halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti



halveti halveti
halveti halveti halveti halveti halveti halveti
28 Nisan 20172 Şaban 1438
Ali Bektaş Yazar Ali Bektaş Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Kendi Gerçeğine Seyir Ali Bektaş Rağmen Ali Bektaş Aşkı Sübhan Ali Bektaş Sensin Ali Bektaş Derdimiz aşk olsun Ali Bektaş Selam olsun hidayete tabi olanlara Halveti Şeyh Mehmet Ali VAHDETİ Hz. Halveti Şeyh Abdulkadir Bilgili (SEBATİ) Hz. Halveti Şeyh İbrahim Gülmez (KANAATİ) Hz.







HZ. İMAM ALİ HADİ (NAKİ)


On iki İmamdan onuncusu. 829 (H.214) senesinde Medine'de doğdu. 868 (H.254)de Bağdat'ta, Samarra nahiyesinde vefat etti. Nesebi, Ali Hâdî bin Muhammed Cevad bin Ali Rızâ bin Mûsâ Kâzım bin Câfer-i Sâdık bin Muhammed Bâkır bin Ali Zeynelâbidîn bin Hüseyin bin Ali bin Ebî Tâlib'dir. Soy, ahlâk, ilim, takvâ ve şecâat bakımından zamanının en üstünü idi. Yüksek ahlâkı, örnek yaşayışı ile çok sevilip, örnek alındı. Üstünlüğünü ifade için söylenmiş çeşitli lakapları vardır. Bunlar; Hâdî, Mütevekkil, Nâsih, Nakî, Münakkî, Murtazâ, Fakih, Emîn, Tayyîb'dir. En meşhur lakabı Hâdî ve Nakî'dir. Künyesi Ebu'l-Hasan Askerî'dir. Samarra'nın Asker mahallesinde ikâmet ettiğinden Askerî nisbesi verilmiştir. Hazret-i Ali ile hazret-i Fâtıma'nın evlâdından, Ehl-i beytten Hazret-i Hüseyin'in torunu olup seyyiddir. Yüksek hâller sahibi olup, devamlı ibadetle meşgul idi. Dünyaya hiç rağbet etmezdi. İmamlığı, tasavvufta rehberliği yani insanları Kur'ân-ı Kerim’in mânevî hükümlerine kavuşturmak, kalplere yerleştirmek, tasavvuf hâllerine ve derecelerine ulaştırma vazifesi otuz üç sene, altı ay, yirmi yedi gündür. Hasan-ı Askerî, Hüseyin ve Cafer adında üç oğlu ve Âişe adında bir kızı vardı. Halife Vâsık ve Mu'tasım zamanlarında Medine-i münevverede ikâmet etti. Kur'ân-ı Kerim, hadis, akâid ve fıkıh dersleri verdi. Halife Mütevekkil zamanında ise Bağdat'a gidip vefatına kadar orada yaşadı.

Zamanındaki insanlar maddî veya mânevî bir sıkıntıya düşse hemen Ali Hâdî Hazretlerinin huzuruna gider hâlini arzederek çare bulup, yardımcı olmasını isterdi. Bir defasında Samarra'dan çıkıp bir köye gitmişti. O gittikten sonra evine bir köylü gelip sordu. Bir köye gittiğini söylediler. Köylü kimse, Ali Hâdî hazretleriyle görüşmek için o köye gitti. Onu bulup huzuruna çıkınca, Ali Hâdî hazretleri köylüye:

"Ne istiyorsun derdin nedir?" dedi. Köylü:

"Kûfe'den geliyorum. Ceddiniz Hazret-i Ali'yi seven ve ona muhabbet besleyen bir kimseyim. Bir zaman birinden borç para almıştım. Ancak bir türlü ödeyemedim. Bu borç yükünün altında çaresiz kaldım. Kimden yardım isteyeceğimi de bilemedim." dedi. Borcun ne kadar diye sorunca da:

"On bin dirhem kadardır." dedi. Bunun üzerine:

"Kendini üzme ve merak etme! Hadi gözün aydın; inşâallahü teâlâ borcun ödenecek!" buyurdu. Bir gece geçtikten sonra sabahleyin köylüye:

