halveti halveti halveti halveti
26 Kasım 20144 Safer 1436






OSMANLICA SÖZLÜK


A B C D E F G H I J K L M N O P R S T U V Y Z

  • a : Nida edatı olup, kelimenin sonuna gelir 'ey' mânası verir. Aynı veya farklı iki kelime arasına gelirse, sözün mânasını kuvvetlendirir. 'rengârenk, lebaleb' gibi. 1928 More…
  • a'ba : Ağırlıklar, yükler, mes'uliyetler. * Sandık.
  • a'bad : Köleler.
  • a'bel : (C: A'bile) Çok sert taş ki, kırmızı, beyaz veya siyah renkli olur. * Taşlık dağ. ◊ Ak, beyaz. * Ağaç yaprağının dökülmesi.
  • a'bide : (Abd. C.) Köleler. Abid.
  • a'cam : (Acem. C.) Acemler. İranlılar. * Arab olmayanlar.
  • a'ceb : Çok acâyib. Pek tuhaf olan.
  • a'cef : İnce, zayıf.
  • a'cel : Daha acele, en çabuk. * Acele eden kişi.
  • a'cemî : Aceme mensub. * Arapçayı iyi konuşmayan. Dilsiz. * Beceriksiz.
  • a'cez : En âciz. Çok kudretsiz. * Mak'adı etli ve yumru olan.
  • a'cube : (Bak : U'cube)
  • a'da : En zâlim, en çok düşmanlık eden. ◊ (Adüv. C.) Düşmanlar.
  • a'dad : (Adud ve Adad. C.) Bazular. Kollar. * Havuzun çevre kenarına konan taş. ◊ (Aded. C.) Adetler. Sayılar. ◊ İnce ve kısa kollu adam.
  • a'dal : (İdl. C.) Eşitler, denkler, müsaviler.
  • a'das : (Ades. C.) Mercimekler.
  • a'deb : Erkeklerden arkadaşı ve yardımcısı olmayan. * Bir boynuzu kırık hayvan.
  • a'del : (Adil. den) Adâletli, çok doğru.
  • a'fer : Pek beyaz. * Beyazı kırmızılığına galip olan geyik.
  • a'fes : Çıplak, uryân.
  • a'fet : En güç sey. * Pek akılsız. * Peltek konuşan. Kekeleyen.
  • a'kab : (Akab. C.) Bir şeyin hemen sonrası.
  • a'kal : En akıllı. Pek akıllı. Daha akıllı.
  • a'kar : Kısır.
  • a'kas : Boynuzu kulağı ardında bitmiş veya boynuzu kulağı ardına gelmiş nesne.
  • a'kef : Ahmak.
  • a'la : Daha iyi. Pek iyi. En yüksek. Ziyâde ve mürtefi olan.
  • a'lâ suresi : Kur'an-ı Kerim'in seksenyedinci suresi olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • a'lal : (İllet. C.) Hastalıklar, marazlar, illetler. * Sebepler.
  • a'lam : (Alem. C.) Alemler. Alâmetler. İzler. Nişanlar. * Bayraklar. * Büyük âlimler. * Büyük dağlar.
  • a'lem : Daha iyi bilen. En iyi bilen. * Yarık dudaklı. * Alâmetli, belirtili.
  • a'ma : Kör. Gözü görmeyen. * Manevi körlük, cahillik, bilgisizlik. * Yağmur bulutları.
  • a'mak : (Umk. C.) Derinlikler.
  • a'mal : (Amel. C.) Ameller. İşler. Yapılan hayırlar.
  • a'mam : (Amm. C.) Amcalar.
  • a'mar : (Ömr. C.) Ömürler, yaşayışlar. * Mes'ut hayat. Hoşa gidecek garib ve tuhaf şeyler. * Sinler, yaşlar.
  • a'mer : Yaşlı kişi. İhtiyar.
  • a'meş : Gözünün yaşı durmayıp akan. * Tomlaç gözlü.
  • a'mide : (Amud. C.) Direkler. Temeller. Sütunlar. * Mc: Büyük kimseler. Büyükler.
  • a'nâ : (İnv. C.) Nahiyeler, taraflar. * Cemaatler.
  • a'nâb : (İneb. C.) Üzümler. Yaş üzümler.
  • a'nak : (E'nak) Boynu uzun.
  • a'nâk : (Unk. C.) Boyunlar, gerdanlar.
  • a'nan : Ufuklar. * Ağacın ucu.
  • a'neb : Büyük burunlu adam, burnu iri olan adam.
  • a'ni : Yani ben demek istiyorum ki (manasında).
  • a'rab : Göçebe Araplar, çölde yaşayan Araplar.
  • a'rabî : Çölde yaşayan Arab.
  • a'rac : Anadan doğma topal (aksak).
  • a'raf : (Arf. C.) Sırt, tepe. Özel manası Cennetle Cehennem arası bir yer.(Arf, herhangi bir yüksek yer demektir ki, bu münâsebetle atın yelesine, horozun ibiğine arf denilmiştir.) ◊ More…
  • a'raf suresi : Kur'an-ı Kerim'in 7. suresidir. Mekke-i Mükerremede nâzil olmuştur. Suret-ül Mikat, Suret-ül Misak, Elif lâm mim sâd gibi isimleri de vardır.
  • a'rak : (Irk. C.) Kökler, damarlar.
  • a'raş : (Arş. C.) Tahtlar. * Çatılar, damlar.
  • a'râs : Düğünler. * (İrs.C.) Evliler. * (Urs. C.) Nikâh merasimleri.
  • a'raz : (Araz. C.) Arazlar, işaretler, nişanlar, alâmetler. * Tesadüfler. * Hastalık alâmetleri. * Kazalar, felâketler, musibetler.
  • a'razi : Ârızî, tesâdüfî, rastgele.
  • a'rec : Topal, aksak.
  • a'ref : Pek ma'ruf, çok bilen. Arif. * Çok anlayışlı, fazla bilgili. * Yelesi ve boynu uzun olan at.
  • a'rem : Alacalı, benekli (şey).
  • a'sa : (Asâ. C.) Değnekler, sopalar, bastonlar.
  • a'şa : Gözleri dumanlı olan adam. * Çeşitli yüzyıllarda yaşamış olan birkaç Arap şairinin adı. * Gece vakti gözleri görmeyen kimse.
  • a'sâb : (Asab. C.) Sinirler. Damarlar.
  • a'şab : (Aşb. C.) Tâze otlar.
  • a'sac : Saçları alnı üzerine dökülmüş.
  • a'sal : Dişinin ucu eğri olan.
  • a'sam : (Usme. C.) Ön ayakları beyaz olan at, geyik veya koyun.
  • a'sar : (Asr. C.) Asırlar. Yüzyıllar.
  • a'şar : (Öşür. C.) Öşürler. Arazi mahsüllerinden alınan onda bir nisbetindeki vergiler. * Mahsül alan zengin müslümanların zekâtları.
  • a'şarî : Ondalığa âit. Öşür hesapları nev'inden. On sayıları. Ondalık.
  • a'sef : Zulmedip zorla birşey alan.
  • a'sel : Eğri olan şey. Eğri dişli veya bacaklı kimse.
  • a'sem : Eli bileğinden kurumuş kimse.
  • a'ser : Çok zor ve çetin olan, dayanılması çok zor. * Solak.
  • a'taf : (Atf. dan ) En âtifetli. Pek müşfik, çok merhametli adam. * Boynuzları birbirine eğilmiş koyun. (Müe: Atfâ') ◊ (Atf. C.) Meyiller. * Merhametler, şefkatler, lütuflar, More…
  • a'vak : (Avk. C.) Mani olmalar. Alıkoymalar, durdurmalar. Vazgeçirmeler.
  • a'vam : Yıllar. Seneler.
  • a'van : Yardımcılar. Etbâlar.
  • a'vaz : Karşılıklar. Bedeller. (Bak: İvâz)
  • a'vec : Eğri büğrü.
  • a'ved : Ençok faydalı.
  • a'ver : Tek gözlü. Bir gözü kör. Yek-çeşm.
  • a'vez : Mânâsı anlaşılmayan şey. * Anlaşılması zor olan şiir.
  • a'ya : En kudretsiz, kabiliyetsiz. İktidarı hiç olmayan.
  • a'yad : (İd. C.) Bayramlar.
  • a'yan : (Ayn. C.) Gözler. * Bir yerin ileri gelenleri. * Meclis âzaları. Senato âzaları. * Muayyen ve müşahhas olan şeyler. * Altınlar. * Kaymakam.
  • a'yar : (Ayr. C.) Eşekler.
  • a'yen : Büyük ve iri gözlü. * Bakılan yer. * Çok açık, pek belli, bâriz.
  • a'yes : (C.: İys) Beyaz deve.
  • a'yün : (Ayn. C.) Gözler, aynlar. * Çeşmeler, pınarlar. Menba'lar.
  • a'za : (Uzv. C.) Bedenin her bir uzvu. * Bir cemiyete mensup kimse.
  • a'zam : Çok büyük. En büyük. Daha büyük.
  • a'zamî : En fazla, en çok, nihayet derecede.
  • a'zamiyyet : En fazla oluş. En fazlalık.
  • a'zar : (Özr. C.) Özürler, mâniler, bahaneler, engeller.
  • a'zeb : Karısı olmayan erkek. ◊ Çok tatlı. Pek hoş.
  • a'zel : Yalnız veya silâhsız bulunan.
  • ab : f. Su. * Mc : Yağmur. * Letâfet, güzellik. * İtibar. * Irz, nâmus. * Vakar. * Cilâ. *Keskinlik. ◊ Kusur, ayıp, noksanlık.
  • ab'ab : Taze civanlık. * İbrişim halı. * Dağ tekesi. * Yumuşak yünden yapılan kisve.
  • ab'âb : Uzun boylu kimse. * Güzel huylu ve sabırlı adam.
  • ab-berin : f. Akarsu ve şelâle kenarlarında suyun tazyikle akmasından meydana gelen içi oyuk kovuk.
  • ab-came : f. Su kabı.
  • ab-çera : f. Kahvaltı.
  • ab-dest : f. Namaz ve sair dini ibadetler için usulüne uygun olarak, el, ağız, burun, yüz, dirseklere kadar kolları ve topuk kemiği üzerine kadar ayakları üçer defa yıkamak ve kulaklara, başa ve More…
  • ab-endam : f. Güzellik. Güzel endam.
  • ab-gir : f. Suyun biriktiği yer, havuz. * Dokumacılıkta kullanılan fırça.
  • ab-hane : f. Abdest bozacak yer. Helâ, tuvalet.
  • ab-hurde : f. Su içen.
  • ab-i zen : f. Küçük havuz. * Su birikintisi. * Yumuşak, lâtif sözlerle hatır alan ve bu manâda emir. (Bak : Avzen)
  • ab-kend : f. Havuz, dere, su geçidi.
  • ab-keş : f. Delikli kevgir. * Su çeken, sucu, saka. * Kadeh sunucu.
  • ab-kur : f. Lâğım çukuru. Pisliğin aktığı yol ve delik.
  • ab-nak : f. Sulu, ıslak, nemli.
  • ab-rane : f. Su borularına ve su yollarına bakan mühendis.
  • ab-şar : f. Şelâle, su akarken çıkardığı ses, şırıltı.
  • ab-şinas : f. Sudan anlıyan. * Gemi kılavuzu.
  • ab-süvar : f. Su üstünde yüzen. * Sudaki kabarcık.
  • ab-vend : f. Maşrapa, bardak, su kabı.
  • ab-yar : f. Sulayan. * Mc: Bereketlendiren, feyizlendiren.
  • ab-yarî : f. (Asıl mânâsı sulama ise de, lisanımızda yalnız mecazi mânâsiyle bazı eski nesir yazarları tarafından kullanılmıştır). Yardım, itimat.
  • ab-zen : f. Küçük havuz. * Banyo.
  • âbâ : (Eb. C.) Babalar, pederler. * Mc : Mürşidler, ileri gelenler.
  • aba : Ekseriyetle yünden yapılmış, bol giyimli bir libas, elbise. ◊ Kule.
  • âbâ ve ecdâd : Analar, babalar, dedeler.
  • aba' : Kaba, ahmak kişi.
  • aba-puş : f. Aba giyen, derviş. * Fakir.
  • âbab : Otu bol olan yerler, çayırlar, otlaklar, mer'alar.
  • abab : (Abb) Suyu nefes almadan içmek. * Işık, nur, ziyâ.
  • abad : Ebedler. Sonsuz gelecek zamanlar. ◊ f. Mâmur, şen. * Çok dolu.
  • abadan : f. Mâmur, şen. İmâr edilmiş.
  • abadî : Bayındırlık, mâmurluk, şenlik. * İmar edilmiş olan. * Hindistan'ın Devlet-âbad şehrinde ipekden yapılmış bir yazı kağıdı.
  • abâdile : Abdullah isimliler.
  • abajur : Fr. Lamba siperi.
  • abak : İcab etmek. Lâzım olmak. * Yapışmak.
  • abakiye : Lâzım olmak. * Yapışmak. * Zahmet.
  • âbal : Develer.
  • abal : Dağ kili.
  • abalet : Ağırlık.
  • abam : şişman kimse.
  • âbar : (Bi'r. C.) Kuyular. Su kuyuları. * f. Hesap defteri.
  • abat : Koltuk altları.
  • abb : Işık, nur, ziya. * Güzelleşme.
  • abbas : Resul-i Ekrem Aleyhissalâtu Vesselâmın amcalarındandır ve Mekke'nin fethinde Müslüman olmuştur. * Arslan, gazanfer.
  • abbasî : Resul-i Ekrem'in (A. S.M.) amcası Hz. Abbas'ın neslinden gelen veya aynı sülâleden gelenlerin kurdukları devlete mensup olan.
  • abd : Kul, köle, Allah'ın kulu. Mahluk, insan. Hizmetçi. (Hür'ün zıddı). 'Abd kelimesi Allah'ın bazı isimleriyle birleştirilerek erkek isimleri meydana getirilir. Abdullah More…
  • abdal : t. Safdil, ahmak, bön. * Afganistan'da yaşıyan bir Türk kavminin adı, bu kavimden olan kimse. * Anadoludaki bazı göçebelerin adı ve bunlardan olan kimse. * Derviş, ermiş, kalender. More…
  • abdan : (Ab. dan) Bahçe kovası, bahçe sulamaya mahsus süzgeçli kova. * Sidik kesesi, mesane.
  • abdar : f. Parlak. * Sağlam vücudlu. * Su veren hizmetçi. * Mc : Ter u tâze, tap taze.
  • abdest-hane : f. Ayak yolu, helâ. * Abdest alacak yer.
  • abdestan : f. Su ibriği, abdest ibriği.
  • abdiyet : Kulluk. * Kul olduğunu bilerek dininde, emredildiği üzere ibâdet ve itaatte bulunmak.
  • abdulaziz : 32. Osmanlı Padişahıdır. Hilâfeti (Hi: 1277-1293) seneleri arasındadır. Mithat Paşa ve arkadaşları tarafından bilek damarları kesilerek şehid edilmiştir.
  • abdulhamid ll : (mi: 1842-1918) 34' üncü Osmanlı Padişâhıdır.
  • abdulkadir : Allah'ın kulu.
  • abdullah : Allah'ın kulu. * Bu isim Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın mübarek ve şerefli isimlerindendir.
  • abe : İşaret, alamet. * Cemaat, topluluk.
  • abe' : Kıymet. Ehemmiyet. Meta'.
  • abece : Ahmak kimse.
  • abed : Hayâ etmek. Arlanmak. * Hışım etmek, kızmak. * Uyuz hastalığı.
  • abede : (ÎÂbid. C.) İbadet edenler. Âbidler. Tapanlar.
  • abede-i esnam : f. Puta tapanlar. Putperestler. Heykele baş eğenler.
  • âbek : Sulu, su dolu olan şeyler. * Çıban. * Civa. (Hg).
  • abeket : (C.: Abekât) Tâne, az şey. * Tuluk içinde kalan yağ bakiyyesi. * Ekmek parçası. * Yılan başı dedikleri ufacık akça boncuk.
  • abel : (C.: Abâl) Yassı ve enli yaprak.
  • aberasyon : Fr. Sapma.
  • aberat : (Abre. C.) Göz yaşları.
  • abes : Oyuncak kabilinden faydasız ve boş amel. Lüzumsuz ve gayesiz iş. Tesadüfi. (Bak: Gaye) ◊ Davarın kuyruğunda kuruyup kalan bevl ve ters.
  • abese : (Abs. den) Çehresini çattı, sureti kerih oldu (meâlinde).
  • abese irca : Mantık ve matematikte bir isbat şeklidir. Bir hükmün doğruluğunu isbat için, bu hükmü inkâr eden diğer hükmün yanlışlığı isbatlanır.
  • abese suresi : Kur'an-ı Kerim'de sekseninci surenin ismi olup, Mekke-i Mükerreme'de nazil olmuştur. Saliha Suresi, Sefere Suresi de denilir.
  • abesiyat : (Abes. C.) Faydasız ve boş şeyler.
  • abesiyyun : Kâinatın ve hâdiselerin başı boş, faydasız ve gayesiz, kendi kendine, Haliksız olduğuna inanmak isteyen bâtıl yoldaki felsefeciler.
  • abher : Nergis çiçeği, * Dolu kap.
  • abî : f. Ayva. * Suda yaşayan ve suda meydana gelen. * Çok mâvi. ◊ Çekinen. * Tiksinen. * Sakınan. * Nazlanan. ◊ Kurban payı.
  • abîd : Kullar. Köleler.
  • abid : İbadet eden. Zâhid. Çok ibadet eden. * Köle. ◊ f. Kıvılcım.
  • abidane : f. Kul olarak, ibâdet edene yakışır surette.
  • abide : Uzun müddet dillerde destan olup kalan beliye ve dâhiye. * Bir milletin târihinde büyük bir değeri hâiz olan vak'a. * Fesahat ve belâgatı dolayısıyle benzeri söylenemeyen şiir. * More…
  • abidevî : Abide gibi. Abideyi andıran, âbideye benzeyen şekilde.
  • abik : Sebebsiz olarak sahibi yanından kaçan köle.* Civa. (Hg)
  • abil : Koyun, at ve deve gibi hayvanlara iyi bakan. * Çayırda otlayarak suya muhtaç olmayan hayvan.
  • abile : f. Su üzerindeki kabarcık. * Sivilce. Çıban.
  • abir : (Ubur'dan) Bir yerden geçen, giden yolcu. Geçen. * Hz. İbrâhimin (A.S.) dedelerinden birisinin adı.
  • abis : Denizlerdeki dokuzbin metreyi geçen derinlikler. ◊ Asık suratlı, ekşi yüzlü kimse. * Arslan. ◊ Alaycı, saygısız.
  • abîse : (C: Abayis) Tarhana.
  • abişhor : f. Hayvan sulama yeri. * İçme kabı. * Dinlenmek için kısa bir duraklama, teneffüs. * Günlük yiyecek.
  • abist : f. Gebe, hâmile.
  • abisten : f. Gizli, gizleme. * Gebe. * Dişilik.
  • abistenî : f. Hâmilelik, gebelik.
  • abiştgâh : f. Gizlenecek yer, gizli yer.
  • abiy : Kısmet, nasib,
  • abiye : Örtü ile yüzünü örten, utangaç kız veya kadın.
  • abkame : f. Anadolunun bazı doğu illerinde ve Bağdat'da yapılan, turşu veya salataya benzer bir çeşit yiyecek maddesi. * Ekşi hamurdan pişirilerek sirkeye konulan ve turşu olarak kullanılan bir More…
  • abkarî : Mutlaka kusuru olmayan. Kâmil. * Bir kavmin seyyid ve şerifi, efendisi. Beşer san'atı olmayan. * Çok güzellik. * Bir nevi döşek.(Abkari: Esasen abkar'e mensub demektir.
  • abl : Kalın, büyük nesne. * Bükmek.
  • abla' : Ak nesne. * Beyaz taş.
  • ablise : f. Tarlaya tohum atan, ekinci.
  • abluka : İtl. Etrafını sarıp hâriçle alâkasını kesme. Bahren muhasara, denizden kuşatma.
  • ablukayi bozmak : Muhasara hattını yarıp geçmek.
  • abone : Fr. Gazete ve dergi gibi yayınlara peşin para vererek muayyen bir zaman için müşteri olan kimse.
  • abonman : Fr. Bir imalâtçı ile müşteri arasında düzenli satın alma için yapılan anlaşma.
  • aborda : İtl. Deniz teknelerinin rıhtıma, iskeleye veya başka bir tekneye yanlamasına yanaşması.
  • abr : Rüya tabir etmek. Düş yormak. * Yaş akıtmak. Sudan veya başka yerden geçmek. * Söylemeden bir şeyi düşünmek.
  • abra : Bir değiş-tokuşta üste verilen şey. * Teraziyi ayarlamak için hafif gelen kefesine konulan ağırlık.
  • abran : Ağlayan, ağlayıcı.
  • abraş : Alaca benekli at. * Klorofil azlığından dolayı açık renkte lekeleri olan bitki yaprağı.
  • abre : Göz yaşı.
  • abs : (Ubus) Huzursuzluktan yüz ekşitmek, çehreyi çatmak. ◊ Karıştırmak, halt. * Güneşte keş kurutmak. ◊ Kurumak, katılaşmak.
  • abş : Salâh. * Hüsn. İbâdet. * Gaflet.
  • absal : f. Bahçe, koru, park.
  • abt : Deveyi ve koyunu hastalanmadan sağ iken boğazlamak. * Kazılmamış yeri kazmak. * Yarmak. ◊ Yalan, Şübhe uyandırıcı hareket.
  • abu : f. Nilüfer çiçeği.
  • abus : Çatık çehreli. asık yüzlü. Yüzü ekşi.
  • abv : Yüzün güzel olması. Nizamlı oluş. (Bak: Ta'biye)
  • ac : Fildişi. * Dolu kap.
  • ac'ac : Çağırış.
  • ac'ace : Uzun uzun çağırmak.
  • acac : Toz. * Tütün. * Bulut. * Duman.
  • acafet : Zayıflık. Çelimsizlik.
  • acaib : (Acib. C.) Şaşırtacak ve hayret verici şeyler.
  • acaibat : Normale zıt şeyler. Acâib şeyler.
  • acaiz : (Acuze. C.) Kocakarılar. İhtiyar kadınlar.
  • acak : f. Toprak.
  • acal : (Ecel. C.) Eceller. Ölümler, vâdeler.
  • acalit : Yoğurt.
  • açalya : yun. Fundagillerden, güzel çiçekli bir bitki ve çiçeği.
  • acam : (Ecme. C.) Meşelik, kamışlık, ağaçlıklar.
  • acan : f. Polis: Emniyet mensubu
  • acar : (Ecr. C.) Sevaplar, ücretler, mükâfatlar. * Kiralar.
  • açar : f. İştah açmaya yarayan turşu v.s. * İnişli yokuşlu yer. * Karıştırılmış, birleştirilmiş.
  • acasa : Deve sürüsü.
  • acb : Kuyruk sokumu. 'Us'us' denilen küçük kemik. Her şeyin kuyruk dibi ve nihâyeti. Fâtiha-i hilkat olan küçük kemik.Acb-üz zeneb diye Hadis-i Şerifte ismi geçen ve insanın kuyruk More…
  • acc : Yüksek sesle haykırma, * Gürültü çıkarma. Deveyi döğme.
  • acc(e) : Kalabalık.
  • accac : Fırtınalı, rüzgârlı. * Gürültülü.
  • aceb : Taaccüb, şaşma, hayret. * Garib, hoş, lâtif ve nâdir-ül vücud olduğundan bir şey için inkâr ve istiğrab etme hâli.
  • aced : Kuru üzüm.
  • acele : Çabuk, çabukluk. Bir işi çabuk yapmaya ve çabuk bitirmeye çalışma, ivedilik.
  • acem : İranlı. Yabancı. * Arapça konuşmayanlar. Arab olmayanlar. * Çekirdek.
  • acemâne : f. Acemlere yakışır suret. Yabancı gibi.
  • acemceme : (C: Acemcemât) Kuvvetli, muhkem deve.
  • aceme : (C: Acemât) Çekirdek. * Çekirdekten biten hurma ağacı. * Sert ve sağlam taş.
  • acemî : Tecrübesiz. * Yabancı. * Yeni. Mübtedi.
  • acemistan : f. İran ülkesi.
  • acemiyan : f. (Acemi. C.) İranlılar. Acemler. * Acemiler, tecrübesizler.
  • acente : (Acenta) ing. Bir vapur şirketinin her iskeledeki memuru. * Bir şirket veya idarenin diğer memleketteki vekili. * Memur veya vekilin memuriyeti ve idarehanesi.
  • aceze : (Âciz. C) Âcizler. * Düşkünler, zayıflar.
  • açi : (Bak: Zâviye)
  • acîb : Şaşılan ve hayret uyandıran şey. Benzeri görülmeyen. Garib. Taaccüb olunan şey.
  • acib : Hayret veren. Şaşılacak şey.
  • acîbe : Alışılmış surette olmayan. Çok hârika. Acib ve garip, hayret verici, şaşılacak şey.
  • acic : Sesi yükseltmek.
  • âcil : Aceleci. * Acele eden. Hemen. * Derhal. Peşin. * Çabuk. * Fık: Dünya.
  • acil : Sonraya bırakılmış. Bir vâdeye bağlı. * Ahiret.
  • âcilane : f. Acele edene ait. Acele olarak. * şimdiki zamana ait.
  • âcilen : Vakit gelince yapılmak üzere. Bir vâdeye veya bir şarta bağlı bulunarak. ◊ Acele olarak. Serian, derhal, müstâcelen.
  • acin : Rengi ve tadı değişmiş pis su. ◊ Yoğurma, hamur tutma.
  • acinî : Hamur gibi yoğurulmuş, macun kıvamında.
  • aciniyet : Mâcun halinde olma. Hamur gibi yoğurulmuş olma.
  • acir : Elindekini başkasına kiralayan. Kiraya veren.
  • aciş : f. Üşüme, soğuktan üşüme.
  • aciyy(e) : (c: Acâyâ) Anası öldüğünden, başka kimsenin sütüyle beslenen çocuk. * Anası sütünü vermeyip yemeği öğrettiği çocuk.
  • âciz : Beceriksiz. Eli ermez. Kabiliyetsiz. Gücü yetmez olan.
  • âcizân : (Âciz. C.) Âcizler, beceriksizler, zayıflar, güçsüzler.
  • âcizâne : f. Âciz olarak. Beceriksizce. Tevâzu ile. (Alçak gönüllülük ifâdesi için söylenir) 'Allah'a karşı kusurlarını bilen bir mü'min âcizâne ancak Allah'tan rahmet diler.' More…
  • âciziyyet : Acizlik, beceriksizlik, kabiliyetsizlik. * Fakirlik, tevâzu.
  • açki : Cilâ, perdah, lostra.
  • açkici : Cilâ ve perdah veren sanatkâr.
  • acled : Yoğurt.
  • aclez : Kavi, sağlam nesne.
  • acm : (C: Ucum) Beş yaşına girmemiş deve. * Kuyruk dibi. * Isırmak.
  • acmî : İnce fikirli. Akıllı, anlayışlı.
  • acn : Yoğurma. Ma'cun kıvamına getirme.
  • acul : Çok acele eden sabırsız.
  • aculâne : Acele edene yakışır suretde.
  • aculiyet : Acelecilik. Sabırsızlık.
  • acur : Kabakgillerden bir hıyar cinsi. Üstü hafif olukludur. Bazıları tüylüce olur.
  • acür : Yoğunluk, semizlik, besililik. * Yoğun. * Her nesnenin hacmi ve cüssesi olmak. ◊ Kerpiç, tuğla, kiremit. ◊ Kuyruk.
  • acürî : Kiremitçi, tuğlacı.
  • acüs : Almak, kabzetmek. * Gecenin sonu.
  • acüz : (C.: Acâz) her nesnenin dibi, kökü ve sonu. * Yay kabzası.
  • acuz(e) : Çok yaşlı kadın. Kocakarı. * Kılıç. * Şarap. * Sırtlan.
  • acv : Çocuğa süt içirmek.
  • acve(t) : Medine-i Münevvere hurmalarından bir çeşit, iyi hurma.
  • acz : Beceriksizlik. İktidarsızlık. Kuvvetsizlik. Güçsüzlük. Yapamamak. * Zarardan korunmak gücünün olmaması. * Bir şeyin geri tarafı.
  • acz-alud : f. Âcizlik, kuvvetsizlik, güçsüzlük.
  • acz-mendî : f. Âcizlik, iktidarsızlık. Fakr.
  • acza' : Dübürü büyük kadın. * Kumdan yığılmış yüksek tepe.
  • acze : (C.: Acâyiz) Her nesnenin sonu. * Kadın dübürü.
  • âd : Hz. Hud Peygambere (A.S.) isyan ettiklerinden gazab-ı İlâhiyyeye uğrayan ve helâk olan, Yemen tarafında yaşamış bir kavmin adı. ◊ (Âdet. C) Âdetler.
  • ad : İsim, nam, şöhret, şan, itibar, haysiyet.
  • ada : Gr : Kendinden sonra gelen ismi cerreder. Harf-i cerr'dir. '...den başka, ...den gayrı' mânasına gelir. (Bak: Mâadâ) ◊ Etrafı su ile çevrili kara parçası. * More…
  • âdâb : (Edeb kelimesinin çoğuludur.) Usul, yol, yordam, davranış kaideleri, terbiye. Ahlâk ve terbiyenin gerektirdiği konuşma ve hareket tarzı. Adaba uymayanlara edepsiz denir.
  • âdâb u erkân : Edebler, kaideler ve rükünler. Ahlâk ve terbiye kaideleri.
  • adahi : (Udhiye. C.) Kurbanlar.
  • adahik : (Udhuke. C.) Şakalar, gülünç şeyler.
  • adak : Nezredilen şey. (Bak: Nezr)
  • adakk : İnce, dakik.
  • adal : Gümüşü az olan para.
  • adalat : (Adale. C.) Adaleler.
