiz, hor hakir nesne.
  • kâmgüzar : f. İsteğini elde edebilen. Arzusuna kavuşabilen.
  • kamh : Yemeğe iştihâsı az olmak. * Suya dalmak. * Davarın başını sudan kaldırması. ◊ Buğday. * Yukarı kaldırmak.
  • kamha : Kasap merhemi adı verilen ilaç.
  • kamih : Kam' eden, ezip kıran, mahveden, perişan eden. Kahreden, yok eden. Alçaltan, zelil eden. ◊ Suyu içmeyip, başını kaldırıp duran davar. ◊ Tarhana. * Kokutup ekşitilmiş More…
  • kâmil : (Kemal. den) Bütün, tam, olgun, eksiksiz, kemalde olan, kusursuz. Kemal ve fazilet sâhibi.
  • kâmilen : Noksansız, eksiksiz olarak. Tam olarak. Kâmil olarak. Bütünü ile. Tamamen.
  • kamim : Tere otunun kurusu.
  • kâmin(e) : Saklı. Gizli. Belirsiz. Pusuda duran.
  • kâminun : (Kâmin. C.) Saklı ve gizli olanlar.
  • kamis : Gömlek. * Döl yatağını kaplayan ince deri. * Bâzı nebatlardaki ince zar.
  • kamit : Bağlanmış. * Tam olgun, kâmil.
  • kamkam : (C.: Kumâkım) Ulu, şerif kimse. *İyi, keskin kılıç. * Büyük deniz. * Çok adet. * Saç dibine düşen yavşak. * Küçük kene.
  • kamkame : (C.: Kamkâm) Büyük, derin deniz.
  • kâmkâr : f. İsteğine ulaşmış. Matlubunu elde etmiş. Hedef ve gayesine varmış. * Mutlu, bahtiyar, mes'ud.
  • kâmkârane : f. Mutlu olan bir kimseye yakışır şekilde, mutlulukla.
  • kâmkârî : f. Mutluluk, saâdet, bahtiyarlık. Murada ermeklik.
  • kaml(e) : Bit, kehle.
  • kamlul : Yabâni hıyar.
  • kamm : Evi süpürmek.
  • kammas : Suya dalan.
  • kammaş : Külhancı.
  • kamme : Süpürmek.
  • kamp : Karargâh. Kırda asker, izci veya talebelerin kurdukları karargâh. * Esirler karargâhı.
  • kampanya : Sıkı bir iş ve çalışma devresi. * Maksatlı uğraşma. Bir maksad için faaliyete geçme.
  • kamr : Göz kamaşmak.
  • kamra : Ay ışığı olan gece.
  • kâmran : f. Arzusuna nâil olan, bahtiyar, mes'ud.
  • kâmranî : f. Mutluluk, kâmranlık. İsteğine, arzusuna kavuşmuş olma.
  • kâmreva : f. İsteğine erişen. Arsuzuna kavuşan. Gayesine ulaşan.
  • kamş : Bir şeyi şundan bundan toplamak.
  • kams (kimâs) : Hareket ettirmek. * Davar önüne sıçramak.
  • kamt : Kuş, dişisine cima etmek. * Doğan çocuğu beze sarmak.
  • kamtarir : Çatık suratlı.
  • kamu : (Kamuğ) t. Hep, bütün, tamamen.
  • kamuflaj : Fr. Gizlenme, örtme. Aldatma gayesiyle yapılan tertibat. Daha ziyade harp zamanlarında araçlar ile insanların, bulundukları mekâna göre kılığa girmeleri.
  • kâmuran : (Bak: Kâmran)
  • kamus : Deniz. Derya. * Denizin ortası, derin yeri. * Büyük Lügat Kitabı. ◊ Arslan, esed.
  • kâmver : f. İsteğine kavuşmuş. Gaye ve maksadına vâsıl olmuş. Mutlu, bahtiyar.
  • kâmverân : (Kâmver. C.) f. Mutlular, bahtiyarlar, arzularına kavuşmuş olanlar.
  • kâmyab : İsteğine kavuşmuş. Murâdına ermiş olan.
  • kân : f. Bir şeyin menbaı. * Kuyu. Kaynak. * Mâden ocağı. * Bir keyfiyetin. (niteliğin) bol olarak bulunduğu kimse. ◊ f. Ahmak, ebleh. Câhil. İdraksiz, düşüncesiz.
  • kan'ar : Büyük, kaba budaklı ağaç.
  • kana : Süngüler.
  • kanaat : Aç gözlü olmayıp hırs göstermemek. Kısmetinden fazlasına göz dikmemek. Helâl ile yetinip haramı istememek. Az şeyi de olsa kısmetine razı olmak.(Semere-i sa'yine ve kısmetine rıza More…
  • kanaatbahş : f. Kanaat verici, inandırıcı.
  • kanaatkâr : f. Kanaat sâhibi. Kanaat edip az şeyle iktifâ eden.
  • kanaatkârane : f. Kanaat sâhibi bir kimseye yakışır tarzda.
  • kanadil : (Kandil. C.) Kandiller.
  • kanafiz : (Kunfuz. C.) Kirpiler. * Dağ fareleri.
  • kanah : (C.: Kanevât-Kınâ-Kınaâ) Yer altında olan su yolu. * Kendir ağacı.
  • kanas : Av yeri.
  • kanat : (C.: Kanavât) Yeraltına döşenmiş olan künk. Küçük kanal, su borusu. * Sopa, mızrak.
  • kanata : ing. Bol ağızlı su testisi. * Sıvı koymaya mahsus kap. * Bazan ölçü gibi de kullanılır.
  • kanatir : (Kantara. C.) Taştan yapılan kemerli büyük köprüler. Kantarlar. ◊ (Kantar. C.) Kantarlar.
  • kanavat : (Kanât. C.) Yeraltına döşenmiş olan künkler. Su yolları. * Mızraklar, sopalar.
  • kanazi' : (Kunzua. C.) Uzamış saç. * Baş traş edilirken yer yer bırakılan saç.
  • kanber : Hz. Ali'nin (R.A.) sâdık, vefakâr ve sevgili kölesinin adı. * Mc: Bir evin gediklisi. * Herşeye burnunu sokan, her düğün ve eğlencede bulunan bir adamdan kinâye olarak kullanılır.
  • kand : Şeker, şeker kamışının donmuş suyu.
  • kandal : Büyük başlı.
  • kandave : Yaramaz huylu. * Gıdası olmayan taam. * Büyük iri.
  • kandefir : Yaşlı kimse, acuz.
  • kandî : şekerimsi, şekerle ilgili, şekerden.
  • kâne : (Kevn. den) İdi, oldu...mânasında, fiilin geçmiş zamanı.
  • kanef : Kulağın küçük ve kalın olması.
  • kaneme : Kir. * Yağdan gelen pis koku.
  • kaneşvere : Hayız görmez kadın.
  • kanfa : Kulakları küçük ve kaba olan kadın. (Müz: Aknef)
  • kanfaş : Yaşlı, ihtiyar.
  • kanfese : Tesbih böceği.
  • kangren : Yun: Canlı vücudun belirli bir kısmında hücrelerin ölmesiyle meydana gelen bir hastalık.
  • kanh : Suyu içip kandıktan sonra başını kaldırmak.
  • kâni : (Kinaye. den) Dokunaklı ve iğneli söz söyleyen. Kinayeli konuşan.
  • kani' : (A, uzun okunur) Kanaat eden. Kendinde olan helâla razı olup, başkasının hiçbir şeyine göz dikmeyen. * Kanmış. İnanmış. Tatmin olmuş.
  • kanib : İnsan topluluğu.
  • kânif : Udul eden, dönen, yoldan çıkan.
  • kanif : İnsan cemaati. * Çok yağmur ve bulut. * Geceden bir parça.
  • kanis : Avcı.
  • kanisa : (C.: Kavânıs) Taşlık denilen ve kuşlarda olan bir organ.
  • kanit : (A, uzun okunur) (Kunut. dan) Kunut ve duâ eden. * İtaatlı. * Sükût eden. ◊ Ümidi tamamen sönmüş. Ye'se düşmüş, ümitsiz, kederli, hüzünlü. ◊ (Bak: Delil)
  • kanitîn : Kunut ve duâ edenler. Allah'a itaat ve ibadet edenler.
  • kâniz : Defneden, gömen.
  • kankal : Büyük kile.
  • kankane : Yol göstermek.
  • kankaris : Börek.
  • kânken : f. Madenci. Maden kazıcısı.
  • kannad : şeker yapan, şekerci.
  • kannas : Avcı, seyyad.
  • kannis : Avcı, av.
  • kannur : Başı büyük kişi.
  • kans : Av. Av avlama.
  • kansa : (Kuşlarda) Kursak.
  • kantar : Ağırlık ölçüsü âleti. * Binikiyüz dinar, onikibin okiyye, yüz okiyye gibi hudutsuz bir vezindir. * Kırk okka.
  • kantara : Taştan yapılan, kemerli büyük köprü.
  • kantariyye : Kantar ücreti. Tartma parası.
  • kantin : Fr. Kışla, fabrika, mekteb gibi yerlerde bakkal veya aşcı dükkânı.
  • kanu' : Kanaat sâhibi. Kanaatkâr, kanaatli. Hakkına razı olan.
  • kânun : Ocak. Ateş yanan yer. Zaman. * Kış mevsimi. * Sakil, ağır adam. * Kış mevsiminin ilk iki ayı. * Mangal. Soba.
  • kanun : (C.: Kavânin) Herkesin uyması için devletin teşri kuvveti tarafından konulan her türlü meşru nizam, kaide, emir, nehiy ve yasaklar. * Kaziye-i külliye. Kâinatta Allah'ın koyduğu More…
  • kanunen : Kanuna göre. Kanunca. Kanuna uyarak. Kanun yolu ile.
  • kanuni : Kanuna dâir. Kanuna ait. * Avrupavâri kanuna vesile olan Osmanlı Padişahı Sultan Süleyman'ın bir nâmı. (Bak: Sultan Süleyman Han)
  • kanuniyet : Kanunluluk. Kanun haline gelmek.
  • kanunname : f. Kanun kitabı. Anayasa.
  • kanunşinas : f. Kanun ve nizam koyan, kanunun inceliklerini bilen.
  • kanva' : Büyük burunlu kadın.
  • kanzaa : İbik.
  • kapasite : Fr. İçine alma, ihtiva etme kabiliyeti. * Kabiliyet, bilgi.
  • kapçak : Tar: Eski zaman muharebelerinde muhasara edilen kalelerin duvarlarına tırmanmak için kullanılan büyük çengel.
  • kapikulu : Osmanlı devletinin daimi ordusunu teşkil eden yaya ve atlı askerlerin bütününe verilen addır.
  • kaplica : Üstüne bina yapılmış sıcak maden suyu, üstü örtülü kaynarca, ılıca.
  • kapora : (Kaparo) Pey olarak verilen para.
  • kapris : Geçici heves. Maymun iştahlılık. İnsanın zayıf tarafı. Evham.
  • kaput : Fr. Askerlerin üstlük elbisesi, yağmurluğu. * Otomobillerin motor kısmını örten kapak.
  • kâr : f. (Kelimeye bir ek olup, isimleri sıfat yapar) Eden, edici, yapan mânâlarına gelir ve li, lı, cı, ci gibi eklerin de karşılığıdır. İtaat-kâr, hilekâr, isyan-kâr, hamur-kâr, kanaatkâr...gibi. More…
  • kar : (C.: Kur-Kirân) Zift, kara boya. * Deve. Dağ keçisi. * Ses çıkmasın diye ayağın kenarıyla yürümek. * Küçük tepe. * Kara taşlı yer. * Kara büyük taş.
  • kar' : Vurmak. Çakmak. Kapı çalmak. * Savt. Avâz. Ses. * Kabak. * Gülsuyu kabı. * Eti soyulmuş kemik.
  • kar' (kur') : (C.: Ekrâ) Cem'etmek, toplamak. * Okumak, kıraat.
  • kar'uş : İki hörgüçlü deve. * Arslan eniği.
  • kâr-âgâh : f. İşbilir, uyanık.
  • kâr-âgâhî : f. Uyanıklık, iş bilirlik.
  • kâr-âzmayî : f. Görgülülük, iş bilirlik, tecrübeli oluş.
  • kâr-azmude : f. Görgülü, tecrübeli, görmüş geçirmiş.
  • kâr-danî : f. Uyanıklık, iş bilirlik.
  • kâr-nüma : f. Menfaat gösteren. * Usta çıkacak olan çırakların, ustalıklarını göstermek için yaptıkları örneklik iş.
  • kâr-zâr : (Kâr ü zâr) f. Kavga, cenk, savaş, harp, muharebe.
  • kâr-zârgâh : f. Savaş meydanı. Harp alanı. Muharebe sahası.
  • kara : (C.: Ekrây-Karvât) Bahçe ve bostan içindeki su arkı. * Su ile karışmış süt. ◊ (C.: Ekrâ) Arka.
  • kara' : Deve yavrusunda çıkan beyaz bir sivilce ve kabarcık. * Baştaki saçların hastalıktan dökülmesi. ◊ (Kar'. C.) Su kabakları. * Gülsuyu kapları.
  • kara'belane : Karnı büyük, yassı bir böcek.
  • karabasan : t. Kâbus. Sıkıntılı ve korkunç rüya. * Bir kimsenin içine düştüğü pek sıkıntılı ruh durumu.
  • karabe : Kırba. Büyük testi.
  • karabet : Soyca yakınlık. Hısımlık. Akrabalık.
  • karabin : (Kurban. C.) Kurbanlar. Allah için kesilen koyun, sığır ve deve gibi hayvanlar.
  • karaborsa : Piyasadan çekilen eşyanın, yüksek fiatla satıldığı gizli pazar.
  • karafi : (Şihâbüddin Ahmed El-Karafi) Maliki Mezhebi'nin büyük âlimlerindendir. Milâdi 1285 de vefat etmiştir.
  • karah : (C.: Akriha) Bina ve ağaç olmayan arazi.
  • karaib : (Karib. C.) Yakınlar, hısımlar. Akraba.
  • karain : (Karine. C.) Karineler, ip uçları.
  • karakter : yun. Huy. Mizac. Seciye. Bir şeyi benzerlerinden ayırdetmeğe yarayan temel hususiyet.
  • karamil : Örülüp ucu sarkıtılan saç bağı.
  • karan : Mekke arzı.
  • karanful (karanfül) : Yaprağı, çiçeği ve kokusu güzel ve uzun olan budaklı bir nebat. Karanfil.
  • karanitis : Kişiyi sersem eden dimağ dolgunluğu.
  • karar : Değişmez hâle gelmek. * Sabit ve sakin olmak. * Ne az ne çok olan tam ölçü. Ölçülülük. * Gitmeyip kalmak. * Oturaklı yer. Sâkin olacak yer. * Anlaşılan ve sabit hâle gelen son karar sözü. * More…
  • karardâde : f. Durgun hâle gelmiş. * İstikrar bulmuş. Kararlaşmış. Karar verilmiş.
  • kararet : Kısa ayaklı ve çirkin yüzlü bir cins koyun. * Düz yuvarlak yer.
  • karargâh : f. Karar verilen yer. Karar yeri. * Askerî birlikte kurmay heyetinin toplandığı yer. Merkez.
  • karargir : f. Karara bağlanmış. Kararı verilmiş.
  • kararit : (Kırat. C.) Kuyumcu tartıları. Kıratlar.
  • kararname : f. Bakanlar Kurulu'ndan çıkan resmî emirler. * Verilen karârı bildiren yazı.
  • kararyab : f. Karar bulan. * Bir yerde oturup dinlenen.
  • karaşime : Maymunların gece çıkıp yattığı bir ağaç.
  • karatis : (Kırtâs. C.) Kâğıtlar, sahifeler. Kâğıt tabakaları.
  • karavana : Bakırdan yayvan yemek kabı. * Kışla, okul, hastahane gibi müesseselerde tevzi edilecek yemeği içine koydukları kap. * İnce ve yassı elmas. * Atışta hedefe vuramama.
  • karavol : f. Karakol.
  • kârazma : f. Görgülü, tecrübeli.
  • kârban : f. Kervan.
  • kârban-saray : f. Kervansaray. Şehirlerde veya yol üzerlerinde kervanların ve yolcuların gecelemelerine mahsus büyük han.
  • karbon : Lât. Basit olup kömürleşmiş hâlde bulunan bir temel unsur. Kömür. Billurlaşmış halde kömürleşmiş cisim.
  • karbonik : Fr. Bir karbonla, iki oksijenin birleşmesi ile meydana gelen gaz.
  • karbus : (C.: Karâbis) Eğerin ön ve arka kaşı. * Saç.
  • kârd : f. Bıçak.
  • kârdan : f. İşten anlar, iş bilir.
  • kârdar : f. İşi elinde tutan.
  • karded : Kaba mekan. Düz arz.
  • kârdide : (C.: Kâr-didegân) f. Uyanık, tecrübeli, iş bilir, görgülü.
  • kardinal : Fr. Katolik mezhebinde en büyük pâye.
  • kâre : Arka yükü.
  • kare : Anasından gözsüz doğan. Kör olarak dünyaya gelen. * Koyun sürüsü. ◊ (C.: Kâr-Kur) Dişi ayı. * Meşe. * Yüksek yer. * Kabile ismi.
  • karef : Hastalara yakın olmak.
  • kareh : Kişinin gövdesi kirli olmak. Vücut kirliliği.
  • karem : Et arzu etmek. * Deniz içinde biten çınar ağacına benzer bir ağaç.
  • karen : (C.: Akrân) Ok mahfazası. * Kılıç. * Ok. * İki deveyi biribirine çattıkları ip. Başka deveye çatılmış deve. * Çatık kaşlı olmak. * 'Yakınlık' mânâsına mastar. * Necid ahâlisinin More…
  • karenba : Ayakları uzun bir böcek.
  • karf : Töhmet etmek, ayıplamak. * Ayıp isnad etmek. * Dibâgat olunmuş deriden yapılan dağarcık gibi bir kap.
  • kârferma : f. Amir, iş buyuran.
  • kârgâh : f. Fabrika, iş yeri. Atölye.
  • kârger : f. İş yapan, işleyen. * Etki yapan, tesir eden, nüfuzlu.
  • kârgil : f. Kerpiçten yapılmış bina.
  • kârgir : f. Taş veya harçla yapılmış olan. * İş tutan, iş yapan.
  • kargüzar : f. Becerikli. İş yapabilen. Elinden iş gelen.
  • karh : Yaralama. * Hasta olmak. * Bedende çıkan yara. * Su olmayan yerde kuyu kazmak. * Yanlış ve yalanla hakkı değiştirmek ve battal etmek.
  • karha : (C.: Kuruh) Yara, ceriha. Ülser.
  • kârhane : f. İş yeri, iş yapılan yer. * Süt satılan yer. Süt fabrikası.
  • karheb : Yaşlı, ihtiyar. * Yaşlı öküz. * Çok kıllı keçi. * Ulu ve şerefli kişi.
  • kari : (A, uzun okunur) Köyde sâkin olan, köylü.
  • kari' : (Kari'e) (A, uzun okunur) Okuyucu. Okuyan. * Âbid ve zâhid olan. * Kur'anı tecvide göre okuyan. ◊ Ulu kişi, seyyid.
  • karia : (A, uzun okunur) Ansızın gelen belâ. Kıyâmet. * Belâ ve musibetten hıfz-ı İlâhiye dâir okunan dua ve âyetler. * Peygamberimiz'in (A.S.M.) düşman üzerine saldığı asker grubu. * Pek More…
  • karia suresi : Kur'an-ı Kerim' in 101. Suresidir ve Mekkîdir.
  • kariat : (Karie. C.) Okuyan kadınlar. Kıraat eden kadınlar.
  • karib : Çok yakın. Yerce ve mekânca uzak olmayan. * Yakın hısım.
  • karib (kareb) : (C.: Kavarib-Ekrub) Gemi sandalı.
  • kâriban : f. Kervan.
  • kariben : Bir zaman sonra, yakın vakitte. Çok zaman geçmeden. * Sülâlece ve soyca yakın olan.
  • karie : (C.: Kariât) Okuyan kadın. Kırâat eden kadın.
  • karih : (C: Kuruh-Kavârih) Kesbedici, kazanan. * Dişleri tam olan davar. ◊ Yaralı, cerihalı. * Çıbanlı.
  • kariha : Fikir kabiliyeti. Zihin kudreti. Düşünme istidadı. * Akıldan hâsıl olan fikirler. Her şeyin evveli. * Kuyudan çıkarılan ilk su.
  • kariha-zâd : f. Karihadan doğan, karihadan meydana gelen.
  • karik : Düz yer.
  • karikatür : Bir insanın veya bir şeyin gülünç bir tarzda yapılan resmi. * Kaba, âdi ve mizahi resim.
  • karin : Yakın. Hısım. Akraba. * Arkadaş. Yaşı aynı olan arkadaş. Refik. Komşu. * Bir şeyi elde eden, nâil olan. * Pâdişahın daimi surette yakınında bulunan. Mâbeynci. ◊ Kılıcı ve oku More…
  • karine : Bilinmeyen bir şeyin anlaşılmasına yarayan ip ucu. Anlaşılması zor olan hususun hak ve hakikatına dâir cüz'i delil olan şey. İşaret.
  • karir : Mesrur, sevinmiş, memnun. Beşâret ve müjde sebebi ile parlayan göz.
  • karis : Donmuş, câmid. * Pıhtı. Sirke ile pişmiş balık. ◊ Ekşi yoğurt.
  • karisa : (C. Kavâris) İncitici söz.
  • kariye : (C: Kavâri) Uzun burunlu, kısa ayaklı, arkası yeşil bir kuş. * Süngü demirinin keskin yeri. * Kılıcın ve ona benzer şeylerin keskin yeri.
  • kariyer : Fr. Bir insanın kendisini hasretmiş olduğu meslek. * Bir meslekte alınan merhalelerin bütünü.
  • kark : Tavuk gıdaklaması.
  • karkaf : şarap, hamr.
  • karkal : (C: Karâkıl) Kadın gömleği. * Yeleksiz elbise.
  • karkar : Kilim veya halı ucu. * Hışımla gürleyerek çağır demek. ◊ (C: Karâkır) Düz açık yer.
  • karkara : Karın gurultusu. * Kumru kuşunun ötmesi. * Kahkaha ile gülmek. * Su içerken bardağın guruldayıp ötmesi.
  • karm : (C.: Kurum) Değerli insan. Kıymetli insan.
  • karmele : Yapraksız küçük ağaç.
  • karmeşe : Cem'etmek, toplamak.
  • karn : Zaman, devre. * Bir insanın ortalama ömrü olan altmış sene. * Yüz yıllık zaman. Asır. * Boynuz. Hayvanda başın boynuz yerleri, boynuz yerinden sarkan saç.
  • karnabit : Karnıbahar.
  • kârname : f. Usta çıkacak kişilerin ustalıklarını göstermek için yaptıkları iş örneği.
  • kârnedaşte : f. İş bilmez, acemi, işten anlamaz.
  • karnesa : Doğan kuşunun, avının ardına düşmesi.
  • karneyn : İki boynuz.
  • kârperdaz : f. İş düzenliyen. * Konsolos, şehbender.
  • kârperverd : f. Becerikli, iş yapan, elinden bir iş gelen.
  • karr : Durma. * Karar verme. * Su dökmek. * Kulağına söylemek. * Mahfe.
  • karra : Bir kimsenin kulağına söylemek. * Soğuk su dökmek.
  • karra' : (C.: Karrâun) Güzel okuyan. ◊ Ağaçkakan kuşu.
  • karraun : (Karrâ. C.) Güzel okuyanlar.
  • karre : Soğukluk, soğuk.
  • kars : İki parmağıyla çimdiklemek. * Karıncanın ısırması. ◊ Şiddetli soğuk. ◊ Küçük ibrik.
  • karş : Kesbetmek, kazanmak. * Toplamak, cem'etmek.
  • karsa (karisâ) : Bir hurma cinsi.
  • karsa' : Deve kuşunun erkeği.
  • karsaa : Buruşup büzülmek. * Yazıyı sık yazmak.
  • karşame : Atmaca kuşu.
  • kârsaz : f. Becerikli, elinden iş gelen.
  • karsel : Kısa boylu adam. (Müe: Karsele)
  • kârşinas : f. İşten anlar, iş bilir.
  • kart : Tazeliği geçmiş, katılaşmış. * Gençliği geçmiş, geçkin, yaşça büyük.
  • karta' : Gözünün birisine sürme çekip diğerini unutan ve gömleğini ters giyen budala kadın.
  • kartaban : Karısı ile nâmahrem kimseyi gördüğü hâlde aldırış etmeyen.
  • kartabus : Zahmet, meşakkat.
  • kartak : (C: Karâtit) Kadife. * Terlik. * Etekli kaftan.
  • kartale : Eşek yükünün dengi.
  • karun : (A, uzun okunur) Peygamber Musâ (A.S.) devrinde yaşamış, malı ile mağrur olarak haddini aşmış ve Cenab-ı Hakkın zekât emrini dinlemediğinden Musa'nın (A.S.) duâsından sonra malı ile More…
  • karur : Duş yapılacak soğuk su.
  • karure : (C.: Kavârir) Göz bebeği. Gözün siyah kısmı. * Şişe.
  • karv : Ağaç kadeh. * Köpek yalağı. * Hurma ağacının kökü. * Uzun havuz. * Hayanın derisi inip büyümek. * Kast. * Etraflıca araştırmak, tetebbu. * Bir kimsenin mesleğine girmek, onun yoluna süluk More…
  • karva : Uzun hörgüçlü deve.
  • karvah : Uzun ağaç. * Uzun deve.
  • kârvan : f. (Bak: Kervan)
  • karya : Eski çağlarda Bursa ve Balıkesir bölgesinin adı.
  • karye : Köy. Nâhiyeden küçük olan, insanlarla meskun yer.
  • karyeteyn : Mekke ile Taif şehirleri.
  • karz : Borç, ödünç. Kesmek, kat'etmek. * şiir söylemek. ◊ Selem ağacının yaprağı.
  • karzen : Borç, ödünç olarak.
  • kâş : f. Çok istek, arzu, özleme.
  • kas' : Bir şeye el ayası ile vurmak. * Gidermek. * Tahkir etmek, küçümsemek.
  • kaş' : (Kış') Şaşkın ve ahmak adam. Zayıf adam. * Açmak. * Gidermek. Dağıtmak. * Kuru deri. Deriden olan çadır. * Hamam pisliği. * Deriden yapılmış döşek. * Balgam.
  • kas'a : (C.: Kısâ') Çanak, kâse. * Yemek kabı.
  • kaş'arire : Ürpermek, titremek.
  • kasa : Kabalık. * Şiddet. * Katılık.
  • kasa'nine : Katı olmak. * Büyük olmak.
  • kasab : Saz, kamış. * Parmak kemikleri. * Nefes borusu, bronş. * İnce keten bezi.
  • kasaba : (C.: Kasabât) Akciğerdeki nefes borularından herbiri. Bronş. * Küçük şehir. Çarşısı olan büyük köy. * Ahalisi beş-on bin raddelerinde olan mâmure.
  • kasabat : (Kasaba. C.) Bronşlar. * Kasabalar.
  • kasabe : Kötü hurma.
