halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti halveti halveti halveti halveti
28 Haziran 20174 Sevval 1438
Ali Bektaş Yazar Ali Bektaş Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir Ali Bektaş Rağmen Ali Bektaş Aşkı Sübhan Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara Halveti Şeyh Mehmet Ali VAHDETİ Hz. Halveti Şeyh Abdulkadir Bilgili (SEBATİ) Hz. Halveti Şeyh İbrahim Gülmez (KANAATİ) Hz.







HZ. İMAM MUSA-İ KAZIM


Ashâb-ı kirâmın sohbetinde bulunmakla şereflenen Tâbiîn devrinin yüksek âlimlerinden ve velilerin büyüklerinden. On iki imamın yedincisidir. Câfer-i Sâdık'ın oğlu, İmâm-ı Ali Rızâ'nın babasıdır. Resûlullah Efendimizin torunu olup, Hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma'nın evlâtlarındandır. Hazret-i Hüseyin'in çocuklarından olduğu için "seyyid"dir. Asıl adı, Mûsâ bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynel'âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir. Künyesi, "Ebu'l-Hasan" ve "Ebu İbrâhim"dir. Kâzım, Sâbir, Sâlih, Emîn... gibi birçok lakapları vardır. En meşhuru "Kâzım"dır. Hilminin (yumuşaklığının) çokluğundan, kendisine kötülük yapanlara dahi kızmayıp bağışladığından, gazabına hâkim olduğundan "Kâzım" lakabı verilmiştir.

İmamlığı, tasavvufta feyz vermesi yirmi beş sene üç ay sürmüştür. Erkek çocukları, Ali Rızâ, Zeyd, İbrâhim, Ukayl, Hârun, Hasan, Hüseyin, Abdullah Ekber, Abdullah Asgar, Muhammed, Ahmed, Câfer, Yahyâ, İshâk, Abbâs, Ebu'l-Kâsım, Hamza, Abdurrahman Kâsım, Câfer-i Ekber, Câfer-i Asgar'dır. Kızları ise on sekizdir. Her biri zamanının en çok ibadet edenleri ve kerîmeleri idiler. Annesi cariye idi. Adı, Humeyde-i Berberiyye'dir. Musa-i Kâzım hazretleri, Mekke ile Medine arasında bulunan "Ebvâ" denilen yerde, 745 (H.128) senesi Safer ayının yirmi üçüncü Pazar günü doğdu. 802 (H. 186) senesinde, Bağdat'ta hapishanede vefat etti. Bağdat'ın on kilometre kuzeybatısında "Kâzımiyye" mahallesinde defnedilmiştir. Bu mahalle, Dicle Nehrinden beş kilometre içerdedir. Büyük ve çok süslü bir türbesi ve hemen yanında büyük bir camii vardır. Müslümanların en çok ziyaret ettiği türbelerden biridir. İmam-ı A'zam hazretlerinin türbesi de Dicle kenarındadır.

Musa-i Kâzım hazretleri yüksek bir âlim ve büyük bir velidir. Din bilgilerinde içtihat derecesine yükselmişti. Her ilimde imam, üstad, büyük bir rehberdi. Çok ibadet ederdi. Geceyi hep namazla geçirirdi. Bu hâllerinden dolayı, kendisine "Sâlih kul" adını vermişlerdi. Tasavvuf ilminde, Ehl-i sünnetin gözbebeğidir. Bu ilme ait mârifetleri, isteyen Müslümanların kalplerine akıtan bir kaynaktır. Resûlullah Efendimizin üç vazifesinden biri de tasavvuf marifetlerini, bilgilerini öğretmek ve kalplere yerleştirmekti. Bu vazifeyi; kendisinden sonra dört halifesi tam olarak yerine getirdiler. Dört halifeden sonra İslâmiyet her yere yayılmış ve Müslümanların sayısı çoğalmıştı. İslam âlimleri, Resûlullah'ın, (sallallahü aleyhi ve selem) vazifelerini yerine getirmekte aralarında vazife taksimi yaptılar. Kelâm, akâid iman bilgilerini "Mütekellimîn" adı verilen âlimler yaydılar, öğrettiler. Fıkıh yani amel, ibadetleri ve işleri öğreten âlimlere "Fukahâ" denildi. Tasavvuf bilgilerini de on iki imam ve diğer tasavvuf âlimleri öğretip kalplere akıttılar. On iki imamın her biri, Ehl-i sünnet itikadındaki Müslümanların gözbebeği olmuştur. Onları ve bu aileye mensup olanların hepsini sevmeyi, dünya ve ahiret saadetlerinin sermayesi bilmişlerdir.