  • adale : Tıb: Bedenin hareketini icra eden ve birbirinden, ince bir perde ile ayrılan sinirli et kısımlarından her biri. Hepsine birden et (Lahm) tâbir edilir.
  • adalet : Zulüm etmemek. Herkese hakkını vermek ve lâyık olduğu muâmeleyi yapmak. Mahkeme. Hak kanunlarına uygunluk. Haksızları terbiye etmek. İnsaf. Mâdelet. Dâd. Cenab-ı Hakk'ın emrini More…
  • adaletkâr : f. Adaletli, insaflı, adalet sahibi.
  • adâletkârane : f. Adâletlice. Adalet sahibine yakışır şekilde, insaflı ve haklı surette.
  • adaletpenah : f. Adâletli.
  • adall : Çok sapık, çok dalâlette.
  • adam : İnsan. * Erkek kişi. * Birinin tarafını tutan kimse. * İyi ve terbiyeli yetişmiş insan.
  • adamet : Ahmaklık, akılsızlık.
  • adan : Deniz kenarı.
  • adaptasyon : Fr. Tatbik etme işi. Bir şeyin bir başkasına göre ayarlanması. Bir canlının, yaşadığı muhite uyması işi. * Yabancı dilde yazılmış bir eseri yerli adlar ile ve yerli hayata uydurarak çevirme. More…
  • adapte : Fr. Adaptasyonu yapılmış, tamamlanmış.
  • adarr : En zararlı.
  • âdat : Âdetler. (Bak: Âdet)
  • adavet : Husumet, düşmanlık. Kin. buğz. Garaz.
  • aday : (Bak: Namzed)
  • adb : Kılıç. * Kesmek. * Sövmek.* Yardımcı.
  • adcem : Eğri burunlu.
  • âdd : Kuvvet, salâbet.
  • add : Hesablamak. Saymak. Sayılmak. İtibar etmek.
  • addar : Denizci, gemici taifesi.
  • addetmek : Saymak. İtibar etmek. İttihaz etmek.
  • âde : Âdet kelimesinin arabca terkiblerdeki kısalmış şekli. Meselâ: Harikulâde, alelâde, fevkalâde.
  • aded : Sayı. Tane. Rakam. Miktar.
  • adeden : Sayı bakımından, sayıca.
  • adedî : (Adediye) Adede yani miktar ve rakama, sayıya mensub.
  • âdem : İnsan. İlk insan ve ilk peygamber.
  • adem : Yokluk, olmama, bulunmama. * Fakirlik. (Vücudun zıddı)
  • adem-âbâd : f. Yokluk. Yokluk alemi.
  • âdem-küş : f. Adam öldüren, katil.
  • âdemî : İnsanlardan olan, insana âit, insana dair ve müteallik.
  • ademî : Yokluğa ait. Ademle ilgili (Bak: Vukuât)
  • âdemiyân : (Âdem. C.) İnsanlar.
  • âdemiyât : (Adem. C.) Yokluklar. Ademler.
  • âdemiyyet : İnsanlık. Namuslu bir insana yakışır hâl ve tavır.
  • ader : Yel inmekle hayası şişen kimse. ◊ Çok su.
  • ades : (C. Adâs) Mercimek.
  • adese : Mercimek. * Mercek. Uzağı yakın veya yakını uzakta görmeğe yarayan dürbün veya mikroskop camı.
  • adesî : Mercimeğe benziyen şey.
  • âdet : Usul, görenek, alışılmış davranış. Huy, tabiat. Toplumda nesiller boyunca uyulan ve kamuoyunda (umumî efkârda) saygı ve müeyyideye sahip hareket kaideleri (Sosyoloji). İslâm cemiyetinde More…
  • adetâ : Âdet olduğu üzere, her vakitki gibi, alelâde. Bayağı surette, âdi bir suretle. Düpedüz.
  • adeten : Görenek şekliyle, âdet olarak.
  • adevân (adv) : Sür'atle koşmak.
  • adf : Yemek.
  • adgâs : (Dags. C.) Desteler, demetler. * Karışık rüyalar. * Karışık söylentiler.
  • adgâsu ahlâm : Karışık rüyâlar. Tâbire değmeyen rüyâlar.
  • adhâ : Kurbanlar. Kuşluk vakti kesilen kurbanlar. Kuşluk vakti. (Bak: Îd)
  • adham : Yoğun, kaba. * İri cüsseli adam.
  • âdî : Üstünlük farkı olmayan. Kıymetsiz. * Her zamanki. * Âd kavmine âid.
  • adid : (Adide) Çok. Bir çok sayı. Çok şeyler. Müteaddid. Birinin dengi. ◊ Hasım. * Arkadaş. * Isırma. Bir ısırımlık lokma. (Bak: Adûd) ◊ Kesilmiş ağaç. * Tepesine el yetişen More…
  • âdih : Sihirbaz. * Soktuğu saat öldüren yılan.
  • adihe : Bühtan, yalan.
  • âdil : (Âdile) Adâlet eden. Allah'ın emirlerini noksansız tatbik eden. Doğru. Doğruluk gösteren. Adâlet sahibi.
  • adil : Eş, denk, akran, benzeri. Ölçüde, miktarda eşit olan.
  • âdilâne : Adalet sahibi bir adama yakışır surette.
  • adîm : Mâlik ve sahib olmayan. Yok olan. Birşeyi olmayan. Fakir.
  • âdin : Otlakta bulunan dişi deve.
  • âdine : Cuma günü.
  • âdiş : f. Ateş, nar.
  • âdiyât : (Adiv. den ism-i faildir) Hızla koşmak, seyirtmek. (At, deve v.s. koşanların hepsine ıtlak olunabilir.) * Mc: Düşmanlık, zulüm. * Dâima muharebeye koşup hücum eden cemaat. * Uzaklık. (Kamus) More…
  • âdiyat suresi : Kur'an-ı Kerim'in 100. suresinin ismi olup, Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
  • âdiye : (C: Âdiyat) Gaza yolunda seğirten at.
  • âdiyen : Her zamanki gibi. Adice. Fevkalâde olmayarak.
  • âdiyye : İtiyad edilmiş. Alışılmış.
  • âdiyyet : Adilik. Aşağılık.
  • adk : Vurmak, darp.
  • adl : Hakkaniyet. Adâlet üzere oluş. Cevr ve zulüm etmeyip nefislerde ve akıllarda istikameti kaim ve mâlum olan emir ve hâleti icra etmek. Doğruluk. * Her şeyi yerli yerince yapmak, beraber More…
  • adla' : (Azla') (Dıl'. C.) Kaburgalar. * Mat : Geometrik şekillerin kenarları, sayı kökleri.
  • adlî : Adâlete mensup, adâletle alâkalı, ilgili.* Sultan II. Bayezid'in şiirlerinde kullandığı mahlası.
  • adliye : Mahkeme. Muhakeme işleriyle uğraşan daire.
  • adm : (C: İdâm) Yay tutamağı. * Deve kuyruğu. * Saban eğiği ki, ucunda demiri vardır. * Harman savurdukları yaba. ◊ Gazap etmek, öfkelenmek.
  • admer : Arslan. * Şedit, şiddetli. * Belâ. * Çirkin yüzlü şişman kadın.
  • adn : Vatan tutmak ve mukim olmak. * Cennette bir makam adı. (Bak: Cennet)
  • adrahş : f. Yıldırım. * Gökgürültüsü. * Şimşek.
  • adras : (Dırs. C.) Arka dişler, dişler.
  • adrefut : Kelerden büyük bir hayvan.
  • adrenalin : Fr. Tıb: Böbrek üstü salgısından çıkarılan bir hormon. Sentetik olarak da yapılır. Damar daraltmak ve kanamayı önlemekte kullanılır.
  • adreng : Fr. Keder, mihnet, sıkıntı.
  • adret : Kaşları olmayan kimse.
  • adub : Yardımcı.
  • adud : Zalim. Iztırab veren. Hunhar. * Bir lokma. * Isırıcı köpek veya at. * Yavuz kişi. * Dar ve derin olan kuyu. (Bak: Adîd) ◊ Pazı. Kolun omuzdan dirseğe kadar olan kısmı. * Mc: More…
  • adude : Yumuşaklık. Tazelik.
  • adudî : Pazı kemiği ile ilgili.
  • adulî : Gemici, mellah.
  • adüvv : Düşman, hasım.
  • adv : Yelmek. Seğirtmek. * Hazırlamak.
  • adva : Hastalık başkasına bulaşmak.
  • advan : Çok koşan kimse.
  • adya' : Boynuzu ufak koyun. * Nebiyyi Zişân Aleyhisselam Efendimizin devesinin adı.
  • adye : Koğuculuk, dedikoduculuk. * Yalan söylemek. * Sövmek.
  • af'af : Devedikeni ağacının yemişi.
  • afa' : Eşek sıpası.
  • afaf : (Afâfet) Temiz olma. Masumiyet. Günahsızlık.
  • afaif : Namus, ırz ve iffet sahibi, şerefli kadınlar.
  • afak : Ufuklar. Yerle göğün birleştiği gibi görünen uzak dâire. * Etraf. Cihetler. * Mc: Görüş ve dönüş sınırları. (Zıddı: Enfüs'dür.)
  • afakgir : Ufukları tutmuş, âleme yayılmış, şâyi, çok meşhur.
  • afakî : Kâinat ve içindeki hâdiselere âid. Nefsin haricindeki âleme dair. * Kıymetsiz sözler ve meseleler. (Enfüsinin zıddı.) (Objektif)
  • afar : Arap diyarında çok olan bir yeşil ağaç. * Hurma ağacını islah etmek. * Katıksız ekmek yemek.
  • afaret : İfritçe, şeytanî, kötü niyet.
  • afarit : (İfrit. C) Şeytanlar. İfritler.
  • afaroz : (Bak: Aforoz)
  • afat : Afetler. (Bak: Afet)
  • afazî : Fr. Tıb: Organlarda bir işleme bozukluğu olmadığı halde, fikri kelime ile anlatamamak hâli.
  • afen : Çürüme, pörsüme. Yemeğin kokması. (Bak: Ufunet)
  • afend : f. Harp. Kavga.
  • afer : Toprak. Yer. Arz. * Ekin suladıkları vaktin evveli.
  • aferca : Yaramaz huylu.
  • aferide : (C: Aferidegân) f. Yaratılmış, mahluk.
  • aferin : f. Beğenmek, alkış, yaşa, varol. * Yaratan, yaratıcı.
  • aferin-hân : f. 'Aferin' diyen.
  • aferna' : Arslan. * Kuvvetli deve.
  • afes : Burun eğriliği.
  • afet : Belâ. Musibet. Büyük felâket. Dâhiye. * Mc: Son derece güzel.
  • afetzede : (C: Afetzedegân) f. Bir musibete, bir belâya ve bilhassa yangın, zelzele gibi bir felâkete uğramış.
  • afetzedegân : (Afetzede. C.) f. Afete, belâya, felâkete uğramışlar.
  • aff : İffet, namus. İffetli olmak. Nefsini haramdan men'etmek.
  • afgan : Afganistan. Afgan krallığı, Afganistan milleti.
  • afî : Silen, silinmiş. Affeden, bağışlayan. * Affedilmiş, bağışlanmış. * Yalvaran. * Uzun saçlı. * Tencere altında artaya kalan.
  • afif : Temiz. Güzel. Nezih. İffetli ve namuslu olan. Haramdan sakınan. * Müstakim.
  • afifâne : f. İffetlice. Temiz olarak. Nazif olarak.
  • afik : Yalancı, iftiracı. ◊ Çok aptal.
  • afil : Uful eden. Gurub eden. Batan. * Görünmez olan. Kaybolan. * Fâni, geçici.
  • afilûn (afilîn) : (Afil. C.) Gelip geçici, fâni olanlar. * Gözden kaybolup gidenler. Uful edenler.
  • afin : Affedenler.
  • afinite : (Affinite) (Bak: Aşk-ı kimyevi)
  • afir : Güneşte kum üstünde kurutulan et. ◊ Çok kötü niyetli.
  • afire : Komşusuna bir şey vermeyen kadın.
  • afiş : Fr. Duvar ilânı.
  • afitab : f. Güneş. * Mc: Pek güzel. * Çok güzel yüz.
  • afitâbî : Güneşe âit. * Güzelliğe dâir.
  • afite : Dişi koyun. Koyun güdücü kız.
  • afiyet : Sağlık, selâmet, sıhhatli olmak.
  • afk : Akılsız olmak. Sözünü tam söylememek. ◊ Rücu etmek, dönmek. * Kaybolmak.
  • aflak : Çok gevşek şey.
  • aforoz : R. Papa tarafından bir Hıristiyanın kiliseden çıkarılması, dinden hariç addolunması.
  • afra' : Beyazı kızıllığına galip olan geyik. * Ayın onüçüncü gecesi.
  • afraze : f. Nur. Aydınlık, ışık. * Kandil fitili.
  • afreye : Horoz ibiği. İnsanın ense saçı. * Davarın alın saçı.
  • afruşe : f. Un helvası.
  • afs : Hapsetmek. * Deve sürmek. * Arkasına ayağıyla vurmak.
  • afsa : Boynuzu ardına kayık koyun.
  • afşar : Avşar kabilesini meydana getiren Türkmenlerin adı.
  • afşelil : Sırtlan dedikleri canavar. * Yaşlı, eti ve derisi sarkmış kuru kadın.
  • afsun : (Efsun) f. Büyü, sihir, tılsım. (Büyücülük yapmak ve büyücülere uymak, Müslümanlıkta yasak ve günahtır.)
  • aft : Pelteklikten sözü zorlukla söylemek. Kekemelik.
  • aftab : f. Güneş. * Pek güzel şahıs. * Çok parlak çehre.
  • aftâb-gerdan : f. Güneşten korunmak üzere başa giyilen şey. * Avcı kulübesi.
  • aftab-gerdek : f. Kaya keleri. * Ayçiçeği.
  • aftab-gerdiş : f. Yer yüzü. * Kaya keleri. * Devamlı güneş gören yer.
  • aftab-gir : f. Güneşlik, şemsiye. * Güneş gören yer.
  • aftab-perest : f. Nilüfer çiçeği. * Güneşe tapan kimse. * Ayçiçeği.
  • aftab-ru : f. Güneş yüzlü, yüzü güneş gibi parlak (güzel). * Sevimli, dilber. * Güneşe karşı olan (yer).
  • aftabe : f. İbrik. Su kabı.
  • aftabî : f. Güneşlik, şemsiye, tente. * Güneşe ait, güneşle ilgili.
  • afur : Boz tüylü ve kısa boyunlu olan geyik. * Zaman. ◊ Belâ kasırgası.
  • afüvv : Affeden, merhametli.
  • afv : Bağışlamak. Kusur ve günâhı affetmek. ◊ Ayakla basılmadık yer. * Malın iyisi, helâli ve fazlası. * Terketmek. * Mahvetmek.
  • afyon : Lât. Haşhaş sütünün birikmesinden ibaret bir madde.
  • ağa yeri : Topkapı sarayında hazine kethüdasının oturduğu yer.
  • agâh : (Ageh) f. Haberdar. Uyanık. Kalbi uyanık. Malumatlı. Basiretli. Vâkıf. Bilen.
  • agâhân : (Agâh. C.) f. Agâhlar, bilenler, bilgililer. Âlimler.
  • agâhî (agehî) : f. Malumat, vukuf, haberdarlık. Uyanıklık, teyakkuz, basiret.
  • agal : Darıltma, kışkırtma. * Çiğnemeden yutma. * Ağıl. * Arı kovanı.
  • agaliş : f. Kışkırtma. * Birşeye saldırmak için kışkırtma.
  • agande : f. Sucuk, yastık, minder gibi zorla doldurulmuş olan şeyler. * Bir çeşit zehirli olan haşere, böcek.
  • agarr : Çok sıcak gün. * Kendini beğenmiş. * Asil, âlicenâb. * Beyaz.
  • agaşte : f. Bulaşmış.
  • agavat : (Ağa. C.) Saray hizmetlerinde kullanılan harem ağaları.
  • agayan : Ağalar.
  • agaz : f. Başlama. Mübâşeret.
  • agba : Daha küt, en küt. * Daha koyu, en koyu.
  • agber : Çok tozlu.
  • agbeş : Boz renkli.
  • agbiya : (Gabi. C.) Ahmaklar, gabiler.
  • ağda : Bir kapta karıştırılıp pişirilerek koyulaşmış ve lüzucet kazanmış her nevi şeker vesaire.
  • agdef : Uzun ve sarkık kulaklı.
  • agdiye : (Gada ve Gıda. C.) Yenip içilecek gıdalar.
  • agel : (Bak: İkal)
  • agende-guş : f. Söz dinlemeyen, aldırmayan, alçak ve hayırsız kimse.
  • ageste : f. Islanmış, ıslak.* Bulaşmış.
  • agfer : Mağfiret eden, bağışlayan, afveden.
  • ağil (ağl) : Koyun, keçi vesair hayvanlara mahsus üstü açık, etrafı çit veya çalı çırpı ile çevrilmiş yer, mandıra.
  • agin : f. Dolu, doldurulmuş.
  • agirra : (Garîr. C.) Tecrübesizler, safdiller, acemiler. * Mağrurlar.
  • agiş : f. İlişik, sarkık. * Uzatılmış.
  • agisna : Bize imdad eyle, yardım ihsan eyle (meâlinde duâ.)
  • agiyye : İçine su biriken çukur.
  • aglak : (Galak. C.) Kilitler. * Kapalı, anlaşılmaz şeyler.
  • aglal : (Gull. C.) Boyna geçirilen zincirler. * Kelepçeler, pırangalar. ◊ Ağaçlar arasında akan su. (Bak: Eglâl)
  • aglaz : (Galiz. den) kaba ve galiz şeyler.
  • agleb : Daha galib. Çok kerre, ekseriya. Çoğu. ('Ağleben - Ağlebâ' şeklinde de kullanılır.)
  • aglef : Sünnetsiz. * Sandıkta kapalı. * Mc: Katılaşmış, duygusuz kalb.
  • aglez : (Galiz. den ism-i tafdil) Pekçok kaba ve galiz.
  • agma : Yıldız. Yıldız akması.
  • agmad : (Gımd. C.) Bıçak ve kılıç kınları.
  • agmak : Yukarı kalkmak, yükselmek, yukarıya meyletmek. * Buhar olup yukarı kalkmak, buharlaşmak.
  • agmar : (Gamr. C.) Yüce kimseler. * Seller. * (Gumr. C.) Bilgisizler, cahiller.
  • agmaz : (Gamz. C.) Göz yummalar, göz kırpmalar.
  • agna : (Gani. den) Çok gani. En zengin.
  • agnam : (Ganem. C.) Koyunlar, keçiler. * Hayvanlardan alınan vergi anlamında kullanılan bir tabirdir.
  • agniya : (Gani. C.) Zenginler, ganiler.
  • agniye : (Bak: Ugniye)
  • agnostik : fels. Agnostisizm görüşünü benimseyen.
  • agnostisizm : 'fels. Gerçeğin, mutlak hakikatın bilinemez olduğunu; insanın gerçeği, tam uygun bilgiyi elde edecek yaradılışta olmadığını kabul eden felsefe görüşü.'
  • agra : Çok sevimli, yakışıklı.
  • agrafi : yun. Yazma kabiliyetinin kaybedilmesi.
  • agrar : (Gırr. C.) Tecrübesizler. Acemiler. Kolay aldananlar.
  • agras : (Gars. C.) Taze fidanlar, yeni dikilmiş ağaçlar.
  • agraz : (Garaz. C.) Garazlar. Fiil yapılırken gözetilen gayeler. Kasden ve bilerek yapılan kötülükler.
  • agreb : (Garib. den) En garib, çok tuhaf.
  • agrel : (C. Gurl) Sünnet olmamış kişi.
  • agşa : Baygın adam. * Vücudu siyah yüzü beyaz olan hayvan.
  • agsan : (Gusn. C.) Dallar, ağacın dalları. * Mc: Mânanın kısımları.
  • agsem : Beyazı siyahından daha fazla olan saç.
  • agser : Boz ve esmer renkli, çok tüylü abâ, kilim. * Kurbağa yosunu. * Karabatak kuşu. * Aşağılık ve âdi (adam).
  • agşiye : (Gışa. C.) Perdeler, örtüler. * Zarflar, mahfazalar.
  • ağtabaka : Tıb: Görme sinirlerinin göz yuvarlağı içinde dağılmasından meydana gelen zar.
  • agtaş : Karanlık. * Zayıf gözlü.
  • agtem : Sözü tutkunarak söyleyen. Kekeme.
  • agtiye : (Gıtâ. C.) Perdeler.
  • agu : Zehir, sem.
  • agul : f. Hiddetlenerek göz ucuyla bakma.
  • agun : f. Baş aşağı, ters. * Uğursuz.
  • agunde : f. Hallaç elinden geçmiş pamuk, atılmış pamuk.
  • aguş : f. Kucak. * Sığınılan yer.
  • agüs : f. Taşcıların oymacılıkta kullandıkları demir kalem.
  • agva : Dalâlete en fazla sapan, giden. Sapık.
  • agvar : (Gar. C.) Mağaralar.
  • agvas : (Gavs. C.) Yardım istemek için bağırmalar. İmdat istemeler.
  • agyar : Yabancılar. Başkaları. * Rakipler. (Bak: Gayr)
  • agyaz : (Gayze. C.) Ağaçlıklar, meşelikler.
  • agyed : Uykucu, tenbel. * Esmer vücutlu. * Nazik derili.
  • agyer : (Gayret. den) Çok gayretli adam.
  • agza : (Gazâ. C.) Düşmanlarla savaşlar, muharebeler.
  • agzel : (C.: Uzelân-Uzul) Eğri kuyruklu at.* Silahsız kimse. * Yağmursuz bulut.
  • agziye : (Gıdâ. C.) Yenilip içilecek şeyler. Gıdalar, besin maddeleri.
  • ah : Maddi veya mânevi bir acı hissolundukta kullanılır. * Nedamet, pişmanlık ve teessüf beyan eder. * Birine acındığına, keder ve esef edildiğine delalet eder. Meselâ : Ah! Evladım! gibi. More…
  • ah u enin : Ah deyip inlemek, ağlamak. Ah u fizâr da aynı mânayı ifâde eder.
  • ahabir : (Ahbâr. C.) Hikâyeler. * Rivayetler.
  • ahabiş : (Habeş. C.) Habeşliler.
  • âhâd : Birler. Birden dokuza kadar olan sayılar.
  • ahad : (Bak: Ehad)
  • ahadd : (Hadd. den) Pek keskin.
  • ahadî : Tek, yalnız. Birlere âid, birlere mensub.
  • ahadî hadis : Rivâyet eden bir veya iki koldan olan veya mütevatir mertebesinde olmayan hadis demetir. İştihar haddine yetişmeyen hadistir. Şartları tamam olursa zann-ı galib ifade eder, muktezası ile More…
  • ahadid : Sopa ve kamçı gibi şeylerin vücudda bıraktığı izler. (Bak: Uhdud)
  • ahadis : (Bak: Ehâdis)
  • ahadiyyet : (Bak: Ehadiyyet)
  • ahaff : Pek hafif, çok hafif. * Düşüncesiz.
  • ahakk : (Bak: Ehakk)
  • ahal : f. Birşeye yaramıyarak atılacak olan şey, çerçöp.
  • ahali : (Ehl. C.) Halk, umum, nâs. * Bir memleketin yerlileri, bir memlekette oturanlar, yaşayanlar.
  • ahamire : Acem milletinden bir tâife.
  • ahann : Sözü burun içinden söyleyen. Burnundan konuşan.
  • ahar : f. Hattatların kullandıkları kâğıda sürülen nişastalı yumurta. * Kahvaltı. * Bir nevi çelik. ◊ (Aher) Gayrı, başkası. Diğeri.
  • aharr : Daha sıcak, en sıcak.
  • ahass : Asılsız, kötü kimse. ◊ (Bak: Ehass)
  • ahavat : (Uht. C.) Kızkardeşler. * Benzer şeyler.
  • ahaveyn : İki kardeş. * İslam âlimlerinden olan Urfalı Vaiz Mahmud Kâmil efendinin babası Mustafa Kâmil Efendi ve amcası Urfalı Mehmed Efendi. (Bak: Ehaveyn)
  • ahazz : Pek bahtiyar, mes'ud, şanslı, mutlu.
  • ahba : (Haba. C.) Saray adamları.
  • ahbab : Dost. Sevilen dostlar. Sevilenler. Ehibbâ, muhibler.
  • ahbar : (Haber. C.) Haberler. (Bak: Haber-İhbar) ◊ (Bak: Ehbâr)
  • ahbarî : Rivayetçi, rivayet eden kişi.
  • ahbas : (Habs. C.) Su bentleri, havuzlar. * Hapisler, zindanlar. * Gayr-ı meşru vakıf yerler.
  • ahbaz : (Hubz. C.) Ekmekler.
  • ahbel : Divane, deli.
  • ahben : Çok su içmekten karnın şişip zahmetli olması.
  • ahbes : Pek çok pis, daha murdar. En habis, berbad.
  • ahbeş : Habeş, Habeşi.
  • ahbiye : (Hıbâ. C.) Kıldan yapılmış göçebe çadırı. * Keçe ve kıldan yapılan evlerde konup göçen Türkler.
  • ahcar : (Hacer. C.) Taşlar.
  • ahcen : Burnu eğri kimse.
  • ahd : Vâdetme. Söz verme. Vefâ. Yemin. And. Misak. Peymân. * Asır. Devir. Tevhid. Mukavele. * Vasiyet.
  • ahd ü misâk : f. Yemin, anlaşma, sözleşme.
  • ahd ü peyman : f. Yemin etme, söz verme.
  • ahd-i cedid : f. İncil.
  • ahd-name : f. Anlaşmanın şartlarını ve anlaşmayı yapanların imzalarını taşıyan kağıt.
  • ahda' : Boyun damarlarından bir damar. * Hilekâr, aldatıcı, kandırıcı. ◊ Çok alçakgönüllü, halim, mütevazi. İtaatli.
  • ahdak : (Hadeka. C.) Göz bebekleri.
  • ahdan : (Hıdn. C.) Dostlar, yoldaşlar.
  • ahdar : Yeşil, yemyeşil, pek yeşil.
  • ahdas : (Hades. C.) Yeni hâdiseler, fena şeyler. Dertler, musibetler. * Gençler.
  • ahdeb : Hiç kimsenin fikir ve düşüncesini beğenmeyen, ahmak. * Uzun boylu. ◊ Kambur.
  • ahdel : Boynu önüne eğilmiş olan. * Çok eğik olan şey.
  • ahder : (C.: Ehadir) Kavi ve galiz olmak. Kaba olmak. * Şaşı adam. ◊ f. Kardeş çocuğu. Biraderzâde.
  • ahderrî : Yabani eşek.
  • ahdes : Fikirli kişi.
  • ahdet : (C.: Ahâd) Yağmur yağdıktan sonra yağan yağmur.
  • ahdî : Ahde âid, sözleşmeye dâir.
  • ahen : Demir. * Mc: Sert. Zincir. Kılıç.
  • ahen-âşiyân : f. Dikiş yüksüğü.
  • ahen-be : f. Dokunacak bezin veya çulhanın iki yanına konan demirli ağaç. Bu demirli ağaç bezin buruşukluğunu da açar.
  • ahen-cân : f. Demir canlı. * Katı yürekli. * Sabırlı, tahammüllü.
  • ahen-dest : f. Demir elli, eli demir gibi olan.
  • ahen-dil : f. Demir yürekli, kahraman. * Merhametsiz, acımasız kimse.
  • ahen-ger : f. Demirci. Demir yapan veya satan.
  • ahen-gerî : f. Demircilik.
  • ahen-keş : f. Demiri çeken. Mıknatıs.
  • ahen-puş : f. Demirler giymiş. Zırh kuşanmış.
  • ahen-rübâ : f. Demiri kapan, mıknatıs.
  • ahene : f. Demir halka.
  • ahenin : Demirden yapılmış, çok kuvvetli, pek sağlam.
  • ahenk : f. Seslerin arasındaki uygunluk. Düzgün tarz ve gidiş.
  • ahenkdâr : f. Uygun, düzgün, âhenkli, makamlı.
  • aher : Başka, diğer, gayrı.
  • aheste : f. Yavaş, ağır.
  • aheste-rev : f. Aheste âheste yürüyen, acelesiz, yavaş yavaş yürüyen.
  • ahestegî : f. Yavaşlık, acele etmemeklik.
  • ahfa : Çok gizli, pek gizli.
  • ahfad : Torunlar. Hafidler. Evlâd oğulları. Yardımcılar.
  • ahfas : (Hıfs. C.) İşkembeler, kırkbayırlar.
  • ahfaz : (Ahfad) Alçak ve çukur yer. * Mc: Çok alçak gönüllü. Mütevâzi.
  • ahfec : Ayakları eğri.
  • ahfeş : Küçük gözlü, zayıf bakışlı. * Yalnız gece gören kimse. * Üç büyük Arab âliminin lâkabı. * Bulutlu günde görüp bulutsuz günde görmeyen.
  • ahfiye : (Hıfâ. C.) Örtüler, perdeler, gizli şeyler. * Çiçeğin tomurcuğunu örten kabuk.
  • ahger : f. Ateş koru. Yanar halde olan kömür.
  • ahh : Öksürmek.
  • ahi : Kardeşim. * Ahilik ocağından olan kimse. * Eli açık, cömert.
  • ahibba : Dostlar, arkadaşlar. (Bak: Habib)
  • ahid : Seninle muâhede eden. * Ahdolunmuş nesne. ◊ (Bak: Ahd)
  • ahid-şiken : f. Ahdi bozan, anlaşmayı bozan.
  • âhil : Erkeği olmayan kadın. * Fevkinde kimse olmayan yüksek padişah.
  • ahilik : 'Asırlar önce Anadolu'da gelişen bir halk ocağı. Sosyal bir kuruluş olan ahilik iş alanında adam yetiştirmek, çalışma sevgisini aşılamak, istihsali çoğaltmak gibi gayeleri vardı. More…
  • ahilla : (Ehillâ) Sadık ve samimi arkadaşlar. En sadık dostlar. Haliller.
