halveti halveti

halveti halveti

halveti halveti

halveti halveti
halveti halveti

halveti halveti

halveti halveti

halveti halveti
halveti halveti halveti halveti halveti halveti
28 Haziran 201623 Ramazan 1437
Ali Bektaş Yazar Ali Bektaş Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir Ali Bektaş Rağmen Ali Bektaş Aşkı Sübhan Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara Halveti Şeyh Mehmet Ali VAHDETİ Hz. Halveti Şeyh Abdulkadir Bilgili (SEBATİ) Hz. Halveti Şeyh İbrahim Gülmez (KANAATİ) Hz.







ORUÇ VE RAMAZAN


Değerli dostlar, sözlük anlamı olarak “Ramazan”; güneş ısısının insanları, toprağı kızdıracak ve üzerine basanın ayağını yakacak kadar fazla olması anlamına gelir. Kameri ayların dokuzuncusuna havanın çok sıcak olması sebebiyle bu isim verilmiştir. Ramazan kelimesi; dini açıdan günahların yanması manasındadır. Ramazan kelimesinin Esma-i Hüsna’dan olduğunu söyleyenler de olmuştur.

Dil bilginlerine göre ise Ramazan kelimesi; ‘yeryüzünü tozdan, kirden ve pastan temizleyen yağmur’ adından alınmıştır. Bu sebeple Ramazan ayının bir diğer adı da ‘yağmur’dur. Nasıl ki sonbaharda yağan yağmurlar, tozu toprağı ortadan kaldırarak yeri tertemiz hale getirirse, değişmeceli anlamda bir rahmet iklimi olan Ramazan ayı da bu mevsimi dolu dolu yaşayan müminlerin günahlarının silinip süpürülerek temizlenmesine vesile olur.

Sufiler yazdıkları eserlerin oruçla ilgili bölümlerinde iki konu üzerinde yoğunlaşırlar: Orucun önemi ve fazileti, gayesi ve hikmeti. Bizlerde bu bağlamda orucun fazilet ve ehemmiyetini göstermek için konuyla ilgili ayet ve hadisleri inceleyelim:

Hak Teâlâ orucun gayesini ve hedefini ‘takva’ olarak göstermiştir. (Bakara Suresi,183) Oruç tutan bir mü’min; takvası, yani ihlaslı ibadeti ve dürüst ahlakı oranında orucun meyvesini devşirir, Ramazan’dan feyiz alır. Takvadan nasip almayanların, oruçtan alacakları fazla bir şey yoktur. Bir Hadis-i Şerif’te: ‘Nice oruç tutanlar vardır ki tuttuğu oruçtan, aç ve susuz kalmış olmalarından başka ellerine bir şey geçmez’ diye buyrulmuştur. (İbn Mace, Siyam, 21) Takvanın temel anlamı, “korunmaktır”.

Savm (oruç) kelimesi ise imsak, hareketsizlik ve ölüme ramak kalacak derecede aç kalmak gibi anlamlara gelmektedir. ‘Yemek yemek, konuşmak ya da yürümek türünden bir fiili yapmaktan kendini tutmak, geri durmak’ demektir. Bu da bir çeşit korunmayı ifade eder.

Bu sebeple İslam âlimleri, mana olarak “savm” sözüğünün karşına ‘tutmak, zapetmek, zapt ü rapt altına almak’ anlamına gelen ‘imsak’ kelimesini yerleştirir. Bu bakımdan takva ve savm sözcükleri arasında lafz bakımından her ne kadar farklılık olsa da, mana bakımından yakınlık vardır.

Oruç; insanı kötü, sevimsiz işlerden alıkoyan, insanın hayatını düzenleyen, derleyen, dağınıklıkları yok eden bir özelliğe sahiptir. Peygamber Efendimiz (s.a.v): ‘Oruç, ateşten koruyan bir kalkandır’ diye buyurmuşlardır. Nasıl ki bir savaş aleti olan okun, bir kimseye isabet etmesine kalkan engel oluyorsa, her birisi Allah’a isyan olan günahları işlemeye de oruç engel olur.

Oruç ibadeti, Hz. Âdem’le başlayan “insan” olmak şerefinin ayrılmaz bir parçasıdır. Bu durum Bakara Suresi’nin 183. ayetinde şöyle ifade edilmiştir: ‘Ey iman edenler! Allah’a karşı gelmekten sakınmanız için oruç, sizden öncekilere farz kılındığı gibi, size de farz kılındı.’ Oruç ibadeti, Muhammediliğe mahsus değildir, müslümanlığa mahsustur. Oruç, nefsi terbiye etmeyi kolaylaştırdığı için bizden önceki bütün ümmetlere de farz kılınmıştır. Oruç, bütün insanlığın ortak ibadetidir.

