halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti halveti halveti halveti halveti
28 Nisan 20172 Şaban 1438
Ali Bektaş Yazar Ali Bektaş Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir Ali Bektaş Rağmen Ali Bektaş Aşkı Sübhan Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara Halveti Şeyh Mehmet Ali VAHDETİ Hz. Halveti Şeyh Abdulkadir Bilgili (SEBATİ) Hz. Halveti Şeyh İbrahim Gülmez (KANAATİ) Hz.







HZ. İMAM ALİYYUL RIZA


On iki imamın sekizincisi. Muhammed Cevâd Tâkî'nin babasıdır. Nesebi, Ali Rızâ bin Musa Kâzım bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynel Âbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir (r.anhüm).

Künyesi, babasının künyesi gibi Ebu'l-Hasan'dır. Musa Kâzım hazretleri ona kendi künyemi bağışladım buyurmuşlardır. Lakabı Rızâ'dır. Babasına dediler ki: "Halife Me'mûn ondan râzı olduğu için mi oğlun Ali'yi, Rızâ diye çağırıyorsun?" Cevabında; "Hayır, Allahü Teâlâ ve Resûl’ü râzı oldukları içindir." buyurdu. Ona uyanlar ve muhâlifleri ondan râzıydı.

Rızâ lakabından başka her biri onun üstünlüğünü ifade etmek için söylenmiş, Sâbir, Zekî, Velî gibi başka lakapları da vardır. 770 (H.153)de Medine'de doğdu. 818 (H.203) senesi Ramazân-ı şerifin yirmi birinci Perşembe günü elli yaşında Tûs (Meşhed)de vefat etti.

Namazını halife Me'mûn kıldırdı. Me'mûn, İmam-ı Ali Rızâ Hazretlerini çok sever ve sayardı. Kızını nikâh edip, İmamı kendine damat yaptı. Yerine halife olmasını emir ve ilan edip, paralara ismini yazdırdı. Fakat İmam önce vefat etti. Bâyezîd-i Bistâmî ve Ma'rûf-i Kerhî hazretleri İmamın sohbeti ile şereflenip kemâle gelip, yüksek derecelere ulaştılar.

İmamlığı, tasavvufta rehberliği yani Kur'an-ı Kerim’in mânevî hükümlerine kavuşturma vazifesi, bunu kalplere yerleştirmek, tasavvuf hâllerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi vefatına kadar sürdü.

İmam-ı Ali Rızâ'nın babası İmam-ı Musa Kâzım'ın üstün talebelerinden biri şöyle anlattı: "Bir gün İmam-ı Musa Kâzım; "Mağrib (Fas) tüccarlarından gelen oldu mu?" diye sordu."Bilmiyoruz." dedik. O da: "Gelmiştir." buyurdu. Atlara binip gittik. Orada cariye satan bir Mağribli vardı. Bize yedi cariye gösterdi. İmam Hazretleri hiçbirini kabul etmedi. Bir daha bulunduğunu fakat hasta olduğundan göstermediklerini öğrendik. Hazret-i İmam bana: "Yarın gel. Ne kadar ücret isterse kabul edip o cariyeyi al!" buyurdu. Ertesi gün Mağriplinin yanına vardım. "Dün isteyip de hasta olduğu için göremediğimiz caâriyeyi istiyorum." dedim. Yüksek bir fiyat söyleyip: "Daha aşağı olmaz." dedi. Ben de: "O fiyata kabul ettim." dedim. Bana: "Bunu kimin için alıyorsun?" diye sorunca: "Dünkü beraber geldiğimiz zât için." dedim. Tüccar: "O kimlerdendir?" dedi. "Benî Hâşim'dendir." deyince, Mağripli tüccar, bu cariye hakkında şöyle anlattı: "Ben, bu cariyeyi Magrib'in en uzak beldesinden aldım. Bir kadın bana: "Bu cariyeyi kimin için aldın?" dedi. Ben de: "Kendim için aldım." diye söyleyince, o kadın; "Hayır! Bu senin olacak bir cariye değildir! Bu câriye, yeryüzünün en kıymetli zâtınındır! Bunların bir çocuğu olur. O büyüyüp yetişince, yeryüzünün en âlimi olacaktır." dedi. Daha sonra câriyeyi Musa Kâzım'a getirdim. Bu cariyeden İmâm-ı Ali Rızâ dünyaya geldi.

