halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti halveti halveti halveti halveti
28 Haziran 20174 Sevval 1438
Ali Bektaş Yazar Ali Bektaş Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir Ali Bektaş Rağmen Ali Bektaş Aşkı Sübhan Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara Halveti Şeyh Mehmet Ali VAHDETİ Hz. Halveti Şeyh Abdulkadir Bilgili (SEBATİ) Hz. Halveti Şeyh İbrahim Gülmez (KANAATİ) Hz.







HZ. İMAM CAFER-İ SADIK


Hz. Hüseyin Efendimizin sevgili ve nazlı yavruları, Zeynel Abidin Hazretlerinin torunudur. Zeynel Âbidin'in oğlu Muhammed Bâkır, onun oğlu da Cafer-i Sâdık'tır. Bu sûretle, Efendimize kıyasen olunca beşinci torun olmuş olur ki, bu niteliği de çok özel bir şeydir.

Ayrıca Câfer-i Sâdık Hazretlerine intibak eden, Efendimizin bir emri vardır. Bu emri çeşitli tarzda başkalarına yakıştırmak isteyenler bile olmuştur. Efendimiz, 75 yıl sonra büyük bir ilim yıldızının geleceğini ifade etmiştir. Bu ifadenin hedefi tanımladığı zat Câfer-i Sâdık Hazretleridir. Ama tabiî Ehl-i Beyt'e ait bir zâtın böylesine yücelmiş olması, o zamanki Emevi telkinatı altında olan ilim çevrelerini, insanları çok rahatsız etmiş ve hatta bu ilim yıldızından kasıt İmam-ı Hanefi'dir denmiştir. Hâlbuki İmam-ı Hanefi Hazretlerinin hakikî mürşidi Câfer-i Sâdık Hazretlerinin kendisidir. Câfer-i Sâdık Hazretlerinin hususiyeti Medine'de yaşamış olmasıdır ve vaazlar söz konusudur. Özel olarak yetiştirdiği talebeler mânâ ilimlerini bütün detaylarıyla öğrenmişlerdir. Camideki vaazlarda da namazın, orucun daha doğrusu dinin gerçeğini öğrenmişlerdir. Ancak, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin bulunduğu zaman, o kutsal toprakların içerisinde büyük bir siyasi kargaşa yaşanıyordu. Bir taraftan Emevilerin fesadıyla allak-bullak olmuş İslâm ilimleri, bir taraftan dağılmış İslâm ilimlerini toparlamaya çalışan birçok iyi niyetli Müslüman âlimleri, hâdiseleri çok farklı noktalara koymak durumunda kaldılar. Meselâ hadislerin toplanışı -Gerçi Cafer-i Sâdık Hazretlerinden biraz sonraya rastlar.- olsun, mezheplerin kuruluş sırasında mezheplerin tayin ettiği ölçüler olsun bir türlü istikrar bulamamıştır. Bugün mezhepler daha çok oturmuştur. Aşağı yukarı o mezhepler aynı çağda kurulduğu zaman bir türlü istikrar bulamamıştır. Yani o çağı yaşayan insanlar hangi mezhebe iltihak edeceği hususunda bir mezhep imamının herhangi bir hâdisede gösterdiği istikameti seçmek konusunda çok zorluklar çekmişlerdir. Durulup da bu çağa geldiği için, mezheplere karşı biz kolaylık içindeyiz. İşte bu, gerek mezhep imamlarının ortaya çıkıp İslamiyet’i kurmak için gösterdikleri çaba, gerekse hadislerin toplanışı sırasındaki bir takım tartışmalar, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yaşadığı çağdaki, işte aşağı yukarı hicri 80. veyahut 100'cü yıl arasındaki o çağda Câfer-i Sâdık Hazretlerinin ilminden bütün cemaat istifade edememiştir.

Bu siyasî kargaşada bir evlad-ı Resûl’e gidip, ona teslim olmakta korkanlar olmuştur. Kendilerinin siyasî istikbalinin söneceğinden korkanlar olmuştur. Böyle bir karışık dönemde teşrif etmiştir.

