halveti halveti halveti halveti
18 Nisan 201418 Cemaziye'l-Ahir 1435






Z İ K İ R


“Sahip olduklarınızın en faziletlisi; Allah’ı zikreden dil, Allah’a şükreden kalp, imanında yardımcı olan eştir.”

* * *

“Allah’ı zikir eden ile etmeyenin benzeri, diri ile ölü gibidir.”

* * *

“İnsanlar delirmiş bu diyene kadar siz Allah’ı zikretmeye devam edin.”

* * *

“Münafıkların size ‘gösteriş için yapıyorsunuz’ diyecekleri kadar Allah’ı zikrediniz.

* * *

“Allah’ın bir kula verdiği en faziletli şey, O’na zikrini ilham etmesidir.

* * *

“ Hiç bir sadaka, Allah’ı zikretmekten daha faziletli değildir.



Z İ K İ R   N E D İ R?

Zikir; kelime manası ile anmak, yâd etmek, söylemek, ısrar etmek ve en önemlisi de andığını yaşamaktır. Zikrin en güzeli ve en makbul olanı ise Allah’ı güzel isimleri ile anmaktır. Fakat bu esmaları anarken de bu işi muhakkak ehlinden talim etmeliyiz. Allah Kur’an-ı Kerim’de: “Siz zikri ehlinden talim ediniz.” diye buyurmaktadır. (Bkz. Kehf. 65-66) Bunun da tek çıkar yolu; kişinin bir mürşid-i kâmile intisap etmesi ve ondan ders almasıdır. Zira onun bize telkin edeceği esmayı zikretmemiz önemlidir.

Zikrin manası anmak olsa da kişiden asıl istenilen zikirde daim olmasıdır. Biraz zikredip ‘yoruldum sonra devam ederim’ demek bize hiç bir yarar sağlamayacağı gibi gerçek manada derviş olmamızı da geciktirir. Bu yüzden hangi meşayıhda, hangi dergâhta olursa olsun mecburi ibadetlerden sonra Hakk’a ve kendi gerçeğimize ulaşmanın en kısa ve en etkili yoludur zikir.

(...) Öncelikle kelime-i şahadet getirecek kadar birde birliğin hazzını ve tadını yaşamış olalım. Kelime-i tevhidi diyebildiğimiz kadar diyelim, dilimiz tekrarlasın dursun. Duygumuzda, düşüncemizde ve kabulümüzde Hakk’tan ayrı isek, o birliğin şahitliği ne kadar geçerli olur? Duyguda kabullenmenin cesaretini de kendimizde bulalım. Kendimize ‘her türlü işi işleyen fâil, Rabbimdir’ diye sürekli telkinlerde bulunalım. Zira bu tekrarlar bizi zaman içerisinde Hakk’ta ebed kılar. (…) (Kendi Gerçeğine Seyir, Ali BEKTAŞ)



Z İ K İ R   N A S I L   Y A P I L I R?

Zikir iki türlüdür. Birincisi cehri zikir (yüksek sesle), ikincisi ise hafî zikir (iç sesle-sessiz)dir.

Cehrî Zikir: Toplulukla ve kalabalık bir şekilde yapılır. Zâkir başının (zikri yöneten, idare eden) yüksek sesle komut verdiği Allah’ın esmalarının bütün topluluğun hep bir ağızdan söylenmesidir ki bunlar genellikle belirli bir sayı üzere çekilir. Buna halkayı zikir (devranı zikir) de denir ve bu zikir bazen belirli bir amaç için de yapılabilir. Burada zikrin başlaması ve bitişi zâkir başının kararı ile olur.

Hafî Zikir: Hafi zikir kendi içinde üçe ayrılır:

a) Hafî Zikir
b) Kalbî Zikir
c) Ruhî Zikir

a) Hafî Zikir

Hafî zikir yapacak olan kişinin, muhakkak bir mürşid-i kâmilden ders alması lazımdır ki yaptığı zikir onu belirli bir istikamete taşısın.

Hafî zikre başlamanın en güzel ve etkili olanı ise sabah namazını kıldıktan sonra, kişi seccadenin üzerinden kalkmadan tövbe istiğfar edip, mürşidi ile rabıtasını kurmalıdır. Cenâb-ı Resûllulah’ı salât ve selam ile andıktan sonra, mürşidinin tavsiye ettiği bir esmayı zikretmeye başlar. Seccadenin üzerinden kalktıktan sonra dahi gün içerisinde içimizden bu zikri sürekli tekrar etmeliyiz. Gün içerisinde hayatın meşgalelerine dalıp da zikrimizi unutur gibi olsak da hatırladığımız an yeniden zikrimize devam etmeliyiz.

Bu zikir, dilimizi gayrı kelimelerden temizlememizin en güzle yoludur. Bu zikir, dilimizi terbiye etmemiz içindir. Zira zikir, beynimizde çalıştırmadığımız birçok hücreyi de harekete geçirir.

(…) Seyr-i sülûkta talibin sermayesi aşkullah, muhabbetullah, zikrullah ve rabıta-i şeriftir. Zira bu haller, kulluğumuzu güçlendirir ve bizi tekâmül ettirerek maksudumuza ulaştırır.