Musa Kâzım Hazretlerinin annesi Hamîde Hatun, Peygamber Efendimizi rüyasında gördü. Ona buyurdu ki: "Yakın zamanda, zamanın insanlarının en üstünü olan bir torunun olacaktır."

Ali Rızâ'nın annesi anlatır; "Hâmile olduğum zaman hiçbir ağırlık duymazdım. Geceleri uykuda karnımda tesbih, Sübhânallah ve tehlil, Lâ ilâhe illallah sesleri işitir, korkardım. Uyandığım zaman hiç ses duymazdım. Oğlum doğduğu zaman ellerini yere koyup, bir söz söyleyen veya münâcaat eden bir kimse gibi dudaklarını oynattı."

Huzâa kabîlesinden Da'bel bin Ali ismindeki zât zamânının en meşhur şâirlerinden ve güzel söz söyleyenlerindendi. Şâir şöyle anlattı: "Ehl-i beyte muhabbeti anlatan Medâris-i Âyât isimli kasideyi yazıp, İmâm-ı Ali Rızâ'ya arzettim. Çok beğendiler ve: "Benden izinsiz hiç kimseye okuma!" buyurdular. Ben; "Peki!" deyip ayrıldım. Halife Me'mûn, bu kasideyi yazdığımı duyup beni çağırdı. Hâl hatır sorduktan sonra, yeni yazdığım kasideyi okumamı istedi. Ben özür dileyip Hazret-i İmam'ın emrini bildirdim. Halife, hazret-i İmam'ı çağırıp, kendisinden izin alınca, ben de kasideyi okudum. Halife çok memnun olup bana elli bin akçe hediye etti. İmam-ı Ali Rızâ da o kadar ihsanda bulundu. Ben de: "Efendim! Ben giydiğiniz elbiselerinizden istirham ediyorum. Bereketlenmek için yanımda bulundururum. Öldüğüm zaman kefenim olur." dedim. İhsan edip, giydiklerinden bir gömlek ve çok güzel bir havlu verip: "İnşâallah bunları saklarsın ve bunlarla belâlardan emin olursun." buyurdular. Bir zaman Irak'a gidiyordum. Yolda eşkıya yolumuzu kesip, neyimiz varsa hepsini almaya başladılar. Eşyaların alındığına değil de, İmam hazretlerinin hediyesi olan gömlek ve havlunun da alınacağından çok korktum. Bir taraftan da hazret-i İmam'ın: "Belâlardan emin olursun." sözlerini düşünüyordum. Bu sırada haydutlardan birinin, benim atıma bindiğini ve benim yazdığım kaideyi okuyup ağladığını gördüm. Haydudun Ehl-i beyte olan muhabbetine hayret ettim ve dedim ki: "O kasideyi kim yazdı?" Eşkıya; "Bu kasideyi yazan, İmam-ı Ali Rızâ'nın şâiri, meşhûr Da'bel bin Ali'dir. Fakat sen onu tanımazsın." Deyince: "Da'bel bin Ali benim!" dedim, inanmadı. Kâfilede bulunanlar tasdik edince, eşkıyâ kâfileden aldığı bütün malları sâhiplerine iâde etti. Bize de kılavuzluk edip tehlikeli yerlerden selâmetle geçmemize vesile oldu. Hazret-i İmam'ın hediyelerinin bereketiyle bütün kâfile belâdan kurtulduk." Bir gün İmam hazretleri, bir kimseye bakıp, "Hiç kimsenin elinden kurtulamayacağı işe hazırlık yap, vasiyetini yaz!" buyurdu. Üç gün sonra o kimse vefat etti.