Câfer-i Sâdık Hazretleri hususiyet itibariyle, Zeynel Âbidin'e benzemesi dikkati çekmektedir. Zeynel Âbidin Hazretleri madde ilimlerinde ve özellikle tasavvufta nazar dediğimiz özel canlandırma metoduna sahip bir hikmet taşırdı ve bu yüzden de Zeynel Âbidin Hazretleri çoğu zaman peçe takardı. Yani yüzüne bakılması çok zor bir insandı ve aynı zamanda da hiç bir amaca yönelik olmasa dahi onun gözlerine bakmak çok büyük bir olaydı. Tesadüfen dahi bir insanın onun gözlerine bakıp, kendi içi dünyasındaki, yanlışlıklarla beraber doğrular da yıkılabilirdi. Zeynel Âbidin Hazretleri Kâbe'de saatlerce Kâbe’ye dalıp sekiz saat nazar ettiği, hatta geceleri bulunduğu hânenin damından, nazarına Kâbe’yi alıp sekiz saat nazar ettiği bilinmektedir. Bu nasıl bir ceryan alışverişidir, tahmin bile edemiyoruz. Onun için, Zeynel Âbidin Hazretlerinin bir sözü vardır. Biraz yalnız yaşamayı severdi. Bilhassa Mekke-Medine'ye geldikten sonra, Horasan'da ve Türk illerinde, genç yaşında pek çok talebe yetiştirdi. Mekke ve Medine'ye geldikten sonra yalnız yaşamayı severdi. O zamanda bu siyasilerin pek işine geliyordu.

Câfer-i Sâdık Hazretleri aynen Zeynel Âbidin Hazretlerine benzerdi ama genelde pek peçe takmazdı. Fakat nazarları tasavvur edilmeyecek kadar keskindi ve mânâyı açan kudrete sahipti. Bu nazarın sırrı bizzat bizim Hanefi mezhebinin imamı, İmam-ı Âzam'ın üzerinde tecellî etmiştir. İmam-ı Âzam Hazretleri, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin sohbetlerine gitmezdi ama her gördüğü yerde büyük bir saygıyla selâm verir, hatırını sorardı. Yine bir gün ölmeden bir buçuk iki sene evvel, İmam-ı Âzam Hazretleri, yine böyle bir selâm verdi, hatır sordu, o sırada Cafer-i Sâdık Hazretleri: ‘‘Sen İslâmiyet’e çok hizmet ettin, çok büyük de gayret sahibisin ama bilmen lâzım gelen başka şeyler de var’’, dedi. Elini yüzüne sürerek gözlerini kapattı ve sonra tekrar açtı, nazar etti, ondan sonra İmam-ı Azam Ebu Hanife Hazretleri, koşarak evine gitti. Tahammül edemedi. İmamı Azam Hazretleri ömrünün son iki yılında böylece tasavvufa yönelmiş ve bu dönemi kastederek "iki yıl olmasaydı Nu'man helak olmuştu" dediği rivayet olunur.

Bunun yorumu olarak, mânâ ilimlerinde şöyle deniliyor: Câfer-i Sâdık Hazretleri, İmam-ı Âzam Hazretlerine nazar ederek zaman ve mekânı aşırdı. Yani zamanın öncesine ve sonrasına götürdü geldi. Medine'ye götürdü. Efendimizi vücut olarak seyrettirdi. Artık bunların karşısında bir ilimden bahsetmenin caiz olmayacağı hükmüne varan İmam-ı Âzam Hazretleri de bütün ilmî varlığını inkâr etti derler. Mânâ ilimlerinde böyle yorumlarlar. İmam-ı Âzam Hazretlerinin mezhebi elbette takdiri İlâhî itibariyle bâkîdir. Bu geçirdiği ruhî patlama, ruhî bir değişim beşerî sıfatlar içerisindeki mezhebini ilgilendiren bir hâdise değildir, bunun ötesinde bir hâdisedir.

İnsanların madde ilimlerinin dışında, hakikî ilimlerin, mânâ ilmi olduğunu ve bu ilmin de zaman ve mekânla kayıtlı bulunmadığını ifade eden bir hayat öyküsüdür, İmam-ı Âzam Hazretlerinin öyküsü...