Dolayısıyla kulluk talimgâhı olan arz âleminde, Allah’ın kulu olarak yaşamalıyız. Nefsin kulu olmaktan vazgeçip Hakk’ın kulu olma noktasında gayret ve teslimiyet göstermeliyiz. Yönümüzü Allah’a, Resûllah’a ve Ehlibeyt’e döndürmek adına yaşamalıyız.(…) (Sensin,Ali BEKTAŞ)

Talibin tövbesinde devamlı olması, tüm gayrilerinden ve günahlarından arınması gerekir ki bu hal bizim gönlümüzde rahmanî bir sevgi oluştursun. Bu sevgi bizim gönlümüzü yaşartsın, gönlümüzdeki tüm olumsuzlukları silip süpürsün ki bizi kalbi zikre taşısın.

b) Kalbî Zikir

Hafî zikirle temizlenen dilimizden sonra kalbî zikir ile kalbimiz de olumsuz düşüncelerden temizlenmeye başlar. Çalışan beyin hücre sayısı arttıkça talibin tefekkür hazinesi genişler. Talip, artık her hâl üzere Rabbini tefekkür etmekle birlikte sevgi hazinesi de artırır. Bu zikir onu Rabbinin delisi olamaya taşır ki talip Rabbini düşünmeden duramaz. Bu hâl üzere olanlar için Allah, Kuran-ı Kerim’de: “Bizim öyle kullarımız var ki onlar ayakta, otururken ve hatta yan yatarken bile Rabblerini tefekkür ederler.” diye buyuruyor. Selam olsun böyle dostlarımıza!..

Yani gönlümüz ve sevgimiz böyle bir coşkuyu yakaladıktan sonra yönümüzün hep Rabbimize dönük olması gerekir. Hayretimiz arttıkça, gayretimiz de artsın. Sensin deyip acizliğimizin farkındalığını yaşayalım. Bu hâlin bize Rabbimizin bir lûtfu olduğunun bilinciyle şükrümüzü arttıralım.

(…) Onun için biz hep şunu vurgulamaya çalışıyoruz: Asıl olan ilmi birikim yapmakla, zikir birikimi yapmakla, ibadet birikimi yapmakla değil de aşk-ı sübhân ile Allah’ a ulaşmaktır. Zira talibi maksadına ve maksuduna ulaşanlara selam olsun. (…) (Sensin, Ali BEKTAŞ)

c) Ruh-i Zikir

Cenâb-ı Resûlullah bir hadis-i kutside: “Nefsini bilen Rabbini bilir.” diye buyurmuştur. Nefsimiz, bizim dış yönümüz yani görünen yönümüzdür. Hakk’ın öz varlığı ise bizim ruh yani iç yönümüzdür. Bununla birlikte gönlümüzden gelen Rahmânî duyguları da beden ile yaptığımız için demek ki biz, Hakk’ın fâil yönünü izhâr etmekteyiz.

Kalbî zikir, kulu ruh-i zikre ulaştırdıktan sonra kul artık ne yaparsa yapsın, yaptıkların bir tamamı Hakk’tan vekâletname almış gibidir. Nitekim Cenâb-ı Hakk, Kuran-ı Kerim’de: “Biz onların keşfini açtık, gaflet perdesini kaldırdık, artık onların gözünden gören, dilinden söyleyen biziz.” diye buyuruyor. (Kâf-21)

Bu makamda artık ne incinmek var ne de incitmek var. Hangi tecelli ile karşılaşırsan karşılaş, şikâyet etmeden Rabbinden her gelene razı olmak var. Bu makam artık rıza makamıdır, “rağmen” yaşamaktır. Artık sâlik için öteki diye bir şey yoktur, Hakk’tan gayrı bir şey yoktur. “Fesemme vechullah” onda vücut bulmuştur. O, Allah’a gerçek manada kul olmuştur. Onun kovasında Hakk’tan gayrı bir şey yoktur. Bu aşamadan sonra da Rabbi o kulu zikretmeye başlar. (Bkz. Bakara 152)

(…) Dostlar bu müjde karşısında bizim titrememiz, cezbeye gelmemiz, belki de düşüp bayılmamız lazım. Çünkü Allah zikrettiği kulu kendine çeker, dost kılar ve o kulun diyeti olur. İşte o kullar için de artık korku ve mahzun olmak biter. (Bkz. Yunus-62)(…) (Sensin, Ali BEKTAŞ)

Artık o kuldan âdâb-ı muaşeret ve ahlâk-i Muhammediyye hâli açığa çıkar ve kâinat artık o kişiye hizmet eder. O da Rabbine...

Hu!..



Enver EFE
İstanbul, 2012







Kim Allah’a ve Elçi’ye itâ’at ederse işte onlar, Allâh’ın ni’met verdiği peygamberler, sıddiklar, şehidler ve sâlihlerle beraberdir. Onlar da ne güzel arkadaştır!
(Bkz. Nisa,69)
Adem "ben hata yaptım beni bağışla " dedi, İblis ise" beni sen azdırdın" dedi ya sen!... sen ne diyorsun?