halveti halveti halveti halveti
24 Ekim 201430 Zi'l-Hicce 1435






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • a : Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir 'ey' mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. 'rengârenk, lebaleb' gibi. 1928 More…
  • a'ba : Ağırlıklar, yükler, mes'uliyetler. * Sandık.
  • a'bad : Köleler.
  • a'bel : (C: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur. * Taşlık dağ. ◊ Ak, beyaz. * Ağaç yaprağının dökülmesi.
  • a'bide : (Abd. C.) Köleler. Abid.
  • a'cam : (Acem. C.) Acemler. İranlılar. * Arab olmayanlar.
  • a'ceb : Çok acâyib. Pek tuhaf olan.
  • a'cef : İnce, zayıf.
  • a'cel : Daha acele, en çabuk. * Acele eden kişi.
  • a'cemî : Aceme mensub. * Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz. * Beceriksiz.
  • a'cez : En âciz. Çok kudretsiz. * Mak'adı etli ve yumru olan.
  • a'cube : (Bak : U'cube)
  • a'da : En zâlim, en çok düşmanlık eden. ◊ (Adüv. C.) Düşmanlar.
  • a'dad : (Adud ve Adad. C.) Bazular. Kollar. * Havuzun çevre kenarına konan taş. ◊ (Aded. C.) Adetler. Sayılar. ◊ İnce ve kısa kollu adam.
  • a'dal : (İdl. C.) Eşitler, denkler, müsaviler.
  • a'das : (Ades. C.) Mercimekler.
  • a'deb : Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan. * Bir boynuzu kırık hayvan.
  • a'del : (Adil. den) Adâletli, çok doğru.
  • a'fer : Pek beyaz. * Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.
  • a'fes : Çıplak, uryân.
  • a'fet : En güç sey. * Pek akılsız. * Peltek konuşan. Kekeleyen.
  • a'kab : (Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.
  • a'kal : En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.
  • a'kar : Kısır.
  • a'kas : Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.
  • a'kef : Ahmak.
  • a'la : Daha iyi. Pek iyi. En yüksek. Ziyâde ve mürtefi olan.
  • a'lâ suresi : Kur'an-ı Kerim'in seksenyedinci suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • a'lal : (İllet. C.) Hastalıklar, marazlar, illetler. * Sebepler.
  • a'lam : (Alem. C.) Alemler. Alâmetler. İzler. Nişanlar. * Bayraklar. * Büyük âlimler. * Büyük dağlar.
  • a'lem : Daha iyi bilen. En iyi bilen. * Yarık dudaklı. * Alâmetli, belirtili.
  • a'ma : Kör. Gözü görmeyen. * Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. * Yağmur bulutları.
  • a'mak : (Umk. C.) Derinlikler.
  • a'mal : (Amel. C.) Ameller. İşler. Yapılan hayırlar.
  • a'mam : (Amm. C.) Amcalar.
  • a'mar : (Ömr. C.) Ömürler, yaşayışlar. * Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler. * Sinler, yaşlar.
  • a'mer : Yaşlı kişi. İhtiyar.
  • a'meş : Gözünün yaşı durmayıp akan. * Tomlaç gözlü.
  • a'mide : (Amud. C.) Direkler. Temeller. Sütunlar. * Mc: Büyük kimseler. Büyükler.
  • a'nâ : (İnv. C.) Nahiyeler, taraflar. * Cemaatler.
  • a'nâb : (İneb. C.) Üzümler. Yaş üzümler.
  • a'nak : (E'nak) Boynu uzun.
  • a'nâk : (Unk. C.) Boyunlar, gerdanlar.
  • a'nan : Ufuklar. * Ağacın ucu.
  • a'neb : Büyük burunlu adam, burnu iri olan adam.
  • a'ni : Yani ben demek istiyorum ki (manasında).
  • a'rab : Göçebe Araplar, çölde yaşayan Araplar.
  • a'rabî : Çölde yaşayan Arab.
  • a'rac : Anadan doğma topal (aksak).
  • a'raf : (Arf. C.) Sırt, tepe. Özel manası Cennetle Cehennem arası bir yer.(Arf, herhangi bir yüksek yer demektir ki, bu münâsebetle atın yelesine, horozun ibiğine arf denilmiştir.) ◊ More…
  • a'raf suresi : Kur'an-ı Kerim'in 7. suresidir. Mekke-i Mükerremede nâzil olmuştur. Suret-ül Mikat, Suret-ül Misak, Elif lâm mim sâd gibi isimleri de vardır.
  • a'rak : (Irk. C.) Kökler, damarlar.
  • a'raş : (Arş. C.) Tahtlar. * Çatılar, damlar.
  • a'râs : Düğünler. * (İrs.C.) Evliler. * (Urs. C.) Nikâh merasimleri.
  • a'raz : (Araz. C.) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler. * Tesadüfler. * Hastalık alâmetleri. * Kazalar, felâketler, musibetler.
  • a'razi : Ârızî, tesâdüfî, rastgele.
  • a'rec : Topal, aksak.
  • a'ref : Pek ma'ruf, çok bilen. Arif. * Çok anlayışlı, fazla bilgili. * Yelesi ve boynu uzun olan at.
  • a'rem : Alacalı, benekli (şey).
  • a'sa : (Asâ. C.) Değnekler, sopalar, bastonlar.
  • a'şa : Gözleri dumanlı olan adam. * Çeşitli yüzyıllarda yaşamış olan birkaç Arap şairinin adı. * Gece vakti gözleri görmeyen kimse.
  • a'sâb : (Asab. C.) Sinirler. Damarlar.
  • a'şab : (Aşb. C.) Tâze otlar.
  • a'sac : Saçları alnı üzerine dökülmüş.
  • a'sal : Dişinin ucu eğri olan.
  • a'sam : (Usme. C.) Ön ayakları beyaz olan at, geyik veya koyun.
  • a'sar : (Asr. C.) Asırlar. Yüzyıllar.
  • a'şar : (Öşür. C.) Öşürler. Arazi mahsüllerinden alınan onda bir nisbetindeki vergiler. * Mahsül alan zengin müslümanların zekâtları.
  • a'şarî : Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
  • a'sef : Zulmedip zorla birşey alan.
  • a'sel : Eğri olan şey. Eğri dişli veya bacaklı kimse.
  • a'sem : Eli bileğinden kurumuş kimse.
  • a'ser : Çok zor ve çetin olan, dayanılması çok zor. * Solak.
  • a'taf : (Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam. * Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ') ◊ (Atf. C.) Meyiller. * Merhametler, şefkatler, lütuflar, More…
  • a'vak : (Avk. C.) Mani olmalar. Alıkoymalar, durdurmalar. Vazgeçirmeler.
  • a'vam : Yıllar. Seneler.
  • a'van : Yardımcılar. Etbâlar.
  • a'vaz : Karşılıklar. Bedeller. (Bak: İvâz)
  • a'vec : Eğri büğrü.
  • a'ved : Ençok faydalı.
  • a'ver : Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm.
  • a'vez : Mânâsı anlaşılmayan şey. * Anlaşılması zor olan şiir.
  • a'ya : En kudretsiz, kabiliyetsiz. İktidarı hiç olmayan.
  • a'yad : (İd. C.) Bayramlar.
  • a'yan : (Ayn. C.) Gözler. * Bir yerin ileri gelenleri. * Meclis âzaları. Senato âzaları. * Muayyen ve müşahhas olan şeyler. * Altınlar. * Kaymakam.
  • a'yar : (Ayr. C.) Eşekler.
  • a'yen : Büyük ve iri gözlü. * Bakılan yer. * Çok açık, pek belli, bâriz.
  • a'yes : (C.: İys) Beyaz deve.
  • a'yün : (Ayn. C.) Gözler, aynlar. * Çeşmeler, pınarlar. Menba'lar.
  • a'za : (Uzv. C.) Bedenin her bir uzvu. * Bir cemiyete mensup kimse.
  • a'zam : Çok büyük. En büyük. Daha büyük.
  • a'zamî : En fazla, en çok, nihayet derecede.
  • a'zamiyyet : En fazla oluş. En fazlalık.
  • a'zar : (Özr. C.) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.
  • a'zeb : Karısı olmayan erkek. ◊ Çok tatlı. Pek hoş.
  • a'zel : Yalnız veya silâhsız bulunan.
  • ab : f. Su. * Mc : Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik. ◊ Kusur, ayıp, noksanlık.
  • ab'ab : Taze civanlık. * İbrişim halı. * Dağ tekesi. * Yumuşak yünden yapılan kisve.
  • ab'âb : Uzun boylu kimse. * Güzel huylu ve sabırlı adam.
  • ab-berin : f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.
  • ab-came : f. Su kabı.
  • ab-çera : f. Kahvaltı.
  • ab-dest : f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve More…
  • ab-endam : f. Güzellik. Güzel endam.
  • ab-gir : f. Suyun biriktiği yer, havuz. * Dokumacılıkta kullanılan fırça.
  • ab-hane : f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
  • ab-hurde : f. Su içen.
  • ab-i zen : f. Küçük havuz. * Su birikintisi. * Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen)
  • ab-kend : f. Havuz, dere, su geçidi.
  • ab-keş : f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu.
  • ab-kur : f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.
  • ab-nak : f. Sulu, ıslak, nemli.
  • ab-rane : f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
  • ab-şar : f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
  • ab-şinas : f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
  • ab-süvar : f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
  • ab-vend : f. Maşrapa, bardak, su kabı.
  • ab-yar : f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
  • ab-yarî : f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
  • ab-zen : f. Küçük havuz. * Banyo.
  • âbâ : (Eb. C.) Babalar, pederler. * Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
  • aba : Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. ◊ Kule.
  • âbâ ve ecdâd : Analar, babalar, dedeler.
  • aba' : Kaba, ahmak kişi.
  • aba-puş : f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
  • âbab : Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
  • abab : (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ.
  • abad : Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar. ◊ f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
  • abadan : f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
  • abadî : Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
  • abâdile : Abdullah isimliler.
  • abajur : Fr. Lamba siperi.
  • abak : İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak.
  • abakiye : Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
  • âbal : Develer.
  • abal : Dağ kili.
  • abalet : Ağırlık.
  • abam : şişman kimse.
  • âbar : (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
  • abat : Koltuk altları.
  • abb : Işık, nur, ziya. * Güzelleşme.
  • abbas : Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.
  • abbasî : Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.
  • abd : Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). 'Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir. Abdullah More…
  • abdal : t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. More…
  • abdan : (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. * Sidik kesesi, mesane.
  • abdar : f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.
  • abdest-hane : f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.
  • abdestan : f. Su ibriği, abdest ibriği.
  • abdiyet : Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.
  • abdulaziz : 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.
  • abdulhamid ll : (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır.
  • abdulkadir : Allah'ın kulu.
  • abdullah : Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir.
  • abe : İşaret, alamet. * Cemaat, topluluk.
  • abe' : Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
  • abece : Ahmak kimse.
  • abed : Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı.
  • abede : (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
  • abede-i esnam : f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
  • âbek : Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).
  • abeket : (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
  • abel : (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
  • aberasyon : Fr. Sapma.
  • aberat : (Abre. C.) Göz yaşları.
  • abes : Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye) ◊ Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.
  • abese : (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
  • abese irca : Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır.
  • abese suresi : Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
  • abesiyat : (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.
  • abesiyyun : Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler.
  • abher : Nergis çiçeği, * Dolu kap.
  • abî : f. Ayva. * Suda yaşayan ve suda meydana gelen. * Çok mâvi. ◊ Çekinen. * Tiksinen. * Sakınan. * Nazlanan. ◊ Kurban payı.
  • abîd : Kullar. Köleler.
  • abid : İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. * Köle. ◊ f. Kıvılcım.
  • abidane : f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
  • abide : Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * More…
  • abidevî : Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
  • abik : Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
  • abil : Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
  • abile : f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.
  • abir : (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
  • abis : Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler. ◊ Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan. ◊ Alaycı, saygısız.
  • abîse : (C: Abayis) Tarhana.
  • abişhor : f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.
  • abist : f. Gebe, hâmile.
  • abisten : f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
  • abistenî : f. Hâmilelik, gebelik.
  • abiştgâh : f. Gizlenecek yer, gizli yer.
  • abiy : Kısmet, nasib,
  • abiye : Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
  • abkame : f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir More…
  • abkarî : Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir.
  • abl : Kalın, büyük nesne. * Bükmek.
  • abla' : Ak nesne. * Beyaz taş.
  • ablise : f. Tarlaya tohum atan, ekinci.
  • abluka : İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
  • ablukayi bozmak : Muhasara hattını yarıp geçmek.
  • abone : Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.
  • abonman : Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
  • aborda : İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.
  • abr : Rüya tabir etmek. Düş yormak. * Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. * Söylemeden bir şeyi düşünmek.
  • abra : Bir değiş-tokuşta üste verilen şey. * Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
  • abran : Ağlayan, ağlayıcı.
  • abraş : Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
  • abre : Göz yaşı.
  • abs : (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak. ◊ Karıştırmak, halt. * Güneşte keş kurutmak. ◊ Kurumak, katılaşmak.
  • abş : Salâh. * Hüsn. İbâdet. * Gaflet.
  • absal : f. Bahçe, koru, park.
  • abt : Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak. * Kazılmamış yeri kazmak. * Yarmak. ◊ Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.
  • abu : f. Nilüfer çiçeği.
  • abus : Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
  • abv : Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye)
  • ac : Fildişi. * Dolu kap.
  • ac'ac : Çağırış.
  • ac'ace : Uzun uzun çağırmak.
  • acac : Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman.
  • acafet : Zayıflık. Çelimsizlik.
  • acaib : (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
  • acaibat : Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
  • acaiz : (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
  • acak : f. Toprak.
  • acal : (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
  • acalit : Yoğurt.
  • açalya : yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
  • acam : (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
  • acan : f. Polis: Emniyet mensubu
  • acar : (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
  • açar : f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
  • acasa : Deve sürüsü.
  • acb : Kuyruk sokumu. 'Us'us' denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk More…
  • acc : Yüksek sesle haykırma, * Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.
  • acc(e) : Kalabalık.
  • accac : Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.
  • aceb : Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
  • aced : Kuru üzüm.
  • acele : Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.
  • acem : İranlı. Yabancı. * Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar. * Çekirdek.
  • acemâne : f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
  • acemceme : (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.
  • aceme : (C: Acemât) Çekirdek. * Çekirdekten biten hurma ağacı. * Sert ve sağlam taş.
  • acemî : Tecrübesiz. * Yabancı. * Yeni. Mübtedi.
  • acemistan : f. İran ülkesi.
  • acemiyan : f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.
  • acente : (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru. * Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili. * Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.
  • aceze : (Âciz. C) Âcizler. * Düşkünler, zayıflar.
  • açi : (Bak: Zâviye)
  • acîb : Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
  • acib : Hayret veren. Şaşılacak şey.
  • acîbe : Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.
  • acic : Sesi yükseltmek.
  • âcil : Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.
  • acil : Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.
  • âcilane : f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
  • âcilen : Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak. ◊ Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
  • acin : Rengi ve tadı değişmiş pis su. ◊ Yoğurma, hamur tutma.
  • acinî : Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.
  • aciniyet : Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.
  • acir : Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
  • aciş : f. Üşüme, soğuktan üşüme.
  • aciyy(e) : (c: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk. * Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.
  • âciz : Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
  • âcizân : (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
  • âcizâne : f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) 'Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler.' More…
  • âciziyyet : Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik. * Fakirlik, tevâzu.
  • açki : Cilâ, perdah, lostra.
  • açkici : Cilâ ve perdah veren sanatkâr.
  • acled : Yoğurt.
  • aclez : Kavi, sağlam nesne.
  • acm : (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve. * Kuyruk dibi. * Isırmak.
  • acmî : İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.
  • acn : Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme.
  • acul : Çok acele eden sabırsız.
  • aculâne : Acele edene yakışır suretde.
  • aculiyet : Acelecilik. Sabırsızlık.
  • acur : Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.
  • acür : Yoğunluk, semizlik, besililik. * Yoğun. * Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak. ◊ Kerpiç, tuğla, kiremit. ◊ Kuyruk.
  • acürî : Kiremitçi, tuğlacı.
  • acüs : Almak, kabzetmek. * Gecenin sonu.
  • acüz : (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu. * Yay kabzası.
  • acuz(e) : Çok yaşlı kadın. Kocakarı. * Kılıç. * Şarap. * Sırtlan.
  • acv : Çocuğa süt içirmek.
  • acve(t) : Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.
  • acz : Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı.
  • acz-alud : f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
  • acz-mendî : f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.
  • acza' : Dübürü büyük kadın. * Kumdan yığılmış yüksek tepe.
  • acze : (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu. * Kadın dübürü.
  • âd : Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı. ◊ (Âdet. C) Âdetler.
  • ad : İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
  • ada : Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. '...den başka, ...den gayrı' mânasına gelir. (Bak: Mâadâ) ◊ Etrafı su ile çevrili kara parçası. * More…
  • âdâb : (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir.
  • âdâb u erkân : Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
  • adahi : (Udhiye. C.) Kurbanlar.
  • adahik : (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
  • adak : Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
  • adakk : İnce, dakik.
  • adal : Gümüşü az olan para.
  • adalat : (Adale. C.) Adaleler.
  • adale : Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
  • adalet : Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini More…
  • adaletkâr : f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
  • adâletkârane : f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
  • adaletpenah : f. Adâletli.
  • adall : Çok sapık, çok dalâlette.
  • adam : İnsan. * Erkek kişi. * Birinin tarafını tutan kimse. * İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
  • adamet : Ahmaklık, akılsızlık.
  • adan : Deniz kenarı.
  • adaptasyon : Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme. More…
  • adapte : Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
  • adarr : En zararlı.
  • âdat : Âdetler. (Bak: Âdet)
  • adavet : Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.
  • aday : (Bak: Namzed)
  • adb : Kılıç. * Kesmek. * Sövmek.* Yardımcı.
  • adcem : Eğri burunlu.
  • âdd : Kuvvet, salâbet.
  • add : Hesablamak. Saymak. Sayılmak. İtibar etmek.
  • addar : Denizci, gemici taifesi.
  • addetmek : Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
  • âde : Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.
  • aded : Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
  • adeden : Sayı bakımından, sayıca.
  • adedî : (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
  • âdem : İnsan. İlk insan ve ilk peygamber.
  • adem : Yokluk, olmama, bulunmama. * Fakirlik. (Vücudun zıddı)
  • adem-âbâd : f. Yokluk. Yokluk alemi.
  • âdem-küş : f. Adam öldüren, katil.
  • âdemî : İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
  • ademî : Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
  • âdemiyân : (Âdem. C.) İnsanlar.
  • âdemiyât : (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
  • âdemiyyet : İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
  • ader : Yel inmekle hayası şişen kimse. ◊ Çok su.
  • ades : (C. Adâs) Mercimek.
  • adese : Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
  • adesî : Mercimeğe benziyen şey.
  • âdet : Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde More…
  • adetâ : Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
  • adeten : Görenek şekliyle, âdet olarak.
  • adevân (adv) : Sür'atle koşmak.
  • adf : Yemek.
  • adgâs : (Dags. C.) Desteler, demetler. * Karışık rüyalar. * Karışık söylentiler.
  • adgâsu ahlâm : Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
  • adhâ : Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd)
  • adham : Yoğun, kaba. * İri cüsseli adam.
  • âdî : Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid.
  • adid : (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi. ◊ Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd) ◊ Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen More…
  • âdih : Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.
  • adihe : Bühtan, yalan.
  • âdil : (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi.
  • adil : Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
  • âdilâne : Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
  • adîm : Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
  • âdin : Otlakta bulunan dişi deve.
  • âdine : Cuma günü.
  • âdiş : f. Ateş, nar.
  • âdiyât : (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus) More…
  • âdiyat suresi : Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
  • âdiye : (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
  • âdiyen : Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
  • âdiyye : İtiyad edilmiş. Alışılmış.
  • âdiyyet : Adilik. Aşağılık.
  • adk : Vurmak, darp.
  • adl : Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk. * Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber More…
  • adla' : (Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar. * Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.
  • adlî : Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
  • adliye : Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire.
  • adm : (C: İdâm) Yay tutamağı. * Deve kuyruğu. * Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır. * Harman savurdukları yaba. ◊ Gazap etmek, öfkelenmek.
  • admer : Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın.
