halveti halveti halveti halveti
26 Ekim 20142 Muharrem 1436
Ali Bektaş Yazar Ali Bektaş Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir Ali Bektaş Rağmen Ali Bektaş Aşkı Sübhan Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara






MUHARREM


Değerli dostlar, malumunuz mâh-ı Muharrem, haram ay manasındadır. Dolayısıyla Muharrem ayı, dört mübarek haram aydan biridir. Haram olan bu ayda Allah kullarına savaşmayı, kavga etmeyi ve zıtlaşmayı yasaklamıştır.

Muharrem ayı; matem ayıdır fakat diğer bir manada da kurtuluş ayıdır. Bu ay, İslam’dan önceki dinlerde savaşın ve kavganın yasaklandığı haram ay olarak Muharrem adını almıştır. Aynı zamanda Cenâb-ı Resûlullah’ın Mekke’den Medine’ye hicreti de kamerî olarak Muharrem ayının başlangıcıdır.

Muharrem ayı bütün peygamberlerin ve velilerin üzücü vakaları yaşanmış olduğu bir ay olmanın yanı sıra üzücü olaylardan kurtuluş ayı da olmuştur. Âdem Peygamberimizin duasının kabulü ve günahının affı, Nuh Peygamberin tufandan selamet sahiline ulaşması, Eyüp Peygamberin hastalığının şifa bulması, Yunus Peygamberin selamet sahiline çıkması, Yusuf'un kuyudan kurtulması, Yakup Peygamberin gözlerinin açılması, Musa Peygamberin firavunun zulmünden kurtulması, İbrahim Peygamberin ateşten selamet bulması ve İsmail’e kavuşması, Zeynelabidin'in Kerbela zulmünden kurtulması gibi bütün büyük vakalar Muharrem ayına isabet etmektedir.

Cenâb-ı Resûlullah Efendimiz, Muharrem ayında Mekkeli müşriklerin baskı ve zulmünden Medine’ye hicret etmiştir. Yine bir Muharrem ayında Resûlullah Efendimiz namaz kılarken tebessüm eder. Namaz bittikten sonra Hz. Ayşe kendisine: “Ya Resûlallah, namazdayken devamlı tebessüm ediyordun. Bunun hikmeti ne idi?” diye sorar. Cenâb-ı Resûlullah: “Ya Ayşe Cebrail geçmiş ve gelecek bütün günahlardan beri olduğumun müjdesini veriyordu.” diye cevap verir.

Zira peygamberler masumdurlar, mahzundurlar. Allah onların yapmış olduğu günahları zelle olarak kabul eder. Hadiselerin tamamından Kerbela vakasına geldiğimiz zaman, her yıl Muharrem ayında yaşanan vakaları tekrarlıyoruz. Yaşananlardan ibretler, örnekler ve dersler almaya çalışıyoruz.

Cenâb-ı Resûlullah’ın veda hutbesinde. ‘ben, sizlere yapmış olduğum hizmetler karşısında sizden hiçbir şey istemiyorum. Sizden sadece Ehlibeytimi sevmenizi istiyorum’ diyerek bizlerden vefa olarak Ehlibeytini sevmemizi dilemiştir.

‘Sizlere iki emanet bırakıyorum: biri Kur’an-ı Kerim diğeri Ehlibeytimdir. Bunlara sarılır sahip çıkarsanız necat bulursunuz’ diyerek ümmetine kurtuluşun anahtarını sunmuştur.

Cenâb-ı Resûlullah Efendimiz: ‘Ya Rabbi, Ehlibeytimi seviyorum, Ehlibeytimi sen de sev. Yarabbi, Ehlibeytimi seveni de sev’ diye Ehlibeytine dua etmiştir.

Dostlar, bugün Ehlibeyti bir miktar daha tanımaya ve anlamaya çalışalım. Ehlibeyt, Cenâb-ı Resûlullah’ın Kevser müjdesidir. Yani Cenâb-ı Resûlullah’ın manasının ve soyunun devamıdır. Ehlibeyt kıyamete kadar ebeden daim olacaktır. Bu hali, Cenâb-ı Allah Kevser suresinde Cenâb-ı Resûlullah’a beyan etmiştir.

Dolayısıyla seyyidler ve Ehlibeyt, o gün var oldukları gibi, bugün de kıyamete kadar da yine hay olacaktır. Cenâb-ı Resûlullah’ın zâhirî ve bâtınî ledün ilmini insanlık âlemine müjdeleyecek ve talim ettirecek olan Ehlibeyti her daim var olacaktır.