Tezkiye-i nefis; yani nefis terbiyesi Allah’ın Kur’an-ı Kerim’de Peygamber Efendimiz (s.a.v)’in tatbikinde emrolunmuş bir haslettir. İnsanın kötü sıfatlardan arındırılması, gideceği yere uygun hale getirilmesi, ‘bana dön’ denildiğinde oraya götürülebilecek bir halde olması için çabasıdır.

İnsan bu dünyaya gelirken annesini, babasını, dış görünüşünü seçemez. Fakat kendisine ahlaki yapısını değiştirebilme kudreti verilmiştir.

Tasavvuf da bu olabilirlik üzerine kurulmuştur. İşte buna tezkiye-i nefis denir. Allah bizden bunu ister.

Oruç bu tezkiye-i nefsi sağlamak için en önemli unsurlardan biridir. Çünkü nefis aç kalmadığı sürece, kendisinin dışındaki kudreti ve âlemi fark edemez. Fıtratı böyledir. Aç kalan nefis, kalbi ve rûhi istekleri ile istilâ etme gücünü kaybetmeye başlar. Bu yüzden kalp, tefekküre (Allâh’a götüren düşüncelere) dalarak Cenâb-ı Hakk’ın bize verdiği nimetleri tek tek hatırlar.

Bir lokmanın kadrini bilir, bir yudum suyun aslında ne kadar büyük bir nimet olduğunu hatırlar. Bu hâl de kulu, şükre götürür.

Oruç; hem nimet kıymeti bilmeyi, hem de nimete şükretmeyi öğretir. Bize kendimizi tanıtır; kim olduğumuzu, güç kaynaklarımızın neler olduğunu, nimetin nerden geldiğini, değerini ve anlamını bilmemizi sağlar.

Sadi bir beytinde der ki: “Bir kişi düşkün, zayıf, hasta ve açken onu Beyazıd Bestami ve Cüneydi Bağdadi zannedersin. Fakat tok, sağlıklı ve makam sahibi olduğunda Nemrutlara, Firavunlara bile taş çıkartır.” Oruç bize acizliğimizi hatırlatır. Oruç tutmakla beraber nefsani kudretimizin mecali azalır.

Oruç, tezkiye-i nefsin en alt basamağı sayılan vücut terbiyesinin şehvani terbiyeyi en iyi talim ettiği şekillerdendir. Daha üst terbiye; gözün, kulağın, ağzın, kalbin oruç etmesidir. Orucun üç mertebesi vardır: Bir avamın orucudur ki bu yemeden, içmeden ve haram olan diğer hallerden uzak durmaktır. İki havassın orucu yani olgunlaşmış olanların orucudur ki bu el, ayak, göz, kulak ve cümle azayı, günah denilen şeylerden uzak tutmak, geri çekmektir. Üçüncüsü ise en üst derecede olanların orucudur ki bu bütün masivadan perhiz etmek ve cümle heva ve hevesten sıyrılıp Allah’ın muhabbetini, lezzetini bulmaktır.

Orucun ve açlığın sır ve hikmeti; şehvet ve nefsin kahrından kurtulmak ve bu suretle ruhaniyet bulmaktır. Mevlana Hazretleri der ki: “Lokma, eğer sende cevher oluyorsa istediğin kadar ye. Fakat bu lokma, fenalıklar doğuruyorsa boğazına kilit as.”

Meleklerde akıl vardır fakat nefis yoktur. Hayvanlarda ise nefis vardır fakat akıl yoktur. Şeytanda hem akıl vardır hem de nefis. Fakat onda da itaat yoktur. İnsan, bu mahlûklar arasında ibadetle ve oruçla en üst mertebeye çıkandır. Çünkü insanda hem nefis hem akıl hem de Allah'ın emrini muhabbetle tutabilecek bir mizaç vardır.

Nefsine ve aklına rağmen oruç tutan insan, Allah u Teâlâ’nın emrine itaat etmiş ve meleklerden bile üstün bir dereceye ulaşmış olur. Orucun derecesi, diğer ibadetlerden çok daha yüksektir. Çünkü oruç tutan, “Samediyyet” sıfatıyla sıfatlanır.