  • adn : Vatan tutmak ve mukim olmak. * Cennette bir makam adı. (Bak: Cennet)
  • adrahş : f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
  • adras : (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
  • adrefut : Kelerden büyük bir hayvan.
  • adrenalin : Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
  • adreng : Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.
  • adret : Kaşları olmayan kimse.
  • adub : Yardımcı.
  • adud : Zalim. Iztırab veren. Hunhar. * Bir lokma. * Isırıcı köpek veya at. * Yavuz kişi. * Dar ve derin olan kuyu. (Bak: Adîd) ◊ Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı. * Mc: More…
  • adude : Yumuşaklık. Tazelik.
  • adudî : Pazı kemiği ile ilgili.
  • adulî : Gemici, mellah.
  • adüvv : Düşman, hasım.
  • adv : Yelmek. Seğirtmek. * Hazırlamak.
  • adva : Hastalık başkasına bulaşmak.
  • advan : Çok koşan kimse.
  • adya' : Boynuzu ufak koyun. * Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.
  • adye : Koğuculuk, dedikoduculuk. * Yalan söylemek. * Sövmek.
  • af'af : Devedikeni ağacının yemişi.
  • afa' : Eşek sıpası.
  • afaf : (Afâfet) Temiz olma. Masumiyet. Günahsızlık.
  • afaif : Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar.
  • afak : Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
  • afakgir : Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.
  • afakî : Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
  • afar : Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
  • afaret : İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
  • afarit : (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
  • afaroz : (Bak: Aforoz)
  • afat : Afetler. (Bak: Afet)
  • afazî : Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.
  • afen : Çürüme, pörsüme. Yemeğin kokması. (Bak: Ufunet)
  • afend : f. Harp. Kavga.
  • afer : Toprak. Yer. Arz. * Ekin suladıkları vaktin evveli.
  • aferca : Yaramaz huylu.
  • aferide : (C: Aferidegân) f. Yaratılmış, mahluk.
  • aferin : f. Beğenmek, alkış, yaşa, varol. * Yaratan, yaratıcı.
  • aferin-hân : f. 'Aferin' diyen.
  • aferna' : Arslan. * Kuvvetli deve.
  • afes : Burun eğriliği.
  • afet : Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. * Mc: Son derece güzel.
  • afetzede : (C: Afetzedegân) f. Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış.
  • afetzedegân : (Afetzede. C.) f. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.
  • aff : İffet, namus. İffetli olmak. Nefsini haramdan men'etmek.
  • afgan : Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.
  • afî : Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan. * Affedilmiş, bağışlanmış. * Yalvaran. * Uzun saçlı. * Tencere altında artaya kalan.
  • afif : Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.
  • afifâne : f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
  • afik : Yalancı, iftiracı. ◊ Çok aptal.
  • afil : Uful eden. Gurub eden. Batan. * Görünmez olan. Kaybolan. * Fâni, geçici.
  • afilûn (afilîn) : (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.
  • afin : Affedenler.
  • afinite : (Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi)
  • afir : Güneşte kum üstünde kurutulan et. ◊ Çok kötü niyetli.
  • afire : Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
  • afiş : Fr. Duvar ilânı.
  • afitab : f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.
  • afitâbî : Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
  • afite : Dişi koyun. Koyun güdücü kız.
  • afiyet : Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
  • afk : Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek. ◊ Rücu etmek, dönmek. * Kaybolmak.
  • aflak : Çok gevşek şey.
  • aforoz : R. Papa tarafından bir Hıristiyanın kiliseden çıkarılması, dinden hariç addolunması.
  • afra' : Beyazı kızıllığına galip olan geyik. * Ayın onüçüncü gecesi.
  • afraze : f. Nur. Aydınlık, ışık. * Kandil fitili.
  • afreye : Horoz ibiği. İnsanın ense saçı. * Davarın alın saçı.
  • afruşe : f. Un helvası.
  • afs : Hapsetmek. * Deve sürmek. * Arkasına ayağıyla vurmak.
  • afsa : Boynuzu ardına kayık koyun.
  • afşar : Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.
  • afşelil : Sırtlan dedikleri canavar. * Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.
  • afsun : (Efsun) f. Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.)
  • aft : Pelteklikten sözü zorlukla söylemek. Kekemelik.
  • aftab : f. Güneş. * Pek güzel şahıs. * Çok parlak çehre.
  • aftâb-gerdan : f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
  • aftab-gerdek : f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.
  • aftab-gerdiş : f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer.
  • aftab-gir : f. Güneşlik, şemsiye. * Güneş gören yer.
  • aftab-perest : f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.
  • aftab-ru : f. Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). * Sevimli, dilber. * Güneşe karşı olan (yer).
  • aftabe : f. İbrik. Su kabı.
  • aftabî : f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili.
  • afur : Boz tüylü ve kısa boyunlu olan geyik. * Zaman. ◊ Belâ kasırgası.
  • afüvv : Affeden, merhametli.
  • afv : Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek. ◊ Ayakla basılmadık yer. * Malın iyisi, helâli ve fazlası. * Terketmek. * Mahvetmek.
  • afyon : Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.
  • ağa yeri : Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.
  • agâh : (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
  • agâhân : (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
  • agâhî (agehî) : f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret.
  • agal : Darıltma, kışkırtma. * Çiğnemeden yutma. * Ağıl. * Arı kovanı.
  • agaliş : f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.
  • agande : f. Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. * Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek.
  • agarr : Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz.
  • agaşte : f. Bulaşmış.
  • agavat : (Ağa. C.) Saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.
  • agayan : Ağalar.
  • agaz : f. Başlama. Mübâşeret.
  • agba : Daha küt, en küt. * Daha koyu, en koyu.
  • agber : Çok tozlu.
  • agbeş : Boz renkli.
  • agbiya : (Gabi. C.) Ahmaklar, gabiler.
  • ağda : Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.
  • agdef : Uzun ve sarkık kulaklı.
  • agdiye : (Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar.
  • agel : (Bak: İkal)
  • agende-guş : f. Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse.
  • ageste : f. Islanmış, ıslak.* Bulaşmış.
  • agfer : Mağfiret eden, bağışlayan, afveden.
  • ağil (ağl) : Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.
  • agin : f. Dolu, doldurulmuş.
  • agirra : (Garîr. C.) Tecrübesizler, safdiller, acemiler. * Mağrurlar.
  • agiş : f. İlişik, sarkık. * Uzatılmış.
  • agisna : Bize imdad eyle, yardım ihsan eyle (meâlinde duâ.)
  • agiyye : İçine su biriken çukur.
  • aglak : (Galak. C.) Kilitler. * Kapalı, anlaşılmaz şeyler.
  • aglal : (Gull. C.) Boyna geçirilen zincirler. * Kelepçeler, pırangalar. ◊ Ağaçlar arasında akan su. (Bak: Eglâl)
  • aglaz : (Galiz. den) kaba ve galiz şeyler.
  • agleb : Daha galib. Çok kerre, ekseriya. Çoğu. ('Ağleben - Ağlebâ' şeklinde de kullanılır.)
  • aglef : Sünnetsiz. * Sandıkta kapalı. * Mc: Katılaşmış, duygusuz kalb.
  • aglez : (Galiz. den ism-i tafdil) Pekçok kaba ve galiz.
  • agma : Yıldız. Yıldız akması.
  • agmad : (Gımd. C.) Bıçak ve kılıç kınları.
  • agmak : Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek. * Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.
  • agmar : (Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller.
  • agmaz : (Gamz. C.) Göz yummalar, göz kırpmalar.
  • agna : (Gani. den) Çok gani. En zengin.
  • agnam : (Ganem. C.) Koyunlar, keçiler. * Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.
  • agniya : (Gani. C.) Zenginler, ganiler.
  • agniye : (Bak: Ugniye)
  • agnostik : fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.
  • agnostisizm : 'fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.'
  • agra : Çok sevimli, yakışıklı.
  • agrafi : yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.
  • agrar : (Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.
  • agras : (Gars. C.) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.
  • agraz : (Garaz. C.) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.
  • agreb : (Garib. den) En garib, çok tuhaf.
  • agrel : (C. Gurl) Sünnet olmamış kişi.
  • agşa : Baygın adam. * Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.
  • agsan : (Gusn. C.) Dallar, ağacın dalları. * Mc: Mânanın kısımları.
  • agsem : Beyazı siyahından daha fazla olan saç.
  • agser : Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim. * Kurbağa yosunu. * Karabatak kuşu. * Aşağılık ve âdi (adam).
  • agşiye : (Gışa. C.) Perdeler, örtüler. * Zarflar, mahfazalar.
  • ağtabaka : Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
  • agtaş : Karanlık. * Zayıf gözlü.
  • agtem : Sözü tutkunarak söyleyen. Kekeme.
  • agtiye : (Gıtâ. C.) Perdeler.
  • agu : Zehir, sem.
  • agul : f. Hiddetlenerek göz ucuyla bakma.
  • agun : f. Baş aşağı, ters. * Uğursuz.
  • agunde : f. Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk.
  • aguş : f. Kucak. * Sığınılan yer.
  • agüs : f. Taşcıların oymacılıkta kullandıkları demir kalem.
  • agva : Dalâlete en fazla sapan, giden. Sapık.
  • agvar : (Gar. C.) Mağaralar.
  • agvas : (Gavs. C.) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.
  • agyar : Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
  • agyaz : (Gayze. C.) Ağaçlıklar, meşelikler.
  • agyed : Uykucu, tenbel. * Esmer vücutlu. * Nazik derili.
  • agyer : (Gayret. den) Çok gayretli adam.
  • agza : (Gazâ. C.) Düşmanlarla savaşlar, muharebeler.
  • agzel : (C.: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.* Silahsız kimse. * Yağmursuz bulut.
  • agziye : (Gıdâ. C.) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri.
  • ah : Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır. * Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder. * Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi. More…
  • ah u enin : Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
  • ahabir : (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
  • ahabiş : (Habeş. C.) Habeşliler.
  • âhâd : Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
  • ahad : (Bak: Ehad)
  • ahadd : (Hadd. den) Pek keskin.
  • ahadî : Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
  • ahadî hadis : Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile More…
  • ahadid : Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
  • ahadis : (Bak: Ehâdis)
  • ahadiyyet : (Bak: Ehadiyyet)
  • ahaff : Pek hafif, çok hafif. * Düşüncesiz.
  • ahakk : (Bak: Ehakk)
  • ahal : f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
  • ahali : (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
  • ahamire : Acem milletinden bir tâife.
  • ahann : Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
  • ahar : f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik. ◊ (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
  • aharr : Daha sıcak, en sıcak.
  • ahass : Asılsız, kötü kimse. ◊ (Bak: Ehass)
  • ahavat : (Uht. C.) Kızkardeşler. * Benzer şeyler.
  • ahaveyn : İki kardeş. * İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)
  • ahazz : Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu.
  • ahba : (Haba. C.) Saray adamları.
  • ahbab : Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
  • ahbar : (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar) ◊ (Bak: Ehbâr)
  • ahbarî : Rivayetçi, rivayet eden kişi.
  • ahbas : (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.
  • ahbaz : (Hubz. C.) Ekmekler.
  • ahbel : Divane, deli.
  • ahben : Çok su içmekten karnın şişip zahmetli olması.
  • ahbes : Pek çok pis, daha murdar. En habis, berbad.
  • ahbeş : Habeş, Habeşi.
  • ahbiye : (Hıbâ. C.) Kıldan yapılmış göçebe çadırı. * Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.
  • ahcar : (Hacer. C.) Taşlar.
  • ahcen : Burnu eğri kimse.
  • ahd : Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân. * Asır. Devir. Tevhid. Mukavele. * Vasiyet.
  • ahd ü misâk : f. Yemin, anlaşma, sözleşme.
  • ahd ü peyman : f. Yemin etme, söz verme.
  • ahd-i cedid : f. İncil.
  • ahd-name : f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.
  • ahda' : Boyun damarlarından bir damar. * Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı. ◊ Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.
  • ahdak : (Hadeka. C.) Göz bebekleri.
  • ahdan : (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar.
  • ahdar : Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
  • ahdas : (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler. * Gençler.
  • ahdeb : Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak. * Uzun boylu. ◊ Kambur.
  • ahdel : Boynu önüne eğilmiş olan. * Çok eğik olan şey.
  • ahder : (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak. * Şaşı adam. ◊ f. Kardeş çocuğu. Biraderzâde.
  • ahderrî : Yabani eşek.
  • ahdes : Fikirli kişi.
  • ahdet : (C.: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.
  • ahdî : Ahde âid, sözleşmeye dâir.
  • ahen : Demir. * Mc: Sert. Zincir. Kılıç.
  • ahen-âşiyân : f. Dikiş yüksüğü.
  • ahen-be : f. Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar.
  • ahen-cân : f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü.
  • ahen-dest : f. Demir elli, eli demir gibi olan.
  • ahen-dil : f. Demir yürekli, kahraman. * Merhametsiz, acımasız kimse.
  • ahen-ger : f. Demirci. Demir yapan veya satan.
  • ahen-gerî : f. Demircilik.
  • ahen-keş : f. Demiri çeken. Mıknatıs.
  • ahen-puş : f. Demirler giymiş. Zırh kuşanmış.
  • ahen-rübâ : f. Demiri kapan, mıknatıs.
  • ahene : f. Demir halka.
  • ahenin : Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.
  • ahenk : f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
  • ahenkdâr : f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
  • aher : Başka, diğer, gayrı.
  • aheste : f. Yavaş, ağır.
  • aheste-rev : f. Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen.
  • ahestegî : f. Yavaşlık, acele etmemeklik.
  • ahfa : Çok gizli, pek gizli.
  • ahfad : Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
  • ahfas : (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
  • ahfaz : (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
  • ahfec : Ayakları eğri.
  • ahfeş : Küçük gözlü, zayıf bakışlı. * Yalnız gece gören kimse. * Üç büyük Arab âliminin lâkabı. * Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.
  • ahfiye : (Hıfâ. C.) Örtüler, perdeler, gizli şeyler. * Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.
  • ahger : f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür.
  • ahh : Öksürmek.
  • ahi : Kardeşim. * Ahilik ocağından olan kimse. * Eli açık, cömert.
  • ahibba : Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
  • ahid : Seninle muâhede eden. * Ahdolunmuş nesne. ◊ (Bak: Ahd)
  • ahid-şiken : f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
  • âhil : Erkeği olmayan kadın. * Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
  • ahilik : 'Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. More…
  • ahilla : (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
  • âhin : (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı.
  • ahin : (C.: Uhun) Boyalı yün.
  • âhir : Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki. ◊ Zina işleyen. Fasıklık yapan. * Tembel kimse.
  • ahîr : En son, sonraki.
  • ahir : t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
  • âhir-bin : f. Sonunu gören, düşünen.
  • âhire : Zâni, zinakâr.
  • ahiren : En son, en son olarak. * Son zamanlarda, yakında.
  • ahissa : (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
  • ahiyane : f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.
  • âhiz : (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden. * Ses alıcı âlet. * Kabul etme, alma.
  • ahîz : (Ahz. den) Esir.
  • âhize : Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
  • ahkab : Uzun zamanlar. ◊ Yabani eşek.
  • ahkad : (Hukd. C.) Kinler, garezler.
  • ahkaf : (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
  • ahkaf suresi : Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • ahkâm : (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
  • ahkar : En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
  • ahkem : En sağlam. En kuvvetli. * En çok hükmeden. * En hakim ve akıllı.
  • ahker : f. Ateşli kül, kül ile karışık ince kor.
  • ahla : En tatlı, çok şirin. Çok tatlı.
  • ahlaf : Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti. ◊ Yemin edenler. Müttefikler.
  • ahlak : (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim.
  • ahlâkî : Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
  • ahlâkiyyât : Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim. * Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.
  • ahlâkiyyun : 'Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış More…
  • ahlal : (Hıll. C.) Samimi dostlar, yâranlar.
  • ahlam : Rüyâlar. (Bak: Hulm)
  • ahlas : En hâlis, daha temiz.
  • ahlat : (Hılt. C.) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli.
  • ahlef : Solak kimse.
  • ahles : Kara ile kırmızı arasında olan renk.
  • ahlet : Saçı dökülmüş kişi.
  • ahliya : (Hali. C.) Boş şeyler.
  • ahma : (Hamiyyet. den) Çok hamiyetli. ◊ (Hamâ. C.) Kayın biraderler.
  • ahmak : (Humk. dan) Pek akılsız, sersem, şaşkın. Anlayışsız.
  • ahmakane : f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
  • ahmakî : Akılsızlık, ahmaklık.
  • ahmakiyet : Ahmaklık, akılsızlık.
  • ahmal : (Haml. C.) Yükler. * Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.
  • ahmal ü eskal : Ağır yükler.
  • ahmas : (C: Ehâmis) İnce belli.* Ayak altında yere değmeyen yer. ◊ (Hums. C.) Beşte birler, humslar.
  • ahmed : Daha çok hamdeden. * Çok övülmeğe ve medhedilmeğe lâyık. * Çok sevilen. Beğenilmiş. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi.
  • ahmer : Kırmızı.
  • ahmes : Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.
  • ahmeş : İnce, dakik.
  • ahmez : Daha metin, daha sağlam, daha çetin.
  • ahna : Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.
  • ahna' : Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.
  • ahnas : (Hıns. C.) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.
  • ahnef : Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.
  • ahnes : Burnu basık ve sivri olan adam.
  • ahond : f. Tahsil yapmış, hoca. Ulu, büyük.
  • ahra : Daha lâyık, daha münasib, en elverişli.
  • ahrab : Kulağı kesik. * Kulaktaki küpe deliği.
  • ahrac : (Hırc. C.) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.
  • ahrad : Pek tamahkâr cimri.
  • ahrak : Miskin, akılsız adam.
  • ahram : (Harem ve Harim. C.) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler. * Kadınların bulunduğu haremlikler.
  • ahrar : (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. * Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. * Hürriyetçiler.
  • ahrarane : f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.
  • ahras : (Hâris. C.) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular. ◊ Dilsiz.
  • ahraz : (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.
  • ahreb : Çok harap, perişan, yıkık. * Kulağı yarık kimse. * Edb: Rübai vezinlerinden 'Mef'ulü' ile başlayan oniki şekilden herbiri.
  • ahrec : Ak ile kara. Siyahla beyaz.
  • ahred : Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.
  • ahrem : Burnu kesik olan. Kesik burunlu. * Edb: Rübai vezinlerinden 'Mef'ulü' ile başlıyan oniki şekilden herbiri. * Tıb: Omuz ucu.
  • ahres : Dilsiz, dili olmayan kimse.
  • ahrez : Gözleri dar ve küçük olan.
  • ahruf : (Harf. C.) Uçlar. * şiveler, lehçeler. * Harfler.
  • ahsa : İhsadan fiildir. (Bak: İhsâ) ◊ Çok kumlu, taşlı yer.
  • ahşa : Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
  • ahşa' : (Haşâ. C.) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar. * Mahaller, bölgeler, cihetler.
  • ahşab : Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar.
  • ahşam : (Haşem. C.) Bir büyük zâtın yakınları, maiyeti, taraftarları.
  • ahsar : Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
  • ahsas : Hisler. Duygular.
  • ahseb : Çok iyi hesab edilmiş, münâsib. * Çok fazla cimri, hasis. * Miskin. * Saçının rengi kırmızıya yakın. *Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.
  • ahşeb : (C.: Ehâşib) Sert taşlı büyük dağ. * Haşin ve yoğun olan.
  • ahsef : Kara ile ak, alaca.
  • ahşef : Uyuz adam.
  • ahsem : Geniş yüzlü kılıç. * Arslan. * Enli, yassı ve yayvan burun. * Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.
  • ahşem : Burnu koku almayan. * Burnunun içi kokan kimse.
  • ahsen : En güzel. Çok güzel.
  • ahşen : Pek sert şey. * Geçimsiz kimse.
  • ahşic : f. Zıt ve uygunsuz.
  • ahşican : (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
  • ahşig : f. Zıt ve uygunsuz.
  • ahşigân : (Ahşig. C.) Zıtlar.
  • ahşişan : Çok katı, pek huşunetli.
  • ahtab : (Hatab. C.) Odunlar.
  • ahtal : Çabuk yürüyen. * Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.
  • ahtapot : Fr. Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. * Canlı yengece benzeyen bir çıban.
  • ahtar : (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
  • ahte : f. Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..) * Husyesi çıkarılmış hayvan.