İLMİN SÜR'ATLE İNTİKALİ

Câfer-i Sâdık Hazretlerin, bu hususiyeti, yani bu nazarında meydana gelen hususiyeti, ilim ışığı altında yetiştirdiği talebelerde de başka bir tecelli ederdi. Başka bir hocanın, başka bir öğretmenin altı ayda anlatacağı dersi yarım saatte anlatırdı. Ondan ders alan talebeler kendileriyle beraber derse başlayan bir kimsenin üç senede vardığı bir noktaya rahatlıkla iki günde gelirdi. Sür'ati müthiş bir şeydi. Madde ilimleri açısından bir özelliği bizzat kendi tanımıyla, Hz. Ali'den devralma sırrına sahipti. Hz. Ali’nin o müthiş ilmi, madde ilimlerinin tümünü ihtiva eden sırrı Câfer-i Sâdık Hazretlerinde aşikârlaşmıştı ki, bunun çok meşhur örneği de Horasan'lı Câbir'in İmam-ı Câfer'den aldığı derstir.

Horasanlı Câbir Medine'ye fıkıh tahsili için gelmişti. Annesi varını yoğunu, yirmi yıllık emeğiyle biriktirdiği parasını oğluna yol ve tahsil harçlığı olarak vermişti. Bu verdiği harçlığa karşılık da; "Aman oğlum, mutlaka bir şeyler öğrenerek gel de burada bir meslek sahibi ol" demiştir. İşte Horasanlı Câbir bu niyetle Medine'ye geldiği zaman gayet saf bir yürekle "Buranın en iyi hocası kim? demiş. Demişler ki; "Sen ne okuyacaksın da, en iyi hocayı soruyorsun? Sen bir köylü çocuğusun, sana okuma yazma için çok hoca bulunur." demişler. "Bana anam en iyi hocada oku gel dedi." demiş. Buranın en iyi hocası Câfer-i Sâdık ama ona talebe olabilmek için iki sene sıra beklemen lâzım demişler.. Onun üzerine yüreği çok yanıyor. Anamın bana verdiği para, benim mecâlim sırf sıra beklemekle geçecek. Ancak bu sırayı bekleyecek kadar bir tâkata sahibim diyor. Böyle bir konuşma sırasında Hz. Câfer'de oradan geçiyormuş:

— Sen ne istiyorsun, diyor.

— Efendim, ben Türkistan’dan geldim, burada ders almak istiyorum, öğrenmek istiyorum. İmam Cafer:

— Ne öğrenmek istiyorsun, diye soruyor.

— Efendim bizim oralarda köy hocasına çok ihtiyaç var, ben de fakir bir ailenin çocuğuyum. Beni bir köy hocası olarak yetiştirirseniz ailemin geçimi istikbali kurtulacak, diyor. İmam'da:

— Ben aradığın hocayım, Caferi Sadık'ım. Yarın sabah gel de derse başlayalım.. Horasanlı Câbir büyük bir neşeyle seviniyor, ertesi gün Câfer-i Sâdık'ın huzuruna gidiyor.

Hz. Câfer bir iki gün bunu oyalıyor, neler biliyor, bilmiyor diye. Hz. Câfer, sen namaz kılmasını biliyor musun diye soruyor?.. Evet, biliyorum diyor... Peki, namazda okuduğun dualar yetmiyor mu, imamet için? Cuma namazında bir şeyler okuyorlar... Onlar şart değil, sonra her camide Cuma namazı kılınmaz. Sende sadece vakit namazlarını kıldır, bu kadarı yeter sana, ne dersi istiyorsun?..

Netice itibariyle çok müteessir bir şekilde Horasanlı Câbir kapıdan çıkarken, Câfer-i Sâdık Hazretleri:


— Gel, gel diyor. Bir insanda bu kadar güzellik, saflık olmaz ki, diyor. Buraya gel diyerek karşısına oturtuyor. Ben sana şimdiye kadar kimseye öğretmediğim bir ilmi öğreteceğim. Bu ilmin ismini de senin ismini koyacağım diyor. Ondan sonra Horasanlı Câbir'e cebir öğretiyor. Bu ilmin ismini de onun ismine kıyâsen El Câbiriye koyalım diyor.. Siz nasıl emrederseniz hocam.. Bildiğimiz cebirin, cebir ilminin bütün detaylarını Horasanlı Câbir'e anlattı. O da bunları sadık bir şekilde kitap halinde topladı.

Ne çâre ki o zaman, kendisinin bu üstün bilgisini hiç kimse anlamadığı için, bütün bilim adamı geçinenler sihir yapıyor, büyü yapıyor diye karşılamış ve onun Mekke'de, Medine'de ve hatta Bağdat'ta yerleşmesini engellemişlerdir. Kendisini Horasan'a zor atmıştır. Yine yokluk devam etmiştir.