  • âhin : (C.: Avâhin) Fakir. * Hazır, sabit kimse. * Yumuşak hurma ağacı.
  • ahin : (C.: Uhun) Boyalı yün.
  • âhir : Biten. Hitam bulan. Sonra gelen. Son. Sonraki. ◊ Zina işleyen. Fasıklık yapan. * Tembel kimse.
  • ahîr : En son, sonraki.
  • ahir : t. (Ahur) Hayvanların barındığı yer, dam.
  • âhir-bin : f. Sonunu gören, düşünen.
  • âhire : Zâni, zinakâr.
  • ahiren : En son, en son olarak. * Son zamanlarda, yakında.
  • ahissa : (Hasis. C.) Cimriler, pintiler, tamahkârlar.
  • ahiyane : f. Damak. * Tıb: Boğaz.* Beyin kemiği.
  • âhiz : (Âhize) Alan. Alıcı. Ahzeden. * Ses alıcı âlet. * Kabul etme, alma.
  • ahîz : (Ahz. den) Esir.
  • âhize : Fiz : Elektrik enerjisini mekanik enerjiye çeviren alet.
  • ahkab : Uzun zamanlar. ◊ Yabani eşek.
  • ahkad : (Hukd. C.) Kinler, garezler.
  • ahkaf : (Hıkf. C.) Eğri büğrü kum tepeleri.
  • ahkaf suresi : Kur'an-ı Kerim'de kırkaltıncı sure olup Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • ahkâm : (Hüküm. C.) Hükümler. Kanunlar. Nizamlar.
  • ahkar : En hakir, pek âciz ve değersiz. (Daha çok tevazu makamında söylenir.)
  • ahkem : En sağlam. En kuvvetli. * En çok hükmeden. * En hakim ve akıllı.
  • ahker : f. Ateşli kül, kül ile karışık ince kor.
  • ahla : En tatlı, çok şirin. Çok tatlı.
  • ahlaf : Halefler. Sonra gelenler. Zürriyetler. Evvelkilerin yerine geçenler. Nesil. Evlâdın evlâdları. Nesl-i âti. ◊ Yemin edenler. Müttefikler.
  • ahlak : (Hulk.C.) Huy, tabiat. İnsanın davranış tarzı, tutum ve tavrı, bir cemiyette makbul ve iyi sayılan davranış kuralları. Bu kural ve kaideleri inceliyen ilim.
  • ahlâkî : Ahlâkla ilgili, ahlâka ait.
  • ahlâkiyyât : Ahlâk ilmi ve düsturlarını ve bunların vasıflarını ve tatbiklerini inceleyen, öğreten ilim. * Ahlâk ve terbiye ile alâkalı ders ve bahisler.
  • ahlâkiyyun : 'Ahlâk ilmi ile uğraşan âlimler; bunlar iki kısımdır. Bir kısmı ahlâk-ı hasene olan İslam ahlâkını telkin eder, diğer kısmı ise, dine tâbi olmayan ve hakiki ahlâkı bulamamış More…
  • ahlal : (Hıll. C.) Samimi dostlar, yâranlar.
  • ahlam : Rüyâlar. (Bak: Hulm)
  • ahlas : En hâlis, daha temiz.
  • ahlat : (Hılt. C.) Çok karıştırılabilir, karıştırılmağa elverişli.
  • ahlef : Solak kimse.
  • ahles : Kara ile kırmızı arasında olan renk.
  • ahlet : Saçı dökülmüş kişi.
  • ahliya : (Hali. C.) Boş şeyler.
  • ahma : (Hamiyyet. den) Çok hamiyetli. ◊ (Hamâ. C.) Kayın biraderler.
  • ahmak : (Humk. dan) Pek akılsız, sersem, şaşkın. Anlayışsız.
  • ahmakane : f. Ahmakçasına, ahmak olana yakışır şekilde.
  • ahmakî : Akılsızlık, ahmaklık.
  • ahmakiyet : Ahmaklık, akılsızlık.
  • ahmal : (Haml. C.) Yükler. * Ağır şeyler. Eşya, ağırlık.
  • ahmal ü eskal : Ağır yükler.
  • ahmas : (C: Ehâmis) İnce belli.* Ayak altında yere değmeyen yer. ◊ (Hums. C.) Beşte birler, humslar.
  • ahmed : Daha çok hamdeden. * Çok övülmeğe ve medhedilmeğe lâyık. * Çok sevilen. Beğenilmiş. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) bir ismi.
  • ahmer : Kırmızı.
  • ahmes : Kuvvetli, yiğit. Kahraman, cesur, şecaatli, bahadır.
  • ahmeş : İnce, dakik.
  • ahmez : Daha metin, daha sağlam, daha çetin.
  • ahna : Çapraz ve birbirine zıt işler. Çarpık, eğri şeyler.
  • ahna' : Çok alçak gönüllülük, mütevazilik.
  • ahnas : (Hıns. C.) Yeminden dönmeler. Yalan yeminler.
  • ahnef : Ayakları çarpık ve eğribüğrü olan.
  • ahnes : Burnu basık ve sivri olan adam.
  • ahond : f. Tahsil yapmış, hoca. Ulu, büyük.
  • ahra : Daha lâyık, daha münasib, en elverişli.
  • ahrab : Kulağı kesik. * Kulaktaki küpe deliği.
  • ahrac : (Hırc. C.) Hayvanların yular, tasma ve palanlarına dizilen boncuklar.
  • ahrad : Pek tamahkâr cimri.
  • ahrak : Miskin, akılsız adam.
  • ahram : (Harem ve Harim. C.) Gizli yerler. Gizli olup herkesin girmesi serbest olmayan yerler. * Kadınların bulunduğu haremlikler.
  • ahrar : (Hür. C.) Hürler. Esir veya köle olmayan kimseler. * Silsilesinde esir veya köle bulunmayanlar. * Hürriyetçiler.
  • ahrarane : f. Hürriyetçilere yakışır tarzda. Serbestçe. Hür olana yakışır surette.
  • ahras : (Hâris. C.) Bekçiler, muhafızlar, koruyucular. ◊ Dilsiz.
  • ahraz : (Ahrad) Kirpikleri dökülmüş, çipil gözlü.
  • ahreb : Çok harap, perişan, yıkık. * Kulağı yarık kimse. * Edb: Rübai vezinlerinden 'Mef'ulü' ile başlayan oniki şekilden herbiri.
  • ahrec : Ak ile kara. Siyahla beyaz.
  • ahred : Ayaklarının siniri kurumuş veya bozulmuş olan hayvan.
  • ahrem : Burnu kesik olan. Kesik burunlu. * Edb: Rübai vezinlerinden 'Mef'ulü' ile başlıyan oniki şekilden herbiri. * Tıb: Omuz ucu.
  • ahres : Dilsiz, dili olmayan kimse.
  • ahrez : Gözleri dar ve küçük olan.
  • ahruf : (Harf. C.) Uçlar. * şiveler, lehçeler. * Harfler.
  • ahsa : İhsadan fiildir. (Bak: İhsâ) ◊ Çok kumlu, taşlı yer.
  • ahşa : Pek korkunç. Çok korkunç. Çok korkunç yer.
  • ahşa' : (Haşâ. C.) Vücuttaki bağırsak, ciğer gibi organlar. * Mahaller, bölgeler, cihetler.
  • ahşab : Kereste. Tahta. Ağaçtan yapılan bina. * Ağaçtan olanlar.
  • ahşam : (Haşem. C.) Bir büyük zâtın yakınları, maiyeti, taraftarları.
  • ahsar : Pek kısa, daha kısa, daha özlü, daha veciz.
  • ahsas : Hisler. Duygular.
  • ahseb : Çok iyi hesab edilmiş, münâsib. * Çok fazla cimri, hasis. * Miskin. * Saçının rengi kırmızıya yakın. *Tüyünün rengi boz renk olan kızıl deve.
  • ahşeb : (C.: Ehâşib) Sert taşlı büyük dağ. * Haşin ve yoğun olan.
  • ahsef : Kara ile ak, alaca.
  • ahşef : Uyuz adam.
  • ahsem : Geniş yüzlü kılıç. * Arslan. * Enli, yassı ve yayvan burun. * Enli, yassı ve yayvan burunlu adam.
  • ahşem : Burnu koku almayan. * Burnunun içi kokan kimse.
  • ahsen : En güzel. Çok güzel.
  • ahşen : Pek sert şey. * Geçimsiz kimse.
  • ahşic : f. Zıt ve uygunsuz.
  • ahşican : (Ahşic. C.) f. Zıtlar. Dört unsur. (Toprak, su, ateş, hava.)
  • ahşig : f. Zıt ve uygunsuz.
  • ahşigân : (Ahşig. C.) Zıtlar.
  • ahşişan : Çok katı, pek huşunetli.
  • ahtab : (Hatab. C.) Odunlar.
  • ahtal : Çabuk yürüyen. * Boşboğaz, çok konuşan kimse. Çenesi düşük.
  • ahtapot : Fr. Çok ayaklı, kafadan bacaklı bir nevi deniz hayvanıdır ve yakaladığı canlı hayvanı kıstırıp kanını emer. * Canlı yengece benzeyen bir çıban.
  • ahtar : (Hıtar - Hatarat) Tehlikeler.
  • ahte : f. Dışarı çıkarılmış, dışarı çekilmiş. (kılıç, bıçak gibi..) * Husyesi çıkarılmış hayvan.
  • ahteb : Arı kuşu dedikleri kuş. * Kızıl eşek.
  • ahtel : Sarkık kulaklı.
  • ahtem : Uzun burunlu.
  • ahter : Yıldız. * Mc: Baht, talih.
  • ahter-bîn : f. Müneccim. Yıldız ilmi ile meşgul olan kimse.
  • ahter-gû : f. Yıldız ilmi ile uğraşan kişi, müneccim.
  • ahter-şinas : f. Yıldız ilmi ile uğraşan. Müneccim.
  • ahterân : f. Yıldızlar. Necimler.
  • ahu : Saç ve sakalı ak olup şayan-ı hürmet ve tâzim olan. Ahubaba, yalnız bu tabirde kullanılır. ◊ f. Ceylân. * Gözleri çok güzel olan. Çok güzel göz. * Gazâl. * Mc: Dilber. Mahbub. More…
  • ahu-beçe : f. Ceylan yavrusu.
  • ahu-bere : f. Ceylan yavrusu.
  • ahu-çerende : f. Otlıyan ceylan.
  • ahu-dil : f. Ceylan yürekli. * Mc: Korkak.
  • ahu-pa(y) : f. Ceylan ayaklı. Çevik, atik. * Altı köşeli, nakışlı ev ve köşk.
  • ahu-yi mâde : f. Dişi ceylan.
  • ahun : f. Delik, yarık. Lağam.
  • ahun-bür : f. Yer kazan, delik açan. Lağamcı.
  • ahur : f. Ahır, dam.
  • ahuri : f. Hardal.
  • ahuvan : (Ahu. C.) f. Ceylanlar. Karacalar.
  • ahva : (C.: Huvve) Kararmış nesne.
  • ahval : (Hâl. C.) Dayılar. Annenin erkek kardeşleri. ◊ Haller. Vaziyetler. Oluşlar.
  • ahvas : (C.: Ehâvis, Huves) Bir gözü birinden küçük olan.
  • ahvat : (Uht. C.) Kız kardeşler. ◊ En ihtiyatlı, tedbirli.
  • ahveb : Asi, günahkâr.
  • ahvec : En muhtaç, pek çok ihtiyacı olan.
  • ahved : Çok değişen.
  • ahvef : En korkak. * Çok korkunç.
  • ahvel : Bir şeyi çift gören, şaşı.
  • ahver : Akıllı. * İri gözlü güzel. * Müşteri yıldızı. (Jüpiter) * Beyaz yüzlü, güzel gözlü adam.
  • ahverî : Yumuşak, beyaz nesne.
  • ahves : Cesur, kahraman, yiğit, şecaatli, bahadır. ◊ Karnı sarkık kişi. (Müe: Havsâ)
  • ahvezi : Cem'edici, toplayıcı. * Her işi insanlar arasında halleden. ◊ Yeyni, hafif. * Tez, seri.
  • ahyâ : (Hayy. C.) Diri olanlar. Hay olanlar. Canlılar.
  • ahyâ vü emvât : Diriler ve ölüler.
  • ahyal : (Hayl. C.) : Atlar, at sürüleri. Atlı kıtalar.
  • ahyan : (Hin. C.) Arasıra. Vakit vakit. Vakitler. Zamanlar.
  • ahyanen : (İhyânen) Zaman zaman, arasıra. Kâh kâh.
  • ahyar : Hayırlılar. * Dostlar. * İyilik sevenler. (Eşrar'ın zıddı)
  • ahyaz : (Hayiz. C.) Odalar, bölmeler, bölümler.
  • ahyef : Bir gözü gök, diğer gözü siyah olan.
  • ahyus : Ekseriyetle su kenarında biten bir ot.
  • ahz : Alma. * Tutma. * Kabul etme. * İşkence etme.
  • ahz ü girift : Ele geçirme, yakalama. * Esir alma.
  • ahz u itâ : Alışveriş.
  • ahz u kabul : Alıp kabul etmek.
  • ahz ü kabz : Kendine mal etme.
  • ahza : Çok alçak, menfur kişi. Nefret edilmiş olan kimse.
  • ahzab : (Hizb. C.) Hizbler, bölükler, kısımlar, gruplar. * Toprağı katı yer. * Kur'ânın kısımları. Hizbleri.
  • ahzab suresi : Kur'ân-ı Kerimde otuzüçüncü surenin adı olup Medine-i Münevvere'de nâzil olmuştur.
  • ahzad : Eğrilip bükülen, esnek.
  • ahzan : (Hüzn. C.) Hüzünler, kederler, sıkıntılar, tasalar, gamlar.
  • ahzar : (Hazer. C.) Endişeler, ihtiyatlar. ◊ (Bak: Ahdar)
  • ahzeka : Bodur ve şişman adam.
  • ahzel : Beli kırılmış olan adam. ◊ Yüksek olmak, irtifa.
  • ahzem : İşini sıkı tutan, ihtiyatlı, tedbirli. * Yüksek yer. * Göğsü büyük. ◊ Erkek yılan.
  • ahzen : Çok hüzünlü kederli. En tasalı, daha gamlı.
  • ahzer : Devamlı gözünü kırpan adam. * Ufak gözlü olan kimse.
  • ahzetmek : Almak. Tasarrufuna dahil etmek. Tahsil etmek.
  • aib : (Bak: Ayib)
  • aid : Geri gelen, dönen. Râci. Dâir. * Bir kimse veya bir şeyle ilgili olan. * Hastayı ziyaret eden.
  • aidat : (Aide. C.) Gelirler, kazançlar. * Resim, vergi. İrad. Belirli sürelerde bir derneğe ödenmesi taahhüd edilen para.
  • aide : (C: Avâid - Aidat) Kâr, kazanç, fayda, gelir.
  • aidiyyet : Alâkalılık, ilgililik. Aid olma. Birine mahsus olma.
  • aik : (Aika ) Mâni'. Alıkoyan. Engel. Meşgale. Bir işten alıkoyup men ve sarfeden.
  • aika : (C. Avâik) Alıkoymaya ve te'hire sebep olan şey, mâni, engel.
  • ail : Ailesini geçindiren, idare eden. Kalabalık ailesi olan. Fakir.
  • aile : Erkeğin karısı. * Ev halkı. * Akraba. * Aynı işte olan, aynı gaye için çalışanların hepsi.
  • aile-perver : f. Evine düşkün, ailesine düşkün.
  • ailevî : Aile ile ilgili.
  • ainne : (İnan. C.) : Dizginler.
  • air : Göz ağrısı.
  • aiş : Yaşıyan. * Rahat yaşıyan.
  • aişe : (Bak: Ayişe)
  • aiz : Karşılık olarak veren. * Karşılık olarak verilmiş olan. ◊ Yeni doğmuş deve yavrusu.
  • aizze : (Bak: Eizze)
  • aj : f. Dinlenme, rahat hâl, istirahat.
  • ajan : Fr. Bir şahsın, bir şirketin veya bir devletin bazı işlerini gören kimse. * Gizli vazifeli olan kişi.
  • ajanda : Akılda tutulması icab eden şeyleri not etmeye yarayan, takvim şeklinde tanzim edilmiş defter.
  • ajans : Fr. Her türlü havadisi toplayıp, ilgili mevkilere bildiren kuruluş. * Ticari bir teşekkülün kolu.
  • ajeh : f. Vücutta çıkan pürtüklü küçük ur.
  • ajende : f. Çamur. * Binalarda kullanılan harç.
  • ajig : f. Nefret, kin ve düşmanlık.
  • ajih : f. Kir, küf. * Çapak.
  • ajine : f. Değirmen taşı gibi maddeleri yontup düzelten demir alet. Dişengi.
  • ajir : f. Göl, havuz. * Kalabalık, izdiham. * Bağırma, feryât. * Çekingen. * Akıllı, uyanık. * Amâde, hazır.
  • ajirak : f. Gürültü, ses. Bağırış.
  • ajüg : f. Hurma lifi. * Ağaç budama.
  • ajur : Fr. Gözenek. Göz göz işlenmiş nakış.
  • ak alem : Osmanlılarda saltanat sancağı.
  • ak anber : Beyaz cins anber.
  • ak'ak : Saksağan.
  • ak'aka : Saksağan sesi.
  • ak'am : Burnu eğri.
  • aka : İran Türkleri 'ağa' yerine kullanırlar.
  • akab : Topuk. Ökçe. * Bir şeyin hemen arkası. * Bir şeyin gerisinde olan zaman veya mekan.
  • akab-gir : f. Peşe düşen, kovalıyan.
  • akab-rev : f. Arkadan gelen. Peşe düşmüş, arkaya takılmış.
  • akabe : (C.: Akabât) Bâdire. Sarp ve çıkılması müşkül yokuş. * Tehlikeli geçit. Dar ve iki tarafı pusu yeri olan boğaz. * Muhatara, tehlike. * Hastalığın veya başka bir halin en tehlikeli ve More…
  • akabe biati : Nübüvvetin 11. senesinde Mekke'nin haricindeki Akabe denilen yerde Medine ahalisinden bir cemaatın, Hz. Peygamber'le (A.S.M.) gürüşüp konuşarak İslâm'ı kabul ve tasdik More…
  • akabinde : Arkasından, hemen arkadan. Hemen ardından.
  • akademi : yun. Yüksek mekteb. * Âlimler, edebiyatçılar heyeti. * Eflatun'un vaktiyle talebesine ders verdiği yer. * Çıplak modelden yapılan insan resmi. * Belli bir ilmin gelişme ve ilerlemesini More…
  • akağa : Osmanlı saraylarında hizmet gören beyaz hadımağası.
  • akaid : (Akide. C.) Akideler. İtikad olunan hakikatlar. İtikada dâir kaziye ve hükümler, esaslar.(Akaidî ve imanî hükümleri kavi ve sabit kılmakla meleke haline getiren, ancak ibadettir. Evet, More…
  • akak : (C.: Akâık ) Saksağan kuşu. ◊ Sıcak çok olmak.
  • akakir : (Akkar. C.) Tıb: İlaç yerine kullanılan nebâtî kökler.
  • akala : Bir çeşit pamuk.
  • akalid : Yoğurt.
  • akalim : (Ekalim) (İklim. C.) İklimler. * Dünyanın kıt'a ve memleketleri.
  • akalit : Yoğurt.
  • akall : (Ekall) Daha az. En az.
  • akalliyet : (Ekalliyet) Azlık. Azınlık. * Bir ülkede hâkim unsurların haricinde olan ve ekseriyet teşkil edemiyen insanlar.
  • akam : Çocuksuz, çocuğu olmayan, kısır. * Tedavisi kabil olmayan hastalık. ◊ Erkek ve dişi kısırlığı. ◊ Yük bağladıkları ip. ◊ (Bak: Ekkâm)
  • akamet : Neticesizlik. Kısırlık, sonu alınmama.
  • akan : Deve ayağını bağladıkları ip.
  • akanyildiz : Daha ziyade yaz geceleri gökyüzünde hızla geçip giden ışıklı iz, şahap.
  • akar : Köşk, yüksek bina. * Bâbil vilayetinde bir yer adı. * Dehşetli olmak. Yaralamak. Boğazlamak. * Korku ve dehşetten kişinin ayakları titreyip dövüşememesi. ◊ Zayi etme, kaybetme. More…
  • akarat : (Akar. C.) Gelir getiren yapılar ve mallar.
  • akaret : Kısırlık, kısır olma.
  • akarib : (Akreb. C.) Kuyruğunda zehiri bulunan bir hayvancık olan akrebler. ◊ (Bak: Ekarib)
  • akas : Çirkin kokulu olma.
  • akasi : (Aksa. C.) Çok uzaklar.
  • akasir : (Akser. C.) Pek kısalar.
  • akat : Evin ortası. Evin çevresi, etrafı. ◊ Çukur yer.
  • akavil : (Bak: Ekavil)
  • akb : Sakalın kaba ve sık olması.
  • akbeh : (Kabih. den) En çirkin. Çok kabih.
  • akbel : Eğri gözlü. * Kabiliyetli kimse. * En çok beğenilen
  • akbenek : Gözün saydam tabakasında bir yara veya çıbandan kalan ve görmeyi yavaş yavaş azaltan beyaz benek.
  • akbiye : (Kubâ. C.) Kaftanlar, üste giyilen elbiseler.
  • akça : (Akçe) Beyaz, oldukça beyaz. * Para. * Eskiden para ölçüsü olarak kullanılan küçük gümüş sikke.
  • akciğer : Göğüs boşluğunu dolduran ve solunmağa yarayan bir organ. Ree.
  • akd : Anlaşma. Sözleşme. * Düğümleme. Düğümlenme. Bağ bağlama. Bağlanma.* Huk: Nikâh, hibe, vasiyet, bey' u şirâ gibi şer'î bir muameleyi iki tarafın iltizam ve taahhüd etmeleridir, icab More…
  • akdam : (Kadem. C.) Ayaklar, kademler.
  • akdar : Değerler. Kudretler.
  • akdem : Daha önce. Daha ileri. Daha mühim.
  • akdemîn (akdemûn) : Daha evvelce yaşamış olanlar. Geçmişler. İleride ve daha mühim kimseler. * Eksikler. (Bak: Kudemâ)
  • akder : En kudretli. * Kısa boylu.
  • akderi : Eski zamanda kağıt yerine kullanılan ve üzerine yazı yazılan deri.
  • akdes : En kudsi. En mübarek.
  • akdiyye : Mafsallarda bulunan yumru ve düğüm.
  • akem : Vergisi olmayan emlâk. Türbe, cami, köprü, çeşme gibi.
  • aker : Zeytinyağı tortusu.
  • akerker : Kuvvetli arslan. * Yoğurt.
  • akese : f. Ökse. * Bir şeye ilişmiş, asılmış.
  • akevka' : Kısa boylu.
  • akf : Hapsetmek. Vakfetmek. ◊ Eğmek, meylettirmek.
  • akfa : (Kafâ. C.) Başın arka kısımları. Enseler.
  • akfal : (Kufl. C.) Kilitler. Kapı kilitleri.
  • akfar : (Kafr. C.) Sahralar, çöller.
  • akfas : (Kafas. C.) Hamal küfeleri. * Kafesler.
  • akfen : Kulağı küçük ve kalın olan.
  • akfer : Çok kısır, en kısır. * İki ön ayakları dirseğine kadar beyaz olan at
  • akhaf : (Kıhf. C.) Ağaç kaplar, ağaçtan yapılmış kaplar. * Kafa tasları.
  • akheb : Rengi bozrak olan ak nesne.
  • akheban : Fil, câmus.
  • akher : En kahredici, çok kahreden.
  • aki : (Akk. dan) İsyan eden, başkaldıran, âsi.
  • âkib : Kendisinden sonra peygamber gelmeyen Hz. Hâtem-ül Enbiyâ Peygamberimiz Resul-ü Ekrem (A.S.M.) * Bir diğerinin arkasından gelen. ◊ Çok fazla.
  • akîb : Bir şeyin ardından gelen. Arkası sıra giden.
  • akib : Ayağın ökçesi. Adamın evlâdı, evlâdının evlâdı.
  • âkibe(t) : Bir şeyin sonu. Nihayet. Netice, sonuç.
  • âkibet-bin : f. İleri görüşlü. Sonunu evvelden gören.
  • âkibet-binî : f. Tedbirlilik, neticeyi önceden görüp düşünme.
  • âkibet-endiş : f. Geleceği için endişe eden. İstikbâlini düşünen. Akibetini düşünen.
  • âkid : Kuyunun çevresi, etrafı.
  • akid : Aralarında akid yapanlardan her birisi. (Bak: Akd)
  • akide : İnanılan ve itikad edilen esas. İmân. * Bir nevi şeker adı.
  • âkideyn : Huk: Her akidde anlaşmayı yapan her iki taraf.
  • âkif : Devamlı ibadetle meşgul olan. * Bir şeyde sebat eden. * Teveccüh, yönelme.
  • akifan : Uzun ayaklı karınca. * Araptan bir kabile adı.
  • akik : Meşhur ve kıymetli, ekseriya kırmızı renkte olan ve yüzük gibi şeylere takılan taş. * Hicaz vilâyetinde bir vâdi. * Yolunu yaran gür su. ◊ Bunaltıcı sıcaklık.
  • akika : Yeni doğan bir çocuğun başındaki ana tüyü. Yahut böyle bir çocuk için Cenab-ı Hakk'a şükür niyetiyle kesilen kurbanın adı. Bu kurbana 'Nesike' de denir.
  • akil : (Bak: Akl)
  • âkil(e) : Uyanık. Aklı başında. Tedbirli. Düşüncesi sağlam. Huşyâr. ◊ (Ekl. den) Ekl eden, yiyen. Yiyici.
  • akil-füruş : f. Akıl satan, daha akıllı olduğunu göstermeğe çalışan.
  • âkilâne : f. Akıllı kimseye yakışır surette, akıl ve idrakle.
  • âkilât : Akıllı kadınlar.
  • âkile : (C.: Avakil) Baba tarafından olan akraba.* Baş tarayıcı kadın. ◊ Yenirce adı verilen yara.
  • akîle : (C.: Akayil) Baba tarafından akraba. * Her şeyin en iyisi.
  • akilsuz : f. Aklı yandıran, aklı gideren.
  • akîm : Neticesiz, sonu yok. Beyhude. * Yağmur getirmeyen rüzgar. * Çocuğu olmayan, kısır. Doğurmayan (kadın), doğurtmayan (erkek).
  • akim : (C.: Akâm-Ukum) İçinde giyecek olan büyük çuval.
  • akinci : Keşif, yağma ve tahrib kasdıyla ecnebi memleketlere akın yapan kişi. Akıncılık, Osman Bey zamanında başlamıştır.
  • akinti : Bir sıvı cismin mütemadiyen hareketi, akış. * Nehir veya deniz suyunun bir tarafa doğru cereyanı. * Bazı hastalıklarda vücuttaki bir delikten cerahat akması.
  • akir : Yaralanmış, cerih.
  • âkir(e) : Kısır, verimsiz, kumlu toprak. * Çocuksuz kadın. * Oğlu veya kızı olmayan erkek. * Yaralayan, yaralayıcı.
  • akire : Ses, sedâ, savt.
  • âkis : Pis kokulu.
  • akis : '(Aks) Bir şeyin zıddı, simetriği, tersi. * Hareketli bir cismin hareketinin tersine dönmesi. * Bir şeyin evvelinin âhirine, âhirinin evveline dönmesi. * Çarpışma, çarpıp geri dönme. * More…
  • akisa : (C.: İkâs) Saç örgüsü.
  • akise : Çok fazla deve. * Karanlık gece. ◊ Işığı aksettiren âlet.
  • akk : (C.: Ukuk) Serkeşlik. Anaya, babaya itaatsizlik. * Yarmak. * (Koyun) kuzularken ölmek. ◊ Serkeş, inadçı.
  • akkâl : Çok yiyen, obur. * Tıb: Etrafındaki etleri çürütüp mahveden (yara).
  • akkâm : Deve kiralayıcısı, deve ile ücret karşılığında eşya taşıyan adam. * Hacca Surre-i Hümayun ile birlikte giden hademe. * Çadır mehteri.
  • akkor : (Bak: Nâr-ı beyza)
  • akkub : Devenin çok yediği yassı yapraklı bir dikenli ot.
  • akl : (Akıl) Men'etmek. * Sığınacak yer. * Kırmızı mihfe örtüsü. * Diyet. ◊ Sürmek. * Ölmek. * İp ile bağlamak.
  • akla' : Eli kesik.
  • aklah : Sarı dişli.
  • aklam : (Kalem. C.) Kalemler. Oklar. Yayla atılan eski zaman silahlarından biri.
  • aklan : (Bak: Mâile)
  • akleb : Sarkık dudaklı.
  • akled : Yoğurt.
  • aklen : Akıl ile. Akıl yolu ile.
  • aklen ve naklen : Akıl ve haberlerin nakline göre. Akıl ve nakil yolu ile.
  • aklet : Yoğurt.
  • aklî : Akıl ile bilinen veya bulunan şey. Akla mensub. Akla dâir ve müteallik.
  • akliyye : Akılcılık. Akıl ile anlaşılan ve bulunan. Akıl hastalıkları.
  • akm : Kısırlık.
  • akmadde : 'Anatomi: Omuriliğin dış; beynin iç tabakasını meydana getiren sinir lifleri. Beyin hücrelerinin çoğunu, akmadde teşkil eder.'
  • akmar : (Kamer. C.) Aylar. Yıldızlar.
  • akmed : Ensesi uzun ve kalın olan kimse. * Uzun boylu.
  • akmer : Ay gibi beyaz (yüz). Akça şey.
  • akmî : Yıpranmış, eskimiş. * Anlaşılmaz.
  • akmise : (Kamis. C.) Gömlekler.
  • akmişe : (Kumaş. C.) Kumaşlar, dokumalar.