  • ahteb : Arı kuşu dedikleri kuş. * Kızıl eşek.
  • ahtel : Sarkık kulaklı.
  • ahtem : Uzun burunlu.
  • ahter : Yıldız. * Mc: Baht, talih.
  • ahter-bîn : f. Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse.
  • ahter-gû : f. Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim.
  • ahter-şinas : f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
  • ahterân : f. Yıldızlar. Necimler.
  • ahu : Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır. ◊ f. Ceylân. * Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz. * Gazâl. * Mc: Dilber. Mahbub. More…
  • ahu-beçe : f. Ceylan yavrusu.
  • ahu-bere : f. Ceylan yavrusu.
  • ahu-çerende : f. Otlıyan ceylan.
  • ahu-dil : f. Ceylan yürekli. * Mc: Korkak.
  • ahu-pa(y) : f. Ceylan ayaklı. Çevik, atik. * Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk.
  • ahu-yi mâde : f. Dişi ceylan.
  • ahun : f. Delik, yarık. Lağam.
  • ahun-bür : f. Yer kazan, delik açan. Lağamcı.
  • ahur : f. Ahır, dam.
  • ahuri : f. Hardal.
  • ahuvan : (Ahu. C.) f. Ceylanlar. Karacalar.
  • ahva : (C.: Huvve) Kararmış nesne.
  • ahval : (Hâl. C.) Dayılar. Annenin erkek kardeşleri. ◊ Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
  • ahvas : (C.: Ehâvis, Huves) Bir gözü birinden küçük olan.
  • ahvat : (Uht. C.) Kız kardeşler. ◊ En ihtiyatlı, tedbirli.
  • ahveb : Asi, günahkâr.
  • ahvec : En muhtaç, pek çok ihtiyacı olan.
  • ahved : Çok değişen.
  • ahvef : En korkak. * Çok korkunç.
  • ahvel : Bir şeyi çift gören, şaşı.
  • ahver : Akıllı. * İri gözlü güzel. * Müşteri yıldızı. (Jüpiter) * Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.
  • ahverî : Yumuşak, beyaz nesne.
  • ahves : Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır. ◊ Karnı sarkık kişi. (Müe: Havsâ)
  • ahvezi : Cem'edici, toplayıcı. * Her işi insanlar arasında halleden. ◊ Yeyni, hafif. * Tez, seri.
  • ahyâ : (Hayy. C.) Diri olanlar. Hay olanlar. Canlılar.
  • ahyâ vü emvât : Diriler ve ölüler.
  • ahyal : (Hayl. C.) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.
  • ahyan : (Hin. C.) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.
  • ahyanen : (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
  • ahyar : Hayırlılar. * Dostlar. * İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
  • ahyaz : (Hayiz. C.) Odalar, bölmeler, bölümler.
  • ahyef : Bir gözü gök, diğer gözü siyah olan.
  • ahyus : Ekseriyetle su kenarında biten bir ot.
  • ahz : Alma. * Tutma. * Kabul etme. * İşkence etme.
  • ahz ü girift : Ele geçirme, yakalama. * Esir alma.
  • ahz u itâ : Alışveriş.
  • ahz u kabul : Alıp kabul etmek.
  • ahz ü kabz : Kendine mal etme.
  • ahza : Çok alçak, menfur kişi. Nefret edilmiş olan kimse.
  • ahzab : (Hizb. C.) Hizbler, bölükler, kısımlar, gruplar. * Toprağı katı yer. * Kur'ânın kısımları. Hizbleri.
  • ahzab suresi : Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
  • ahzad : Eğrilip bükülen, esnek.
  • ahzan : (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
  • ahzar : (Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar. ◊ (Bak: Ahdar)
  • ahzeka : Bodur ve şişman adam.
  • ahzel : Beli kırılmış olan adam. ◊ Yüksek olmak, irtifa.
  • ahzem : İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli. * Yüksek yer. * Göğsü büyük. ◊ Erkek yılan.
  • ahzen : Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
  • ahzer : Devamlı gözünü kırpan adam. * Ufak gözlü olan kimse.
  • ahzetmek : Almak. Tasarrufuna dahil etmek. Tahsil etmek.
  • aib : (Bak: Ayib)
  • aid : Geri gelen, dönen. Râci. Dâir. * Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan. * Hastayı ziyaret eden.
  • aidat : (Aide. C.) Gelirler, kazançlar. * Resim, vergi. İrad. Belirli sürelerde bir derneğe ödenmesi taahhüd edilen para.
  • aide : (C: Avâid - Aidat) Kâr, kazanç, fayda, gelir.
  • aidiyyet : Alâkalılık, ilgililik. Aid olma. Birine mahsus olma.
  • aik : (Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.
  • aika : (C. Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.
  • ail : Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.
  • aile : Erkeğin karısı. * Ev halkı. * Akraba. * Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.
  • aile-perver : f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
  • ailevî : Aile ile ilgili.
  • ainne : (İnan. C.) : Dizginler.
  • air : Göz ağrısı.
  • aiş : Yaşıyan. * Rahat yaşıyan.
  • aişe : (Bak: Ayişe)
  • aiz : Karşılık olarak veren. * Karşılık olarak verilmiş olan. ◊ Yeni doğmuş deve yavrusu.
  • aizze : (Bak: Eizze)
  • aj : f. Dinlenme, rahat hâl, istirahat.
  • ajan : Fr. Bir şahsın, bir şirketin veya bir devletin bazı işlerini gören kimse. * Gizli vazifeli olan kişi.
  • ajanda : Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.
  • ajans : Fr. Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. * Ticari bir teşekkülün kolu.
  • ajeh : f. Vücutta çıkan pürtüklü küçük ur.
  • ajende : f. Çamur. * Binalarda kullanılan harç.
  • ajig : f. Nefret, kin ve düşmanlık.
  • ajih : f. Kir, küf. * Çapak.
  • ajine : f. Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi.
  • ajir : f. Göl, havuz. * Kalabalık, izdiham. * Bağırma, feryât. * Çekingen. * Akıllı, uyanık. * Amâde, hazır.
  • ajirak : f. Gürültü, ses. Bağırış.
  • ajüg : f. Hurma lifi. * Ağaç budama.
  • ajur : Fr. Gözenek. Göz göz işlenmiş nakış.
  • ak alem : Osmanlılarda saltanat sancağı.
  • ak anber : Beyaz cins anber.
  • ak'ak : Saksağan.
  • ak'aka : Saksağan sesi.
  • ak'am : Burnu eğri.
  • aka : İran Türkleri 'ağa' yerine kullanırlar.
  • akab : Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
  • akab-gir : f. Peşe düşen, kovalıyan.
  • akab-rev : f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
  • akabe : (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve More…
  • akabe biati : Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik More…
  • akabinde : Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
  • akademi : yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini More…
  • akağa : Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
  • akaid : (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, More…
  • akak : (C.: Akâık ) Saksağan kuşu. ◊ Sıcak çok olmak.
  • akakir : (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
  • akala : Bir çeşit pamuk.
  • akalid : Yoğurt.
  • akalim : (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
  • akalit : Yoğurt.
  • akall : (Ekall) Daha az. En az.
  • akalliyet : (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
  • akam : Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır. * Tedavisi kabil olmayan hastalık. ◊ Erkek ve dişi kısırlığı. ◊ Yük bağladıkları ip. ◊ (Bak: Ekkâm)
  • akamet : Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
  • akan : Deve ayağını bağladıkları ip.
  • akanyildiz : Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
  • akar : Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi. ◊ Zayi etme, kaybetme. More…
  • akarat : (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
  • akaret : Kısırlık, kısır olma.
  • akarib : (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler. ◊ (Bak: Ekarib)
  • akas : Çirkin kokulu olma.
  • akasi : (Aksa. C.) Çok uzaklar.
  • akasir : (Akser. C.) Pek kısalar.
  • akat : Evin ortası. Evin çevresi, etrafı. ◊ Çukur yer.
  • akavil : (Bak: Ekavil)
  • akb : Sakalın kaba ve sık olması.
  • akbeh : (Kabih. den) En çirkin. Çok kabih.
  • akbel : Eğri gözlü. * Kabiliyetli kimse. * En çok beğenilen
  • akbenek : Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.
  • akbiye : (Kubâ. C.) Kaftanlar, üste giyilen elbiseler.
  • akça : (Akçe) Beyaz, oldukça beyaz. * Para. * Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.
  • akciğer : Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.
  • akd : Anlaşma. Sözleşme. * Düğümleme. Düğümlenme. Bağ bağlama. Bağlanma.* Huk: Nikâh, hibe, vasiyet, bey' u şirâ gibi şer'î bir muameleyi iki tarafın iltizam ve taahhüd etmeleridir, icab More…
  • akdam : (Kadem. C.) Ayaklar, kademler.
  • akdar : Değerler. Kudretler.
  • akdem : Daha önce. Daha ileri. Daha mühim.
  • akdemîn (akdemûn) : Daha evvelce yaşamış olanlar. Geçmişler. İleride ve daha mühim kimseler. * Eksikler. (Bak: Kudemâ)
  • akder : En kudretli. * Kısa boylu.
  • akderi : Eski zamanda kağıt yerine kullanılan ve üzerine yazı yazılan deri.
  • akdes : En kudsi. En mübarek.
  • akdiyye : Mafsallarda bulunan yumru ve düğüm.
  • akem : Vergisi olmayan emlâk. Türbe, cami, köprü, çeşme gibi.
  • aker : Zeytinyağı tortusu.
  • akerker : Kuvvetli arslan. * Yoğurt.
  • akese : f. Ökse. * Bir şeye ilişmiş, asılmış.
  • akevka' : Kısa boylu.
  • akf : Hapsetmek. Vakfetmek. ◊ Eğmek, meylettirmek.
  • akfa : (Kafâ. C.) Başın arka kısımları. Enseler.
  • akfal : (Kufl. C.) Kilitler. Kapı kilitleri.
  • akfar : (Kafr. C.) Sahralar, çöller.
  • akfas : (Kafas. C.) Hamal küfeleri. * Kafesler.
  • akfen : Kulağı küçük ve kalın olan.
  • akfer : Çok kısır, en kısır. * İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at
  • akhaf : (Kıhf. C.) Ağaç kaplar, ağaçtan yapılmış kaplar. * Kafa tasları.
  • akheb : Rengi bozrak olan ak nesne.
  • akheban : Fil, câmus.
  • akher : En kahredici, çok kahreden.
  • aki : (Akk. dan) İsyan eden, başkaldıran, âsi.
  • âkib : Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) * Bir diğerinin arkasından gelen. ◊ Çok fazla.
  • akîb : Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.
  • akib : Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.
  • âkibe(t) : Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.
  • âkibet-bin : f. İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören.
  • âkibet-binî : f. Tedbirlilik, neticeyi önceden görüp düşünme.
  • âkibet-endiş : f. Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen.
  • âkid : Kuyunun çevresi, etrafı.
  • akid : Aralarında akid yapanlardan her birisi. (Bak: Akd)
  • akide : İnanılan ve itikad edilen esas. İmân. * Bir nevi şeker adı.
  • âkideyn : Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.
  • âkif : Devamlı ibadetle meşgul olan. * Bir şeyde sebat eden. * Teveccüh, yönelme.
  • akifan : Uzun ayaklı karınca. * Araptan bir kabile adı.
  • akik : Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş. * Hicaz vilâyetinde bir vâdi. * Yolunu yaran gür su. ◊ Bunaltıcı sıcaklık.
  • akika : Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana 'Nesike' de denir.
  • akil : (Bak: Akl)
  • âkil(e) : Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr. ◊ (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
  • akil-füruş : f. Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan.
  • âkilâne : f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
  • âkilât : Akıllı kadınlar.
  • âkile : (C.: Avakil) Baba tarafından olan akraba.* Baş tarayıcı kadın. ◊ Yenirce adı verilen yara.
  • akîle : (C.: Akayil) Baba tarafından akraba. * Her şeyin en iyisi.
  • akilsuz : f. Aklı yandıran, aklı gideren.
  • akîm : Neticesiz, sonu yok. Beyhude. * Yağmur getirmeyen rüzgar. * Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
  • akim : (C.: Akâm-Ukum) İçinde giyecek olan büyük çuval.
  • akinci : Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.
  • akinti : Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış. * Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı. * Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.
  • akir : Yaralanmış, cerih.
  • âkir(e) : Kısır, verimsiz, kumlu toprak. * Çocuksuz kadın. * Oğlu veya kızı olmayan erkek. * Yaralayan, yaralayıcı.
  • akire : Ses, sedâ, savt.
  • âkis : Pis kokulu.
  • akis : '(Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi. * Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi. * Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi. * Çarpışma, çarpıp geri dönme. * More…
  • akisa : (C.: İkâs) Saç örgüsü.
  • akise : Çok fazla deve. * Karanlık gece. ◊ Işığı aksettiren âlet.
  • akk : (C.: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik. * Yarmak. * (Koyun) kuzularken ölmek. ◊ Serkeş, inadçı.
  • akkâl : Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
  • akkâm : Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam. * Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe. * Çadır mehteri.
  • akkor : (Bak: Nâr-ı beyza)
  • akkub : Devenin çok yediği yassı yapraklı bir dikenli ot.
  • akl : (Akıl) Men'etmek. * Sığınacak yer. * Kırmızı mihfe örtüsü. * Diyet. ◊ Sürmek. * Ölmek. * İp ile bağlamak.
  • akla' : Eli kesik.
  • aklah : Sarı dişli.
  • aklam : (Kalem. C.) Kalemler. Oklar. Yayla atılan eski zaman silahlarından biri.
  • aklan : (Bak: Mâile)
  • akleb : Sarkık dudaklı.
  • akled : Yoğurt.
  • aklen : Akıl ile. Akıl yolu ile.
  • aklen ve naklen : Akıl ve haberlerin nakline göre. Akıl ve nakil yolu ile.
  • aklet : Yoğurt.
  • aklî : Akıl ile bilinen veya bulunan şey. Akla mensub. Akla dâir ve müteallik.
  • akliyye : Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları.
  • akm : Kısırlık.
  • akmadde : 'Anatomi: Omuriliğin dış; beynin iç tabakasını meydana getiren sinir lifleri. Beyin hücrelerinin çoğunu, akmadde teşkil eder.'
  • akmar : (Kamer. C.) Aylar. Yıldızlar.
  • akmed : Ensesi uzun ve kalın olan kimse. * Uzun boylu.
  • akmer : Ay gibi beyaz (yüz). Akça şey.
  • akmî : Yıpranmış, eskimiş. * Anlaşılmaz.
  • akmise : (Kamis. C.) Gömlekler.
  • akmişe : (Kumaş. C.) Kumaşlar, dokumalar.
  • akmus : Eşek, hımar.
  • akna : İnce, yumru burunlu kimse.
  • akna' : En çok kanaat getiren, en mukni'.
  • aknan : (Kınn. C.) Kullar, köleler.
  • akonitin : Fr. Kurtboğan denilen bir bitkiden çıkan zehirleyici bir madde.
  • akont : Fr. Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme.
  • akra' : Başı kel olan. * Saçları dökülmüş olan. * Çıplak dağ. ◊ (Kara. C.) Sırtlar, arkalar.
  • akraba : Aralarında soyca, nesebce yakınlık olanlar. Yakınlar.
  • akrad : Emir, bey.
  • akrah : Alnının ortasında akçe kadar beyaz yeri olan at.
  • akran : (Karin. C.) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.
  • akras : (Kurs. C.) Yuvarlaklar, daireler, çemberler.
  • akrat : Kaşları olmayan.
  • akre' : Çok lâtif ve pek güzel Kur'an okuyan.
  • akreb : Zehirli ve tehlikeli küçük hayvancık. * Saatin kısa ibresi. * Semâda bir burç ismi. ◊ En yakın. Daha yakın. Ziyade yakın.
  • akrebe : Dişi akrep. * Çevik ve zeki cariye. * Ayakkabı bağcığı. * Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan 'S' şeklindeki kanca.
  • akrebek : f. Küçük akrep. Saatin kısa olan ibresi.
  • akrebiyyet : Daha yakın oluş. * Cenab-ı Hakkın insana olan yakınlığı. (Bak: Kurbiyet)
  • akref : Anası Arabdan babası başka milletten olan kimse.
  • akren : Kaşı çatık olan adam.
  • akres : Bir çeşit tuzlu veya ekşi ottur ve 'devenin yemişidir.'
  • akreşe : Dişi tavşan.
  • akret : Deve sürüsü. (50 ile 100 arası) * Dil dibi. ◊ Kısırlık.
  • akriba : (Bak: Akraba)
  • akriha : (Karah. C.) Temiz su. * Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.
  • akromatopsi : Tıb: Renk körlüğü.
  • akropol : yun. Eski Yunan şehirlerinde içinde saray ve tapınakların bulunduğu müstahkem tepe.
  • akrostiş : yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.
  • akrüb : (Karib. C.) Sandallar.
  • akruban : Erkek akrep.
  • aks : (C.: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters. * Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi. * Döndürmek. * Bir şeyin evvelini ahir More…
  • aks-endaz : f. Çarpıp duran.
  • aksa : En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak.
  • aksa' : Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.
  • aksab : (Kusb. C.) Kalın bağırsaklar.
  • aksad : Kırık şey.
  • aksakal : Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
  • aksam : Dişi yarısından ufanmış. * Boynuzsuz davar. ◊ (Kısım. C.) Kısımlar. Bölümler. Parçalar.
  • aksar : (Akser) Daha kısa. Pek kısa. En kısa.
  • akşar : (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.
  • aksat : Çok doğru olan şey. Ayakları kuru olan hayvan. ◊ (Kıst. C.) Hisseler. Nasibler.
  • aksata : (Bak: Ahz u ita)
  • aksay : Çok uzak.
  • akser : (Kasir. den) (C: Akasır) En kısa, çok kısa.
  • akşer : Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.
  • akset : Ahsen, en güzel.AKSÎ : İnatçı. * Geçimsiz, huysuz. Uğursuz. * Ters, zıd.
  • akşet : (C.: Kuşut) Burun kamışı çökük ve yassı olan.
  • aksiyon : Fr. Şirket ve ticaret hissesi. * Kuvvet ve enerjinin dışa ve fiile çıkması.
  • akson : yun.Tıb: Sinir hücrelerinden çıkan uzantıların en önemlisi.
  • aksu : t. Gözlerde görülen bir hastalık.
  • aksülamel : (Bak: Aks-ül amel)
  • aksülümen : Kim. Klor ile civadan mürekkeb zehirleyici te'siri fazla olan bir tuz.
  • akta' : Kesmeler, kırılmalar. * Beylik araziler. * Alâkasızlıklar. ◊ Eli kesik olan adam.
  • aktaan : Kalem, seyf.
  • aktab : (Kutb. C.) Kutublar. Hak tarikatların reisleri, şahları.
  • aktan : (Kutn. C.) Pamuklar.
  • aktar : (Kutr. C.) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar. * Her taraf. * Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri. * Ecza, ilâç satan adam. * Mahalle More…
  • aktâr-i âlem : Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.
  • aktivizm : Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan More…
  • aktör : Fr. Tiyatroda erkek oyuncu.
  • aktris : Tiyatroda kadın oyuncu.
  • aktüalite : Fr. Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler.
  • aktüel : Fr. Bugünkü, şimdiki.
  • aku : f. Baykuş, puhu.
  • akub : Toz.
  • akuk : (Bak: Ukuk)
  • akul : İshalden kurtaran bir ilâç.
  • akum : İyileşmez yara. Kısırlık. * Zahmet.
  • akümülatör : Fr. Fiz: Elektrik enejisini depo eden cihaz.
  • akur : Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek. * Çok şerir, kötü kimse.
  • akurâne : f. Kuduzcasına, kudurmuşcasına, saldırırcasına.
  • akustik : Fr. Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi.
  • akva : Daha kuvvetli. En kuvvetli. (Bak: Ekva)
  • akva' : Kuyruğu beyaz, gövdesi siyah olan dişi koyun.
  • akval : (Kavl. C.) Sözler, kaviller.
  • akval-i hakîmâne : f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
  • akvam : (Kavim. C.) Kavimler. Milletler. Toplumlar.
  • akvarel : Sulu boya resim.
  • akvaryum : Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.
  • akvas : (Kavs. C.) Kavisler, yaylar. * Virajlar, büklümler.