Bugün seyrettiğimiz televizyonun dalga harekâtında, bindiğimiz arabanın motorunda, Horasanlı Câbir'in ilmi vardır ama o yine sefâlet içerisinde dünyasını değiştirmiştir. Çünkü Câfer-i Sâdık Hazretleri çok enteresan bir şey yapmıştır. Bu ilmi, ona öğrettikten ve kitap hâline getirmesini söyledikten sonra, mânâ ilimlerini de öğretmiştir. Horasanlı Câbir mânâ ilimlerini öğrendiği için dünyaya rağbet edemez olmuştur. Artık parayla namaz kıldırmak yahut parayla ibadet öğretmek onun hudutlarının dışına taşmıştır. O tekrar annesiyle beraber kuru ekmeği, o büyük ilahî nimet, suyun ve tuzun sırrı içerisinde nimet-i İlâhîyi paylaşmıştır.

Horasanlı Câbir'in, El Câbiriye ismindeki kitabını gördüm. O kitap ancak Bakan emriyle görülecek kitaplar dairesindedir. Çünkü yeryüzünde tek nüshadır. Hz. Câfer öyle bir ilim vermiştir ki, kendisine hayran olmamak elde değildir. Câfer-i Sâdık Hazretlerini ancak böyle anlayabilirsiniz. Bundan 1300–1400 sene evvel gelmiş, yaşamış, bütün iki dereceli denklemlerin formüllerini Horasanlı Câbir'e yazdırmıştır. Bu nasıl olabilir? İnsan beyniyle, insan aklıyla izâh edilemez. Bu ancak Fahr-i Kâinat Efendimizin gelmesini müjdelediği, "Büyük bir bilim yıldızı gelecektir" diye önceden müjdelediği, sır ile izah edilebilir. Horasanlı Câbir'in kitabı 1650–1700 arası, yani 16–17 asrın sonlarına doğru Fransız'ların eline geçmiş ve Paris Üniversitesinde ders kitabı olarak okunmuş, Cebir dediğimiz ilim böylece bilim laboratuarına yahut da bilim sahnesine aksetmiştir. Bundan önceki geometri, aritmetik gibi ilimler, eski Mısır'dan hatta Sümerlerden beri biliniyordu ama bu bilimlerin teknolojiye vereceği bir katkı yoktu. Çünkü teknoloji bilinmeyenleri bularak elde edilmiş bir fizik ihtişamıdır. Yani teknoloji dediğimiz şeylere bugün herkes hayran hayran bakıyor ama bunların hepsi cebir ilminin sırrı içerisinde toplanmıştır. Dolayısıyla, Câfer-i Sâdık Hazretlerinin yeryüzüne hediye ettiği cebir vasıtasıyla, kitap ulaştırdığı ve o kitabın da 1600 yıllarından sonra Avrupa'da intişar etmesi, Avrupa'da teknolojinin başlamasına sebep olmuştur. Fiziğin temeli kesinlikle cebirdir, kesinlikle geometri değildir.

Bu bilimi vermiş olmak demek, insanların kafasına yeni bir merhale getirmiş olmak demektir. Çünkü iki bilinme¬yenli denklemi çözmek, ikinci ve üçüncü derecedeki denklemleri çözebilmek, insan aklına bir merhaledir. Nitekim Câfer-i Sâdık Hazretleri Hz. Ali Efendimizin emrine uygun olarak, riyâzi ilimlerin, matematik ilimlerinin üç kademede olduğunu gösterdi. Birinci kademesi Matematik dediğimiz sayısal matematik. Rakamları toplamak, çıkarmak, bölmek, karesini, karekökünü almak gibi tamamen sayısal işlemler. Dünya aşağı yukarı 5000 senedir nispeten beceriyor... İkinci ilim dalı da: Bilinenler vasıtasıyla bilinmeyenleri bulmak. Bu da bir ilimdir. İsmini o zaman Câbir diye koymamış ama torununun oğlu Hz.Câfer-i Sâdık, dedelerinden aldığı bu sır içerisinde İlm-i Cebiri bulmuş ve Câbir’in ismine izâfeten El-Câbiriye şeklinde bütün dünyanın istifadesine sunmuştur. Hz. Ali Efendimiz, üçüncü ilmin sırrıyla, İlm-i Cefirin anlatılmasına müsaade etmemiştir. Kendisi böyle bir ilmin insan zihnini darmadağın edeceğini biliyordu. Çünkü bu üçüncü ilim dalından bilinmeyenler vasıtasıyla bilinmeyenleri bulmak ki, insanın kafası evvelâ bu tanıma karşı çıkar. Bilinmeyenle, bilinmeyen nasıl bulunur? Hadi bilinenlerle bilinmeyenleri bulalım, cebir dediğimiz ikinci merdiven ama üçüncü merdivende bilinmeyenle bilinmeyeni bulmak hikmeti, bunu açıklamayacağını söylemiştir Hz. Ali Efendimiz.