Hadis-i Kudsi’de: ‘Her iyi işe on katından tutun da yedi yüz katına kadar sevab veririm, oruç müstesna. (Çünkü o bana aittir). Sevabını da ben veririm.’ diye buyrulmaktadır. (Buhari, Savm, 2; Müslim, Siyam, 160). Bütün ibadetler, Hak rızası için yapıldığı halde burada oruca özel bir yer verilmesinin sebebi; oruç hariç diğer ibadetlerin herkesin görebileceği şekilde beden ve organlarla yerine getirilmeleridir. Bu konudaki diğer bir yorum ise, bu hadiste Samediyyet’e işaret edilmiş olması şeklindedir.

Samediyyet; İhlas suresinde geçen anlamıyla ‘hiçbir şeye muhtaç olmayan, herkesin kendisine muhtaç olduğu Hak Teala’ anlamına gelir. Onda ihtiyaçsızlık niteliği vardır. Melekler de yeme, içme ve eş edinme ihtiyaçları olmama bakımından O’na benzerler. Yemeyi, içmeyi imsaktan gün batımına kadar terk ederek sırf Hak rızası için oruç tutan bir mü’min de bu süre içinde ihtiyaçsızdır, sözü edilen şeylere muhtaç değildir. Bu bakımdan da Hak Teâlâ’nın yakınındaki meleklere benzer.

Hakk’a yakın olana yakın olmak, Hakk’a yakın olmaktır. ( Serrac, 216, İhya,1/ 243). Samediyyet sıfatına mazhar olan bir kul, ihtiyaçlardan uzaklaşarak melekleşir. Onun velisi, bakanı, gözeteni ve kayıranı da Allah Teâlâ olur. Artık o Mevla’sından başkasına muhtaç değildir.


Aşk ile Allah diyelim tenden geçelim,
Ol Mevla’ya varalım aşk ile hû diyelim,
Semalara yücelen zikr u tespih çekelim
Mübarek olsun mü’minlerin Ramazanı.

Ramazan ayı ise sadece oruçtan ibaret değildir. Cenab-ı Hak, ayet-i kerimede Ramazan ayından bahsederken önce oruçtan değil Kur’an’ın indirilmesinden bahsediyor.

Ramazan ayında Kur’an’ın indirilmesine, hidayet edici özelliğine, apaçık korunmasına, hakkı-batılı ve hayatımıza lazım olacak her şeyi tefrik edebilecek bir özellikte olduğuna işaret ediyor. Sonra da bu aya erişirseniz onda oruçlu olun diye buyuruyor.

“(O sayılı günler), insanlar için bir hidayet rehberi, doğru yolun ve hak ile batılı birbirinden ayırmanın apaçık delilleri olarak Kur’an’ın kendisinde indirildiği Ramazan ayıdır. Öyle ise içinizden kim bu aya ulaşırsa, onu oruçla geçirsin. Kim de hasta veya yolcu olursa, tutamadığı günler sayısınca başka günlerde tutsun. Allah, size kolaylık diler, zorluk dilemez. Bu da sayıyı tamamlamanız ve hidayete ulaştırmasına karşılık Allah’ı yüceltmeniz ve şükretmeniz içindir.” (Bakara Suresi, 185 )

Ramazan ayı; rahmet, mağfiret, lütuf ve ihsanla birlite anılır. Biz günlük hayatımızda daha ziyade orucu öne aldığımız için Ramazan ayına “oruç ayı” diyoruz. Ama Kur’an’ın ifadesine baktığımızda Bakara Suresinin 185. ayetinde ifade edildiği gibi Ramazan ayının aynı zamanda Kur’an ayı olduğunu da görüyoruz.

Ramazan ayı, aynı anda ihsan ayıdır. Çünkü Allah’ın bize en büyük ihsanı olan Kur’an’ı Kerim bu ayda indirilmiştir. Allah, Kur’an’ı bize bu ayda ihsan etmiştir.

Bizler bu ayda, yoğun bir manevi eğitime tabi tutularak adeta ‘check-up’ tan geçeriz. Ramazan mektebinde alınan derslerin başında Kur’an-ı Kerim olmak üzere; oruç, namaz, sünnete ittiba, paylaşma ahlakı, i’tikaf, zekat, sadaka, ahlak eğitimi, nesif terbiyesi, irade eğitimi, hasbilik, diğergamlık gibi dersler gelir. İmam-ı Rabbani (k.s.)’nin şu sözü Ramazan ayının önemini açıkça ifade eder: “Bir kimsenin Ramazan ayı düzgün geçerse, senenin diğer kalan ayları da düzgün geçer.”

Nasıl ki insan yaratılmışların en şereflisi ise Ramazan da ayların en faziletlisidir. Bu ayda cennet kapıları açık, cehennem kapıları kapalıdır. Mü’min melekiyyet makamındadır.