  • akvat : (Kut. C.) Yiyecekler, azıklar.
  • akvaz : (Kavz. C.) Kum tepeleri.
  • akve : Evin önündeki açıklık, meydanlık. Avlu.
  • akved : Uzun boyunlu.
  • akvem : Daha doğru. En doğrru.
  • akverin (akveriyat) : Büyük belâlar, musibetler, âfetler.
  • akves : Sıkıntılı an. * İhtiyarlıktan beli bükülmüş kimse. Kamburu çıkmış ihtiyar kişi.
  • akvet : Evin ortası. Evin çevresi. ◊ (C.: Ukâ) Hallaç masurası.
  • akviya : (Kavi. C.) Sağlam ve güçlü olanlar. Kuvvetliler.
  • aky : Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.
  • akya : Lüfer azmanı denilen iri cins bir balık.
  • akyuvar : (Bak: Küreyvât-ı beyzâ)
  • akz : Atâ, bahşiş.
  • akza : Kadılıkta ve fıkıh ilminde daha ileri, daha bilgili.
  • akzef : Çok iftira atan. Çok kazifte bulunan. (Bak: Ekzef)
  • akzel : 'Çok aksak; pek fazla topal.'
  • akzem : Zayıf.
  • akzer : Necis ve murdar nesne.
  • akziye : (Kaza. C.) Hükümler. Kararlar. * Tam cümleler.
  • âl : Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat. * Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap. * Hile, tuzak. ◊ Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
  • alâ : 'Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet More…
  • ala : İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka $: Türk tarzında gibi. ◊ Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar. More…
  • alâ hide : Tek başına, münferiden, ayrıca.
  • alabalik : t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
  • alabanda : İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
  • alaca bayrak : Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
  • alaf : (Elf. C.) Binler.
  • alafranga : İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
  • alaik : (Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
  • alaim : İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
  • alak : Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan. * Yapışkan veya ilişken nesne. * Hayvanat. * Bir işe mülâzemet eylemek. * Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe More…
  • alak suresi : Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • alâka : İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına More…
  • alaka : Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
  • alâkabahş : f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
  • alâkadar : Alâkalı, münâsebetdar.
  • alam : (Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
  • âlâm u askam : Kederler ve hastalıklar.
  • alamana : İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
  • alâmat : (Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
  • alamat : Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
  • alâmet : İz, nişân, işâret.
  • alan : Orman içinde açıklık, meydan.
  • alânî : Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
  • alâniyeten : Herkesin önünde, açıkça, alânen.
  • alarga : İtl. Açık deniz, engin.
  • alarm : Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
  • alas : Odun kömürü.
  • alaşim : Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
  • âlât : (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
  • alaturka : İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
  • alavere : Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele. * Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi. * Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık. * Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak More…
  • alavî : (İlâve. C.) İlâveler, ekler.
  • alay : (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet. * Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi. * Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç. * Fazla miktar, More…
  • alay emini : Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
  • alay imami : Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
  • alaybozan : Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
  • alaye : Yüksek yer, yükseklik.
  • alayiş : f. Bulaşıklık, bulaşma. * Debdebe, tantana, gösteriş.
  • alaz : Alev.
  • alb : Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır. ◊ (C.: Ulub) Eser. * Yaşlı keler.
  • albasti : Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.
  • albatr : f. Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı.
  • albay : Yarbay ile tuğgeneral arasındaki askeri rütbede olan üstsubay.
  • albora : İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması. * Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması. * Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması. More…
  • albüm : Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.
  • albümin : Fr. Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde.
  • alc : (C.: Uluc) Yaramaz huylu kişi.
  • alcem : Uzun boylu, uzun.
  • alçi : Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.
  • alcün : Ahmak kadın. * Semiz dişi deve.
  • ald : Boyun siniri.
  • aldehit : Lât. Kim:Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.
  • âle : Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak. * Fakirlik. ◊ f. İlaç için kullanılan ve 'Hint Sünbülü' adı verilen çiçek. ◊ (C.: Al) Harbe. * (C. More…
  • alebat : Yemek kapları, çanaklar.
  • alebe : (C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
  • alef : (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf. * Hayvan yemi. ◊ Cana yakın.
  • alef resmi : Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
  • âlek : f. İlaç için kullanılan ve 'Hint Sünbülü' adı verilen bir çiçek.
  • alek : Sülük. * Kan pıhtısı.
  • aleka : (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur. * Kan pıhtısı. * Uyuşmuş kan. * Sülük.
  • aleksi : yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
  • alel : İkinci defada içmek.
  • âlem : Bütün cihan. Kâinat. * Dünya. * Her şey. * Cemaat. * Halk. * Cemiyet. Dehr. * Hususi hal ve keyfiyet. * Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. More…
  • alem : Bayrak. * Nişan, işâret. * Özel isim. * Mc:Yüksek dağ. * Büyük âlim. * Üst dudakta olan yarık.
  • âlem-efruz : f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
  • âlem-penah : f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
  • âlem-suz : f. Cihanı yakan.
  • âlem-tab : f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
  • âlemane : f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
  • âlemârâ : f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
  • alemdar : Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
  • alemdarî : Bayraktarlık.
  • alemefraz : Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
  • âlemeyn : İki âlem. Dünya ve âhiret.
  • âlemgir : f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
  • âlemî : (C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
  • alemî : (Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
  • âlemîn : (Bak: Âlemûn)
  • âlemiyan : (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
  • âlemnüma : f. Dünyayı gösteren.
  • âlempesend : f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
  • âlemşümul : Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
  • âlemûn (âlemîn) : (Âlem. C.) Âlemler.
  • alen : Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
  • alenda : (C. Alânid) Çok sağlam nesne.
  • alendat : Katı, sağlam nesne. ◊ Kuvvetli deve.
  • alenen : Gizli olmayarak, açıktan.
  • aleng : f. Hücum eden asker. * Siper, istihkâm.
  • aleni : Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
  • aleniyye : Açık, aleni, göz önünde.
  • aleniyyet : Göz önünde olma.
  • alenked : Çok sağlam nesne.
  • ales : Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur. * Buğday arasında biten çavdar ve mercimek. * Büyük kene. * Bir nevi karınca. * Katı, sağlam nesne. ◊ Şiddetli kıtal.
  • âlet : Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri. * Sebeb, vesile, vesâit. * Edevat. Avadanlık. ◊ More…
  • alettafsil : Uzun uzadıya, mufassal olarak.
  • alettahkik : (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
  • alettahmin : Aşağı yukarı, tahminen.
  • alettahsis : Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
  • alettedric : Azar azar.
  • alettertib : Tertibli olarak, sırasıyla.
  • alettevali : Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
  • alev : Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. * Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
  • alev-gir : f. Alevlenmiş.
  • alev-hiz : f. Parlayan, alevlenen.
  • alev-keş : f. Alevden fırlayan.
  • alev-riz : f. Alevlenen, alev saçan.
  • alevî : Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
  • aleyh : (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
  • aleyhdar : Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
  • aleyhim, aleyhima : Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
  • aleyhissalatü vesselam : Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
  • aleyke : Senin üzerine, sana.
  • aleyküm : Sizin üzerinize, size.
  • aleyna : Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
  • alfabe : Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
  • alfabetik : Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
  • algi : (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut More…
  • algun : f. Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe.
  • alh : Akıl gitmek. * Tembel olmak.
  • alhan : Deve kuşunun erkeği. * Karnı çok aç kişi.
  • alhece : Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.
  • âli : Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan.
  • ali : Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.
  • âli baht : f. Talihli, şanslı, bahtlı.
  • âli-cenab : f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
  • âlî-tebar : f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
  • âlic : İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne. * Kırda bir kumlu yer.* Alcân dedikleri otu yiyen deve.
  • âlicah : (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
  • âlih : '(C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.' ◊ Deve kuşunun dişisi. * Hafif mizaçlı.
  • âlihe : (İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
  • alîk : Hayvana bir defada verilen yem. * Asılan torba.
  • alika : İçine birşey koyacak torba. * Yem.
  • alîl : Hasta. İlletli.
  • âlim : Bilen, bilgili. * Çok şey bilen. * Çok okumuş, bilgiç. * İlim ile uğraşan. Hoca.
  • alîm : Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak.
  • alim : Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
  • âliman : f. (Alim. C.) Alimler.
  • âlimâne : f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
  • alîn : Aleni, açık.
  • alivre : Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
  • âliye : Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan. * Necid ve Hicaz ülkesi. * (C.: Avali) Süngü başı.
  • aliyy : Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
  • âliyye : Âlete mensup. Âletle alâkalı. * (C.: Alâyâ) Yemin etmek.
  • alizarin : Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
  • alize : Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
  • alizende : f. Çifteli at.
  • alkam : Acı salatalık, hıyar.
  • alkame : Acılık, acı tat. Acı hıyar.
  • alkiş : Tar: Padişahlarla vezirlerin kadirlerini yükseltmek maksadıyla yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir.
  • alkol : Fr. Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü More…
  • allaf : Yulaf satan kimse.
  • allah : İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemeyen bütün varlıkların yaratıcısı.
  • allak : Sözünde durmaz. * Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan. ◊ Sakızcı.
  • allâm : En çok bilen, her şeyi hakkı ile bilen. (Cenâb-ı Hakka mahsus bir sıfat olup, başka mahluka denemez.)
  • allâme : Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.
  • allet : Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret. * Üvey ana.
  • allüsinasyon : Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
  • alman : Almanyalı, Cermen.
  • almanak : 'Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.' More…
  • alotropi : Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı More…
  • alpaka : Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan. * Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
  • als : Karıştırmak.
  • altays : Düz, berrak, kaypak nesne.
  • altbilinç : (Bak: Şuuraltı)
  • altin kozak : Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.
  • altipatlar : Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.
  • alu : f. Erik, şeftali. * Tuğla fırını.
  • alu-bâlu : f. Vişne.
  • alu-gürde : f. Caneriği.
  • alud : (Alude) f. Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış.
  • alude-dâmân : f. Eteği bulaşık, iffetsiz kadın.
  • alude-gân : f. (Alude. C.) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar.
  • alude-gî : f. Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık.
  • alufe : (Ulüf. C.) Hayvan yemi.
  • alüfte : f. Muhabbet ve sevgiden deli gibi. * Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe.
  • alüfte-gân : f. (Alüfte. C.) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler.
  • alügde : f. Saldırıcı, şiddetle saldıran.
  • aluk : Arzu. * Kendi yavrusundan başka yavruyu emzirmek isteyip yine burnuyla koklayıp emzirmeyen deve. * Devenin otladığı ot. * Süt.
  • alus : f. Naz veya kırgınlık sebebiyle göz ucuyla bakmak.
  • alusî : f. Nazlanarak göz ucu ile bakan kimse.
  • alüvyon : Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.
  • alya : Yüksek yer, yükseklik. * Gökyüzü.
  • alyan : Uzun, iri yarı kimse.
  • alye : Fakirlik.
  • alyuvar : (Bak: Küreyvât-ı hamra)
  • alz : (C.: Alzât) Sabırsızlık. * Hastaya ârız olan titremek. * Hafiflik. * Acele
  • ama' : Dağbaşlarında olan duman.
  • âmâç : f. Saban demiri. * Hedef, nişan tahtası.
  • âmâç-gâh : f. Nişan atılan yer, nişan yeri. Hedef mahalli.
  • âmâde : f. Hazırlanmış, hazır.
  • âmâde-gî : f. Hazırlık, âmâdelik.
  • amah : f. Şiş, kabarcık.
  • amâim : (İmâme. C.) Sarıklar, imâmeler. ◊ Dağınık cemaat.
  • amâir : (Amâyir) (İmâret. C.) İmâretler. Mâmur etmeler. * Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.
  • amak : (Maak ve Mauk. C.) Göz pınarları.
  • amaka : Derinlik. * Iraklık.
  • âmâl : (Emel. C.) Emeller. Arzular. Gayeler. Dilekler. İstekler.
  • amalika : Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.
  • amame : Sarık. Ammâme. Başa sarılan ve sünnet-i seniyye olan kisve. (Bak: İmâme)
  • aman : (Emân) Emniyet. İmdat. Yardım dileği. Afv, ricâ, niyâz. * Sabırsızlıkla hiddet ve infiâl ifâdesi. * Tenbih, sakındırma.
  • aman-name : f. Bir şahsa iltimas yapması için, başka bir kimseye hitaben yazılan pusula, yazı.
  • amar(e) : f. Hesap. * Araştırma. * Tıb: Karında su toplanma hastalığı.
  • amare : (C.: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.
  • amare-gir : f. Hesap işleriyle uğraşan kişi. Muhasebeci.
  • amariyye : Deveye konulan mıhfe.
  • amas : f. İnsan vücudunda meydana gelen sis ve kabarcık. ◊ şiddetli harp. * Zahmet, meşakkat.
  • amase : şiddet. * Zulmet.
  • amatör : Fr. Bir işi para kazanma maksadıyla değil de, zevk için yapan kimse.
  • amay : f. Süsleyen, dolduran mânasına gelir ve kelimelere eklenerek kullanılır.
  • ambalaj : Fr. Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi.
  • ambargo : Bir para veya malın kullanılması veya başka bir yere götürülmesi ya da bir geminin bulunduğu limandan ayrılması yasağı.
  • amd : Niyet, kasıt, istek, arzu. * Direk koymak.
  • amden : Kasten, bile bile. İsteyerek.
  • ame : f. Divit, yazı hokkası. ◊ Tereddüt. * Tenbellik.
  • âmed : f. (Mâzi fiili olup mastar gibi kullanılır). Gelmek, geliş, vürud eyleme.
  • amed : Sütunlar. * Birşeye devam üzere olma. * Mülâzemet etme.
  • âmed ü reft : Geliş-gidiş.
  • âmed ü şüd : 'Varıp gelme. Gidiş geliş; geldi gitti.'
  • âmede : Gelmiş. Vürud eylemiş.
  • âmede-gû : f. Hazırcevap. Düşünmeden hemen güzel söz söyleyen kimse.
  • âmedî : f. Geliş.
  • âmediye : f. Gümrük vergisi.
  • ameh : Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.
  • amel : İş. Çalışma. Bir emri veya vazifeyi yerine getirme. * Kâr, iş işleme. * Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme. İtaat. İbâdet.
  • amele : (Âmil. C.) Âmiller. Amel edenler. * Irgat, işçi.
  • amelehu : Tarafından yapıldı. mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.
  • amelen : Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
  • amelî : (Ameliyye) Amele mensup ve müteallik olan. Fiil olarak. İşlemek suretiyle. Pratik. Tecrübeli.
  • ameliyyat : Ameller. işler. * Bir bilginin iş olarak tatbiki. * Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.
  • amelles : Kuvvetli adam. * Kurt. * Yavuz, çirkin at.
  • amellet : Sağlam, muhkem, katı nesne.
  • amelmande : f. İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan.
  • amelnüvis : f. Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet.
  • âmen : Çok veya en emin ve güvenilir.
  • amen : Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.
  • âmenna : İnandık, öylece kabul ederiz, ona diyecek yok (meâlindedir.)
  • âmentü : İmân ettim demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.
  • amer : (Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.
  • ameş : Gözü zayıf olan, gözü yaşlanıp durmadan akan.
  • ameysel : Arslan. * Şişman, büyük deve. * Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse. * Uzun kuyruklu geyik. * Enli nesne. * Kerim, şerif nesne.
  • ami : Senevî, yıllık. * Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.
  • âmid : Diyarbakır'ın önceki adı.
  • amid : Çok hasta. * Aşk hastası. * Başlıca nokta. * Önder, şef, komutan. Rehber. * Haraç alan kimse.
  • amig(e) : f. Karışık. * Hakikat. * Mc: Çiftleşme.
  • amih : Şaşkın, şaşırmış, şaşakalmış.
  • amihte : f. Karışmış, karışık.
  • amihte-gî : f. Karışmış olma.
  • amije : f. Şair. * Karışmış, karışık.
  • amik : Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
  • amik(a) : Dibi çok aşağıda, derin. * Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
  • âmil : Yapan. İşleyen. *Sebep. * Vergi tahsiline memur kimse. * Mütevelli. * Vâli. *Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
  • amil : Arzusu, isteği olan.
  • âmile : (C.: Avâmil) (Amel. den) Bacak, ayak.
  • âmiletân : İki ayak, çift bacak.
  • amîm : Herkese mahsus. Umuma âit. * (C.: Umem) Tam, tamam.
  • âmin : (Emn. den) Gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan. * Emniyet ver.
  • amin : Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, More…
  • amin alayi : Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
  • amin-han : (C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
  • âmine : Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. More…
  • aminen : Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.
  • amir : Mâmur eden, harâbelikten kurtaran, şenlendiren. * İmâr olunmuş. * Devlete âit, mirî. ◊ Şen, mamur.
  • âmir(e) : Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren. * Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir More…
  • amiral : Emir-ül bahr, Emir-ül-mâ. Bahriye kumandanı, kaptan. Deniz generali.
  • âmirane : f. Emredercesine. Amir imiş gibi. * Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
  • âmiriyyet : Kumandanlık hâli. * Amir, emredici olmak.
  • âmirz-kâr : f. Bağışlayan, affeden Allah. * Affeden, bağışlayan.
  • âmirziş : f. Allah'ın afvetmesi, bağışlaması. * Bağışlama, afvetme.
  • amis : Sirkeyle ıslanmış çiğ et.
  • amit : (C.: Amâmit) Zarif, çeri, değerli kimse. ◊ Yünü, üstüne yumak edip sarmak.
  • âmiyane : f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
  • âmiyy : Avama ait, avamca.
  • âmiz(e) : f. Karışık, karışmış. (Âmihten) $ mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır.
  • âmiz-gâr : f. Uygun, münâsib, yaraşır.
  • âmize-mu(y) : f. Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse.
  • âmize-muyî : f. Kır saçlı ve kır sakallı kimse.
  • âmiziş : f. Uysallık, imtizaç, uyuşma.
  • âmm : Herkese âit. Umuma âit. Hususi ve bazılara mahsus olmayan. Umumi.
  • amm : Amca. Babanın kardeşi. * Çok cemaat.
  • âmm lâfizlar : Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. 'Kavil, cemaat, nisa' lâfızları gibi.
  • amma : (Bak: Emmâ)
  • ammal : Yapıcılar. * Devleti idare eden adamlar.
  • amman : Şam diyârında Belka şehrinin adı.
  • ammar : Bayındırlaştıran, imar eden.
  • ammat : (Amm. C.) Amcalar.
  • âmme : Tülbent sargı. * Su içinde üstüne binip yüzülen şişirilmiş tulum. * Umumi. Herkese ait. ◊ Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.
  • amme : $ den müteşekkil suâl cümlesi. Neden, nelerden, neyi?... meâlindedir. ◊ Hala, babanın kız kardeşi.
  • amme nevalühü : Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanı herkese veya herşeye şâmildir. meâlinde.
  • ammered : Her şeyin uzunu. * Yaramaz huylu. * Belâ ve meşakkat.
  • ammeten : Umumi olarak, herkese ait olarak, genel tarzda.
  • ammuriyye : Ankara şehri. Türkiye'nin başkenti.
  • ammus : Güçlü ve kuvvetli kişi.
  • amnezi : Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan More…
  • amortisör : Fr. Otomobillerde veya diğer makinelerde sarsıntı, gürültü gibi şeyleri hafifletmeğe yarayan tertibat.
  • amper : Fr. Elektrik akımında şiddet birimi.
  • ampermetre : Fr. Elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan âlet.
  • ampul : Fr. İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. * İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe.
  • amr : Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan umumi isimlerden birisi. (Bak: Zeyd-Amer)
  • amrus : (C.: Amâris) Kuzu. * Çok yürütmek istediklerinde yürümeyen davar.
  • amrut : (C.: Amârit) Hırsız.
  • ams : Eskiyip mahvolmak. * Bilirken bilmezlikten gelme.
  • amşuş : Üzerinden üzümü alınmış üzüm salkımı.
  • amuc : Eğri giden ok.
  • amucazade : f. Amca oğlu.
  • amud : Dik, dikine. Sütun, direk.
  • amude : f. Dizi, dizilmiş.
  • amuden : Dik olarak, dikine. Dik surette.
  • amudî : Yukarıdan aşağıya dikey olarak. Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olarak.
  • amug : f. Uzun boylu adam. * Ciddiyet, vakar.
  • amuhte : f. Öğrenmiş.
  • amuhte-gâh : f. Muallimler, öğretmenler.