  • kaşaği : Hayvanları kaşıyıp tozlarını düşürmeğe mahsus âlet. * İhtiyar kimselerin, sırtlarını kaşımak için kullandıkları, ağaçtan uzun saplı ve bir ucundaki levhası dişli bir âlet.
  • kasah : Sırtlan.
  • kasaid : (Kaside. C.) Kasideler.
  • kasal : Buğday içinde olan siyah taneler.
  • kasam : Şiddetli sıcaklık. * Güzellik.
  • kasame : (Kasem. den) Katili bilinmeyen kimsenin bulunduğu, şüphelenildiği mıntıka halkından elli kişiye yemin ettirme.
  • kâşâne : f. Büyük, süslü ve gösterişli ev. Saray. Kışlık, rahat ve mükemmel ev, oda.
  • kasar : Üşenme, tembellik etme. * Güç ve kuvvetin son sınırı. * Boğazı tutup nefes aldırmayan bir zahmet.
  • kasara : (C: Kasr-Kasarât) Boyun kökü. * Yoğun ağaç. * Gemilerin baş ve arka taraflarında güverteden daha yüksek yapılan güverte.
  • kasaret : Kısalık. Kısa olma.
  • kasas : Haber vermek. Hikâye etmek, anlatmak. * Tetebbu' etmek. * Tıb: Göğüs kemiği. Göğüs ortası. ◊ Arslan.
  • kâsat : (Ke's. C.) Kadehler, ke'sler.
  • kasat : Davarın arka ayaklarının dik ve doğru olması.
  • kasatura : Askerlerin, bellerine bağlayıp taşıdıkları ve süngü gibi kullandıkları düz ve kısa kılıç.
  • kasavet : Kalb katılığı, gaflet. * Kaygı, tasa, üzüntü, keder. (Bak: Kasvet)
  • kasavise : (Kıssis. C.) Papazlar, ruhbânlar, keşişler.
  • kasb : Ağızda tez dağılan ve çekirdeği katı olan kuru hurma. * Sağlam, sert. ◊ Kat'etmek, kesmek.
  • kaşb : Karıştırmak. * Zehir içirmek. * Yaramazlıkla hatırlamak. * İncitmek.
  • kasba : Kamış. Kamışlık.
  • kaşbe : Hasis kişi. * Maymunun dişisi.
  • kasd : Bir işi bile bile yapmak. * İsteyerek. Niyet ederek. * Niyet. Tasavvur. * İstikamet. Yolu doğru olmak.
  • kasden : Bile bile, isteyerek.
  • kasdî : İstiyerek, kastederek, niyetle ve bile bile yapılan.
  • kâse : f. Tas veya çanak. Kâse gibi olan çukurluk. * Başı kaplayan ve başın üstündeki kemik.
  • kaşe : Mühür, imza. * Bir nevi kumaş.
  • kâse-bend : f. Çatlamış, kırılmış. * Kâse gibi şeyleri tamir eden kimse.
  • kâse-ger : f. Kâseci, kâse yapan.
  • kâse-i fağfur : f. Çin porseleni. Çin porseleninden yapılan kâse.
  • kâse-lis : (Kâselis) f. Çanak yalayıcı. Çok yiyen, obur. Hırslı. * Dalkavukluk. Alçak huylu kimse. * Dilenci.
  • kased : şahyar dedikleri nesne.
  • kâseha : (Kâse. C.) Kâseler.
  • kasem : Yemin. Ahdetme.
  • kaşem : Yetişmeden yenen beyaz hurma koruğu.
  • kasemât : Ahdler, yeminler.
  • kaşer : Çok fazla kırmızılık. Ziyâde kızıllık.
  • kases : Hidayet edici delil.
  • kasf : Kırmak. * Oyun, eğlence. * Devenin diş gıcırdatması.
  • kasfe : (C.: Kasf-Kasefât) Deve sesi. * Merdiven ayağı. * Bir parça kum yığını.
  • kash : Kuruluk, katılık.
  • kashab : Kalın, yoğun, büyük.
  • kasî : (Kasiye) Duygusuz. Katı, hissiz, taş gibi katı.
  • kaşî : f. İran'ın Kâş şehrinde yapılan bir çeşit çini.
  • kasi' : Yaramaz huylu, yaşlı ve boyu kısa olan kimse.
  • kaşi' : Kararı ve sebâtı olmayan kişi. * Dağılmış, müteferrik.
  • kasi'a : Yaban fâresinin ini. Yuvası ve bu yuvadaki iki deliğinden âşikâr olanıdır. Diğeri gizlidir. (Bak: Nâfıka)
  • kâsib : Kazanç sahibi. Kazanmak için çalışan. Kesbeden. Marifet için çalışan.
  • kasib : (C.: Kasâyib) Kadınların yüzleri üstüne bıraktıkları kıvırcık saç. Kâkül. ◊ Düdük çalan.
  • kaşib : (C.: Kuşbâ) Yeni veya eski.
  • kâsid : Kesat olan, eksik olan, verimsiz olan.
  • kasid : (C.: Kasidân) (Kasd. dan) Tasarlıyan, kasdeden. * Haberci, postacı. ◊ Kasd eden, niyet eden, isteyen. ◊ Kaside.
  • kaside : (C.: Kasâid) Onbeş beyitten az olmamak üzere, her beyit kafiyeli olarak, büyük kimseleri veya herhangi bir şeyi medh ü senâ eden, öven manzume şekli. Büyük zatları ve daha çok Cenâb-ı More…
  • kaside-gû : f. Kaside yazan, kaside söyliyen.
  • kaside-perdaz : f. Kaside yazan, kaside düzenliyen.
  • kaside-serâ : f. Kaside söyliyen, kaside yazan.
  • kâşif : Keşfedici. Keşfeden. Gizli bir şeyi meydana çıkarıp, izah eden. Açıklayan. * Mısır'da nâhiye veya kaza idarecilerine verilen ad.
  • kasif : Kasırga. Rastladığı şeyi kıran şiddetli rüzgâr. * Şiddetle seslenen. Çok gürleyen. ◊ Deve avazı. * Ağacın ince ve kuru olması. * Kırılması kolay olan şey.
  • kasîf : Kuru ince ağaç. * Gök gürültüsü. * Deniz sesi, dalga sesi.
  • kâşiger : f. Çinici, çini yapan san'atkâr.
  • kâşih : Düşmanlığını gizleyip izhar etmeyen. * Dağılıp uzaklaşan kimse.
  • kasik : t. Karnın alt tarafı.
  • kasîl : Hayvanlara vermek için vaktinden evvel biçilen yeşil ot. * Kesilmiş nesne.
  • kasim : (A, uzun okunur) Taksim eden, ayıran, bölen. ◊ (A, uzun okunur) Kırıcı, ezici, ufaltan.
  • kasîm : Güzel kimse. * Taksim eden, bölen.
  • kasîme : (C.: Kasim) Dikenden başka ot bitmeyen kumlu yer.
  • kâsir : (Kesr. den) Kıran, kırıcı. * Tavşancıl kuşu. ◊ Çok olan, kesir, bol olan.
  • kasir : (A, uzun okunur) Kısa, eksik. * Kusur işleyen. Kusurlu. ◊ (A, uzun okunur) Zorla işleten, yaptıran.
  • kasîr : (Kasr. dan) Kısa, boynuz, ufak boylu.
  • kasirane : Âcizane, beceriksizcesine.
  • kasire : Evinde hapsedilip dışarı çıkartılmayan kadın.
  • kaşire : Derisi yarılmış olan baş yarığı. * Yerin yüzünü kazıp götürmüş olan yağmur.
  • kasirga : Çevrintili rüzgâr. Tozu ve toprağı birbirine katarak, ağaçları sökerek bir an esip kesilen rüzgâr.
  • kasis : Fr. Bir yolu, bir tarafından diğer tarafına kadar kesen su arkı.
  • kasisa : (C.: Kasis) Devecilerin, azıklarını ve elbiselerini yüklettikleri deve. * Bir ot.
  • kasitîn : (A, uzun okunur) Zulmeden ve haktan sapanlar. * Haklı olanlar. * Kısımlara bölenler.
  • kasiyy : Uzak, baid. Irak.
  • kasiyy (kisiyy) : Soğuk gece. * Kas adı verilen mahâlde yapılan ibrişimli bir elbise.
  • kaskas : Açlık. * Sür'at yapan, hızla giden. * Yol gösterici. * Devenin yediği bir ot.
  • kaşkaşa : Bir şeyin kabuğunu soymak. * Hasta iyi olmak. * Halâs etmek, kurtarmak. * Uyandırmak.
  • kaskase : Yol göstermek. * Köpeği 'kuçu kuçu' diye çağırmak. ◊ Çok karanlık gece. * Asâ, sopa, baston.
  • kaşki : f. 'Keşke, ne olurdu' gibi, özleme veya pişmanlık ifade eder.
  • kasl : Kesmek.
  • kasm : Kapa kapa yemek, bütün bütün yutmak. * Kesmek. * Cem'etmek, toplamak. * İ'tâ etmek, vermek. ◊ Bölmek. * Ayırmak. * Bahsetmek. * Kesmek.
  • kaşm : Yemek. * Açlık. * Cem'etmek, toplamak.
  • kasma : Ufak boynuzlu dişi koyun.
  • kasme : Yüz, çehre, vech. ◊ Merdiven ayağı.
  • kasmel : Arslan, esed.
  • kaşmeş : Kuş üzümü.
  • kasr : Kısa olmak. Kısa kesmek. * Birisini bir hususa, bir işe tahsis etmek. * Bir işte tembellik etmek. * Akşamlamak. * Hapseylemek. * Yekpâre taş. * Beyazlatmak. * Gevşetmek. * Noksanlaştırmak. More…
  • kaşr : Bir şeyin kabuğunu soyma.
  • kasrî : Zorla, cebren.
  • kasriyyet : Zorlama hâli.
  • kass : Talep etmek, istemek. * Nemime, söz götürmek, lâf taşımak. ◊ Göğüs. * Saç kesmek. * Kırkmak. * Koyundan kırkılmış yün. ◊ Cem'etmek, toplamak, biriktirmek.
  • kaşş : Yaranın iyileşmesi. * Hasta iyi olmak. * Evmek.
  • kassa : Kireç.
  • kassab : Düdükçü. * Kesici. * Parçalayıcı.
  • kassabiyye : Hayvan kesme ücreti, kasaplık ücreti.
  • kassam : Huk: Vârisler arasında miras malını taksim eden ve küçüklerin hakkını koruyan şeriat memuru. * Taksim eden. ◊ Hayrı çok olan kimse. * Yorulmuş, kendini bırakmış, mahzun kişi. * More…
  • kassar : Leke çıkaran. * Çırpıcı, yıkayıcı.
  • kassî : Göğüsle alâkalı. Sadrî.
  • kast : f. Noksan, eksik, kusur.
  • kaşt : Deri yüzmek. * Açmak. * Koparmak.
  • kasta' : Ayaklarının siniri büzülüp kurumuş olan deve.
  • kastal : Cenk ederken olan toz, dövüşürken çıkan toz. ◊ şeker tozu.
  • kastalanî : (Hi: 851-923) (İmam-ı Ahmed İbn-i Muhammed) Büyük Şafiî âlimlerindendir. Çok eser yazmıştır. En meşhur eseri Mevahib-ül Ledüniyye'dir. Mısır'da vefat etmiştir. ◊ Ok More…
  • kâstar : f. Yalancı, hilekâr.
  • kastar : (C.: Kasâtıra) Hâzık, basiretli, mahâretli kimse. * Paranın sahtesini seçip çıkaran kimse.
  • kâste : f. Eksik, noksan, eksilmiş, azalmış.KASUB : Mestler.KASUS : Yalnız otlayan deve.KASV : Deve kulağının kenarı.
  • kaşur : (C.: Kaşurât) Yarış atlarının en sonra geleni.
  • kaşv : Kabuğu soyulmuş olan.
  • kasva : Kulağının dörtte biri kesik olan koyun veya deve.
  • kaşvan : Zayıf erkek.
  • kasvere : Yaşça büyük olmak. * şecaatli, kuvvetli. * Aslan. * Bir nebat ismi.
  • kasvet : Katılık. * Sıkıntı. İç sıkıntısı. * Kalb katılığı. (Bak: Kasavet)
  • kasvet-bahş : f. Kasvet ve sıkıntı veren.
  • kasvet-efza : f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.
  • kasvet-engiz : f. Kasvet ve iç sıkıntısı veren.
  • kasvet-nâk : f. İç sıkan, sıkıntı veren.
  • kat' : Kesme, ayırma. * Geçme. Yol almak. Yüzerek geçmek. * Delil ve bürhan ile ilzam etmek. * Edb: Sözün te'sirini arttırmak ve dinleyenin anlayışına bırakmak için söz bitmeden More…
  • kat'a : Aslâ, hiçbir zaman.
  • kat'an : Hiçbir zaman, aslâ, katiyyen.
  • kat'î : Mutlak. şüphesiz. Tereddütsüz.
  • kat'î delalet : şüphesiz, kat'i delil.
  • kat'iyyen : Kat'i ve kesin olarak. * Aslâ, hiçbir zaman.
  • kat'iyyet : Kesinlik, kat'ilik.
  • katade : (C.: Kutad) Dikenli ot. Mugaylan dikeni.
  • kataif : '(Katife. C.) Saçaklı, tüylü havlular; ehramlar. * Kadayıf tatlısı.'
  • katalog : Fr. Kitaplık halinde, yahut neşriyata tabi bulunan bir şeye ait etraflı geniş liste, eşya listesi.
  • katam : Cimâ arzulamak. * Et arzulamak. ◊ Toz, gubar.
  • katan : Kuşların kuyruğu dibi. * Dağ ismi.
  • katane : Az yemeklik.
  • katar : Arabistan yarımadasında müstakil bir devlettir. İstiklâlini 1/1/1971 de ilân etmiştir. Hükümet merkezi Doha şehridir. Üç yanı denizle çevrilidir. Halkı müslümandır. Resmi lisanı Arapçadır. More…
  • katarat : (Katre. C.) Katreler, su damlaları.
  • katare : Kuyudan veya başka bir yerden damlayan su.
  • katat : Kısa, kıvırcık saç.
  • katb : (Katub) Daim çatık çehreli, ekşi yüz. * Bir kimseyi darıltmak, gücendirmek. * Birikmek, biriktirmek, doldurmak. * Dolu çuval taşımak, götürmek için hazırlamak. * Arslan.
  • katea : (C.: Kutâ) Güve. *Ağaç kurdu.
  • kateb : (C.: Aktâb) Deve palanı.
  • kated : (C.: Aktâd-Kutud) Semer ağacı.
  • katedral : Piskoposluk kilisesi. Bir şehrin büyük kilisesi.
  • kategori : Aralarında herhangi bir bakımdan alâka veya benzerlik bulunan şeylerin hepsi. * Zümre, grup.
  • katel : Nefs. Cismin bakiyyesi.
  • katele : (Katil. C.) Katiller. İnsan öldürmüş kimseler.
  • kater : (Katre. C.) Katreler, damlalar.
  • katere : Bir şey üzerine çökmüş toz. * İs gibi bir karanlık. * Toz. * Kebap yapmak. * Pişmiş şeyin kokması.
  • katf : Atın veya diğer davarın adımını geç atması. * Tırmalamak. * Üzüm kesmek. * Ağaçtan meyve devşirme. * Devşirme mevsimi.
  • kati' : (Kat'. dan) Kesen, Kat' eden. Durduran, mâni olan. * Keskin ve iyi bileylenmiş kılıç. ◊ (C.: Ekâti-Aktâ-Kutân) Kamçı. * Deve ve koyun sürüleri.
  • kati'a : Kesen, kesici.
  • katia : (C.: Katâi') Kesme, kat etme. * Kırılma. * Alâkayı kesme. Ahbaplığı kesme. * Vergi. * Arazi.
  • kâtib : Yazan, yazıcı, kitâbet eden. Usta yazıcı.
  • kâtibane : Kitâbet kaidesine göre, kâtipcesine.
  • katibe : (A, uzun okunur) Hepsi, tamamı. Cümleten. * Bütün hâllerde.
  • katibeten : Tamamıyla, bütünüyle, cümleten, hepsi. * Hiçbir zaman, aslâ.
  • katife : (C.: Katâif) Kadife.
  • katil : (A, uzun okunur) Öldüren. İnsanın ölümüne sebep olan insan. ◊ Öldürülmüş, vurulmuş. Maktul.
  • katile : Su silmede kullanılan bez parçası.
  • kâtim : (Ketm. den) Ketmeden, saklıyan, tutan. Sır saklayan.
  • katim : Toz çokluğundan karanlık olan.
  • katin : (C.: Kuttân) Oturan, yerli. Ev halkı. ◊ Kene. * Az yiyen kimse. * Testi.
  • katir : İhtiyarlık, saç ağarmak. * Perçin yapılan çivi uçları.
  • katl : (C.: Mekâtıl) Kesmek. ◊ Öldürmek.
  • katlâ : (Katîl. C.) Öldürülmüş kimseler.
  • katlgâh : f. Öldürme yeri. Cinayet mahalli.
  • katm : Kesmek. Isırmak. * Tatmak, zevk. * Devenin kükremesi.
  • katmer : t. Bir şeyin kat kat olması. * Çok yapraklı oluşu. (Gülün, çiçeğin, böreğin, elbisenin kat kat olduğu gibi.)
  • katne : Kırkbayır. * Boş.
  • katolik : Fr: Hıristiyanlardan bazılarınca Hz. İsa'nın (A.S.) vekili telâkki ettikleri papanın reisliği altında Hıristiyanlıkta bir mezheb ve bu mezhabe bağlı olanlar.
  • katr : Damlamak. Damlatmak. Damlayan şey. * Develeri katarlamak. * Birisini şiddet ve hiddetle yere çalmak. * Yağmur. ◊ Darlık.
  • katran : (Katıran) Siyah, sert kokulu, süretle yanan, hararetli, keskin ve suda erimeyen bir madde.
  • katre : Damla. Su damlası. * Bir damla olan şey.
  • katrecu : f. Bir damla arıyan.
  • katred (katârid) : Koyunu ve kuzusu çok olan kişi.
  • katrefeşan : f. Damla saçan.
  • katt : Kuru yonca. * Koğuculuk etmek, yalan söylemek, dedikodu yapmak. * Zeytin yağını fesliğen ile kokutmak. ◊ Katı bir cismi yontma, enine kesme. * Saçın kıvırcık olması. * Narhın, More…
  • katta' : Çok kat'eden, adah çok kesen.
  • kattal : (Katl. den) Çok öldüren, çok katleden.
  • kattan : Pamuk satan.
  • kattat : Hokkalar yapan, çıkrıkçı.
  • katub : (Bak: Katb)
  • katube : Arkasında semeri olan deve.
  • katuf : Tenbel. * Yavaş yürüyüşlü davar, yavaş olan hayvan.
  • katv : Sürur ve neşeyle ağır ağır yürümek. * Adımını biribirine yakın atmak. ◊ Hizmet.
  • kaud : Binilmeğe kabil deve (en az iki yaşında olur.) ◊ Yavaş giden at.
  • kaur : Çok derin. * Çöllerde, rüzgârların esmeleri sebebiyle yığılan kum tepeleri. Kumullar.
  • kaus : Yaşlı, koca, ihtiyar.
  • kav' : (C.: Akvâ) Erkek dişiye aşmak. * Üstüne hurma ve buğday döktükleri düz yer.
  • kava' : Kimse olmalan ıssız yer. * İki tarafına yağmur yağıp ona yağmayan yer.
  • kavabil : (Kabile. C.) Ebeler. * (Kabiliyet. C.) Kabiliyetler veya kabiliyetliler.
  • kavad : Katili maktul yerine kısas etmek. ◊ Kaltaban. Arsız, gayretsiz.
  • kavadih : (Kadiha. C.) Çekiştirenler, zemmediciler, kötüleyiciler. * Çekiştirilecek ve zemmedilecek şeyler.
  • kavadim : (Kadime. C.) Kuyruklar. * Kuşların kanatlarının ön tüyleri.
  • kavaf : Kundura ve terlik gibi ayakkabıları hazır olarak satan.
  • kavafî : (Kafiye. C.) Kafiyeler.
  • kavafil : (Kafile. C.) Kafileler. Birlikte yolculuk eden topluluklar. * Sıra sıra ve takım takım gönderilen şeyler.
  • kavaid : (Kaide. C.) Kaideler. Hareket porgaramları. Dil öğreten bir kitaptaki kaideler. Arab lisanındaki kaidelerin dercedildiği gramer kitabı.
  • kavaim : (Kaime. C.) Kaimeler.
  • kavakiz : (Kakuze. C.) Boş maşrapalar.
  • kavalib : (Kalıb. C.) Kalıplar.
  • kavam : Adâlet. * Güzel ve uzun boy.
  • kavanin : (Kanun. C.) Kanunlar. Devlet idare kaideleri. Şeriatın her bir mes'elesi.
  • kavari' : (Karia. C.) İnsan öleceği zaman, halet-i nezi'de okunan âyet-i kerime. * Şiddetli esen rüzgârlar. * Ansızın Allah tarafından gönderilen belâ ve musibetler.
  • kavarir : (Karure. C.) Gözbebekleri. * Şişeler.KAVAS : Eskiden vezirlerin maiyetlerinde kullandıkları silâhlı adamlar.
  • kavasif : (Kasıf. C.) Şiddetli esen rüzgârlar. Fırtınalar.
  • kavasim : (Kasım. C.) Ezici, kırıcı ve ufaltıcı şeyler.
  • kavayim : Davarın ayakları. * Evin direkleri.
  • kavb : Kesmek. * Çukur kazmak.
  • kavd : Boy uzunluğu. * At sürüsü.
  • kavda : (C.: Kud) Uzun boyunlu kadın.* Alt dişlerin uzun başlısı.
  • kaveme : (Kavme) Namazda, rükudan kıyama kalkıp, bir kere 'Sübhâne Rabbiyel Azim' diyecek kadar durmak.
  • kavf : Bir kimsenin peşinden gitmek. * Ense saçı.
  • kâvî : (Key. den) f. Yakan, yakıcı. Dağlayan. Demirci.
  • kavi : Sağlam, metin, zorlu, kuvvetli, güçlü. * Varlıklı, zengin, sâlih, emin, mutemed.
  • kavim : Doğru, dik, ayakta. * Dürüst. * İsabetli. * Boyu düzgün ve güzel. ◊ (Bak: Kavm)
  • kâviş : f. Eşme, kazma.
  • kâvişger : f. Kazıcı, eşici, kazan.
  • kavisname : f. Okçular ve okçuluk hakkında yazılan eser.
  • kaviyyen : Kuvvetle, kat'i olarak. Şüphesiz olarak.
  • kaviyyen me'mul : Çok kuvvetle ümid edilen.
  • kâviyyet : Yakıcılık, dağlayıcılık.
  • kavkaa : Salyangoz, midye gibi hayvanların sert kabuğu.
  • kavkah : Tavuk gıdaklaması, tavuk sesi.
  • kavkal : Bağırtlak kuşunun erkeği. * Keklik. * Turaç kuşu.
  • kavl : Anlaşma. Sözleşme. * Konuşulan söz. Söz cümlesi. * İtikad, delâlet. * Tarif. * İlham.
  • kavl-i şârih : Mânasını açıklayan söz. Şerheden söz. Tarif. Şerhedenin sözü.
  • kavlen : Söyleyerek. Söz ile. Anlaşarak.
  • kavlî : Sözle alâkalı. Söz niteliğinde.
  • kavliyyat : Kaviller, kuru lâflar, boş sözler.
  • kavm : (Kavim) Bir peygambere tâbi ve bağlı insan topluluğu. Aralarında dil, âdet, örf, kültür birliği olan cemâat, topluluk. Millet. Bir işe başlamak. * Pazar kurmak. * Müşteri ile anlaşmak.
  • kavmî : Kavme âit, kavimle alâkalı.
  • kavmiyet : Kavimcilik. Milliyetçilik. Bir kavmin hususiyetleri.
  • kavmiyetçilik : İslâmiyetin âyet-i kerime ve hadis-i şerifle men'ettiği, soy sop üstünlüğü ileri sürerek, kendi kavminden olmayanlardan ayrılmak ve onları hakir görmek. (Bak: Asabiyet-i câhiliye)
  • kavnes : (C.: Kavânis) Atın iki kulağı arası. * Başa giyilen miğferin tepesi.
  • kavra : Geniş yer.
  • kavs : Yay. * Eğri, yay biçiminde olan şey. * Dokuzuncu burcun adı.
  • kavs-pare : f. Küçük yay, küçük kavs.
  • kavsaf : Kadife.
  • kavsarra : Kamıştan yapılan hurma sepeti. * Şeker yükü.
  • kavseyn : İki yay.
  • kavsî : Yay biçiminde olan, yay gibi olan.
  • kavt : İhtiyaç miktarı yemek vermek. ◊ (C.: Akvât) Koyun sürüsü.
  • kavvad : Arsız, pezevenk, deyyus, kaltaban, gayretsiz.
  • kavval : (Kavl. den) Geveze, çok konuşan, çok söyliyen. * Sözü yerinde söyliyen. Lâf ebesi.
  • kavvam : Nezaret ve muhafaza eden kimse. İşlerin mes'uliyetini üzerine alıp iyi idare eden.
  • kavvas : (Kavs. dan) Oklu asker. * Ok imâl eden kimse. Okçu.
  • kavz : (C.: Akvâz-Akâviz-Kızân) Küçük kum tepesi. * Düşmek. * Bağlamak. ◊ Bozmak. Yıkmak.
  • kay : Kusma, istifrağ. Hastalıktan dolayı ağızdan çıkan hazmolmamış gıdâ maddesi. ◊ Yağmurlu hava.
  • kay' : Kedi, sinnevr.
  • kay'am : (C.: Kayâım) Kedi.
  • kayane : Demircilik.
  • kayasire : (Kayser. C.) Kayserler. Eski Bizans ve Roma İmparatorlarının lâkapları.
  • kayd : Kelepçe, bağ. * Bağlamak. * Bir şeyi bir yere yazmak. * Deftere geçirmek. * Sınırlamak. * Şart.
  • kaydahr : Halkın her işine karşı gelen. * İri gövdeli deve.
  • kaydehur : Yaramaz huylu.
  • kaydetmek : Yazmak. * Bağlamak. * İlgilenmek, alâkalanmak.
  • kaydiyye : Deftere kaydetme ücreti.
  • kaydum : Her nesnenin önü.
  • kayh : (C.: Kuyuh) İrin.
  • kayid : (C.: Kıvâd-Kâde-Kavâyid) Çekici, çeken. * Çavuş. * Koyunların önünde yürüyen 'kösem' dedikleri koyun.
  • kayif : Ferasetle bir kimsenin nesebini bilen kişi.
  • kayile : (Bak: Kaylule)
  • kayim : Durucu, duran. * Kılıç kabzası.
  • kayin : Kadının veya kocanın erkek kardeşi.
  • kayinço : Kayın. Kayınbirader.
  • kayisa : (C.: Kavâsi) Derenin son bulduğu yer.
  • kayka' : Tavuk avazı, tavuk sesi.
  • kaykaban : İğde yemişi gibi akça yemişi olan bir ağaç.
  • kayl : (C.: Akyâl) Ulu şerif kimse. * Öğle vakti şarap içmek.