  • akmus : Eşek, hımar.
  • akna : İnce, yumru burunlu kimse.
  • akna' : En çok kanaat getiren, en mukni'.
  • aknan : (Kınn. C.) Kullar, köleler.
  • akonitin : Fr. Kurtboğan denilen bir bitkiden çıkan zehirleyici bir madde.
  • akont : Fr. Sonradan hesaplaşmak üzere bir borç veya kazanç hissesinden alacaklıya yapılan ödeme.
  • akra' : Başı kel olan. * Saçları dökülmüş olan. * Çıplak dağ. ◊ (Kara. C.) Sırtlar, arkalar.
  • akraba : Aralarında soyca, nesebce yakınlık olanlar. Yakınlar.
  • akrad : Emir, bey.
  • akrah : Alnının ortasında akçe kadar beyaz yeri olan at.
  • akran : (Karin. C.) Birbirlerine derece, sınıf, liyâkat ciheti ile benzeyenler. Mümâsil. Emsal.
  • akras : (Kurs. C.) Yuvarlaklar, daireler, çemberler.
  • akrat : Kaşları olmayan.
  • akre' : Çok lâtif ve pek güzel Kur'an okuyan.
  • akreb : Zehirli ve tehlikeli küçük hayvancık. * Saatin kısa ibresi. * Semâda bir burç ismi. ◊ En yakın. Daha yakın. Ziyade yakın.
  • akrebe : Dişi akrep. * Çevik ve zeki cariye. * Ayakkabı bağcığı. * Kazan, tencere gibi eşyaları ateş üzerine asmağa yarayan 'S' şeklindeki kanca.
  • akrebek : f. Küçük akrep. Saatin kısa olan ibresi.
  • akrebiyyet : Daha yakın oluş. * Cenab-ı Hakkın insana olan yakınlığı. (Bak: Kurbiyet)
  • akref : Anası Arabdan babası başka milletten olan kimse.
  • akren : Kaşı çatık olan adam.
  • akres : Bir çeşit tuzlu veya ekşi ottur ve 'devenin yemişidir.'
  • akreşe : Dişi tavşan.
  • akret : Deve sürüsü. (50 ile 100 arası) * Dil dibi. ◊ Kısırlık.
  • akriba : (Bak: Akraba)
  • akriha : (Karah. C.) Temiz su. * Ağaçsız yer, ağacı olmayan tarla.
  • akromatopsi : Tıb: Renk körlüğü.
  • akropol : yun. Eski Yunan şehirlerinde içinde saray ve tapınakların bulunduğu müstahkem tepe.
  • akrostiş : yun. Edb: Mısraların ilk harfleri yukarıdan aşağıya doğru okununca manalı bir kelime veya has isim çıkacak şekilde düzenlenmiş manzume.
  • akrüb : (Karib. C.) Sandallar.
  • akruban : Erkek akrep.
  • aks : (C.: Ukus) Hilâf, muhâlif, zıd, ters. * Gölge gibi şeylerin bir yerde eser peydâ etmesi. Sesin veya ışık gibi şeylerin bir yere çarparak geri dönmesi. * Döndürmek. * Bir şeyin evvelini ahir More…
  • aks-endaz : f. Çarpıp duran.
  • aksa : En uzak. En son. Kusvâ. Nihayet. Irak.
  • aksa' : Boynuzu arka tarafına kaymış olan koyun.
  • aksab : (Kusb. C.) Kalın bağırsaklar.
  • aksad : Kırık şey.
  • aksakal : Köy ihtiyarı. Köy ihtiyar heyetinin başı.Muhtar.
  • aksam : Dişi yarısından ufanmış. * Boynuzsuz davar. ◊ (Kısım. C.) Kısımlar. Bölümler. Parçalar.
  • aksar : (Akser) Daha kısa. Pek kısa. En kısa.
  • akşar : (Akşın) Doğuştan derisi, kılları beyaz olan insan veya hayvan.
  • aksat : Çok doğru olan şey. Ayakları kuru olan hayvan. ◊ (Kıst. C.) Hisseler. Nasibler.
  • aksata : (Bak: Ahz u ita)
  • aksay : Çok uzak.
  • akser : (Kasir. den) (C: Akasır) En kısa, çok kısa.
  • akşer : Kızıl çehreli, kırmızı yüzlü adam.
  • akset : Ahsen, en güzel.AKSÎ : İnatçı. * Geçimsiz, huysuz. Uğursuz. * Ters, zıd.
  • akşet : (C.: Kuşut) Burun kamışı çökük ve yassı olan.
  • aksiyon : Fr. Şirket ve ticaret hissesi. * Kuvvet ve enerjinin dışa ve fiile çıkması.
  • akson : yun.Tıb: Sinir hücrelerinden çıkan uzantıların en önemlisi.
  • aksu : t. Gözlerde görülen bir hastalık.
  • aksülamel : (Bak: Aks-ül amel)
  • aksülümen : Kim. Klor ile civadan mürekkeb zehirleyici te'siri fazla olan bir tuz.
  • akta' : Kesmeler, kırılmalar. * Beylik araziler. * Alâkasızlıklar. ◊ Eli kesik olan adam.
  • aktaan : Kalem, seyf.
  • aktab : (Kutb. C.) Kutublar. Hak tarikatların reisleri, şahları.
  • aktan : (Kutn. C.) Pamuklar.
  • aktar : (Kutr. C.) Kuturlar. Çaplar. Dâirenin merkezinden geçen doğru hatlar. * Her taraf. * Güzel kokulu yağlar vesaire satan adam. Güzel kokular tâciri. * Ecza, ilâç satan adam. * Mahalle More…
  • aktâr-i âlem : Her taraf. Alemin dört bucağı. Alemin her yeri.
  • aktivizm : Hakikatin, düşüncede kalmasından ziyade, hayat ve fiile intikalini ve bütün ilimlerin, cemiyetin gelişmesine hizmet etmesini isteyen ve böylece iradenin faaliyet ve tesirliliğini açıklayan More…
  • aktör : Fr. Tiyatroda erkek oyuncu.
  • aktris : Tiyatroda kadın oyuncu.
  • aktüalite : Fr. Bugünkü hâdise veya mevzu. Günlük hâdiseler.
  • aktüel : Fr. Bugünkü, şimdiki.
  • aku : f. Baykuş, puhu.
  • akub : Toz.
  • akuk : (Bak: Ukuk)
  • akul : İshalden kurtaran bir ilâç.
  • akum : İyileşmez yara. Kısırlık. * Zahmet.
  • akümülatör : Fr. Fiz: Elektrik enejisini depo eden cihaz.
  • akur : Yaralıyan, ısıran köpek. Kuduz, azgın köpek. * Çok şerir, kötü kimse.
  • akurâne : f. Kuduzcasına, kudurmuşcasına, saldırırcasına.
  • akustik : Fr. Sese ait.Ses mevzuu. Kapalı yerde ses dağılma sistemi.
  • akva : Daha kuvvetli. En kuvvetli. (Bak: Ekva)
  • akva' : Kuyruğu beyaz, gövdesi siyah olan dişi koyun.
  • akval : (Kavl. C.) Sözler, kaviller.
  • akval-i hakîmâne : f. Hikmet sahiblerine yakışır sözler.
  • akvam : (Kavim. C.) Kavimler. Milletler. Toplumlar.
  • akvarel : Sulu boya resim.
  • akvaryum : Lat. Su hayvanlarını veya bitkilerini besleyebilecek tarzda yapılmış camdan su kabı.
  • akvas : (Kavs. C.) Kavisler, yaylar. * Virajlar, büklümler.
  • akvat : (Kut. C.) Yiyecekler, azıklar.
  • akvaz : (Kavz. C.) Kum tepeleri.
  • akve : Evin önündeki açıklık, meydanlık. Avlu.
  • akved : Uzun boyunlu.
  • akvem : Daha doğru. En doğrru.
  • akverin (akveriyat) : Büyük belâlar, musibetler, âfetler.
  • akves : Sıkıntılı an. * İhtiyarlıktan beli bükülmüş kimse. Kamburu çıkmış ihtiyar kişi.
  • akvet : Evin ortası. Evin çevresi. ◊ (C.: Ukâ) Hallaç masurası.
  • akviya : (Kavi. C.) Sağlam ve güçlü olanlar. Kuvvetliler.
  • aky : Koyu olan ve birbiri üstüne sağılmış olan koyun sütü.
  • akya : Lüfer azmanı denilen iri cins bir balık.
  • akyuvar : (Bak: Küreyvât-ı beyzâ)
  • akz : Atâ, bahşiş.
  • akza : Kadılıkta ve fıkıh ilminde daha ileri, daha bilgili.
  • akzef : Çok iftira atan. Çok kazifte bulunan. (Bak: Ekzef)
  • akzel : 'Çok aksak; pek fazla topal.'
  • akzem : Zayıf.
  • akzer : Necis ve murdar nesne.
  • akziye : (Kaza. C.) Hükümler. Kararlar. * Tam cümleler.
  • âl : Sülâle, soy, hânedan. Akrabâ ve taallukat. * Yaz sıcaklarında su gibi görünen serap. * Hile, tuzak. ◊ Yüksek. Âlî. Yüce. Bülend.
  • alâ : 'Gr:Arabçada harf-i cerdir. Buna isim diyen de olmuştur. Müteaddit mâna ile kelimenin başına getirilir; manevî istilâ ve tefevvuk bildirmek için ekseriyâ mecrurunu istilaya delâlet More…
  • ala : İtl. İtalyancadan gelen tabirlerin başında bulunup (usulünce, tarzında) manasını ifade eder. Meselâ: Alaturka $: Türk tarzında gibi. ◊ Bahşişler. Lütuflar. Nimetler. İhsanlar. More…
  • alâ hide : Tek başına, münferiden, ayrıca.
  • alabalik : t. Akıntısı sert olan soğuk ve tatlı sularda bulunan bir cins leziz balık.
  • alabanda : İtl. Gemilerde dümeni tam sancağa veya iskeleye kırma, yahut geminin bir tarafındaki toplara ateş etme kumandası. * Mc:Şiddetle kınama ve azarlama.
  • alaca bayrak : Tar:Ondördüncü Yeniçeri Bölüğüne verilen ad.
  • alaf : (Elf. C.) Binler.
  • alafranga : İtl. Frenk tarzında olan, Fransız usulü.
  • alaik : (Alayık) Münâsebetler. Alâkalar. Mânialar.
  • alaim : İzler. İşaretler, deliller. (Bak: Alamet)
  • alak : Kan. Kızıl veya koyu ve uyuşuk kan. * Yapışkan veya ilişken nesne. * Hayvanat. * Bir işe mülâzemet eylemek. * Husumet-i lâzime veya muhabbet-i lâzime. Aşk ve muhabbet eylemek. Bir işe More…
  • alak suresi : Kur'an-ı Kerim'in doksanaltıncı suresinin adıdır. İkra' Suresi de denilir. Mekke-i Mükerreme'de nâzil olmuştur.
  • alâka : İlişik, rabıta, merbutiyet. * Gönül bağlama, sevgi, münasebet, taalluk, irtibat, mâlikiyet. Tasarruf. Müdâhale hakkı. Hisse. * Edb: Bir kelimenin hakiki mânâsından mecâzi mânâsına More…
  • alaka : Kan pıhtısı. Uyuşuk kan.
  • alâkabahş : f. İlgi uyandıran. Alâka uyandıran.
  • alâkadar : Alâkalı, münâsebetdar.
  • alam : (Elem. C.) Elemler. Kederler. Üzüntüler.
  • âlâm u askam : Kederler ve hastalıklar.
  • alamana : İtl. Küçük odun gemisi. * Büyük balıkçı kayığı. * Büyük balıkçı kayıklarına mahsus büyük ağ, ığrıp.
  • alâmat : (Alâmet. C.) İzler, nişanlar, alâmetler, işâretler.
  • alamat : Uzun ince bir cins balık. (Hint denizinde çok olur ve yılana benzer.)
  • alâmet : İz, nişân, işâret.
  • alan : Orman içinde açıklık, meydan.
  • alânî : Açıkta, meydanda, herkesin gözü önünde.
  • alâniyeten : Herkesin önünde, açıkça, alânen.
  • alarga : İtl. Açık deniz, engin.
  • alarm : Fr. Tehlike anında herkesi haberdar etmek için verilen işaret.
  • alas : Odun kömürü.
  • alaşim : Madenlerin eriyerek birleşmesi sonunda meydana gelen madde, halita.
  • âlât : (Âlet. C.) Vasıtalar. Âletler.
  • alaturka : İtl. Türkvari, Türk usulü, Osmanlı usulü.
  • alavere : Vapurlara kömür vermek için bordaya kurulan kademeli iskele. * Tulumbanın basıp emme suretiyle işlemesi. * Herc ü merc. Karışıklık, kargaşalık. * Bir şeyin elden ele verilerek veya atılarak More…
  • alavî : (İlâve. C.) İlâveler, ekler.
  • alay : (Ask.) 3-4 tabur piyade veya5 bölük süvari askerinden mürekkep kuvvet. * Debdebe ve gösterişle yapılan tören, geçit resmi. * Cemaat, topluluk, güruh, kalabalık, fevç. * Fazla miktar, More…
  • alay emini : Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askerin hesap işlerine bakan subay ki, binbaşıdan alt derecededir.
  • alay imami : Osmanlı İmparatorluğu zamanında bir alay askere imamlık vazifesini yapan subay.
  • alaybozan : Eskiden kullanılmış olan bir çeşit fitilli tüfek.
  • alaye : Yüksek yer, yükseklik.
  • alayiş : f. Bulaşıklık, bulaşma. * Debdebe, tantana, gösteriş.
  • alaz : Alev.
  • alb : Yiğit, kahraman, bahadır, cesur gibi manalara gelen bir sıfattır. ◊ (C.: Ulub) Eser. * Yaşlı keler.
  • albasti : Ateşli bir lohusalık hastalığı, lohusa humması.
  • albatr : f. Yumuşak ve beyaz bir çeşit mermer, kaymak taşı.
  • albay : Yarbay ile tuğgeneral arasındaki askeri rütbede olan üstsubay.
  • albora : İtl. (Denizcilik) Serenlerin, direklerin üzerine kaldırılıp bağlanması. * Floka küreklerinin, selâmlamak için yukarı kaldırılması. * Dalyanlarda ağın yukarı alınması ile balığın toplanması. More…
  • albüm : Lât. Fotoğraf resimlerini veya sair resim, şekil ve hatıraları içine alan defter veya kitap.
  • albümin : Fr. Tıb:Nebat ve hayvanların etli ve sulu kısımlarında bulunan karbon, oksijen, azot, hidrojen ve kükürt bileşiği gıdalı madde.
  • alc : (C.: Uluc) Yaramaz huylu kişi.
  • alcem : Uzun boylu, uzun.
  • alçi : Sağlam harç yapmada kullanılan beyaz toz, cibs.
  • alcün : Ahmak kadın. * Semiz dişi deve.
  • ald : Boyun siniri.
  • aldehit : Lât. Kim:Alkol veya asitlerden elde edilen kimyevi bir sıvı.
  • âle : Güneş, yağmur gibi etkenlerden korunmak için yapılmış barınak. * Fakirlik. ◊ f. İlaç için kullanılan ve 'Hint Sünbülü' adı verilen çiçek. ◊ (C.: Al) Harbe. * (C. More…
  • alebat : Yemek kapları, çanaklar.
  • alebe : (C. Alebât) Yemek kabı, çanak.
  • alef : (C. A'lâf - Ulufe) Saman, ot, yulaf. * Hayvan yemi. ◊ Cana yakın.
  • alef resmi : Hayvanların yedikleri saman ve otlardan alınan vergi.
  • âlek : f. İlaç için kullanılan ve 'Hint Sünbülü' adı verilen bir çiçek.
  • alek : Sülük. * Kan pıhtısı.
  • aleka : (C.: Alekat) Yapışkan balçık, çamur. * Kan pıhtısı. * Uyuşmuş kan. * Sülük.
  • aleksi : yun.Tıb: Okuma kabiliyetinin kaybedilmesi.
  • alel : İkinci defada içmek.
  • âlem : Bütün cihan. Kâinat. * Dünya. * Her şey. * Cemaat. * Halk. * Cemiyet. Dehr. * Hususi hal ve keyfiyet. * Bir güneş ile ona tâbi olan ve etrafında devreden seyyarelerin teşkil ettiği dâire. More…
  • alem : Bayrak. * Nişan, işâret. * Özel isim. * Mc:Yüksek dağ. * Büyük âlim. * Üst dudakta olan yarık.
  • âlem-efruz : f. Âlemi parlatan, bütün âleme ışık saçan.
  • âlem-penah : f. Cihanın sığındığı (yer veya saha).
  • âlem-suz : f. Cihanı yakan.
  • âlem-tab : f. Dünyayı aydınlatan, cihanı parlatan.
  • âlemane : f. Dünya ile ilgili. Dünyevî.
  • âlemârâ : f. Dünyayı, âlemi süsleyen.
  • alemdar : Bayrağı veya sancağı taşıyan. Bayraktar, sancaktar.
  • alemdarî : Bayraktarlık.
  • alemefraz : Bayrak kaldıran, bayrak çeken.
  • âlemeyn : İki âlem. Dünya ve âhiret.
  • âlemgir : f. Bütün âleme yayılan, cihanı kaplayan, dünyayı zapteden.
  • âlemî : (C.: Âlemiyan) (Âlem. den) Dünyaya ait. İnsan.
  • alemî : (Alem. den) Has isimle alâkalı. Aleme aid.
  • âlemîn : (Bak: Âlemûn)
  • âlemiyan : (Âlemî. C.) Âleme mensub olanlar, insanlar.
  • âlemnüma : f. Dünyayı gösteren.
  • âlempesend : f. Bütün herkesin hoşuna gidip beğendiği şey.
  • âlemşümul : Bütün dünyayı alâkadar eden, dünyayı kaplayan ve her yerde tanınmış olan.
  • âlemûn (âlemîn) : (Âlem. C.) Âlemler.
  • alen : Aşikâr, apaçık, meydanda olma.
  • alenda : (C. Alânid) Çok sağlam nesne.
  • alendat : Katı, sağlam nesne. ◊ Kuvvetli deve.
  • alenen : Gizli olmayarak, açıktan.
  • aleng : f. Hücum eden asker. * Siper, istihkâm.
  • aleni : Açık olarak, meydanda. Gizli olmayarak.
  • aleniyye : Açık, aleni, göz önünde.
  • aleniyyet : Göz önünde olma.
  • alenked : Çok sağlam nesne.
  • ales : Bir cins buğday ki bir kabuk içinde iki tane olur. * Buğday arasında biten çavdar ve mercimek. * Büyük kene. * Bir nevi karınca. * Katı, sağlam nesne. ◊ Şiddetli kıtal.
  • âlet : Bir işte veya bir san'atta kullanılan vasıta. Bir makinayı vücuda getiren ve işlemesine yardım eden parçalardan her biri. * Sebeb, vesile, vesâit. * Edevat. Avadanlık. ◊ More…
  • alettafsil : Uzun uzadıya, mufassal olarak.
  • alettahkik : (Ale-t-tahkik) Hakikat üzere, kat'i surette. Besbelli.
  • alettahmin : Aşağı yukarı, tahminen.
  • alettahsis : Hususi olarak, bilhassa, hele, en çok.
  • alettedric : Azar azar.
  • alettertib : Tertibli olarak, sırasıyla.
  • alettevali : Arası kesilmeksizin, birbiri ardınca, arka arkaya.
  • alev : Ateşten çıkan parlak ve yanar hava. * Mızrak ucuna takılan küçük bayrak, flama.
  • alev-gir : f. Alevlenmiş.
  • alev-hiz : f. Parlayan, alevlenen.
  • alev-keş : f. Alevden fırlayan.
  • alev-riz : f. Alevlenen, alev saçan.
  • alevî : Hz. Ali'ye mensub olan. Hz. Ali'ye âit ve müteallik. (Bak: şia)
  • aleyh : (Aleyhi - Aleyhâ) (Alâ edatının zamirle birleştiği zamanki şekli.) Aleyhinde, onun hakkında, onun üzerine.
  • aleyhdar : Muhalif olan. Aynı fikirde olmayan. Zıt olan.
  • aleyhim, aleyhima : Aleyh edatının cemi ve tesniye şekilleri.
  • aleyhissalatü vesselam : Salât ve Selâm onun üzerine olsun, meâlinde Peygamberimiz Hazret-i Muhammed'in (A.S.M.) ismini duyunca söylenmesi sünnet olan bir duâdır.
  • aleyke : Senin üzerine, sana.
  • aleyküm : Sizin üzerinize, size.
  • aleyna : Bizim üzerimize, bizim hakkımızda. Bize.
  • alfabe : Fr. Bir lisandaki sesleri gösteren harflerin, belli bir sıraya göre dizilmiş takımı. * Okuyup yazmayı yeni öğrenecekler için başlangıç kitabı. * Bir işin başlangıcı.
  • alfabetik : Fr. Alfabe sırasına göre dizilmiş.
  • algi : (İdrak) İnsanın kendi varlığından veya çevresinden aldığı uyarımların, zihinde yorumlanması, mânalandırılması. Doğru idrak gibi yanlış idrak da olabilir. Yanlış idrak göz yanılması yâhut More…
  • algun : f. Kırmızı renginde, koyu ve parlak pembe.
  • alh : Akıl gitmek. * Tembel olmak.
  • alhan : Deve kuşunun erkeği. * Karnı çok aç kişi.
  • alhece : Demiri ateşte kızdırıp yumuşatmak.
  • âli : Büyük, yüksek, şerif, celil, aziz olan.
  • ali : Üstün. Yüce. Çok büyük. Meşhur. Necib.
  • âli baht : f. Talihli, şanslı, bahtlı.
  • âli-cenab : f. İyilik sahibi, yüksek ahlâklı. Cömerd. Büyük zat.
  • âlî-tebar : f. Sülâlesi temiz ve soyu yüce olan.
  • âlic : İki hörgüçlü büyük deve. Yumuşak nesne. * Kırda bir kumlu yer.* Alcân dedikleri otu yiyen deve.
  • âlicah : (Ali-câh) f. Mevkii yüksek. Yüce mevkide bulunan.
  • âlih : '(C.: Alihât) Mabud; tapınılan, ibadet edilen şey.' ◊ Deve kuşunun dişisi. * Hafif mizaçlı.
  • âlihe : (İlah. C.) Bâtıl ilâhlar. (Bak: İlâhe)
  • alîk : Hayvana bir defada verilen yem. * Asılan torba.
  • alika : İçine birşey koyacak torba. * Yem.
  • alîl : Hasta. İlletli.
  • âlim : Bilen, bilgili. * Çok şey bilen. * Çok okumuş, bilgiç. * İlim ile uğraşan. Hoca.
  • alîm : Bilen. İlmi, ebedi ve ezeli olan Cenab-ı Hak.
  • alim : Üzüntülü, kederli, ıztırab çeken.
  • âliman : f. (Alim. C.) Alimler.
  • âlimâne : f. Alimlere yakışır surette. Bilenlere yakışır şekilde.
  • alîn : Aleni, açık.
  • alivre : Elde edildiği vakit teslim edilmek üzere, bir mahsul üzerine önceden yapılan satış.
  • âliye : Yüksek, yüce. Şerif ve aziz olan. * Necid ve Hicaz ülkesi. * (C.: Avali) Süngü başı.
  • aliyy : Necip, büyük, yüksek, meşhur, namdar, ünlü.
  • âliyye : Âlete mensup. Âletle alâkalı. * (C.: Alâyâ) Yemin etmek.
  • alizarin : Fr. Eskiden kök boyası denilen bitkiden çıkarılırken, şimdi kimya usulleriyle hazırlanan boya maddesi.
  • alize : Fr. Tropikal bölge denizlerinde sürekli olarak esen rüzgârın adı.
  • alizende : f. Çifteli at.
  • alkam : Acı salatalık, hıyar.
  • alkame : Acılık, acı tat. Acı hıyar.
  • alkiş : Tar: Padişahlarla vezirlerin kadirlerini yükseltmek maksadıyla yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir.
  • alkol : Fr. Mayalanmış içkilerin damıtılmasıyla elde edilen sıvı madde. Sarhoş edici etkisi vardır. Alkollü içkiler hem beden sağlığına, hem de ruh sağlığına zararlıdır. Dinimizde her türlü alkollü More…
  • allaf : Yulaf satan kimse.
  • allah : İnsanı, dünyayı, kâinatı, görülen veya görülemeyen bütün varlıkların yaratıcısı.
  • allak : Sözünde durmaz. * Hilekâr, kendisine güvenilmesi doğru olmayan. ◊ Sakızcı.
  • allâm : En çok bilen, her şeyi hakkı ile bilen. (Cenâb-ı Hakka mahsus bir sıfat olup, başka mahluka denemez.)
  • allâme : Çok büyük alim. Meşhur olmuş büyük mütefekkir. Her ilimde ihtisas sahibi.
  • allet : Kişinin, avreti üstüne aldığı ikinci avret. * Üvey ana.
  • allüsinasyon : Fr. (Bak: Hallüsinasyon)
  • alman : Almanyalı, Cermen.
  • almanak : 'Fr. Kitab biçiminde bir çeşit takvimdir. Senenin bölümlerinden başka bayram, yıldönümü gibi muayyen günleri gösterir; ayrıca astronomi, meteoroloji, istatistik bilgiler de verir.' More…
  • alotropi : Kimya bakımından bir değişiklik olmadığı halde bir cismin ayrı hususiyetler göstermesi hali. Meselâ : Kırmızı ve beyaz fosfor arasında, birleşim farkı yoktur. Buna rağmen renklerinin ayrı More…
  • alpaka : Güney Amerika'da yaşayan ve büyüklüğü keçi ile deve arasında olan bir hayvan. * Bu hayvanın kılından mamul bir cins ince yünlü kumaş.
  • als : Karıştırmak.
  • altays : Düz, berrak, kaypak nesne.
  • altbilinç : (Bak: Şuuraltı)
  • altin kozak : Padişahlar tarafından yabancı hükümdarlara gönderilen nâme-i hümayunun konulduğu muhafaza.
  • altipatlar : Revolver denilen mükerrer ateşli, altı mermi alan tabanca.
  • alu : f. Erik, şeftali. * Tuğla fırını.
  • alu-bâlu : f. Vişne.
  • alu-gürde : f. Caneriği.
  • alud : (Alude) f. Karışmış, karışık, mülevves. Bulaşmış.
  • alude-dâmân : f. Eteği bulaşık, iffetsiz kadın.
  • alude-gân : f. (Alude. C.) Suçlular, kabahatliler. Bulaşıklar, bulaşmışlar.
  • alude-gî : f. Dalmış, garkolmuş. Bulaşıklık.
  • alufe : (Ulüf. C.) Hayvan yemi.
  • alüfte : f. Muhabbet ve sevgiden deli gibi. * Alışık, nâmus perdesi yırtık, iffetsiz kadın. Fâhişe.
  • alüfte-gân : f. (Alüfte. C.) Nâmus perdesi yırtık kadınlar. Fâhişeler.
  • alügde : f. Saldırıcı, şiddetle saldıran.
  • aluk : Arzu. * Kendi yavrusundan başka yavruyu emzirmek isteyip yine burnuyla koklayıp emzirmeyen deve. * Devenin otladığı ot. * Süt.
  • alus : f. Naz veya kırgınlık sebebiyle göz ucuyla bakmak.
  • alusî : f. Nazlanarak göz ucu ile bakan kimse.
  • alüvyon : Nehirlerin sürükleyerek taşıdığı toprak.
  • alya : Yüksek yer, yükseklik. * Gökyüzü.
  • alyan : Uzun, iri yarı kimse.
  • alye : Fakirlik.
  • alyuvar : (Bak: Küreyvât-ı hamra)
  • alz : (C.: Alzât) Sabırsızlık. * Hastaya ârız olan titremek. * Hafiflik. * Acele
  • ama' : Dağbaşlarında olan duman.
  • âmâç : f. Saban demiri. * Hedef, nişan tahtası.
  • âmâç-gâh : f. Nişan atılan yer, nişan yeri. Hedef mahalli.
  • âmâde : f. Hazırlanmış, hazır.
  • âmâde-gî : f. Hazırlık, âmâdelik.
  • amah : f. Şiş, kabarcık.
  • amâim : (İmâme. C.) Sarıklar, imâmeler. ◊ Dağınık cemaat.
  • amâir : (Amâyir) (İmâret. C.) İmâretler. Mâmur etmeler. * Sâlih fakirlerin veya kendisini idare edemiyen veya çalışamıyan talebe-i ulumun, fukarâ-i sâlihînin iâşesinin te'min edilmeleri.
  • amak : (Maak ve Mauk. C.) Göz pınarları.
  • amaka : Derinlik. * Iraklık.
  • âmâl : (Emel. C.) Emeller. Arzular. Gayeler. Dilekler. İstekler.
  • amalika : Çok eskiden Sina yarımadasında yaşadıkları sanılan ve gariplikleriyle şöhrete erişen bir kavim.
  • amame : Sarık. Ammâme. Başa sarılan ve sünnet-i seniyye olan kisve. (Bak: İmâme)
  • aman : (Emân) Emniyet. İmdat. Yardım dileği. Afv, ricâ, niyâz. * Sabırsızlıkla hiddet ve infiâl ifâdesi. * Tenbih, sakındırma.
  • aman-name : f. Bir şahsa iltimas yapması için, başka bir kimseye hitaben yazılan pusula, yazı.
  • amar(e) : f. Hesap. * Araştırma. * Tıb: Karında su toplanma hastalığı.
  • amare : (C.: İmâr) Fes gibi başa giyilen nesne.
  • amare-gir : f. Hesap işleriyle uğraşan kişi. Muhasebeci.
  • amariyye : Deveye konulan mıhfe.
  • amas : f. İnsan vücudunda meydana gelen sis ve kabarcık. ◊ şiddetli harp. * Zahmet, meşakkat.
  • amase : şiddet. * Zulmet.
  • amatör : Fr. Bir işi para kazanma maksadıyla değil de, zevk için yapan kimse.