  • amûmet : Amcalık.
  • amûr : İki diş arasında olan et.
  • amur : (C.: Âmar) Bekâ mânâsına. Ömür. Her kişinin hayât müddeti.
  • amürg : f. Fayda, menfaat, kâr. * Kader, kıymet. * Zahire, meyve. * Esas, hülâsa, özet. * Bir mikdar.
  • amürz : f. Afveden, bağışlayıcı.
  • amürzende : f. Bağışlayan, afveden.
  • amürzgâr : f. Affeden, bağışlayan. Günahları bağışlayan Allah.
  • amürziş : f. Bağışlayış, afvediş.
  • amus : Karanlık.
  • amût : f. Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde yapılmış olan kuş yuvası.
  • amut : Bir kimsenin peşinden ayıbını söylemek.
  • amuz : f. Öğretmek mastarının emir kökü.
  • amuzende : f. Talebe, öğrenci. * Muallim, öğretmen. Öğreten.
  • amuziş : f. Öğrenme. * Öğretme, tedrisat.
  • amuzkâr : (Amuzgâr) f. Muallim. Öğretici.
  • amuzkârî : (Amuzgârî) Öğretmenlik, öğreticilik, muallimlik.
  • amyâ : (Müe.) Kör, a'ma.
  • amyant : Kolayca bükülebilen, ateşe dayanıklı liflerden yapılmış bir çeşit asbest.
  • ân : f. Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. * Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. * Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: More…
  • an : Arabçada harf-i cerrdir. Ekseri ismin, kelimenin başına getirilir. Türkçe karşılığı 'den, dan' diyebiliriz. ◊ En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
  • an mim amed : f. Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye More…
  • an'anât : (An'ane. C.) Rivayetler. * Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
  • an'ane : 'Âdet, örf. * Ağızdan nakledilen söz, haber. * Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin 'an filân, an filan' diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil. * Silsile. * More…
  • an'anevî : An'ane ile alâkalı.
  • an'aneviye : An'aneciler. * An'aneden gelen.
  • ânâ : (Ani. C.) Gece yarısı vakitleri.
  • anâ' : Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
  • anâbil : Kaba nesne.
  • anâdil : (Andelib. C.) Bülbüller.
  • ânâf : (Enf. C.) Burunlar.
  • anâfet : Kabalık, sertlik.
  • anafor : Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
  • anâk : (C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu. * Zahmet, meşakkat. * Karakulak dedikleri hayvan.
  • anak : En zarif, en yakışıklı, en güzel.* Çok ferah, çok sürurlu.
  • anakat : Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
  • anâkib : (Ankebut. C.) Örümcekler.
  • analjezi : yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
  • analoji : Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak More…
  • anamalcilik : (Bak: Kapitalizm)
  • ânân : f. (An. C.) Onlar.
  • anân : Bulutlar. * Gökyüzü, semâ.
  • anane : Bir tek bulut.
  • anarşi : yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak.
  • anarşist : Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
  • anâsir : (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
  • anat : (An. C.) Anlar, zamanlar.
  • anatomi : Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
  • anayasa : (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
  • anaz : Bir büyük kuşun adı.
  • anber : Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde. * Derisinden kalkan yapılan bir balık.
  • anber-bar : f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
  • anber-efşan : f. Anber saçan.
  • anber-nisar : f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
  • anber-sirişt : f. Anber gibi güzel kokulu.
  • anber-ter : f. Güzellerin zülüfleri ve benleri. * Mc: Geceleyin.
  • anbera : İğde yemişi.
  • anberî(n) : Güzel kokulu. Anber kokulu.
  • anbes : (C: Anâbis) Arslan.
  • anca : f. Orası, ora, orada.
  • ancec : (C: Anâcic) Büyük nesne. * Fesliğen adı verilen çiçek.
  • ancehaniye : Kibir, azamet.
  • ancehiyye : Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.
  • ancere : Dudak uzatmak.
  • anded : Ayrılık, firak.
  • andel(e) : Yaşı büyük deve. * Uzun, tavil. * Avazla çağırmak.
  • andelib : Bülbül. Seher kuşu. * Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
  • andelibân : f. Andelibler, bülbüller.
  • andem : Tıb: Kanı durdurmak için kullanılan bir çeşit reçine.
  • andezit : Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.
  • âne : Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi. * Dişi ve yabani eşek. * Yabani eşek sürüsü. * Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. * Kasık kılı. * Apış arası, kasık. ◊ f. More…
  • aneban : Erkek geyik.
  • aned : Cânib ve nâhiyeler.
  • anede : Çok inatçılar. Muannidler.
  • anef : Kabalık (inceliğin zıddıdır).
  • anem : Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
  • anen : Arız olmak.
  • anen fe anen : Zamanla, gittikçe, devamlı.
  • anese : Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
  • aneşneş : Uzun boylu.
  • anestezi : yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
  • anet : Cimâdan âciz olmak. * Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET : $ (C:Anât) Fâsık. * Diz kılı. * Yaban eşeği sürüsü. * Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı. ◊ Günah. Zinâ . * Helâk. * More…
  • aneze : Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
  • anfe : Dudak altında biten kıllar.
  • angâh : (Angeh) f. O vakit. Ondan sonra.
  • angarya : yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. (Bak: Suhre)
  • anglosakson : Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşiretlerin adı. * Ana dili İngilizce olan şahıs.
  • anha minha : Şundan bundan, şöyle böyle ederek, şu bu, öteberi.
  • anhü (anhâ) : Ondan. (İşaret zamiri).
  • anhüm : Onlardan (mânasına işaret zamiri).
  • anhümâ : Her ikisinden.
  • ani : (C: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü. * Köle * Meşgul. * Iztırab çeken. Muztarib. * İşçi. * Müfettiş. * Tahsildar. (Müennesi: Aniye) ◊ Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen. * More…
  • anîd : (İnad. dan) Çok inadçı. * Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
  • anîde : Kabile, ehl-i beyt.
  • ânif : Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
  • anif : Sert, kaba.
  • ânife : Gençlik çağının başlangıcı.
  • ânifen : Yukarıda. * Az önce, biraz evvel.
  • anik : Çok nesne. * Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer. ◊ İnce, zarif, güzel. Acaib. ◊ Ense, boynun arkası.
  • animizm : Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
  • anin : f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
  • anis : Şişman ve iri deve. * İhtiyar bekâr. * İhtiyar kız.
  • anise : f. Sıkı bağlanmış. * Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.) ◊ Cana yakın kız veya kadın.
  • aniye : (İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar. ◊ Son derece kızgın su.
  • aniz : Iztırablı, muztarib.
  • ank : Kapı, bâb. * Güzel, hoş, gökçek olmak.
  • anka : İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır. * Uzun boyunlu kadın. * Arabdan bir kimsenin lakabı. * Zahmet, meşakkat. More…
  • ankas : Erkek tilki yavrusu.
  • anke : Sağlam olan nesne. * Ahmak.
  • ankeb : Erkek örümcek.
  • ankebet : (C.: Anâkıb) Dişi örümcek.
  • ankebut : Örümcek.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Ebubekir-i Sıddık (R.A.) ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gar-ı Hira'nın kapısında iki nöbetçi gibi, iki More…
  • ankebutiye : Örümcekler.
  • ankur : Her nesnenin aslı.
  • ankût : Örümcek. Evcil, al kumru.
  • annab : Üzümcü.
  • anofel : yun. Sıtma mikrobunu taşıyan ve aşılayan sivrisinek.
  • anonim : yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser. * Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.
  • anormal : Normal olmayan. İfrat veya tefrit hali.
  • anot : yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.
  • ans : Sağlam, kuvvetli deve. * Yemen tâifesinden bir kabile. * Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.
  • ansar : (Bak: Ensar)
  • anşet : (C: Anâşit) Yaramaz. * Uzun.
  • ansiklopedi : yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.
  • anter : (C: Anâtir) Gök sinek.
  • antika : yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
  • antikor : Fr. Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde.
  • antropomorfizm : Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din.
  • antût : Çöl ortasındaki küçük dağ ve tepe.
  • anûd : Muannid. Çok inatçı.
  • anûn : İsyankâr, kavgacı. * Davarların önünde yürüyen davar.
  • anve : Kuvvet, cebr, zorakilik, zorlama, zor.
  • anvet : Kahretmek. * Galip olmak.
  • anye : Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.
  • anzar : (Bak: Enzar)
  • aposteriori : Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.
  • apriori : fels. Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ: 'Her sayı kendine eşittir' hakikatı hiçbir deneye baş More…
  • apsis : Fr. Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. * Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı.
  • âr : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
  • âr ü namus : Utanma, haya ve namus.
  • ar'ar : Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi. * Mc: Güzelin boyu bosu. ◊ Arap diyârında bir yerin adı. * Bir oyun çeşidi.
  • ar'are : Dağ başı. İki burun deliğinin arası. * Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.
  • ârâ : f. Süsleyen. Bezeyen. ◊ Fikirler. Reyler.
  • arâ : Mıntıka, bölge. * Komşuluk. * Avlu. * Çıplaklık. * Geniş, çıplak arazi.
  • ârâb : (İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
  • arab : Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
  • arâbe : (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
  • arabe : (Arben) Yemek yeme.
  • arabesk : Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
  • arabî : Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
  • arabistan : f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
  • arabiyyat : (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
  • arabiyyet : Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
  • arac : f. Dirsek.
  • aradîn : (Bak: Eradîn)
  • arafat : Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız More…
  • arafet : (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
  • arahim : Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
  • arais : (Arûs. C.) Gelinler. * Güneşler. * Gökler.
  • araiz : (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
  • arak : Ter, rutubet.* Dağdaki yol. * Çukur. * Deve izleri. * Sıra sıra olan şey. * Zenbil. * Menfaat, sevab, karşılık. * Süt. ◊ Kalabalık, izdiham.
  • arak-dar : f. Terli.
  • arakî : Terle ilgili, tere mensub.
  • arakiyye : Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
  • arakk : Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
  • araknak : f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
  • arakriz : f. Terliyen, ter döken.
  • ârâm : f. Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme. ◊ (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
  • ârâm-bahş : f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
  • ârâm-cû : f. Dinlenmek isteyen.
  • ârâm-cûyane : f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
  • ârâm-gâh : f. Dinlenilecek yer.
  • ârâm-güzin : f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
  • arâm-rüba : f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
  • arâm-saz : f. Yerleşen, oturan.
  • arâm-sûz : f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
  • ârâmî : f. Dinlenme, rahat etme.
  • ârâmide : f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
  • ârâmiş : f. Huzur, rahat.
  • aramram : (Aremrem) Asker çokluğu. * Şiddetli hâl ve iş.
  • aran : f. Dirsek.
  • aranik : Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
  • arare : (C: Arâr) İyi kokulu bir ot. * Şiddet * Kötü ahlâk. * Evin avlusu, ev içi. * Soğuk şiddetli olmak.
  • ararot : Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
  • aras : Yorgunluk, bitkinlik. * Hayranlık.
  • arasat : (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
  • araste : f. Bezenmiş süslenmiş. * Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. * Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
  • araste-gî : f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
  • arat : Bölge, mıntıka. * Avlu.
  • arayende : f. Düzen verici, süsleyici.
  • arayî : f. Süsleyicilik.
  • arayiş : f. Süs, zinet. * Süsleme.
  • araz : İşâret, alâmet. * Tesâdüf, rast gelme. * Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet. * Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin More…
  • arazan : Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
  • arazet : Genişlik.
  • arâzi : (Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
  • arazî : Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
  • araziş : f. Hayır ve iyilik yapma. * Tasaddukta bulunmak.
  • arbede : Cidal, kavga, patırtı.
  • arbede-cûyâne : f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
  • arbede-sâzî : f. Gürültücülük, kavgacılık.
  • arc : Mekke ile Medine arasında bir mevzi. * Deve sürücüsü.
  • arca : (Müz: Arec) Topal ve aksak kişi. * Sırtlan.
  • arcele : Sürü, hayvan topluluğu. * Yayalar cemaati. * At sürüsü.
  • ard : f. Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. * Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk.
  • ard-biz : f. Elek, un eleği. * Elekle un eleyen kişi.
  • arda : Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek. * Nişan almak için dikilen değnek. ◊ Çıkrıkçı kalemi.
  • ardhale : f. Bulamaç adı verilen yemek.
  • ardin : f. Deneme, imtihan, tecrübe.
  • ardiyye : Ticaret eşyasının saklandığı yer. * Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.
  • ardtûle : f. Bulamaç denilen yemek.
  • are : Borç olarak alınan veya verilen şey.
  • areb : Şehir ehli olanlar. * Mide fesâdı. ◊ Çok açıkgöz, en akıllı.
  • ârec : f. Dirsek, kolun arka tarafı.
  • arec : Topallık, aksaklık.
  • arecan : Aksak ve topal kişinin yürümesi.
  • arefe : Kurban bayramından bir evvelki gün.
  • arekiyye : Zinâkâr kadın.
  • arekrek : Aceleci, acul. * Kuvvetli büyük deve.
  • aremet : Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
  • aremide : f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
  • aremrem : Kalabalık ordu, çok fazla asker.
  • aren : Davar ayağında olan kuru kemre. * Yarık. * Bir nesne yumuşak olmak.
  • arenc : f. Dirsek. * Gidiş, tarz, usül, metod.
  • arende : f. Birşey getiren kimse.
  • areng : f. Dirsek. * Dert, keder. * Hile, dubârâ. * Tarz, tavır, üslüb. * Vali, hakim. * Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
  • areometre : yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir More…
  • ares : Hayranlık.
  • areste : f. Süslenmiş, bezenmiş.
  • aret : f. Dirsek.
  • arf : Güzel koku. * Yüksek yer. * Atın yelesi. * Horozun ibiği. ◊ (C: A'râf) Rüzgâr. * El ayasında çıkan çıban.
  • arfa : (Müz: A'raf) Yeleli. * Sırtlan.
  • argo : Fr. Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. * Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim.
  • argon : yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.
  • ârî : Hind-Avrupa dil ailesinden olan ırk veya kimse. * f. Evet. ◊ Pâk, pislikten uzak. * Hür.
  • ârib : Halis Arap cinsinden olan.
  • âric : (Uruc. dan) Yukarı çıkıp yükselen. Çıkıp inen. Uruc eden. * Topal, aksak, noksan.
  • ârif : (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen. * Sabırlı ve mütehammil. * Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan. * Zevkî ve More…
  • arîf : Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim. * Bir işten iyi anlayan.
  • ârifan : f. Ermişler. Arifler.
  • ârifane : t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
  • ariflerin mezaklari : Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
  • arig : f. Kırılma, gücenme. * Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık.
  • arik : Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki. ◊ Asil haseb ve neseb ehli olan.
  • ârim : İnatçı, kafa tutan.
  • arin : Arslanın yerleşip yataklandığı yer. * Ağaçlar. * Et.
  • arinmak : t. Temizlenmek, pâk olmak.
  • arir : Garip.
  • aris : Gerdek. Hacle.
  • ariş : Samandan yapılan bir çeşit ev. * Çardak, asma çardağı. * Sundurma, takdim ettirme. ◊ f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
  • arişî : f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
  • aristatalis : Yunan feylesofu Aristo.
  • aristokrat : yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
  • ariye : (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.
  • ariyeten : İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
  • ariyy : (C: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.
  • ariyyet : Ödünç verip almak.
  • âriz : Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan. * Bir şeyi arz ve takdim edici olan. * Kalın ve geniş More…
  • ariz : Ardıç ağacı. ◊ Enli, geniş.
  • ariz ve amik : Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
  • âriza : Sonradan olan, noksanlık. * İsabet eden belâ ve keder. * Bozulma. * Gelip geçici. * Hariçten gelen te'sirle olan. * Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
  • ariza : Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
  • ârizan : (Ârız. dan) Geçici olarak. * Tesadüfen, tevafukan, rast gele. ◊ İki yanak.
  • arize : Sâbit olmak. * Kuvvetli ve muhkem olmak. Bahil olmak.
  • ârizî : Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
  • ark : Tarla ve bostana su akıtmak için açılan yol, cedvel, hark. ◊ Ulaşmak.
  • arka : Çadıra diktikleri direk. * Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.
  • arkan : Terleme.
  • arkeoloji : (Bak: Atikiyyat)
  • arkes : Cem'etmek, toplamak.
  • arkî : Balık avcısı.
  • arkub : Ökçe siniri. * Yalan ve kötü söz.
  • arm : (Arem) İnatçılık, muannitlik. * Kafa tutma.
  • armâ' : Alaca yılan.
  • armador : İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.
  • arman : f. Hasret, özleyiş, özleme. * Nedâmet, pişman olma. * Eseflenme, teessüf. * Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet.
  • armanî : f. Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim.
  • armatür : Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası. * Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.
  • armaz : Kurbağa yosunu.
  • arnavut : (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede More…
  • arr : Uyuz hastalığı.
  • arra' : Sıtma tutmak, titremek.
  • arrade : (C: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu. * Dişi çekirge.
  • arraf : Falcı, kâhin, müneccim. * Hekim. * Göçebe Arab aşiretlerinin örfe vâkıf umumi bilgileri. (Müe: Arrâfe)
  • arras : Gürleyen, şimşek çakan. * şimşekli.
  • arre : Câriye. * Uyuz hastalığı.
  • ars : İki duvar arasında olan duvar. ◊ Şimşekli ve yıldırımlı bulut.
  • arş : Bağ çardağı. * Gölgelik. * Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.) * More…
  • arş u ferş : (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
  • arş u kürsî : (Arş ve Kürsî) Arş ile Kürsî.
  • arş ve süllem : Delil-i Arşî ve Delil-i Süllemî'den kinâyedir. (Bak: Delil).
  • arsa : (C: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.
  • arşa : f. Güverte.
  • arsat : Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.
  • arşidük : Fr. Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve 'Büyük Düka' demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. ARŞİV : Fr. Eski ve tarihçe kıymetli More…
  • arşin : f. Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. * Zirâ'.
  • arşiyân : f. Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler.
  • ârsiz : Bî-ar, utanmaz, arsız.
  • artal : Akranlarından ve benzerlerinden çok daha iri yapılı olan.
  • artebe : Burun ucu. ◊ Davul.
  • artel : Yoğun, büyük nesne.
  • arten : Bir ot cinsidir ki, debbağlar onunla gön ve sahtiyan dibâgat ederler.
  • arteziyen : Fr. Burgu gibi bir âletle açılıp su fışkırtılan kuyu.
  • arti : Mat: (+) ile gösterilen toplama işaretinin adıdır.
  • arub : (C: Urub) Erkeğini seven kadın.
  • arube : Fasih, hatasız arabca konuşmak. Bu kelimenin mastarları: Araben, arâbeten, uruben, urubiyyeten diye de okunur. * Cuma günü.
  • aruf : Uzun zaman ıztırab, elem çeken.
  • arug : f. Geğirme.
  • arugde : f. Öfkeli, kızgın.
  • arun : f. İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular.
  • arus : Süslenmiş gelin, güveyi. * Güneş. Gök. * Kim: Kükürt.
  • arusan : (Arüs. C.) f. Gelinler, yeni evlenmiş kızlar.
  • arusane : f. Geline yakışır şekilde.
  • arusek : f. Küçük gelin. * Yeşil ve pembe dalgalı sedef.
  • aruz : Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler. * Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, More…
  • aruz kaliplari : (Bak: Bahr)
  • arv : Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme. * İş için birinin yanına varma. * Yemişsiz bir çeşit ağaç.
  • arvana : Boz dişi deve.
  • arvend : f. şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet.
  • arz : Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Bir işi büyüğüne hürmetle anlatmak. İzâh etmek. Takdim etmek. Bir kimseye bir şeyi izhar etmek. * Kıymetli bir şeyi diğer bir şeyle değiştirmek. * Bir More…
  • arz-gah : f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
  • arz-hane : f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
  • arz-i cemâl : f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
  • arza : şiddet. * Kuvvet.
  • arzan : Enine, genişliğine.
  • arzanî : Enine, genişliğine olarak.
  • arzî : (Arziye) Toprağa ait ve müteallik. Yere ait, toprakla alâkalı. * Semavî olmayan. Beşerî olan. ◊ Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.
  • arzîn : (Arz. C.) Arzlar.
  • arziyat : Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
  • arziz : f. Kurşun, kalay.
  • arzu : Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı. ◊ f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
  • arzu-dâr : f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
  • arzu-mendî : f. Taleb, istek, arzu, heves.