Ehlibeyt; zâhir manada ev ehli, mahrem demektir. Bâtın mana gönül mescidinin ledün mahremleri demektir. Diğer bir manada ise Cenâb-ı Resûlullah’a manen evlat ve yakîn vâris olanlar Ehlibeyittendir, bu hakikat ebeden var olacaktır.

Nuh Peygamber, kendi ev ehlini gemiye davet ettiği zaman karısı ve çocukları Nuh Peygambere inanmadılar ve gemiye binmeyerek helâk oldular. Nuh Peygamber: “Ya Rabbi, sen yakınlarını ve ehlini gemiye davet et dedin. Ben davet ettim. Benim ehlim olanlar benim davetime icabet etmediler ve tufana tutuldular.” diye niyaz etti.

Rabbi, Nuh Peygambere: “Ya Nuh, onlar senin ehlin, yakının değil; senin ehlin sana tâbi olanlardır.” diye buyurdu.

Rabbinin, Nuh’a ‘sana tâbi olan ve sana biat edendir, senin ehlin’ diye buyurmasından şunu anlıyoruz ki ehil sadece kandan ve soydan gelen değildir. Değerli dostlar, bugüne geldiğimiz zaman ise kim ki Cenâb-ı Resûlullah’ın gönül mescidinde kıyam durur, orada mihman olur, O'nun mana sırrıyla sırdaş, hali ile haldaş olur, işte o kişi O'na manen evlat ve gönül ehli olur yani Ehlibeytten olur.

Dolayısıyla bizler kendimizi manen evlad-ı Resûl olarak yakîn kabul etmek zorundayız. Evlad-ı Resûl olmayan, mümin olarak kardeş de olamaz.

Ancak Resûlullah’ın manen evladı olanlar kardeştirler.

Onun için diyoruz ki bizler manen Ehlibeytiz. Kendimizi, Cenâb-ı Resûlullah’ın muhabbetinin, sevgisinin mahremi olarak kendimizi Ehlibeyt görmeliyiz. Görmeliyiz ki hayatı yaşarken Ehlibeytcesine, Cenâb-ı Resûlullah’ın hâlini ve ahlâkını yansıtırcasına sorumluluk bilinciyle yaşamış olalım.

Kerbela’da ‘Müslümanız’ diye nara atanlar, Cenâb-ı Resûlullah’ın ciğer parelerini katlettiler. Belki böyle elim bir vaka henüz yaşanmadı, yaşanmayacak da. Cenâb-ı Resûlullah Efendimiz, Hasan ve Hüseyin Efendilerimizi ‘cennet reyhanlarım’ diye sever, üzerlerine toz kondurmazdı. Cenâb-ı Resûlullah Efendimiz, bir gün hutbe irat ederken Hasan ve Hüseyin Efendilerimizi huzursuz görür. Hutbeyi keserek evlatlarını alır, onları sakinleştirir ve hutbesine kaldığı yerden devam eder.

Cenâb-ı Resûlullah Efendimiz, Hasan Efendimizi dudaklarından, Hüseyin Efendimizi de gerdanından ve boğazından öperdi. Bir defasında tavaf esnasında ashâbdan birisinin hacer-ül esvedi adeta yalarcasına öptüğünü görenler, kendisine ne yaptığını sorarlar. O da cevaben: “Acaba Resûlullah’ın dudağı nereyi öpmüştür.” diye düşünerek taşın her tarafını öptüğünü söyler.

Şimdi bir yanda Cenâb-ı Resûlullah, hacer-ül esvedi öptü diye taşı öpen âşıklar diğer yanda ise İslam olduğunu iddia eden ve Resûlullah’ın öptüğü, dudağının değdiği yerleri kılıç ile hiç hayâ etmeden kesen kan emiciler.

Bu kan emiciler, Hazret-i Hüseyini öldürmekle yetinmeyip başını gövdesinden ayırdılar ve kesik başın dudaklarıyla kılıcının ucu ile oynayarak ‘keşke atam sağ olsaydı da ümeyye oğullarının intikamının alındığına şahit olsalardı’ diye kin kustular. Bu yaşanan davalar, muaviye ve yezidiler için tamamen ihtiras, miras, saltanat, asabiyet ve kabile kavgası idi.

Hüseynîlerin kavgası ise bâtılın ve zulmün karşısında Hakk için, akit için yani Allah ve Resûl’ü için, Kur’an ve namaz için kıyam durmaktı.