  • kaylule : Kerâhet vakti olmayan kuşluk vakti uykusu, öğle uykusu.
  • kayn : (C.: Kuyun) Demirci, haddad, * Kul, köle.
  • kaynan : At ve deve ayaklarının ip bağlanacak ve bukağı vuracak yeri.
  • kaynata : Karı ve kocaya göre birbirlerinin babası. * Kayınpeder.
  • kays : Leylâ ile Mecnun hikâyesinin erkek kahramanı olan Amirinin adı. * Süngü miktarı. ◊ Düşmek, sukut.
  • kayser : Eski Roma ve Bizans İmparatorlarının lâkabı.
  • kayserî : (C.: Kayâsir, Kayâsire) Büyük şeyh. * Büyük deve. ◊ f. Hükümdarlık, imparatorluk, kayserlik.
  • kaysum : Marsama denilen ot.
  • kaytas : Balina balığı. * Kadırga balığı.
  • kaytun : (C.: Kayâtin) Hazine. Kiler. Ziyâfethâne.
  • kaytus : Bir yıldız kümesi.
  • kayy : Fakirlik.
  • kayyim : 'İnsanları birbirine kardeşlikte ve sevgide bir araya toplayıp dünya ve âhirette necat ve iyilikler yolunda cem' edici olduğundan; bütün iyilikleri haseneleri toplayıcı ve More…
  • kayyime : Müstakim, âdil. Çok değerli.
  • kayyum : (Kıyâm. dan) Camilerde iş gören kimse. Cami hademesi.
  • kayyumiyet : Allah'ın ezelî ve ebedî oluşu, dâimî mevcudiyeti, bâkiliği. (Bak: Kayyum)
  • kayz : Yaz mevsiminin en sıcak zamanları.
  • kâz : (Gâz) f. Makas.
  • kaz' : Kesmek. * Kahretmek. * Çiğnemek. * Fuhşiyat söylemek. Sövmek.
  • kaza : Birdenbire olan musibet. Beklenmedik belâ.
  • kaza' : Çocukların başını traş edip, bazı yerlerinde kısım kısım saç bırakmak.
  • kazaa : Bulut parçası.
  • kazab : Katılık, şiddet.
  • kazabe : Kesinti. Bağ ağacından ve diğer ağaçtan kesilen parçalar.
  • kazaen : Kaza olarak, tesadüfen. İstemiyerek. Bilerek değil. Beklenmedik halde.
  • kazaet : Ayıp, âr. * Fesad.
  • kazaha : (Kazâ. dan) Kazalar. İlçeler. Kaymakamlık idareleri.
  • kazaî : Kaza ile alâkalı. Hüküm vermeğe ait.
  • kazak : Her kavmin askerliğe, akın ve çapula ayrılmış efradı. * Çarlık Rusyasında ayrıca bir sınıf teşkil eden sipahiye benzer süvari askeri.
  • kazal : (C: Kuzul-Akzile) Başın arka tarafı.
  • kazam : şey.
  • kazan (kevzân) : Semiz şişman kimse.
  • kazanfer : (Bak: Gazanfer)
  • kazar : Kirlenme, pislenme.
  • kazara : f. Kazâ olarak. Rastlayarak.
  • kazaret : Murdarlık, necâset, pislik, pis olma hâli.
  • kazasker : İlmiye mesleğinin en yüksek mertebelerinden biri. Lügat mânası asker kadısı, ordu kadısı demektir. Osmanlılarda Kazaskerliğin ihdası Sultan I.Murat zamanındadır. İlk Kazasker de More…
  • kazaya : (Kaziye. C.) Kaziyeler. Hükümler.
  • kazaz : Ufak taş. * Döşek üstünde olan toprak. * Toz toprak bulaşmaz nesne.
  • kazb : Kesmek. * Yonca otu. ◊ Çok nikâh.
  • kazbe : (C: Kuzub) Yonca otu.
  • kâze : Uyluk dibi.
  • kazef : Irak, baid, uzak.
  • kazein : Fr. Sütte bulunan albüminli maddeler.
  • kazel : Çok fazla aksaklık. (Müe: Kazlân)
  • kazem : Bütün bütün yutmak. * Asılsızlık. ◊ Tez, seri, acele.
  • kazer : Nezafetsizlik, temiz olmamak.
  • kazez : Pire.
  • kazf : Atmak. İftira atmak. Ehl-i namus bir kadına zina isnad etmek. Buna 'kazf-ı muhsenat' da denir. (Bak: Kebair)
  • kazf (kazâfe) : (C.: Kızâf) İncelik, zayıflık.
  • kazh : Atmak, saçmak.
  • kazi : (A, uzun okunur) Dâvalara hüküm ve kaza eden. Şeriat kanunlarına göre dâvalara bakan hâkim. Kadı. * Yapan, yerine getiren.
  • kazib : Karada ve denizde ticarete hırslı olan kimse. ◊ (C.: Kavâzıb-Kızâb) Kesici, kesen. ◊ (C.: Kuzıbân) Ağaç dalı.
  • kâzib(e) : Yalancı. Yalan söyleyen.
  • kazife : Sövdükleri söz. * Attıkları nesne.
  • kâzim : Öfkesini yenen, meydana vurmayan.
  • kazim : (C.: Kazmân-Kazam) Gümüş. * Yazı yazmada kullanılan beyaz deri. * Davara verdikleri arpa.
  • kazim(a) : Kemirici hayvan.
  • kâzime : (C.: Kezâyim) Yanında bir kuyu daha olup bundan ona, ondan buna su geçen kuyu. * Büyük şehir.
  • kazime : (Bak: Kâzıme)
  • kâzimûn (kâzimîn) : Öfkesini yenenler. Hırsını yenenler.
  • kaziye : Ölüm.
  • kaziye (kaziyye) : Man: Hüküm. Bir hükmü ifâde eden kelâm. * Karar. Fikir. İfâde. * Hak veya bâtıl mâna ifade eden söz. * Hükmeylemek. * Hükümet.
  • kaziz : Ufak taşlar, taş parçaları. * Topluluk, cemaat.
  • kazkaz : Arslanın, kemiği parça parça etmesi. * Yavuz arslan.
  • kazkaza : Kemiği parçalamak.
  • kazm : Kuru şeyler yemek. * Dişlerin etrafıyla bir şeyi ısırıp yemek.
  • kazr : Bir kimsenin peşinden gitmek.
  • kazuf (kazif) : Irak, uzak, baid.
  • kazulet : Kocaman.
  • kazur : Temiz olmayan şeylerden sakınan kimse.
  • kazurat : Pislikler, süprüntüler, insan pisliği.
  • kazure : (C.: Kazurât) Pislik. * Mezbele, süprüntülük.
  • kazuze : Maşrapa.
  • kazz : Bükülmüş ibrişim. Ham ipek. * Sıçramak. * Irak olmak, uzak olmak. ◊ Büyük taş. * Topraklı olan. * Topluluk, cemaat. ◊ Okun yeleğini kesmek. * Yalnız, tek, ferd.
  • kazzabe : Çok keskin.
  • kazzafe : Sapan.
  • kazzan : Pire.
  • kazzaz : İpekçi. İpek yapan veya satan kimse.
  • kazze : (C.: Kuzâ) Su üstündeki çörçöp. * Göze düşen çöp. * Gözün çapağı.
  • ke : Gibi mânasındadır. (Arapça teşbih edâtı) Kelimenin başına getirilir. Meselâ: (Kezâlike: Bunun gibi) * Harfin ve kelimenin sonuna gelirse sen zamiri yerindedir. Meselâ (Kitâbü-ke: Senin More…
  • ke'kee : Zorla reddetmek, def'etmek.
  • ke's : Çanak. * Kadeh. Dolu kadeh.
  • ke'sen dihak : (Kulpsuz) dolu kadehler.
  • keb' : Men'etmek, mâni olmak, engellemek. * Dinar. Dirhem.
  • kebab : Ateşte pişirilen et. * Ateşte kavrularak veya alazlanarak pişirilen her türlü yiyecek.
  • kebabe : Bir ot ismi.
  • kebad : İri limon.
  • kebade : f. Tâlim yayı.
  • kebade-keş : f. Ok atma tâlimi yapan veya ok atmaya hevesli olan. Tâlim yayını çeken.
  • kebade-keşî : f. Ok atmaya hevesli olma, tâlim yayını çekme.
  • kebair : (Kebire. C.) Büyük şeyler, büyük günahlar.
  • kebas (kebes) : Misvak ağacının yemişi. * Bir şeyin kokup bozulması.
  • kebb : Hor ve zelil etmek, yüzü üstüne bırakmak, helâk etmek.
  • kebbah : Gönden bardak ve matara diken kimse.
  • kebban : Büyük terâzi. Kantar.
  • kebbe : İzdihamlık, kalabalık. * Cenk ve kıtal içinde sür'at etmek. Savaşta acele hareket etmek.
  • kebc : Davarı durdurmak için dizginini çekmek.
  • kebe : Çobanların ve köylülerin giydikleri yünden bir nevi aba.
  • kebed : Ciğer ağrısı. * Kara ciğer. * Meşakkat. Şiddet. Mihnet. * Karnın şişmesi.
  • kebel : Kısa.
  • kebg : f. Keklik.
  • kebib : Darı.
  • kebicek : Kış otu.
  • kebir : Büyük, âli, yüce.
  • kebire : (Müe.) Büyükler. Büyük günahlar. (Bak: Kebair)
  • kebise : Dört senede bir takarrur eden ve bir gün fazlası olan sene. Şubatın 29 gün olduğu sene.
  • kebit : Deve avazı. Sığır avazı.
  • kebkeb(e) : f. Ayak patırtısı.
  • kebkebe : Yüz üstüne düşürme. * Çukur bir yere döne döne düşme.
  • kebl : Bağlamak. * Kovanın ağzını iki kat edip dikmek.
  • kebn : Kova ağzını iki kat edip dikmek. * Udul etmek, dönmek, vazgeçmek. * Besili ve semiz olmak. * Kaybetmek.
  • kebs : Çukur bir yeri doldurup düzeltme. * Bir cins hurma. * Misk hokkası.
  • kebş : (C.: Kibâş) Erkek koyun. Koç.
  • kebse : Beraberlik, eşitlik, müsavat. * Ebucehil karpuzu.
  • kebt : Zelil etmek, hor hakir etmek. * Sarfetmek, harcamak.
  • kebud : f. Mavi. Gök rengi.
  • kebudfâm : f. Gök renginde olan. Mavi renkli.
  • kebudî : f. Mâvilik.
  • kebuter : f. Güvercin.
  • kebuter-bâz : f. Güvercin besleyen, yetiştiren, satan kimse.
  • kebuterân : (Kebuter. C.) Güvercinler.
  • kebv (kebve) : Davarın, başını vücuduna sürçmesi. * Çakmak çöngelip ateşi çıkmaz olmak. * Görmek. * Kabın içindekini dökmek. * Ateşi kül bürüyüp örtmek.
  • kec : f. Eğri, çarpık.
  • kecabe : f. Devenin üstüne konan oturulacak bir çeşit tahtırevan.
  • kecave : f. Deve üstüne konulan bir cins tahtlrevan.
  • kecbaz : f. Oyunda hile yapan.
  • kecbin : f. Şaşı. * Eğri gören. * Yanlış ve ters düşüren.
  • kecçeşm : f. Şaşı gözlü. Gözü şaşı olan.
  • keçel : f. Başı kel olan kişi. Başında saç olmayan kimse.
  • keçeli : Tar: Yeniçerilerden keçekülâh giyenler.
  • kecfehm : f. Yanlış anlıyan.
  • kechulk : Kötü huylu kimse. Huyu kötü olan kişi.
  • keckülah : f. Eğri külâhlı, külâhı eğri olan. * Mc: Hoppa.
  • kecmizac : f. Mizaç ve tabiatı hoş olmıyan. Huysuz.
  • kecnazar : f. Kıskanç, hasetci. * Eğri bakışlı.
  • kecnigâh : f. Eğri bakışlı. Bakışları eğri olan kimse.
  • kecnihad : f. Aksi ve ters huylu olan.
  • kecre'y : f. Reyi, sakat, düşüncesi ters olan.
  • kecreftar : f. Ters yürüyen. Gidişi eğri.KECREV : f. Eğri giden. * Tuttuğu yol sakat ve yanlış olan.
  • kectab' : f. Mizacı, tabiatı ters olan kimse, aksi.
  • ked : f. Ev, hâne, mesken.
  • ked-banu : f. Bir daireyi idare eden kâhya kadın.
  • keda : Mekke-i Mükerreme üstünde, Mekâbir yakınında bir yolun adı.
  • keda' : Defetmek, kovmak.
  • kedad : Araplar arasında mâruf bir erkek eşeğin adı. (Ona nisbet edip 'benat-ul kedad' derler.)
  • kedb : Tâze kan.
  • kedd : Emek. İş. Çalışma, uğraşma, çabalama.
  • keddere : Bulandırdı (meâlinde fiil).
  • kede : f. 'Mahal, ev, yer' anlamına gelir ve birleşik isimler şeklinde kullanılır. Meselâ: Ateşkede, bütkede, meykede... gibi.
  • kedeme : Hareket.
  • keden : Toprak suyu çekip, yerinde bulanıklık kalmak.
  • keder : Tasa, kaygı, can sıkıntısı. Bulantı. Gam.
  • kederefzâ : f. Keder ve sıkıntı veren. Keder verici.
  • kederengiz : f. Üzüntü, keder ve sıkıntı meydana getiren.
  • kedernâk : Keder verici, kederli.
  • kedeven : Palan atı.
  • kedh : Amel, cehd. Sa'y. * Isırma veya yırtma ile hasıl olan iz.
  • kedhüda : f. Kâhya.
  • kedid : Davar tırnağıyla didilmiş ve yumuşamış olan yumuşak yer.
  • kedin : Etli ve yağlı kişi.
  • kedir (kedirâ) : İçinde hurma ıslanmış süt.
  • kedkede : Ağır ağır seğirtmek. * Katı bir cisme dokunmaktan çıkan ses.
  • kedm : Isırma.
  • kedme : Yara izi, bere.
  • keds : Tez tez yürütmek.
  • kedş : şiddetle sürmek. * Yırtmak. * Kazanmak.
  • kedu : f. Kabak. * Mc: Kafatası.
  • keduh : Amel ve sa'yedici, çalışan.
  • kedum : Adam ısıran eşek.
  • keduret : Bulanıklık. * Gam, tasa, keder.
  • kef : Elin iç tarafı. Avuç. * Ayağın altı, tabanı. * Avuç dolusu. ◊ f. Köpük.
  • kefa : f. Sıkıntı, meşakkat, mihnet.
  • kefa' : Kabı başaşağı etmek, ters çevirmek.
  • kefaet : Denklik. Denk olmak. Beraberlik. Bir şeye yeterlik. Küfüv oluş.
  • kefaf : Ancak yaşayabilecek kadar olan rızık. * Misil, miktar. * Berâberlik.
  • kefaleten : Kefil olarak. Kefillik suretiyle.
  • kefaletname : f. Kefillik kâğıdı, kefalet senedi.
  • kefaret : (Bak: Keffaret)
  • kefc : f. Ağızdan gelen köpük.
  • kefçe : f. Kepçe.
  • kefe : (Keffe) Terazinin bir gözü.
  • kefef : (Keffe. C.) Kefeler. Terazinin tablaları.
  • kefel : Dip, ard, kıç.
  • kefenbeduş : (Kefenberduş) f. Kefeni sırtında. Ölümü göze almış.
  • kefenpuş : f. Kefene sarılmış. Kefenlenmiş.
  • kefere : (Kâfir. C.) Kâfirler.
  • kefeş : (Bak: Kafş)
  • kefeteyn : Terâzinin iki tarafı.
  • keff : Vaz geçme, el çekme, çekinmek, men'etme, imtinâ etmek, sâkit olmak. * Avuç, el, avuç içi. * Nimet.
  • keffaret : (Masdar gibi kullanılıyorsa da 'keffâr' mübalâğa isminin müennesi olup, asıl mânası: örtücü ve imhâ edici demektir.) Bir mecburiyet altında veya yanlışlıkla işlenmiş günahı More…
  • keffe : (C.: Kifef) Terazi kefesi. * Her yuvarlak cisim. * (C.: Ükef) El ayası.
  • kefgir : f. Köpük tutan. * Kevgir, delikli kap.
  • kefh : Karşı karşıya savaşma.
  • kefi : Nazir, misil, benzer, denk, eş.
  • kefil : (Kefâlet. den) Birisinin bir borcu ifâsı lâzım gelirken, ifâ etmediği takdirde, o borcu ifâyı kendi üzerine alan kimse. Kefâlet eden kimse.
  • kefit : Seri yürüyüş, hızlı yürüyüş. * Kuvvet.
  • kefiye : Başa sarılan ve omuzların üzerine kadar gelen, uçları püsküllü ince ipek örtülü kumaş.
  • kefkefe : Men'etmek, engel olmak.
  • kefl : Okşamak. * Kefil olmak. * Yaramaz gönüllü olan.
  • kefn : Yün eğirmek.
  • kefr : (C.: Küfur) Örtme, sarma, * Köy, karye.
  • kefş : (Bak: Kafş)
  • keft : Cem'etmek, toplamak. * Sarfetmek, harcamak. * Evmek. * Katı katı sürmek.
  • keftar : f. Sırtlan.
  • kefter : f. Güvercin, kebuter.
  • kefur : Hakkı gizleyici, doğruyu gizleyen.
  • keh : f. Saman. Saman çöpü.
  • keha : f. Mahcub, utangaç.
  • kehail : (Kehil. C.) Sürmeli gözler. Sürme çekilmiş gözler.
  • keham (kihâm) : 'Yaşlı, ihtiyar. (Kesmez kılıca 'seyf-i kihâm'; peltek lisana 'lisan-ı kihâm'; ağır yürüyüşlü ata 'feres-i kihâm' derler.)'
  • kehanet : Gaibden haber vermek. Falcılık. Kâhinlik etmek.
  • kehat : Büyük, semiz dişi deve.
  • kehb : Koruk.
  • kehd : Ayağı yere vurmak.
  • kehdel : Genç hâtun. * Yaşlı hâtun, acuze. (Ezdattandır)
  • kehene : (Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar.
  • kehf : Mağara, in. Sığınacak yer altı. * Tıb: Verem hastalığında akciğerde açılan oyuk.
  • kehf suresi : Kur'an-ı Kerim'in 18. suresidir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • kehhal : Gözlere sürme süren. * Göz doktoru.
  • kehib : Patlıcan.
  • kehil : (Kehile) Sürme çekilmiş göz. Sürmeli göz.
  • kehila : Gözleri yaradılıştan sürmeli olan kadın.
  • kehire : Kısa boylu kadın.
  • kehkah : Zayıf erkek.
  • kehkeşan : f. Samanyolu. Saman uğrusu. (Gökte sık yıldız ışıklarıyla hasıl olan yol biçimi uzayıp giden ışıklı manzara.)
  • kehl : Göze sürme çekme. * Kıtlık yılı. (Bak: Kahl)
  • kehl(e) : Otuz yaşını geçmiş, saçına aklık karışmış kimse. (Bak: Kühulet) * Bit.
  • kehlâ' : Sürmeli kadın. * Sığırdili dedikleri ot.
  • kehm : Men'etmek, engel olmak. * Kaldırmak.
  • kehmel : Ağır ve kaba.
  • kehmes : Boyu kısa olan.
  • kehr (kührüre) : Yüz pörtürmek. * Men'etmek, engel olmak.
  • kehreba : Bir şeffaf zamk ismi.
  • kehribar : Cevher saçan. * Güzel sözler söyleyen.
  • kehrüba : f. Saman kapan. * Bir yere hızlıca sürüldüğü zaman, hafif şeyleri kendine çeken bergâmi taş. (Türkçede tahrif edilerek 'Kehribâr' denilir.)
  • kehrübaî : Kehribar gibi, cezbedici, elektrikli olan.
  • kehs : Bir şeyi eliyle almak.
  • kehulet : (Bak: Kühulet)
  • kehvare : f. Beşik.
  • keib : Mahzun, hüzünlü, münkesir ve kötü halli olan kişi. (Müe: Keibe)
  • kej : f. Çarpık, eğri. Kumral. Tüylü keçi.
  • kejçeşm : f. Şaşı, eğri bakışlı.
  • kejdüm : f. Akrep.
  • kejdümî : f. Akrep gibi, akreple ilgili.
  • kekeme : t. Harfleri serbest söyliyemeyip tekrarlayan. Dilinde tutukluk olan.
  • kekre : t. Ekşi, acımtırak.
  • kela : Yeşil ot.
  • kelab : Tıb: Kudurma. Kuduz hastalığı.
  • kelacu : f. Kadeh.
  • kelaet : (Bak: Kilaet)
  • kelah : Kıtlık olan yıl, kıtlık yılı.
  • kelâl : Yorgunluk. Bitkinlik. Usanç. * Göz nuru zayıf olmak, yorgun olmak.
  • kelâl-âver : f. Yorgunluk ve bıkkınlık veren. Sıkıcı, yorucu.
  • kelâl-bahş : f. Sıkıcı, yorucu. Yorgunluk getiren.
  • kelâlet : Yorgunluk. Bitkinlik. Usançlık. * Bıçak ve kılıç gibi şeylerin kesmez olması. * Akrabalığı uzak olanlar. (Amcazâdeler topluluğu gibi). * Kör ve kesmez olan.
  • kelâlib : (Küllâb. C.) Çengeller, kancalar, uçları eğri olan demirler.
  • kelâm : Söz. Bir mânayı ifâde eden, bir maksadı anlatan ifâde. * Allah'a mahsus bir sıfat. * Fık: Allah (C.C.) Kelâm sıfatını da hâizdir. Onun kelâmı harften ve savttan (sesden) münezzehtir, More…
  • kelâm-i tünd : f. Sert söz.
  • kelâmî : Söz ve kelâma ait. Sözle alâkalı.
  • kelâmiyyun : Kelâmcılar. İlm-i kelâm âlimleri. (Bak: Mütekellimîn)
  • kelâmullah : Allah kelâmı, Kur'ân-ı Kerim.
  • kelan : f. İri, cüsseli, büyük. Heybetli.* Geniş, enli. * Baş.
  • kelânî : (Kilâet. den) Sakladı ve beni muhafaza etti veya eder, (meâlinde).
  • kelanter : f. Çok iri. Daha büyük.
  • kelaseng : f. Sapan.
  • kelave : İpek veya iplik saracak çark.
  • kelb : (C.: Ekâlib-Eklüb-Kilâb) Köpek, it. * Meşhur bir yıldız. * İki adım arasına koyarak dikilen kayış. * Yolcuların, yük üstünde azıklarını astıkları demir çengel. * Şiddet. * Hırs.
  • kelb-ül mâ' : f. Köpek balığı. * Kunduz.
  • kelbetan : f. Kerpeten.
  • kelbî : Köpeğe ait, köpekle alâkalı. Köpek cinsinden olan ve köpeğe müteallik.
  • kelbiyyun : Kalenderane yaşamayı alışkanlık haline getiren meşhur Diyojenin de içinde bulunduğu bir fırka. Bunlara Kelbiye tâifesi veya Melâmiyyun da denir.
  • kelce : Kile, mikyâl.
  • kelde : (C.: Külud) Bir parça kaba yer.
  • kele : f. Yanak.
  • kele' : Ayakta olan yarıklar. * Kir.
  • keleb : (C.: Kelâlib) İt sürüsü. * İncitip eza etmek.
  • kelebçe : Yakalanan suçluların iki bileğine birden takılan demir halka. Demir bilezik.
  • kelef : Yüzdeki benek. * şiddetli sevgi.
  • kelendi : Bir para. * Sağlam ve sert yer.
  • kelepçe : (Bak: Kelebçe)
  • kelepir : Çok ucuz ele geçen. Zahmetsiz, ücretsiz. * Üvey evlât. Evlâtlık.
  • kelfa : Yüzünde çiğitli olan kadın. (Müz: Eklef)
  • kelh : Söğüt ağacına benzer, uzunca, dik bir ot. ◊ Katı yüzlülük.
  • kelif : Haris kimse.
  • kelil(e) : Körleşmiş. * Az gören, donuk gören göz. Uzağı veya yakını iyi göremiyen göz. Miyop veya hipermetrop göz. * Kesmez olan âlet. * Çakal. * Yorulmuş kişi, yorgun kimse.
  • kelim : Kendine söz söylenilen, kendine hitab olunan. * Hz. Musa'nın (A.S.) bir ünvanı. * Söz söyleyen, konuşan. İkinci şahıs. * Yaralı kimse. ◊ (Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, More…
  • kelim-dest : f. Olgun kimse.
  • kelimat : (Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, sözler.
  • kelime : Gr: Mânası olan en küçük söz veya cümlenin yapısını teşkil eden unsurlardan birisidir. Kelime, isim, fiil ve harf olmak üzere dilbilgisinde üç kısma ayrılmıştır. 'Bir tek söze' More…
  • keling : f. Şaşı.
  • kelk : f. Koltuk (insanda).
  • kelkâhya : Mc: Vazifesi olmayan şeylerle alâkadar olan. Her şeye karışan.
  • kelkel (kelkâl) : (C.: Kelâkil) Göğüs, sadr.
  • kell : (C.: Külul) Ağırlık. * Yorgunluk. * Ufak taneli yağmur. * Yetim. * Semizlik, besililik. * Cibinlik dedikleri ince örtü.
  • kella : Geminin durup demirlediği yer.
  • kellâ : Öyle değil. Aslâ.
  • kellab : İt tutan kimse. Köpeğe av tâlim eden kimse.
  • kelle : f. Kafa, baş. * Ekinlerde başak. * Baş gibi yuvarlak olan nesne.
  • kellepuş : f. Başa giyilen şey. * Bir cins başörtüsü.
  • kellit (killit) : Sırtlanın yataklandığı inin ağzını kapattıkları taş.
  • kellub : (C.: Kelâlib) Kerpeten. * Çengel.
  • kelm : (C.: Külum-Kilâm) Cerâhat.
  • kels : Hamle etmek. Cür'et etmek.
  • kelseme : Cem'olmak, toplanmak.
  • kelt : Ahmaklık. * Toplamak.
  • kelz : Cem'etmek, toplamak.
  • kem : Gr: Ne kadar? Kaç? (Mikdar için soru ifâdesinde kullanılır.) (Farsçada: Çend) ◊ f. Az, noksan, eksik. * Kötü. Fenâ. Ayarı bozuk. * Fakir, hakir.
  • kem göz : Kötü niyetle bakan göz.
  • kem'e : Yer mantarı.
  • kem-asl : f. Aslı ve nesli bozuk.
  • kem-ayar : f. Ayârı doğru olmayıp bozuk olan. Hileli, kalp.
  • kem-baha : f. Kıymetsiz, değersiz, âdi.
  • kem-baht : f. Tâlihsiz, bahtsız, şansız.
  • kem-bidaa : f. Sermayesi az. * Bilgisi zayıf, câhil. Az okumuş.
  • kem-güftar : f. Az konuşan. Az söyliyen.
  • kem-harf : f. Az söyliyen kimse, az konuşan kişi.
  • kem-havsala : f. Tahammülü az olan kişi, tahammülsüz kimse.