  • arzu-şikesten : f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
  • arzuhal : (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
  • as : Sansar cinsinden siyah kuyruklu, beyaz tüylü kakum denilen bir hayvan, çok kıymetli olan postu için avlanır. ◊ f. Değirmen. (Bak: Asya) ◊ Mersin ağacı.
  • aş : f. Muharrem ayında pişirilen aşure. * Yemek, taam.
  • as'ar : Çok kibirli, mağrur. * Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.
  • as'as : (C: Asâis) Bir yerin adı. * Kurt, zi'b. * Kirpi. ◊ Kumdan yığılmış tepe. * Fesâd.
  • as'âs : Gece çok gezip dolaşan kimse. * Kurt.
  • as'ase : (Is'as) Yönelme. Arka çevirme. * Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek. * Bulutun yere yakın olması. ◊ Oturak yerin yumuşağı. * Helâk olmak. * Fesâd etmek.
  • aş-hane : f. Aşevi, mutfak.
  • aş-kâre : f. Aşçı.
  • aş-pez : f. Ahçı, aşçı.
  • asâ : (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir.
  • asa : f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Teşbih edatıdır.) ◊ Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh. ◊ f. Esneme. * Vakar, ciddilik. * Süs, zinet. More…
  • aşa : (C.: Aşâ-Aşvâ) Gece gözlerin görmeyip gündüz görmesi. ◊ (C.: A'şiye) Akşam yemeği.
  • asa' : Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
  • asâb : Geyik, gazâl.
  • asab : Sinir. Damar.
  • asabe : Kuvvet, şiddet. * Bir tek sinir. * Baba tarafından akraba olanlar. * Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı. * Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, More…
  • aşabe : Yaş otun çok olması.
  • asabî : Sinirli. Öfkeli.
  • asabi' : (Usbu'. C.) Parmaklar.
  • asabiyyet : Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
  • asabiyyeten : Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
  • âsad : (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
  • asaf : Süleyman Peygamberin (A.S.) veziri. Vezir. * Bir ot ismi.
  • asafâne : f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
  • asafir : (Usfur. C.) Serçe kuşları.
  • asagir : (Asgar. C.) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.
  • asagir ü ekâbir : f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
  • asah : (Bak: Esahh)
  • asahib : (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
  • asaib : Cemaatler, tayfalar. * Başa sarılan sargılar, nesneler.
  • aşair : (Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
  • asak : Darlık. * Hurma budağının yaramazı. ◊ Ucuzluk.
  • aşak : Sarmaşık.
  • asakir : (Asker. C.) Askerler. Erler.
  • asal : (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet. * Zamanlar ve vakitler. ◊ (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak. * Bağırsak. ◊ Ahlâk. More…
  • asalak : Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit. * Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
  • asale : Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan. ◊ Bal peteği, petek.
  • asalet : Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin More…
  • asaleten : Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
  • asaletlû : Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
  • asalit : Koyu, sahin.
  • asam : (İsm. C.) Günahlar.
  • aşam : f. Yiyecek ve içecek. * İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
  • aşamidenî : f. İçilebilen veya yenilebilen.
  • asamm : Sağır. * Sert, katı. * Güç, tahammül edilmez. * Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
  • âsân : f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
  • âsânî : Suhulet, kolaylık.
  • âsâr : Öç almalar. İntikamlar. * Eserler. * İzler. Nişanlar. Abideler. * Âdetler.
  • asâr : Kurumayıp daima sulanır çıban. ◊ Fakirlik. * Güçlük. * şiddet. ◊ Yağcı, yağ satıcısı.
  • asar : Vazifeler. * Yükler. * Cürümler. Kabahatler. ◊ Toz. * Sığınak. * Atiyye, hediye.
  • asaran : (Bak: Asrân)
  • asare : Anber ve misk gibi şeylerin kokması. ◊ f. Sayı, hesab.
  • asarim : (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
  • asat : Binâ.
  • asatib : (İstabl. C.) Ahırlar.
  • aşavet : Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
  • asay : f. Gibi. (Bak: Asâ)
  • aşaya : (Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
  • asayiş : f. Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti.
  • asâyiş-cu : f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
  • asâyiş-perver : f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
  • asâyiş-perverâne : f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
  • asb : Bağlamak. * Sağlam olarak dürmek. * İmâme, sarık. * Yemen'de yapılır bir nevi kumaş. * Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi. * Kurumak. * Kızarmak. * Sarmaşık. * Sargı, More…
  • aşb : (C.: A'şâb) Yaş ot.
  • asbab : (Sabeb. C.) Çukur yerler.
  • asbag : Alnı veya kuyruğunun ucu beyaz olan at. * Kuyruğunun ucu beyaz olan kuş. ◊ (Sıbg. C.) Boyalar.
  • asbah : (Subh. C.) Sabahlar.
  • asban : f. Değirmenci. Değirmen sahibi.
  • asbanî : f. Değirmencilik.
  • asbar : (Sıbr. C.) Akbulutlar.
  • asbest : yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.
  • asc : Gezi topluluğu.
  • asced : Halis, karışıksız altın.
  • ascel : Karnı büyük olan kimse.
  • asd : Cimâ etmek. * Döndürmek. * Bozmak.
  • asda : (Sadâ. C.) Sadâlar, sesler.
  • asdaf : (Sedef. C.) Sedefler.
  • asdag : (Sudg. C.) Tıb: Şakaklar, yüzdeki şakaklar. ◊ Perâkende olmak.
  • asdagan : Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.
  • asdak : (Sıdk. C.) Samimi şeyler.
  • asder : Omuz, menkıb.
  • asdika : Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar. * İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.
  • aşebe : Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse. * Büyük azı dişi. * Küçük adam.
  • ased : Cimâ etmek. * İp bükmek.
  • asef : (Asf) Büyük kadeh. * Bir şeyi almak. * Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek. * Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek. * Ölüm.
  • asel : Bal. Şehd. * Tatmak. * Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık. * Cennette bir su.
  • aselan : Süngü titrediğinden acı çekmek. * Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.
  • aselbent : Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.
  • aselî : Bal gibi sarı renkte olan. * Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası. * Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.
  • aseliyyet : Bal hâli.
  • asellak : Deve kuşunun erkeği.
  • asem : Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak. * Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması. * Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.
  • aşem : Kuru ekmek.
  • aşeme : Kuru ekmek parçası. * Büyük azı dişi.
  • asemm : Çok sağır.
  • asemsem : Kuvvetli, büyük deve.
  • asen : Tütün, duhan.
  • aşen : Her nesnenin aslı ve kökü. * Sözü kendi kanaatine göre söylemek.
  • asenn : Koltuğu kokan kişi.
  • aşennet : (C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
  • aşenzer : Katı, sağlam nesne.
  • aser : Solak kimse, solaklık.
  • aserat : Sürçmeler, yanılmalar. * Ayak kayması.
  • aşerat : (Aşere. C.) On sayıları.
  • asere : Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.
  • aşere : On. On rakamı.
  • ases : Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.
  • asesbaşi : Osmanlı İmparatorluğunun eski devirlerinde polis müdürü.
  • asev : (Asven) Serkeşlik. Taşkınlık, serserilik.
  • aşevi : Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane. * Para ile yemek yenilen yer, lokanta. * Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak More…
  • aşevî : Akşam, akşam vaktine dair.
  • aşevsec : Büyük karınlı iri deve.
  • asevsel : Azâsı gevşek kimse.
  • aşevzen(e) : Galiz, katı nesne.
  • asf : Zulüm. Haksızlık. * Can çekişme. * Emek çekip kâr kazanma. * Bir tarafa eğilme. * Sür'atle gitme. * Rüzgârın kuvvetle esmesi. * Taze ekin yaprağı.* Ekin taze iken biçme. ◊ More…
  • asfad : (Safed. C.) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.
  • asfaf : (Saff. C.) Saflar, hatlar.
  • asfalt : yun. Siyah renkte şekilsiz bir bitüm.
  • asfar : Sıfırlar. Boş şeyler.
  • asfencah : Akılsız, ahmak adam.
  • asfer : Sarı, uçuk benizli. Soluk. * Kızıl. * Islık çalan.* Bomboş şey.
  • asga : Öğrenmeğe çok hevesli. * Çarpık suratlı.
  • asgar : En küçük. Daha küçük.
  • asgaran : Kalb ile dil
  • asgarî : En az. En küçük.
  • asgün : Hazar Denizi'ne verilen bir isim.
  • ashâb : (Eshâb) (Sahib. C.) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler. * Halk, ahali.
  • ashame : Peygamberimizin zamanında Müslümanlığı kabul eden Habeş Necaşisinin ismi.
  • ashar : (Sıhr. C.) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.) ◊ Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.
  • asheb : Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.
  • âsi : İsyan eden. Emirlere itâat etmeyen. * Günah işleyen. * Meşru idâreyi tanımayıp baş kaldıran. ◊ Doktor, cerrah, tabib. * f. Kederli, hüzünlü.
  • âsî : Hurma salkımı.
  • asi : Çok isyan eden, çok isyancı. ◊ Uygun, elverişli.
  • aşi : Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde. * Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde. * Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan More…
  • âsib : f. Musibet, belâ, âfet, felâket. * Çarpışma.
  • asib : Dolmuş bağırsak. * Katı nesne, şedid. * Şiddetli sıcak, çok sıcaklık. * Talihsizlik. ◊ Dağ, cebel. * Kuyruğun bittiği yere 'asib-ü zeneb' derler.
  • asib-resan : f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
  • asid : Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.
  • aside : Bulamaç adı verilen yemek.
  • asif : (C.: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.
  • asif(e) : (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
  • asifat : (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
  • asife : Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.
  • aşihe : f. Kişneme.
  • âşik : Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun. * Saz şairi. * (Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
  • aşîk : Fazla âşık, çok tutkun.
  • âşikan : (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
  • aşikâr(e) : f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
  • âsil : (C.: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi. * Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.
  • asil : Esas. Yedek olmayan. * Köklü. * Edebli, soylu. * Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden. * Akşam vakti. * Ölüm, mevt. ◊ (Bak: Asl)
  • asil-zade : f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
  • asilâne : f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
  • asile : (C.: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü. * Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri. * Ölüm, mevt.
  • asim : Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden. ◊ Engel, mâni, muhafaza eden. ◊ Günahkâr. Günah işleyen.
  • asima : Medine şehrinin diğer bir ismi.
  • asime : f. Akılsız, şaşkın, sersem.
  • asime-gî : f. Akılsızlık, şaşkınlık, sersemlik.
  • asime-sâr : f. Kafası karışık.
  • âsin : Pis kokulu. Bozulup kokan su.
  • aşina : f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. * Yüzücü.
  • aşine : f. Yumurta.
  • âsir : Bir efsaneyi rivayet eden. ◊ Ayağı kayan.
  • asîr : Üsâre. Özsu. * Bir maddenin sıkılmış suyu. * Suyu alınmak için sıkılmış şey.
  • asir : Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr. ◊ Karmakarışık. * Bitişik komşu. ◊ (Bak: Asr)
  • aşir : Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası. * Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası. * Dost, yardımcı, yardak. * Koca. * Kabile. * More…
  • asir(e) : Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
  • asîre : Cibre, posa.
  • asire : Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve. ◊ (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
  • aşire : Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
  • aşiren : Onuncu olarak, onuncu derecede.
  • aşiret : Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
  • asistan : Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
  • asit : Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
  • âsitan : f. Kapı eşiği. * Dergâh. * Tekke.
  • âsiven : f. Şaşkın, sersem, aklı dağınık.
  • âsiyâ : f. Su değirmeni.
  • asiyâ-bân : f. Değirmenci, değirmen sahibi.
  • asiyâ-ger : f. Değirmen yapan, değirmenci.
  • asiyâ-seng : f. Değirmentaşı.
  • aşiyan (e) : f. Kuş yuvası. * Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
  • aşiyan-sâz : f. Yuva kuran, mesken yapan.
  • âsiye : Kederli, hüzünlü kadın. * Sütun, kolon, direk. * Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.
  • aşiyy : Akşam, akşam üzeri.
  • ask : Lâzım olmak, lüzumlu olmak.
  • aşk : (Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme. * İttibâ'. Alâka.
  • aska' : Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı. * Kanarya kuşu.
  • askâ' : (Suk. C.) Çeşme duvarlarının bölmeleri.* Bölgeler.
  • askabe : Küçük salkım.
  • askalân : Şam diyârında bir şehrin adı. ('Arûs-üş Şam' da derler.)
  • askale : Serap fazla olmak.
  • askar : Üzüm şırası.
  • aşkar : Koyu kırmızı. * Kırmızı saçlı adam. * Doru at.
  • askat : (Uydurukça kelimedir.) (Bak: Vâhid-i kıyasî)
  • aşkbazî : f. Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib.
  • asker : (C.: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, More…
  • asker-gâh : f. Asker kampı, askeriyeye ait kamp.
  • askere : Şiddet. * Asker hazırlamak.
  • askerî : Askere veya askerliğe ait, askere mahsus.
  • aşknüma : f. Aşkını bildiren. Aşkını gösteren.
  • aşkû : 'f. Tavan; kat, tabaka. * Gökyüzü. Gök.'
  • askul : (C.: Asâkil) Beyaz, büyük mantar.
  • asl : Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde. ◊ Yelmek. Seğirtmek.
  • asl ü esas : Gerçek, doğru.
  • asla : Hiçbir zaman.
  • asla' : Başının tepesinde ve önünde kıl olmayan. * Küçük başlı.
  • aslâb : (Sulb. C.) Sulbler, beller.
  • aslâd : Sert, katı ve düz. (Çakmak taşı hakkında). Ateşsiz. * Cimri, hasis, pinti.
  • aslah : Kulağı hiç işitmeyen. ◊ En sâlih. Daha sâlih.
  • aslah tarik : En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
  • aslahakellah : Allah seni ıslâh etsin (meâlinde duâ).
  • aslat : Koyu, sahin.
  • asleka : Serabın fazla olması.
  • aslem : Kulağı kesik olan, kesik kulaklı.
  • aslen : 'Kök veya soy bakımından, aslında, esasında; temelden, kökten.'
  • aslî : Asla aid ve müteallik.
  • asliyyet : Asl'ın hususiyeti ve hâli. Hususilik, mümtaziyet, seçkinlik. * Başka şeyler karışmamış olan bir şeyin ilk hali.
  • asm : Sargı. * Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.
  • asma : Elleri veya bacakları eğri olan.
  • asmâ : Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.
  • asma' : Uyanık ve gözü açık (adam) * Keskin (kılınç). ◊ Küçük kulaklı. * Zeki kimse.
  • asmah : Çok cesur, pek kahraman.
  • asmaî : Arapların şöhret bulmuş şairi.
  • asman : f. Gökyüzü, sema.
  • asman-gûn : f. Gök mavisi.
  • asmane : f. Dam, tavan, kubbe.
  • asmanî : (C.: Asmâniyân) f. Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. * Açık mavi.
  • asmanî âhen : f. Yıldırım.
  • asmar : f. Mersin ağacı.
  • asmende : Şaşkın, alık, dalgın. Hile ile kandıran, hileci.
  • asmiha : (Sımah. C.) Kulak kanalları.
  • aşna : f. Yüzücü. * Yüzme. * Tanıyan, yabancı olmayan. (Bak: Aşina)
  • aşna-yan : (Aşnayî. C.) f. Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar.
  • aşnab : f. Yüzen, yüzücü.
  • aşnager : f. Yüzücü. Yüzgeç.
  • aşnagerî : f. Yüzme, yüzücülük.
  • asnim : (Sanem. C.) Putlar. * Sevgililer.
  • aspiratör : Fr. Hava emme cihazı.
  • asr : (Asır) Bir devrelik zaman. * İkindi vakti. * Zamanın bir cüz'ü. * Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet. * Yüz yıl. * Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış More…
  • aşr : (Aşir) On. * On adetten birisini almak. On etmek. * Kur'ân-ı Kerim'den on âyet mikdarı kısım.
  • asra' : Zor olan şey. Güç nesne. * Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.
  • aşra' : Muharrem ayının onuncu günü. * On aylık vazife. * On aylık hâmile deve.
  • asraf : (Sarf. C.) Masraflar. * Değişiklikler.
  • asram : (Sırm. C.) İnsan toplulukları, insan kümeleri. * Çadır grupları.
  • asran : (Asaran) İki devir. Gece ve gündüz. * İki asır. * Gündüzün zamanı.
  • asre : (C.: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.
  • aşrefe : Bir cins misvak ağacı.
  • asrem : Kulağı sakat, hasta. * Ailesini geçindirmek için sıkıntı çeken (kimse). * Bölük bölük.
  • asreman : Gece, gündüz.
  • asrî : Devre, modaya ve israflı fantaziyelere uyan. Taklitçi. Zamana uygun. Bir devreye, asra âit ve müteallik.
  • asris : f. At koşturulan meydan, hipodrom.
  • ass : Her nesnenin aslı, her şeyin esası. ◊ Katı ve sağlam olmak, berk olmak. ◊ Gece gezip dolaşmak.
  • aşş : Zayıf adam.* Az, kalil. * Kuş yuvası.
  • assâb : İplikçi.
  • aşşab : (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
  • assâl : Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.
  • assale : Arı, bal arısı. * Arı kovanı, kovan. * Petek, bal peteği.
  • aşşar : A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.
  • aşşe : Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı. * Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.
  • assubay : Ask: Çavuş, üst çavuş ve başçavuş diye rütbeleri olan, ücret alan ve resmi elbise giyen askerdir.
  • ast : Alt. * Birinin emri altında olan kimse, mâdun. * Askerlikte rütbe veya kıdemce küçük olan asker.
  • astan : f. Eşik, atebe. * Dergâh, tekye.
  • astane : f. Eşik, atebe. * Paytaht. * Mânevi büyüklerin kabri. * Büyük tekke. * Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.)
  • astar : (Satr. C.) Yazı satırları.
  • aştî : f. Barışıklık, sulh.
  • aştî-hûre : f. Barış ziyafeti.
  • aştî-perver : f. Barış taraflısı, sulh.
  • aştî-perverane : f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
  • aştî-sâz : f. Sulhsever, sulh taraftarı. Barışsever, barışçı.
  • aştî-sâzî : f. Barışseverlik, sulhseverlik.
  • astin : f. Esvap kolu, yen.
  • astin-berçide : f. Hazırlanan veya hazırlanmış (adam).
  • astin-efşan : f. Yen silken. * Mc: Vazgeçen.
  • astin-malide : f. Hazırlanmış, hazırlanan (adam).
  • astine : f. Yumurta.
  • astronom : yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.
  • aşu : Kör olmak. Görmemek. * Mc: Görmemezlikten gelmek.
  • asûb : Bey, başbuğ. Hakan. * Arı beyi. (Bak: Ya'sub)
  • aşûb : f. Karıştırıcı, karıştıran mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
  • aşûb-engiz : f. Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren.
  • aşûb-gâh : f. Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri.
  • asüd : (Esed. C.) Arslanlar. * Yiğitler.
  • asûde : f. Rahat, huzur içinde. Dinç. Müsterih. Sâkin. * Bir cins helva adı.
  • asûde-dil : f. Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat.
  • asûde-dilî : f. Gönül rahatlığı.
  • asûde-gî : f. Huzur, rahat, asayiş.
  • asûde-hâl : f. Hâli rahat, sıkıntısı olmayan.
  • asûde-nişin : f. Rahatça oturan. İstirahat eden.
  • asuf : Hızlı ve çabuk yürüyen. * Çok şiddetli rüzgar. ◊ (Asf. dan) Çok zulüm eden. Çok zâlim.
  • asüfte : (Asügde) f. Ateşle islenmiş. * Hazırlanmış, hazır.
  • aşüfte : f. Sevgiden kendinden geçen. Çıldırırcasına seven. * İffetsiz kadın.
  • aşüfte-dil : f. Gönlü perişan olmuş.
  • aşüfte-dimağ : f. Aklı perişan.
  • aşug : f. Bilinmiyen, meçhul, yabancı. * Serseri.
  • asul : Gururlu, mütekebbir, zâlim kimse.
  • asum : Geçim derdi için çok çalışan kimse. ◊ Obur, açgözlü, arsız.
  • aşum : Bir ot cinsi.
  • asuman : f. Gökyüzü. Semâ. * Felek.
  • asumanî : Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.