"Ey köylü kardeşim! Sana bir şey söyleyeceğim! Sözümü dinle hiç itiraz etme!" dedi. "Peki, efendim hiç bir hususta size muhalefet etmeyeceğim, ne emrederseniz yapacağım." deyince, Ali Hâdî Hazretleri bir kâğıt alıp, kendi eliyle köylünün borcu kadar miktarı yazıp kendinin bu parayı ödemek üzere borçlu olduğunu kaydetti. Sonra kâğıdı verip:

"Bunu al ben Samarra'ya dönünce yanıma gel, beni büyük bir kalabalık arasında oturup konuşurken görünce getirip bana ver. Borcunu benden ısrarla iste." dedi. Köylü:

"Peki, Efendim dediğiniz gibi aynen yapacağım." dedi. Ali Hâdî hazretleri Samarra'ya döndükten sonra bir gün sohbeti sırasında etrafına pek çok insan toplandı. Halife Mütevekkil'in adamları da sohbette idiler. Sohbet sırasında kendisine yazı verilen köylü huzura geldi. Ali Hâdî Hazretlerine yaklaşıp kâğıdı gösterdi ve borcunuzu ödeyiniz diyerek ısrarla istedi. Ali Hâdî Hazretleri köylüye:

"Üç gün müddet tanı, üç gün sonra gel ödeyeceğim." dedi. Köylü dönüp gitti. Sohbet sona erince, halifenin memurları sohbet sırasında olan hadiseyi halifeye anlattılar. Halife durumu öğrenince, Ali Hâdî Hazretlerine derhal otuz bin dirhem verilmesini emretti. Bu emir üzerine götürüp verdiler. O da alıp bir köşeye koydu. Bir müddet sonra köylü huzuruna gelince, otuz bin dirhemin hepsini verip:

"Bunları tamamen al!" dedi. Köylü: "Ey Resûlullah'ın torunu! Benim talebim on bin dirhem idi. Allahü Teâlâ ihsan etti, o kadarını alayım." dedi. Bunun üzerine vallahi hepsini alacaksın. Bu, Allahü Teâlâ’nın sana ihsan ettiği bir rızıktır." dedi. Köylü otuz bin dirhemin hepsini alıp gitti. Giderken kendi kendine Ali Hâdî hazretlerini medhediyordu...

Bir gün İmam-ı Hâdî Hazretleri bir velime, düğün yemeğinde idiler. Samarra ehlinden birisi boş yere konuşuyordu. Saygısızlık ediyor lâzım olan edebi göstermiyordu. Bu hal karşısında Ali Hâdî Hazretleri, bir ara:

"Bu şahsın evinden acı bir haber gelip bu yemekten yiyemeyecek." buyurdular. Yemekler hazırlanınca o kimse elini yıkadı, yemeği yiyeceği sırada hizmetçi ağlayarak içeri girdi ve annen damdan düştü, koma hâlinde, çabuk ol da ölmeden göresin dedi. O şahıs yemeği yiyemeden kalkıp gitti.

Halife Mütevekkil'in vücûdunda büyük bir çıban çıktı. Çok ağrı ve şiddetli ateş yapıyordu. Tabîblerin hiç biri çâre bulamadılar. Hastalığı ağırlaşınca halifenin annesi, Mütevekkil iyi olursa kendi malımdan Ali Hâdî Hazretlerine çok mal göndereceğim diye adakta bulundu. Halife Mütevekkil'in yakınlarından Feth bin Hâkân, Ali Hâdî hazretlerinden de bir ilaç soralım deyince, birini gönderdiler. İstek üzerine bir ilaç tavsiye edip kullanmasını söyledi. Allahü Teâlânın izniyle fayda verir buyurdu. Bu habere halifenin meclisinde bulunanlar gülüştüler ve alay ettiler. Feth bin Hâkân'ın ısrârları üzerine, onun tarif ettiği ilacı çıbanın üzerine koydular. Çıban yarılıp içindeki iltihap boşaldı. Halife iyileşti.