  • kem-iyar : f. Ayarı bozuk. Hileli. Kalp altun veya gümüş.
  • kemâ : (Ke ile Mâ edatlarından mürekkebdir) 'Gibi' mânâsına gelir.
  • kemâ biş : f. Aşağı yukarı. Takriben.
  • kemâ hiye : (Kemâ hüve) Onun gibi, nitekim, olduğu gibi.
  • kemâ hiye hakkuhâ : Gereği gibi.
  • kemâ kâne : Eskiden olduğu gibi, eski tarzda.
  • kema yenbagî : İcabettiği gibi, uygun olduğu üzere, lâyıkı gibi.
  • kemain : (Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş adamlar.
  • kemakl : (Kem-akl) Aklı kıt. Ahmak, ebleh.
  • kemal : Kâmillik, olgunluk. Olgunlaşma. Erginlik. Bütün güzel sıfatlarla muttasıf olmak. Fazilet. * Değer, baha. * Fazlalık. * Sıdk ile yapılan güzel iş.
  • kemalât : (Kemal. C.) Faziletler, iyilikler, mükemmellikler. Ahlâk ve huy güzellikleri. Terbiyelilik, edeblilik.
  • kemalât-perver : f. Kâmil ve olgun insan. Kemalât sahibi.
  • keman : f. Yay. Kavis. * Yayı andırır her şey. * Keman.
  • keman-dâr : f. Yay tutan, yay tutucu.
  • keman-ger : f. Yay yapan san'atkâr.
  • keman-keş : f. Keman çalan. * Ok atmakta usta olan. Yay çeken.
  • kemane : f. Keman veya kemençe yayı. * Güreşte bir çeşit oyun.
  • kemanî : f. Kemancı. Keman çalan çalgıcı.
  • kemc (kemh) : Atı dizgini ile durdurmak.
  • kemed : Gam, tasa.
  • kemenan : (Kemin. C.) Pusuya gizlenmiş askerler. * Pusular.
  • kemençe : f. Çiftçilerin tarlalara kimyevi gübre atmak için kullandıkları bir nevi âlet. * Tırnağı tellerine değdirmekle ses çıkaran kemana benzer küçük bir çalgı âleti.
  • kemend : f. Eskiden idam için boyna geçirilen yağlı kayış. * Uzakta bulunan herhangi bir nesneyi yakalayıp çekmek için üzerine atılan ucu ilmekli uzunca ip. * Geyik ve benzeri hayvanların yuları. * More…
  • kemer : f. Yay gibi eğik olan yapı. * Bele bağlanan kuşak. * İç çamaşırın bele rastlayan kısmı.
  • kemerbend : f. Kemer bağı. * Kemeri takılmış. Belinde kemer olan. * Mc: Derviş.
  • kemerbeste : f. Kuşak bağlamış, hazır olmuş. Hazır olup emri bekler hâlde olan.
  • kemerdece : Yab yab yürümek.
  • kemergâh : f. Kemer takılan yer. Bel.
  • kemgû : f. Az konuşan. Az söyleyen.
  • kemh : Gözsüzlük.
  • kemha : f. Bir cins ipek kumaş.
  • kemî : (C.: Kümât) Yiğit, kahraman, bahadır. Savaşçı, cengâver.
  • kemi' : Bir yerde ve bir döşekte beraber yatan kişi. * Düz yer.
  • kemin : (C.: Kemâin) Pusuya saklanmış adam. * Pusu. * Belirsiz. Gizli yer. ◊ f. Pek küçük, çok ufak. Çok az.
  • kemine : Hakir. Aşağı. Dûn. Âciz. Noksan. Eksik.
  • kemingâh : f. Pusu yeri. Tuzak kurulan yer.
  • kemingüşa : Pusu kuran. Tuzak kuran.
  • keminsaz : f. Pusu tutmuş olan. Tuzak kurmuş olan.
  • kemiş : Tez yürüyüşlü at. * Zekeri küçük at. * Memesi küçük koyun.
  • kemişe : Küçük emzikli deve.
  • kemiyet : (Bak: Kemmiyet)
  • kemiyy : Bahadır kişi. * Kahraman, şucâ.
  • kemkadr : f. İtibar ve kıymeti düşük. Adi, bayağı.
  • kemkaim : f. Anlayışsız. İdrakten âciz.
  • kemkâm : Katı yüzlü, kaba ve tıknaz kimse. * Pelit ağacına benzer bir ağacın zamkı veya kabuğu.
  • kemkiymet : f. Değersiz, kıymetsiz.
  • kemlul : Yabâni hıyar.
  • kemmen : Sayıca azlık veya çokluk cihetiyle. Sayıca.
  • kemmî : Azlık veya çokluğa dair. Kemmiyete âit ve müteallik. Cesur. Yiğit. Silâhlı.
  • kemmiyat : (Kemmiyet. C.) Kemiyetler.
  • kemmiyet : (Kemiyet) Miktar, sayı, nice oluş. Az veya çok oluş.
  • kemmun : Kimyon.
  • kemn : Gizlemek, gizlenmek.
  • kemnam : f. Adı sanı belirsiz. Namsız, şöhretsiz.
  • kemne : Tıb: Karasu adı verilen bir göz hastalığı.
  • kempaye : f. Rütbe ve derecesi düşük. Pâyesi düşük olan.
  • kemra : f. Mandıra, ağıl.
  • kemre : Gübre. * Pul pul kalkmış deri.
  • kemş : Kesmek.
  • kemsal : f. Genç. Yaşı küçük.
  • kemsere : Cem'olmak, toplanmak. * Bazısı bazısına girmek. * Yab yab yürümek.
  • kemsuhan : f. Az konuşan. Az söyleyen.
  • kemter : f. Aciz. Fakir. İtibarsız. * Başka şeylere göre daha az olan. Pek aşağı. * Noksan, eksik.
  • kemterane : f. Fakirce. Acizce. Çok küçük nisbette.
  • kemterîn : f. Pek âciz ve güçsüz. Çok hakir. * En küçük, en âşağı. Pek çok noksan veya eksik.
  • kemy : Gizlemek, ketmetmek.
  • kemyab : Az bulunan. Nâdir. Bulunmayacak kadar az olan.
  • kemzeban : f. Az konuşan kimse. Az söyleyen kişi.
  • kemzede : f. Tâlihsiz, şanssız, bahtsız.
  • kemzen : f. Tâlihsiz, şanssız.
  • ken : f. 'Kazan, kazıcı, koparan, yıkan, söken.' anlamlarına gelir ve kelimelere katılır. Meselâ: (Kuh-ken: Dağ deviren, tünel açan) gibi.
  • ken' : (C.: Kün'ân) Tilki eniği. * Cem'etmek, toplamak. * Yakın olmak. * Mülâyemet. * Alçaklık yapmak. * Firar, kaçmak.
  • ken'ad : (C.: Kenâıd) Balık kılçığı.
  • ken'an : Filistin. Hz. Yâkub'un (A.S.) memleketi.
  • ken'at : Bir balık cinsi.
  • kena' : Parmakların sinirleri çekilip yumulmak.
  • kenain : (Kinâne. C.) Ok kılıfları, okluklar, sadaklar.
  • kenais : Keniseler, kiliseler.
  • kenak : f. Karın ağrısı. Buruntu.
  • kenane (kinâne) : (C.: Kenâyin) İçine ok ve yay konulan ve beylik adı verilen kap.
  • kenar : f. Çevre, kıyı, Sâhil, deniz kıyısı. * Köşe, uç. * Son, nihâyet. * Çember. * Etrâfı çevrilen şey. * Kucaklama. Kucağa alma.
  • kenar-gir : f. Fıçı çemberi.
  • kenare : f. Kıyı, kenar. * Kucak. * Kasap çengeli. Kayış asılan çengel.
  • kenaz : Zahire vakti.
  • kenb : İş yapmaktan ellerin iri iri olması.
  • kenbur : (Kenbure) f. Yalan, hile.
  • kend : Kesmek, kat'etmek. * Bir kimsenin nimetini ve iyiliğini bilmeyip inkâr etmek.
  • kende : f. Hendek, çukur. * Biçilmiş, kesilmiş. * Kokmuş, ağır kokulu.
  • kende-hâye : f. 'Hayası kesilmiş: Hadım ağası.
  • kendeş : Bir nevi devâ.
  • kendide : f. Kokmuş.
  • kendu : f. Epey genişçe toprak.
  • kenduc : Yer altında giyecek eşya koymak için yapılan oda.
  • kendüm : f. Buğday.
  • kendure : f. Peşkir. * Deriden yapılmış büyük sofra.
  • kene : Hayvanın etine yapışıp kanını emen küçük bir böcek.
  • kenef : (C.: Eknâf) Yön, taraf. * Sığınılacak yer. Korunulacak mekân. * Tuvâlet, helâ, ayakyolu.
  • kenehbül : Bir cins ağaç.
  • kenehver : Büyük beyaz bulut.
  • kenet : (Esâsı: Kinet) İki sert cismi birbirine bağlamak için çakılan iki ucu kıvrık madeni parça.
  • kenf : Hıfzetmek. * Örtmek, setretmek.
  • kenfile (kenfelik) : Kaba ve uzun sakal.
  • kenif : (C.: Künüf) Hıfzedici, koruyan. * Örtücü. * Kalkan. * Deve ağılı. * Ayakyolu, tuvalet.
  • kenin : Örtülü, gizli, mahfuz.
  • kenisa : (Kenise) (C.: Kenâis) Kilise.
  • keniz : f. Esir kadın. Hayalık, câriye.
  • kenizek : f. Küçük cariye.
  • kenker : Enginar.
  • kenn : Örtülüp gizlenme.
  • kennas : Süpürgeci.
  • kenne : (C.: Kınât-Kenâyin-Kenânin) Bir kimsenin gelini, oğlunun hanımı.
  • kennî : (C.: Ekniyâ) Lâkabdaş kimse, isimleri aynı olan.
  • kens : Süpürge ile süpürme.
  • kenta : Bir ot cinsi.
  • kental : Fr. Yüz kilogram ağırlığında bir tartı birimi.
  • kenud : Çok küfran-ı nimet eden kimse. Çok levm ve küfreden cahud. * Birşey yetiştirilemiyen verimsiz arazi. * Kocasının hukukuna ve iyiliklerine küfran eden nankör kadın. * Yemeğini misafirden More…
  • kenz : Define, hazine. Yer altında saklı kalmış kıymetli eşya, para veya altın gibi şeyler. ◊ şiddet, zorluk, meşakkat.
  • kenz suresi : Fâtiha Suresi.
  • kepade-keş : f. Okçuluğa yeni başlıyan.
  • kepan : f. Büyük terazi.
  • kepaze : İtibarsız, âdi, mübtezel, kıymetsiz kimse. Haysiyetsiz, şerefsiz, rezil. Hürmet ve saygıya müstahak olmıyan. * Tâlim için kullanılır yay.
  • kepenek : f. Çobanların giydiği kolsuz ve dikişsiz, keçeden dövülerek yapılan giyecek.
  • ker : f. Sağır, işitmez. * Kudret, kuvvet. * Maksad ve meram.KERA' : Baldırları ince olmak. * Yağmur suyu.
  • ker' : (C.: Küru') Suyu yerinden ağız ile içmek. * Yağmur suyu. * (Kız) erkek istemek.
  • ker'a : Çocuk seven kadın.
  • kera : Turna kuşunun erkeği. * Hafif uyku. ◊ Uyku, nevm.
  • kerabis : (Kirbâs. C.) Kumaşlar. Bezler.
  • kerad(e) : f. Yırtık ve eski elbise.
  • kerahe : (Kerâhiye) Meşakkat, zahmet, şiddet.
  • kerahet : İğrenme, iğrençlik, mekruh oluş. İslâmiyetçe iyi sayılmayan şey. * İstenmiyerek, zorla. *Fık: Şer'an yapılmaması sevablı ve hayırlı olan bir şeyin terk edilmeyip yapılması. (Bak: More…
  • kerahet vakti : Güneşin doğuş, batış ve zeval vakti.
  • keraheten : Kerahet olarak, makbul olmayarak, istenmiyerek.
  • kerahiyyet : Mekruh oluş. Kerih ve çirkin olan işin hâli.
  • keraih : (Kerihe. C.) Nefret edilecek ve iğrenç şeyler.
  • keraker : f. Kuzgun. * Karga.
  • keramat : (Keramet. C.) Kerametler.
  • kerame : İzzet, şeref. Küp ağzına koydukları tabak.
  • keramend : f. Münasib, muvafık, lâyık, uygun, şayeste.
  • keramet : Allah (C.C.) indinde makbul bir veli abdin (yâni, âdi beşeriyyetten bir derece tecerrüd edebilen zatların) lütf-u İlâhî ile gösterdiği büyük mârifet. Velâyet mertebelerinde yükselen bir More…
  • keran : f. Kenar, uç, âhir, son, nihayet. ◊ Sabah.
  • keran tâ keran : Bir uçtan bir uca.
  • kerar : Arap kadınlarının takındıkları boncuk.
  • keraris : (Kürrâse. C.) El yazması kitapların sekiz sahifeden ibâret olan formaları.
  • keras : Hilyon ve marulca dedikleri ot.
  • keraste : f. Kereste.
  • kerb : (C.: Kurub-Küreb) Yeri sürüp aktarmak. * Dar etmek. * Yakın olmak. * Gam, tasa, keder, endişe.
  • kerbe (kürbe) : Gam, tasa, endişe.
  • kerbela : Irakta Seyyid-üş şühedâ Hz. İmam-ı Hüseyin Efendimizin (R.A.) meşhed-i mübârekleri olan yer.(Cibril var haber ver Sultân-ı Enbiyâya.Düşdü Hüseyin atından sahra-yı Kerbelâya) (Kâzım)
  • kerbele : Ayaklarda olan gevşeklik. Yürüdüğünde balçık içinde yürür gibi yürümek. * Buğday ve arpa gibi hububatın kalburlanması.
  • kerd : Sürmek. * Def'etmek, kovmak. * Boyun.
  • kerdem : Şişman ve kısa boylu olan adam.
  • kerdeme : Kısa düşman.
  • kerdese : Bağ, kayd. * Ayağı bağlı olan kimsenin yürüyüşü.
  • kereb : Kova bağladıkları ip. * Suyu yatıp ağızla içmek. * Hurma ağacının kökü.
  • kerebbe : Yaz günlerinde kumlu yerlerde biten bir ağaç adı.
  • kerebe : (C.: Kirâb) Suyun aktığı yer.
  • kerefs : Kereviz otu.
  • kerem : 'Nefaset, izzet, şeref. Al-i-cenâbâne ihsan, inâyet. * Kıymetli şeyleri kemal-i rıza-i nefisle verme. * Mecd ve şeref. *Cenab-ı Hakk'a atfolunursa eltaf ve ihsan-ı İlâhî More…
  • kerem etmek : Müsâade etmek, lutfetmek. Razı olmak.
  • keremgüster : f. Cömert, mükrim, kerem sâhibi.
  • keremkâr : f. Kerem eden, ikram eden. Cömert, eli açık olan, bağışlayan.
  • kerempe : Yun. Denize doğru uzanan kayalık çıkıntı. * Dağın en yüksek yeri, tepesi. * Geminin baş tarafı.
  • kerempe burnu : Batı Karadeniz kıyısında Cide Kazasının sınırları içinde kalan kara çıkıntısı.
  • keremperver : f. Kerem sâhibi. Eli açık, cömert. Mükrim.
  • kerev : f. Örümcek, ankebut.
  • kerevet : Tahtadan yapılan ve üzerine yatak veya minder konularak yatmağa ve oturmağa yarayan yüksekçe yer.
  • kerf : Hımarın, bevlini koklayıp başını yukarı kaldırması.
  • kerh : İğrenme, hoşlanmayıp tiksinme. * Zorlama. * Bir şey sonradan nâ-hoş ve kerih olmak. ◊ Bağdat şehrinde bir mevziin adı.
  • kerhen : İstemiyerek, tiksinerek, zoraki.
  • kerî : f. Örümcek ağı. * Sağırlık, duymazlık, işitmezlik. ◊ Kazmak.
  • keribe : (C.: Kerâyib) Katı, sert.
  • kerih : İğrenç, tiksindirici. * Muharebe ve cenkte olan şiddet. * Pis, çirkin, fena şey. * Nefse kerahetlik vercek kabahat.
  • kerihe : (C.: Kerâih) Nefret edilecek, iğrenç şey.
  • kerihet : Harpte şiddet. * Zahmetli ve meşakkatli olan.
  • kerim : Her şeyin iyisi, faydalısı. Kerem ile muttasıf olan, ihsan ve inayet sâhibi. Şerefli ve izzetli. Muhterem, cömert, müsamahakâr.
  • kerimane : f. Kerim olana mahsus hâlde. Lutfederek. Kerime hâs bir suretde.
  • kerime : Kız evlâd. * Kendine ikram edilmiş kimse. Şerefli. * Güzide, seçkin, kıymetli şey. * Vücudun kıymettar yerlerinden her biri.
  • kerir : Boğulmuş ses gibi bir ses.
  • keriş : (C.: Küruş) İşkembe.
  • keriyy : Kiraya veren veya kiraya alan. (ikisine de ıtlak olunur.)
  • keriz : Yoğurtan yapılan keş.
  • kerkeç : Eskiden muhasara olunan kaleleri tazyik etmek ve top ve tüfekle dövmek için dışarısına yapılan kule ve tabyalar.
  • kerker : Karındaş sığır.
  • kerkere : Tavuğa çağırmak. * Rüzgârın bulutu toplayıp dağıtması.
  • kerkes : f. Akbaba (kuş).
  • kerkese : Tereddüt etmek, karar verememek.
  • kerküz : f. Delil, işâret, alâmet.
  • kerm : (C.: Kürum) Bağ kütüğü. Asma, üzüm çubuğu.
  • kermarik : Ilgın ağacının koruğu.
  • kerme : Etli ve yuvarlak olan uyluk başı.
  • kernaf : (C.: Kerânif) Hurma ağacının budaklarının aslı. (Kesildikten sonra ağacında bâki kalır.)
  • kernafe : (C.: Kürnüf) Dibinden kesilmiş olan hurma ağacının budakları.
  • kernebe : Zengin kadın.KERR : Çekilerek yeniden hücum etmek. * Birşeyden vazgeçtikten sonra tekrar ona, o işe yönelmek. * Devlet. * Gemi halatı. * Hurma ağacına çıkmakta kullanılan urgan.
  • kerr u ferr : Muharebede geri çekilerek tekrar hücum etmek.
  • kerram : Bağcı.
  • kerrar : Harpte, çekilip tekrar saldırmak. Döne döne saldırmak.
  • kerrat : Kerreler. Defalar. Çarpım cetveli.
  • kerraz : Çobanın torbasını veya dağarcığını taşıyan kuvvetli boynuzsuz koç.
  • kerre : Bir defa. Bir adet. Bir.
  • kerretan : Sabah ve akşam.
  • kerrubî : Meleklerin büyüğü.
  • kerrubiyyun : (Mukarrebûn) Sadece ibadetle meşgul olan melekler. Allah'a en yakın olan melekler. Büyük melekler. Kerubiyyun yalnız hamele-i arştır diyenler olduğu gibi, Kerrubiyyun diyenler de More…
  • kerrus : Büyük başlı.
  • kers : Kadının hayız görmesi. * Cebretmek, zorlamak.
  • kerş : Karın. * İşkembe. * Topluluk, cemaat. * Kişinin çoluk çocuğu veya küçük evlâdı.
  • kerşa : Karnı büyük kadın. * Parmakları kısa düz taban.
  • kerşeb : Yaşlı, ihtiyar. * Hali kötü olan kimse. * Kalın ve uzun nesne. * Arslan. * Çok yiyen, obur.
  • kerub : Allah'a en yakın olan melekler.
  • kerubiyyun : (Bak: Kerrubiyyun)
  • kerv : Top oynamak. * Kapı içini taş ile örmek.
  • kervan : f. Birbirini takib ederek giden insan veya hayvan sürüsü. Kafile ve hey'etle giden yolcular takımı. ◊ (C: Kirvân-Kerâvin) Balıkçıl kuşu.
  • kery : Kazmak.
  • keryan : Uyuyan kişi, nâim.
  • kerye : Tam olmak, tamam olmak.
  • kes : f. İnsan. Kişi.
  • keş : f. (Keşiden) Çekmek fiilinin emir kökü. Birleşik kelimeler de yapılır. Meselâ: Cefâ-keş $ : Cefâ çeken. Esrar-keş $ : Esrar çeken, esrar içen serseri. ◊ Yoğurt peyniri, yağsız More…
  • kes' : El veya ayak ile bir nesnenin arkasına vurmak. * İttibâ etmek, tâbi olmak. * Yemen'de bir kabile adı. ◊ Uzun olmak. * Çok olmak.
  • keş' : Kalb sıkıntısına uğrayıp huzursuz olmak.
  • kes'am : Pars (canavar).
  • kes'e : Bitmek. * Yüksek olmak.
  • kesad : Alış veriş durgunluğu. Kıtlık. Eksiklik. Verimsizlik.
  • kesafet : Bulanıklık. Kir. Açık veya berrak olmamak. * Kalınlık, yoğunluk, kesiflik, koyuluk. Şeffaf olmamak.
  • keşah : Bir hastalık. (İnsanın böğrüne vâki olur da dağlarlar.)
  • keşakeş : f. Münâkaşa, çekişme. * Keder, hüzün, tasa, gam.* Sıkıntı, felâket, ıztırab. * Tereddüt, kararsızlık. * Pehlivanların birbirleriyle mücâdeleleri. * İki kişinin, bir şeyi birer uçlarından More…
  • kesalet : Tembellik. Üşenmek. Uyuşukluk. Rehâvet.
  • kesan : f. Adamlar. İnsanlar. Kişiler.
  • keşan : (Keş. C.) f. Çekenler, çekiciler. * Çeken, çekerek. Çeke çeke. ◊ Zincirden yular.
  • keşan ber keşan : Çeke çeke, zorla sürükleye sürükleye götürerek.
  • keşan keşan : f. Sürükleye sürükleye, zorla çekerek götürerek.
  • kesane : f. İnsan gibi. İnsana yakışır şekil ve surette.
  • keşaverz : f. Ekinci, çiftçi. Ekinlik.
  • kesb : Kazanç. Çalışmak. Sa'y ve amel ile kazanmak. Elde etmek. Edinmek. Kazanç yolu. * Fık: Bir insanın kendi kudret ve iktidarını bir işe sarfetmesi.
  • kesbî : Çalışmakla kazanılan. Sonradan elde edilen. Doğuştan olmayan. Vehbî olmayan.
  • kesd : Davarı üç parmakla sağmak. * Bir şeyi dişiyle kesmek.
  • kese : Kısa yol, kestirme yol. * Mc: Mali iktidar, servet. (Para kesesi manasında olan kelime için Bak: Kise)
  • keşe' : Kebap yapmak. * Yemek. * Çok dolu olmak.
  • keseb : Yakınlık, kurbiyet.
  • keşef : Alın saçının ve kâkülün dâire şeklinde yukarı doğru devrik olması. ◊ f. Kaplumbağa.
  • kesel : Tembellik. Uyuşukluk. * Yorgunluk. * Ağırlık.
  • keselan : Tembellik. Yorgunluk. Uyuşukluk.
  • keşende : f. 'Çeken, çekici' mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapmakta kullanılır. Meselâ: (Mihnet-keşende: Mihnet çeken.) * Dayanan, tahammül eden, mütehammil.
  • keser : Hurma çiçeği.
  • keses : Alt dişleri çenesiyle çıkmak. * Dişleri kısa olmak.
  • kesf : (Güneş veya Ay) ışığını kesme. * Görünmez olma. * Kesmek. * Yaramaz olmak.
  • keşf : Açmak. * Olacak bir şeyi evvelden anlamak. Gizli kalmış bir şeyin Cenab-ı Hak tarafından birisine ilham olunması ile o gizli şeyin meydana çıkarılması.
  • keşf-i râz : f. Gizli bir şeyi meydana çıkarmak, açıklamak. * Sır toplamak, casusluk etmek.
  • keşfî : Keşifle alâkalı.
  • keşfiyat : (Keşf. C.) Keşifler. Bulup meydana çıkarılan şeyler.
  • kesh : Aksaklık.
  • keşhan (kişhân) : Deyyus.
  • kesî : f. Bir kimse.
  • kesib : Kum tepesi.
  • kesid : Sürümsüz, geçmez, aranmaz. Bayağı, aşağı.
  • keşide : f. Çekilen, çekilmiş. Çekmek. * Tartılmış. Dizilmiş. Tertibedilmiş. Yazılmış.
  • keşide-kamet : f. Uzun boylu.
  • kesif : Koyu. Çok sık ve sert. Şeffaf olmayan.
  • keşih : (C: Küşuh) Perâkende olmak, parça parça dağılmak. * Böğür. * Cânip, taraf.
  • kesil (keslân) : (C.: Küsâlâ) Tenbel kimse.
  • kesir : Çok. Bol. Kesret üzere olan. * Türlü. Çeşitli. ◊ (C: Kesrâ) Parçalanmış, dağıtılmış. Kırılmış.
  • kesis : Hurma şarabı. * Darı bozası. * Arapların taş üstünde kurutup ve dövüp azık edip yedikleri et. ◊ Titremek. Deprenmek. * Eğrilik.
  • keşiş : f. Papaz. Manastır rahibi. (Arabçası: Kıssis) ◊ Ayı avazı. * Deve avazı.
  • kesisa : Avcıların tuzağı.
  • keşişân : (Keşiş. C.) Papazlar, manastır rahibleri.
  • keşişâne : f. Keşişe yakışır yolda. Papaza uygun şekil ve surette.
  • keşişhâne : f. Kilise, manastır.
  • keşk : Kavi, kuvvetli, sağlam. * Kabuğu çıkmış arpa. * Arpa suyu. * Yoğurt keşi.
  • keşkek : Haşlandıktan sonra kurutulmuş buğday.
  • keskese : Söylerken sin'i kef'e tebdil edip sin yerine kef okumak. * Çabuk kesmek.
  • keşkeşe : Şin harfini kef gibi okumak. * Yılan ötüşü.
  • keslan : Uyuşuk, tembel, gevşek. Yorgun.
  • kesm : (C: Ekâsim) Bir şeyi eliyle parmaklamak. * Çok miktar atlar. ◊ Doldurmak. * Ağzına alıp kırmak.
  • keşmekeş : f. Kararsızlık. Karışıklık. Tereddüd. Kavga. Çekişme.
  • keşni : f. Koruluk, orman.
  • kesr : Kırmak. Parçalamak. Parçalara ayırmak. * Mat: Bir bütünün parçalarından her biri.
  • keşr : Gülünce dişlerin görünmesi.
  • kesra : (C: Ekâsire) Acem meliklerinin lâkabı.
  • kesre : Kur'an-ı Kerim yazısında harfin altına konarak, o harfi 'İ' veya 'I' diye okutan ve bir adı da 'esre' olan işâret.
  • kesret : 'Çokluk, sıklık. * Bir şeyin ekserisi ve muazzamı. Bolluk. (Bunun zıddı kıllettir)(Hayat, kesrette bir çeşit tecelli-i vahdettir. Onun için ittihada sevkeder. Hayat, bir şeyi her şeye More…
  • kess : Sakal kıllarının sık ve kıvırcık olması. ◊ Alt dişleri çenesiyle çıkmak.