  • âsûn : (Asi. C.) İsyan edenler. Günahkârlar.
  • âsûr : (C.: Avâsir) Tuzak, ağ. * Şer. * Şiddet.
  • asûr : Zorluk. Güçlük. ◊ Eğri boyunlu.
  • aşure : (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.
  • asûs : Yalnız yürüyüp, otlayan deve. * Yanından insanlar uzaklaşmayınca kendini sağdırmayan deve. * Av arayan kimse.
  • aşv : Kasdetmek.
  • asva : Sırtlan. * Yaşlı kadın.
  • aşva' : Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız. * Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.
  • asvad : (C.: Asâvid) Büyük emir.
  • asvat : (Savt. C.) Sesler.
  • aşve : Akşam karanlığı. * Akşam yemeği.
  • asveb : (Sâib. den) En doğru ve iyisi. Çok isabetli.
  • aşvez : (C.: Aşâviz) Sağlam yer. * Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl. * Sağlam, kuvvetli deve. * Çok et.
  • asvine : (Sunvân. C.) Elbise koymaya yarayan dolaplar. Gardroplar.
  • asy : Yaşamak. * Kocamak, ihtiyarlamak. ◊ İsyan, itaatsizlik.
  • aşy : Akşam yemeği.
  • asya : Dünyadaki kıt'aların en büyüğü. * f. Değirmen. (Bak: As)
  • asyaf : (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
  • aşyan : Akşam yemeği yiyen kişi.
  • asyar : Dayanmak. * Sürçmek.
  • aşyere : Dayanmak. Sürçmek.
  • aşzan : Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.
  • at'ata : Birbiri ardınca çağırmak. * Kavga etmek.
  • at'ime : (Bak: Et'ime)
  • ata : t. Baba veya ecdaddan olan büyük. Önceden gelen. * Aynı soyun büyüğü. ◊ (İtyan. dan) Verdi, veren. Geldi, gelen (mânasına da olur, fiildir). ◊ Verme. Bağışlama. Bahşiş. More…
  • ata ender ata : Lütuf içinde lütuf, ihsan üzerine ihsan.
  • ata-bahş : f. Bahşiş veren.
  • atab : Mahvolma, ölme.
  • atabey : (Atabek) Selçuklular devrinde şehzadelere mürebbilik eden şahıs, lala.
  • atad : İşe yarayan âletlerin takımı. * Büyük kadeh. * Hazırlık.
  • ataim : (Atime. C.) Ocaklar.
  • atak(at) : Azad, izin.
  • atal : (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense. * Bir kişinin güzelliği. * Vücudun tamamı. * Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek. ◊ (Itl. C.) Koltuk altları. * Yanlar, More…
  • atalet : (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.
  • atalet kanunu : 'Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.'
  • atam : (Utum. C.) Yüksek binalar, köşkler, hisarlar.
  • atan : (C.: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu. * Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer. * Su kenarı. * Kokmak. * Dibâgat etmek.
  • atanib : (İtnâbe. C.) Kısa ipler. * Uzun ipler. Sicimler. * Sâyebanlar.
  • atardamar : Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.
  • ataş : Susama. Hararet.
  • ataşa : (Atşân. C.) Susamış olanlar, susuzlar.
  • ataşe : Fr. Elçiliklerde vazifeli memur.
  • atavil : (Atvel. C.) Seçkin kimseler. * Uzun boylular.
  • ataya : (Atiyye. C.) Bahşişler. İhsanlar. Lütuflar.
  • atayib : (Atyeb. C.) En iyiler. Çok hoş olanlar.
  • atb : Hışım etmek. * Fesad. * İkrah olunan, kerih görülen.
  • atba : (Taby. C.) Meme başları, uçları.
  • atba' : (Tıb'. C.) Akarsular, çaylar, dereler, kanallar, sel yatakları. ◊ En pis.
  • atbak : (Tabak. C.) Tabaklar. Kapaklar.
  • atbal : (Tabl. C.) Davullar.
  • atban : Tek ayak üstüne sıçramak. * Davarın üç ayak üstüne yürümesi.
  • âtbin : f. Sözü doğru faziletli kimse.
  • atebat : (Atebe. C.) Eşikler, basamaklar.* İranlıların mukaddes ziyaret yeri.
  • atebe : (C. Atebât) Basamak, eşik.
  • ateh : Bunama, bunaklık. (Ateh getirmiş bir ihtiyar)
  • atele : (C.: Utül) Rende. * Kalın ve büyük asâ. * Fârisi yayı. * Doğurmamış dişi deve.
  • ateme : Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti. * İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik. * Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.
  • ater : Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.
  • ateş : f. Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. * Kızgınlık, hararet. * Hiddet, gazab, şiddet. * Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. * Yangın. * Gözyaşı. * Hastalık. * More…
  • ateş-bâr : f. Ateş yağdıran.
  • ateş-bâz : f. Ateşle oynayan. Hokkabaz.
  • ateş-beste : f. Hâlis altın, kırmızı altın.
  • ateş-dân : f. Mangal, ocak.
  • ateş-dide : f. Ateş görmüş, ateşten geçmiş. * Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam.
  • ateş-dil : f. Sözü dokunaklı olan. * Her gördüğü güzeli seven. * Pek zeki adam.
  • ateş-efrûz : f. Ateş yakan, ateş tutuşturan.
  • ateş-efşân : f. Ateş saçan.
  • ateş-engiz : f. Dağlama aleti. * Mc: Fesatçı, ifsad yapan.
  • ateş-fâm : f. Ateş renkli, kırmızı.
  • ateş-gede : f. Mecûsilerin tapındıkları yer. Mecusi mabedi.
  • ateş-gire : f. Çıra. * Maşa.
  • ateş-gûn : f. Ateş gibi kıpkırmızı.
  • ateş-hâr : f. Keklik. * Merhametsiz, şefkatsiz ve zalim adam.
  • ateş-hirâm : f. Süratle yürüyen, hızlı yürüyen.
  • ateş-hulk : f. Sert tabiatlı, huysuz.
  • ateş-kâr : f. Külhancı. * Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam.
  • ateş-mizac : f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
  • ateş-nâk : f. Ateşli.
  • ateş-nisar : f. Ateş saçan.* Mc: Çok öfkeli, çok kızgın.
  • ateş-nümâ : f. Ateş gösteren.
  • ateş-pâ : f. Ateş gibi. * Mc: Atik, çevik.
  • ateş-pare : f. Ateş parçası. Ateş gibi. * Mc: Çok zeki, çok akıllı. * Durup dinlenmeyen.
  • ateş-paş : f. Ateş saçan.
  • ateş-reng : f. Ateş renginde, kızıl renkli.
  • ateş-suhan : f. Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen.
  • ateş-zebân : f. Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen.
  • ateş-zede : f. Yakılmış, yakılan.
  • ateş-zen : f. Ateş yakmak için kullanılan alet, çakmak.
  • ateşek : f. Küçük ateş. * Ateş böceği. * Frengi. * Berk, şimşek.
  • ateşî : 'f. Hararetli, ateşli; dokunaklı. * Ateş renginde. * Hiddetli, öfkeli.'
  • ateşîn : f. Ateşli, canlı, ateşten. * Mc: Şiddetli, hiddetli.
  • atf : Bağlama. Bağ. Ekleme. * Meyletme. * Şefkat. Sevgi. * Eğilme. * İkiye bükme. İki kat eyleme. * Çevirme. * Geri döndürme.* Bir kimse üzerine tekrar hamle eylemek. * Gr: Bir kelimeyi diğer bir More…
  • atfen : Birisinin adına. Birisine yükleyerek.
  • atfetmek : Meyletmek. Sevgi beslemek. * Gr: Mânâyı birbirine bağlamak.
  • athal : Kül renginde.
  • athar : (Tâhir. C.) Kadınların aybaşı ve doğumdan çıktıkları zamanlar. ◊ Daha tâhir. En temiz.
  • ati : Önde. Aşağıda. Sonra. Vâki olan. Gelecek zaman. ◊ İnatçı, muannid. Kalın kafalı.
  • ati(ye) : (Utv. dan) İsyan eden, kafa tutan. Asi. Sert başlı, serkeş.
  • atid : Tedarik olunmuş. Hazır ve müheyya. * Günah ve sevabları yazan melek.
  • atide : Elbise sandığı.
  • âtif : (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen. * Bağlaç. * Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik. * Yarış atlarının altıncısı. * Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime. More…
  • atifet : Koruma, sevgi, Acıma. Şefkat. Esirgeme. * Hüsn-ü zan. Karşılıksız sevgi.
  • atifet-kâr : f. Esirgeyip muhafaza eden, gözetip koruyan.
  • atih(e) : İsyan eden, kafa tutan, âsi olan.
  • atik : (Atika) Esaretten serbest bırakılmış olan. * Soyu temiz. Necib. * Genç kız. * Kadim. İhtiyar. * Yavru kuş. * Eski. * Hz. Ebû Bekir'in (R.A.) bir nâmı. ◊ (C.: Avâtik) Sırtın More…
  • âtik(a) : Azad edilmiş, Serbest bırakılmış kimse. * Yaşlı. * Genç kız.* Temiz soylu. * Eski. * Yavru kuş.
  • atikiyyat : Eski eserler. Eski devirlerden kalma eserleri, - daha ziyade tarih ve san'at bakımından- tetkik eden ilim. Arkeoloji.
  • âtil : (Âtıla) İşlemez. Boş. Tenbel. * Bozulmuş.
  • atil : Para karşılığı tutulan yardımcı, asistan. ◊ Şerli, şerir, yaramaz kişi.
  • âtim : Ölen, mahvolan.
  • atim : t. Ateşli silahların boşaltılması, atılması. * Kurşun menzili, kurşunun gidebildiği, yetiştiği mesâfe. * Silahın bir defa atılması için lâzım gelen barut vesaire.
  • atim(e) : Yavaş, sessiz, ağır.
  • atime : '(C: Atâim) Ateş yakılan ocak; mangal.'
  • atir : (Itr. dan) Güzel kokulu, ıtırlı. * Kokuları seven kimse.
  • atire : Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta 'itrâ' derler.
  • âtiş : (Atişe) Susuz, susamış.
  • atis : Şafak. * Aksıran.
  • atit : Gıcırtı. * Ses.
  • atiy : (Utiy) Haddi tecavüz etme. * Çok ihtiyar olma. * Kibirlenme.
  • atiye : Azgın. * Büküp büküp atan.
  • atiyen : Aşağıda. * İlerde, gelecekte.
  • atiyyat : (Atiyye. C.) Hediyeler. İhsanlar. * Büyük bir kimsenin bahşişleri.
  • atiyye : Hediye. Bahşiş. Lütüf ve ihsan.
  • atk : Esiri serbest bırakmak. Köleyi âzat eylemek. (Bak: Itk) ◊ Bulaşmak. * Kurumak.
  • atl : şerir. Sert tabiatlı. Yaramaz. * Şiddetle çekmek.
  • atlab : '(Tâlib. C.) Arayanlar, talibler; bilhassa talebeler.* (Tılb. C.) Kadın peşinde dolaşanlar, zamparalar.'
  • atlal : (Talel. C.) şekiller, biçimler.
  • atlas : İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş. * Düz tüysüz. * Büyük harita. * Atlas Okyanusu. ◊ (Talas. C.) Eskitmeler, yıpratmalar. * Eski, aşındırılmış, yıpranmış.
  • atle : (C. Utül) Rende. * Yoğun büyük asâ. * Büyük iğne demiri. Farisî yayı. * Doğurmamış dişi deve.
  • atles : Eski, yırtık, yıpranmış, aşındırılmış.
  • atletizm : yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.
  • atliye : (Tılâ. C.) Merhemler.
  • atm : Geciktirmek, eğlendirmek.
  • atmar : (Tımr. C.) Paçavralar. Eski, yıpranmış elbiseler.
  • atme : Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.
  • atnab : (Tınâb. C.) Çadır ipleri. * Ağaç kökleri. * Tıb : Vücuttaki sinirler.
  • atol : Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.
  • atr : İyi kokulu şeyler sürünmek. ◊ Depretmek. * Titremek.
  • atrab : Oyunlar. Eğlenceler. Şenlik ve ferahlıklar.
  • atraf : (Tarf ve Taraf. C.) Gözler. * Taraflar. Kenarlar.
  • atrak : (Târık. C.) Gecegelen seyyahlar.
  • atrar : (Turra. C.) Kenarlar, uçlar.
  • atras : (Tırs. C.) Yazılmış sayfalar.
  • atreş : Sağır, işitmeyen.
  • atrese : şiddetle ve zorla almak. * Gadap etmek.
  • atruk : (Tarik. C.) Tarikler, yollar.
  • ats : Aksırık. * Şafak sökme.
  • atş : Susuzluk. Susama.
  • atşân : Susamış, teşne. Susuz.
  • atse : Aksırma, tek aksırık.
  • att : Sözü tekrar tekrar söylemek.
  • attar : (Itr. dan) Güzel koku veya iğne iplik gibi şeyler satan.
  • attas : Devamlı aksıran.
  • attat : Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.
  • atûb : İnatçı, muannid.
  • atûd : (C: Atedân) Bir yaşında ve iyi beslenmiş oğlak.
  • atûf : Çok acıyan, pek merhametli.
  • atûfet : Şefkat. Çok merhametli oluş.
  • atûh : Mâtuh. Bunak. Şuurunu kaybetmiş ihtiyar.
  • atûm : Akşam vaktinin dışında sütünü vermeyen deve. ◊ Su kaplumbağası.
  • atûs : Enfiye, aksırtıcı şey.
  • atv : El ile alıp yiyip içmek.
  • atvad : (Tavd. C.) Dağlar.
  • atvak : (Tavk. C.) Tasmalar. Gerdanlıklar, boyuna takılan mücevherler. * Tâkatler, kuvvetler. * Boyundaki halka çizgiler.
  • atvel : (Tavil. den) Çok uzun.
  • atyan : (Tîn. C.) Çamurlar, balçıklar.
  • atyeb : Pek güzel. Daha güzel.
  • atyer : Çabuk uçan. Derhal kaybolan.
  • atyeş : Gayet tez uçar bir kuş.
  • av'ave : Havlama, köpeğin havlaması. * Mc: Hezeyan, saçma sapan konuşma.
  • âvâ' : Şiddet. * Kıtlık, kaht.
  • ava' : Alçak kimse. * Menazil-i kamerden bir menzildir ve beş yıldızlıdır.
  • avabis : Müdhiş, çetin günler. * Yüzü abûs kimseler.
  • avacim : Dişler.
  • avad : Ud çalan kimse.
  • avadanci : Tar: Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.
  • avadi : (Adiye. C.) Zulmedenler, zâlimler.
  • avah : Eyvah, yazık! gibi teessüf ifâdeleri. * Rızık, kısmet, nasib. (Bak: Evvâh)
  • avaid : (Âide. C.) İratlar, gelirler. Aidat. * Tahsisât.
  • avaik : (Âika. C.) Mânialar. Engeller. Müşküller. * Nuh (A.S.) Kavminin sonradan taptıkları bir put ismi.
  • avakib : (Akibet. C.) Encamlar. Akibetler. Sonlar.
  • avakir : (Akıra. C.) Fakirler, yoksullar. * Kısırlar, verimsiz olanlar. * Kudurmuş olanlar.
  • aval : Fr: Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse. ◊ Sersemlik derecesinde saf olma, bönlük.
  • avalî : Büyük ve sayılı kimseler. Büyükler. Yüceler. * Medine etrafındaki semtler.
  • avalim : (Âlem. C.) Âlemler. Cihanlar.
  • avam : Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse. Okuyup yazması az olan. Fakirler sınıfından. * Tas : Hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan. * Halkın ekseriyeti.
  • avam-firib : f. Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog.
  • avam-perestane : f. Avam kimselere yakışır şekilde. * Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette.
  • avam-pesend : f. Halk tarafından beğenilecek olan şey.
  • avamil : (Amil. C.) Sebepler. * Ayaklar. * Valiler. Hâkimler. * Gr: Arabçada kelime sonlarının okunuşuna te'sir eden hususları öğreten ilim ve ona dâir kitab. * Birgivi Hazretlerinin More…
  • avan : (C.: Uven) Her şeyin orta yaşlısı. * (C.: Avine-Avân) Esir. * Yardımcı, nâsır. ◊ Anlar. Zamanlar. Vakitler.
  • avane : Uzun hurma ağacı.
  • avani : Kapkacak, yemek takımları. * 'Beni koru, hıfzeyle' meâlinde dua.
  • avans : Fr. İlerideki bir alacağa mahsuben önceden verilen para.
  • avar : Ayıp, kusur, eksiklik. Fesad.
  • avare : f. Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz.
  • avaregî : f. Avarelik, serserilik, işsiz güçsüzlük, aylaklık.
  • avareser : f. Başıboş.
  • avarî : (Ariyyet. C.) Ödünç verilen şeyler.
  • avarif : Mârifetler. * Arifler. İşten anlar olanlar. * Güzel ahlâk.
  • avariz : Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar. * Girinti çıkıntı, noksanlık. * Mânialar. Engeller. * Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
  • avasif : (Asıta. C.) Sert ve kuvvetli rüzgârlar. Fırtınalar.
  • avasim : (Asıme. C.) Temiz, ismetli kimseler. * Hudut şehirleri.
  • avatif : (Atıfet. C.) Atıfetler. Hediyeler. İhsanlar.
  • avatik : (Atık. C.) Yaşlılar. * Genç kızlar. * Hür ve serbest olanlar. * Yavru kuşlar.
  • âvâz : f. Sadâ, Yüksek ses. * şöhret.
  • avaz : Nefret. İkrah. Bir şeyi kerahetle yapma. Kerahet.
  • avaze : f. Nam, şöhret, ün. Yüksek ses.
  • avazil : (Âzil. C.) Başa kakıcı kimseler.
  • avca : (Müe.) Eğri. Şaşı. * Yay. Kavs. * Arık, zayıf deve.
  • avd : Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme.
  • avdet : Dönüş, geri gelme, dönme. Rücu'.
  • avdetî : Dönme. * Aslına, Müslümanlığa dönen.
  • avemen : Deve veya at gidişi. * Yüzme.
  • aven : Çok sâkin, en sâkin.
  • avend : f. Sicim, ip.* Senet, delil. * Kapkacak. * Taht, yüksek mertebe. * Satranç oyunu. * Evvel, önce, ilk.
  • avene : Beraber olanlar. Yardım edenler.* Taraftarlar.
  • avengân : f. Asılı, sarkık. * Çengel. * Çivi.
  • aver : 'f. Averden 'getirmek' fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur.'
  • averd : f. Harp, muhârebe, savaş, cenk.
  • averd-gâh : f. Muharebe meydanı, savaş alanı.
  • averde : f. Getirilmiş nakl olunmuş.
  • averdide : f. Saldırılmış, hücum edilmiş.
  • avez : Fakirlik, yoksulluk. Sıkıntı.
  • avhak : Uzun nesne. * Kara karga. * Büyük kara deve.
  • avhec : Yılan. * Uzun boyunlu. * Dişi deve.
  • avi : Uluyan. Hırlayan.
  • avihte : f. Asılmış şey, asılı nesne.
  • avije : f. Has, hâlis, hakiki, temiz.
  • avijgan : f. Mahremler, yakınlar. * Güzeller, gençler.
  • avil : Yüksek sesle ağlama. Acınma. Feryâd. * Meyletme.
  • avind : f. İlk, evvel, önce.
  • avine : (Evân. C.) Vakitler, zamanlar, anlar. Devirler.
  • avineten : Ara sıra, tesadüfen.
  • avişe(n) : f. Kekik otu. * Sarılma, sıyırarak çıkma. Saldırma.
  • aviz : f. Asılan, asılı bulunan.
  • avize : f. Lamba, fener, gaz veya mumları havi olarak tavana asılan maden veya billurdan süs eşyası.
  • avk : (C: A'vâk) Mâni olma, alıkoyma, durdurma, vazgeçirme, geciktirme.
  • avl : Feryat, sıkıntı sebebi. Acınma.
  • avlak : yun. Dere. Vadi, su cedveli.
  • avle : Bağırma, feryat.
  • avn : Yardım. İmdâd. * Mededkâr. Yardım eden. Yardımcı. Zahir.
  • avnî : Yardıma âit, yardıma dâir.