  • amay : f. Süsleyen, dolduran mânasına gelir ve kelimelere eklenerek kullanılır.
  • ambalaj : Fr. Eşyayı taşınabilir bir hale koymak için sarma veya sandığa yerleştirme işi.
  • ambargo : Bir para veya malın kullanılması veya başka bir yere götürülmesi ya da bir geminin bulunduğu limandan ayrılması yasağı.
  • amd : Niyet, kasıt, istek, arzu. * Direk koymak.
  • amden : Kasten, bile bile. İsteyerek.
  • ame : f. Divit, yazı hokkası. ◊ Tereddüt. * Tenbellik.
  • âmed : f. (Mâzi fiili olup mastar gibi kullanılır). Gelmek, geliş, vürud eyleme.
  • amed : Sütunlar. * Birşeye devam üzere olma. * Mülâzemet etme.
  • âmed ü reft : Geliş-gidiş.
  • âmed ü şüd : 'Varıp gelme. Gidiş geliş; geldi gitti.'
  • âmede : Gelmiş. Vürud eylemiş.
  • âmede-gû : f. Hazırcevap. Düşünmeden hemen güzel söz söyleyen kimse.
  • âmedî : f. Geliş.
  • âmediye : f. Gümrük vergisi.
  • ameh : Basiretsizlik. Tahayyür, tereddüt. Doğru ciheti bilmemek.
  • amel : İş. Çalışma. Bir emri veya vazifeyi yerine getirme. * Kâr, iş işleme. * Dini bir emri yerine getirme, tatbik etme. İtaat. İbâdet.
  • amele : (Âmil. C.) Âmiller. Amel edenler. * Irgat, işçi.
  • amelehu : Tarafından yapıldı. mânâsına gelir ve bir sanat eserinde san'atkârın imzasından önce yazılır.
  • amelen : Bilfiil, işleyerek, fiilen, çalışarak.
  • amelî : (Ameliyye) Amele mensup ve müteallik olan. Fiil olarak. İşlemek suretiyle. Pratik. Tecrübeli.
  • ameliyyat : Ameller. işler. * Bir bilginin iş olarak tatbiki. * Tıb: Operatörlük. Cerrahlık.
  • amelles : Kuvvetli adam. * Kurt. * Yavuz, çirkin at.
  • amellet : Sağlam, muhkem, katı nesne.
  • amelmande : f. İş yapmaz hâle gelmiş olan. Muattal. Battal. Çok yaşlı. Sakat veya hasta olup çalışamaz hâle gelmiş olan.
  • amelnüvis : f. Kasların çalışmasındaki değişiklikleri işaretleyen âlet.
  • âmen : Çok veya en emin ve güvenilir.
  • amen : Bir yerde mukim olmak, ikamet etmek.
  • âmenna : İnandık, öylece kabul ederiz, ona diyecek yok (meâlindedir.)
  • âmentü : İmân ettim demek olup Ehl-i Sünnet Mezhebi olan mü'minlerin iman esaslarını kısaca toplayan ifâdenin has ismidir.
  • amer : (Amr, ömr, imâret) Muammer eylemek. Çok zaman yaşayıp kalmak. Muammer olmak.
  • ameş : Gözü zayıf olan, gözü yaşlanıp durmadan akan.
  • ameysel : Arslan. * Şişman, büyük deve. * Kaftanını yere sürüyerek gezen tembel kimse. * Uzun kuyruklu geyik. * Enli nesne. * Kerim, şerif nesne.
  • ami : Senevî, yıllık. * Avamca. İleri gelenden olmayan. Câhil. Havassa âit olmayan. Avama âit ve müteallik.
  • âmid : Diyarbakır'ın önceki adı.
  • amid : Çok hasta. * Aşk hastası. * Başlıca nokta. * Önder, şef, komutan. Rehber. * Haraç alan kimse.
  • amig(e) : f. Karışık. * Hakikat. * Mc: Çiftleşme.
  • amih : Şaşkın, şaşırmış, şaşakalmış.
  • amihte : f. Karışmış, karışık.
  • amihte-gî : f. Karışmış olma.
  • amije : f. Şair. * Karışmış, karışık.
  • amik : Hicaz vilâyetinde ulu bir ağaç.
  • amik(a) : Dibi çok aşağıda, derin. * Mc: İnceden inceye pek ziyade araştırma ve düşünceden sonra anlaşılabilen derin ve ince mes'ele.
  • âmil : Yapan. İşleyen. *Sebep. * Vergi tahsiline memur kimse. * Mütevelli. * Vâli. *Gr: İraba te'sir eden yüz şeyden altmışı. (Yalnız ismi mecrur yapanlar yirmi adettir).
  • amil : Arzusu, isteği olan.
  • âmile : (C.: Avâmil) (Amel. den) Bacak, ayak.
  • âmiletân : İki ayak, çift bacak.
  • amîm : Herkese mahsus. Umuma âit. * (C.: Umem) Tam, tamam.
  • âmin : (Emn. den) Gönlü müsterih, kalbinde korku bulunmayan. * Emniyet ver.
  • amin : Yâ Rabbi! Öyle olsun, kabul eyle! (meâlinde olup, duânın sonunda söylenir). İncil'de iki yerde geçer. Tevrat'ta da geçer. İbranice ve Süryanicede de vardır. Hakikat, çok doğru, More…
  • amin alayi : Eskiden çocukların ilk okula başladığı gün yapılan merasim.
  • amin-han : (C.: Aminhânân) f. Amin diyen.
  • âmine : Emin olan. Kalbinde korku olmayan kadın. * Peygamberimiz Hazret-i Muhammed Aleyhissalâtü Vesselâmın öz annesinin adı. Yirmi sene yaşamıştır. Hazret-i İbrahim Aleyhisselâmın dini üzere idi. More…
  • aminen : Emniyet ve huzur içinde, selâmetle, emin olarak. Sağlam olarak.
  • amir : Mâmur eden, harâbelikten kurtaran, şenlendiren. * İmâr olunmuş. * Devlete âit, mirî. ◊ Şen, mamur.
  • âmir(e) : Büyük me'mur. Emreden, iş gösteren. * Huk: Bir kimseyi öldürmek veya bir uzvunu kesmek ve sakatlamak tehdidiyle bir filli yapmaya veya yapmamaya zorlayan ve bu tehdidi yapmaya muktedir More…
  • amiral : Emir-ül bahr, Emir-ül-mâ. Bahriye kumandanı, kaptan. Deniz generali.
  • âmirane : f. Emredercesine. Amir imiş gibi. * Emreden büyük kimseye yakışır şekilde.
  • âmiriyyet : Kumandanlık hâli. * Amir, emredici olmak.
  • âmirz-kâr : f. Bağışlayan, affeden Allah. * Affeden, bağışlayan.
  • âmirziş : f. Allah'ın afvetmesi, bağışlaması. * Bağışlama, afvetme.
  • amis : Sirkeyle ıslanmış çiğ et.
  • amit : (C.: Amâmit) Zarif, çeri, değerli kimse. ◊ Yünü, üstüne yumak edip sarmak.
  • âmiyane : f. Âdice. Bayağıca. Cahillere yakışır surette.
  • âmiyy : Avama ait, avamca.
  • âmiz(e) : f. Karışık, karışmış. (Âmihten) $ mastarından imtizaç etmek, karıştırmak mânasındadır.
  • âmiz-gâr : f. Uygun, münâsib, yaraşır.
  • âmize-mu(y) : f. Saçı sakalı kırlaşmış olan adam. Kır sakallı kimse.
  • âmize-muyî : f. Kır saçlı ve kır sakallı kimse.
  • âmiziş : f. Uysallık, imtizaç, uyuşma.
  • âmm : Herkese âit. Umuma âit. Hususi ve bazılara mahsus olmayan. Umumi.
  • amm : Amca. Babanın kardeşi. * Çok cemaat.
  • âmm lâfizlar : Aynı cinsin birçok fertlerine birden delâlet eden lâfızdır. 'Kavil, cemaat, nisa' lâfızları gibi.
  • amma : (Bak: Emmâ)
  • ammal : Yapıcılar. * Devleti idare eden adamlar.
  • amman : Şam diyârında Belka şehrinin adı.
  • ammar : Bayındırlaştıran, imar eden.
  • ammat : (Amm. C.) Amcalar.
  • âmme : Tülbent sargı. * Su içinde üstüne binip yüzülen şişirilmiş tulum. * Umumi. Herkese ait. ◊ Baş yarığı, insanın beynine kadar ulaşan baştaki yara.
  • amme : $ den müteşekkil suâl cümlesi. Neden, nelerden, neyi?... meâlindedir. ◊ Hala, babanın kız kardeşi.
  • amme nevalühü : Cenâb-ı Hakkın lütuf ve ihsanı herkese veya herşeye şâmildir. meâlinde.
  • ammered : Her şeyin uzunu. * Yaramaz huylu. * Belâ ve meşakkat.
  • ammeten : Umumi olarak, herkese ait olarak, genel tarzda.
  • ammuriyye : Ankara şehri. Türkiye'nin başkenti.
  • ammus : Güçlü ve kuvvetli kişi.
  • amnezi : Psk. Hafıza kaybı, erken bunama, ihtiyarlık bunaması, histeri, beynin zedelenmesi gibi hâllerde meydana gelir. Hafıza kaybı kısmî veya umumi (genel) olabilir. Hasta, belli bir olaydan More…
  • amortisör : Fr. Otomobillerde veya diğer makinelerde sarsıntı, gürültü gibi şeyleri hafifletmeğe yarayan tertibat.
  • amper : Fr. Elektrik akımında şiddet birimi.
  • ampermetre : Fr. Elektrik akımının şiddetini ölçmeye yarayan âlet.
  • ampul : Fr. İçinde elektrik akımı yardımıyla ışık vermeye yarayan bir iletken bulunan, havası boşaltılmış olan cam şişe. * İçinde sıvı ilâç bulunan, ağzı kızdırılarak kapatılmış küçük şişe.
  • amr : Eski fetva metinlerinde erkeği temsil etmek için kullanılan umumi isimlerden birisi. (Bak: Zeyd-Amer)
  • amrus : (C.: Amâris) Kuzu. * Çok yürütmek istediklerinde yürümeyen davar.
  • amrut : (C.: Amârit) Hırsız.
  • ams : Eskiyip mahvolmak. * Bilirken bilmezlikten gelme.
  • amşuş : Üzerinden üzümü alınmış üzüm salkımı.
  • amuc : Eğri giden ok.
  • amucazade : f. Amca oğlu.
  • amud : Dik, dikine. Sütun, direk.
  • amude : f. Dizi, dizilmiş.
  • amuden : Dik olarak, dikine. Dik surette.
  • amudî : Yukarıdan aşağıya dikey olarak. Direk gibi yukarıdan aşağıya düz ve şakulünde olarak.
  • amug : f. Uzun boylu adam. * Ciddiyet, vakar.
  • amuhte : f. Öğrenmiş.
  • amuhte-gâh : f. Muallimler, öğretmenler.
  • amûmet : Amcalık.
  • amûr : İki diş arasında olan et.
  • amur : (C.: Âmar) Bekâ mânâsına. Ömür. Her kişinin hayât müddeti.
  • amürg : f. Fayda, menfaat, kâr. * Kader, kıymet. * Zahire, meyve. * Esas, hülâsa, özet. * Bir mikdar.
  • amürz : f. Afveden, bağışlayıcı.
  • amürzende : f. Bağışlayan, afveden.
  • amürzgâr : f. Affeden, bağışlayan. Günahları bağışlayan Allah.
  • amürziş : f. Bağışlayış, afvediş.
  • amus : Karanlık.
  • amût : f. Yalçın kayalarda ve yüksek yerlerde yapılmış olan kuş yuvası.
  • amut : Bir kimsenin peşinden ayıbını söylemek.
  • amuz : f. Öğretmek mastarının emir kökü.
  • amuzende : f. Talebe, öğrenci. * Muallim, öğretmen. Öğreten.
  • amuziş : f. Öğrenme. * Öğretme, tedrisat.
  • amuzkâr : (Amuzgâr) f. Muallim. Öğretici.
  • amuzkârî : (Amuzgârî) Öğretmenlik, öğreticilik, muallimlik.
  • amyâ : (Müe.) Kör, a'ma.
  • amyant : Kolayca bükülebilen, ateşe dayanıklı liflerden yapılmış bir çeşit asbest.
  • ân : f. Uzağı gösteren işâret ismi. Şu. Bu. O. * Güzellik câzibesi. Melâhat. Güzellik. * Cemi edâtı. Kelimenin sonuna getirilerek cemi' yapılır. Meselâ: Âlimân: Âlimler. Anân: Onlar. Merdân: More…
  • an : Arabçada harf-i cerrdir. Ekseri ismin, kelimenin başına getirilir. Türkçe karşılığı 'den, dan' diyebiliriz. ◊ En kısa bir zaman. Lahza. Dem. Cüz'i bir zaman.
  • an mim amed : f. Tar: İslâmiyeti ve Türkçeyi öğretmek maksadıyla, devşirilerek toplanan ve Türk köylülerine satılan acemi oğlanlardan, müddetini tamamlayarak Rumeli Ağasının tezkeresiyle ulüfeye More…
  • an'anât : (An'ane. C.) Rivayetler. * Gelenekler, an'aneler, âdetler, örfler.
  • an'ane : 'Âdet, örf. * Ağızdan nakledilen söz, haber. * Ist: Bir haberin veya bir hadis-i şerifin 'an filân, an filan' diye râvileri bildirilmek suretiyle olan nakil. * Silsile. * More…
  • an'anevî : An'ane ile alâkalı.
  • an'aneviye : An'aneciler. * An'aneden gelen.
  • ânâ : (Ani. C.) Gece yarısı vakitleri.
  • anâ' : Zahmet, meşakkat, güçlük, zorluk.
  • anâbil : Kaba nesne.
  • anâdil : (Andelib. C.) Bülbüller.
  • ânâf : (Enf. C.) Burunlar.
  • anâfet : Kabalık, sertlik.
  • anafor : Denizde akıntının yanında veya altında, onun ters istikametinde olarak akan su. Akıntı mukabili.
  • anâk : (C.: Ânuk) Dişi keçi yavrusu. * Zahmet, meşakkat. * Karakulak dedikleri hayvan.
  • anak : En zarif, en yakışıklı, en güzel.* Çok ferah, çok sürurlu.
  • anakat : Muvaffakiyetsizlik. Ümidi boşa çıkma.
  • anâkib : (Ankebut. C.) Örümcekler.
  • analjezi : yun.Tıb: Acı hissinin kaybı.
  • analoji : Mant. Benzetme yoluyla sonuç çıkarma. Bilinmeyen bir durum, bir hadise, bir münasebet ve bir varlık hakkında hüküm vermek için bilinen bir benzeri hakkındaki bilgilerden faydalanılarak More…
  • anamalcilik : (Bak: Kapitalizm)
  • ânân : f. (An. C.) Onlar.
  • anân : Bulutlar. * Gökyüzü, semâ.
  • anane : Bir tek bulut.
  • anarşi : yun. Başıboşluk. Din ve nizam tanımamak. Din ve nizam düşmanlığı. Birden başıboş kalmak.
  • anarşist : Anarşi taraftarı. Anarşi ve karışıklık çıkaran.
  • anâsir : (Unsur. C.) Unsurlar. Bir şeyin meydana gelmesine sebeb olan temel esaslar. Elementler.
  • anat : (An. C.) Anlar, zamanlar.
  • anatomi : Canlıların yapısını ve bu yapıyı meydana getiren uzuvları inceleyen ilim dalı. Tıbtaki önemi çok büyüktür.
  • anayasa : (Bak: Teşkilât-ı esâsiye)
  • anaz : Bir büyük kuşun adı.
  • anber : Güzel koku. Adabalığı ve kaşalot denilen büyük balıkların barsaklarında teşekkül eden güzel kokulu madde. * Derisinden kalkan yapılan bir balık.
  • anber-bar : f. Güzel kokulu. Anber kokulu.
  • anber-efşan : f. Anber saçan.
  • anber-nisar : f. Güzel koku yayan. Anber kokulu.
  • anber-sirişt : f. Anber gibi güzel kokulu.
  • anber-ter : f. Güzellerin zülüfleri ve benleri. * Mc: Geceleyin.
  • anbera : İğde yemişi.
  • anberî(n) : Güzel kokulu. Anber kokulu.
  • anbes : (C: Anâbis) Arslan.
  • anca : f. Orası, ora, orada.
  • ancec : (C: Anâcic) Büyük nesne. * Fesliğen adı verilen çiçek.
  • ancehaniye : Kibir, azamet.
  • ancehiyye : Bilmezlik. Büyüklük. Ululuk.
  • ancere : Dudak uzatmak.
  • anded : Ayrılık, firak.
  • andel(e) : Yaşı büyük deve. * Uzun, tavil. * Avazla çağırmak.
  • andelib : Bülbül. Seher kuşu. * Mc: Hz. Resul-u Ekrem'in (A.S.M.) bir ismi.
  • andelibân : f. Andelibler, bülbüller.
  • andem : Tıb: Kanı durdurmak için kullanılan bir çeşit reçine.
  • andezit : Yanardağ lâvlarının soğumuş kalıntısı.
  • âne : Bir aşiretin bütünlüğü veya işleri veya şerefi. * Dişi ve yabani eşek. * Yabani eşek sürüsü. * Cedi (keçi) burcundan bir kısım yıldızlar. * Kasık kılı. * Apış arası, kasık. ◊ f. More…
  • aneban : Erkek geyik.
  • aned : Cânib ve nâhiyeler.
  • anede : Çok inatçılar. Muannidler.
  • anef : Kabalık (inceliğin zıddıdır).
  • anem : Bir ağaç cinsi ki, kızıl yumuşak budakları olur.
  • anen : Arız olmak.
  • anen fe anen : Zamanla, gittikçe, devamlı.
  • anese : Ünsiyet etmek. Karşılıklı görüşmek, arkadaş olmak, yakınlık göstermek. (Vahşetin zıddı)
  • aneşneş : Uzun boylu.
  • anestezi : yun.Tıb: Bütün vücutta veya vücudun bir kısmında hislerin az veya çok miktarda kaybı.
  • anet : Cimâdan âciz olmak. * Ağaçtan yaptıkları deve ağılı.ANET : $ (C:Anât) Fâsık. * Diz kılı. * Yaban eşeği sürüsü. * Fırat ırmağı kenarında bir köyün adı. ◊ Günah. Zinâ . * Helâk. * More…
  • aneze : Ucu demirli uzun ağaç, (ki asâdan uzun, süngüden kısa olur.)
  • anfe : Dudak altında biten kıllar.
  • angâh : (Angeh) f. O vakit. Ondan sonra.
  • angarya : yun. Ücretsiz olan iş. Meccanen görülen iş. Baştan savma görülen iş. (Bak: Suhre)
  • anglosakson : Büyük Britanya'da yerleşen Germen ırkından aşiretlerin adı. * Ana dili İngilizce olan şahıs.
  • anha minha : Şundan bundan, şöyle böyle ederek, şu bu, öteberi.
  • anhü (anhâ) : Ondan. (İşaret zamiri).
  • anhüm : Onlardan (mânasına işaret zamiri).
  • anhümâ : Her ikisinden.
  • ani : (C: Anat-Unât) Mütevazi, alçak gönüllü. * Köle * Meşgul. * Iztırab çeken. Muztarib. * İşçi. * Müfettiş. * Tahsildar. (Müennesi: Aniye) ◊ Ansızın, birdenbire. Bir anda. Hemen. * More…
  • anîd : (İnad. dan) Çok inadçı. * Daima suyu akıp iyileşmeyen yara. (Bak: Anud)
  • anîde : Kabile, ehl-i beyt.
  • ânif : Yakında geçen. Pek yakın geçmişte.
  • anif : Sert, kaba.
  • ânife : Gençlik çağının başlangıcı.
  • ânifen : Yukarıda. * Az önce, biraz evvel.
  • anik : Çok nesne. * Devenin ancak dizini çekip yürüyebildiği kumlu yer. ◊ İnce, zarif, güzel. Acaib. ◊ Ense, boynun arkası.
  • animizm : Sosy: Ruhları İlâh sayan batıl bir din. Ruhlar cisimler gibi Allah'ın mahlukudur. Onun emirlerine tâbidir.
  • anin : f. Yağ çıkarmağa mahsus olan yayık.
  • anis : Şişman ve iri deve. * İhtiyar bekâr. * İhtiyar kız.
  • anise : f. Sıkı bağlanmış. * Koyulaşmış, katılaşmış şey. (Kan ve mürekkeb gibi akıcı maddeler.) ◊ Cana yakın kız veya kadın.
  • aniye : (İnâ. C.) Yemek kapları, tabaklar, kap-kacaklar. ◊ Son derece kızgın su.
  • aniz : Iztırablı, muztarib.
  • ank : Kapı, bâb. * Güzel, hoş, gökçek olmak.
  • anka : İsmi olup cismi bilinmeyen bir kuş. Çok büyük olduğu anlatılır. Zümrüd-ü Anka ve Simurg gibi isimlerle de anılır. * Uzun boyunlu kadın. * Arabdan bir kimsenin lakabı. * Zahmet, meşakkat. More…
  • ankas : Erkek tilki yavrusu.
  • anke : Sağlam olan nesne. * Ahmak.
  • ankeb : Erkek örümcek.
  • ankebet : (C.: Anâkıb) Dişi örümcek.
  • ankebut : Örümcek.(Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâmın Ebubekir-i Sıddık (R.A.) ile küffarın tazyikinden kurtulmak için tahassun ettikleri Gar-ı Hira'nın kapısında iki nöbetçi gibi, iki More…
  • ankebutiye : Örümcekler.
  • ankur : Her nesnenin aslı.
  • ankût : Örümcek. Evcil, al kumru.
  • annab : Üzümcü.
  • anofel : yun. Sıtma mikrobunu taşıyan ve aşılayan sivrisinek.
  • anonim : yun. Yapıcısının adı belirtilmeyen eser. * Sermayesi hisselere bölünerek, her ortağın mes'uliyet ve salâhiyeti sermayedeki hissesiyle orantılı bulunan ortaklık, şirket.
  • anormal : Normal olmayan. İfrat veya tefrit hali.
  • anot : yun. Pozitif elektrot. Bir elektrolitte, elektrik akımının içeri girdiği iletken uç.
  • ans : Sağlam, kuvvetli deve. * Yemen tâifesinden bir kabile. * Kız bâliğa olduktan sonra, ailesinin evinde çok durması.
  • ansar : (Bak: Ensar)
  • anşet : (C: Anâşit) Yaramaz. * Uzun.
  • ansiklopedi : yun. Bir sahadaki bilgileri veya bütün bilgileri sistemli veya alfabetik bir şekilde sıralayan eser.
  • anter : (C: Anâtir) Gök sinek.
  • antika : yun. Kıymetli san'at eseri. Eski zamandan kalma eser.
  • antikor : Fr. Vücuda giren hastalık mikroplarını zararsız kılmak için organizmanın bir kanun-u İlahî ile çıkardığı madde.
  • antropomorfizm : Sosy. İnsan şeklinde putlara inanma ve tapma esasına dayanan batıl bir din.
  • antût : Çöl ortasındaki küçük dağ ve tepe.
  • anûd : Muannid. Çok inatçı.
  • anûn : İsyankâr, kavgacı. * Davarların önünde yürüyen davar.
  • anve : Kuvvet, cebr, zorakilik, zorlama, zor.
  • anvet : Kahretmek. * Galip olmak.
  • anye : Güçlük, engel, zorluk, meşakkat.
  • anzar : (Bak: Enzar)
  • aposteriori : Fels: Tecrübe sonunda meydana gelen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ ateşin yakıcı olduğunu denedikten sonra anlarız. Bu bilgi, aposteriori bir bilgidir.
  • apriori : fels. Tecrübeden önce insan aklında varlığı kabul edilen bilgi ve düşünceyi anlatmak için kullanılan bir sıfat. Meselâ: 'Her sayı kendine eşittir' hakikatı hiçbir deneye baş More…
  • apsis : Fr. Yönlü bir eksen üzerinde bulunan bir noktanın, başlangıç noktasına olan uzaklığının cebirsel değeri. * Bir noktanın, fezadaki yerini tesbite yarıyan ana çizgilerden yatay olanı.
  • âr : Utanma, mahcubiyet. Utanılacak şey. Ayıp. Şiyb. Şerm. Haya.
  • âr ü namus : Utanma, haya ve namus.
  • ar'ar : Dikenli ardıç ağacı, dağ selvisi. * Mc: Güzelin boyu bosu. ◊ Arap diyârında bir yerin adı. * Bir oyun çeşidi.
  • ar'are : Dağ başı. İki burun deliğinin arası. * Servi ağacı. Çocuk oyunundan bir oyun.
  • ârâ : f. Süsleyen. Bezeyen. ◊ Fikirler. Reyler.
  • arâ : Mıntıka, bölge. * Komşuluk. * Avlu. * Çıplaklık. * Geniş, çıplak arazi.
  • ârâb : (İrb ve İrbe. C.) Hacetler. * Uzuvlar. * Akıllar, zekâlar. * Hileler, oyunlar.
  • arab : Ceziret-ül Arab, Şam, Hicaz, Irak, Yemen, Mısır ve Afrika'nın şimâlinde yaşayan geniş bir kavmin adı.
  • arâbe : (C: Arâbât) Keçi veya koyunun memesine geçirilen torba. * Açık saçık konuşma.
  • arabe : (Arben) Yemek yeme.
  • arabesk : Süslemede kullanılan bir çeşit tezyinat.
  • arabî : Arabça, Arab dili. Arab kavmine mensub.
  • arabistan : f. Arap ülkesi. Arapların yaşadığı ülke.
  • arabiyyat : (Arabiyyet. C.) Arapçaya dâir ilimler, kitab veya fikirler. Arap edebiyatı.
  • arabiyyet : Arapça ile ilgili olan (İlim, fikir veya kitap). Arap edebiyatı.
  • arac : f. Dirsek.
  • aradîn : (Bak: Eradîn)
  • arafat : Mekkenin 16 kilometre doğusunda Hacıların arefe günü toplandıkları tepe ve bunun eteğindeki ova. Tepenin diğer bir adı Cebel-ür Rahme (Rahmet dağı)dır. Adem (A.S.) ile Havva anamız More…
  • arafet : (C: Avârif) Atâ, ihsan, hediye.
  • arahim : Büyük olan şey. * Bir cins beyaz büyük mantar.
  • arais : (Arûs. C.) Gelinler. * Güneşler. * Gökler.
  • araiz : (Ariza. C.) Arz olunan meseleler. Küçükten büyüğe yazılan yazılar.
  • arak : Ter, rutubet.* Dağdaki yol. * Çukur. * Deve izleri. * Sıra sıra olan şey. * Zenbil. * Menfaat, sevab, karşılık. * Süt. ◊ Kalabalık, izdiham.
  • arak-dar : f. Terli.
  • arakî : Terle ilgili, tere mensub.
  • arakiyye : Yünden yapılan bir cins külâhtır ki, bilhassa dervişler kullanırlar.
  • arakk : Çok ince. En ince. Ziyâde rakik olan.
  • araknak : f. Terlemiş, terden ıslanmış, ter içinde kalmış.
  • arakriz : f. Terliyen, ter döken.
  • ârâm : f. Durma, dinlenme. * Yerleşme, rahat etme, karar kılma. * Eğlenme. ◊ (İrem. C.) Çölde, sahrada konulan hususi nişan.
  • ârâm-bahş : f. Dinlendirici, dinlendiren, ârâm veren.
  • ârâm-cû : f. Dinlenmek isteyen.
  • ârâm-cûyane : f. Dinlenmek isteyene yakışır şekilde.
  • ârâm-gâh : f. Dinlenilecek yer.
  • ârâm-güzin : f. Dinlenmek için oturan, istirahat eden, dinlenen.
  • arâm-rüba : f. Sıkıntı veren, istirahatı bozan, rahatı kaçıran.
  • arâm-saz : f. Yerleşen, oturan.
  • arâm-sûz : f. Huzuru bozan, rahatsızlık veren.
  • ârâmî : f. Dinlenme, rahat etme.
  • ârâmide : f. Rahat olan, dinlenen, sükûn halinde ve rahatta bulunan.
  • ârâmiş : f. Huzur, rahat.
  • aramram : (Aremrem) Asker çokluğu. * Şiddetli hâl ve iş.
  • aran : f. Dirsek.
  • aranik : Su kuşlarından boynu uzun bir kuş.
  • arare : (C: Arâr) İyi kokulu bir ot. * Şiddet * Kötü ahlâk. * Evin avlusu, ev içi. * Soğuk şiddetli olmak.
  • ararot : Ufak çocuklara yedirilen besleyici bir cins nişasta ki, Amerika'da hasıl olan bir kökten çıkarılır.
  • aras : Yorgunluk, bitkinlik. * Hayranlık.
  • arasat : (Aresât) Mahşer yeri. Haşir ve neşir meydanı.
  • araste : f. Bezenmiş süslenmiş. * Çarşının bir esnafa mahsus kısmı. * Vaktiyle ordu çarşısı, ordugâhta kurulan seyyar çarşı.
  • araste-gî : f. Süslülük, bezenmişlik, ârâstelik.
  • arat : Bölge, mıntıka. * Avlu.
  • arayende : f. Düzen verici, süsleyici.
  • arayî : f. Süsleyicilik.
  • arayiş : f. Süs, zinet. * Süsleme.
  • araz : İşâret, alâmet. * Tesâdüf, rast gelme. * Kaza. Felâket. Zâtî olmayan hâl ve keyfiyet. * Fls. Herhangi bir cevherin varlığı için zaruri olmayan vasıf. Meselâ: Şekerin beyaz rengi şekerin More…
  • arazan : Rastgele, tesadüfen, tevafukan.
  • arazet : Genişlik.
  • arâzi : (Arz. C.) Yerler. Ekilen toprak. Ekilen yerler.
  • arazî : Araza âit ve mensub. Araza dâir ve ilgili.
  • araziş : f. Hayır ve iyilik yapma. * Tasaddukta bulunmak.