Bir kimse şöyle anlattı: Hacca gitmeye niyet etmiştim. Evdekiler, ihram olarak Sevb-i Mülcem denen, sert ve âdî dokunmuş kumaş elbise hazırlamışlardı. "Bunlarla ihram caiz midir, değil midir?" diye şüphe edip, ihtiyat olarak başka bir ihram aldım. Mekke-i mükerremeye varınca, İmam-ı Ali Rızâ'ya bir mektup yazdım. Ama asıl sormak istediğim, Sevb-i Mülcem ile ihramın caiz olup olmadığı sualini yazmayı unutmuştum. Bir müddet sonra, Hazret-i İmam mektubuma cevap gönderdiler. Mektubun sonunda "Sevb-i Mülcem ile ihram caizdir." yazısını okudum.

Ebu İsmail Sindî isminde bir zât anlatıyor: Bir zaman İmâm-ı Ali Rızâ'nın huzuruna gittim. Arabî lisânından hiçbir şey bilmediğim için, Sind (Hindistan'ın kuzey batısında bir eyâlet) lisânı ile selâm verdim. Selâmıma benim lisânım ile cevap verdiler. Yine Sind lisânı ile bazı sualler sordum, Sind lisanı ile gâyet açık cevap verdiler. Ben; "Efendim! Arabî lisanını hiç bilmiyorum. Fakat öğrenmeyi çok arzu ediyorum." diye sorunca, mübarek elini dudaklarıma sürdü. O anda Arabî konuşmaya başladım. Allahü Teâlâ, hazret-i İmam hürmetine bunu bana ihsan etti."

İmâm-ı Ali Rızâ hazretleri Nişâbur'a gelince, yirmi binden fazla âlim ve talebe, kendisini karşıladı. Dedelerinden gelen bir hadis-i şerîf okuması için yalvardılar. İmam hazretleri; "Ben, babam Musa Kâzım'dan, o da babası Câfer-i Sâdık'tan, o da babası Muhammed Bâkır'dan, o, babası Ali Zeynel Âbidîn'den, o, babası hazret-i Hüseyin'den, o, babası hazret-i Ali'den, o, Peygamber efendimizden, o, Cebrâil aleyhisselâmdan, o da Allahü Teâlâ’dan. Bu hadîs-i kudsîyi okudu. "Lâ ilâhe illallah kal'amdır. Bunu okuyan, kal'ama girmiş olur. Kal'ama giren de azâbımdan kurtulur." İmâm-ı Ahmed ibni Hanbel hazretleri, bu hadîs-i kudsînin râvileri ile berAber okunduğunda bütün hastalıklara iyi geleceğini bildirmiştir.

Bir tanıdığı anlatır: Hanımım yüklü idi. İmAm-ı Ali Rızâ hazretlerinin huzUruna varıp, "Dua buyurun da bir oğlumuz olsun." dedim. Bunun üzerine; "Hanımın iki çocuğa hâmiledir." buyurdu.

Huzurlarından çıkıp giderken çocukların adını Muhammed ve Ali koysam diye hatırımdan geçirdim. Beni yoldan çağırtıp: "Çocukların birine Ali, diğerine Ümm-i Amr adını koy!" buyurdu. Çocuklar doğdu, biri kız diğeri de oğlandı. Adlarını dedikleri gibi koydum. Anneme Ümm-i Amr adını sorduğumda; "O isim annemin adı idi." dedi.

Sâlih bir müslüman, İmAm-ı Ali Rızâ ile ilgili menkıbesini şöyle anlatır:

Peygamber Efendimizi rüyamda gördüm. Hacıların kondukları mescidde oturuyorlardı. Huzurlarına vardım. Selâm verdim. Önlerinde hurma yaprağından örülmüş bir tabakta Seyhânî hurmaları vardı. Bana bir avuç hurma verdi. Saydım on yedi tane idi. Kendi kendime on yedi yıl ömrüm kalmış diye tabir ettim.