Malumunuz, Hüseyin Efendimizi ‘ya yezide biat edeceksin ya da Kerbela sahrasından geri dönemeyeceksin’ diye tehdit ettiler. Cenâb-ı Hüseyin kazadan bir gün önce Medine’ye dönmek için müsaade istediğinde yezid ‘eğer Hüseyin Kerbela sahrasından geri dönerse Hüseyin’i bir daha ne sıkıştırmak ne de yok etmek gibi bir şansımız kalır, bu iş burada bitecek’ diye emir vermişti. Cenâb-ı Hüseyin evlatlarıyla birlikte Kerbela sahrasında zulme maruz bırakıldı ve orada yetmiş iki kişi katledildi. Ehlibeyt âşıklarının tesellisi ise Zeynel Abidin’in Kerbela’dan sağ olarak kurtulmuş olmasıdır. Böylece hikmet-i Hüda; Zeynel Abidin’i insanlığa, İslam’a ve ledüniyete kevser-i Resûlullah olarak hediye etmiştir.

Onun için diyoruz ki Ehlibeytin ve Kerbela’nın matemini ve yasını gönlümüzde üşütmemek için örteceğiz. Bu matemi gönlümüzde hissederken hayatı, Cenâb-ı Resûlullah’ın halini ve ahvalini Zeynel Abidince yaşamak ve anlatmak durumunda olduğumuzu unutmayacağız.

Kerbela’dan sonra gelişen vakalara baktığımızda; Hz.Hanzala bu zulme isyan etmiş, Medine’de ordu hazırlarken yezid’in azgın ordusu Medine’ye saldırmış, Hanzala’yı ve onun askerlerini katletmiştir. Yetmemiş, Medine’yi olduğu gibi talan etmiş, Müslümanları katletmiş, kadınlara tecavüz etmeye yeltenmiştir. Devamında ise Mekke’ye saldırıp Mekke’yi de ateşe vermişlerdir. Bunları yapanlar yine İslam olduğunu iddia eden yezidin kan emici askerleri idiler.

Kerbala Sahra’sı hak ile batılın ayrıştığı, zulmün karşısında boyun eğmeyerek canını dahi Allah için verecek onurlu duruşun, ikrarın ve vefanın ispat edildiği yerdir. Kerbela Sahra’sı imanın ve sevginin ispat edildiği, kulluk adına canların canana sunulduğu, adanmışların er meydanıdır.

Bundan sonra hiçbir millet, hiçbir ümmet, yaşadığı darlıktan, zorluktan ve sıkıntıdan şikâyet edip üzülmesin. Üzülecek olursa Kerbela’yı hatırlasın. Zira Kerbela’da öyle elim bir vaka yaşandı ki Kerbela’yı hatırlayan insan kendi derdinden, kendi şikâyetinden utanacak ve tövbe edip haline şükredecek.

Bütün peygamberler ve veliler, yaşamış oldukları zorlukların neticesinde örnek duruşlar göstererek azim peygamber ve örnek veliler oldular. Rabb-i Teâlâ, Ehlibeytin âliyetini yüce kılmaya murad eyledi ve onlara bu belayı isabet ettirdi. Bu bela karşısında Ehlibeyt-i Resûlullah teslimiyetini, inancını ve sevgisini ispat ederken onlara zulmedenlerde azaplarını artırmış oldular.

Dolayısıyla meseleye sadece tarihî boyutundan bakmaktan ziyade bizler öncelikle kendimize döneceğiz. Bu yaşanılanlara; neler çıkarmalı, hangi dersleri örnek ve ibret almalıyız diye bakarsak Âdem Peygamberden Cenâb-ı Resûlullah’a ve Kerbela’ya kadar yaşanılan bütün hadiselerden bir insanın, gerçek kul ve dostluğunu talim etmiş ve okumuş oluruz.

Bu manada bizler de yaşantımızda yani Kerbela sahramızda hak ile batılı tefrik edecek kadar furkan bir duruşla şuurlanmalı ve arif olmalıyız. Nefs-i emmarenin davası; insanı günaha sokmak, insanı ibadetten, kulluktan ve Rabbi Teâlâ’dan uzaklaştırmaktır. Eğer bizler de nefsimize biat etmeyerek Rabbimize itaat ve rağbet edersek işte o zaman yaşantımız, Hüseynî bir duruşa dönüşmüş olur.

Dolayısıyla Hüseyin’i ve Ehlibeyti sevmek, Ehlibeytin safında yer almak; ancak hayatı Ehlibeytçe ve Hüseynî bir kıyamla yaşamak ile mümkündür. Bu minvalde bizlerde hem Kerbela’nın yasını tutalım hem de Hüseynî kıyamla Ehlibeyt gibi yaşamanın gayreti ile kemâl bulmanın, gerçek kul ve dost olmanın gayreti içerisinde olalım.