Musa-i Kâzım hazretleri, hadis-i şerif ilminde sika, güvenilir bir râvidir. Büyük bir hadis imamıdır. Oğulları Ali Rıza ve İbrahim, İsmail, Hüseyin ile kardeşleri Ali ve Muhammed, ondan hadis-i şerif rivâyet etmişlerdir. Resûlullah'a kadar varan bir rivâyet ile bildirdiği bir hadis-i şerifte buyruldu ki: "Yemekten önce el yıkamak, fakirliği yok eder. Yemekten sonra yıkamak da, üzüntüyü giderir..."

Musa-i Kâzım hazretlerinin yaşadığı devirde, Ehl-i Beyt’ten olanlara maalesef birçok haksızlıklar yapılmıştır. Zamanın sultanları tarafından birkaç kere hapse atılmış ve hapiste iken vefat etmiştir. Hâlbuki dünyaya düşkün değildi. Zühd ve takvâsı çoktu. Affı ve ihsanı, kerem ve cömertliği ile meşhurdur. Medine-i münevverede otururdu. Siyasete hiç karışmadığı halde Abbasi halifelerinden Muhammed Mehdî kendisini Medine'den Bağdat'a getirterek hapsetmiş, bir müddet sonra hazret-i Ali'yi rüyasında görüp, kendisine Kur'an-ı Kerim’den meâlen: "Demek ki idareyi ele alırsanız, hemen yeryüzünde fesat çıkaracak ve akrabalık bağlarını kesip atacaksınız." buyurulan Muhammed sûresi yirmi ikinci âyet-i kerimesini okudu. Bunun üzerine ertesi gün hemen Musa-i Kâzım'ı hapisten çıkararak, kendisine ve evlatlarına karşı isyan etmeyeceğine yemin etmesini teklif etmiş, İmam-ı Musa Kâzım da: "Bu işi asla yapmam ve şanıma da yakıştırmam" buyurunca, doğru söylediğini tasdik etmiş ve bu teminat üzerine, Medine'ye dönmesine izin vermişti. Sonra Halife Harun Reşid, 795 yılında Umre'den dönerken, Medine'ye uğramış, İmam hazretlerini yanına alıp Bağdat'a getirmiştir. Ardı arkası kesilmeyen hadiselerin yatışması sona erdirilmesi düşüncesi ile Onu tekrar hapsettirmiştir. Bağdat tarihi kitabının yazarı Hatîb-i Bağdadî'nin rivâyetine göre, ölünceye kadar hapiste tutmuştur. Diğer bir rivâyete göre, Harun Reşid de gördüğü korkulu bir rüyâ üzerine, onu hapishaneden çıkarıp, Medine'ye göndermişti. Ancak Bağdat'ta vefat etmiş olması, Hatîb-i Bağdâdî'nin rivâyetini kuvvetlendirmektedir. Hatta zehirletilerek vefat ettiği de rivâyet olunur. Yedi sene zindanda kaldı.

Hapishânede iken Harun Reşid'e yazdığı mektupta şöyle dedi: "Benden belâ ve musibet son bulmayacak, buna karşılık, sen de daima rahat ve genişlik içerisinde olacaksın. Yalnız şunu unutma; sonu gelmeyen ahirette sen de ben de gideceğiz."

Yahyâ bin Hâlid Bermekî tarafından hurma içinde zehir verilerek öldürüldüğü rivâyet olunmaktadır. Zehir verildiği gün Musa-i Kâzım hazretleri: "Bana bugün zehir verdiler. Yarın vücûdum sararacak, sonra yarısı kızaracaktır. Ertesi gün de siyah olacaktır. O zaman vefat ederim" buyurmuştur. Dedikleri aynen olmuştur.