O, on bir ayın sultanıdır. ‘Hoş geldin ya Ramazan’ ile karşılanıp ‘Elveda ey mah-ı gufran’ ile uğurlanan kutlu bir aydır. Mü’minlerin sevinci, muradı ve bayramıdır.

Peygamber Efendimiz, sadece Ramazan ayına mahsus olarak teravih namazı kılarak Ramazan ayının şükrünü eda etmiştir. Kur’an-ı Kerim’in inzal oluşunun yıldönümü olan Ramazan ayında Hazret-i Cebrail ve Hazreti Resulullah Efendimiz arasında özel bir muamele vardır.

Hazreti Cebrail, Allah u Teâlâ’nın o güne kadar göndermiş olduğu ayetleri Efendimize tekrar eder ve sonra Resulullah ayetleri tekrar Hazreti Cebrail’e okur. Resulullah Efendimiz okur Cebrail dinler, Cebrail okur Resulullah Efendimiz dinler. İşte mukabele de budur. Mukabele; peygamber fiilidir, sünnettir ve Ramazan ayı’a mahsustur.

Netice itibariyle, Ramazan ayı insana orucun araç olduğunu, ibadet ve taatten maksadın Zatullah olduğunu bilip, ‘Allah’a yakınlaşmak ve Cemalululah’a erişmek için nasıl gayret edebilirim’ şeklindeki düşünce yapısına kavuşmak için yaşanmalıdır. Öyle bir Ramazan yaşamalıyız ki bizi görenler Allah’a yakın olmaya özensinler.

Herkesin kendince Cenab-ı Hak’la arasındaki perdeleri kaldırmak, kendisini gafletten korumak için bir oruç programı yapması gerekir. Oruç insana; eline, diline ve beline sahip çıkma ahlakını kazandırır. Kendisini tuttuğumuzu sandığımız oruç, aslında bize kendimizi tutmayı öğretir.

Biz orucu, oruç bizi tutsun diye tutatız. Bunun için insanın ‘Ben Ramazan’ın Ramazan olduğunu ve oruçlu olduğumu anlamak yani Mevla ile olan irtibatımı ve Ramazan’ın muhatap olarak aradığı insanı ortaya çıkarmak için bu aya eriştim’ düşüncesinde olması gerekir. Bu düşünceyi iliklerimize kadar hissedebiliyorsak işte o zaman Ramazan’ı gerçek manasıyla yaşayabiliriz.

Kişinin hal ve tavırlarından oruçlu olup olmadığı belli olmuyorsa o kişi zahiren her ne kadar oruçlu olduğunu söylese de gerçek manasıyla Ramazan’ın bereketinden faydalanamamış, Ramazan’dan istifade edememiş demektir.

Ramazan’da orucun, zikrin ve Kur’an’ın, ruh iklimimizi gözle görülecek şekilde değiştirmesi gerekir. Eğer bunlar olmuyorsa Ramazan bizi teğet geçmiş demektir. “Ramazan ayında gereği gibi oruç tutarsan, senin vücud toprağını altın ederler. Senin fâni varlığını taş gibi ezerler de göğe sürme yaparlar. İftar vaktinde yediğin lokmanın her biri birer mânâ incisi olur. Ramazan’da yemekte içmekte, kötü söz söylemekte, kötü iş işlemekte, sabırlı olduğun için bu sabır senin manevi görüşünü artırır, gönül gözünü açar.”(Hz. Pir Mevlana)

Eğer insan, Ramazan’da bir takım huylarını değiştiremiyor, güzel yeni hasletler edinemiyorsa Ramazan Kur’an’ın muhatap olduğu insana kavuşamamış demektir. Ramazan, kendi kadr ü kıymetini bilecek insan arar ve bulduğunda onun hakkında şahitlik yapar. Onun için Ramazan’ın hüsn-ü şehadetinden mahrum kalmak israfların en büyüğüdür. Nasıl ki hac mevsiminde Arafat orada bulunan insanlara şahitlik edecekse, Hacerü’l-Esved kendisini selamlayan insanlara şahitlik edecekse, Ramazan da kendi kıymetini hakkıyla bilen ve değerlendiren insanlar hakkında şahitlik edecektir.

Manasını bilen insan için her an Ramazan, her an oruç halidir. Zahitlerin iftarı, günün sonundadır. Âşıkların iftarı ise ancak visalle mümkündür.