On beş yirmi gün sonra İmam-ı Ali Rızâ hazretlerinin bu mescidde konakladıklarını duydum. Hemen yanlarına koştum. Rüyamda gördüğüm gibi Resûlullah'ın oturduğu yerde oturmuştu. Önlerinde de bir tabak hurma vardı. Beni yanına çağırarak bir avuç hurma verdi. Saydım tam on yedi tane idi. Biraz daha hurma istediğimde; "Resûlullah'tan daha fazla verilir mi?" buyurdu.

Tüccarın biri dil tutukluğundan dolayı güçlükle konuşurdu. Kendi kendine; "İmam-ı Ali Rızâ hazretleri Peygamber efendimizin evlâtlarındandır. Huzuruna varayım da benim dilime bir ilâç tavsiye etsin." diye düşündü. O gece rüyasında İmam-ı Ali Rızâ hazretlerini gördü. Kendisine, "Kimyon, sa'ter ve tuzu, su ile karıştır, iki üç kere ağzında çalkala şifa bulursun." buyurdu. Sabahleyin uyandığında rüyasını hatırladı; fakat rüya deyip fazla ehemmiyet vermedi. Hazret-i İmamın huzuruna gidip, hâlini arz ettiğinde: "Senin dilinin ilâcını rüyada söylemediler mi?" buyurdu. Tüccar, tarif ettikleri ilâcı kullanınca, konuşması hemen düzeldi.

Birisi bir mektup yazarak bazı suallerini hazret-i İmam-ı Ali Rıza'ya arz etmek istedi. Evlerinin önüne vardığında çok kimsenin orada beklediğini ve kendileri ile görüşmek istediğini gördü. Bu kalabalıkta mektubunu veremeyeceğini düşünerek, üzüldü. Tam geri döneceği sırada bir hizmetçi dışarı çıkarak o şahsı ismiyle çağırarak; "Bu kâğıdı İmam hazretleri gönderdi." dedi. O şahıs kâğıdı aldı. Baktığında elindeki suallerinin cevabı olduğunu hayret içinde gördü.

Salih bir zât anlatır: "Bir gün İmam-ı Ali Rızâ hazretleri ile bir evin duvarının dibinde duruyorduk. Biraz sohbet ettik. O sırada bir kuş geldi. İmam hazretlerinin önünde yere kondu. Ötmeğe başladı. Dertli olduğu belliydi. İmam hazretleri bana sordu. "Biliyor musunuz bu kuş ne diyor?" Ben de dedim ki: "Ehl-i beytten olan Peygamber efendimizin evlâtları daha iyi bilirler." Hazret-i İmam; "Bu kuş, şu evde bir yılan olduğunu ve yavrularını yiyeceğini söylüyor. Kalk eve gir ve o yılanı öldür!" buyurdu. İmam hazretlerinin buyurduğu gibi eve girdim, gerçekten içeride bir yılan dolaşıyordu. Hemen bir sopa ile yılanı öldürdüm." Hüseyin bin Musa şöyle anlatıyor: "Biz Haşimoğulları'ndan bir grup genç, İmam-ı Ali Rızâ'nın yanında oturuyorduk. Biraz sonra akrabamızdan Cafer bin Ömer, kılık kıyafeti perişan bir vaziyette geçti. Biz hâline acıyarak ve üzülerek bakınca, buyurdu ki: "Ey gençler! Bu zâtın hâline acıyorsunuz değil mi?" buyurunca; "Evet efendim!" dedik."Kısa bir zaman sonra yanınızdan, kıymetli elbiseler ve etrafında hizmetçiler ile geçerse hiç şaşmayın." buyurdu. Aradan bir ay geçti. Bu zât, halife tarafından Medine'ye vali tayin edildi. Bir zaman sonra, biz gene aynı yerde otururken o zâtı gördük. Kıymetli elbiseleri ve etrafında hizmetçileri vardı. Biz, hazret-i İmam'ın bu durumu daha önceden haber verdiğini hatırlayıp, İmam'ın kerameti olduğunu anladık. Halife Me'mûn, İmam-ı Ali Rızâ hazretlerini çok sever, sık sık onunla görüşürdü. Saraya gelişinde saray görevlileri onu karşılar, hürmet gösterirlerdi. Fakat bu hürmetleri mecburiyetten idi. Çünkü İmam hazretlerini sevmiyorlardı. Bir araya gelerek, hazret-i İmam'ın geldiğinde sarayın perdesini kaldırmamaya ve onu karşılamamağa karar verdiler. Fakat hazret-i İmam'ın her gelişinde ellerinde olmadan kalkıp, karşılayıp perdeyi de kaldırıyorlardı. Bir gün hazret-i İmam'ın geldiğinde yine ayağa kalktılar; fakat perdeyi kaldırmakta biraz durakladılar. O anda bir rüzgâr peyda oldu ve perde kalktı. Çıkışında da yine rüzgâr gelip perdeyi kaldırdı.