Mütevekkil'in iyileştiğini duyan annesi on bin altını bir keseye koyup kendi mührüyle mühürleyip Ali Hâdî hazretlerine gönderdi. Halife Mütevekkil iyice sıhhate kavuşunca birisi Ali Hâdî Hazretlerinin evinde çok mal ve silâh olduğuna dair halifeye şikâyette bulundu. Mütevekkil, veziri Saîd'e gece yarısı onun evine girmesini ve orada bulduğu mal ve silâhı kendisine getirmesini emretti. Bunun üzerine Vezir Saîd şöyle anlatıyor:

"Bir merdiven götürüp dama çıktım. Pencereden içeri girdim. Karanlık idi. Ne tarafa gideceğimi şaşırdım. O sırada Ali Hâdî hazretlerinin sesini duydum.

Ey Saîd! Biraz bekle, mum getirsinler buyurdu. Mum gelince aşağıya indim. Ali Hâdî Hazretleri yünden bir elbise giymiş, başında yünden bir takke, oturuyordu.

Ey Saîd! İşte odalar, ara! Buyurdu. Odalara girdim. Bana söylenilen mal ve silâhları bulamadım. Fakat halifenin annesinin gönderdiği kese mührüyle duruyordu. Sonra;

Seccâdeye de bak buyurunca, seccâdeyi kaldırdım bir kılıç kınıyla duruyordu. Hepsini alıp halifeye getirdim. Halife, annesinin mührüyle mühürlü keseyi görünce merak edip sordu. Durumu anlattılar. Bunun üzerine kendisi de bir kese koyup, keseleri ve kılıcı geri gönderdi. İmam hazretlerinin huzuruna varıp mahcup bir şekilde:

"Efendim! İzinsiz evinize girmek bana çok zor geldi, ama emir almış idim." dedim. O zaman Şuarâ suresinin son ayeti olan; "Allah ü Teâlâ’ya şirk koşanlar ve peygamberini hicv edenler, öldükten sonra hangi yere gideceklerini bilirler." meâlindeki ayet-i kerîmesini okudular."

Halife Mütevekkil, Ali Hâdî Hazretlerini Medine'den Bağdat'a çağırdı. Beraberce Samarra'ya gittik. Yanımızdakiler bizi kötü ve tehlikeli bir yerde konaklattılar. Onu sevenlerden biri yanına yaklaşıp:

"Efendim bunlar senin kıymetini gizlemek ve nurunu söndürmek istiyorlar. Bunun için böyle tehlikeli ve korkulu yerde konaklattılar." dedi. Bunun üzerine;

"Ey Sâlih bin Saîd, şöyle bir bak!" buyurup eliyle işaret etti. İşaret ettiği tarafa baktığımda, dünyada bir benzeri olmayan, bahçeler, ırmaklar ve köşkler gördüm. Biraz sonra bu hâller kayboldu. Sonra bana buyurdu ki: "Ey Sâlih, biz nerede olursak olalım, Allah ü Teâlâ’nın nimetleri bizimle beraberdir."

Halife Mütevekkil'in evinde çeşitli kuşlar bulunurdu. O kuşların sesinden içeri girenlerin sözlerini duyamaz, girenler de Mütevekkil'in dediğini anlayamazlardı. Ali Hâdî Hazretleri içeri girdiği zaman kuşlar susar, çıkınca tekrar ötmeye başlarlardı. Bir gün Ali Hâdî Hazretleri; halifenin evlatlarının birinin düğün yemeğinde bulundu. Herkes edeble oturuyordu. Fakat gencin biri çok gülünç şeyler söyleyerek edepsizlik ediyordu. Bunun üzerine Ali Hâdî Hazretleri o gence:

"Ey genç çok gülüyorsun, kahkaha atıyorsun. Allah ü Teâlâ’yı hatırlamaktan gâfil oluyorsun. Hâlbuki üç gün sonra öleceksin. Kabre hazırlıklı mısın?" buyurdu. O genç, bu sözü duyunca, edepsizliği bıraktı. Yemekler yendi, düğün bitti. Ertesi gün genç hastalandı. Üç gün sonra da öldü.