Musa Kâzım'ın hayatı, fazilet ve üstünlüklerle doludur. Sevdiklerine ibret veren ve yol gösteren kerâmet ve menkıbeleri çoktur. Ruhlara gıda olan sözleri o kadar çoktur ki, bazıları kitaplara geçirilmiş, bazıları da dilden dile, gönülden gönüle akıp gelmiştir.

Onu seven ve ondan istifâde eden âlimlerden Şakîk-i Belhî"kuddise sirruh" şöyle anlatıyor:

"Hacca gidiyordum. Fâriziyye'ye vardım, orada, güzel yüzlü, buğday benizli, yün elbiseli, başı sarıklı ve ayağında nalını bulunan bir genç gördüm. İnsanlardan ayrı bir yerde yalnız oturuyordu. Kendi kendime; "Bunun tasavvuf talebesinden olması lâzımdır, bu yolda Müslümanlardan ayrı duruyor, gidip biraz ağır konuşayım da bu işten vazgeçsin" dedim. Yanına yaklaşınca, bana: "Ey Şakîk" diye hitaba ederek, meâlen; "Zandan çok sakınınız, zîrâ bâzı zanlar günâhtır." buyrulan Hucurât sûresi on ikinci ayet-i kerimesini okudu. Bir tarafa doğru gitti. Kendi kendime:"Bu bir sâlih kişi olmalı, adımı ve kalbimdekini bildi" dedim. Arkasından, helâllaşayım diye gittim. Ne kadar hızlı yürüdüysem yetişemedim. Başka bir konak yerinde onu yine gördüm. Namaz kılıyordu. Bütün âzâları titriyor, gözlerinden yaşlar akıyordu. Namazını bitirsin de helâllaşayım dedim. Namazını bitirdi. Yanına yaklaştım. Bana; "Ey Şakîk!" diyerek, meâlen; "Ben tövbe eden iman edip sâlih ameller işleyen ve sonra doğru yolu bulan kimseleri elbette affederim" buyrulan Tâ-hâ sûresi seksen ikinci ayet-i kerimesini okudu. Beni bırakıp uzaklaştı. Kendi kendime; "Bu genç yüksek bir veli olmalı, ikinci defa ismimi ve kalbimdekini bildi." dedim.

Başka bir konak yerinde yine onu gördüm. Bir kuyunun başında, elindeki kısa ipli kova ile su çıkarmak istiyordu. Kova suya düştü. Ellerini kaldırıp: "Yâ Rabbî! Sen benim Rabbimsin, su aşağıdadır. Kuvvet sendedir, su içmek istiyorum." diye dua etti. Kuyudaki su yükseldi. Elini uzatıp kovasını doldurdu. Abdest alıp dört rekât namaz kıldı. Bir kum yığınına doğru gitti. Eliyle kumları kovanın içine döktü. Çalkalayıp içti. Yanına gidip selâm verdim. Selâmımı aldı. "Hakk Teâlâ’nın sana ihsân ettiği nimetlerin fazlasından bana da tattır."dedim. "Hakk Teâlâ’nın nimetleri açık veya gizli her zaman bize gelir. Hakk Teâlâ’ya hüsn-i zanda bulun!" deyip, kovasını bana verdi. İçinde kavrulmuş buğday ile şeker vardı. Kovanın içine koyup çalkaladığı kum onun kerâmeti ile yiyecek hâline gelmişti. Ondan daha lezzetli bir şey yememiştim, yedim ve doydum. Mekke'ye gelinceye kadar onu bir daha göremedim. Mekke'de gece yarısı namaza durmuştu. Tam bir huşû ile inleyip ağlardı. Bütün gece böyle devam etti. Sabah oldu. Namaz kılıp tavaf edip dışarı çıktı. Arkasında hizmetçiler vardı. İnsanlar etrafına toplandılar. "Bu zât kimdir?" diye sordum. "Mûsâ bin Câfer bin Muhammed bin Ali bin Hüseyin'dir" dediler. "Yolda bu zâttan şöyle şöyle acaib hâller gördüm" dedim. "Bu hâller bu seyyid için acaib değildir dediler."