Ya Rab şu muazzam Ramazan hürmetine
Kaldır aradan vahdete hail ne ise. (Mehmet Akif Ersoy)

Ne mutlu sahurları seherlere ayarlı olanlara!..



Aslıhan KETENCİOĞLU
İstanbul, 20.06.2016

halveti halveti Ali Bektaş halveti Yazar Ali Bektaş halveti Ali Bektaş Sensin halveti Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir halveti Ali Bektaş Rağmen halveti Ali Bektaş Aşkı Sübhan halveti Ali Bektaş Sensin halveti Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun halveti Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara Halveti Şeyh Mehmet Ali VAHDETİ Hz. Halveti Şeyh Abdulkadir Bilgili (SEBATİ) Hz. Halveti Şeyh İbrahim Gülmez (KANAATİ) Hz. Ezeli ervahta nur-u Muhammedi ile beraber olmaya halvetilik denir HALVETİ RAMAZANİ,ramazani, HALVETİ TARİKATI, halveti ramazani, HALVETİ RAMAZANİ, halvetilik, halveti, halvetiyye, halvet, halveti dergahı, Mehmet Ali İştip, Abdülkadir Bilgili, İbrahim Gülmez Halvet; Hz. Muhammed (s.a.v)'e vahiy gelmeden önce Hira'da uzlete çekilme uygulamasından doğmuştur. Halvetilik, Türk toplumunda en yaygın olan tarikatlardan biridir. Ayrıca mutasavvıflar, halvet'i bir riyazet şekli olarak kabul ederler. halveti Şeyh Mimşad Dineveri (ö.299/912) halveti Şeyh Muhammed Dineveri (ö.340/951) halveti Şeyh Muhammed el-Bekri (ö.380/990) halveti Şeyh Vecihuddin (ö.442/1050) halveti Şeyh Ömer el-Bekri (ö.487/1094) halveti Şeyh Ebu Necib Sühreverdi (ö.598/1201) halveti Şeyh Kutbuddin el-Ebheri (ö.622/1225) halveti Şeyh Rukneddin Muhammed Nehhas el-Buhari (ö.1018) halveti Şeyh Şehabeddin Tebrizi (ö.702/1302) halveti Şeyh es Seyyid Cemaleddin-i Şirazi (ö.760/1358) halveti Şeyh Zahidiyye-i Halvetiyye Tarikatının Piri İbrahim Zahid Geylani (ö.705/1305) halveti Şeyh Ahi Muhammed Nur-ul Halveti (ö.780/1378) halveti Pir Ebu Abdullah Siracüddin Ömer Halveti halveti Şeyh Dede Ömer Rûşenî halveti Şeyh Ali Alaaddîn halveti Şeyh Pir Şükrullah el Ensârî halveti Şeyh Habîb Karamanî halveti Şeyh Muhammed Bahâüddîn el Erzincânî halveti Şeyh İbrahim Kamil Taceddin Kayseri (ö.860/1455-56) halveti Şeyh Kabaklarlı Alaaddin Uşşaki Halveti (ö. 91O/1504) halveti Şeyh Yiğitbaşı Veli Ahmed Şemseddin-i Marmaravi (ö.91O/1504) (Ahmediyye Kolu) halveti Hazret-i Şeyh Hacı İzzettin Karamanî Efendi (ö.902/1496) halveti Hazret-i Şeyh Kasım Çelebi Efendi Karahisarî (ö........) halveti Hazret-i Şeyh Muhammed Muhyiddin Karahisarî (ö.1582) halveti Hazret-i Pir Ramazan Efendi Mahfî Karahisarî (ö.1025/1616) (Ramazaniyye Kolu) halveti Hazret-i Şeyh Mestçi Ali er-Rumî ( ö. 1030/1620) halveti Hazret-i Şeyh Mestçizâde İbrahim İbn-i Ali Rumî (ö. 1036/1626) halveti Hazret-i Şeyh Debbağ Ali er-Rumî Halveti halveti Hazret-i Şeyh Lofçavî Fadıl Ali er-Rumî halveti Hazret-i Şeyh Abdullah bin Fadıl Ali Efendi er-Rumî halveti Hazret-i Pir Eş Şeyh Hüseyin Efendi halveti Hazret-i Pir El Hacc Mehmet Hayati Rumî Halveti (1180/1766-67) (Hayâtiyye Kolu)




Allah dileseydi, elbette ki sizi birtek ümmet yapardı. Ama O, dilediğini saptırıyor, dilediğini de iyiye ve güzele kılavuzluyor. Yapıp ettiklerinizden mutlaka sorgu-suale çekileceksiniz.
(NAHL – 93)