Bir gün birisi gelip, hanımının hâmile olduğunu ve doğacak çocuğunun erkek olması için dua etmesini istedi. Bunun üzerine buyurdu ki:

"Çoğu kız vardır ki, erkek evlâdından daha hayırlıdır." Daha sonra o şahsın bir kızı dünyaya geldi. Bir başkası da gelip oğlan çocuğu olması için dua istemişti. Ona da; "Oğlun olacak, adını Muhammed koy!" buyurdu. Onun da oğlu oldu ve ismini Muhammed koydu.

Ali Hâdî Hazretleri zamanında Hindistan'dan gelen bir sihirbaz gösteriler yapıyordu. Bir gün zengin biri onu çağırıp dedi ki: "İmam-ı Hâdî'yi mahcup edebilirsen sana bir altın vereceğim." Sihirbaz:

"Olur, yaparım, yalnız bir yemek ve yanına birkaç yufka ekmek hazırlayıp beni yanına oturtunuz." dedi.

Sihirbazın dediği gibi yaptılar. İmam-ı Hâdî Hazretleri gelip sofraya oturdu. Bir parça ekmek almak istedi. Sihirbaz bir şeyler yaptı. Ekmek önünden uçtu. Bu iş üç defa tekrarlandı. Sofrada bulunanlar gülmeye başladılar. Oturdukları odada bir divan yastığı üzerinde arslan resmi vardı. Ali Hâdî hazretleri o resme işâret ederek:

"Bu adamı yut!" emrini verdi.

O resim hemen canlanıp bir arslan oldu. Sıçradı sihirbazı yuttu. Tekrar gidip resim hâlini aldı. Sihirbaz gözden kayboldu. Bu hadise karşısında sofradakiler donup kaldılar. Sonra:

"Allahü Teâlâ’nın düşmanlarını, dostlarının üzerine musallat etmek doğru değildir." buyurdu.

Sihirbazı bir daha gören olmadı.

AYNEN BUYURDUĞU GİBİ

Esbâtî şöyle anlatır:


"Bir defasında Ali Hâdî hazretlerini ziyaret için Irak'tan Medine-i münevvereye gitmiştim. Huzuruna varınca, bana halife Vâsık'ın hâlini sordu. Çok yakınlarındanım. İyidir, ben ayrılırken sıhhat ve âfiyette idi." dedim. Bunun üzerine: "İnsanlar diyorlar ki; Vâsık vefât etti!" dedi. Bu sözüyle kendini kasdediyor zannettim. Bir müddet sustu sonra bana tekrar: "İbn-i Ziyâd ne yapıyor?" dedi. "İyidir, işi yolundadır." diye cevap verdim. Bunun üzerine onun başına bir felâket geldi. Şüphesiz Allahü teâlânın takdiri ve hükmü ne ise o olur. Ey dostlar Vâsık öldü, yerine Câfer Mütevekkil halife oldu. İbn-i Ziyâd da öldürüldü." dedi. Ben hayretle: "Ne zaman efendim?" diye sordum. "Sen ayrıldıktan altı gün sonra." Dedi. Bunları söyledikten birkaç gün sonra Medine'ye yeni halife Mütevekkil'in gönderdiği bir kişi geldi. Durumu ondan öğrendik. Aynen Ali Hâdî hazretlerinin işaret ettiği gibi Vâsık ölmüş, İbn-i Ziyâd da katledilmiş!"


1) Tam İlmihâl Seâdet-i Ebediyye; s.61, 1011
2) Târih-i Bağdâd; c.12, s.56
3) Nûr-ül-Ebsâr; s.164
4) El-A'lâm; c.4, s.323
5) Kâmûs-ül-A'lâm; c.4, s.2199
6) Vefeyât-ül-A'yân; c.1, s.322
7) Şezerât-üz-Zeheb; c.2, s.128
8) Sefînet-ül-Evliyâ (Fârisî); s.29
9) İslâm Âlimleri Ansiklopedisi; c.3, s.97



Derleyen
Ali BEKTAŞ
İstanbul, 01 Ocak 2012


SON EKLENENLER
GÜNÜN AYETİ
Kim Allah’ı, meleklerini, kitaplarını, peygamberlerini ve ahiret gününü inkâr ederse, derin bir sapıklığa düşmüş olur.
(NİSÂ - 136)  


NAMAZ VAKİTLERİ