  • arbede : Cidal, kavga, patırtı.
  • arbede-cûyâne : f. Kavga çıkartmağa yeltenerek.
  • arbede-sâzî : f. Gürültücülük, kavgacılık.
  • arc : Mekke ile Medine arasında bir mevzi. * Deve sürücüsü.
  • arca : (Müz: Arec) Topal ve aksak kişi. * Sırtlan.
  • arcele : Sürü, hayvan topluluğu. * Yayalar cemaati. * At sürüsü.
  • ard : f. Buğday ve diğer tahıllardan öğütülen un. * Buğdayı değirmen taşına akıtan oluk.
  • ard-biz : f. Elek, un eleği. * Elekle un eleyen kişi.
  • arda : Vaktiyle bazı çavuşların elde tuttukları uzun değnek. * Nişan almak için dikilen değnek. ◊ Çıkrıkçı kalemi.
  • ardhale : f. Bulamaç adı verilen yemek.
  • ardin : f. Deneme, imtihan, tecrübe.
  • ardiyye : Ticaret eşyasının saklandığı yer. * Böyle bir yerde saklanan eşya için ödenen ücret.
  • ardtûle : f. Bulamaç denilen yemek.
  • are : Borç olarak alınan veya verilen şey.
  • areb : Şehir ehli olanlar. * Mide fesâdı. ◊ Çok açıkgöz, en akıllı.
  • ârec : f. Dirsek, kolun arka tarafı.
  • arec : Topallık, aksaklık.
  • arecan : Aksak ve topal kişinin yürümesi.
  • arefe : Kurban bayramından bir evvelki gün.
  • arekiyye : Zinâkâr kadın.
  • arekrek : Aceleci, acul. * Kuvvetli büyük deve.
  • aremet : Savurmak için dövülüp toplanmış harman.
  • aremide : f. İstirahat eden, dinlenen. Rahat kişi.
  • aremrem : Kalabalık ordu, çok fazla asker.
  • aren : Davar ayağında olan kuru kemre. * Yarık. * Bir nesne yumuşak olmak.
  • arenc : f. Dirsek. * Gidiş, tarz, usül, metod.
  • arende : f. Birşey getiren kimse.
  • areng : f. Dirsek. * Dert, keder. * Hile, dubârâ. * Tarz, tavır, üslüb. * Vali, hakim. * Zannolunur ki, galiba, öyledir, benzer gibi bir yakınlık ve benzerlik ifâde eder.
  • areometre : yun. Sıvıların yoğunluk derecesini ölçmeye yarayan âlet. Arşimet'in keşfettiği kanuna istinad edilerek yapılan bu alet, içi boş cam bir silindir ile bunun üst kısmındaki dereceli bir More…
  • ares : Hayranlık.
  • areste : f. Süslenmiş, bezenmiş.
  • aret : f. Dirsek.
  • arf : Güzel koku. * Yüksek yer. * Atın yelesi. * Horozun ibiği. ◊ (C: A'râf) Rüzgâr. * El ayasında çıkan çıban.
  • arfa : (Müz: A'raf) Yeleli. * Sırtlan.
  • argo : Fr. Bir meslek veya topluluk sınıfı arasında kullanılan özel söz. * Mc: Serserilerin ve külhanbeylerin kullandığı söz veya deyim.
  • argon : yun. Kim: A sembolü ile gösterilen renksiz, kokusuz ve tatsız bir gaz. Havada % 1 nisbetinde bulunur.
  • ârî : Hind-Avrupa dil ailesinden olan ırk veya kimse. * f. Evet. ◊ Pâk, pislikten uzak. * Hür.
  • ârib : Halis Arap cinsinden olan.
  • âric : (Uruc. dan) Yukarı çıkıp yükselen. Çıkıp inen. Uruc eden. * Topal, aksak, noksan.
  • ârif : (İrfan. dan) Bilen, bilgide ileri olan. Aşinâ, vâkıf. Hakkı, hakkı ile bilen. * Sabırlı ve mütehammil. * Çok düşünmeğe ihtiyaç kalmaksızın, tekellüfsüz gördüğünü bilen ve anlayan. * Zevkî ve More…
  • arîf : Çok irfanlı, çok tanınmış, meşhur âlim. * Bir işten iyi anlayan.
  • ârifan : f. Ermişler. Arifler.
  • ârifane : t. Arife yakışır surette. Bilene yakışır şekilde. İrfan sahibi olarak.
  • ariflerin mezaklari : Ariflerin zevkaldığı yer ve hususlar.
  • arig : f. Kırılma, gücenme. * Kıskançlık, kin, nefret, adavet, düşmanlık.
  • arik : Uykusuz kimse, uykusuz olma halindeki. ◊ Asil haseb ve neseb ehli olan.
  • ârim : İnatçı, kafa tutan.
  • arin : Arslanın yerleşip yataklandığı yer. * Ağaçlar. * Et.
  • arinmak : t. Temizlenmek, pâk olmak.
  • arir : Garip.
  • aris : Gerdek. Hacle.
  • ariş : Samandan yapılan bir çeşit ev. * Çardak, asma çardağı. * Sundurma, takdim ettirme. ◊ f. Anlam, mânâ, kavram, mefhum.
  • arişî : f. Manevî. Mânâ ile ilgili.
  • aristatalis : Yunan feylesofu Aristo.
  • aristokrat : yun. Sınıf farkını kabul eden ülkelerde asil sayılan kimse. Asilzâde sınıfından olan.
  • ariye : (Ariyet) Geri verilmek üzere alınan, iğreti. Bir kimsenin geri almak üzere, karşılıksız olarak başkasının faydalanmasına terk ettiği mal. Kullanılmak üzere alınan emanet mal.
  • ariyeten : İğreti olarak, emâneten mânasında kullanılır.
  • ariyy : (C: Erâri) Davar bağlanan yer ve ip.
  • ariyyet : Ödünç verip almak.
  • âriz : Sonradan olan şey. Bir şeyin zâtına ve hakikatına ait ve lâzım olmayıp başka bir varlıktan bazan vâki ve kaim olan. Takılan. Yapışan. * Bir şeyi arz ve takdim edici olan. * Kalın ve geniş More…
  • ariz : Ardıç ağacı. ◊ Enli, geniş.
  • ariz ve amik : Enine ve boyuna, genişliğine ve derinliğine, tafsilâtlı şekilde.
  • âriza : Sonradan olan, noksanlık. * İsabet eden belâ ve keder. * Bozulma. * Gelip geçici. * Hariçten gelen te'sirle olan. * Bir şeyin olmasına veya görülmesine mâni olan birşey.
  • ariza : Büyük bir kimseye hürmetle yazılan veya verilen şey, istirhamnâme, hediye.
  • ârizan : (Ârız. dan) Geçici olarak. * Tesadüfen, tevafukan, rast gele. ◊ İki yanak.
  • arize : Sâbit olmak. * Kuvvetli ve muhkem olmak. Bahil olmak.
  • ârizî : Zâtî ve irsî olmayıp sonradan hâsıl olan. Zâtî ve esastan olmayıp sonradan zuhur ve taalluk eden. Muvakkat, geçici.
  • ark : Tarla ve bostana su akıtmak için açılan yol, cedvel, hark. ◊ Ulaşmak.
  • arka : Çadıra diktikleri direk. * Duvar içinde kerpiç ve taş arasına konulan ağaç.
  • arkan : Terleme.
  • arkeoloji : (Bak: Atikiyyat)
  • arkes : Cem'etmek, toplamak.
  • arkî : Balık avcısı.
  • arkub : Ökçe siniri. * Yalan ve kötü söz.
  • arm : (Arem) İnatçılık, muannitlik. * Kafa tutma.
  • armâ' : Alaca yılan.
  • armador : İtl. Direk, seren, ip ve yelken gibi şeylerle gemiyi donatan usta.
  • arman : f. Hasret, özleyiş, özleme. * Nedâmet, pişman olma. * Eseflenme, teessüf. * Sıkıntı, rahatsızlık, zahmet.
  • armanî : f. Müteessif, kederli, üzüntülü. Pişman, nâdim.
  • armatür : Lât. Fiz: Kuvvet akımını toplu bir hale koymak için mıknatısın kutupları arasına yerleştirilen demir parçası. * Kondansatördeki iki iletken yüzeyden her biri.
  • armaz : Kurbağa yosunu.
  • arnavut : (Rumca ve Arnavutçadan) Balkan yarımadasının batı tarafında oturan bir kavimdir. Osmanlı devrinde, Kosova, İşkodra, Manastır, Yanya vilâyetleridir. Şimdi müstakil bir devlet olup, Türkçede More…
  • arr : Uyuz hastalığı.
  • arra' : Sıtma tutmak, titremek.
  • arrade : (C: Arrâdât) Küçük bir çeşit mancınık ki, hareket eden tekerlek üzerine konurdu. * Dişi çekirge.
  • arraf : Falcı, kâhin, müneccim. * Hekim. * Göçebe Arab aşiretlerinin örfe vâkıf umumi bilgileri. (Müe: Arrâfe)
  • arras : Gürleyen, şimşek çakan. * şimşekli.
  • arre : Câriye. * Uyuz hastalığı.
  • ars : İki duvar arasında olan duvar. ◊ Şimşekli ve yıldırımlı bulut.
  • arş : Bağ çardağı. * Gölgelik. * Kürsü, taht, yüce makam. En yüksek gök. Allahın kudret ve saltanatının tecelli yeri. (Arş kâinatı kaplar. Allah'ın kudreti ve ilmi de herşeyi kaplar.) * More…
  • arş u ferş : (Arş u zemin) Arş ve yeryüzü.
  • arş u kürsî : (Arş ve Kürsî) Arş ile Kürsî.
  • arş ve süllem : Delil-i Arşî ve Delil-i Süllemî'den kinâyedir. (Bak: Delil).
  • arsa : (C: Arasât) Bina yapılacak boş arazi parçası. Üzerindeki binası yıkılmış veya yapıya tahsis olunmuş yer.
  • arşa : f. Güverte.
  • arsat : Semer ağaçlarına çakılan ağaç mıh.
  • arşidük : Fr. Avusturya ve Macaristan İmparatorluk hanedanı prenslerine verilen ünvandır ve 'Büyük Düka' demektir. Türkçe'de Arşuduka da denmiştir. ARŞİV : Fr. Eski ve tarihçe kıymetli More…
  • arşin : f. Bir uzunluk ölçüsü. (68 cm. uzunluk.) Bir kol boyu. Büyük bir adım genişliği. * Zirâ'.
  • arşiyân : f. Arş'ın etrafında tesbih ederek dolaşan melekler.
  • ârsiz : Bî-ar, utanmaz, arsız.
  • artal : Akranlarından ve benzerlerinden çok daha iri yapılı olan.
  • artebe : Burun ucu. ◊ Davul.
  • artel : Yoğun, büyük nesne.
  • arten : Bir ot cinsidir ki, debbağlar onunla gön ve sahtiyan dibâgat ederler.
  • arteziyen : Fr. Burgu gibi bir âletle açılıp su fışkırtılan kuyu.
  • arti : Mat: (+) ile gösterilen toplama işaretinin adıdır.
  • arub : (C: Urub) Erkeğini seven kadın.
  • arube : Fasih, hatasız arabca konuşmak. Bu kelimenin mastarları: Araben, arâbeten, uruben, urubiyyeten diye de okunur. * Cuma günü.
  • aruf : Uzun zaman ıztırab, elem çeken.
  • arug : f. Geğirme.
  • arugde : f. Öfkeli, kızgın.
  • arun : f. İyi vasıflarla meşhur olmuş, güzel huylular.
  • arus : Süslenmiş gelin, güveyi. * Güneş. Gök. * Kim: Kükürt.
  • arusan : (Arüs. C.) f. Gelinler, yeni evlenmiş kızlar.
  • arusane : f. Geline yakışır şekilde.
  • arusek : f. Küçük gelin. * Yeşil ve pembe dalgalı sedef.
  • aruz : Mekke-i Mükerreme ve Medine-i Münevvere etrafındaki nahiye ve köyler. * Edb: Şiirin ahenk ölçülerinden, nazmın vezinlerinden bahseden ilim. Arap, Fars, Türk şiirinde kullanılan vezin ki, More…
  • aruz kaliplari : (Bak: Bahr)
  • arv : Sıtma ve diğer ateşli hastalıklarda gelen ilk titreme. * İş için birinin yanına varma. * Yemişsiz bir çeşit ağaç.
  • arvana : Boz dişi deve.
  • arvend : f. şan, şeref, ululuk, yücelik, azamet.
  • arz : Bir büyüğe bir şeyi hürmetle vermek. Bir işi büyüğüne hürmetle anlatmak. İzâh etmek. Takdim etmek. Bir kimseye bir şeyi izhar etmek. * Kıymetli bir şeyi diğer bir şeyle değiştirmek. * Bir More…
  • arz-gah : f. Bir şey arzetmek için toplanma yeri.
  • arz-hane : f. İstanbuldaki Topkapı sarayında bulunan Hırka-i Şerif odasının dışında kalan aralık oda.
  • arz-i cemâl : f. Güzelliğini göstermek. Arz-ı didar da denir.
  • arza : şiddet. * Kuvvet.
  • arzan : Enine, genişliğine.
  • arzanî : Enine, genişliğine olarak.
  • arzî : (Arziye) Toprağa ait ve müteallik. Yere ait, toprakla alâkalı. * Semavî olmayan. Beşerî olan. ◊ Genişliğine ait. Bir yerin enine ait.
  • arzîn : (Arz. C.) Arzlar.
  • arziyat : Jeoloji. Dünyanın yaradılışı ile tarih boyunca değişen vaziyetlerini tetkik eden ilim.
  • arziz : f. Kurşun, kalay.
  • arzu : Meşhur halk hikâyelerinden olan Arzu ile Kamber hikâyesinin kadın kahramanı. ◊ f. İstek. Dilek. Meyil. Emel. Hahiş.
  • arzu-dâr : f. Hevesli, talebli, istekli, arzulu.
  • arzu-mendî : f. Taleb, istek, arzu, heves.
  • arzu-şikesten : f. Arzunun olamaması, yerine gelmemesi. Hayâl kırıklığı, inkisar-ı hayâl.
  • arzuhal : (Arz-ı hâl) Bir iş için bir makam veya resmi daireye bir iş sahibinin verdiği dilekçe. İstida-nâme.
  • as : Sansar cinsinden siyah kuyruklu, beyaz tüylü kakum denilen bir hayvan, çok kıymetli olan postu için avlanır. ◊ f. Değirmen. (Bak: Asya) ◊ Mersin ağacı.
  • aş : f. Muharrem ayında pişirilen aşure. * Yemek, taam.
  • as'ar : Çok kibirli, mağrur. * Çarpık suratlı, eğri yüzlü, eğri boyunlu.
  • as'as : (C: Asâis) Bir yerin adı. * Kurt, zi'b. * Kirpi. ◊ Kumdan yığılmış tepe. * Fesâd.
  • as'âs : Gece çok gezip dolaşan kimse. * Kurt.
  • as'ase : (Is'as) Yönelme. Arka çevirme. * Gece karanlığı gelmeğe başlamak veya gitmek. * Bulutun yere yakın olması. ◊ Oturak yerin yumuşağı. * Helâk olmak. * Fesâd etmek.
  • aş-hane : f. Aşevi, mutfak.
  • aş-kâre : f. Aşçı.
  • aş-pez : f. Ahçı, aşçı.
  • asâ : (Fiil veya harftir) Ümid veya korku bildirir.
  • asa : f. (Gibi) manasına gelerek birleşik kelimeler yapılır. (Teşbih edatıdır.) ◊ Genişlik. Zuhur, meydana çıkma. Büyük kadeh. ◊ f. Esneme. * Vakar, ciddilik. * Süs, zinet. More…
  • aşa : (C.: Aşâ-Aşvâ) Gece gözlerin görmeyip gündüz görmesi. ◊ (C.: A'şiye) Akşam yemeği.
  • asa' : Yaş olan şey kuruyup katılaşmak.
  • asâb : Geyik, gazâl.
  • asab : Sinir. Damar.
  • asabe : Kuvvet, şiddet. * Bir tek sinir. * Baba tarafından akraba olanlar. * Bir kimseye yardım ve takviye eden akrabası takımı. * Fık: Eshab-ı Feraiz, hisselerini aldıktan sonra geri kalanı, More…
  • aşabe : Yaş otun çok olması.
  • asabî : Sinirli. Öfkeli.
  • asabi' : (Usbu'. C.) Parmaklar.
  • asabiyyet : Sinirlilik. Fart-ı gayret. İmân ve İslâmiyeti, kendi akrabasını, vatanını, din veya milliyetini müdâfaa etmek gayreti. Hamiyyet.
  • asabiyyeten : Asabi olarak. Sâde kendi milliyetini, soyunu sevmekle.
  • âsad : (Esed. C.) Esedler, arslanlar.
  • asaf : Süleyman Peygamberin (A.S.) veziri. Vezir. * Bir ot ismi.
  • asafâne : f. Bir vezire yakışır surette ve hâlde.
  • asafir : (Usfur. C.) Serçe kuşları.
  • asagir : (Asgar. C.) Şeref ve itibar bakımından küçük olanlar. Çok küçük şeyler.
  • asagir ü ekâbir : f. İtibar ve mevkice küçükler ve büyükler.
  • asah : (Bak: Esahh)
  • asahib : (Ashab. C.) Sahibler, sahib olanlar. Ashablar.
  • asaib : Cemaatler, tayfalar. * Başa sarılan sargılar, nesneler.
  • aşair : (Aşiret. C.) Aşiretler. Kabileler.
  • asak : Darlık. * Hurma budağının yaramazı. ◊ Ucuzluk.
  • aşak : Sarmaşık.
  • asakir : (Asker. C.) Askerler. Erler.
  • asal : (Asil. C.) İkindi ve akşam arası mânasına, öğleden geceye kadar olan müddet. * Zamanlar ve vakitler. ◊ (C: Asâl) Davarın kuyruğu devrik olmak. * Bağırsak. ◊ Ahlâk. More…
  • asalak : Başka hayvan veya bitkilerin üstünde yaşayan ve onlara zarar veren hayvan veya bitki. Parazit. * Mc: Başkalarının sırtından geçinen kimse.
  • asale : Zehiri çok tesirli ve korkunç olan yılan. ◊ Bal peteği, petek.
  • asalet : Temiz soyluluk. Soy sop temizliği. Köklülük. * Rüsuh. * Metanet. Necabet. Zâdegânlık. * Kendi işi için bizzat ve kendisi nâmına hareket. * Edb: Yazıda veya sözde bayağı tâbirlerin More…
  • asaleten : Vekil olmayış. Kendi işini kendi namına bizzat kendisi yapmak üzere. Kendi nâmına olmak üzere.
  • asaletlû : Asâletli, soy ve neseb sahibi, necib, asil. * Osmanlı İmparatorluğu zamanında resmi yazışmalarda büyükelçilere, Hristiyan büyüklerine, devlet adamlarına ve prenslerine denirdi.
  • asalit : Koyu, sahin.
  • asam : (İsm. C.) Günahlar.
  • aşam : f. Yiyecek ve içecek. * İçen, içici manasına birleşik kelimeler yapılır.
  • aşamidenî : f. İçilebilen veya yenilebilen.
  • asamm : Sağır. * Sert, katı. * Güç, tahammül edilmez. * Gr: Muzaaf olan fiil. (İkinci veya üçüncü harf-i aslisi şeddeli olan fiil)
  • âsân : f. Kolay. Suhuletli. Yesir. * Bükülmüş ipin her katı.
  • âsânî : Suhulet, kolaylık.
  • âsâr : Öç almalar. İntikamlar. * Eserler. * İzler. Nişanlar. Abideler. * Âdetler.
  • asâr : Kurumayıp daima sulanır çıban. ◊ Fakirlik. * Güçlük. * şiddet. ◊ Yağcı, yağ satıcısı.
  • asar : Vazifeler. * Yükler. * Cürümler. Kabahatler. ◊ Toz. * Sığınak. * Atiyye, hediye.
  • asaran : (Bak: Asrân)
  • asare : Anber ve misk gibi şeylerin kokması. ◊ f. Sayı, hesab.
  • asarim : (Asrâm. C.) Çadır toplulukları. Ayrı ayrı küçük insan grupları.
  • asat : Binâ.
  • asatib : (İstabl. C.) Ahırlar.
  • aşavet : Gündüz görüp, gece görmeyen ve tavukkarası adı verilen göz hastalığı.
  • asay : f. Gibi. (Bak: Asâ)
  • aşaya : (Aşi. C.) Akşamlar, mağribler.
  • asayiş : f. Emniyet, güvenlik, korku ve endişeden uzak hâl. Kanun, nizam hakimiyeti.
  • asâyiş-cu : f. Rahat ve huzur arayan. Asâyiş isteyen.
  • asâyiş-perver : f. Asâyiş taraftarı. Sükûnet, rahat ve huzur isteyen.
  • asâyiş-perverâne : f. Rahat, huzur ve asâyiş taraftarına yakışacak şekilde.
  • asb : Bağlamak. * Sağlam olarak dürmek. * İmâme, sarık. * Yemen'de yapılır bir nevi kumaş. * Firavun atı adı verilen bir deniz canavarının dişisi. * Kurumak. * Kızarmak. * Sarmaşık. * Sargı, More…
  • aşb : (C.: A'şâb) Yaş ot.
  • asbab : (Sabeb. C.) Çukur yerler.
  • asbag : Alnı veya kuyruğunun ucu beyaz olan at. * Kuyruğunun ucu beyaz olan kuş. ◊ (Sıbg. C.) Boyalar.
  • asbah : (Subh. C.) Sabahlar.
  • asban : f. Değirmenci. Değirmen sahibi.
  • asbanî : f. Değirmencilik.
  • asbar : (Sıbr. C.) Akbulutlar.
  • asbest : yun. Oldukça yumuşak ve ateşle hususiyeti değişmeyen lifli bir madde.
  • asc : Gezi topluluğu.
  • asced : Halis, karışıksız altın.
  • ascel : Karnı büyük olan kimse.
  • asd : Cimâ etmek. * Döndürmek. * Bozmak.
  • asda : (Sadâ. C.) Sadâlar, sesler.
  • asdaf : (Sedef. C.) Sedefler.
  • asdag : (Sudg. C.) Tıb: Şakaklar, yüzdeki şakaklar. ◊ Perâkende olmak.
  • asdagan : Tıb: Kollarımızdaki nabız damarları.
  • asdak : (Sıdk. C.) Samimi şeyler.
  • asder : Omuz, menkıb.
  • asdika : Sâdıklar. Sabık ve sadık dostlar. * İçi dışına, sözü işine uygun olanlar.
  • aşebe : Zayıflığından gövdesi kurumuş olan yaşlı kimse. * Büyük azı dişi. * Küçük adam.
  • ased : Cimâ etmek. * İp bükmek.
  • asef : (Asf) Büyük kadeh. * Bir şeyi almak. * Yoldan çıkmak. Zulüm eylemek. Körü körüne gitmek. * Birisini istihdâm eylemek. Irgatlık etmek, tarlada işçilik etmek. * Ölüm.
  • asel : Bal. Şehd. * Tatmak. * Su akarken yüzünde hâsıl olan kabarcık. * Cennette bir su.
  • aselan : Süngü titrediğinden acı çekmek. * Boynunu uzatıp sür'atle gitmek.
  • aselbent : Tıbda ve kokuculukta kullanılan bir reçinedir ve aynı adla anılan ağacın kabuklarının çizilmesiyle elde edilir.
  • aselî : Bal gibi sarı renkte olan. * Yahudilerin ayırdedilmek için, omuzbaşlarına taktıkları sarı kumaş parçası. * Eskiden kullanılan bir kumaş çeşidi.
  • aseliyyet : Bal hâli.
  • asellak : Deve kuşunun erkeği.
  • asem : Kesbetmek. Kazanmak. çalışmak. * Dirsekten itibaren elin kuruyup çolak ve eğri olması. * Ayağın topuktan kuruyup eğilmesi ve aksak olması.
  • aşem : Kuru ekmek.
  • aşeme : Kuru ekmek parçası. * Büyük azı dişi.
  • asemm : Çok sağır.
  • asemsem : Kuvvetli, büyük deve.
  • asen : Tütün, duhan.
  • aşen : Her nesnenin aslı ve kökü. * Sözü kendi kanaatine göre söylemek.
  • asenn : Koltuğu kokan kişi.
  • aşennet : (C.: Aşânit) Yaramaz huylu kimse.
  • aşenzer : Katı, sağlam nesne.
  • aser : Solak kimse, solaklık.
  • aserat : Sürçmeler, yanılmalar. * Ayak kayması.
  • aşerat : (Aşere. C.) On sayıları.
  • asere : Kanat teleklerinden evvel, ucunda olan beyaz telekler.
  • aşere : On. On rakamı.
  • ases : Asâyişin muhafazası için geceleri dolaşan ve şimdiki polis vazifesini gören memurlar.
  • asesbaşi : Osmanlı İmparatorluğunun eski devirlerinde polis müdürü.
  • asev : (Asven) Serkeşlik. Taşkınlık, serserilik.
  • aşevi : Yoksullara parasız olarak yemek yedirilen veya dağıtılan yer, aşhane. * Para ile yemek yenilen yer, lokanta. * Düğün gibi toplantılarda, yemekleri hazırlamak için iğreti mutfak olarak More…
  • aşevî : Akşam, akşam vaktine dair.
  • aşevsec : Büyük karınlı iri deve.
  • asevsel : Azâsı gevşek kimse.
  • aşevzen(e) : Galiz, katı nesne.
  • asf : Zulüm. Haksızlık. * Can çekişme. * Emek çekip kâr kazanma. * Bir tarafa eğilme. * Sür'atle gitme. * Rüzgârın kuvvetle esmesi. * Taze ekin yaprağı.* Ekin taze iken biçme. ◊ More…
  • asfad : (Safed. C.) Suçluların el ve ayaklarına takılan kelepçeler.
  • asfaf : (Saff. C.) Saflar, hatlar.
  • asfalt : yun. Siyah renkte şekilsiz bir bitüm.
  • asfar : Sıfırlar. Boş şeyler.
  • asfencah : Akılsız, ahmak adam.
  • asfer : Sarı, uçuk benizli. Soluk. * Kızıl. * Islık çalan.* Bomboş şey.
  • asga : Öğrenmeğe çok hevesli. * Çarpık suratlı.
  • asgar : En küçük. Daha küçük.
  • asgaran : Kalb ile dil
  • asgarî : En az. En küçük.
  • asgün : Hazar Denizi'ne verilen bir isim.
  • ashâb : (Eshâb) (Sahib. C.) Arkadaş olanlar. Sahip olanlar, kullanma yetkisine sahip kişiler. * Halk, ahali.
  • ashame : Peygamberimizin zamanında Müslümanlığı kabul eden Habeş Necaşisinin ismi.
  • ashar : (Sıhr. C.) Evlenme neticesinde akraba olan erkekler. (Kayınbiraderler, kayınpederler, güveyler.) ◊ Saçı kızıl adam. Kırmızı tüylü hayvan.
  • asheb : Tüyünün üstü kızıl, içi beyaz olan deve.
  • âsi : İsyan eden. Emirlere itâat etmeyen. * Günah işleyen. * Meşru idâreyi tanımayıp baş kaldıran. ◊ Doktor, cerrah, tabib. * f. Kederli, hüzünlü.
  • âsî : Hurma salkımı.
  • asi : Çok isyan eden, çok isyancı. ◊ Uygun, elverişli.
  • aşi : Birşeyden alınıp diğer birşeye aktarılan madde. * Çeşitli tehlikeli hastalıkların önünü almak için aşılanan madde. * Yabani veya cinsi âdi bir ağaca, cinsine yakın diğer iyi bir ağaçtan More…
  • âsib : f. Musibet, belâ, âfet, felâket. * Çarpışma.
  • asib : Dolmuş bağırsak. * Katı nesne, şedid. * Şiddetli sıcak, çok sıcaklık. * Talihsizlik. ◊ Dağ, cebel. * Kuyruğun bittiği yere 'asib-ü zeneb' derler.
  • asib-resan : f. Zarar veren, musibete atan, belâya düşüren, felâkete sevkeden.
  • asid : Başında bir zahmet olup boynunu döndüremeyen ve eğilemeyen, burnundan sümüğü akan deve.
  • aside : Bulamaç adı verilen yemek.
  • asif : (C.: Usefâ) Para ile tutulan işçi, yevmiyeci, gündelikçi.
  • asif(e) : (C.: Asıfât) Şiddetli rüzgâr, sert fırtına. (Bak: Asf)
  • asifat : (Asf. C.) şiddetli rüzgârlar.
  • asife : Buğday ve arpa başağını örten yapraklar.
  • aşihe : f. Kişneme.
  • âşik : Çok fazla seven. Mübtelâ. Birisine tutkun. * Saz şairi. * (Cümledeki yerine göre) : Ahbab, hazret, ma'hut, seninki gibi mânâlara gelir. (Müennesi: Aşıka)
  • aşîk : Fazla âşık, çok tutkun.
  • âşikan : (Âşık C.) f. Âşıklar, tutkunlar.
  • aşikâr(e) : f. Belli, meydanda, açık. Bedihi.
  • âsil : (C.: Avâsil-Usûl) Kovandan bal alan kişi. * Yürürken aceleden yele yele yürüyen kimse.
  • asil : Esas. Yedek olmayan. * Köklü. * Edebli, soylu. * Fık: Muamelâtta kendi nâmına hareket eden. * Akşam vakti. * Ölüm, mevt. ◊ (Bak: Asl)
  • asil-zade : f. Sülâlesi ve ailesi görgülü, temiz ve asil olan.
  • asilâne : f. Asil olanlara yakışır şekilde. Asil ve neseb sahibine lâyık.
  • asile : (C.: Asâil) Bir şeyin tamamı, bütünü. * Öğleden sonranın son kısmı, akşam üzeri. * Ölüm, mevt.
  • asim : Kendisini günahlardan men'edip pâk ve ismetli tutan, koruyan, men'eden. ◊ Engel, mâni, muhafaza eden. ◊ Günahkâr. Günah işleyen.