Bunu gören saray görevlileri; "Allah ü Teâlâ’nın aziz ettiği kimseyi kimse küçültemez!" diyerek eski âdetlerine devam ettiler. İbrahim ibni Abbâs diyor ki: "İmam-ı Ali Rızâ öyle büyük âlim idi ki, hangi ilimden olursa olsun, sorulan her meseleye çok güzel cevaplar verirdi. Halife Me'mûn, kendisine çok sual sorar, verdiği cevaplara hayran kalırdı. Hazret-i İmam, az uyur, çok namaz kılar ve çok oruç tutardı. Muhtaçları arayıp bulur, onlara yardım ederdi. Bir hasır üzerinde oturur, yatacağı zaman da o hasır üzerinde yatardı. Her işinde Allah ü Teâlâ’ya karşı tam bir teslimiyet ve tevekkül üzere idi. Yüzüğünün taşında; "Hasbiyallah=Allahü Teâlâ bana kâfidir." yazılı idi.

MÜSLÜMANA HİZMET

İmam-ı Ali Rızâ bir gün hamama gitti. Oturup yıkanırken bir asker geldi ve ona; "Başıma su dök de yıkanayım." dedi. O da, "Peki." deyip askerin başına su dökmeye başladı. Biraz sonra İmamı tanıyanlardan biri gelip, bu hâli görünce çok üzüldü ve askere; "Ey asker! Senin, kendine hizmet ettirdiğin bu zât, hazret-i Aliyyül Mürtezâ'nın ve hazret-i Fâtımat-üz-Zehrâ'nın torunu İmam-ı Ali Rızâ hazretleridir. Sen ne yaptığının farkında mısın?" dedi. Asker bunları duyunca, yaptığına pişman olup, Ali Rızâ hazretlerinin ayaklarına kapandı ve: "Aman efendim, niye bana kendinizi tanıtmadınız! Niçin bana hizmet ettiniz! Kusurumuzu affediniz!" diye özür dileyip ağladı. Özrünü kabul edip; "Müslüman’a hizmet etmek sevap olduğu için senin isteğini kabul ettim." buyurdu.

 


1) El-A'lâm; c.5, s.26
2) Vefeyât-ül-A'yân; c.1, s.321, c.3, s.269
3) Târih-i Taberî; c.10, s.251
4) El-Kâmil fi't-Târih; c.6, s.119
5) Nuzhet-ül-Celîs; c.2, s.65
6) El-İber; c.1, s.340
7) Nûr-ül-Ebsâr; s.152
8) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.1059
9) Câmiu Kerâmâti'l-Evliyâ; c.2, s.156
10) Sefînet-ül-Evliyâ (Fârisî); s.26
11) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.2, 6
12) Hadâik-ül-Verdiyye; s.41
13) Eshâb-ı Kirâm; s.158
14) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.98
15) Supleman; c.2, s.573



Derleyen
Ali BEKTAŞ
İstanbul, 01 Ocak 2012


SON EKLENENLER
GÜNÜN AYETİ
Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.
(NİSÂ - 136)  


NAMAZ VAKİTLERİ