  • avniye : Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından ilk olarak, daha sonra da Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu. * Bir nevi yağmurluk.
  • avr : Bir kimseyi kör etme. * A'ver kılma. Bir şeyi alıp götürmek. * Telef etme. * Gözsüzlük.
  • avra : Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü. * Mc: Kör fikir. * Çirkin ve kabih söz. * Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.
  • avrat : (Averât) (Avret. C.) Kadınlar. * Gizli yerler. * Mahrem zamanlar.
  • avret : Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım. * Kadın. Zevce. Nikâhlı. More…
  • avrupaî : Avrupalılara ait ve onlarla alâkalı Avrupalılar gibi.
  • avrupazâde : f. Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden.
  • avşin : f. Kekik otu.
  • avukat : Mahkemede ücret mukabilinde taraflardan birinin müdafaasını ve davasını üzerine alan hukukçu. * Mc: Müdafaaya muktedir, çeneli, cerbezeli.
  • avunmak : t. Oyalanmak, kendi kendini eğlendirmek. * İnek vs. nin gebe kalması.
  • avva : Bir yıldız kümesi.
  • avvac : Fildişi satan. Fildişi işçisi.
  • avz : Hâcet. İhtiyaç. Bir şeyin bulunmaması. * Fakir. * Fakirlik, muhtaç olma. ◊ (Avez) (İyâz, meaz, meâze) Sığınma. Sığınak. Melce. Sığınacak yer.
  • avzen : (Zenav) (Kürdçe) Suların biriktiği yer. Havuz, göl.
  • ay : (Bak: Ayât)
  • âyâ : '(Şüphe ve tereddüt bildiren edât; hayret ve taaccüb, soru ile beraber ümid ifâde eder) Acabâ. '
  • ayâ : Tedavisi mümkün değil, iyileştirilmez. * Kabiliyetsiz, kudretsiz.
  • ayal : (Bak: Iyal)
  • ayan : (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği. * Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
  • ayar : Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi. *Saadete, mutluluğa doğru gitme.
  • ayar-dan : f. Ölçüden anlar, değerbilir.
  • ayastafanos : İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.
  • âyât : (Âyet. C.) Âyetler. * Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve kudreti hakkında görülen âşikâr deliller, bürhanlar. * Menziller. Mekânlar.
  • ayb : Kusur. Leke. Utandıracak hal.
  • ayb-cû : f. İnsanın ayıplarını araştıran, herkesin ayıbını, noksanını meydana çıkarmak isteyen.
  • ayb-gûyî : f. Dedikoduculuk.
  • ayb-nâk : f. Noksan, kusurlu.
  • aybe : (C.: İyâb) Heybe, deri çanta.
  • ayc : Razı olmamak. * Tasdik edip inanmamak. * Menfaatlenmemek, faydalanmamak.
  • aydan : (Uvd. C.) Uzun hurma ağaçları.
  • aydane : Uzun hurma ağacı.
  • ayde : Yaramaz huylu.
  • âyen : f. Demir.
  • âyende : (C.: Âyendegân) f. Gelen, geçici.
  • ayes : Beyazlık, aklık.
  • âyet : Eser. * Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret. * Menzil, mekân. * Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. More…
  • ayfe : Hayret. * Tereddüt. * İğrenmek.
  • ayheka : Neşat, sevinç, neşe, sürur. * Bir kuş adı.
  • ayhem : Katı, sağlam nesne.
  • ayhüm : Ağaç kökü. * Kırmızı sahtiyan.
  • ayib : Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.
  • ayide : Fayda, menfaat. * Muhabbet, sevgi.
  • ayij : f. Kıvılcım, şerâre.
  • ayil(e) : Ailesi kalabalık olan. * Ailesini besleyen. * Aşırı. * Fakir. * Dengede olmayan terazi.
  • âyin : Merâsim. Usûl. Görenek. Dinî âdâb. Âdet, örf ve kanun. ◊ Gözü değen kişi. Nazarı değen kimse.
  • ayin : Arap alfabesinin onsekizinci ve Osmanlı alfabesinin yirmibirinci harfi olup, ebced hesabında yetmiş sayısına tekabül eder.
  • âyin-han : f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse.
  • ayine : f. Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın More…
  • ayine-rû : f. Yüzü ayna gibi parlıyan.
  • ayine-saz : f. Aynacı.
  • ayinedar : f. Ayna tutan. * Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. * Berber.
  • ayir : Tereddütlü kimse.
  • ayis : (Bak: Sinn-i iyâs)
  • ayiş(e) : Bolluk içinde rahat yaşayan. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi.
  • ayişne : (Ayişte) f. Casus, ajan. * Dalkavuk.
  • ayiz : (C.: Ayizât) Yeni doğurmuş hayvan.
  • ayiz(e) : Mukabil olarak veren. Karşılık olarak verilmiş.
  • ayk : Nâhiye. * Kenar. * Taife.
  • ayka : Deniz kenarı. * Ev ortası.
  • ayke : Sık koruluk.
  • ayle : Fakirlik.
  • aylem : (C.: Ayâlim) Yumuşak nesne.* Suyu çok olan kuyu.
  • ayman : Süt içmeğe iştihası olan erkek. * Malı gitmiş kişi.
  • ayme : Süt içmeğe iştihası olmak. * Malın iyisi.
  • ayn : (C.: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz. * Pınar, kaynak. Çeşme. * Tıpkısı, tâ kendisi. * Zât. * Eşyanın hakikatı. * Kavmin şereflisi. * Diz. * Altın. * Nazar değme. * Casus. * Her şeyin en More…
  • ayna : (C.: În) Gözü güzel ve iri olan.
  • aynan : Akmak, seyelan.
  • aynen : Bir şeyin aslı veya kendisi olarak. Tıpkısına, hiç bir şeyi değiştirmeden, aynı olarak.
  • ayniyyat : (Ayniyye. C.) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.
  • ayniyye : Göz hastalıkları kliniği. * Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.
  • ayniyyet : Bir şey veya şahsın aynı veya kendisi olması.
  • ayr : (C.: A'yâr) Eşek, himar. * Medine-i Münevvere yakınında bir dağ. * Uzun demir mıh.
  • ays : Cimâ etmek. * Meni denilen su. ◊ Sık ağaçlık yer. Koruluk. ◊ Fesâd ve ifsâd etmek.
  • ayş : Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safâ. * Dirilik. Hayat.
  • ayş u işret : Yiyip içme. (Bak: Îş)
  • ayş ü nûş : Yiyip içme. (Bak: Îş)
  • ayş u tarab : Yeme içme, eğlence.
  • ayse : Yumuşak yer.
  • ayşe : Dirilik, hayat, yaşama.
  • aysele : Gözsüz, a'mâ, kör.
  • aysum : Filin dişisi. * Sırtlan. * Büyük deve. * Süsen çiçeği.
  • ayşûm : Nebatattan bir ot.
  • ayt : Uzun boyunlu.
  • ayta' : Uzun boyunlu kadın. * Uzun boyunlu dişi deve.
  • aytel : Uzun boyunlu.
  • aytemûs : (C.: Atâmıs) Bütün vücut organları yerli yerince ve tam olarak yaratılmış olan.
  • ayyab : Kusur görücü, ayıb gören.
  • ayyan : Yorgun. Bitkin. * Ne yapacağını bilmeyen.
  • ayyar : Hırsız. Hileci, dolandırıcı, hilebaz, dessas. * Zeki, kurnaz.
  • ayyarî : f. Dolandırıcılık, hilecilik.
  • ayyaş : Haram içki içen. şarhoş.
  • ayyil : (C.: İyâl) Nafakası lâzım olan kişi.AYYUK : Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi. * Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.
  • ayzan : Yaban eşeğinin erkeği.
  • ayzemûr : Yük taşıyamıyan büyük ve yaşlı deve.
  • az'af : (Bak: Ez'af)
  • aza : (C.: Uzâ) Kertenkele.
  • aza' : Başa gelen musibete sabretmek. * Bir kimseyi babasına nisbet etmek.
  • azab : Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza. * Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
  • azab-engiz : f. Azab verici, keder verici.
  • azad : f. Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. * Dünya alâkasından kesilmiş. * Serbest fikirli. ◊ Kısa ve sık olarak dikilmiş.
  • azade : f. Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ.
  • azade-dil : f. Gönlü bir şeye bağlı olmayan.
  • azade-gân : f. (Azâde. C.) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar.
  • azade-gî : f. Hürlük, âzâdelik, serbestlik.
  • azade-hâtir : f. Başı dinç, gönlü hoş olan.
  • azade-hayat : f. Hayattan kurtulmuş. Ölmüş.
  • azadî : Serbestlik. Hürriyet. * şükür.
  • azahî : (Bak: Adâhi)
  • azaim : (Azime. C.) Mühim ve büyük işler. Kararda kesinlik. ◊ Büyük iş. * Büyük belâlar. Büyük günahlar. ◊ Kötü şeyleri defetmek için yazılan duâlar.
  • azal : (Ezel. C.) Ezeller. Başlangıcı olmayan zamanlar.
  • azalil : (Uzlûle. C.) Yanlışlar, yanılmalar. Doğru olmayanlar.
  • azam : (C: Azamât) Kin, husûmet, adâvet, garaz, fena niyet. * Öfke, hiddet. * Kıskançlık.
  • azame : Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.
  • azamet : Büyüklük. Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğü. * Kibirlilik.
  • azamim : (Izmâme. C.) Desteler, kümeler, topluluklar, zümreler.
  • azamût : (Mübalâğa sigası ile) Azamet. Kibriya. Allah'a mahsus olan büyüklük.
  • azan : (Üzn. C.) Kulaklar.
  • azar : f. İncitme. Tâzib. Kırılma. Tekdir. Zulüm. Ukubet. ◊ f. Mart ayı.
  • azar-dide : f. Zulüm görmüş. Küskün.
  • azar-mend : f. İncitilmiş, zulmedilmiş.
  • azar-mendî : f. İncitilmiş, kırılmış olma.
  • azar-reside : f. Zulüm görmüş, kırılmış, incitilmiş.
  • azarende : f. Azarlıyan, tekdir eden. * Kalb kıran, inciten.
  • azarî : f. Muzırlık. Küfürbazlık. * Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma.
  • azariş : f. İncitme, kalb kırma.
  • azarr : (Zarar. dan) Çok zararlı.
  • azaye : (C.: Izâ-Izâyâ) Kertenkele.
  • azaz : Bir tek lokma.
  • azâze : Kuvvet. * Azamet, büyüklük. * Şiddet. * Azlık. * Gâlip olmak.
  • azazil : Şeytan. (İblisin bir adı) Şerlerin temsilcisi.
  • azb : Tatlı, lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey. * Fazla susuzluktan yemek yemeği terketme. * Men'etme. * Feragat. ◊ Kesme. * Isırma. * Azarlama. * Hastalıktan More…
  • azba' : (Zab'. C.) Kolun yukarı kısmı, dirseğin üst tarafı.
  • azbe : (C.: Uzeb-Azebât) Su içinde olan çerçöp. * Her bir şeyin ucu, tarafı.
  • azbî : Güzel ahlâklı.
  • azbu : (Zebu. C.) Sırtlanlar.
  • azd : (Azid, azud) Kolun üst kısmı. * Destek. * Kuvvet, kudret. (Bak: Adud)
  • azdad : (Bak: Ezdâd)
  • azde : f. Boyalı, boyanmış. * Ucu sivri olan bir âletle delinmiş.
  • azeb : Bekâr. Mücerred. Evlenmemiş. Zevcesi olmayan.
  • azebe : Kocası olmayan kadın.
  • azeh : f. Vücutta çıkan siğil.
  • azeka : Alâmet, nişan, işâret.
  • azer : f. Ateş. * Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. * Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. * Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi.
  • azer-gûn : f. Ateş renginde olan, kızıl, kırmızı. * Ay çiçeği.
  • azerahş : f. Yıldırım.
  • azerbayigan : f. Azerbeycan.
  • azerd : Boya, renk.
  • azeret : Yetişip kuvvetlenme. * Kalınlaşma. * Ekinin yetişip tanelerinin çıkması. (Bak: Muâzere)
  • azerîler : Kafkasyanın Azerbeycan bölgesinde yaşamış Türk kavmi.
  • azerm : f. şefkat, merhamet. * Haşmet, büyüklük, azamet. * Haya, utunma.
  • azerm-cû : f. Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik.
  • azerperest : Ateşe tapan, mecûsi.
  • azerşeb : f. Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. * Şimşek, berk.
  • azf : Zâhidlik. Nefsini bir şeyden döndürmek. ◊ Yemek.
  • azfar : (Zufr. C.) Tırnaklar.
  • azfendak : f. Gökkuşağı.
  • azgan : (Zıgn. C.) Kinler, garazlar.
  • azgas : (Bak: Adgas)
  • azha : (Zahve. C.) Su havuzları. Göller.
  • azhar : En zâhir. En açık. Besbelli. Bedihi olan, rûşen. * Bir ibârenin en açık ve kat'i olan mânası.
  • azib : Susuzluktan yem ve yulaf yemeyen yorgun hayvan. ◊ Uzak merâ, otlak ve çayır.
  • azide : f. Ucu sivri bir aletle delinmiş olan.
  • azif : Sazcı, çalgıcı.
  • azife : Yaklaşan. Yaklaşmakta olan. * Kıyamet.
  • azig : f. Nefret, kin, garaz. * İğrenme, tiksinme.
  • azihe : Yalan, iftira.
  • azik : Hoşa giden.
  • azil : Islah edilmesi mümkün olmayan. Muannid, inatçı. ◊ (Bak: Azl)
  • âzim : Bir yere gitmeğe karar veren. Bir iş hakkında kat'i karar ve niyet sahibi. ◊ Dudaklarını yumup susan kişi.
  • azîm : Büyük. Yüce. Çok ileri. ◊ Azimet eden. Gidici.
  • azimat : (Azime. C.) Kıtlık yılları.
  • âzime : Azı dişi. * Kıtlık senesi.
  • azime : (C.: Azâim) Büyük iş, fevkalâde ve çok mühim iş. * Tılsım, efsun, sihir. * Sebat. Verilmiş olan kararda kat'ilik. * Kasdetmek, yemin etmek.
  • azimet : Takvâ ile amel etmek. Allah'ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmağa çalışmak. * Kesin karar vermek. * Yola çıkmak, gitmek.
  • âzin : Kefil. Birinin yerine kefalet eden. * Kapıcı, perdeci. * İzin veren.
  • âzîn : f. Kaide, kanun. * Süs, zinet, güzellik. * Yoğurttan yağ çıkarmak için hususi olarak yapılmış yayık.
  • âzîne : f. Cuma veya bayram günü.
  • âzir : Yara izi.
  • âzîr : f. Iztırab, sıkıntı. Ağrı, sızı. * Azar, tekdir.
  • azîr : Biçilmiş olan ekinin tarlada satılması.
  • azir : Özür dileyen, özrünün afvedilmesini isteyen. * Özür. * Sünnet düğünü.
  • âzire : Hayızlı kadın.
  • azire : (C.: Uzrât) Ön yanı, önü.
  • azirra : (Zarir. C.) Körler, âmâlar, gözleri görmiyenler.
  • aziş : f. Talaş, yonga, ağaç ve tahta kırığı. * Eşik tahtası.
  • aziyy : (C.: Ezavî) Deniz dalgası.
  • azîz : İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu. * Dost. * Şerif. * Nadir. * Dini dünyaya âlet etmeyen. * Sireti temiz. * Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi. * Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve More…
  • azizân : f. Azizler.
  • azize : (Müe.) Aziz olan. * Hristiyanlıkta kadın rahib. Rahibe.
  • azk : Hurma ağacı. * Nişan, alâmet, işâret. ◊ Yarmak. * Sürmek.
  • azka : İri yünlü koyun.
  • azl : Bir şeyi yerinden veya güruhundan veya işinden ayırmak. Birisini işinden veya makamından ayırmak. ◊ (Azel) Levmetmek, kınamak. Azarlamak.
  • azla' : (C.: İzâl) Kırba ağzı.
  • azlaf : (Zılf. C.) Zool: Çatal tırnaklı olan hayvanların tırnakları. Toynaklar.
  • azlal : (Zıll . C.) Gölgeler.
  • azlem : Çok zâlim. Pek zâlim. * Çok karanlık.
  • azm : (Azim) Kasd, niyet. Sağlam ve kat'i karar. Sebât. ◊ Büyüklük, ululuk. * (C: İzâm) Kemik.
  • azma(y) : f. Denemiş.
  • azman : Cins ve nev'inin icabından fazla büyümüş, çok iri. * Melez. İki ayrı cins hayvandan doğma.
  • azmayiş : f. Deneme, sınama, tecrübe. * Tar: Emekdar tirendâzların kullandığı bir çeşit ok.
  • azmen : Pek fazla şeyler içine alabilen. * En çok güvenilen.
  • azmend : f. Haris, açgözlü, tamahkâr, cimri.
  • azmî : Kemikli, kemikten yapılmış.
  • azmûde : f. Tecrübe etmiş olan. Tecrübeli. * Tecrübe olunmuş, denenmiş.
  • azmûdegî : f. Tecrübe, deneme, imtihan.
  • azmûn : f. Tecrübe, deneme, imtihan.
  • azoik : En eski jeolojik zaman. * İçinde fosil bulunmayan toprak.
  • azr : Sünnet etmek.
  • azra : Medine-i Münevvere'nin bir ismi. * Sevgili. Mahbûbe. * Delinmemiş inci. * Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız. * Hz. Meryem'in bir vasfı.
  • azrail : Ölüm meleği.
  • azrar : (Zarar. C.) Zararlar, ziyanlar, kayıplar.
  • azrec : Seri, hafif nesne. Vâhid, tek.
  • azref : Çok zarif. Zariflerin zarifi. * Çok zeki.
  • azreng : f. Çok üzüntü, meşakkat, eziyet. * Son derece sert ve katı.
  • azûf : Yiyecek, erzak. Azık.
  • azûg : f. Kir, pas.
  • azüg : f. Hurma lifi. * Ağaç ve asma budantısı.
  • azûk : İçi henüz olmamış fıstık yemişi.
  • azûl : Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.
  • azûmet : Eğlence. Neşeli ve hoşça vakit geçirten şey.
  • azûn : f. Öylece, onun gibi, bunun gibi, böylece.
  • azur : (Azver) f. Açgözlü. Hırslı. Tamahkâr. Cimri. Hasis.
  • azurde : (Bak: Azürde)
  • azürde : f. Azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. Kalbi kırılmış, üzülmüş.
  • azürde-gî : f. Gücendirilmiş, incitilmiş olma.
  • azürde-hâtir : f. Gönlü kırılmış, hatırı kırılmış.
  • azürde-püşt : f. Beli bükülmüş ihtiyar.* Yükten sırtı berelenmiş olan hayvan.
  • azûz : Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun. ◊ Isırıcı, ısıran.
  • azv : İftira. Birisine bir şey isnad etme. Nisbet etme.
  • azva : (Zav ve Zû. C.) Parıltılar, ışıklar, aydınlıklar.
  • azver : (Bak: Azûr)
  • azviyat : (Azv. C.) Yalanlar, iftiralar.
  • azy : Bir kimseyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etme.
  • azyak : Daha dar, en dar.
  • azz : Galib olmak. * Çok yağmur yağmak. ◊ (Add) Isırmak. Dişlemek. ◊ şiddet.
  • azza' : Şiddet ve kıtlık yılı.
  • azze : Aziz ve şânı büyük olsun, büyük ve aziz oldu (meâlinde).
  • azze ensâruh : Yardımı çok olsun. (Bu tabir, padişahlara ait dua yerinde olup eski fermanlarda geçer.)
  • azze ve celle : Aziz ve Celâl olsun, oldu... (meâlinde, Cenab-ı Hakkın isminden sonra hürmet maksadı ile söylenir.)
  • azzet : Geyik buzağısı.




  • De ki: “Ben de ancak sizin gibi bir insanım. Fakat bana ilâhınızın yalnızca bir tek ilâh olduğu vahyediliyor. Artık O’na yönelin ve O’ndan bağışlanma dileyin. Allah’a ortak koşanların vay hâline.
    (Fussilet, 6)
    Arif olmanın farkı; hatada ve günahta ısrar etmemektir.