  • asima : Medine şehrinin diğer bir ismi.
  • asime : f. Akılsız, şaşkın, sersem.
  • asime-gî : f. Akılsızlık, şaşkınlık, sersemlik.
  • asime-sâr : f. Kafası karışık.
  • âsin : Pis kokulu. Bozulup kokan su.
  • aşina : f. Mâlumatlı, haberli olan. Arif. Bilgili. Mâlik. Tanıdık. Yabancı olmayan. * Yüzücü.
  • aşine : f. Yumurta.
  • âsir : Bir efsaneyi rivayet eden. ◊ Ayağı kayan.
  • asîr : Üsâre. Özsu. * Bir maddenin sıkılmış suyu. * Suyu alınmak için sıkılmış şey.
  • asir : Ağır. Zor. Güç. Müşkül. Düşvâr. ◊ Karmakarışık. * Bitişik komşu. ◊ (Bak: Asr)
  • aşir : Onda bir. On kısma taksim edilen bir şeyin herbir parçası. * Kur'an-ı Kerimin on cüz'ünden herbiri veya on âyetlik bir parçası. * Dost, yardımcı, yardak. * Koca. * Kabile. * More…
  • asir(e) : Üzüm ve benzeri şeyleri şıra yapmak veya yağını almak için sıkan.
  • asîre : Cibre, posa.
  • asire : Üzerine bir yıl geçtiği hâlde hâmile olmayan dişi deve. ◊ (C.: Asirât) Hayvanın ayağının arasına takılan köstek.
  • aşire : Onuncu. Tâsia'nın altmışta biri.
  • aşiren : Onuncu olarak, onuncu derecede.
  • aşiret : Kabile, oymak, göçebe halinde yaşıyan ekseri bir soydan gelen cemaat. Yakın akraba, âile.
  • asistan : Fr. Profesör veya hekim yardımcısı.
  • asit : Fr. Terkibindeki hidrojenin yerine element alarak tuz meydana gelmesine sebep olan ve mavi turnusolü kırmızıya çevirmek hâsiyetinde hidrojenli birleşik hamız.
  • âsitan : f. Kapı eşiği. * Dergâh. * Tekke.
  • âsiven : f. Şaşkın, sersem, aklı dağınık.
  • âsiyâ : f. Su değirmeni.
  • asiyâ-bân : f. Değirmenci, değirmen sahibi.
  • asiyâ-ger : f. Değirmen yapan, değirmenci.
  • asiyâ-seng : f. Değirmentaşı.
  • aşiyan (e) : f. Kuş yuvası. * Mc: İkâmetgâh. Ev, mesken.
  • aşiyan-sâz : f. Yuva kuran, mesken yapan.
  • âsiye : Kederli, hüzünlü kadın. * Sütun, kolon, direk. * Hz. Musa'yı (A.S.) Nil nehrinden çıkararak büyütüp yetiştiren kadın. Firavunun zevcesinin ismi.
  • aşiyy : Akşam, akşam üzeri.
  • ask : Lâzım olmak, lüzumlu olmak.
  • aşk : (Işk) Çok ziyâde sevgi. Şiddetli muhabbet. Sevdâ. Candan sevme. * İttibâ'. Alâka.
  • aska' : Atların ve kuşların başının ortasında beyazlık olanı. * Kanarya kuşu.
  • askâ' : (Suk. C.) Çeşme duvarlarının bölmeleri.* Bölgeler.
  • askabe : Küçük salkım.
  • askalân : Şam diyârında bir şehrin adı. ('Arûs-üş Şam' da derler.)
  • askale : Serap fazla olmak.
  • askar : Üzüm şırası.
  • aşkar : Koyu kırmızı. * Kırmızı saçlı adam. * Doru at.
  • askat : (Uydurukça kelimedir.) (Bak: Vâhid-i kıyasî)
  • aşkbazî : f. Aşk oyunu. Sever görünmek. Aşk-ı kâzib.
  • asker : (C.: Asakir) Devlet ve memleketin muhafazası için ücretli veya ücretsiz olarak veya kur'a ile toplanarak hazır bulundurulan ve resmi elbise giyen silahlı adamlar topluluğu. Er, leşker, More…
  • asker-gâh : f. Asker kampı, askeriyeye ait kamp.
  • askere : Şiddet. * Asker hazırlamak.
  • askerî : Askere veya askerliğe ait, askere mahsus.
  • aşknüma : f. Aşkını bildiren. Aşkını gösteren.
  • aşkû : 'f. Tavan; kat, tabaka. * Gökyüzü. Gök.'
  • askul : (C.: Asâkil) Beyaz, büyük mantar.
  • asl : Temel, esas, kök. Bidâyet. Mebde', dip, hakikat. Hâlis, sâfi. Haseb ve neseb. Soy sop. Zâten, en ziyâde. ◊ Yelmek. Seğirtmek.
  • asl ü esas : Gerçek, doğru.
  • asla : Hiçbir zaman.
  • asla' : Başının tepesinde ve önünde kıl olmayan. * Küçük başlı.
  • aslâb : (Sulb. C.) Sulbler, beller.
  • aslâd : Sert, katı ve düz. (Çakmak taşı hakkında). Ateşsiz. * Cimri, hasis, pinti.
  • aslah : Kulağı hiç işitmeyen. ◊ En sâlih. Daha sâlih.
  • aslah tarik : En selâmetli tarz. En salih usul, yol.
  • aslahakellah : Allah seni ıslâh etsin (meâlinde duâ).
  • aslat : Koyu, sahin.
  • asleka : Serabın fazla olması.
  • aslem : Kulağı kesik olan, kesik kulaklı.
  • aslen : 'Kök veya soy bakımından, aslında, esasında; temelden, kökten.'
  • aslî : Asla aid ve müteallik.
  • asliyyet : Asl'ın hususiyeti ve hâli. Hususilik, mümtaziyet, seçkinlik. * Başka şeyler karışmamış olan bir şeyin ilk hali.
  • asm : Sargı. * Kırılmış kemiğe bağlanan ağaç.
  • asma : Elleri veya bacakları eğri olan.
  • asmâ : Ön ayağı beyaz olan dişi koyun.
  • asma' : Uyanık ve gözü açık (adam) * Keskin (kılınç). ◊ Küçük kulaklı. * Zeki kimse.
  • asmah : Çok cesur, pek kahraman.
  • asmaî : Arapların şöhret bulmuş şairi.
  • asman : f. Gökyüzü, sema.
  • asman-gûn : f. Gök mavisi.
  • asmane : f. Dam, tavan, kubbe.
  • asmanî : (C.: Asmâniyân) f. Gökyüzüne, aya, güneşe mensub. * Açık mavi.
  • asmanî âhen : f. Yıldırım.
  • asmar : f. Mersin ağacı.
  • asmende : Şaşkın, alık, dalgın. Hile ile kandıran, hileci.
  • asmiha : (Sımah. C.) Kulak kanalları.
  • aşna : f. Yüzücü. * Yüzme. * Tanıyan, yabancı olmayan. (Bak: Aşina)
  • aşna-yan : (Aşnayî. C.) f. Dostluklar, âşinalıklar, haberdarlıklar.
  • aşnab : f. Yüzen, yüzücü.
  • aşnager : f. Yüzücü. Yüzgeç.
  • aşnagerî : f. Yüzme, yüzücülük.
  • asnim : (Sanem. C.) Putlar. * Sevgililer.
  • aspiratör : Fr. Hava emme cihazı.
  • asr : (Asır) Bir devrelik zaman. * İkindi vakti. * Zamanın bir cüz'ü. * Konuşan kimselerin başkaları ile beraber yaşadığı müddet. * Yüz yıl. * Eskiden bazılarınca kırk, elli veya altmış More…
  • aşr : (Aşir) On. * On adetten birisini almak. On etmek. * Kur'ân-ı Kerim'den on âyet mikdarı kısım.
  • asra' : Zor olan şey. Güç nesne. * Kanatlarının uçlarında beyazlıklar olan tavşancıl kuşu.
  • aşra' : Muharrem ayının onuncu günü. * On aylık vazife. * On aylık hâmile deve.
  • asraf : (Sarf. C.) Masraflar. * Değişiklikler.
  • asram : (Sırm. C.) İnsan toplulukları, insan kümeleri. * Çadır grupları.
  • asran : (Asaran) İki devir. Gece ve gündüz. * İki asır. * Gündüzün zamanı.
  • asre : (C.: Aserât) Ayak kayma, sürçme, yanılma.
  • aşrefe : Bir cins misvak ağacı.
  • asrem : Kulağı sakat, hasta. * Ailesini geçindirmek için sıkıntı çeken (kimse). * Bölük bölük.
  • asreman : Gece, gündüz.
  • asrî : Devre, modaya ve israflı fantaziyelere uyan. Taklitçi. Zamana uygun. Bir devreye, asra âit ve müteallik.
  • asris : f. At koşturulan meydan, hipodrom.
  • ass : Her nesnenin aslı, her şeyin esası. ◊ Katı ve sağlam olmak, berk olmak. ◊ Gece gezip dolaşmak.
  • aşş : Zayıf adam.* Az, kalil. * Kuş yuvası.
  • assâb : İplikçi.
  • aşşab : (Aşşeb. den) Nebatları, bitkileri toplayarak ve misallerini kurutarak her biri üzerinde ilmî incelemeler yapan âlim.
  • assâl : Kovandan bal çıkaran, bal satan, balcı.
  • assale : Arı, bal arısı. * Arı kovanı, kovan. * Petek, bal peteği.
  • aşşar : A'şar tahsildarlığı yapmış olan kimse. Öşürcü, ondalıkçı.
  • aşşe : Yaprağı uzun ve ince olan hurma ağacı. * Zayıf vücutlu, uzun boylu kadın.
  • assubay : Ask: Çavuş, üst çavuş ve başçavuş diye rütbeleri olan, ücret alan ve resmi elbise giyen askerdir.
  • ast : Alt. * Birinin emri altında olan kimse, mâdun. * Askerlikte rütbe veya kıdemce küçük olan asker.
  • astan : f. Eşik, atebe. * Dergâh, tekye.
  • astane : f. Eşik, atebe. * Paytaht. * Mânevi büyüklerin kabri. * Büyük tekke. * Merkez. (Osmanlı İmparatorluğunun merkezi olması münasebetiyle İstanbul manasına da gelir.)
  • astar : (Satr. C.) Yazı satırları.
  • aştî : f. Barışıklık, sulh.
  • aştî-hûre : f. Barış ziyafeti.
  • aştî-perver : f. Barış taraflısı, sulh.
  • aştî-perverane : f. Barış taraftarına yakışacak şekilde.
  • aştî-sâz : f. Sulhsever, sulh taraftarı. Barışsever, barışçı.
  • aştî-sâzî : f. Barışseverlik, sulhseverlik.
  • astin : f. Esvap kolu, yen.
  • astin-berçide : f. Hazırlanan veya hazırlanmış (adam).
  • astin-efşan : f. Yen silken. * Mc: Vazgeçen.
  • astin-malide : f. Hazırlanmış, hazırlanan (adam).
  • astine : f. Yumurta.
  • astronom : yun. Kozmoğrafya âlimi, felekiyat ile uğraşan, gök cisimleri hakkında bilgi edinmeye çalışan.
  • aşu : Kör olmak. Görmemek. * Mc: Görmemezlikten gelmek.
  • asûb : Bey, başbuğ. Hakan. * Arı beyi. (Bak: Ya'sub)
  • aşûb : f. Karıştırıcı, karıştıran mânalarına gelir ve birleşik kelimeler yapılır.
  • aşûb-engiz : f. Karışıklığa medar olan, kargaşalığa sebebiyet veren.
  • aşûb-gâh : f. Gürültülü patırtılı yer. Kargaşalık ve karışıklık yeri.
  • asüd : (Esed. C.) Arslanlar. * Yiğitler.
  • asûde : f. Rahat, huzur içinde. Dinç. Müsterih. Sâkin. * Bir cins helva adı.
  • asûde-dil : f. Başı dinç, huzuru yerinde, gönlü rahat.
  • asûde-dilî : f. Gönül rahatlığı.
  • asûde-gî : f. Huzur, rahat, asayiş.
  • asûde-hâl : f. Hâli rahat, sıkıntısı olmayan.
  • asûde-nişin : f. Rahatça oturan. İstirahat eden.
  • asuf : Hızlı ve çabuk yürüyen. * Çok şiddetli rüzgar. ◊ (Asf. dan) Çok zulüm eden. Çok zâlim.
  • asüfte : (Asügde) f. Ateşle islenmiş. * Hazırlanmış, hazır.
  • aşüfte : f. Sevgiden kendinden geçen. Çıldırırcasına seven. * İffetsiz kadın.
  • aşüfte-dil : f. Gönlü perişan olmuş.
  • aşüfte-dimağ : f. Aklı perişan.
  • aşug : f. Bilinmiyen, meçhul, yabancı. * Serseri.
  • asul : Gururlu, mütekebbir, zâlim kimse.
  • asum : Geçim derdi için çok çalışan kimse. ◊ Obur, açgözlü, arsız.
  • aşum : Bir ot cinsi.
  • asuman : f. Gökyüzü. Semâ. * Felek.
  • asumanî : Beşerî olmayan. Semavî olan. Göğe âit ve müteallik.
  • âsûn : (Asi. C.) İsyan edenler. Günahkârlar.
  • âsûr : (C.: Avâsir) Tuzak, ağ. * Şer. * Şiddet.
  • asûr : Zorluk. Güçlük. ◊ Eğri boyunlu.
  • aşure : (Aşurâ) Arabi aylardan olan Muharrem ayının onuncu günü. Aynı günde çeşitli hububat ve kuruyemişler katılarak yapılan tatlı.
  • asûs : Yalnız yürüyüp, otlayan deve. * Yanından insanlar uzaklaşmayınca kendini sağdırmayan deve. * Av arayan kimse.
  • aşv : Kasdetmek.
  • asva : Sırtlan. * Yaşlı kadın.
  • aşva' : Geceleyin gözü görmeyen kadın veya kız. * Önüne bakmayıp her ne olursa basan deve.
  • asvad : (C.: Asâvid) Büyük emir.
  • asvat : (Savt. C.) Sesler.
  • aşve : Akşam karanlığı. * Akşam yemeği.
  • asveb : (Sâib. den) En doğru ve iyisi. Çok isabetli.
  • aşvez : (C.: Aşâviz) Sağlam yer. * Sağlam ve geçirimsiz yerlerde oluşan göl. * Sağlam, kuvvetli deve. * Çok et.
  • asvine : (Sunvân. C.) Elbise koymaya yarayan dolaplar. Gardroplar.
  • asy : Yaşamak. * Kocamak, ihtiyarlamak. ◊ İsyan, itaatsizlik.
  • aşy : Akşam yemeği.
  • asya : Dünyadaki kıt'aların en büyüğü. * f. Değirmen. (Bak: As)
  • asyaf : (Sayf. C.) Yaz mevsimleri.
  • aşyan : Akşam yemeği yiyen kişi.
  • asyar : Dayanmak. * Sürçmek.
  • aşyere : Dayanmak. Sürçmek.
  • aşzan : Ayağı kesilmiş gibi emekleyerek yürümek.
  • at'ata : Birbiri ardınca çağırmak. * Kavga etmek.
  • at'ime : (Bak: Et'ime)
  • ata : t. Baba veya ecdaddan olan büyük. Önceden gelen. * Aynı soyun büyüğü. ◊ (İtyan. dan) Verdi, veren. Geldi, gelen (mânasına da olur, fiildir). ◊ Verme. Bağışlama. Bahşiş. More…
  • ata ender ata : Lütuf içinde lütuf, ihsan üzerine ihsan.
  • ata-bahş : f. Bahşiş veren.
  • atab : Mahvolma, ölme.
  • atabey : (Atabek) Selçuklular devrinde şehzadelere mürebbilik eden şahıs, lala.
  • atad : İşe yarayan âletlerin takımı. * Büyük kadeh. * Hazırlık.
  • ataim : (Atime. C.) Ocaklar.
  • atak(at) : Azad, izin.
  • atal : (C. A'tâl) Vücudun örtüsüz yeri, bilhassa ense. * Bir kişinin güzelliği. * Vücudun tamamı. * Boyuna asılan gerdanlığı kaybetmek. ◊ (Itl. C.) Koltuk altları. * Yanlar, More…
  • atalet : (Utlet) Boş durma. Tembellik. İşsizlik. Hurma salkımı.
  • atalet kanunu : 'Fiz: Duran bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hareket edemez; ve hareket hâlindeki bir cisim, bir kuvvetin etkisi olmadan hızını ve yönünü değiştiremez.'
  • atam : (Utum. C.) Yüksek binalar, köşkler, hisarlar.
  • atan : (C.: Atân) Kovası el ile çekilen kuyu. * Kuyunun ve havuzun etrafında deve çekip duracak yer. * Su kenarı. * Kokmak. * Dibâgat etmek.
  • atanib : (İtnâbe. C.) Kısa ipler. * Uzun ipler. Sicimler. * Sâyebanlar.
  • atardamar : Tıb: Kanın, kalbden vücudun her tarafına (akciğerlere de) gitmesine yarayan damar. Şiryan.
  • ataş : Susama. Hararet.
  • ataşa : (Atşân. C.) Susamış olanlar, susuzlar.
  • ataşe : Fr. Elçiliklerde vazifeli memur.
  • atavil : (Atvel. C.) Seçkin kimseler. * Uzun boylular.
  • ataya : (Atiyye. C.) Bahşişler. İhsanlar. Lütuflar.
  • atayib : (Atyeb. C.) En iyiler. Çok hoş olanlar.
  • atb : Hışım etmek. * Fesad. * İkrah olunan, kerih görülen.
  • atba : (Taby. C.) Meme başları, uçları.
  • atba' : (Tıb'. C.) Akarsular, çaylar, dereler, kanallar, sel yatakları. ◊ En pis.
  • atbak : (Tabak. C.) Tabaklar. Kapaklar.
  • atbal : (Tabl. C.) Davullar.
  • atban : Tek ayak üstüne sıçramak. * Davarın üç ayak üstüne yürümesi.
  • âtbin : f. Sözü doğru faziletli kimse.
  • atebat : (Atebe. C.) Eşikler, basamaklar.* İranlıların mukaddes ziyaret yeri.
  • atebe : (C. Atebât) Basamak, eşik.
  • ateh : Bunama, bunaklık. (Ateh getirmiş bir ihtiyar)
  • atele : (C.: Utül) Rende. * Kalın ve büyük asâ. * Fârisi yayı. * Doğurmamış dişi deve.
  • ateme : Gecenin ilk üçte bir bölümü. Yatsı namazı vakti. * İşsizlik, tembellik, atalet, üşengeçlik. * Akşam vaktine kadar hayvanın memesinde bâki kalan süt.
  • ater : Arap kadınlarının misk ve başka güzel şeylerle yoğurup, boyunlarına taktıkları gerdanlık.
  • ateş : f. Odun vs. gibi maddelerin yanmasından hasıl olan hâl. Od, nâr. * Kızgınlık, hararet. * Hiddet, gazab, şiddet. * Hayvanın çevik, hareketli ve oynak olması. * Yangın. * Gözyaşı. * Hastalık. * More…
  • ateş-bâr : f. Ateş yağdıran.
  • ateş-bâz : f. Ateşle oynayan. Hokkabaz.
  • ateş-beste : f. Hâlis altın, kırmızı altın.
  • ateş-dân : f. Mangal, ocak.
  • ateş-dide : f. Ateş görmüş, ateşten geçmiş. * Mc: Büyük ıztırab çekmiş ve tecrübe geçirmiş adam.
  • ateş-dil : f. Sözü dokunaklı olan. * Her gördüğü güzeli seven. * Pek zeki adam.
  • ateş-efrûz : f. Ateş yakan, ateş tutuşturan.
  • ateş-efşân : f. Ateş saçan.
  • ateş-engiz : f. Dağlama aleti. * Mc: Fesatçı, ifsad yapan.
  • ateş-fâm : f. Ateş renkli, kırmızı.
  • ateş-gede : f. Mecûsilerin tapındıkları yer. Mecusi mabedi.
  • ateş-gire : f. Çıra. * Maşa.
  • ateş-gûn : f. Ateş gibi kıpkırmızı.
  • ateş-hâr : f. Keklik. * Merhametsiz, şefkatsiz ve zalim adam.
  • ateş-hirâm : f. Süratle yürüyen, hızlı yürüyen.
  • ateş-hulk : f. Sert tabiatlı, huysuz.
  • ateş-kâr : f. Külhancı. * Mc: Aceleci, kızgın veya merhametsiz adam.
  • ateş-mizac : f. Huysuz, geçimsiz, sert tabiatlı kimse.
  • ateş-nâk : f. Ateşli.
  • ateş-nisar : f. Ateş saçan.* Mc: Çok öfkeli, çok kızgın.
  • ateş-nümâ : f. Ateş gösteren.
  • ateş-pâ : f. Ateş gibi. * Mc: Atik, çevik.
  • ateş-pare : f. Ateş parçası. Ateş gibi. * Mc: Çok zeki, çok akıllı. * Durup dinlenmeyen.
  • ateş-paş : f. Ateş saçan.
  • ateş-reng : f. Ateş renginde, kızıl renkli.
  • ateş-suhan : f. Dokunaklı, kalb kıracak şekilde ağır söz söyliyen.
  • ateş-zebân : f. Ateş dilli. Çok dokunaklı söz veya şiir söyleyen.
  • ateş-zede : f. Yakılmış, yakılan.
  • ateş-zen : f. Ateş yakmak için kullanılan alet, çakmak.
  • ateşek : f. Küçük ateş. * Ateş böceği. * Frengi. * Berk, şimşek.
  • ateşî : 'f. Hararetli, ateşli; dokunaklı. * Ateş renginde. * Hiddetli, öfkeli.'
  • ateşîn : f. Ateşli, canlı, ateşten. * Mc: Şiddetli, hiddetli.
  • atf : Bağlama. Bağ. Ekleme. * Meyletme. * Şefkat. Sevgi. * Eğilme. * İkiye bükme. İki kat eyleme. * Çevirme. * Geri döndürme.* Bir kimse üzerine tekrar hamle eylemek. * Gr: Bir kelimeyi diğer bir More…
  • atfen : Birisinin adına. Birisine yükleyerek.
  • atfetmek : Meyletmek. Sevgi beslemek. * Gr: Mânâyı birbirine bağlamak.
  • athal : Kül renginde.
  • athar : (Tâhir. C.) Kadınların aybaşı ve doğumdan çıktıkları zamanlar. ◊ Daha tâhir. En temiz.
  • ati : Önde. Aşağıda. Sonra. Vâki olan. Gelecek zaman. ◊ İnatçı, muannid. Kalın kafalı.
  • ati(ye) : (Utv. dan) İsyan eden, kafa tutan. Asi. Sert başlı, serkeş.
  • atid : Tedarik olunmuş. Hazır ve müheyya. * Günah ve sevabları yazan melek.
  • atide : Elbise sandığı.
  • âtif : (Atf. dan) Yüzünü çeviren, bakan. Meyleden, yönelen. * Bağlaç. * Şefkat edici kimse. Merhametli, müşfik. * Yarış atlarının altıncısı. * Gr: İki kelimeyi birbirine bağlayan harf veya kelime. More…
  • atifet : Koruma, sevgi, Acıma. Şefkat. Esirgeme. * Hüsn-ü zan. Karşılıksız sevgi.
  • atifet-kâr : f. Esirgeyip muhafaza eden, gözetip koruyan.
  • atih(e) : İsyan eden, kafa tutan, âsi olan.
  • atik : (Atika) Esaretten serbest bırakılmış olan. * Soyu temiz. Necib. * Genç kız. * Kadim. İhtiyar. * Yavru kuş. * Eski. * Hz. Ebû Bekir'in (R.A.) bir nâmı. ◊ (C.: Avâtik) Sırtın More…
  • âtik(a) : Azad edilmiş, Serbest bırakılmış kimse. * Yaşlı. * Genç kız.* Temiz soylu. * Eski. * Yavru kuş.
  • atikiyyat : Eski eserler. Eski devirlerden kalma eserleri, - daha ziyade tarih ve san'at bakımından- tetkik eden ilim. Arkeoloji.
  • âtil : (Âtıla) İşlemez. Boş. Tenbel. * Bozulmuş.
  • atil : Para karşılığı tutulan yardımcı, asistan. ◊ Şerli, şerir, yaramaz kişi.
  • âtim : Ölen, mahvolan.
  • atim : t. Ateşli silahların boşaltılması, atılması. * Kurşun menzili, kurşunun gidebildiği, yetiştiği mesâfe. * Silahın bir defa atılması için lâzım gelen barut vesaire.
  • atim(e) : Yavaş, sessiz, ağır.
  • atime : '(C: Atâim) Ateş yakılan ocak; mangal.'
  • atir : (Itr. dan) Güzel kokulu, ıtırlı. * Kokuları seven kimse.
  • atire : Receb ayında keferenin putları için boğazladıkları koyun ki, o puta 'itrâ' derler.
  • âtiş : (Atişe) Susuz, susamış.
  • atis : Şafak. * Aksıran.
  • atit : Gıcırtı. * Ses.
  • atiy : (Utiy) Haddi tecavüz etme. * Çok ihtiyar olma. * Kibirlenme.
  • atiye : Azgın. * Büküp büküp atan.
  • atiyen : Aşağıda. * İlerde, gelecekte.
  • atiyyat : (Atiyye. C.) Hediyeler. İhsanlar. * Büyük bir kimsenin bahşişleri.
  • atiyye : Hediye. Bahşiş. Lütüf ve ihsan.
  • atk : Esiri serbest bırakmak. Köleyi âzat eylemek. (Bak: Itk) ◊ Bulaşmak. * Kurumak.
  • atl : şerir. Sert tabiatlı. Yaramaz. * Şiddetle çekmek.
  • atlab : '(Tâlib. C.) Arayanlar, talibler; bilhassa talebeler.* (Tılb. C.) Kadın peşinde dolaşanlar, zamparalar.'
  • atlal : (Talel. C.) şekiller, biçimler.
  • atlas : İpekten yapılmış kumaş. Üstü ipek, altı pamuk kumaş. * Düz tüysüz. * Büyük harita. * Atlas Okyanusu. ◊ (Talas. C.) Eskitmeler, yıpratmalar. * Eski, aşındırılmış, yıpranmış.
  • atle : (C. Utül) Rende. * Yoğun büyük asâ. * Büyük iğne demiri. Farisî yayı. * Doğurmamış dişi deve.
  • atles : Eski, yırtık, yıpranmış, aşındırılmış.
  • atletizm : yun. Çeviklik, atiklik, kuvvet gibi beden kabiliyetlerini inkişaf ettirmeğe yarayan ve koşu, atlama, ağırlık kaldırma ve atma gibi, tek başına yapılan bedeni çalışmalar.
  • atliye : (Tılâ. C.) Merhemler.
  • atm : Geciktirmek, eğlendirmek.
  • atmar : (Tımr. C.) Paçavralar. Eski, yıpranmış elbiseler.
  • atme : Ateş kaynağı, volkanın tepesindeki lâvın çıktığı yer, krater.
  • atnab : (Tınâb. C.) Çadır ipleri. * Ağaç kökleri. * Tıb : Vücuttaki sinirler.
  • atol : Mercan adası. Mercan iskeletlerinin birikmesiyle meydana gelmiş olan halka biçiminde ve ortasında bir göl bulunan adacık.
  • atr : İyi kokulu şeyler sürünmek. ◊ Depretmek. * Titremek.
  • atrab : Oyunlar. Eğlenceler. Şenlik ve ferahlıklar.
  • atraf : (Tarf ve Taraf. C.) Gözler. * Taraflar. Kenarlar.
  • atrak : (Târık. C.) Gecegelen seyyahlar.
  • atrar : (Turra. C.) Kenarlar, uçlar.
  • atras : (Tırs. C.) Yazılmış sayfalar.
  • atreş : Sağır, işitmeyen.
  • atrese : şiddetle ve zorla almak. * Gadap etmek.
  • atruk : (Tarik. C.) Tarikler, yollar.
  • ats : Aksırık. * Şafak sökme.
  • atş : Susuzluk. Susama.
  • atşân : Susamış, teşne. Susuz.
  • atse : Aksırma, tek aksırık.
  • att : Sözü tekrar tekrar söylemek.
  • attar : (Itr. dan) Güzel koku veya iğne iplik gibi şeyler satan.
  • attas : Devamlı aksıran.
  • attat : Çok bağırıp çağıran, gürültücü adam.
  • atûb : İnatçı, muannid.
  • atûd : (C: Atedân) Bir yaşında ve iyi beslenmiş oğlak.
  • atûf : Çok acıyan, pek merhametli.
  • atûfet : Şefkat. Çok merhametli oluş.
  • atûh : Mâtuh. Bunak. Şuurunu kaybetmiş ihtiyar.
  • atûm : Akşam vaktinin dışında sütünü vermeyen deve. ◊ Su kaplumbağası.
  • atûs : Enfiye, aksırtıcı şey.
  • atv : El ile alıp yiyip içmek.
  • atvad : (Tavd. C.) Dağlar.
  • atvak : (Tavk. C.) Tasmalar. Gerdanlıklar, boyuna takılan mücevherler. * Tâkatler, kuvvetler. * Boyundaki halka çizgiler.
  • atvel : (Tavil. den) Çok uzun.
  • atyan : (Tîn. C.) Çamurlar, balçıklar.
  • atyeb : Pek güzel. Daha güzel.
  • atyer : Çabuk uçan. Derhal kaybolan.
  • atyeş : Gayet tez uçar bir kuş.
  • av'ave : Havlama, köpeğin havlaması. * Mc: Hezeyan, saçma sapan konuşma.
  • âvâ' : Şiddet. * Kıtlık, kaht.
  • ava' : Alçak kimse. * Menazil-i kamerden bir menzildir ve beş yıldızlıdır.
  • avabis : Müdhiş, çetin günler. * Yüzü abûs kimseler.
  • avacim : Dişler.