Bizler Kerbela vakasını dinlerken ve düşünürken zaman zaman gönlümüzden ‘Kerbela’da olsaydık, biz de Hüseyin’in safında Hüseynîlerle beraber Allah ve Resûl’ü için şehit olsaydık’ diye geçiriyoruz. O ânlarda bulunamadık. Bulunsaydık da belki bu iddiamızı ispat edemezdik. Çünkü o yolun dönüşü olmadığını anlayanlar, Cenâb-ı Hüseyin’i yolda bırakıp geri döndüler. Gerçi o dönenlerin ne malları ne de hayatları bâki kaldı.

İnsan bu âlemde ölecekse şehit olarak ölmesi, ebediyete gidecekse Rabbine dost olarak gitmiş olması, ne dünya saadetine ne de dünyanın şöhret ve servetine kıyas dahi olamaz. Tabii ki bunlar da yine kişinin kendi tercihleri ile alakalıdır. Zaten kişin tercihleri de neticesini belirliyor.

Şimdi belki cihat için, cenk için Kerbela sahraları yok. Fakat nefsimizle olacak cihadımız, bizim safımızı belirleyici olacak. Cenâb-ı Hüseyin’in kıyamı, ahkâm-ı Resûlullah için Kur’an ve akide içindi. Son isteği de yine namaz içindi. İşte bu değerlere sahip çıkmak, Hüseynî safımızı belirleyecek. Yoksa Hüseyin’in davasını hak bilip de kılıcı yezidin safında olanlardan ne farkımız olur?

Davası Kur’an ve sünnetullah olan, başı yastık da dahi ölse şehit olma şansı vardır. Kulluk, niyet ve amel esaslıdır. Onun içindir ki kim gönlünü Rabbi ile meşgul eder, hayatını Hak için yaşar, varını Hakk’a isnat eder de ‘fâil Hak’tır, mevsuf Hak’tır, mevcut Hak’tır’ iddiasını yaşantısıyla izhar ederse o mutlaka varlığın birliğine şahit olur. Zira şehitlik, şahitlik kökünden gelir.

İnsan, ancak var olan küllî varlığın hakikatte bir ve aynı olduğuna arif olmakla kesreti tevhid etmiş olacak. Her şeyin Hakk’tan olduğunu, gayri bir varlığın olmadığını şuhûd edecek. Bu halleri tevhidî talim ederek yaşantısıyla tespit edecek ki insan kendini Hak’ta tevhid edebilsin ve Hakk’ın birliğine müdahil olarak tevhidin şahidi olsun.

Tarihi izlediğimiz zaman Rahmân adına değer üretenlerin, kulluk adına örnek izler bırakanların sermayesi, ilâhî aşk ve gayretteki şecaatleri olmuştur. İnşallah bizler de Allah’a ve Resûlullah’a olan rağbetimizi, Ehlibeyt-i Resûlullah’ın tavrında yaşayarak maksat ve maksudumuza ulaşmış oluruz.

Toparlayacak olursak; Kerbela sahrasına gelinceye kadar Muharrem ayında yaşanılan bütün vakalardan aldığımız tek bir ders var: O da “TESLİMİYET”. Olanlar teslimiyetle, tâbi olmakla şahit oldular, şehit oldular.

İnşallah bizler de ikrarında, ihlâsında ve teslimiyetinde sadık, ahlâkta kemâl, imanda kâmil ve kullukta tekmil olanlardan oluruz.

Rabbi Teâlâ cümlemizi, varlığını Hakk’a isnat edenlerden, hayatını Allah için yaşayanlardan eylesin.

Rabbim, cümlemize kulluğunu, dostluğunu ve teslimiyatını ispat edecek ihlâs ve aşk ile gayretler ihsan buyursun. Bizlere Hüseynî bir yaşam nasip eylesin inşallah.

Rabbim, bizlere ezel ve ebed yolculuğunda hakikati idrak edecek âli gayretler lütfeylesin, gayretlerimizi şecaatli eylesin inşallah.

Rabbim, tutmuş olduğumuz Muharrem matemimizi, oruçlarımızı ve bütün ibadetlerimizi eksikleriyle kabul eylesin inşallah.

Rabbim, nice nice Muharrem aylarına sağlıkla erişmeyi Ehlibeyti Resûlullah’ı yâd etmeyi cümlemize nasip eylesin.

Mevlâ’m, gönlümüzde Ehlibeyt-i Resûlullah’ın sevgisini daim yüce ve âli eylesin inşallah.

Selam olsun şehidi şühedaya. Selam olsun hidayete tâbi olanlara.

Rabbim yâr ve ayânımız olsun.



Ali BEKTAŞ
İstanbul, 19.12.2010







(Önce) en yakın akrabanı uyar.
(ŞUARÂ - 214)
Din ahlâk dinidir, sevgi dinidir,