Onu seven Hâlid ez-Zabbâlî şöyle anlatıyor: Halife Mehdî, İmam Kâzım'ı ilk defâ çağırmıştı. Musa-i Kâzım, bana, yol hazırlığı için çarşıdan bazı şeyler almamı buyurdu. Yüzüme baktı ve: "Seni üzüntülü görüyorum, ne oldu?" diye sordu. Ben de: "Niçin üzülmeyeyim, bir zalimin yanına gidiyorsunuz, sonunuzun da ne olacağı belli değildir." dedim. "Hiç korkma, falan ay, falan günde geri döneceğim. Akşamleyin beni beklersin." buyurdu. Ay ve günleri sayıyordum. Buyurduğu gün geldi. Güneş batmasına az kalmıştı. Kimse gelmedi. Şeytan da içime vesvese düşürdü. Kalbimde bir şüphe uyanmasından korkuyordum. Çok sıkıldım. O sırada Irak tarafından bir karaltı göründü. Musa-i Kâzım Hazretleri bir katıra binmişti. "Ey falan!" diye seslendi. "Buyurun efendim buradayım" dedim. "Az kalsın, kalbine şüphe geliyordu değil mi?" buyurdu. "Evet, öyle olacaktı." dedim. Sonra; "Allah u Teâlâ’ya hamd olsun ki, bu zalimden kurtuldun." dedim. "Beni bir daha oraya götürecekler o zaman kurtulamayacağım." buyurdu.

Menkıbeleri çeşitli kitaplarda toplanmıştır. Nûr-ul-Ebsâr da anlatılan menkıbelerden bazıları şunlardır: Bir gün Musa-i Kâzım Hazretlerinden, zamanın halifesi Harun Reşid sordu:


"Sizler, kendinizin Ehl-i Beytten olduğunuzu söylüyor ve Resûlullah'ın zürriyetindeniz diyorsunuz. Hâlbuki aslında biz dedem Abbas'tan dolayı Resûlullah'ın soyundanız, siz de Hazret-i Ali'nin evlâtlarısınız. İnsanların nesebî ve soyu baba ile devam eder." Cevabında buyurdu ki: "Allah u Teâlâ Kur'an-ı Kerim’de En'âm sûresi seksen dördüncü ayet-i kerimesinde meâlen buyuruyor ki: "İbrahim peygamberin zürriyetinden olan Dâvûd, Süleyman, Eyyûb, Yûsuf, Mûsâ ve Hârun! Biz iyileri böylece mükâfatlandırırız. Ve ey Zekeriyyâ ve İsa!" Bu ayet-i Kerime’de İsa aleyhisselâm, İbrahim aleyhisselâmın soyundan sayılıyor. Hâlbuki İsa'nın babası olmadığı, herkes tarafından bilinmektedir. Bununla birlikte annesi tarafından İbrahim aleyhisselâmın zürriyetinden sayılmaktadır. Öyleyse, bizler de annemiz Fâtıma'tüz-Zehrâ (radıyallahü anhâ) tarafından Resûlullah efendimizin soyundan sayılırız."