  • keşşaf : Keşfeden. Gizli şeyleri bulup meydana çıkaran. * Meşhur bir tefsir ismi. * İzci.
  • kessare : Çoğaltan. Artıran.
  • keşt : Soymak. * Keşfetmek. * Fazlalığı kesmek. Koparmak. * Açmak. Deriyi yüzmek. * Yüzden perdeyi kaldırmak. ◊ Seyir ve temâşâ etmek. Gezmek. * Hanzale.
  • kestel : itl. Küçük kale. Hisarcık.
  • keştî : f. Gemi, sefine.
  • keştîban : f. Gemici, kaptan.
  • keştîgâh : f. Liman. Gemilerin barındığı yer.
  • keştîger : f. Gemi yapan veya tamir eden kimse.
  • keştînişin : f. Gemide oturan. Gemide bulunan kimse.
  • keştite : Yuvarlak karpuz.
  • kesub : Çok kazanan ve kesbeden.
  • ketaib : (Ketibe. C.) Askerler, neferler, erler. Alaylar, birlikler.
  • ketb : Yazma. * Toplama, cem'etme. * Dikme.
  • ketd (kitd) : Bir yıldız adı. * Omuzlar ile sırt arası.
  • ketebe : 'Kâtibler. Yazıcılar. * Bir hattatın yazdığı eserinde imza yerinde 'Ketebehu; Onu yazdı' mânasında kulllanılır.'
  • keter : (C: Ektâr) Kadr, mertebe, derece.
  • ketf : Omuz. Omuz kemiği. * Parça parça kesmek ve bağlamak.
  • keth : Kesbetmek. Çalışmak, kazanmak. Amel ve sa'yetmek.
  • ketib : Dikici, diken.
  • ketibe : Asker bölüğü. Ordudan ayrılmış toplu alay. Düşmana çapul eden birkaçyüz kişilik süvari kolu.
  • ketibeperver : f. Askeri koruyan ve seven. Asker yetiştiren.
  • ketif : (Kitf-Ketef) (C.: Ektâf) Omuz. * Kürek kemiği, omuz küreği.
  • ketife : Hased. * Kapıya çakılan yassı büyük demir kilit.
  • ketit : Deve avazı. * Sığır avazı.
  • ketite : Sinir.
  • ketiz : Yemeği çok yeyip karnını iyice dolduran kişi.
  • ketkat : Kelâmı çok olan, sözü çok olan, fazla konuşan.
  • ketkete : Kahkaha derecesinden azca gülmek. * Toy kuşunun sesi.
  • ketm : Saklamak. Gizlemek. Sır tutmak. Söylememek.
  • ketn : Kir, pas.
  • kett : Zayıf vücutlu kimse. * Mal kazanıp yığan.
  • kettan : Keten.
  • ketum : Sır saklayan. Herkese her şeyi konuşmayıp sırrını belli etmiyen. * Her şeyi gizleyen.
  • ketumane : f. Ketum olup ağzı sıkı olan, herşeyi söylemiyen kimseye yakışır surette.
  • ketumiyyet : Ketumluk. Ağız sıkılığı. Sır vermemeklik.
  • keu' : Korkak olmak.
  • keûd : Meşakkatli sarp yokuş.
  • kev' : Vurmak. * Korkmak.
  • kev'a : Eli bileğinden eğri olan kadın. (Müz: Ekvâ)
  • keva' : Bileğin çıkması. * Bilek kemiği.
  • kevahil : (Kâhil. C.) Sırtlar, arkalar. * Gayretsizler, uyuşuklar, tembeller.
  • kevahin : (Kâhin. C.) Kâhinler. Falcılar. Gaibten haber verenler. * Alimler.
  • kevaib : (Kâib. C.) Yeni yetişmiş turunç memeli kızlar.
  • kevakib : (Kevkeb. C.) Yıldızlar.
  • kevakib-şinâs : f. Müneccim.
  • kevalik : Kısa boylu.
  • kevar(e) : f. Meyve veya üzüm küfesi. * Bal arısı gömeci, petek. * Geceleri havada peyda olan bulut. Sis.
  • kevd : Yakın olmak.
  • kevden : (C.: Kevâdân) Semerli at. * Akılsız, ahmak, düşüncesiz.
  • kevh : Gâlip olmak.
  • kevkeb : Yıldız. * Parıldamak.
  • kevkebe : f. Fevkalâde tantana. İhtişam, debdebe, şöhret. ◊ Necim, yıldız. * İnsan cemaatı. Süvari alayı.
  • kevkebî : Yıldıza ait, yıldızla ilgili.
  • kevlan : Kandıra adı verilen ot.
  • kevlem : Fülfül denilen karabiber cinsi.
  • kevma : Büyük ökçeli dişi deve.
  • kevmah : Dübürü büyük kimse.
  • kevme : Küme.
  • kevn : Hudus. Varlık, var olmak. Vücud, âlem, kâinat. Mevcudiyet.
  • kevn ü fesâd : Var olup sonra bozulmak.
  • kevn ü mekân : Kâinat, âlem, dünya.
  • kevneyn : İki âlem. Dünya ve Ahiret.
  • kevnî : Oluşa ait ve müteallik. Kâinat ilmine dair. Varlıkla alâkalı.
  • kevniyyat : Kâinat ilmi, kozmoloji. * Mevcudat, varlıklar. Vücuda gelmeler.
  • kevr : Devretmek, dönmek. * Sarık sarmak. Tülbend sarmak. * Bir yerde toplanmış olan develer. * Çokluk, bolluk, ziyadelik. * Mukül dedikleri darı cinsi.
  • kevs : (C.: Ekvâs) Pabuç.
  • kevsec : Köse kişi. * Testere gibi hortumu olan bir balık cinsi.
  • kevsel : Geminin kıç tarafı.
  • kevser : Kıyamete kadar gelecek Âl, Ashâb, Etbâ' ve onların iyilikleri, hayırları. * Bereket. * Kesretten mübâlağa. Çokluğun gayesine varan şey. Gayet çok şey. * Pek çok hayır. Hikmet, ilim. More…
  • kevser suresi : Kur'an-ı Kerim'in 108. Suresi.
  • kevter : Fülfül dedikleri karabiber cinsi.
  • key : Arapçada muzari fiilini nasbeden (son harfini üstün okutan) ve 'İçin, tâ ki, hangi, nasıl?' yerinde kullanılan harf. (Bak: Huruf-i nâsibe) ◊ f. Ne vakit, ne zaman? More…
  • key' : Yaramaz gönüllü olmak.
  • keyan : (Key. C.) f. şahlar, hükümdarlar, keyler, hakanlar.
  • keyanî : f. Şaha ait. Hükümdarla alâkalı.
  • keyd : Tuzak. Kötülük, hile. * Men'etmek. * Kusmak. * Çakmağın tezce ateşi çıkmayıp geçmek. * Cenk etmek, dövüşmek. * Karganın ötmesi.
  • keyf : Afiyet, sağlık, sıhhat. * Memnunluk, hoşlanma. * Neş'e, sevinç, sürur. * Mizaç, tabiat. * İstek, taleb, arzu, heves.* Gönül açıklığı.
  • keyfe : Arabçada sual cümlesinin başına gelir. 'Nasıl? Nice?' mânalarınadır.
  • keyfe hâlük : Hâlin nasıl? Nasılsın?
  • keyfe mettefak : Hangisi olursa. Nasıl rast gelirse.
  • keyfemâ : Her nasıl?
  • keyfemâ yeşâ' : Nasıl isterse, istediği gibi.
  • keyfer : f. Karşılık, mukabil. * Mükâfat veya ceza.
  • keyfî (keyfiyye) : Keyfe, arzuya bağlı. İsteğe âid ve müteallik.
  • keyfiyyet : Bir şeyin esâsı ve iç yüzü. Nasıl olduğu ciheti. * Kalite. Madde. (Kemmiyetin zıddıdır.)
  • keyhan : f. Dünya, arz.
  • keyl : Ölçme. * Kile. Hububat ölçüsü. Ölçek.
  • keylekan : Bir pırasa cinsi.
  • keylî : Kile ile ölçülen şeyler.
  • keylus : Hazmı kolay olan gıda.
  • keymus : yun. Yiyecek ve içecek maddelerin midede hazmolunup erimesinden hâsıl olan bir sıvıdır ve kana karışır.
  • keynunet : Varlık, var olma.
  • keys : Zekâ, kavrayış, anlayış, idrâk. ◊ Yaramaz huylu kişi.
  • keysan : Ayakla bir kimsenin dübürüne vurmak. * Özür, mâzeret.
  • keysaniyye : Revâfiz tâifesinden bir sınıf.
  • keysum : Çok miktar olan kuru ot.
  • keyt : (Keyte) şöyle, şöylece, kezâ.
  • keyul : Muharebe gününde dizilen safların son safı.
  • keyvan : f. Satürn (Zuhal) gezegeni.
  • keyy (keyye) : Adama veya davara yapılan nişan. * Yarayı dağlama.
  • keyyal : Kile ile ölçen kimse. Kileci.
  • keyyefe : (Tekyif. den mâzi fiili) İnceleyip iç yüzünü bildi, idrak etti manasınadır.
  • keyyis : (Keyyise) Akıllı, anlayışlı, kiyasetli, idrakli, zeki. * Zarif.
  • keza : Böyle, böylece. Bu dahi öyle.
  • kezalik : Bunun gibi. Böylece. Bu da böyle.
  • kezame : (C.: Kezâyim) İki kuyu arasındaki yarıklar ve delikler. (Su birinden birene akar). * Terazi iplerinin kendinde toplandığı halka.
  • kezan : Küfeki taşı.
  • kezaz : (Kezazet) Hadden tecavüz etmek, haddini aşmak. * Tıb: Nefes alamıyacak derecede mide dolgunluğu.
  • kezaze : Kuruluk, münkabız olmak, kabızlık.
  • kezb : Tırnakta görünen beyazca yer.
  • kezbere : Kanbel otu. * Baldırıkara otu.
  • kezeb : (Kezub. C.) Yalancılar.
  • kezîm : Öfke ve kızgınlığını yenen.
  • kezkaz : Tez tez yürümek, hızlı hızlı gitmek.
  • kezkez : Kenger otu zamkı.
  • kezkeza : Kırbanın dolu olması.
  • kezkeze : Çok fazla kırmızılık.
  • kezm : Bir şeyi ağzına alıp ön dişiyle kırmak. * Burnun kısa ve yüksek olması. * Parmakları kısacık olmak. * Atın dudaklarının kaba ve kısa olması. ◊ Kızgınlığı yenme. Öfke ve hiddeti More…
  • kezma : Parmakları kısacık olan kadın.
  • kezmazic (kezmâzil) : İlgın ağacının koruğu.
  • kezub : Çok yalancı, aldatıcı. Daima yalan söyleyen.
  • kezum : Sükut etmek. Susmak.
  • kezv : Çokluk, kesret, fazlalık. ◊ Çok olmak.
  • kezz : Boğazına çıkana kadar yemek. * Çok yemekten dolayı ağırlaşmak. ◊ Dar. * Münkabız, katı.
  • kezzab : Yalancı. Çok yalan söyleyen.
  • kezze : Katı sesli. * Kısa.
  • ki'de : Halı. * Bir oturma tarzı.
  • kiba : Süprüntü.
  • kibab : (Kubbe. C.) Kubbeler. Tepesi yarım küre şeklinde olan binâ damları.
  • kibah : (Kabih. C.) Çirkinler, kabihler.
  • kibal : (Bir yazıyı) karşılaştırma, mukabele etme. * Pabucun ayak üstüne gelen yeri.
  • kibal(e) : Ebelik bilgisi ve işi.
  • kibar : (Kebir. C.) İnce ve nârin yapılı. Terbiyeli ve nezaket sahibi. Hassas. * Kebirler. Büyük rütbeliler. Büyükler.
  • kibarane : f. Büyük adamlara, nâzik ve görgülü kimselere yakışır şekil ve surette.
  • kibare : Ululuk, büyüklük.
  • kibaş : (Kebş. C.) Erkek koyunlar, koçlar.
  • kibase : Bütün olan hurma salkımı.
  • kibb : Kişinin arkasında yumrulanan kemik.
  • kibbe : (C.: Kıbbât) Kırkbayır adı verilen karın.
  • kibel : Yan, taraf, yön, cihet, cânib.
  • kiber : Ululuk. Büyüklük. Yaşlılık.
  • kibir : (Kibr) Kendisini büyük gösteriş. Büyüklük. Kendisini, başkalarından üstün olmadığı hâlde üstün görme ve tutma hastalığı. * Şeref ve şan. * Bir şeyin muazzamı. Büyük.
  • kible : Kâbe-i Muazzamanın bulunduğu Mekke-i Mükerreme ciheti. Kıble tarafı, güney. * Cenubdan esen rüzgâr.
  • kiblegâh : f. Kıble tarafı. Kıblenin bulunduğu yer.
  • kiblenüma : (Kıblenâme) f. Kıblenin tâyinine yarayan pusula. Cihet ve yön gösteren âlet.
  • kibrit : Kükürt. * Kırmızı, yakut, altun. * Ucu kibritlenmiş yakacak madde.
  • kibritî : Kükürtle alâkalı. * Kükürt renginde olan. Açık sarı rengi.
  • kibritiyet : Kükürt niteliği.
  • kibriya : Azamet. Cenab-ı Allah'ın azameti ve kudreti, her cihetle büyüklüğü.
  • kibs : Çok adet, çok miktar. ◊ Menzil, mekân.
  • kibt : Mısır'ın eski yerli halkı. ◊ f. Bal arısı, nahl.
  • kibtî : (C.: Kabâti) Kıbt soyundan olan. Çingene. * Çingene ile alâkalı.
  • kibtiyan : (Kıbti. C.) Kıbtiler, çingeneler.
  • kic : Dağın yüksek ve yüce yeri.
  • kidad : Perâkende olup dağılmak.
  • kidah : Temrensiz ok.
  • kidd : Kayış.
  • kidde : Tarikat. * Bölük.
  • kidem : 'Öncelik ve eskilik. * Evveli bulunmamak. Ezeli olmak. * Başkasından daha önce olmak. Zamanca daha evvelki olmak. Rütbece daha yüksek olmak. * Cenab-ı Hakkın 'Kıdem' sıfatı, More…
  • kidemen : Kıdemce, kıdem yoluyla.
  • kidn : Havan. * Kadının mahfe içinde kendisi için koyup sakladığı giyim eşyası.
  • kidne : Et. * Yağ.
  • kidr : (C.: Kudur) Çömlek, tencere ve kazan gibi, yemek pişirmeye mahsus kaplar.
  • kidve : İlimde ileri olup kendisine uyulan. Kendine itimad edilip ardınca gidilecek olan.
  • kifa : Bir parça veya iki bez (ki birbirine dikip çadır eteğini yaparlar.) * Eşitlik, beraberlik, müsâvât.
  • kifaf : (Aslı: Kefaf) Yetecek kadar olma. İhtiyaca yetecek kadar azık. * Bir şeyin güzide ve hayırlısı. * (Keffe. C.) Terazi kefeleri.
  • kifah : Din için muharebe.
  • kifar : Çöller. Susuz, otsuz yerler.
  • kifat : Cem'olmuş, toplanmış, biriktirilmiş. * İçinde birşey toplanıp biriktirilen yer. * Hızlı uçmak, gitmek. * (Küfv. C.) Küfüvler, benzerler, eşler, denkler.
  • kifayet : Lüzumlu kadar olmak. Yetişmek. Bir işe yetecek kadar olmak. İktidar. Liyâkat. Yararlık.
  • kiffe : (C.: Kifef) Ağ. Tuzak. * Terazi kefesi. * Her yuvarlak nesne.
  • kifl : Nazir, benzer. * Nasib, ecir. * Oturma yeri.
  • kifr : Büyük dağ.
  • kift : (C.: Kifât) Küçük çömlek. * Çuval ve buna benzer kap.
  • kifve : Kuyruk. * Fuhuş sözle iftira etmek.
  • kig : f. Göz çapağı.
  • kih : (C.: Kihân) f. Küçük, sagir. ◊ İrin, cerahat.
  • kihal : (Kehl. C.) Kemâlini bulmuş kimseler. Kâmil insanlar. Olgunluk çağında bulunanlar.
  • kihalet : Göz için sürme yapma. Sürmecilik. * Göz doktorluğu. Göz hastalıkları bilgisi.
  • kihan : (Kih. C.) Küçükler.
  • kihan ü mihan : Küçükler ve büyükler.
  • kihanet : (Bak: Kehânet)
  • kihf : (C.: Akhâf) Kafatası. Beynin, içinde bulunduğu kafa kemiği.
  • kihin : f. Küçük, sagir.
  • kihter : f. Yaşça en küçük olan.
  • kihterî : f. Yaşça küçüklük.
  • kik : Uzun ve dar sandal.
  • kîl : Söz, kelâm, denilen.
  • kîl u kal : Dedikodu.
  • kil ü kal : (I ve A, uzun okunur) Dedikodu.
  • kil' : (C.: Kılâ) Gemi kanadı. * Eyerde oturmayan kimse.
  • kilâ : Her ikisi, her iki (mânalarında olup dâima izâfet olur).
  • kila' : (Kal'a. C.) Surlar, kaleler, hisarlar.
  • kilâ' : Saklamak, korumak.
  • kilaa : Yelken.
  • kilâb : (Kelb. C.) Köpekler.
  • kilade : Gerdanlık. Boyna takılan kıymetli şey. * Akarsu.
  • kilaet : Korumak. Gözlemek. Muhafaza.
  • kilafet : Gemi ziftleme san'atı. Kalafatlık.
  • kilar : f. Kiler.
  • kilavuz : Yol gösteren, rehber. * Vapurlara yol gösteren. * Bazı hayvan katarlarının önüne düşüp, onları sevkeden hayvan. * Eskiden evlenme işlerine vasıtalık eden kadınlar. * Düşman hakkında mâlumât More…
  • kilaz : Bodur, tıknaz kimse.
  • kilde : Yağ tortusu.
  • kile : 40 litrelik hububat ölçüsü. Eski bir ağırlık ölçüsü. ◊ (C.: Kilel) İnce tülbendden yapılan cibinlik.
  • kilece : (C.: Kilecât-Keyalic) Arpa. * Kile, mikyal.
  • kilem : (Kelime. C.) Kelimeler, kelâmlar, sözler.
  • kiler : Erzak koymağa mahsus dolap. Yiyecek, içecek şeyler koyulan mahzen, anbar veya oda. (Bak: Kilar)
  • kilevb : Kurt, zi'b.
  • kilhim : Yaşlı hayvan.
  • kilibik : Karısının sözünden çıkmayan erkek. Karısının baskısı altında olan adam.
  • kilisa : f. Kilise.
  • kilise : Hıristiyanların mâbedi. Hıristiyan mezhebi.
  • kilk : f. Kalem. Kamış kalem. * Kamıştan ok.
  • kilkal : Hareket ettirmek.
  • kilkil : Siyah tohumlu bir ot.
  • kille : Kesmez olmak. * Yorulmak. Müsterâh.
  • kille(t) : Titremeğe benzer bir hâlet ki hiddet vaktinde ârız olur. * Azlık. Nâdirlik. Kıtlık.
  • killîb : Eski kuyu. * Kurt.
  • kils : (C.: Kulus) İftira etmek. * Atmak. * Liften yapılmış kalın ip. * Kusmak. * Kap dolup dökülmek. ◊ Kireç, kireçtaşı.
  • kilsî : Kireçtaşı yapısında olan.
  • kilte : Deste, demet.
  • kilv : Yeyni eşek. * Çelik oyunu oynamak.
  • kilvaz : Tevrat'ın mukaddes sandığı.
  • kilyan : Beyaz nohut.
  • kilye : Böbrek.
  • kilyeteyn : İki böbrek.
  • kilyevî : Böbrek şeklinde olan. Böbrekle ilgili.
  • kimad : Sıcak bez ile âzâyı kızdırmak.
  • kimah : Sudan başını kaldırmak.
  • kimam : (Kimm. C.) Tomurcuklar. * Hayvan ağızlığı. Boyunduruk.
  • kimar : Kumâr.
  • kimat : Örtü, sargı. Sarılacak bez. Beşik bağırdağı. * Keserken koyunun ayağını bağlamada kullanılan ip.
  • kimatr : Eşya veya kitab saklanan yer. Kitaplık.
  • kimcar : Bıçak kını.
  • kimiz : Ekşimiş kısrak sütü.
  • kimkim : İyi cins olmıyan kuru hurma.
  • kimme : (C.: Kumem) Boy, kamet. * Beden. * Başın tepesi. * Dağ tepesi. * Her şeyin yükseği. * İnsan cemaati, topluluk.
  • kimn : Saman.
  • kimt : Kamıştan yapılan evlerin kamışlarını bağladıkları ip.
  • kimya : Basit cisimlerin hususiyetlerini, bu cisimlerin birbirlerine olan tesirlerini ve bundan ileri gelen birleşmeyi inceleyen ilim. Basit maddelerdeki değişikliği anlamağa çalışan ilim kolu. * More…
  • kimyager : Kimyacı.
  • kimyevî : Kimyâ ile alâkalı
  • kin : f. Gizli düşmanlık. Garaz. Buğz. Adâvet.
  • kin'ar : Dağ keçisinin semiz ve büyük olanı.
  • kin'as : Büyük deve.
  • kina : Burnun ortası yumru olmak. * Hurma salkımı. ◊ Râzı olmak, kabul etmek.
  • kina' : Başörtüsü, eşarp. Örtü, yaşmak, peçe, nikâb. * İçinde hediye gönderilen tabak.
  • kinaf : Büyük burunlu kişi.
  • kinaiyyat : (Kinâye. C.) Temsillerle anlatılan imalı ve dokunaklı sözler.
  • kinan : (C.: Eknan-Ekinne) Perde, örtü.
  • kinane : (C.: Kenâin) Okluk, sadak, ok kuburu.
  • kinas : (C.: Künüs) Geyik yatağı.
  • kinaye : Dolayısı ile dokunaklı söz. Maksadı dolayısı ile anlatan söz. Üstü örtülü dokunaklı söz. Açıktan olmayıp hakiki mânâyı başka ifâde ile dokunaklı konuşmak.
  • kincer : f. Büyük fil.
  • kindar : f. Kin tutan. İçinde kin ve garez besliyen. Öc ve intikam almağa düşkün.
  • kindarane : f. Kinci olarak, kindarcasına.
  • kindare : Arkasında deve hörgücü gibi, hörgücü olan bir cins balık.
  • kindîd : şarap, hamr.
  • kindir : Kaba eşek.
  • kine : f. Kin, garaz. Kalbde beslenen düşmanlık.
  • kinecu : f. Öc almağa uğraşan, intikam almak için çalışan.
  • kinedâr : f. Kindâr, kin güden, düşmanlık besliyen.
  • kinegâh : f. Savaş meydanı, muharebe alanı, harp sahası.
  • kinehâh : f. İntikam ve öc almak istiyen. Müntakim, kinci.
  • kinekeş : f. Düşmandan öc ve intikam alan.
  • kinemeşhun : f. Kinle, intikamla dolu.
  • kinetik : Fr. Hareketle alâkalı. Hareket dolayısıyla meydana gelen, hareketli.
  • kinever : f. Kin besleyen, hased eden, kinci.
  • kinf : Zenbil. * Çoban dağarcığı.
  • kinfire : Burun ucu.
  • kinkin : Yol gösterici, kılavuz. * Bir cins çekirge. * Yer altındaki suyun miktarını bilip kazan kimse.
  • kinn : (C.: Aknân-Akınne) Köle. ◊ (C.: Eknân) Perde, örtü.
  • kinnar : Bez ve keten parçası.
  • kinnarat : Bir nevi elbise. * Çalgılar, defler.
  • kinnare : Mezbaha.
  • kinne : (C.: Kinen) Hurma lifinden yapılan urganın sağlam ve dayanıklı olması. * Dâne çadırı dedikleri ot. * Bir nevi devâ. ◊ Erkek görmüş kadın.
  • kinneb : Kendir otu. * Kınnap. İnce sicim.
  • kinnesrin : Şam diyârında bir mekân adı.
  • kinnîne : Büyük şişe. * Şarap kabı.
  • kins : Her nesnenin aslı ve bitecek yeri.
  • kintar : (C.: Kanâtir) Yüzyirmi rıtıl veya yetmiş bin dinar. * Çok mal. * Bir sığır derisi dolu altın ve gümüş. ◊ Belâ, meşakkat, zahmet.
  • kinve (kunve) : Koyunu döl için saklamak.
  • kipti : Avrupanın bazı cihetlerine Hintten gelerek yerleşen çingenelere verilmiş isim. Çingene.
  • kîr : Katran, zift.
  • kir'av : Çorak tarla.
  • kira : Konaklık etmek. * İhsan etmek.
  • kira' : Kirâ. Bir eşya veya yerin, geçici bir zaman kullanılmak üzere para ile bir kimseye verilmesi. * Böyle bir şey karşılığı alınan para. ◊ Cimâ etmek. * Sağlam, muhkem. * Şiddetli.
  • kiraat (kiraet) : Okuma. Düzgün ve çabuk okuma. * Okuma kitabı. * Fık: Namazda Kur'an-ı Kerim'den bir miktar okumak.
  • kiraathane : Müşterilerine gazete, mecmua ve kitap gibi şeyleri bulunduran geniş ve içi döşenmiş kahvehane.
  • kirab : (Kerübe. C.) Yeri sürüp aktarmak. * Yeri süpürmek. * Suyun aktığı yerler. ◊ Kılıç veya bıçak kını.
  • kirabe : Yeri sürüp aktarmak.
  • kiraf : Cima etmek. * Karışmak.
  • kiraği : (Bak: Şebnem)
  • kiram : Benzetmeli, kinâyeli. * (Kerim. C.) Kerimler, şerefliler. * Eli açık cömert kimseler. ◊ Nakışlı perde. * Duvara tutulan örtü. * Çarşaf.
  • kiramen kâtibîn : İnsanların iki tarafında bulunup, sevablarını ve günahlarını yazan meleklerin adı.
  • kiran : (C.: Kırânât) Yakınlık, mukarenet. * Ayrı iki şeyin birleşmesi. * İki gezegenin bir burçta bulunması.
  • kirar : Davarın yaşını anlamak için dişine bakmak. ◊ Bir daha, tekrar. Tekerrür.
  • kiraren : Tekrar tekrar, çok sefer, tekrar suretiyle.
  • kirat : Dirhemin onaltıda birini ifade eden eski bir ağırlık ölçüsü.
  • kiraz : Rahmin, kabul ettikten sonra yine dışarı döktüğü meni. ◊ Evmek, acele.
  • kirba : (C.: Kıreb-Kırebat) Saka tulumu. Deriden su kabı. * Tıb: Çocuklarda karın şişmesi. * Süt tulumuna da kırba denir. * 13 bin dirhemlik veya 32 okıyyelik bir kab.
  • kirbal : (C.: Kerâbil) Hallaç yayı. * Kalbur.
  • kirban : Yakınlık. * Cimadan kinâye olur. ◊ Dolu kap.
  • kirbas : (C.: Kerâbis) Bez. Kumaş, keten veya pamuk bez.
  • kirbasî : Bez satıcı kimse.