  • avad : Ud çalan kimse.
  • avadanci : Tar: Osmanlı sarayında bir hademe sınıfı.
  • avadi : (Adiye. C.) Zulmedenler, zâlimler.
  • avah : Eyvah, yazık! gibi teessüf ifâdeleri. * Rızık, kısmet, nasib. (Bak: Evvâh)
  • avaid : (Âide. C.) İratlar, gelirler. Aidat. * Tahsisât.
  • avaik : (Âika. C.) Mânialar. Engeller. Müşküller. * Nuh (A.S.) Kavminin sonradan taptıkları bir put ismi.
  • avakib : (Akibet. C.) Encamlar. Akibetler. Sonlar.
  • avakir : (Akıra. C.) Fakirler, yoksullar. * Kısırlar, verimsiz olanlar. * Kudurmuş olanlar.
  • aval : Fr: Bir ticaret senedine yazılan kefillik. Böyle bir kefalete girişen kimse. ◊ Sersemlik derecesinde saf olma, bönlük.
  • avalî : Büyük ve sayılı kimseler. Büyükler. Yüceler. * Medine etrafındaki semtler.
  • avalim : (Âlem. C.) Âlemler. Cihanlar.
  • avam : Halktan ilmi irfanı kıt olan kimse. Okuyup yazması az olan. Fakirler sınıfından. * Tas : Hakikata tam erememiş, tevhidin derin hakikatlarından haberi olmayan. * Halkın ekseriyeti.
  • avam-firib : f. Halkın hoşuna gidecek tarzda hareket eden, halkı avlıyan, demagog.
  • avam-perestane : f. Avam kimselere yakışır şekilde. * Şiddetli halk taraftarı olan birine yakışır sûrette.
  • avam-pesend : f. Halk tarafından beğenilecek olan şey.
  • avamil : (Amil. C.) Sebepler. * Ayaklar. * Valiler. Hâkimler. * Gr: Arabçada kelime sonlarının okunuşuna te'sir eden hususları öğreten ilim ve ona dâir kitab. * Birgivi Hazretlerinin More…
  • avan : (C.: Uven) Her şeyin orta yaşlısı. * (C.: Avine-Avân) Esir. * Yardımcı, nâsır. ◊ Anlar. Zamanlar. Vakitler.
  • avane : Uzun hurma ağacı.
  • avani : Kapkacak, yemek takımları. * 'Beni koru, hıfzeyle' meâlinde dua.
  • avans : Fr. İlerideki bir alacağa mahsuben önceden verilen para.
  • avar : Ayıp, kusur, eksiklik. Fesad.
  • avare : f. Başıboş, serseri, boş gezen. İşsiz güçsüz.
  • avaregî : f. Avarelik, serserilik, işsiz güçsüzlük, aylaklık.
  • avareser : f. Başıboş.
  • avarî : (Ariyyet. C.) Ödünç verilen şeyler.
  • avarif : Mârifetler. * Arifler. İşten anlar olanlar. * Güzel ahlâk.
  • avariz : Arızalar. Sonradan olan noksanlıklar. * Girinti çıkıntı, noksanlık. * Mânialar. Engeller. * Fevkalâde hallerde ve bilhassa harp sebebi ile geçici olarak alınan vergi.
  • avasif : (Asıta. C.) Sert ve kuvvetli rüzgârlar. Fırtınalar.
  • avasim : (Asıme. C.) Temiz, ismetli kimseler. * Hudut şehirleri.
  • avatif : (Atıfet. C.) Atıfetler. Hediyeler. İhsanlar.
  • avatik : (Atık. C.) Yaşlılar. * Genç kızlar. * Hür ve serbest olanlar. * Yavru kuşlar.
  • âvâz : f. Sadâ, Yüksek ses. * şöhret.
  • avaz : Nefret. İkrah. Bir şeyi kerahetle yapma. Kerahet.
  • avaze : f. Nam, şöhret, ün. Yüksek ses.
  • avazil : (Âzil. C.) Başa kakıcı kimseler.
  • avca : (Müe.) Eğri. Şaşı. * Yay. Kavs. * Arık, zayıf deve.
  • avd : Dönme, geri gelme. Aleyhine veya lehine dönme.
  • avdet : Dönüş, geri gelme, dönme. Rücu'.
  • avdetî : Dönme. * Aslına, Müslümanlığa dönen.
  • avemen : Deve veya at gidişi. * Yüzme.
  • aven : Çok sâkin, en sâkin.
  • avend : f. Sicim, ip.* Senet, delil. * Kapkacak. * Taht, yüksek mertebe. * Satranç oyunu. * Evvel, önce, ilk.
  • avene : Beraber olanlar. Yardım edenler.* Taraftarlar.
  • avengân : f. Asılı, sarkık. * Çengel. * Çivi.
  • aver : 'f. Averden 'getirmek' fiilinin emir köküdür, kelime sonuna getirilerek; yapan, eden, olan, veren, götüren gibi manalara sebeb olur.'
  • averd : f. Harp, muhârebe, savaş, cenk.
  • averd-gâh : f. Muharebe meydanı, savaş alanı.
  • averde : f. Getirilmiş nakl olunmuş.
  • averdide : f. Saldırılmış, hücum edilmiş.
  • avez : Fakirlik, yoksulluk. Sıkıntı.
  • avhak : Uzun nesne. * Kara karga. * Büyük kara deve.
  • avhec : Yılan. * Uzun boyunlu. * Dişi deve.
  • avi : Uluyan. Hırlayan.
  • avihte : f. Asılmış şey, asılı nesne.
  • avije : f. Has, hâlis, hakiki, temiz.
  • avijgan : f. Mahremler, yakınlar. * Güzeller, gençler.
  • avil : Yüksek sesle ağlama. Acınma. Feryâd. * Meyletme.
  • avind : f. İlk, evvel, önce.
  • avine : (Evân. C.) Vakitler, zamanlar, anlar. Devirler.
  • avineten : Ara sıra, tesadüfen.
  • avişe(n) : f. Kekik otu. * Sarılma, sıyırarak çıkma. Saldırma.
  • aviz : f. Asılan, asılı bulunan.
  • avize : f. Lamba, fener, gaz veya mumları havi olarak tavana asılan maden veya billurdan süs eşyası.
  • avk : (C: A'vâk) Mâni olma, alıkoyma, durdurma, vazgeçirme, geciktirme.
  • avl : Feryat, sıkıntı sebebi. Acınma.
  • avlak : yun. Dere. Vadi, su cedveli.
  • avle : Bağırma, feryat.
  • avn : Yardım. İmdâd. * Mededkâr. Yardım eden. Yardımcı. Zahir.
  • avnî : Yardıma âit, yardıma dâir.
  • avniye : Serasker Hüseyin Avni Paşa tarafından ilk olarak, daha sonra da Sultan Mecid ve Sultan Aziz zamanında giyilen kolsuz asker kaputu. * Bir nevi yağmurluk.
  • avr : Bir kimseyi kör etme. * A'ver kılma. Bir şeyi alıp götürmek. * Telef etme. * Gözsüzlük.
  • avra : Şaşı. Kör kadın. Tek gözlü. * Mc: Kör fikir. * Çirkin ve kabih söz. * Sâdece dünyayı düşünüp âhireti unutan.
  • avrat : (Averât) (Avret. C.) Kadınlar. * Gizli yerler. * Mahrem zamanlar.
  • avret : Eksik. Gedik. Gizlenmesi lâzım gelen şey. Dinen örtülmesi vâcib olan âzâ, ud yeri. Utanılacak ve hayâ edilecek şey. Erkeklerde göbek ile diz kapağı arasındaki kısım. * Kadın. Zevce. Nikâhlı. More…
  • avrupaî : Avrupalılara ait ve onlarla alâkalı Avrupalılar gibi.
  • avrupazâde : f. Avrupa'dan doğan. Avrupa te'siri ile olan. Avrupalıyı taklid eden.
  • avşin : f. Kekik otu.
  • avukat : Mahkemede ücret mukabilinde taraflardan birinin müdafaasını ve davasını üzerine alan hukukçu. * Mc: Müdafaaya muktedir, çeneli, cerbezeli.
  • avunmak : t. Oyalanmak, kendi kendini eğlendirmek. * İnek vs. nin gebe kalması.
  • avva : Bir yıldız kümesi.
  • avvac : Fildişi satan. Fildişi işçisi.
  • avz : Hâcet. İhtiyaç. Bir şeyin bulunmaması. * Fakir. * Fakirlik, muhtaç olma. ◊ (Avez) (İyâz, meaz, meâze) Sığınma. Sığınak. Melce. Sığınacak yer.
  • avzen : (Zenav) (Kürdçe) Suların biriktiği yer. Havuz, göl.
  • ay : (Bak: Ayât)
  • âyâ : '(Şüphe ve tereddüt bildiren edât; hayret ve taaccüb, soru ile beraber ümid ifâde eder) Acabâ. '
  • ayâ : Tedavisi mümkün değil, iyileştirilmez. * Kabiliyetsiz, kudretsiz.
  • ayal : (Bak: Iyal)
  • ayan : (İyân) Aşikâr. Belli. Herkesin bilebileceği ve görebileceği. * Çiftçi âletlerinden olan saban okunun bileziği.
  • ayar : Altın ve gümüşten yapılmış şeylerin saflık ve hafiflik derecesi. *Saadete, mutluluğa doğru gitme.
  • ayar-dan : f. Ölçüden anlar, değerbilir.
  • ayastafanos : İstanbul'da Yeşilköy semtinin eski adı.
  • âyât : (Âyet. C.) Âyetler. * Cenab-ı Hakk'ın sıfât ve kudreti hakkında görülen âşikâr deliller, bürhanlar. * Menziller. Mekânlar.
  • ayb : Kusur. Leke. Utandıracak hal.
  • ayb-cû : f. İnsanın ayıplarını araştıran, herkesin ayıbını, noksanını meydana çıkarmak isteyen.
  • ayb-gûyî : f. Dedikoduculuk.
  • ayb-nâk : f. Noksan, kusurlu.
  • aybe : (C.: İyâb) Heybe, deri çanta.
  • ayc : Razı olmamak. * Tasdik edip inanmamak. * Menfaatlenmemek, faydalanmamak.
  • aydan : (Uvd. C.) Uzun hurma ağaçları.
  • aydane : Uzun hurma ağacı.
  • ayde : Yaramaz huylu.
  • âyen : f. Demir.
  • âyende : (C.: Âyendegân) f. Gelen, geçici.
  • ayes : Beyazlık, aklık.
  • âyet : Eser. * Kimsenin inkâr edemiyeceği açık delil. Nişân. Alâmet. İşaret. * Menzil, mekân. * Kur'ân-ı Kerim'deki her bir cümle. Mânen uyanmağa, intibâha sebeb olan hâdise. More…
  • ayfe : Hayret. * Tereddüt. * İğrenmek.
  • ayheka : Neşat, sevinç, neşe, sürur. * Bir kuş adı.
  • ayhem : Katı, sağlam nesne.
  • ayhüm : Ağaç kökü. * Kırmızı sahtiyan.
  • ayib : Dönüp çekilen. Geri dönen. Tövbe eden.
  • ayide : Fayda, menfaat. * Muhabbet, sevgi.
  • ayij : f. Kıvılcım, şerâre.
  • ayil(e) : Ailesi kalabalık olan. * Ailesini besleyen. * Aşırı. * Fakir. * Dengede olmayan terazi.
  • âyin : Merâsim. Usûl. Görenek. Dinî âdâb. Âdet, örf ve kanun. ◊ Gözü değen kişi. Nazarı değen kimse.
  • ayin : Arap alfabesinin onsekizinci ve Osmanlı alfabesinin yirmibirinci harfi olup, ebced hesabında yetmiş sayısına tekabül eder.
  • âyin-han : f. Mevlevihâne ve semâhânelerde sema edilirken, yüksek bir yerde bulunan ve mutribhâne adı verilen mahfilde âyin okuyan kimse.
  • ayine : f. Ayna. Mir'ât. Kendisine tecelli ve aksedeni gösteren veya bildiren şey. (Ayna, ışığı aksettirip gösterdiğinden dolayı esmâ-i İlâhiyeyi de bize gösteren ve Cenab-ı Hakk'ın More…
  • ayine-rû : f. Yüzü ayna gibi parlıyan.
  • ayine-saz : f. Aynacı.
  • ayinedar : f. Ayna tutan. * Eskiden, bir büyük adamın giyinirken aynasını tutmakla vazifeli hizmetçi. * Berber.
  • ayir : Tereddütlü kimse.
  • ayis : (Bak: Sinn-i iyâs)
  • ayiş(e) : Bolluk içinde rahat yaşayan. * Hz. Peygamber'in (A.S.M.) zevcesi ve mü'minlerin vâlidesi, Hz. Ebu Bekir'in (R.A.) kızının bir ismi.
  • ayişne : (Ayişte) f. Casus, ajan. * Dalkavuk.
  • ayiz : (C.: Ayizât) Yeni doğurmuş hayvan.
  • ayiz(e) : Mukabil olarak veren. Karşılık olarak verilmiş.
  • ayk : Nâhiye. * Kenar. * Taife.
  • ayka : Deniz kenarı. * Ev ortası.
  • ayke : Sık koruluk.
  • ayle : Fakirlik.
  • aylem : (C.: Ayâlim) Yumuşak nesne.* Suyu çok olan kuyu.
  • ayman : Süt içmeğe iştihası olan erkek. * Malı gitmiş kişi.
  • ayme : Süt içmeğe iştihası olmak. * Malın iyisi.
  • ayn : (C.: A'yan-A'yun-Uyûn) Göz. * Pınar, kaynak. Çeşme. * Tıpkısı, tâ kendisi. * Zât. * Eşyanın hakikatı. * Kavmin şereflisi. * Diz. * Altın. * Nazar değme. * Casus. * Her şeyin en More…
  • ayna : (C.: În) Gözü güzel ve iri olan.
  • aynan : Akmak, seyelan.
  • aynen : Bir şeyin aslı veya kendisi olarak. Tıpkısına, hiç bir şeyi değiştirmeden, aynı olarak.
  • ayniyyat : (Ayniyye. C.) Kullanılmaya veya harcanmaya elverişli olup taşınabilen ve para eden şeyler.
  • ayniyye : Göz hastalıkları kliniği. * Pahada ağır olan ve taşınabilen şeyler.
  • ayniyyet : Bir şey veya şahsın aynı veya kendisi olması.
  • ayr : (C.: A'yâr) Eşek, himar. * Medine-i Münevvere yakınında bir dağ. * Uzun demir mıh.
  • ays : Cimâ etmek. * Meni denilen su. ◊ Sık ağaçlık yer. Koruluk. ◊ Fesâd ve ifsâd etmek.
  • ayş : Yaşayış, yaşama. Yiyip içme. Zevk u safâ. * Dirilik. Hayat.
  • ayş u işret : Yiyip içme. (Bak: Îş)
  • ayş ü nûş : Yiyip içme. (Bak: Îş)
  • ayş u tarab : Yeme içme, eğlence.
  • ayse : Yumuşak yer.
  • ayşe : Dirilik, hayat, yaşama.
  • aysele : Gözsüz, a'mâ, kör.
  • aysum : Filin dişisi. * Sırtlan. * Büyük deve. * Süsen çiçeği.
  • ayşûm : Nebatattan bir ot.
  • ayt : Uzun boyunlu.
  • ayta' : Uzun boyunlu kadın. * Uzun boyunlu dişi deve.
  • aytel : Uzun boyunlu.
  • aytemûs : (C.: Atâmıs) Bütün vücut organları yerli yerince ve tam olarak yaratılmış olan.
  • ayyab : Kusur görücü, ayıb gören.
  • ayyan : Yorgun. Bitkin. * Ne yapacağını bilmeyen.
  • ayyar : Hırsız. Hileci, dolandırıcı, hilebaz, dessas. * Zeki, kurnaz.
  • ayyarî : f. Dolandırıcılık, hilecilik.
  • ayyaş : Haram içki içen. şarhoş.
  • ayyil : (C.: İyâl) Nafakası lâzım olan kişi.AYYUK : Samanyolunun dâima sağ tarafında olan çok parlak ve uzak bir yıldızın ismi. * Mc: Gökyüzünün pek yüksek yeri.
  • ayzan : Yaban eşeğinin erkeği.
  • ayzemûr : Yük taşıyamıyan büyük ve yaşlı deve.
  • az'af : (Bak: Ez'af)
  • aza : (C.: Uzâ) Kertenkele.
  • aza' : Başa gelen musibete sabretmek. * Bir kimseyi babasına nisbet etmek.
  • azab : Dünyada işlenen suç ve kabahate karşılık olarak âhirette çekilecek ceza. * Eziyet. Büyük sıkıntı. Şiddetli elem.
  • azab-engiz : f. Azab verici, keder verici.
  • azad : f. Serbest. Hür. Kimseye bağlı olmayan. Kölelikten kurtulmuş olan. * Dünya alâkasından kesilmiş. * Serbest fikirli. ◊ Kısa ve sık olarak dikilmiş.
  • azade : f. Bağlardan kurtulmuş. Serbest. Kayıtsız. Hür. Sâlim. Müberrâ.
  • azade-dil : f. Gönlü bir şeye bağlı olmayan.
  • azade-gân : f. (Azâde. C.) Azadeler. Bağımsız, serbest ve hür olanlar.
  • azade-gî : f. Hürlük, âzâdelik, serbestlik.
  • azade-hâtir : f. Başı dinç, gönlü hoş olan.
  • azade-hayat : f. Hayattan kurtulmuş. Ölmüş.
  • azadî : Serbestlik. Hürriyet. * şükür.
  • azahî : (Bak: Adâhi)
  • azaim : (Azime. C.) Mühim ve büyük işler. Kararda kesinlik. ◊ Büyük iş. * Büyük belâlar. Büyük günahlar. ◊ Kötü şeyleri defetmek için yazılan duâlar.
  • azal : (Ezel. C.) Ezeller. Başlangıcı olmayan zamanlar.
  • azalil : (Uzlûle. C.) Yanlışlar, yanılmalar. Doğru olmayanlar.
  • azam : (C: Azamât) Kin, husûmet, adâvet, garaz, fena niyet. * Öfke, hiddet. * Kıskançlık.
  • azame : Eskiden, büyük görünmesi için kadınların bağladıkları arkalık.
  • azamet : Büyüklük. Cenab-ı Hakk'ın büyüklüğü. * Kibirlilik.
  • azamim : (Izmâme. C.) Desteler, kümeler, topluluklar, zümreler.
  • azamût : (Mübalâğa sigası ile) Azamet. Kibriya. Allah'a mahsus olan büyüklük.
  • azan : (Üzn. C.) Kulaklar.
  • azar : f. İncitme. Tâzib. Kırılma. Tekdir. Zulüm. Ukubet. ◊ f. Mart ayı.
  • azar-dide : f. Zulüm görmüş. Küskün.
  • azar-mend : f. İncitilmiş, zulmedilmiş.
  • azar-mendî : f. İncitilmiş, kırılmış olma.
  • azar-reside : f. Zulüm görmüş, kırılmış, incitilmiş.
  • azarende : f. Azarlıyan, tekdir eden. * Kalb kıran, inciten.
  • azarî : f. Muzırlık. Küfürbazlık. * Fenalık görmüş, kalbi kırılmış, incitilmiş olma.
  • azariş : f. İncitme, kalb kırma.
  • azarr : (Zarar. dan) Çok zararlı.
  • azaye : (C.: Izâ-Izâyâ) Kertenkele.
  • azaz : Bir tek lokma.
  • azâze : Kuvvet. * Azamet, büyüklük. * Şiddet. * Azlık. * Gâlip olmak.
  • azazil : Şeytan. (İblisin bir adı) Şerlerin temsilcisi.
  • azb : Tatlı, lâtif, hoş ve şirin olan yiyilecek ve içilecek şey. * Fazla susuzluktan yemek yemeği terketme. * Men'etme. * Feragat. ◊ Kesme. * Isırma. * Azarlama. * Hastalıktan More…
  • azba' : (Zab'. C.) Kolun yukarı kısmı, dirseğin üst tarafı.
  • azbe : (C.: Uzeb-Azebât) Su içinde olan çerçöp. * Her bir şeyin ucu, tarafı.
  • azbî : Güzel ahlâklı.
  • azbu : (Zebu. C.) Sırtlanlar.
  • azd : (Azid, azud) Kolun üst kısmı. * Destek. * Kuvvet, kudret. (Bak: Adud)
  • azdad : (Bak: Ezdâd)
  • azde : f. Boyalı, boyanmış. * Ucu sivri olan bir âletle delinmiş.
  • azeb : Bekâr. Mücerred. Evlenmemiş. Zevcesi olmayan.
  • azebe : Kocası olmayan kadın.
  • azeh : f. Vücutta çıkan siğil.
  • azeka : Alâmet, nişan, işâret.
  • azer : f. Ateş. * Şemsî senenin dokuzuncu ayı. Kasım. Her şemsî ayın dokuzuncu günü. * Mecusilere göre güneşe memur meleğin adı. * Hz. İbrahim'in (A.S.) babasının veya amcasının ismi.
  • azer-gûn : f. Ateş renginde olan, kızıl, kırmızı. * Ay çiçeği.
  • azerahş : f. Yıldırım.
  • azerbayigan : f. Azerbeycan.
  • azerd : Boya, renk.
  • azeret : Yetişip kuvvetlenme. * Kalınlaşma. * Ekinin yetişip tanelerinin çıkması. (Bak: Muâzere)
  • azerîler : Kafkasyanın Azerbeycan bölgesinde yaşamış Türk kavmi.
  • azerm : f. şefkat, merhamet. * Haşmet, büyüklük, azamet. * Haya, utunma.
  • azerm-cû : f. Hayâlı, utangaç. Terbiyeli, nâzik.
  • azerperest : Ateşe tapan, mecûsi.
  • azerşeb : f. Batıl bir inanışa göre ateş içinde yaşadığı sanılan ve semender denilen bir hayvan. * Şimşek, berk.
  • azf : Zâhidlik. Nefsini bir şeyden döndürmek. ◊ Yemek.
  • azfar : (Zufr. C.) Tırnaklar.
  • azfendak : f. Gökkuşağı.
  • azgan : (Zıgn. C.) Kinler, garazlar.
  • azgas : (Bak: Adgas)
  • azha : (Zahve. C.) Su havuzları. Göller.
  • azhar : En zâhir. En açık. Besbelli. Bedihi olan, rûşen. * Bir ibârenin en açık ve kat'i olan mânası.
  • azib : Susuzluktan yem ve yulaf yemeyen yorgun hayvan. ◊ Uzak merâ, otlak ve çayır.
  • azide : f. Ucu sivri bir aletle delinmiş olan.
  • azif : Sazcı, çalgıcı.
  • azife : Yaklaşan. Yaklaşmakta olan. * Kıyamet.
  • azig : f. Nefret, kin, garaz. * İğrenme, tiksinme.
  • azihe : Yalan, iftira.
  • azik : Hoşa giden.
  • azil : Islah edilmesi mümkün olmayan. Muannid, inatçı. ◊ (Bak: Azl)
  • âzim : Bir yere gitmeğe karar veren. Bir iş hakkında kat'i karar ve niyet sahibi. ◊ Dudaklarını yumup susan kişi.
  • azîm : Büyük. Yüce. Çok ileri. ◊ Azimet eden. Gidici.
  • azimat : (Azime. C.) Kıtlık yılları.
  • âzime : Azı dişi. * Kıtlık senesi.
  • azime : (C.: Azâim) Büyük iş, fevkalâde ve çok mühim iş. * Tılsım, efsun, sihir. * Sebat. Verilmiş olan kararda kat'ilik. * Kasdetmek, yemin etmek.
  • azimet : Takvâ ile amel etmek. Allah'ın emirlerini en mükemmel ve eksiksiz yapmağa çalışmak. * Kesin karar vermek. * Yola çıkmak, gitmek.
  • âzin : Kefil. Birinin yerine kefalet eden. * Kapıcı, perdeci. * İzin veren.
  • âzîn : f. Kaide, kanun. * Süs, zinet, güzellik. * Yoğurttan yağ çıkarmak için hususi olarak yapılmış yayık.
  • âzîne : f. Cuma veya bayram günü.
  • âzir : Yara izi.
  • âzîr : f. Iztırab, sıkıntı. Ağrı, sızı. * Azar, tekdir.
  • azîr : Biçilmiş olan ekinin tarlada satılması.
  • azir : Özür dileyen, özrünün afvedilmesini isteyen. * Özür. * Sünnet düğünü.
  • âzire : Hayızlı kadın.
  • azire : (C.: Uzrât) Ön yanı, önü.
  • azirra : (Zarir. C.) Körler, âmâlar, gözleri görmiyenler.
  • aziş : f. Talaş, yonga, ağaç ve tahta kırığı. * Eşik tahtası.
  • aziyy : (C.: Ezavî) Deniz dalgası.
  • azîz : İzzetli. Çok izzetli. Sevgili. Çok nurlu. * Dost. * Şerif. * Nadir. * Dini dünyaya âlet etmeyen. * Sireti temiz. * Ermiş. Mânevi kudret ve kuvvet sahibi. * Mağlup edilmesi mümkün olmayan ve More…
  • azizân : f. Azizler.
  • azize : (Müe.) Aziz olan. * Hristiyanlıkta kadın rahib. Rahibe.
  • azk : Hurma ağacı. * Nişan, alâmet, işâret. ◊ Yarmak. * Sürmek.
  • azka : İri yünlü koyun.
  • azl : Bir şeyi yerinden veya güruhundan veya işinden ayırmak. Birisini işinden veya makamından ayırmak. ◊ (Azel) Levmetmek, kınamak. Azarlamak.
  • azla' : (C.: İzâl) Kırba ağzı.
  • azlaf : (Zılf. C.) Zool: Çatal tırnaklı olan hayvanların tırnakları. Toynaklar.
  • azlal : (Zıll . C.) Gölgeler.
  • azlem : Çok zâlim. Pek zâlim. * Çok karanlık.
  • azm : (Azim) Kasd, niyet. Sağlam ve kat'i karar. Sebât. ◊ Büyüklük, ululuk. * (C: İzâm) Kemik.
  • azma(y) : f. Denemiş.
  • azman : Cins ve nev'inin icabından fazla büyümüş, çok iri. * Melez. İki ayrı cins hayvandan doğma.
  • azmayiş : f. Deneme, sınama, tecrübe. * Tar: Emekdar tirendâzların kullandığı bir çeşit ok.
  • azmen : Pek fazla şeyler içine alabilen. * En çok güvenilen.
  • azmend : f. Haris, açgözlü, tamahkâr, cimri.
  • azmî : Kemikli, kemikten yapılmış.
  • azmûde : f. Tecrübe etmiş olan. Tecrübeli. * Tecrübe olunmuş, denenmiş.
  • azmûdegî : f. Tecrübe, deneme, imtihan.
  • azmûn : f. Tecrübe, deneme, imtihan.
  • azoik : En eski jeolojik zaman. * İçinde fosil bulunmayan toprak.
  • azr : Sünnet etmek.
  • azra : Medine-i Münevvere'nin bir ismi. * Sevgili. Mahbûbe. * Delinmemiş inci. * Üzerinde yürünmemiş kum. Kız olan kız. * Hz. Meryem'in bir vasfı.
  • azrail : Ölüm meleği.
  • azrar : (Zarar. C.) Zararlar, ziyanlar, kayıplar.
  • azrec : Seri, hafif nesne. Vâhid, tek.
  • azref : Çok zarif. Zariflerin zarifi. * Çok zeki.
  • azreng : f. Çok üzüntü, meşakkat, eziyet. * Son derece sert ve katı.
  • azûf : Yiyecek, erzak. Azık.
  • azûg : f. Kir, pas.
  • azüg : f. Hurma lifi. * Ağaç ve asma budantısı.
  • azûk : İçi henüz olmamış fıstık yemişi.
  • azûl : Çok azarlayan, çıkışan, paylıyan.
  • azûmet : Eğlence. Neşeli ve hoşça vakit geçirten şey.
  • azûn : f. Öylece, onun gibi, bunun gibi, böylece.
  • azur : (Azver) f. Açgözlü. Hırslı. Tamahkâr. Cimri. Hasis.
  • azurde : (Bak: Azürde)
  • azürde : f. Azar görmüş, incinmiş, gücenmiş. Kalbi kırılmış, üzülmüş.
  • azürde-gî : f. Gücendirilmiş, incitilmiş olma.
  • azürde-hâtir : f. Gönlü kırılmış, hatırı kırılmış.
  • azürde-püşt : f. Beli bükülmüş ihtiyar.* Yükten sırtı berelenmiş olan hayvan.
  • azûz : Memelerinin delikleri dar olan deve ve koyun. ◊ Isırıcı, ısıran.
  • azv : İftira. Birisine bir şey isnad etme. Nisbet etme.
  • azva : (Zav ve Zû. C.) Parıltılar, ışıklar, aydınlıklar.
  • azver : (Bak: Azûr)
  • azviyat : (Azv. C.) Yalanlar, iftiralar.
  • azy : Bir kimseyi bir kimseye veya bir şeye nisbet etme.
  • azyak : Daha dar, en dar.
  • azz : Galib olmak. * Çok yağmur yağmak. ◊ (Add) Isırmak. Dişlemek. ◊ şiddet.
  • azza' : Şiddet ve kıtlık yılı.
  • azze : Aziz ve şânı büyük olsun, büyük ve aziz oldu (meâlinde).
  • azze ensâruh : Yardımı çok olsun. (Bu tabir, padişahlara ait dua yerinde olup eski fermanlarda geçer.)
  • azze ve celle : Aziz ve Celâl olsun, oldu... (meâlinde, Cenab-ı Hakkın isminden sonra hürmet maksadı ile söylenir.)
  • azzet : Geyik buzağısı.




  • "Ey Rabbimiz, dediler, öz benliklerimize zulmettik. Eğer bizi affetmez, bize acımazsan elbette ki hüsrana uğrayanlardan olacağız."
    (A’RÂF – 23)
    Her türlü olumluluk ve olumsuzluktan istifade eden olalım.