Yalnız Ebcet hesabını bırakarak, bizlere her harfe bir rakam vererek, bu rakamların ifade ettiği mânâlar içerisinde birçok bilgilerinde meydana gelebileceğini emretmiştir Hz. Ali Efendimiz. Meselâ; İstanbul'un fethi ne zaman olacaktır dendiği zaman şimdi bu bilinmeyenle bilinmeyeni bulmak demektir. Nasıl bulunacaksa İstanbul'un fethinin ne zaman olacağı. Ama bakınız ebcet hesabını kullandığımız takdirde, Efendimizin İstanbul hakkında söylediği "Beldetün tayyibetün" kelimesini ebcet hesabıyla bulursanız 857 ediyor. 857 de 1453'ün hicri tarihidir. Binaenaleyh, bilinmeyenle, bulunabilinir. Ama bu tamamen Kur'an kelimelerine has, ebcetle onu yorumlasa da tamamen İlm-i Cefir dediğimiz bilime ait bir şey ki, bu kadar üstü kapalı bir kaç noktasını da bilmiştir.

Câfer-i Sâdık Hazretlerinin en önemli hususiyetlerinden bir tanesi, Asr-ı Saadetten itibaren gelen hakiki ilmi, Kur’an tefsiri ilimlerinin çevrede geliştiğini sanan, çevrede bu işleri iyi biliyoruz diye iddiayla ortaya çıkıp da bu yorumları hiç yapamayan bir takım insanların elinden almasıdır. Yani Câfer-i Sâdık Hazretleri, Kur'an ayetlerini yorumladığı zaman, bu yorumlardaki inceliği en az bilen bir insan dahi anlamış ve Câfer-i Sâdık Hazretlerinin mevcudiyeti birçok yanlış müfessirin doğmasını engellemiştir. Çünkü bloke etmiş atmış, bunun mânâsı budur demiş. Hakikaten bakmışlar ki, bu mânâdan daha güzel mânâ verilemez. Eğer Câfer-i Sâdık' Hazretleri yeryüzüne teşrif etmeseydi ne cebir ilmî olurdu, ne teknoloji olurdu. Ne de Kur'an'ın sağlıklı bir şekilde yorumlanması mümkün olurdu.

Câfer-i Sâdık Hazretleri İslâm dünyasında, gerek mânâ ilimleri bakımından, gerek madde ilimleri bakımından fevkalâde üst seviyede yeri olan evlâd-ı Resûl’den, çok kıymetli bir zattır. Câfer-i Sâdık Hazretlerinin hikmetli sözleri, yetiştirdiği pek çok ilim adamı, çağımıza kadar ışık tutmuştur. Ancak Câfer-i Sâdik Hazretlerinin gerçek güzelliği, tarihi yaşam tarzı maalesef çok iyi bilinmemektedir ve yanlış bilgilerle de pek çok güzelliğini kaybettirecek yanılgılara sebep olunmuştur.

Cafer-i Sâdık Hazretleri İslâm ilimleri açısından iki önemli sırra sahiptir. Bir tanesi: Bütün dünya bilimlerine ışık tutan madde bilimlerine ait bilgi hazinesinin genişliğidir. İkincisi de, mânâ ve tasavvuf ilmine ait tuttuğu ışıktır.



Derleyen
Ali BEKTAŞ
İstanbul, 01 Ocak 2012


SON EKLENENLER
GÜNÜN AYETİ
Elbette zorluğun yanında bir kolaylık vardır.
(İNŞİRÂH - 5 )


NAMAZ VAKİTLERİ