Harun Reşid, bir gün veziri Ali bin Yektîn'e çok güzel elbiseler hediye etmişti. Bunlar arasında, siyah ibrişimle dokunmuş, altın yaldızlı gömlek en iyisiydi. Padişahlara mahsus bir elbiseydi. Ali bin Yektîn, Musa-i Kâzım Hazretlerini çok sevdiği için bir miktar daha mal ilâve ederek hepsini Musa-i Kâzım'a gönderdi. Gömlekten başka bütün hediyeleri kabul ettiler. Gömleği geri gönderip, bunu saklamasını, bir gün lâzım olacağını söylediler. Bir gün Ali bin Yektîn, kölelerinden birine kızıp kovdu. O köle, Harun Reşid'e gidip: "Benim efendim Musa-i Kâzım'ı imam edinmiştir. Ona çok mal gönderiyor, hatta sizin ona ikram ettiğiniz ibrişimli altın yaldızlı gömleği bile hocasına gönderdi." dedi. Harun Reşid, kızıp, Ali bin Yektîn'i çağırttı: "Sana giydirdiğim gömleği ne yaptın?" diye sordu. Ali bin Yektîn; "Bendedir ey müminlerin emîri!" dedi. Harun Reşid, hemen getirmesini istedi. O da kölelerinden birisini çağırıp; "Benim sarayımda falan odaya git, anahtarını falandan iste, odada bir sandık vardır. Kapağını aç, içinde mühürlü bir kutu göreceksin. O kutuyu getir." dedi. Kölesi derhal kutuyu getirdi. Kutuyu açınca, içindeki gömleği gördüler. Güzel kokular da sürülmüştü. Harun Reşid'in öfkesi geçti. Ali bin Yektîn'e: "Bunu yerine gönder, hatırını da hoş tut! Bundan sonra senin hakkında söylenen sözlere aldırmam. Bu elbise yanında olmasaydı, seni cezalandıracaktım. Fakat işin doğrusu meydana çıktı. Bundan sonra, bir şeyi araştırmadan hakkında hüküm vermeyeceğim" dedi. Başka hediyeler ve ihsânlarda bulunarak gönderdi. Fesatlık yapan köleye de gereken cezası verildi.

İshâk bin Ammâr şöyle anlatıyor: "Musa-i Kâzım, Harun Reşid tarafından hapsedildiği zaman, İmâm-ı A'zam Ebu Hanîfe hazretlerinin iki talebesi olan Ebu Yusuf ile Muhammed Şeybânî ziyaretine gitmişlerdi. Maksatlarından biri de ilmi hakkında bilgi sahibi olmaktı. İlminden sorup denemek istiyorlardı. Tam o sırada hapishanenin nöbetçisi yanına geldi ve: "Ey mübarek Efendim, bugünkü nöbetim bitti. Yarın dönüşümde, bir ihtiyacınız varsa, getireyim" dedi. İmam-ı Musa Kâzım; "Bir ihtiyacım yoktur." dediler. Sonra, Ebu Yusuf ile Muhammed Şeybânî'ye dönerek; "Ben bu adama hayret ediyorum. Yarın döneceğini zan ediyor ve ihtiyaçlarımı soruyor. Hâlbuki onun eceli gelmiştir ve yarın ölecektir" buyurdular. İmam-ı A'zam hazretlerinin iki talebesi de Musa-i Kâzım'ın böyle söylemesine hayret ettiler ve: "Biz, bu zâtı, zâhirî ilimlerden imtihan etmek istedik. Bu ise, bâtınî ilimden bize haber veriyor. Bu sözünü deneyelim." diyerek kalkıp gittiler. Adamın evine yakın bir yere nöbetçi koydular ve ona: "Bu evde bir şey gördüğün zaman, gelip bize haber ver!" dediler. Gece yarısında evde bir ağlama sesi yükselmeğe başladı. Nöbetçi gelip hemen haber verdi. İmam-ı Ebu Yusuf ile Muhammed Şeybânî geldiği zaman ev sahibinin öldüğünü gördüler. Musa Kâzım Hazretleri için olan hayretleri ve onun büyüklüğü hakkında zanları bir kat daha arttı.

Muhammed bin Abdullah el-Bekrî anlatıyor: "Borç istemek için Medine-i münevvereye gelmiştim. Bana bu hususta yardımcı olabilecek bir kişiyi çok aradım fakat bulamadım. En sonunda yorulup, kendi kendime: Ebu'l-Hasan Musa bin Cafer'e gitsem, durumumu ona anlatsam, iyi olur. Belki bir şeyler elde ederim, diye düşündüm. Kararımı verip, Negamâ denilen yerdeki bahçesinde onu buldum. Beni görünce küçük bir hizmetçisi ile yanıma geldi. Elinde bir kalbur, kalburun içinde hurma vardı. O ve ben hurmadan yedik. Sonra bana bir ihtiyacım olup olmadığını sordu. Ona durumumu olduğu gibi anlattım. Bunun üzerine içeri girdi. Az sonra yanıma geldi. Hizmetçisine sen git dedi. Elini elime uzattı. Bana içinde üç yüz dinar olan bir kese verdi ve kalkıp gitti. Sonra bineğime binip, oradan ayrıldım."