  • kird : Atılmış yünü andıran bulut. * Maymun.
  • kirdar : Bir kimse, tasarruf ettiği yerin bir zirâ veya iki zirâ toprağını almak için başkasına satmak. * Bina. * Ağaç.
  • kirdide : (C.: Kerâdid) Bir miktar toplanmış hurma. * Sepet dibinde geri kalan hurma.
  • kirdikâr : f. Sâni. Yapan Allah (C.C.).
  • kirf : Kabuk.
  • kîrfam : f. Simsiyah, katran renginde.
  • kirfe : Töhmet. * Ağaç kabuğu. * Darçın.
  • kirfî : Bazısı bazısının üstüne yağılmış olan yüksek bulutlar. * Yumurtanın dış kabuğu.
  • kiris : f. Yaltaklanma. * Aldatma, kandırma, hile yapma.
  • kirişek : f. Savaşçı, cengâver, muharib.
  • kirişte : f. Çerçöp.
  • kiritik : (Bak: Kritik)
  • kirkanbar : İçinde çok çeşitli şeyler bulunan yer veya kap. * Çok şeyler bilen kişi.
  • kirkbayir : Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü.
  • kirkire : (C.: Kerâkir) Şecaat. * Deve göğsü.
  • kirkis : Küçük üvez.* Köpeği çağırmak. * Yüzük yapılan özlü balçık.
  • kirla : 'Bir kuş cinsidir ve sulardan balık avlar; derler ki su içine girdiğinde bir gözüyle üstünü gözler, bir gözüyle su içinde avını gözler. Gayet korkak bir kuştur.'
  • kirm : (C.: Kurum) Ulu şerif, şerefli kişi. ◊ f. Böcek kurdu.
  • kirmaz : Beyaz ekmek.
  • kirmeta : Kitapla satırların veya yürürken adımların birbirine yakınlığı.
  • kirmîd : (C.: Karâmid) Pişmiş kiremit.
  • kirmil : (C.: Karâmil) Azgın devenin yavrusu. * İki hörgüçlü deve.
  • kirn : Korkak.
  • kirnak : Halayık, cariye, esir kadın.
  • kirnas : Doğan kuşunun, avının ardınca gitmesi.
  • kirpas : f. Padişah veya vezir konaklarındaki divanhâne.
  • kirpik : Göz kapağının kenarındaki kıllar. * Bir nevi taş. * Hayvan ve nebatların beden yapısında bâzı küçük ve ince uzantılar.
  • kirra : Soğuk, berd. * Çok fazla susuzluk. * Akıllılık.
  • kirrîs : Sazan balığı.
  • kirs : (C.: Ekrâs-Ekâris) Her nesnenin aslı. * Bir araya getirilmiş beytler. * Biri biri üstüne yığılmış kalmış davar tersi.
  • kirş : İşkembe. Geviş getiren hayvanların midesi. * Karın, mide.
  • kirşib : Yaşlı davar. * Arslan. Çok yiyen, obur. * Uzun boylu kimse. * Kötü ahlâklı.
  • kirta'be : Bez parçası.
  • kirtab : Kafası üstüne yıkmak.
  • kirtale : (C.: Kırtâl) Yemiş toplamakta kullanılan sepet.
  • kirtas : (C.: Karâtis) Kâğıt. Kâğıt tabakası, sahife. * Kâğıtçı.
  • kirtasiye : Kâğıt işleri. Kâğıtla alâkalı. Onunla yapılan muâmeleler.
  • kirtibiyy : Bir nevi oyun.
  • kirtît : Zahmet meşakkat.
  • kirvan : Kafile, kervan. * Dünyanın her tarafı. Doğu ve batı.
  • kirzab : (C.: Karâzıbe) Keskin kılıç. * Hırsız.
  • kirzam : Saçma sapan şeyler konuşan. Manâsız sözler söyliyen kimse.
  • kirzim : (C.: Kerâzim) Yüksek burunlu kimse. * Büyük balta.
  • kirzîn (kirzin) : (C.: Kerâzin) Büyük balta.
  • kis : (C.: Ekyâs) Cepte taşınır küçük para kesesi. * Rahimde döl yatağı. * Bedendeki bâzı sıvıların toplandığı kese biçimindeki oyuklar. ◊ Kıyas et, buna benzet, bununla ölç! More…
  • kiş : f. Din, mezheb. * Keten kumaş. * Ok kuburu, sadak. * şimşir.
  • kiş' : (Bak: Kaş')
  • kiş'a : Bulut açılıp dağıldıktan sonra havada geri kalan parça.
  • kiş'ame : Fak dedikleri nesne. * Küçük arı. * Kene.
  • kisa : Halı, seccâde. Yünden yapılan elbise.
  • kisa' : (Kas'a. C.) Tabaklar, çanaklar, çömlekler.
  • kişa' : (C.: Kuşu) Hamam süprüntüsü. * Kuru deri. * Deriden olan ev.
  • kisabe : Kesicilik, kasaplık.
  • kişaf (küşâf) : Bir kaç yıl üstüne yük vurulmayan deve yavrusu. * Dişi deve hâmile iken erkek devenin ona cimâ etmesi.
  • kişah : Davarın böğrüne yapılan işaret.
  • kisal : Bir yerde oturup kalan ve gideceği yere geç giden.
  • kisar : (Kasir. C.) Kısalar. Kasr olanlar.
  • kisas : Cinayette ödeşmek. Bir suç işliyenin aynı şekilde cezalandırılması. Öldürme veya yaralanmada suçlu olana aynı şeyin yapılması. Suçsuz yere adam öldürene veya yaralayana şeriatın aynı cezayı More…
  • kisasen : Kısas yoluyla. Öldüren veya yaralayanı eşit şekilde cezalandırarak.
  • kisb : (Bak: Kesb)
  • kisb ü kâr : Kazanç, iş güç.
  • kişbar : Ağaç parçası.
  • kisbî : Kazanılmış, kesbedilmiş. Kesb ile alâkalı.
  • kisde : (C.: Kusad) Bir şey kırıldığında herbir parçası.
  • kişde : Yağın tortusu. * Maymunun dişisi.
  • kise : (Kis-Kese) f. Küçük-büyük torba kab. * Para kesesi. Kumaştan çanta biçiminde torba kab. * Yoğurt kesesi. * Para. Para hesabı. Öz para. * Kestirme yol.
  • kisebür : f.Yankesici, hırsız.
  • kisedar : f. Parayı toplıyan, para hesabını tutan kimse. Vekilharç.
  • kisef : (Kisf. C.) Kıt'alar, parçalar, kısımlar.
  • kisfe : (C.: Kisef) Kısım, cüz, parça, bölüm.
  • kisim : (Kısm) Bir parça, bölük, takım, kesim. * Kapalı avucunun alabildiği miktar.
  • kisir : Çocuğu olmaz, doğurmaz. * Münbit olmayan ve mahsul alınamayan verimsiz toprak.
  • kiskis : Taşın ve toprağın ufağı.
  • kisl : Zayıf kişi.
  • kişla : Askerlerin barınmalarına mahsus bina veya yer.
  • kişlak : Kışın, otundan ve suyundan istifade edilen arazi.
  • kislam : Isırıcı hayvan.
  • kişm : Et. * İç yağı.
  • kismal : Kesmek.
  • kisme : Kırık parçası. * Misvak parçası.
  • kismen : Bir kısım olarak. Bir parça olarak.
  • kismet : Bölmek ve ayırmak. Bahşetmek. Taksim etmek. * Fık: Hisse-i şâyiayı, yani, taksim olunmamış maldaki hisseleri sahiplerine tahsis etmektir.
  • kismî : Bir kısmı, bir parça, bir bölüm.
  • kişmiş : f. Çekirdeksiz çok küçük tâneli üzüm.
  • kişniş : Güzel kokulu bir tohum olan karakimyon.
  • kisr : Üstünde eti çok olmayan kemik. * Çadır eteği.
  • kişr (kişir) : Kabuk. Dış taraf. * Libâs.
  • kisra : Husrevden muarreb veya galat olan bu isim Sa'sâniler sülâlesinden olan Eski İran padişahlarına ve bilhassa Nevşirvan'den sonrakilere verilmiş olup, Rum imparatorlarına Kayser, Çin More…
  • kisra (kusâre) : Ekincilerin kesmik dedikleri başakta kalan buğday. Buğday çalkandığında kalbur içinde kalan kaba buğday başları.
  • kisre : (C: Kiser) Ekmek parçası. * Parçalanmış olan şeyin bir parçası.
  • kişre : Yüzüne gülmek.
  • kişrî : Kışra, kabuğa dair. Dış yüce ait ve müteallik. Yüzünden. Derinden ve esastan olmayan. Künhü ve esası olmayan.
  • kiss : Nasâra tâifesinin ulusu, reisi ve danişmendi. * Bir yerin adı.
  • kissa : Fıkra. Hikâye. İbret verici hikâye. Vak'a. Mâcerâ. Rivâyet.
  • kissagû : f. Hikâye ve kıssa anlatan.
  • kissagüzâr : f. Hikâye anlatan kimse, masal söyliyen kişi.
  • kissahân : f. Hikâye söyliyen, kıssa ve masal anlatan.
  • kissaperdâz : f. Hikâye düzen kişi. Kıssacı, masalcı.
  • kissât : (Kıssa. C.) Kıssalar. Hikâyeler.
  • kişşebe : Dişi maymun eniği. * Cüssesi küçük olan kız.
  • kissis : Keşiş. Papaz. Hristiyan din adamı.
  • kist : Pay. Hisse. Nasib. Kısım. Mizan. Rızık. Kısım kısım verilen bir hediyenin, borcun her defada verilen bir parçası. Tartı ve ölçüde doğruluk. Adalet etmek. ◊ f. Kimdir? (mânâsına More…
  • kişt : f. Ekin. * Tarla.
  • kistas : Mizan, ölçü. Büyük terazi. Kıyamet günündeki büyük terazi. * Mânevi değer ve kıymet ölçüsü. * En doğru tartan. * Taksit. Taksit ile ödenen şey.
  • kisteyn : İki hisse, iki pay. İki ölçü, iki parça.
  • kiştkâr : f. Çiftçi, ekinci.
  • kiştzar : f. Ekinlik, ekin tarlası, tarla.
  • kisve : Elbise. Kılık. Hususi kıyafet. Küsve. Kisbet.
  • kisved : Kuvvetli, boynu kalın olan kişi.
  • kişver : f. Memleket, ülke. * İklim.
  • kişvergir : f. Ülke tutan. Pâdişah, hükümdar.
  • kişvergüşa : f. Ülke açan, cihangir.
  • kişverhüda : f. Hükümdar, pâdişah.
  • kişverküşa : Memleket fetheden.
  • kisvet : Elbise. * Özel kıyâfet. * Yağlı güreş yapan pehlivanların giydikleri, meşinden ve dar paçalı olan pantolon. Kisbet.
  • kit' : (C.: Aktâ-Aktu) Deve palası. * Yük üstüne örttükleri palas. * Gecenin bir miktarı. * Yassı ve büyük olan ok temreni.
  • kit'a : (C.: Kıtat) Dünyanın kara parçalarından her biri. * Memleket. Ülke. * Mat: Bir dairenin bir yayı ile onun çapı arasındaki kısım. * Tıb: Kesik organın vücudda kalan parçası. * Ask: Çok More…
  • kita' : Kesme, parçalama, kat etme. * Haram olan şey.
  • kitaat : (Kıt'a. C.) Bölümler, cüzler, parçalar. * Büyük kara parçaları. * Askeri birlikler. * Ülkeler, memleketler.
  • kitab : Kitab. * Levh-i mahfuz. * Kur'ân.
  • kitab (kutub) : Karıştırmak. * Yüzünü pörtürmek. * Kaşlarını bir yere toplayan.
  • kitab-hane : f. Kitabevi, kütüphane. Kitap okunan veya satılan yer.
  • kitabe : Kabartılarak veya oyularak sert levhalar üzerine yazılan yazı. Levha olarak yazılan manzum olmayan nesir halinde levha yazma ilmi. * Mezartaşı yazısı.
  • kitabet : Yazmak. Kâtiblik. Usulüne göre bir şeyi yazmak.
  • kitabî : Kitaba dair ve müteallik. Kitaba tabi olan. Kitaba uygun. Kur'an, İncil, Tevrat kitablarından birine inanan. Semavî kitaplardan birine inanan.
  • kitade : Geven, dikenli ot.
  • kitaf : Bağdan üzüm kesecek ve ağaçtan yemiş devşirecek vakit. ◊ İp.
  • kital : Muharebe. Kavga. Öldüresiye yapılan karşılıklı harp.
  • kitar : (C.: Kutur-Kuturât) Deve katarı.
  • kitb (kitbe) : (C.: Aktâb) Bağırsak.
  • kitbe : Kitabe yazmak. Zam ve cem'etmek. Artırmak ve biriktirmek.
  • kîte : Bir gün veya bir gece yenecek yemek.
  • kitf : Üzüm salkımı. Salkım. * Toplanmış yemiş.
  • kitfeyn : İki omuz küreği.
  • kitfir : Zeliha'nın kocası olan Mısır azizinin ismi.
  • kiti : (Giti) f. Dünya. Yer. Cihan. Âlem.
  • kitkit : Ufak taneli yağmur.
  • kitl : (C.: Aktâl) Düşman, adüvv. * Misil, benzer, eş.
  • kitle : Kütle. Yığın. Küme. * Mâden, taş gibi şeylerden toplu şey.
  • kitlik : Kahtlık. (Bak: Kaht)
  • kitman : Sır saklama. Kimseye sır açmama hâli.
  • kitmir : Ashab-ı Kehf'in köpeğinin adı. * Hurma ile çekirdeğinin arasındaki ince zar. Çekirdeğin arasındaki ince pürüz. * Hakir ve küçük olan şeylerde mesel olmuştur.
  • kitr : Her nesnenin ortası. * Deve hörgücü. ◊ Nişan oku. * İblisin ismi. ◊ Erimiş bakır.
  • kitt : (C.: Kutut) Nasib, hisse. * Kitab ve kâğıt. * Erkek kedi.
  • kitta : Dişi kedi.
  • kittavş : Kedi.
  • kivam : Olgunluk derecesi. Her şeyin en uygun hali. * Mâyi bir şeyin koyulaşmış hali. * Tav. * Durma. * Çağ. * Bir şeyin nizamı. * Doğrular. Dikler. Dik ve doğru çizgiler.
  • kivare : Petek.
  • kivra' : Horozların birbiriyle döğüşmesi.
  • kiy'a : Düz yer, arz-ı müstevi.
  • kiya' : Erkek dişiye aşmak. * Hurma ve buğday döktükleri düz yer.
  • kiyad (kiyâde) : Çekmek.
  • kiyadet : Kumandanlık, seraskerlik. Kumanda.
  • kiyae : Zayıflık. * Korkaklık.
  • kiyafet : Bir şeyin dış görünüşü, zâhiri. * Bir kimsenin giydiklerinin bütünü. * Heyet, şekil, suret. * Feraset. * Bir kimsenin ardınca olmak.
  • kiyah : f. Ot.
  • kiyahbeste : f. Ot bitmiş, ot yetişmiş.
  • kiyam : Ayakta durmak. Ayağa kalkmak. * Ayaklanmak. İsyan. * Ölümden sonra tekrar dirilmek. * Bir işe başlamak, devam etmek. * Satılan bir mal hakkında müşteri ile anlaşıp kararlaşma. * Canlanmak. * More…
  • kıyamet : Dünyanın yıkılıp harab olması. Her şeyin mahvolması. Dünyanın sonu ve mahşer meydanına bütün insanların dirilip toplanacağı zaman. * Mc: Büyük belâ. * Fazla sıkıntı.
  • kiyamet suresi : Kur'an-ı Kerim'in 75. Suresi olup 'Lâ Uksimu' Suresi de denir. Mekkidir.
  • kiyan : f. Merkez. * Yıldız, seyyâre. ◊ Tabiat.
  • kiyane : Kefâlet, kefil olma.
  • kiyas : Benzetmek, karşılaştırmak, mukâyese. İki şeyi birbiri ile karşılaştırmak. Benzeterek hüküm ve muhâkeme etmek. * Man: Doğru kabul edilen iki hükümden bir üçüncü hükmü çıkarmak. * Fık: İki More…
  • kiyasen : Kıyas yoluyla, benzeterek, kaideye tatbik ederek.
  • kiyaset : Zeki. * Uyanıklık. Zekâ. Ferâset. Zeyreklik.
  • kiyasî : (Kıyâsiyye) Benzetme ile olan. * Genel kaideye uygun ve muvafık olan.
  • kiyasiyyat : (Kıyâsi. C.) Benzetme veya tatbik ile olanlar. * Umumi kurallara uygun olanlar.
  • kiyate : Azık vermek.
  • kiyem : (Kıymet. C.) Kıymetler, değerler.
  • kiyemî : (C.: Kıyemiyyât) Az bulunan pahalı şey.
  • kiyemiyyat : (Kıyemî. C.) Değerli nesneler, az bulunan pahalı şeyler.
  • kiyfal : Baş damarı.
  • kiyfe (kife) : Bez parçası.
  • kiymet : Değer, baha, semen, bedel.
  • kiymet-agâh : f. Kıymetten anlar, değer bilir.
  • kiymet-dâr : f. Değerli, kıymetli, pahalı.
  • kiymet-nâ-şinâs : f. Değer takdir edemiyen, kıymet bilemiyen.
  • kiymet-şinas : f. Kıymet bilir. İnsaniyetli, değer bilir.
  • kiyr : Demirciler körüğü. * Dağ, cebel.
  • kiytas : Balina balığı, kadırga balığı.
  • kiyya : Sakız.
  • kiyye : Okka. Eskiden kullanılan bir ağırlık ölçüsü. Kıyye-i atika da denir. Şimdiki 1282 gram. (Bak: Okıyye) ◊ Sakız.
  • kîz : Küçük kap.
  • kiza : Yemeği çok yemekten dolayı basan ağırlık. ◊ Yumuşak yerlerde biten bir ot cinsi.
  • kizaf : Sür'atle gitmek, hızla gitmek.
  • kizan : Oğlan, erkek çocuk. * Delikanlı, cesur ve silâhlı köylü genç.
  • kizb : Yalan. Yalan söyleme. (Sıdkın zıddı)
  • kizban : (Kadib. C.) İnce düz fidanlar, çubuklar, dallar.
  • kizbere : Baldırıkara adı verilen ot.
  • kizil : t. Kırmızı, alrenk. * Kıldan yapılan ip. * Aşırı, müfrit.
  • kizil tehlike : Dinsizlik, anarşistlik ve komünistlik tehlikesi.
  • kizilbaş : Râfizîlere verilen bir isim.
  • kizilelma : Tar: Osmanlı Türkleri tarafından Roma'ya verilen addır. (O.T.D.S.)
  • kizilhaç : Hristiyan ülkelerde Kızılay karşılığı olan yardım teşkilâtı.
  • kizir : Köy muhtarının yamağı hükmünde olan adam. Köy kâhyası.
  • kizm : Katı, şiddetli, şedit.
  • kizr : Pak olmayan nesne. * Temiz olmayan şey.
  • kizyun : Toprak parçası.
  • kizze : Ufak taş. * Taşlı çukur yer. * Kızlık dedikleri hâlet.
  • klasik : Fr. Çok eskiden yazıldığı hâlde değerini kaybetmeyen eser veya san'at eseri. * Âdet hâline gelmiş usul.
  • klasör : Fr. Tasnif işlerinde kullanılan, gözlere ayrılmış dolap veya çekmece. * Geniş mukavva dosya.
  • klinik : yun. Hastaya bakılan yer. * Ders gösterilen hastahane koğuşu.
  • klişe : Fr. Matbaada tipografik baskıda kullanılan kabartma resim veya yazılar çıkarılmış madeni levha.
  • klüp : ing. Eğlenerek boş olarak vakit geçirmek yahut okumak, konuşmak üzere üyelere mahsus toplantı veya eğlence yeri.
  • koalisyon : ing. Bir maksad için birleşen kuvvetler yahut partiler topluluğu.
  • koç yiğit : Güçlü kuvvetli, bahadır, gözünü budaktan sakınmaz, cengâver.
  • koçkar : Dövüş için terbiye olunmuş iri koç.
  • kodaman : İleri gelen. Servet veya mevki sahibi kimseler hakkında alay yollu söylenir.
  • kodes : Tavuk yeri, kümes. * Hapishane.
  • kof : İçi boş. Kovuk. * Aklı ve ilmi olmayan. Câhil.
  • köftehor : (Bak: Kuftehar)
  • köhne : f. Eski, eskimiş. * Zamanı geçmiş. Demode olmuş.
  • köhnebahar : Sonbahar.
  • kokona : Yaşlı rum kadını.
  • kolağasi : t. Eskiden mevcud olan yüzbaşı ile binbaşı arasındaki rütbe.
  • köle : t. Bütün tarihî devirlerde başka milletlerden, yabancılardan zorla kaçırılıp hürriyetten mahrum hale getirilerek hizmette kullanılan erkek.
  • kolon : Fr. Sütun. * Matbaacılıkta, dizilen yazı sütunu.
  • koloni : Fr. Bir ülkenin, sınırları dışında işgal ettiği ve yönettiği ülkeye sıkı bağlarla bağlı arazi. * Başka bir memlekete yerleşmeğe giden göçmen topluluğu veya bir topluluğun yerleştiği yer. * More…
  • kolordu : t. Ekseriyetle üç tümen ve diğer tamamlayıcı birliklerden kurulan askeri birlik.
  • komando : (Portekizce) Ask: Müstakil olarak çalışan ve baskın, sabotaj v.b. gibi özel vazifeler yapan, az sayıda askerlerden kurulu birlik, çete.
  • kombinezon : Fr. Tertib, düzenlemek. * Çare. * Kadın iç gömleği.
  • komedi : yun. Cemiyetin gülünç ve kusurlu hâllerini ortaya koyan tiyatro eseri. * Uydurma, yapmacık hareket veya söz. * Gülünecek hareketler.
  • komediyen : İki yüzlü, riyakârlık gösteren. * Komedi oynayan tiyatro oyuncusu. Maskara.
  • komiser : Fr. Emniyet teşkilâtının meslek dereceleri içinde yer alan ve en az lise tahsilini yapmış, polis enstitüsünün orta ve yüksek kısmını tamamlamış üniformalı veya sivil memur.
  • komisyon : Fr. Meclis şubesi. Hususi surette teşkil olunan meclis. * Ticarette vasıtalık etme, dellâllık ücreti.
  • komita : (Slavca) Maksadına ulaşmak için ekserî silah kullanan, siyasî, gizli ihtilaki cemiyet. Eşkiya.
  • komitaci : Siyasi bir gayeye ulaşmak için, silâhlı mücadele yapan gizli bir topluluk veya teşkilâtın mensubu olan kimse.
  • komite : Fr. Bir komisyon arasından seçilmiş âzası bulunan, bir iş için toplanan hey'et. Meclis şubesi. Hey'et.
  • kompartiman : Fr. Yolcu trenlerinde vagonların bölümlerle ayrılmış kısımlarından her biri.
  • kompetan : Fr. Bir işi iyi bilen. Bir şey hakkında yerinde kararlar alabilen kimse.
  • kompleks : Fr. Bir anda kavranamıyacak şekilde çeşitli sebeblerden, unsurlardan meydana gelmiş. * Basit olmayan. Mürekkep. * İnsanların davranışlarına, ruh hâllerine yön veren birbirine bağlı şuuraltı More…
  • komplo : Fr. Bir kişiye karşı toplu olarak alınan karar. Tuzak. Suikast.
  • komprime : Fr. Toz halinde iken sıkıştırılıp ufak hap haline getirilmiş ilaç.
  • konak : Menzil, yolculukta gece vakti inilen yer. * Yolculukta bir yerde durma, dinlenme. İki menzil arasındaki yol. * Büyük ev, zengin ve mükellef ikâmetgâh. * Resmi dâire.
  • kondüktör : Fr. Kılavuz, memur, müdür. * Trenlerde vagon ve bilet işlerine bakan vazifeli kimse.
  • konferans : Fr. Dinleyicilere herhangi bir mevzu hakkında bilgi vermek gayesiyle yapılan konuşma.
  • kongre : Fr. Çeşitli memleketlerden yöneticilerin, elçilerin ve delegelerin katılmasıyla yapılan toplantı.
  • konsey : Fr. İdare vazifesi yüklenmiş kişilerin topluluğu. * Müzakere hâlinde bulunan kimselerin meydana getirdiği kurul. * Bu tarz bir toplantının yapıldığı yer.
  • konsolit : (Konsolide) Fr. Ana sermayenin ödeme tarihi belli olmayan ve yalnız faizi ödenen devlet tahvili.
  • konsolos : İtl. Yabancı ülkelerde yurttaşlarının haklarını korumak ve bağlı bulunduğu hükümete siyasî ve ticarî bilgileri vermekle vazifeli hariciye memuru.
  • kontenjan : Fr. Alâkalıların her birine düşen miktar veya yer. Pay miktarı.
  • konvoy : ing. Aynı yere giden nakil vasıtaları topluluğu. * Aynı yere nakledilen insan grubu. * Harb gemilerinin himayesinde sefer yapan yük gemileri katarı.
  • kopil : Küçük Rum çocuğu. * Çapkın, külhani.
  • kor : t. Her tarafı iyice yanıp içine kadar ateş hâline gelmiş kömür veya odun parçası. * Askeriyede kolordu.
  • korsan : itl. Deniz haydutu. Deniz eşkiyası. * Başkaların haklarını zor kullanarak yiyen kimse. * Bir hakkı izinsiz olarak kullanan.
  • korsan gemisi : Deniz hırsızlığı ve korsanlık yapan gemiler. Düşman gemilerini basarak mallarını alan bir devletin donanma gemilerine de aynı ad verilirdi.
  • körük : Ateşi havalandırmak için yapılmış bir âlet. * Hava ile çalışan bazı çalgıların hava vermeğe mahsus kısmı.
  • köşe : (Bak: Kuşe)
  • köşeli parantez : t. Cümleden tamamıyla ayrı 'haşiye' gibi bir sözü içine alır.
  • kostantiniyye : İslâm dünyasında İstanbul için kullanılmış isimlerden biri.
  • kotra : ing. Tek direkli, yelkenli, narin küçük gemi.
  • koy : Küçük körfez. Karanın içine girmiş, rüzgârdan saklı deniz parçası. Deniz koyuna benzer, çevresi mahfuz yer. Köşe, bucak.
  • kozmoğrafya : yun. Yıldızların yerlerinden ve hareketlerinden bahseden ilim. Felekiyyat. İlm-i hey'et.
  • kozmopolit : Fr. Her yabancı şeye karşı alâka gösteren, milliyet duygularından mahrum kimse. * Çeşitli milletlerden insanları içine alan.
  • kozmoz : (Kozmos) yun. Kâinat. Bütün gökler.
  • kramp : Fr. Adalenin kasılması.
  • krater : (Bak: Atmiye)
  • kritik : yun. Tenkid. Sıkışık durum, sıkıntılı. * Tıb: Hastalığın en kötü zamanı.KRUVAZÖR : Fr. Daha ziyade toplarla mücehhez açık denizlerde emniyeti te'min etmek ve konvoyları korumakla More…
  • ku'bere : Bileği meydana getiren iki kemiğin küçüğü.