Musa-i Kâzım hazretleri çok cömert idi. Birisi ona devamlı içerisinde dinar bulunan keseler gönderiyordu. Bu keselerin içerisinde, bazen üç yüz, bazen dört yüz, bazen iki yüz dinar bulunuyordu. Musa-i Kâzım hazretleri eline geçen bu dinar keselerini yanında biriktirmez, onları Medine-i münevvere fakirlerine dağıtırdı.

Kız kardeşi onu şöyle anlatır: "O yatsı namazını kıldığı zaman, Allah u Teâlâ’ya hamd eder ve dua eder, bu hâli gece bitinceye kadar devam ederdi. Gece bitince, tekrar kalkar, sabah namazını kılardı. Sonra, bir miktar, zikir ile, Allah u Teâlâ’yı anmakla meşgul olur, bu durumu güneş doğuncaya kadar devam ederdi. Sonra, Kuşluk vaktine kadar oturur. Daha sonra hazırlanır, dişlerini misvaklar, zevâl öncesine kadar uyurdu. Uykudan uyanınca, abdest alır, ikindiye kadar namaz kılar, namazı bitirince, kıbleye doğru dönerek, akşam namazına kadar Allah ü Teâlâ’yı zikrederdi. Sonra tekrar, akşam ile yatsı arası namaz kılardı. Bu onun her günkü âdeti idi."

Musa-i Kâzım Hazretleri, Resûlullah Efendimizin yüksek nesebîne sahip olan Ehl-i Beyt’in en büyüklerindendir. Nurlu kalbine akıp gelen ilmin ve feyizlerin çokluğu, akıl ve dil ile anlatılamaz. İnce mârifetleri bildiren sözleri, nükte ve latifeleri çok meşhurdur. Hikmetli sözlerinden biri şöyledir. Buyurdular ki: "Arkadaşlık ettiğin biri, önceleri hâli hâline uyar, sonraları kalbine sıkıntı verirse, hemen kendine bak! Kendi eğriliğini anlarsan, hemen tövbe et. Doğru olduğunu anlarsan, bilesin ki o arkadaşın yoldan sapmıştır. Bu durumda dur, biraz düşün. Hemen ondan ayrılma! Onu yalnız başına bırakma. Cenâb-ı Hakk tarafından bir düzelme gelinceye kadar bekle."

Rivâyet edilir ki, Musa bin Câfer el-Hâşimî (Musa-i Kâzım) Hazretleri Mescid-i Nebevî'ye girip, gecenin ilk vaktinde secdeye vardı. Sabaha kadar secdede şöyle dediği duyuldu: "Yâ Rabbî! Günahım çok, fakat senin affın büyük."

EVİN YIKILDI

Musa-i Kâzım Hazretlerini sevenlerden Medâin şehrindeki İsa isminde bir zât şöyle anlatıyor: Hacca gitmiştim. O sene Mekke'de kaldım. Sonra, bir sene de Medine'de kalayım diyerek oraya gittim. Musallâ denilen yerde Ebû Zer-i Gıfârî hazretlerinin evi yanında bir yer kiraladım. Orada devamlı Musa-i Kâzım'ın ziyaretine gidiyordum. Yağmurlu bir geceydi, yanında oturuyordum. Birdenbire, bana: "Ey İsa, kalk evine yetiş! Evin, eşyalarının üzerine yıkıldı." dediler. Koşarak evime geldim. Baktım ki gerçekten ev yıkılmış, eşyalar altında kalmıştı. Birkaç işçi tuttum. Bütün eşyalarımı noksansız enkaz altından çıkardım. Yalnız abdest almak için kullandığım ibriğim kayboldu. Ertesi gün İmâm-ı Musa Kâzım'ın yanına geldim. Bana: "Eşyalarından kaybolan bir şeyin var mı?" diye sordular. Ben de: "Hayır Efendim, yalnız abdest ibriğim kayıp!" dedim. İşte o zaman başlarını aşağıya indirip gözlerini yumdular. Bir müddet bekledikten sonra, başlarını kaldırıp bana dediler ki: "Sen bir gün önce ev sahibinin helâsına gitmişsin ve orada unutmuşsun! Şimdi git, ev sahibinin hizmetçisinden iste, sana versinler." Ben de hemen koşarak geldim. Ev sahibinin hizmetçisinden ibriğimi isteyince, getirip teslim etti.