  • ku'ku' : Alaca renkli, uzun gagalı bir büyük kuş.
  • kual : Üzüm çiçeği.
  • kuas : Koyunun burnunda olan bir hastalık. ◊ Bir hastalık (ki göğüsü tutar.) ◊ Boynun içine geçik olması.
  • küayt : (C: Ki'tân) Bülbül.
  • kub : f. 'Vuran, vurucu, döven' mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır. Meselâ: (Leked-kub: Tekme vuran)
  • kuba' : Hınzır avazı. * Büyük ölçek.
  • kubaa : Serçe gibi küçük bir alaca kuşun adı. * Avcıların giydiği hırka.
  • kübab : Bir yere toplanmış kum.
  • kübad : Tıb: Karaciğer iltihabı.
  • kubakib : Acele eden kimse, aceleci.* Bir yıldan sonra olan yıl.
  • kubale : Mukabele. * Kapı önü.
  • kuban : (Kub. C.) f. Vurucular, dövücüler. * Vurarak, döverek mânâlarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
  • kübas : Başı büyük olan erkek.
  • kubb : Kürk.
  • kubbe : Yarım küre şeklinde yapılan bina damı.
  • kübbe : (C: Kübb) At sürüsü. * İplik yumağı.
  • kubbe alti : Tar: Topkapı Sarayı'nda başta sadrazam olmak üzere devlet adamlarının ve vezirlerin toplanıp devlet işlerini görüştükleri yer.
  • kubbe-nişin : f. İstanbulda Topkapı Sarayı'nda Kubbealtı denen yerde toplanan kabine üyeleri denebilecek toplantıya katılan vezirlerin herbiri.
  • kübbene : Bahil kişi.
  • kubbere : (C: Kubber-Kabbere) Turgay dedikleri küçük kuş. * Bacaksız, kısa boylu kimse.
  • kubbitî : Beyaz helva satan kimse.
  • kubeb : (Kubbe. C.) Kubbeler, kemerler. Tepesi yuvarlak, yarım küre şeklinde yapılan binâ damları.
  • kübera : (Kebir. C.) Büyükler. Ulular.
  • kubh : Günah ve çirkin hareket. Kabahat. Suç. * Fık: Aklen ve şer'an müstehcen olup dünyada zemme, âhirette azaba ve itaba mahal olan şey.
  • kubhiyyat : (Kubh. C.) Çirkin hareketler ve işler. Günah ve çirkin şeyler.
  • kubkuba : Acele etmek.
  • kübkübe : İnsan topluluğu. * At sürüsü.
  • kuble : Öpme.
  • kübr : Yakınlık.
  • kübra : (Ekber'in müennesi) Büyük, daha büyük, en büyük. * Man: İkinci kaziye (İkinci önerme). Yâni, hadd-i ekberin bulunduğu cümle (Bak: Hadd-i ekber).
  • kubtiyye (kibtiyye) : (C: Kubâti) Mısırda yapılır parlak ince keten bezi.
  • kubu' : Kirpinin büzülüp başını derisine çekmesi. * Bir kimsenin başını yakasına çekmesi.
  • kubub : Kuruluk.
  • kübud : (Kebed. C.) Karaciğerler.
  • kubul : Erlerin ve kadınların önü. * Evvel, önce, ilk.
  • kubun : Gitmek.
  • kubur : (Kabr. C.) Kabirler, mezarlar, türbeler.
  • kubus : Sür'atle yürüdüğünden yere tırnağının ucundan başka yeri değmeyen at.
  • kubza (kabza) : (C: Kubzât) Bir tutam nesne.
  • küca : f. Nereye? Nasıl?
  • kuçe : f. Dar sokak, küçük sokak. * Pazar, çarşı.
  • küda : Mekke-i Mükerreme'de Bâb-ı Umre'nin yolu.
  • küdade : Çömlek dibinde kalan yemek.
  • kudahis : Bahâdır, kahraman, şucâ.
  • kudam : f. Hangisi? Hangileri? (mânasına sorudur)
  • küdame : Her nesnenin bakiyyesi.
  • kudar : Büyük yılan. * Aşçı, tabbah. Deve boğazlayıcı, deve kasabı.
  • kudas : Gümüş boncuk.
  • küdas : Hayvan aksırığı.
  • kudat : (Kadı. C.) Kadılar. Şeriat kanunlarıyla hâkimlik edenler.
  • kuddam : Ön taraf. İleri taraf.
  • kuddamî : Ön.
  • kuddise : Mübarek, kudsi ve mukaddes olsun. anlamına gelen bir kelimedir.
  • kuddus : Kusur ve noksanlıklardan müberrâ olan, en mukaddes. Hiç eksiği olmayan, pâk, temiz. Cenab-ı Hakk'ın sıfatlarındandır. * Mübarekliğin hadsiz derecesini ifâde eder. 'En More…
  • kuddusî : Cenab-ı Hakk'ın Kuddus sıfatına dair ve müteallik. Kusursuz olan Cenab-ı Hakk'a ait. * Kudsi ve temiz olana ait ve ona müteallik.
  • kudegî : f. Çocukluk.
  • kudek : (C.: Kudegân) f. Çocuk, sabi.
  • kudek-meniş : f. Çocuk tabiatlı. Çocuk mizaclı.
  • kudema : (Kadim. C.) Kadimler. Eski büyükler. Eski adamlar. İleri gelen büyükler. Eski zamanda gelmiş olanlar.
  • kudeyh : Küçük kadeh, kadehcik.
  • kudmus : Kadim nesne, eski.
  • kudret : Güç. Takat. * Her yeri kaplayan kudretullah. * Varlık. Ehliyet. Becerebilme. * Zenginlik. * Kabiliyet.
  • kudretyâb : f. Gücü yetebilen, yapabilen, kuvvet ve kudreti olan.
  • kuds : Mübareklik. Kudsilik. Nezafet. Pâk olmak. Noksanlardan uzak olmak.
  • küds : Dövülmemiş harman.
  • kudsî : (Kuds. dan) Mukaddes, kutsal, muazzez.
  • kudsiyan : Kudsiler. * Melekler. Melâike taifesi.
  • kudsiyet : Kudsilik, mukaddeslik, azizlik. * Temizlik, paklık.
  • kudsüman : Erkek örümcek.
  • küdû : Yerin otu geç bitmek.
  • küdu' : Soğuğun bitkilere zarar vermesi.KÜDUR : (Keder. C.) Kederler, hüzünler, üzüntüler, sıkıntılar, ıztırablar.
  • kudum : Uzak ve uzun bir yoldan gelmek. * Ayak basmak. * İleri geçmek. İlerilik.
  • kudumiyye : Uzak yoldan gelen bir büyük zâta, oranın halkı tarafından takdim edilen hediye. * Edb: Böyle bir vaziyetten dolayı yazılan kaside.
  • kudur : (Kıdr. C.) Çömlekler, tencereler. Yemek pişirilen kaplar.
  • küduret : (Keder. den) Bulanıklık. * Koyuluk, kesiflik. * Kaygı. Tasa. Kederlilik.
  • kudurî : (Hi: 362 - 428) Bağdadlıdır. Ahmed İbn-i Muhammed Bağdâdi diye de anılır. Hanefi fıkıh âlimlerindendir. Bu zatın, fıkha dâir meşhur kitabının ismi de Kudurî'dir.
  • küdürr : Azâsı çok şişmiş olan yiğit.
  • kudve : Halkın uyup tâbi oldukları kimse.
  • küdye : Kazılması güç olan sert yer.
  • kuf : f. Baykuş denen bir kuş cinsi.
  • küf : Yetiştiği satıhta kimyevî değişikliklere sebep olan küçük boylu mantarlara verilen umumi ad. * Maddelerin oksitlenme neticesinde dış tarafını kaplayan tabaka. Pas.
  • küfae : Davarın bir yıllık dölü, sütü, yoğurdu, yünü ve yapağısı.
  • kufahir (kufâhirî) : Büyük ve iri cüsseli kimse.
  • kufaî : Burnu sıcaktan kavlar kızıl kimse.
  • küfale : Zammetmek, artırmak. * Boynuna almak.
  • kufan : Zahmet, meşakkat. * Kufe dedikleri beldenin adı.
  • kufar : (Kafr. C.) Issız ve susuz yerler. Çöller, sahralar.
  • küfat : (Küfv. C.) Eşitler. * Denkler, müsaviler.
  • kûfe : Kızıl kum. * Kızıl kumlu bir yerin adı ki o sebebten 'Kûfe' diye isim verilmiştir. ◊ f. Küfe. Dayanıklı ve kaba büyükçe sepet.
  • küfe : f. Taze dallardan veya kamıştan örülmüş, derin ve çeşitli boyda kaba sepet.
  • kuff : Yüksek yer.
  • küffar : (Kâfir. C.) Gâvurlar. Hak din olan İslâmiyeti inkâr edenler. Kâfirler.
  • kuffaz : Kadınların ellerine ve ayaklarına taktıkları bir süs eşyası. * Eldiven.
  • kuffe : (C: Kıfâf) Pamuk sepeti. * İçine kumaş konan nesne. * Yüksek yer. * Kurumuş. * Çürük ağaç.
  • küffe : (C: Küfât) Kaftan nigendesi, kaftan zencifi.
  • kufî : Kûfe şehrine mensub. Bu şehirle alâkalı.
  • küfiyyun : Eski arabça âlimlerinin ayrıldığı iki büyük şubeden biri olup diğerine Basriyyun denirdi.
  • kufl : (C.: Akfâl) Kilit, sürgü.
  • küfne : Ağaç, şecer.
  • küfr : Örtmek mânâsınadır. Kalbe âit bir sıfattır. Hak dini inkâr edip, hakkı inkâr edene ve gizleyene 'kâfir' denilir. Kâfirliğin sıfatı küfürdür. * Allaha inanmamak. Hakkı görmemek. More…
  • küfr ü dalal : Kafirlik ve sapıklık. Dinsizlik.
  • küfran : Nankörlük etmek. Allah'ın ihsan ve inayetine mukabil teşekkür etmeyip fiilen veya kavlen inkâr etmek.
  • küfriyyat : Küfre sebep olan işler ve sözler.
  • kûfte : f. Kıyılıp ezilmiş veya dövülmüş et, köfte.
  • kuftehar : f. Köfte yiyen. * Geveze, çenesi düşük. * Şarlatan. Kendini beğenmiş. * Çapkın.
  • kufuf : Kişinin korkudan tüyü ürperip kalkmak.
  • küfuf : (Keff. C.) Avuçlar, el ayaları.
  • kuful : (Kufl. C.) Kilitler. * Seferden veya yolculuktan dönme.
  • küfürbaz : f. Küfür sözü söyleyen. Ahlâksız. Küfrü âdet edinmiş olan.
  • küfüv (küfv) : şerik. Nazir, akran, denk, eş, benzer, misil. Hemtâ. (Bak: Kefâet)
  • küfye : Ancak geçinebilecek kadar olan yiyecek.
  • kûh : f. Dağ.
  • küh : (Bak: Kûh)
  • küh-sar : f. Dağ tepesi. Dağlık.
  • kuhab : At ve deve öksürüğü.
  • kuhamun : f. Tepesi düz olan dağ.
  • kuhan : f. Kambur. * Eyer, at eyeri. * Sığır veya deve hörgücü.
  • kuhariye : Yaşlı kadın. * Yaşlı hayvan.
  • kuhaz : Koyunlara ârız olan bir hastalık.
  • kühbe : Kırmızılığa yakın olan beyaz renk.
  • kuhbeden : f. Dağ gibi iri vücutlu kimse. İri yarı kişi.
  • kuhciğer : f. Dağ yürekli, kahraman, bahâdır, yiğit.
  • kuhe : f. Dağ. * Hücum, saldırma. * Dağ tepesi gibi kubbeli ve sivri olan şey. * Deve hörgücü. * At eyeri.
  • kühen : f. Eski, zamanı geçmiş. Demode olmuş. Yıpranmış.
  • kühenpir : f. Yaşı ilerlemiş. Çok yaşlı, ihtiyar.
  • kühensâl : f. Yaşlanmış, ihtiyarlamış, kocamış. Eskimiş.
  • küheylan : Cins arab atı. (Gözü sürmelidir.)
  • kuhh : Halis, saf, katıksız.
  • kühhan : (Kâhin. C.) Kâhinler, falcılar.
  • kuhî : f. Dağa mensub. * Dağla alâkalı. * Dağlı.
  • kuhistan : f. Dağlık bölge, dağlık yer.
  • kühistan : f. Dağlık yer, dağı çok olan mevki.
  • kuhken : f. Dağ kazan, dağ deviren.
  • kuhkub : f. Dağ vurucu. Dağı yerinden oynatan. * Kuvvetli at veya katır. * Kale veya sur döven top.
  • kühküm : Oturak yeri kemiği.
  • kuhl : Göz ilâcı. * Göze çekilen sürme.
  • kühl : Sürme. Göz için sürme boyası.
  • kühle : Sığırdili denilen ot.
  • kuhlî : Sürme gibi siyah olan.
  • kuhme : Düşünmeden bir işe girişme. * Şiddet. * Kıtlık senesi. * Zor iş.
  • kuhnümun : f. Heybetli, azametli. Dağ gibi görünen.
  • kuhpare : f. Kuvvetli at. * Dağ parçası.
  • kuhpaye : f. Dağlık arazi.
  • kuhpüşt : f. Kanbur.
  • kuhsar : f. Dağ tepesi. * Dağlık yer.
  • kühuf : (Kehf. C.) Mağaralar.
  • kühul : (Kehl. C.) Orta yaşlı kişiler. Olgun kimseler.
  • kühulet : Orta yaşlılık. (35-40 yaş arası) Olgunluk çağı. Bazılarına göre: Yirmibir ile altmış yaşa kadar olan insanın hayat devresi. Veya otuz ile elli arası.
  • kühure : Yüzünü pörtürmek.
  • kuhut : Kıtlıktan sıkıntı ve eziyet çekme.
  • kuknas : Hindistan'da olan bir cins beyaz kuş.
  • kul : De, söyle, bildir (meâlinde emirdir)('Kul' kelimesi Kur'anın çok yerlerinde mezkûr veya mukadderdir. 'Kul' emri risalet ve nübüvvete işarettir. İ.İ.)Türkçede More…
  • kül'a : Devenin arkasında olur bir hastalık. * Koyun sürüsü.
  • kul'a(t) : (C: Kulu') Ödünç mal. Yurt edinmeye müsait olmayan yer.
  • küla : Kuş kanadının sonunda olan dört telek.
  • kula' : Ağız ağrısı.
  • kulaa : Suyu emip yarılmış ve yerden koparılmış balçık. * Büyük taş.
  • kulab : f. Büyük dalga. * Göl, büyük havuz. ◊ Bir çeşit deve hastalığı.
  • külae : Tehir etmek, sonraya bırakmak.
  • kulafe : Kılıf, kın, kabuk. Zarf.
  • külah : Takke. Kalpak. Baş örtüsü. * Kazıkların toprağa girmesini kolaylaştırmak için uçlarına geçirilen huni şeklindeki demir gömlek.
  • kulakil : İhlâs ve Muavvezeteyn sureleri.
  • kulal : Az, kalil.
  • külale : f. Çiçek demeti. * Kıvrım kıvrım olan saç. Kıvırcık saç. Bukle.
  • külam : Kaba, muhkem ve sağlam yer.
  • kulame : Tırnak kesintisi. Kesinti.
  • kulameteyn : İki tırnak kesintisi. Parantez. ( )
  • kulb : Bilezik. * Bir yılan cinsi.
  • külbe : f. Kulübe.
  • külbe(t) : Sıkıntı, zorluk, ıztırab. Şiddet. * İki sahtiyan arasına konup dikilen kırmızı kayış.
  • külçe : Eritilip tasfiye olunmamış veya topraktan çıkartıldığı gibi bulunan maden. * Büyük parça şeklinde dökülmüş maden.
  • kule : (C: Kulul-Kılâl) Çocukların oynadıkları bir oyun.
  • külef : (Külfet. C.) Külfetler, zahmetler, sıkıntılar, zorluklar. * Merâsimler.
  • kulel : (Kulle. C.) Kuleler. * Dağ tepeleri.
  • küleng : f. Turna kuşu.
  • kulfe : Zeker ucundaki sünnet edilecek deri.
  • külfet : Zahmet. Sıkıntı. Yorgunluk. Zahmetli iş. Adetten ve lüzumundan çok yorularak çalışmakla iş yapmak. * Merâsim.
  • külhan : f. Hamam ocağı. Hamamda su ısıtmak için ateş yakılan yer.
  • külhani : f. Serseri, çapkın, âvâre.
  • küliçe : f. Külçe.
  • kulis faaliyeti : Toplantı yapılan yerlerde, toplantı haricinde çeşitli grupların yaptığı gizli çalışma.
  • kulkalan : Bir nevi ot.
  • kulkul : Şen, çevik, atik. * Bir şeyin deprenmesiyle çıkan ses. * Büyük, derin deniz. * Hızlı giden at.
  • külkül (külkâl) : Kısa boylu bodur adam.
  • kulkulani : Üveyik kuşuna benzer bir kuş.
  • küll : Hep, tüm, bütün. Çok. Cüz'lerden meydana gelen.Bütün cüzlerin şumul ve istiğrak üzere ifadeleri.
  • kullab : (C.: Kalalib) Çengel, kanca. Ucu eğri nesne.
  • küllab : (C.: Kelâlib) Çengel, kanca. Ucu eğri demir.
  • kullam : Çöğene benzer bir otun adı.
  • kulle : (C.: Kulel) Doruk, dağ tepesi, zirve. * Kule. * Bazı harp gemilerinin güvertelerinde bulunan ve makine ile hareket eden ağır top.
  • külle : f. Topuk. * Kâhkül.
  • külle yevm : Her gün.
  • küllî : 'Külle mensub. Cüz'iyat ve ferdlerden meydana gelmiş olan. Umumi, bütün. * Çok, ziyade, fazla. * Man: İnsan dediğimiz zaman küll'ü ve küllîyi ifade etmiş oluyoruz. İnsanın More…
  • külliyat : (Külliyet. C.) Bütün. Hepsi. Hepsi birden. * Bir müellifin bütün eserleri.
  • külliye : (Külliyet) Bütünlük, umumilik, genellik. * Bolluk, çokluk, ziyadelik. * Tar: Osmanlı İmparatorluğu zamanında Arap vilâyetlerinde bazı medreselere, üniversite karşılığı verilen ad.
  • külliyen : Kâmilen, tamamen. Cüz'î olmamak üzere. Büsbütün. Tamamıyla, toptan, kâffesi.
  • küllü amm : Her sene, bütün sene.
  • küllü dain : Bütün hastalıklar. Bütün dertler.
  • kulmuh : Bir ot.
  • küls : Kireç.
  • külse : (C.: Ekles) Kireç renginde olmak.
  • külsum : Yuvarlak yüzlü. * Yanağı ve yüzü etli olan.KÜLTÜR : Fr. Her türlü fikir, san'at ve âdet varlıklarının hepsi. * Bir kimsenin umumi bilgi seviyesi. * Terbiye. * Ziraat. * Tıb: Tecrübe More…
  • kulub : (Kalb. C.) Kalbler, gönüller.
  • kuluce : Ekin ekmek için yeri ıslah etmek.
  • küluh : Katı yüzlülük.
  • kulunç : Tıb: Şiddetli bağırsak ağrısı. Omuzlarda ve vücutta bir ağrı.
  • külüng : f. Taşçı kazması.
  • külve : (C: Külu-Külliyât) Dağarcık altına çepeçevre diktikleri deri. * Tirşe dedikleri kayış.
  • kulzüm : Deniz, bahr. * Kızıldeniz.
  • kum (kumi) : (Kavm. den) Kalk (mânasına emir).
  • küm' : Ev, beyt.
  • kümahe : f. Nazarlık.
  • kumame : (C: Kumâm) Cemaat, topluluk. * Süprüntü.
  • küman : f. (Bak: Gümân)
  • kumanya : ing. Bir gemi içinde bulunan kimselerin beslenmeleri için gemiye doldurulan erzak. Gemi zahiresi. * Eskiden piyade kayığının arka kısmındaki dolapçık. * Gemi kileri. Geminin erzak koymağa More…
  • kumar : Para vs. karşılığında oynanılan oyun.
  • kumar-hane : f. Devamlı olarak kumar oynanan yer.
  • kumarbaz : Kumar oynayan. Kumarcı.
  • kümaşe : Sürat, hız.
  • kümat : (Kemi. C.) Yiğitler, kahramanlar, savaşçılar.
  • kümdet : Renk değiştirme.
  • kume : Bir yere toplanmış olan şeyler. * Yüksek, yüce yer.
  • kümeyt : Koyu doru at. * Kırmızı şarap.
  • kumistan : f. Kumluk çöl veya arâzi.
  • kumkuma : (C: Kamâkım) İçine mürekkep, zemzem gibi şeyler konulan yuvarlak testi. * Bakır şişe, bakır ibrik.
  • kümm : (C: Ekmâm-Ekmime) Gömlek yeni.
  • kumme : Arslanın, ağzı ile aldığı şey.
  • kümme : Kavuk.
  • kummehan : Za'ferân. * Şarap köpüğü.
  • kümmel : (Kâmil. C.) Kâmiller. Olgunlar. İlmen, dinen ve mânen kâmil olan büyük zatlar. Büyük mâneviyat ve fazilet sahibi insanlar.
  • kummele : (C: Kummel) Kene cinsinden bir böcek.
  • kümmelîn : (Kâmil ve kümmel. C.) Kâmiller.
  • kümmî : Konik. Koni biçiminde olan.
  • kumpanya : Fr. şirket. * Mc: Cemaat, zümre.
  • kumrî : (C: Kamâri) Kumru. Dişisine 'kumriye', erkeğine 'sakhar' derler.
  • kümserat : (C.: Kümsereyât) Armut.
  • kümte : Kızıllık, kırmızılık, humret.
  • kümter : (C: Kemâtir) Kısa boylu kaba adam. * Yabani eşek. Vahşi hımar.
  • kumudd : Sağlamak, sert, katı. * Uzun, tavil.
  • kümun : Pusulanıp gizlenmek. * Tıb: Gözde 'gümne' denilen bir dumanlı hastalık görünmesi.
  • kumus : Suya batıp kaybolmak.
  • kumze : Toplanmış hurma.
  • kümze : Bir yere toplanmış hurma.
  • kûn : Kuyruk sokumu bölgesi. Arka, mak'ad, kıç.
  • kün : 'Ol mânasında emirdir. Allah (C.C.) bir şeye Kün dese; o şey olur.'
  • kün feyekûn : (Bak: Emr-i kün)
  • küna : f. Arâzi. Tarla. Etrafı çevrilerek ekilen yer.
  • kunabe : Toplu yapraklar (Buğdayın başı onun içinde olur.)
  • kunah : Çomak.
  • kunais : (C: Kanâıs) Büyük cüsseli, iri vücutlu kişi.
  • künam : f. Kuş yuvası. * Hayvan ini. * İnsanın rahat edip dinleneceği yer.
  • kunan : Koltuk kokusu. * Gömlek yeni.
  • künan : f. 'Ederek, yaparak, eden, yapan' manâlarına gelerek kelimelere eklenir. Meselâ: (Hande-künân: Gülerek)
  • künasat : (Künâse. C.) Künâseler, süprüntüler.
  • künase : Süprüntü, zibil, çöp.
  • künat : (Kâni. C.) Kinâyeciler. Kinâye söyliyenler.
  • künbed : f. Kubbe.
  • kunbua : (C: Kanâbi) Kestikten sonra yine içinde kalan nesne (Ot kökü gibi)
  • künbül : Sağlam, dayanıklı, sert, katı.
  • kunbul(e) : (C.: Kanâbil) Kalın vücudlu kimse. Sinirli ve hiddetli olan. * 30 ilâ 40 yaş arasındaki kimse. * At. * Bomba.
  • kunbura : (C: Kanâbir) Çökük kuşu.
  • kunbuza : (C: Kunbuzât) Kısa boylu kadın. (Müz: Kunbuz)
  • künc : (Günc) f. Köşe. Bucak. Bodrum.
  • küncüd : f. Susam.
  • künd : Biçimsiz, yakışıksız, kısa. * Kesmez, kör. * Yiğit, cesaretli, cesur. * Anlayışsız. Fehim ve idraki kısa.
  • kundak : Küçük çocukları sıkı bağlamaya yarıyan bezler takımı. * Yangın çıkarmak için bir yere sokulan, tutuşturulmuş yağlı bez çıkısı.
  • kundak sokmak : Mc: Ara bozacak bir söz söylemek veya böyle bir harekette bulunmak. * Yangın çıkarmak.
  • künde : f. Suçlu bir kimsenin ayaklarına geçirilen tomruk. * Kalın ve yüksek ağaç.
  • kündekâr : f. Sedefçi. Kıymetli ağaçları işleyen. Marangoz.
  • kündgûş : f. Sağır, işitmez.
  • kündür : (C: Kenadir) 'Günlük' denilen nesne. * Şişman ve kısa boylu kimse. * Vahşi hımar, yabani eşek. * Büyük çuval.
  • kündüs : Saksağan kuşu.
  • kunefhar : Büyük cüsseli, iri vücutlu.
  • künende : f. 'Edici, yapıcı' mânâlarına gelerek kelimelere eklenir.
  • kunfuz(e) : (C: Kanâfiz) Kirpi. * Fare. * Devenin, kulakları ardında terleyen ve teri akan yerleri. * Otları dolaşık yer.
  • küngân : f. Toprak ve çimento gibi şeylerle yapılan su borusu, su yolu.
  • küngüre : f. Kubbenin en yüksek yeri, tepesi.
  • künh : Bir şeyin aslı, cevheri, mikdarı. Dip. Kök. Özü, nihâyeti, vechi. * Vakit, zaman.
  • küniş(t) : f. Mecusi tapınağı. * Yahudi havrası.
  • kunn : Gömlek yeni.
  • künnaşe : (C.: Künnâşât) Kök.
  • künne : Ev kapısı üstüne yapılan sundurma.
  • kunne(t) : (C.: Kanan-Kunen-Kınan) Dağ başı.
  • kunneb : Kendir. Kenevir.
  • kunnebit : (C.: Kannâbit) Lahana cinsinden bir bitki.
  • künnes : (Kânis. C.) Yuvasında ve yatağında olan geyikler. * Gündüzün gizlenen, gece görünen seyyar yıldızlar. (Bak: Hunnes künnes)
  • kunta : Karalık.
  • küntan : Kısa boylu.
  • kunu' : Kanaat etme, kâfi bulma. * Suâl ve tezellül.
  • künu' : Yakın olmak.
  • künübdür : Kaba nesne.
  • künud : Nankörlük. Nimeti inkâr etmeklik.
  • künun : Birşeyi gizleme, saklı tutma. ◊ f. şimdi. El'an.
  • kunut : Ümidsizlik. Ye'se kapılma.
  • künuz : (Kenz. C.) Hazineler. Defineler.
  • künuzât : Kenzler. Hazineler.
  • kunv : (C: Kınân-Kınyân-Aknâ) Üzerinde hurması olan hurma salkımının çöpü.
  • kunyan (kinyân) : Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.
  • künye : Bir kimsenin nereden ve kimden olduğunu bildiren ve hüviyeti yazılı olan kâğıt.