NE KADAR ZARARIN VAR

Yahyâ bin Hasan anlattı: "Medine-i münevverede birisi Musa-i Kâzım Hazretlerine eziyet edip kırıcı sözler söylüyordu. Onu sevenler, ona devamlı: "Bize izin ver, şuna haddini bildirelim." diyorlardı. Fakat Musa Kâzım Hazretleri böyle bir işe teşebbüsten onları şiddetle men ediyordu. Bir gün, kendisine hakarette bulunan şahsın nerede olduğunu sordu. Medine-i münevverenin civarında bir yerde olduğunu söylediler. Musa-i Kâzım, bineğine binerek, onun tarlasının olduğu yere gitti ve orada buldu. Tarla'ya katırı ile girdi. O şahıs, tarlaya basma diye bağırdı. Musa-i Kâzım onun yanına kadar geldi. Yanına oturdu. Ona: "Ne kadar zararın oldu?" deyince, o şahıs: "Yüz dinar." Deyip: "Sen kaç dinar umuyordun?" diye sordu. Musa-i Kâzım "Bilmiyorum. Gaybı ancak Allah u Teâlâ bilir. Ne kadar, zarara uğradığını bilmediğim için sana: "Ne kadar zararın olduğunu tahmin ediyorsun?" diye sordum." Bu söz üzerine o şahıs: "Öyleyse, iki yüz dinar istiyorum" dedi. Musa-i Kâzım ise ona üç yüz dinar verdi. Musa-i Kâzım'a daha önce hakaretlerde bulunan o şahıs, bu cömertlik ve ihsân karşısında hayran kaldı. Kalkıp, Musa-i Kâzım Hazretlerinin başını öptü ve sonra birbirinden ayrıldılar. Musa-i Kâzım oradan ayrılınca, Mescid-i Nebevî'ye (Resûlullah Efendimizin mescid-i şerifine) gitti. Yine orada o şahısla karşılaştı. Fakat kendisini seven yakınları onu orada görünce, hemen üzerine yürümek istediler. Fakat Musa-i Kâzım hazretleri onlara: "Hangisi hayırlı; sizin yaptığınız mı, yoksa benim istediğim mi? Ben ona yakınlık göstermek suretiyle ıslah olmasını düşünmüştüm." dedi.


1) Câmi'u Kerâmât-il-Evliyâ; c.2, s.269
2) Vefeyât-ül-A'yân; c.5, s.308-310
3) Tabakât-ıİbn-i Sa'd; c.3, s.244
4) Hadâik-ul-Verdiyye; s.40
5) El-A'lâm; c.7, s.321
6) Nûr-ul-Ebsâr; s.142, 148
7) Târih-i Bağdâd; c.13, s.27
8) Sıfat-üs-Safve; c.1, s.103
9) Mîzân-ül-İ'tidâl; c.3, s.201
10) El-Bidâye ven-Nihâye; c.10, s.183
11) Tehzîb-üt-Tehzîb; c.10, s.340
12) Kâmûs-ul-A'lâm; c.6, s.4478
13) Seâdet-i Ebediyye; (49. Baskı) s.1126
14) Eshâb-ı Kirâm; (6. Baskı) s.364
15) Şevâhid-ün-Nübüvve; cüz 7, s.19
16) İslâm ÂlimleriAnsiklopedisi; c.2, s.321



Derleyen
Ali BEKTAŞ
İstanbul, 01 Ocak 2012


SON EKLENENLER
GÜNÜN AYETİ
Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
(İNŞİRÂH - 5 )


NAMAZ VAKİTLERİ