  • kunye (kinye) : Kişinin nefsi için saklayıp elden çıkarmadığı mal.
  • kunzua : (C: Kanâzı') Çakıl taşı. * Tıraş edilmiş başın üstünde bırakılan bir tutam saç.
  • kûpal : f. Gürz. Demir topuz.
  • küpeşte : Geminin kenarlarındaki tahta siper. * Parmaklığın üzerindeki düz ve kalın tahta.
  • kûr : (C.: Kûrân) f. Kör, âmâ.
  • kur'a : Talih denemek maksadı ile çekilen kapalı pusla veya fal açma.
  • kur'an : Allah (C.C.) tarafından Hz. Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâma Cebrâil Aleyhisselâm vâsıtası ile (yâni vahiyle) gönderilen ve beşeriyetin bütün saadet düsturlarını hâvi en mukaddes ve en son More…
  • kûr-boğaz : f. Obur, körboğaz.
  • kura : (Karye. C.) Karyeler, köyler, kasabalar.
  • kura' : İbâdet eden.
  • küra' : '(C: Ekru-Ekâri) İnsanda boyundan aşağısı; hayvanda topuktan aşağısı. * Koyun ve sığır baldırı.'
  • kuraa : Kalem kesintisi. Kalem yongası.
  • kurab : (Kurbet. C.) Yakınlar, akrabalar.
  • kûrabe : f. Kubbeli mezar, türbe.
  • kürabe : Ağaç dibine düşen hurmaları toplamak.
  • kurad : (C: Kırdân-Ekride) Kene adı verilen böcek.
  • küraiyy : Paça satan.
  • kurakir : Güzel sesli kimse.
  • kûrân : (Kur. C.) f. Körler. âmâlar.
  • küran : f. Al renkli at.
  • kûrâne : f. Körcesine.
  • kurare : Çömlek içindeki yemek piştikten sonra yanmasın diye içine konulan su.
  • kurat : Fitil ucundan yanmış yer.
  • kürat : (Küre. C.) Küreler. Yuvarlak olan nesneler.
  • küraz : Ağzı dar bardak.
  • kuraz (kariza) : Isırgan otu.
  • kuraze : Altun ve gümüş kırıntısı. * Kumaş parçaları.
  • kurb : Yakınlık. Yakında oluş. Yakın olmak. Yakınlık kazanmak. (Zamanda, mekânda, nisbette, hatvede ve kuvvette kullanılır.) * Tıb: Böğür. Karnın yumuşaklığına kadar olan yer.
  • kürbak : Dükkân.
  • kurban : Allah'ın rızasını kazanmağa sebep olan şey. * Etleri, fakirlere parasız olarak dağıtılmak niyetiyle farz, vâcib veya sünnet olarak kesilen koyun, keçi, deve, sığır.. gibi hayvan. * Bir More…
  • kürbe : f. Dükkân.
  • kurbet : Yakınlık. * Fık: Allah'a manevî yakınlığa sebeb olan amel-i sâlih.
  • kürbet : (Kerb. den) Sıkıntı. Tasa. Keder. * Belâ. Musibet.
  • kurbiyyet : Yakınlık kazanmak. Yakınlık. Bir şeye kendi gayretiyle yakınlaşmak.
  • kurbuk : Mevzi ismi. * Yardım. * Dükkân.
  • kürdabe : Büyük su içinde olan çürüntü.
  • kurdah : Maymun.
  • kürde : (C: Kürüd) Sürülmüş tarla.
  • kürdevs : (C: Kerâdis) Kemik başı. * At sürüsü.
  • kûrdil : f. Câhil. Gönlü kör.
  • kürdistan : Kürdlerin oturdukları bölge. * İran'ın Ardelân eyaletinin eski adı.
  • kurduh : Maymun. * Küçük karınca.
  • kûre : f. Demirci ocağı. Kuyumcu ocağı. * Küre.
  • küre : (Kürre yanlıştır) Yuvarlak cisim. * Şeklin sathındaki bütün noktalar merkeze aynı uzaklıktadır. Dünya da yuvarlak olduğundan 'Küre-i arz' denilmiştir. 'Küre-i zemin' de More…
  • kürek cezasi : Tanzimattan önce ve yelkencilik devrinde işledikleri ağır cürümden dolayı harp gemilerinden kürek çekmek üzere gemi hizmetine verilen kimseler. Bu gibiler, gemilerde kürek çektikleri için bu More…
  • kürema : (Kerim. C.) Kerimler.
  • kurena : Bir padişâhın yakınında bulunan ve onun sohbetine iştirak edenler. Yakınlar. Arkadaşlar.
  • kürend : (Küreng) f. Al at.
  • kureng : f. Al at.
  • kurevî : (Kurâ. dan) Köylü. Köye âit, köye dâir.
  • kürevî : Yuvarlak. Küre şeklinde.
  • küreviyat : (Küreviyet. C.) Küre gibi oluşlar. Küreler. Yuvarlaklıklar.
  • küreviyet : Yuvarlaklık. Küre gibi oluş.
  • küreyc : Dükkân.
  • kureyş : Kökü Hz. İbrahim'e (A.S.) dayanan, Peygamberimiz Hz. Muhammed'in de (A.S.M.) mensub olduğu Arab kabilesi.
  • kureyş suresi : Kur'an-ı Kerim'in 106. Suresidir. Liilâfi Suresi de denir. Mekkîdir.
  • kureyşî : Kureyş kabilesinden olan. Kureyş'e mensub.
  • küreyvat : Kandaki küçük yuvarlak cisimler. Küçük küreler.
  • küreyve : (C.: Küreyvât) Küçük yuvarlak.
  • kureyza : Medine-i Münevvere yakınında Yahudi taifesinden bir kavim.
  • kürh : Sıkıntı, meşakkat, zahmet.
  • kurha : (C: Kuruh) Silâh yarası. * Çıban.
  • kurhane : (C: Kurhân) Bir cins mantar.
  • kûrî : f. Körlük, âmâlık.
  • küriz : f. Hizmetkâr, hâdim, hademe.
  • kürizî : f. Beli bükük ve sefil ihtiyar.
  • kürk : Kızıl, kırmızı, ahmer.
  • kürkî : (C: Kürâki) Turna kuşu.
  • kurkube : Et, lahm.
  • kurkul : Çekirge.
  • kurkur : Büyük gemi.
  • kurkus : Geniş, bol, vâsi.
  • kurmay : Ordunun muharebeye hazırlanmasında ve savaş sırasındaki sevk ve idaresi için hususi tarzda yetiştirilmiş subay. * Mc: Becerikli.
  • kurme : İşaret için devenin burnundan bir miktar deri kesip tam ayrılmadan yine burnu üstüne yapıştırmak.
  • kürmih : f. Çivi, mıh.
  • kurmud : Dağ keçisinin erkeği.
  • kurmus : (C: Karâmıs) Avcıların dağda olan kulübesi veya soğuktan sakındıkları küçük çukur yer.
  • kurnas : Dağın burnu.
  • kurne : Sivri veya tümsek şey. * Hamam kurnası. Kurna.
  • kurneve : Boya otu.
  • kürnüb : Kelem dedikleri lahana.
  • kurnuk : Yumuşak bedenli delikanlı.
  • kurr : Karar. * Soğukluk.
  • kürr : (C: Ekrâr) Yediyüz bin kırksekiz dirhem. * Ölçek.
  • kurra : (Kari'. C.) Okuyucular. Kur'ân-ı Kerimi usul ve tecvidine göre okuyanlar. Dindar ve sâlih kimse.
  • kürras : Pırasa.
  • kurrasa : (C: Kırâs) Papatya çiçeği.
  • kürrase : (C: Kerâris) Elyazma kitapların sekiz sahifeden meydana gelen forması.
  • kurre : Parlaklık. Tâzelik. Gözün parlak ve nurlu olması. * Ağlamaktan sonraki serinlik. * Dilşâd olmak. * Bir atımlık şey. * Kurbağa.
  • kürre : Deve ve koyun terslerinin parçası. ◊ f. Hayvan yavrusu. Sıpa. Tay. ◊ (Bak: Küre)
  • kürrec : Top.
  • kürrez : İki yaşına girmiş doğan kuşu. * Kötü ve hâzık kimse.
  • kurs (kursa) : Kelepçe. * Çevrik nesne. * Yuvarlak. Tekerlek şeklinde olan.
  • kürsi : Oturulacak yüksekçe yer. Câmilerde vâizin, medreselerde müderrisin oturduğu yer. * Taht, serir. Erike. Koltuk. * Kaide. * Merkez. * Vazife. * Saltanat, kudret ve mülk. * Başkent, hükümet More…
  • kürsi-nişin : f. Tahtta oturan hükümdar, pâdişah. * Vâli. * Câmide vaaz eden.
  • kürsu' : Bilek kemiğinin ucunun serçe parmak tarafında olan yumruca kısmı.
  • kürsüb : Kesbetmek, kazanmak, çalışmak. * Sert ve sağlam ağaç.
  • kürsüf : (C: Kerâsif) Pamuk.
  • kurşum (kirşâm) : Büyük kene.
  • kurt(a) : (C.: Kırta-Kırat) Küpe.
  • kürtaj : Dölyatağı (rahim) veya kemik apsesi boşlukları içinde bulunan yabancı cisim veya hasta organları özel bir âletle çıkarıp almak işlemi. Rahmin temizlenmesi ameliyesi.
  • kurtan : At'ın arkasına vurdukları keçe.
  • kurtat : Eyer altına konan bir nesne. * Boyun.
  • kurtubî : Kılıç. Halid bin Velid'in kılıcı.
  • kurtum : (C: Karâtım) Usfur otunun tohumu. ◊ Mestin burnu.
  • kürub : (Kerb. C.) Kederler, tasalar, kaygılar, gamlar.
  • kuruh : (Kurha. C.) Yaralar.
  • kürük : f. Deve yavrusu.
  • kurultay : (Bak: Meclis)
  • kurum : (Karm. C.) Değerli insanlar. Kıymetli ve değeri büyük kişiler.
  • kürum : (Kerm. C.) Üzüm kütükleri. Bağ kütükleri.
  • kurun : (Karn. C.) Asırlar. Devirler. Çağlar.
  • kurune : Nefis.
  • kurur : Gözün parlak olması.
  • kürur : Bir şeyin tekrarlanması. * Geri çekmek. * Menetmek, engel olmak.
  • küruş : (Keriş. C.) İşkembeler.
  • kurut : Küpeler. Kadınların kulaklarına taktıkları mücevherler. ◊ Kuruluk.
  • kuruz : (Karz. C.) Borçlar. Ödünç olarak verilen paralar.
  • küruz : Dühul etmek, girmek, dâhil olmak. * Bir kimseye ilticâ etmek, sığınmak.
  • kürz : (C: Karaze) Çan. * Dağarcık, torba.
  • kurzub : Fakir kimse.
  • kurzül : Kadınların başına örttükleri nesne. * Kayıt. * Kötü kimse. * At ismi. * Bel, sulb.
  • kurzum : Kavafların ve kunduracıların üzerinde gön ve sahtiyan kesip düzelttikleri yuvarlak tahtalar.
  • kûs : f. Kös. Eskiden muharebelerde deve veya araba üstünde taşınarak çalınan büyük davul.
  • küş : f. 'Öldüren, öldürücü' mânalarına gelerek tamlama yapmada kullanılır. Meselâ: Düşman-küş: Düşman öldüren.
  • küs' : Tâbi olmak, ittiba etmek, uymak.
  • kuş'am : (C: Kaşâım) Yaşlı ihtiyar, koca kimse. * Belâ. * Arslan. * Sırtlan. * Örümcek. * Karınca yuvası.
  • kuş'aman : Büyük erkek akbaba.
  • kuş'ar : Hıyar.
  • kus'ul : Yaramaz, leim, lânet edilen kimse. * Kurt eniği.
  • kusa : Zayıflık. * Nâhiye.
  • küşa : f. 'Açan, açıcı' mânâlarına gelerek tamlama yapımında kullanılır. Meselâ: Dil-küşâ : Gönül açan, gönül açıcı, ferahlık veren.
  • kuşa'rire : Titreme. * Tavuk derisi gibi ürperip kabarmış deri.
  • küşad : (Küşât) f. Açış. İlk açılış merasimi. * Açma, fethetme. * Yeni yapılan resmi bir yapının ilk defa olarak açılması.
  • küşade : (Küşude) Açık. Açılmış. Ferahlı.
  • küşadetmek : Açmak. Açış merâsimi.
  • küsaha : Süprüntü.
  • kusakis : Çok acı olan sarmısak.
  • kusale : Buğday ve arpa kesmiği.
  • kuşam (kuşâme) : Sofrada artan yemekler.
  • kusame : Kassamlara verilen taksim ücreti.
  • kusara : İsteğin ve arzunun son derecesi.
  • kusare : Hususi hücre. * Gemilerde güvertelerin en üstündeki yarım güverte.
  • kusas : Saçın önünde ve ardında nihayeti.
  • kusasa : Tırnak kırpıntısı. * Az miktar, az şey.
  • küşayiş : f. Açıklık. Ferahlık.
  • kusb : (C: Aksâb) Göden bağırsak denilen büyük bağırsak.
  • kusbe : (C: Kuseb) Göden bağırsak.
  • küsbe : Bir parça süt ve hurma. * Taamdan veya başka şeyden az iken çoğalıp toplanan nesne. ◊ Yağı veya suyu çıkartılmış her çeşit nebâti artıklar. Yağ posası.
  • küsbüre : Kanbel otu.
  • kuse : f. Köse.
  • kuşe : Köşe.
  • kusec : f. Köse.
  • küşende : f. Öldüren, katil, öldürücü.
  • kuseybe : Bronşcuk.
  • kuseyra : İyeği kemiklerinin altındaki kemik.
  • küseyra : Bir dikenli ağacın zamkı.
  • küseyre : Hurma koruğu.
  • kusfend : f. Koyun.
  • küsfüre : Kanbel otunun tohumu.
  • kuşiş : f. Çalışma, çabalama, gayret sarfetme, uğraşma.
  • küşiş : f. Öldürme, öldürüş. Katletme.
  • küsiste : (Güsiste) f. Gevşek, uyuşuk, tembel. * Kopuk, kopmuş.
  • kuskus (kuskusa) : (C: Kusâs) Kaba, kısa boylu erkek.
  • küşle : Hind vilâyetinde yetişen zehirli bir ot kökü.
  • kuslub : Kuvvetli, dayanıklı, sağlam.
  • küsr : Çok mal.
  • kusre : Yakın, karib.
  • kussa : Alın saçı.
  • küssab : Küçük ok.
  • kussabe : (C: Kısâb) Kamış boğumu. * Düdük.
  • küssar(e) : Kırılan şeyin parçaları.
  • kussas : Bir demir madeninin adı.
  • küsse : Kaba sakal.
  • kust : Topalak dedikleri ot.
  • küştar : f. Kesilmiş veya kurban edilmiş koyun. * Et.
  • kustar (kistâr) : Kesedar. Sarraf. * Tüccar, tâcir. * Mizan, ölçü. * Bir şehre veya bir beldeye vâli olan kimse.
  • kustas : Büyük terazi.
  • küşte : (C.: Küştegân) f. Öldürülmüş, maktul.
  • küştegân : (Küşte. C.) Öldürülmüşler, öldürülmüş olanlar.
  • küşten : f. Öldürmek.
  • küsterde : f. Döşenmiş, yayılmış.
  • küştere : f. Uzun dülger rendesi.
  • küştî : f. Pehlivanlık, güreşme.
  • küstic : (C.: Kesticât) Mecusiler kuşağı.
  • küştîgir : f. Pehlivan, güreşçi.
  • küştîgirî : f. Pehlivanlık.
  • kusu : Uzaklık, ırak olmaklık. * Son olmaklık.
  • küsud : Çekilme, vaz geçme. Ric'at. Gayeye varmadan geri dönme. ◊ Az nesne. ◊ Kesad.
  • küşud : Memesi küçük davar.
  • küsuf : Güneş tutulması. Ay'ın, dünya ile güneş arasına gelerek dünya üzerinde gölge yapması.
  • küsul : Tembel, uyuşuk, gevşek.
  • kusur : Noksanlık. Eksiklik. Noksan ve âcizlik. İhmal. Tedbirsizlik. * Cem' olmalar. * Pahalanmak. *Eksilmek. * Şiddetli olan şeyin yavaşlayıp sâkin olması. * Bereketlenmek. * İmtina', More…
  • kuşur : (Kışr. C.) Kabuklar, kışırlar.
  • küsur : (Kesir. C.) Artan parçalar, geri kalan adetler. Artık.
  • küsurât : (Küsur. C.) Artan kısımlar, küsurlar, artıklar.
  • kusure : Acizlik, güçsüzlük.
  • kusut : Haktan sapmakla cevr ve zulmetmek. * Birşeyi kısımlara ayırmak, tefrik etmek.
  • kuşuta : Burnun çökük ve yassı olması.
  • küsv : Bir yere yığılmış ve toplanmış nesne. * Az, kalil.
  • kusva : Son derecede bulunan. * Son, nihayet. * Son sınır. Erişilecek olan en son nokta.
  • küsve : Az, kalil.
  • kut : Yaşatacak gıda, rızık. * Kuvvetlendirmek.
  • kut'a : Bir hurma cinsi.
  • kuta' : (C: Kutâ-Kutevât) Atın arkalaşacak yeri. * Bağırtlak kuşu.
  • küta' : (C.: Küt'ân) Tilki eniği. * Kötü adam. * Tamamlanmak, toplanmak.
  • kuta' (kutu') : Düş yormak, rüya tâbir etme. * Su kesilmek.* Başka yere gitmek.
  • kutaa : Bir şeyin kesintisi ve kırıntısı.
  • kutafe : Toplarken düşüp dökülen üzüm ve yemiş döküntüsü.
  • kûtah : (Kuteh) Kısa, boysuz.
  • kûtah-âstin : f. Aslında kötü olduğu hâlde iyi gibi görünen kimse.
  • kûtah-bîn : f. Neticeyi göremiyen, basiretsiz, kısa görüşlü.
  • kûtah-terin : f. En çok kısa.
  • kûtahter : f. Pek kısa, çok ufak.
  • kütale : Ağırlık, sıklet.
  • kutar : Kebap kokusu. Ot kokusu.
  • kütar : Kereviz.
  • kutb : (Kutub) Dünyanın şimâl veya cenub uçları. (Güney ve kuzey taraflarının son kısımları.) * Elektrik cereyânını meydana getiren veya mıknatısın uçlarından her biri. * Dini bir meslek veya More…
  • kutbe : Nişan okunun temreni. * Erkek ismi. * Nişanlara atılan ufak ok.
  • kütbe : Dikiş.
  • kutbeyn : İki kutub. Şimal ve cenub kutbu. Kuzey ve güney kutubları.
  • kutbî : (Kutbiye) Dünya kutuplarına ait. Onlarla alâkalı.
  • kutbiye : Deve ve koyun sütünün birbirine karışması.
  • kutbiyet : (Bak: Kutb-ul aktab)
  • kûteh : (Kutâh) f. Kısa, boysuz.
  • küteh : (Kutah) f. Kısa.
  • kûtehbâl : f. Kısa boylu.
  • kûtehbîn : f. Kısa görüşlü. İleriyi göremez.
  • kûtehdest : f. Kısa elli. Elli kısa olan. * Mc: Hasis, cimri, tamahkâr, keremsiz.
  • kûtehendiş : f. Sonunu ve istikbali düşünmeyen. Kısa görüşlü.
  • kutela' : (Katil. C.) Öldürülmüş kimseler, maktuller.
  • kütfane : (C.: Kütfân-Ketâyif) Çekirgenin evvel kanatlanıp uçanı.
  • kûtî : Kısa boylu adam.
  • kutile : (Katil. den) Katledildi, kahroldu veya kahrolası meâlindedir.
  • kütle : (Kitle) Bir cismi terkib ve teşkil eden kısımların bütün hey'etine denir. Toplu şey. Deste. Yığın. Külçe.
  • kutme : Bozluk ve kızıllık olan renk. (O renkte olana 'aktem' derler.) (Müe: Katmâ)
  • kutn : (C: Aktân) Pamuk.
  • kutne : Geviş getiren hayvanların midelerinin bir bölümü. Şirden.
  • kutniye : Aşure tatlısı.
  • kutr (kutur) : Taraf. Canib. * Nahiye. Mahal. Arzın veya semânın bir ciheti. * Çap. * Bölük. Bölge. * Geo: Dairenin merkezinden geçip onu iki müsavi kısma bölen doğru parçası, çap.
  • kutre : Avcılar kümesi.
  • kutrenî : Kutur itibariyle, çap olarak.
  • kutrub : Bir kuş.
  • kutrutî : Kısa boylu küçük adam.
  • kütt : Malı kazanıp yığan kimse.
  • kutta' : (Katı'. C.) Kesiciler, kat' ediciler, kesenler.
  • küttab : (Kâtib. C.) Kâtipler. * Mektep, okul. * Başı yuvarlak küçük ok. (Oğlancıklar onunla ok atmayı öğrenirler.)
  • kuttal : (Katil. C.) Katiller, öldürücüler, öldürenler. Katledenler.
  • kuttan : (Katın. C.) Yerliler, oturanlar, sâkinler.
  • kutu' : Sudan veya bir yoldan geçme. * (Kuşlar) göç etme. * (Kat'. C.) Kesintiler. ◊ Zelil olmak. Hakarete uğramak.
  • kutub : (Kutb. C.) Kutublar.
  • kütüb : (Kitâb. C.) Kitablar.
  • kütübhane : Kitapların bulunduğu salon veya bina. * Belli bir kaideye göre tasnif edilmiş kitaplardan meydana gelen bütün. * Kitap koymağa yarayan bölmeli dolap.
  • kütüm : 'Bir otun yaprağı. (Mersin yaprağına benzer; kına ile karıştırıp boya yaparlar.)'
  • kutur : Pintiliğinden dolayı ailesini sıkıntı içinde bırakan adam.
  • kûtval : f. Kale muhafızı. Dizdar. * Belediye reisi. Şehir ağası.
  • küub : (Küubet) Kızın memesinin büyümesi.
  • kuud : Cülus. Oturmak. * Namazın oturarak kılınan kısmı. Secdede iken kalkıp oturmak.
  • küul : İspirto. Alkol.
  • kuule : Ayağının arkasıyla yerden toprak saçmak.
  • kuur : (Ka'r. C.) Dipler, derinlikler. Nihâyetler.
  • küus : (Ke's. C.) Kaplar, çanaklar, çömlekler. * kadehler. Bardaklar.
  • küv' : Bileğin başparmak tarafı.
  • kuvâ : (Kuvvet. C.) Güçler. Kuvvetler. * Hisler. Hasseler. Takatler. * Şeriatın birer hükmü.
  • kuva' : Erkek tavşan.
  • kuvam : Koyunun ayaklarını tutan bir hastalık.
  • küvar : (Kivar) f. Petek, bal peteği, kiler. (Bak: Kevare)
  • kuvare : Yuvarlak parça (ki gömlek yakasından veya kavun, karpuz başından keserler.)
  • kuvb : Yavru.
  • küvb : (C.: Ekvâb) Kulpsuz bardak. Küp.
  • küvbe : Tavla oyunu. * Dümbelek.
  • küvet : Fr. Leğen olarak kullanılan kapların umumi adı.
  • küvh : (C.: Ekvâh) Penceresiz ev.
  • küvm : Bir yere toplanmış olan bir miktar deve. * Yükseklik, yücelik.
  • küvr : (C.: Ekvâr-Ekvür-Kirân) Deve palanı. * İz. * Ateş yakacak yer. * Arı kovanı.
  • küvre : (C.: Küvr-Kirân) Ateş yakacak yer. * Düz nâhiye. * şehir.
  • küvs : Göç vakitlerinde çalınan meşhur bir büyük sazın adı.
  • küvsiyy : Küçük yürügen at.
  • kuvvad : Kumandanlar, seraskerler, komutanlar.
  • küvvare : (C: Küvvârât) Arı kovanı.
  • kuvve : Kuvvet. Güç. * Salâhiyyet. İktidar. * Fikir. Niyet. * Hasse. His. Duygu. Meleke. * Kabiliyyet. (Za'fiyyetin zıddı)
  • küvve (kivve) : (C.: Kivâ) Evin duvarına açılan delik. Pencere.
  • kuvve-i azm : f. Azim kuvveti. Emele muvaffak olmak için gösterilen azim, cehd kuvveti.
  • kuvve-i bâsira : f. Görme duygusu, görme kuvveti.
  • kuvve-i hâfiza : f. Zihinde hıfzetme, belleme kuvveti.
  • kuvvet : Sükunette bulunan cisimleri harekete, hareket ettikleri sükunete getirmeğe muktedir olan sebeb.
  • küvviret : (Tekvir. den) Toplandı, dürüldü.
  • küvz : (C: Ekvâz-Kizân-Kize) Bardak.
  • kuy : f. Karye, mahalle, sokak. * Yol. Semt.
  • kuya : Çok kusmak.
  • kuydaş : f. Aynı köyden olanlar. Köyleri aynı olan kimseler.
  • kuyud : (Kayd. C.) Kayıtlar. Resmi muâmelelerin veya her hangi bir şeyin kayıtları, deftere geçirilmeleri, yazılmaları.
  • kuyudat : Kayıtlar.
  • küyy : Pencere.
  • kuz : Bardak, kadeh. * Tas, çanak. ◊ f. Kambur.
  • kuza' : Hırka parçası. ◊ Ağız ağrısı.
  • kuza'mel : Büyük şişman deve.
  • kuza'mele : Kötü huylu, kısa boylu kadın. * Şey.
  • kuzah : Mevzi ismi. * şeytan ismi. (Bak: Kuzeh)
  • kuzakiz : Yırtıcı ve paralayıcı yavuz arslan.
  • kuzat : Şeriat nâmına hükmeden hâkimler. Kadılar. (Bak: Kudât)
  • küzaz : Tıb: Tetanos. Sinir gerilmesi.
  • kuzazat : Ok yeleği kırpıntısı. * Altın parçaları.
  • küzaze : Soğuğun şiddetinden olan bir hastalık.
  • küzb : Küsbe.
  • kuze : f. Su testisi.
  • kuze-ger : f. Çömlekçi, bardakçı.
  • küzebzib : Çok yalancı.
  • kuzeh : Renk renk çizgiler. * Bulutları idâreye me'mur bir melek ismi.
  • kuzehiye : Gözün renkli olan tabakası. İris.
  • kuzfe : (C.: Kuzuf-Kuzefât) Yüksek yer.
  • kuzha : (C: Kuzeh) Yol, tarik.
  • küzinyak : Bez yıkayanların tokmağı.
  • küzr : Yay gezi.
  • kuzu' : Evmek, acele.
  • küzum : Ağzında dişi olmayan yaşlı deve.
  • kuzz : Yeleksiz oklar.
  • kuzze : (C: Kuzze) Ok yeleği. * Pire, bürgus.




  • Allah kendilerinden hoşnut olmuş, onlar da Allah’tan hoşnut olmuşlardır. Bu söylenenler hep Rabbinden korkan
    (O’na saygı gösterenler) içindir.
    (BEYYİNE-8)
    Asıl namaz, insanın nefsini disipline etmesidir.